24 Haziran 2007

Lapon Muhabbetini Duydunuz mu?

"Lapon muhabbeti"ni duydunuz mu bilmiyorum ama "geyik muhabbeti"ni duyduğunuzdan kesin olarak eminim. Lapon muhabbeti ile geyik muhabbeti aslında aynı. Bunu birkaç yıl önce bir hocamdan duymuştum, paylaşmak istedim.

Laponlar, Grönland Adası'nda yaşayan bir halk. Grönland malumunuz, kuzeye düştüğünden soğuk bir coğrafya. Yılın on iki ayı kar kış. Danimarka'ya bağlı bu geniş yüzölçümlü adada pek nüfus olmadığı gibi pek sosyal faaliyet de yok.

Vakti zamanında Laponlar günün yarısını geyik avlayarak, öbür yarısını ise kendilerine özgü kahvelerde av hikâyeleri anlatarak geçirirlermiş. Bildiğiniz üzere dünyanın her tarafında avcılar "atıcılıklarıyla" tanınırlar. Laponlar da bu kurala uyarlarmış. Sosyal faaliyetleri geyik avından ve avdan geldikten sonra kahvelere gitmekten ibaretmiş. Hal böyle olunca da yapıp yapılacak tek şey geyikler hakkında konuşmakmış. Dedik ya, adamlar avcı, varın artık hesap edin neler neler uydurduklarını. Düşünün, ortada tek bir faaliyet var ve tüm konuşulanlar bu faaliyet etrafında gidip geliyor. Zaman da bol. Hele Kuzey Yarım Küre'de altı ay gündüzün yaşandığı yaz aylarında. Kimi, geyiği sol gözünün bebeğinden vurduğunu anlatıyormuş, kimi topuğundan, kimi alnından...

Böyle böyle, bu tür uzun süren koyu muhabbetlere Laponlar referans alınarak "Lapon muhabbeti" denmeye başlanmış. Ancak Laponlar pek tanınmayan bir halk olduklarından olsa gerek Lapon yerine geyik adı daha uygun bulunmuş ve "geyik muhabbeti" kullanılır olmuş.

Benim referansım ise yukarıda da değindiğim gibi üniversite yıllarından bir hocam. Bu tür hikâyelerin uydurma olma olasılığı pek yüksektir ama bunu anlatan hocam sosyoloji profesörüydü. Laponya ve Laponlar hakkında da herhalde bilgisi vardır. O nedenle sağlam bir kaynaktan sağlam bir hikâye olduğunu düşünüyorum.

Çaresizlik...

Sevgili günlük;

Gece vakti nereden başlasam meramımı anlatmaya? Çaresizlik diye attık başlığı. Yok yok öyle anladığın türden değil benim çaresizliğim. Mesela amansız bir hastalığın pençesinde kıvrılan türden bir çaresiz değilim. "Allah kimseye vermesin" derdi ninem, ben de "Amin!" diyorum.

Bundan üç-dört yıl önce bir fotoğraf sitesine rastlamıştım webde. Çok geniş bir içeriğe sahipti. Aklına ne gelirse gelsin, illa ki birkaç fotoğraf vardı o konuda. Esasen bir alışveriş sitesiydi. Yani online fotoğraf satıyordu. Ben de sık sık girer işime yarayacak güzel fotoğraflar bulur kullanırdım. Üstelik diğer fotoğraf satış siteleri gibi fotoğrafların üzerine de ucube logosunu basmıyordu. Anlayacağın çok beğendiğim bir o kadar da kullandığım bir siteydi.

Ne olduysa kullanmaz oldum. Yaklaşık bir yıldır kullanmıyorum herhalde. Geçen hafta yine aklıma geldi, nerden geldi bilmiyorum. Bir gireyim dedim. Aha! O da ne? Sitenin adını, adresini, künyesini unutmuşuz. Hatırlarım dedim, kendi kendime velakin hatırlanacak gibi değil.

Çok kötü bir huyu var bendenizin. Unuttuğum birşey olmayagörsün, içime bir ukde gibi düşüyor. Sürekli merak ediyorum, kendimi yeyip bitiriyorum.

Ne çare sevgili günlük...

23 Haziran 2007

'etc.' Kısaltmasının Anlamı Nedir?

Bir-iki gün önce '&' simgesi üzerine yazdığım yazıda 'etc.' kısaltmasını da daha sonra yazacağımı belirtmiştim.

Öncelikle 'etc.' kısaltmasının neyin nesi olduğunu açıklığa kavuşturalım. İngilizce bilenler 'etc.'nin Türkçe'deki 'vb.' ya da 'vs.' (ve benzeri/ve saire) kısaltmalarının karşılığı olduğunu bilirler. Bilmeyenler ise öğrenmiş oldular. Peki ne anlama geliyor bu kısaltma?

Geçen günki '&' simgesinde görüldüğü gibi 'etc.' kısaltmasının aslı da Latince. İngilizce'de neden Latince bir kısaltmanın kullanıldığı üzerinde de kısaca durdum, burada tekrarlamanın gereği yok. O nedenle burada sadece sözkonusu kısaltmanın kaynağını açıklayacağım.

'etc.' Latince Et cetera söz öbeğinin kısaltması. Et ve demek, cetera ise diğeri, kalanı anlamına geliyor. (İngilizce rest) Dolayısıyla aynen Türkçe'deki ve benzeri/ve diğerleri anlamına geliyor. İngilizce'de bu anlama gelen 'and other things', 'and so on', 'and the rest' gibi edatlar varsa da bunların kısaltılmış halleri pek kullanmaz. Onların yerine Latince 'Et cetera'nın kısaltılmış şekli kullanılır.

'Et cetera'nın kimi zaman et caetera ya da et cætera şeklinde kullanıldığı olduğu gibi 'etc.' kısaltmasının da &c şeklinde yazıldığı sık rastlanılan bir durumdur.

21 Haziran 2007

& (ve) simgesi ne anlama geliyor?

Çocukluğumdan beri merak ediyordum bu & simgesinin neyin nesi olduğunu. Bu simgeyi tanımayan yoktur herhalde. Tabii ve bağlacı yerine kullanıldığını bilmeyen de.

Çoğumuz günlük hayatta böyle küçük detaylarla ilgilenmeyiz bile. O kadar çok detay var ki, hangi biriyle ilgileneceğimizi bile bilemeyiz. Ben de çocukluğumdan beri bu simgeyi merak ede durmakla beraber hiç ufak bir araştırma yapma gereği hissetmedim. Ta ki bir gün kendiliğinden ne olduğunu fark edene kadar.

Önceleri bunun Türkçedeki ve olduğunu sanıyordum. Lakin çok geçmeden bunun sadece Türkçede değil, örneğin İngilizcede ve diğer birçok dilde de kullanıldığını gördüm. Türkçe olduğunu zannetmemin sebebi, belki çoğu kişiye de öyle gelmiş olduğu gibi, ve'ye benziyor olmasıydı. Öyle ya & simgesinde v ve e harfleri bariz bir biçimde vardı. Ancak, dediğim gibi, bunun Türkçe olmadığını öğrenmiştim. O halde bu simge de Türkçedeki ve olamazdı. O vakit neydi bu?

Efendim, Latinceye karşı biraz ilgim var. Üniversiteye başlayıp bu ilgiyi az da olsa pratiğe dönüştürme çabası içine girince, sözlük vs.* karıştırınca Latincede ve bağlacının karşılığının et olduğunu da öğrenmiş oldum. Hatta Fransızcada da Latinceyle aynı. (Latince, olduğu gibi et diye okunurken Fransızca'da e diye okunur.) Bu ufak bilgileri edindikten sonra, bir gün bloğun tasarımıyla uğraşırken yazı fontlarını vs. deniyordum ki Trebuchet fontunda & simgesinin et olduğunu gördüm. İşte Trebuchet fontu budur ve et simgesi de bu fontla & görünür.

Merakımı hiç çaba sarfetmeden gidermiş oldum böylece, sizlerle de paylaşmak istedim. Peki ama neden herkes Latince olan bu simgeyi kullanıyor, diye sormanıza gerek bırakmadan, ama fazla da detaya inmeden, kısaca anlatayım. Başka yazılarda ele alacağım bu konuyu özetlemek gerekirse, bilindiği gibi Roma İmparatorluğu'nun dili Latinceydi. Zaten Latinceye Romanca da deniyor [Rumence** değil Romanca (Roman)]. Günümüz Avrupa ülkelerinin çoğu hâlâ Roma İmparatorluğu'nun "etkisindedir". Şöyle ki, Roma demek Avrupa kültürünün temeli demektir. Avrupalılar Eski Yunan'dan aldıkları birikimi Roma ile ilerletmişlerdir. Avrupa'nın görmüş olduğu en büyük imparatorluk olan Roma bu anlamda Avrupa medeniyetinin temelinde yer almaktadır. Dolayısıyla da Roma'nın dili olan Latince de Fransızca, İspanyolca, İtalyanca gibi Latin ailesine mensup diller bir tarafa, İngilizce gibi Germen ailesine mensup diller üzerinde bile çok büyük bir etki bırakmıştır. Avrupa'da konuşulan çoğu dilde Latincenin etkisini görmek hiç de zor değildir.

--------------------------------------------
* İngilizce'de vs. karşılığında kullanılan etc. kısaltması da yine Latincedir. Onu da daha sonra yazacağım.
** Romanya'da konuşulan Rumence dili de Latin dilleri ailesindendir. Ancak Romanca ile karıştırılmaması gerekir. Romanca'dan kasıt Roma dili, yani Latincedir. Rumence ise bugün Romanya'da konuşulan Latin ailesinden bir dildir.

14 Haziran 2007

Hakan Öge Türkiye'de

2004 yılında, takip etmekte olduğum Atlas Dergisi'nden, bir adamın küçük bir yelkenliyle dünya turuna çıkacağı haberlerini okumaya başladım. Hakan Öge adını daha öncesinden duymuş olmalıyım ancak o zamana kadar benim için Atlas ekibinin üyelerinden biriydi sadece. Dolayısıyla da üzerinde özellikle durulacak bir isim değildi. Dünya turuyla birlikte adı daha sık anılmaya başlayınca ben de kafamda kendisini bu işle özdeşleştirmeye başladım.

Mayıs 2004'e gelindiğinde artık Hakan Öge'yi tanıyordum. Ben de sabırsızlıkla bekliyordum yola çıkmasını, pardon denize açılmasını. Sanki ben de onunla gidecektim gibi geliyordu bana. Kendime yakın hissettiğim bir derginin çalışanı olduğu için olsa gerek Hakan da bana pek yabancıymış gibi gelmiyordu. Ve nihayet yola çıktı.

Hatırladığım kadarıyla Hakan bu turu üç yıldan daha kısa bir süre içinde tamamlamayı planlamıştı. Zannedersem iki yılda... Bana bu iki yıl bile uzun görünmüştü. Çünkü her ne kadar daha önce Türkiye'den dünya turu yapan bir kimse tanımıyordumsa da gazetelerden vs. yabancı denizcilerin altı ay, bir yıl gibi kısa sürelerde dünyayı dolaşabildiklerini biliyordum. Geçelim...

2004 mayısının hemen başında İstanbul'dan Mardek adlı gayet mütevazı bir yelkenliyle yola koyuldu Hakan Öge. Biz de oturup heyecanla haberleri beklemeye başladık. Aradan bir-iki-üç ay geçmeye başlayınca haberler de gelmeye başladı. Hakan artık denizdeydi. Yapıp ettiklerini de yazıp/çekip Atlas'a gönderiyordu tabii. Zaten haberleri de çoğunlukla bu yolla alıyorduk. Tabii bir de site kurdu Hakan Öge. Sitesini de dünya turu boyunca sürekli güncelledi. Hayranları ve benim gibi izleyenleri de boş durmadı bu arada, sitesine yazılar yazdı, duygu ve düşüncelerini paylaştı. Hakanın haberleri genellikle iki ay aradan sonra yayınlanıyordu Atlas'ta, yani biz Hakan'ın maceralarını okuyunca o, maceraları yaşamış olduğu yerden oldukça uzaklaşmış oluyordu. Ancak internet sitesinden nerede olduğunu harita üzerinde an be an görebiliyorduk.

Gel zaman git zaman, Hakan sularda bayağı bir yol aldı. Dünya turu zamanla rutin bir olaya dönüştü. Tabii ilk günlerin heyecanı da yerini sabırlı, sakin bir beklemeye bıraktı. Mardek Atlantik'i geçtikten sonra anladık ki bu gerçekten bir dünya turu. Şöyle böyle değil koca okyanusu geçmişti. Yanılmıyorsam Hakan ilkin Atlantik'ten Pasifik'e Panama Kanalından geçmeyi planlamıştı ya da Avrupa'dan doğruca Macellan Boğazına geçmeyi mi planlamışltı, hatırlamıyorum. Hava koşullarından olsa gerek bu planını değiştirmek zorunda kaldı. Güney Amerika'nın bütün bir doğu kıyısını kuzeyden güneye katederek Macellan Boğazına ulaştı, Dünyanın Ucundaki Fenere de gitti. Böylece Hakan'ın buraya gelmeyi çok hayal etmiş olduğunu da öğrendik.

Hakan Öge sayesinde farklı diyarlar hakkında oldukça doyurucu bilgiler de ekledik hafızamıza. 'Vay be!' diyesi geliyor insanın, nerelere gitmedi ki, nereleri yazmadı ki, nereleri çekmedi ki...

Güney Amerika'dan koptuktan bir ayı aşkın zaman sonra Pasifik'i de geçti. Sonrasında ise Güneydoğu Asyai Hint Okyanusu derken bir de baktık ki Hakan Ortadoğu sularında. Az buz değil, tam üç yıla yakın bir zamandır sulardaydı. Laf arasında, nasıl olduysa unuttum söylemeyi. Hakan dünya turunu tek başına gerçekleştirmeyi planlamıştı ama Atlantik'in ortasında Sophie adlı bir Belçikalı ile tanışıp kendisini teknesine aldı.

Geride bıraktığımız mayıs ayında Hakan Antalya'dan Türkiye'ye giriş yaptı. Dünya turu tam üç yıl sürmüştü böylece. Kendisini bu büyük olayı gerçekleştirme başarısını gösterdiğinden dolayı kutluyorum. Büyük bir hayalini hayata geçirdi Hakan. (Adama da ikide birde Hakan deyip duruyorum, benden yaklaşık yirmi yaş büyük. Ama ne yapayım tanıştığım bir yakınımmış gibi geliyor.)

Son olarak size bir itirafta bulunmak istiyorum. Benim denizle pek ilgim yoktur. Yaz sezonu geldi mi Bodrum'da, Marmaris'te, Gökova'da bol bol denize girerim o kadar. Onun dışında denizciliğe dair herhangi bir faaliyetim yok. Dalmak, surf yapmak vs. hiç beceremeyeceğim şeyler. Buna rağmen hayatımda hep dünya turu yapmak istemişimdir. Ama sadece gerçekleşmeyeceğini bildiğim bir hayal olarak... İşte Hakan dünya turundayken kendisini sürekli izleyerek biraz da olsa bu duygumu tatmin ettim galiba.
Sayfa başına git