24 Şubat 2008

Descartes ve Spinoza'da Töz Anlayışı

(Varlık Felsefesi Sorunları dersi kapsamında yapılmış çalışmadır.)

Felsefe tarihine bakıldığında, töz konusunun, üzerinde çokça durulan bir konu olduğu görülür. Klasik Dönemden Modern Döneme, oradan günümüze çoğu filozof, Varlık Felsefesi etrafında töz konusu üzerinde durmuş ve her biri kendi felsefesi içinde tözü açıklamıştır.

Tözün etimolojik olarak ifade ettiği anlamlara bakılacak olursa; farklı dillerde ousia (Gr.), hypostas (Gr.), hypokeimenon (Gr.), substantitia (Lat.), substance (İng.,Fr.), substanze (Alm.), cevher (Ar.) biçiminde ifade edilmiş olup, ‘Niteliklerin altında duran şey’, ‘Özelliklerin kendisine yüklendiği şey’, ‘Kendi kendine varolan’, ‘Her şeyin üstünde varolan’…gibi anlamlar ifade ettiği görülür.

Bu bilgiler ışığında, modern felsefenin en önemli iki ismi Descartes ve Spinoza’nın töz anlayışlarına bakıldığında Klasik Döneme, Aristoteles’e uzanan birtakım benzerliklerin olduğu görülür. Örneğin, Descartes ve Spinoza’da da töz, Aristoteles’te olduğu gibi bir anlamda Tanrı’yı ifade eder. Yine bu iki filozofun töz ve ilinekler ayrımında da Aristoteles’le benzerlikleri görülür.

Descartes’ın töz anlayışı
Descartes’a göre töz, yukarıda verilen örneklere paralel olarak; ‘Kendi başına varolan, varolmasında başka şeye ihtiyaç duymayan’ şeydir. Ona göre tözün varlığını ancak akıl yoluyla bilebiliriz. Bu noktada, Descartes’ın bu önerisini tam olarak anlayabilmek için onun epistemolojisine de değinmek gerekecektir. Çünkü Descartes’ın varlık anlayışıyla bilgi anlayışı, birbiriyle yakından ilişkilidir.

Bir rasyonalist olan Descartes felsefesini kurarken yepyeni bir yöntem geliştirmeye girişmiştir. Bu yeni yöntem felsefeyi teolojiden koparıp insan aklına dayandırma çabasıdır. Böylelikle en ufak bir şüphe dahi taşımayan bilgiyi bulmaya çalışmıştır. Amacı hakikate ulaşmaktır. Kendisinden en ufak bir kuşku duyulan bilgi de doğru olmayacaktır. En doğru bilgiye ancak akılla ulaşılabilir.
...
Bu makalenin devamını okumak istiyorsanız yazarla iletişim kurunuz.

Platon'un Devlet Diyalogunda İdeal Devletin Bozulması ve Bozuk Devlet Düzenleri

[Bu makale, Klasik Siyaset Felsefesi dersi kapsamında hazırlanmıştır.]

Ünlü filozof Platon’un Devlet diyalogu siyaset felsefesinin temel kitaplarından biridir. Aristoteles’ten günümüze kadar, gerek taraftar, gerekse karşıt olsun, bir siyaset felsefesi kuramı oturtmaya çalışmış hemen tüm filozof, felsefeci ve düşünürler Platon’un Devlet’ine değinmişlerdir. Bu durum da Devlet’in, siyaset felsefesinin temel kitaplarından biri olduğu tezini desteklemektedir.

Bilindiği üzere Platon idealist bir filozoftur. Devlet diyalogunda da, idealize ettiği devlet düzenini sunar. Burada, iş bölümüne dayalı toplumsal bir düzen söz konusudur. Bu aynı zamanda hiyerarşik bir düzendir. Şimdi bu düzene, bu yazıda ele alacağımız konu çerçevesinde, kısaca bir göz atacağız.

Platon’un kurduğu sistemde çocuklar doğduktan bir süre sonra ana-babalarından alınıp ortak yaşama alanlarında yetiştirilmeye başlanacaklardır. Bu iş devletin yöneticilerinin sorumluluğunda olacaktır. Çocuklar mükemmel bir biçimde yetiştirileceklerdir. Bu da kendilerine verilecek bir o kadar mükemmel bir eğitimle gerçekleştirilecektir. Bu eğitim iki ana kategoride toplanır: Müzik ve jimnastik. Müzik yoluyla ruh, jimnastik yoluyla da beden eğitilmiş olacaktır.

Burada detaylarına girmeyeceğimiz bu sıkı ve uzun eğitimin sonucunda, zaten iyi yaradılışlı olan bu çocuklar, yetkin birer insan haline geleceklerdir. İyi yaradılıştan kasıt şudur: Platon’un kurduğu devlette her isteyen istediğiyle evlenemeyeceği gibi, evlenme zamanını da evlenecek kimseler kendileri belirleyemezler. Kurulacak bir sistem içinde, devletin yöneticilerinin gözetim ve kontrolünde, kimlerin kimlerle evleneceği, ne zaman evleneceği ve çocukların ne zaman yapılacağı saptanacak ve böylece doğacak olan çocuklar iyi yaradılışlı ve sağlam yapılı olacaklardır. İşte bu sağlam yaradılışlı çocuklar sağlam bir ruh ve beden eğitiminden de geçtiler mi tam anlamıyla mükemmel birer insan olup çıkacaklardır.
...
Bu makalenin devamını okumak istiyorsanız yazarla iletişime geçiniz.

Demokrasiye Karşı Bir Atinalı: Platon

[Bu makale, Klasik Siyaset Felsefesi dersi kapsamında hazırlanmıştır.]

Günümüzden yaklaşık iki bin beş yüz yıl önce yaşamış olan Klasik Felsefe döneminin ve Felsefe Tarihinin ünlü Yunan filozofu Platon, her ne kadar felsefesi baştan sona etik kaygılar taşısa da, daha çok politik görüşleriyle bilinir.

Platon’un bu yöndeki görüşlerini dile getirdiği kitabı, insan aklına dayalı felsefenin kesintiye uğradığı Ortaçağ’daki Kilise egemenliği döneminde bile popülerliğini yitirmemiş olan ve başlangıçtan günümüze kadarki genel anlamda Felsefe Tarihi içinde hep önemini koruyagelmiş kadim Politeia’dır.

Burada Platon, bir devlette -en azından kendi döneminin koşulları içinde- olması gereken aşağı yukarı tüm parametreleri kurarak kendi ideal devletinin portresini çizer. Bu devlete kabaca bir göz atacak olursak; En tepede kral yer alır ve deyim yerindeyse tüm yollar ona çıkar. Bu kral devletin mutlak anlamda başıdır. Ancak bu mutlakiyet ona devleti kendi malı gibi çekip çevirme serbestliğini sağlamaz. Platon’un kralı birtakım sınırlandırmalara tabidir. Günümüz düşüncesiyle bir benzetmeyle kralın yetkileri bazı kanunlarla sınırlandırılmıştır. Burada, kanunlarla sınırlandırmadan, yine günümüzdeki anlamıyla bir meşruti monarşi de anlaşılmamalıdır. Kralın tabi olacağı söz konusu kanunlar, doğumundan kral olacağı ana kadar geçen süre içinde edindiği/edindirildiği total bir birikimden ibarettir. Bu birikimi Platon Devlet’te etraflıca açıklar. Kral bir nevi, tabi olacağı kanunları kendi içinde taşır. Kanunların uygulanırlığının kanıtı kendisidir, denebilir. Böylelikle onun diğer krallardan farkı da ortaya çıkar. O, bildiğimiz anlamda sadece bir monark değil, bir filozof kraldır.

Platon’un devletinde filozof kralın dışındaki diğer organlara değinmeden önce bazı noktalara göz atmak gerekir. Her şeyden önce, felsefe tarihine baktığımızda tüm filozofların öne sürdüğü görüşlerin, kendilerinden sonraki dönemlerde hem taraftarları hem de karşıtları olmuştur. Orta yolu bulmaya çalışanlara da rastlamak mümkündür. Doğal olarak Platon’un da hem taraftarları hem de karşıtları her zaman olmuştur. Hatta Platon, gerek yaşamış olduğu dönemin üzerinden oldukça fazla zaman geçmiş olduğu, gerekse de zaten Felsefe Tarihinin en büyük filozoflarından biri olarak kabul edildiği için onun felsefesini, ister taraftarlık ister karşıtlık zemininde olsun, ele almış olanların sayısı her zaman fazlasıyla olmuştur. Bu bağlamda, Platon’un düşüncesinin taraftarlık ya da karşıtlık zemini yaratacak noktalarının ne olabileceği sorusu ortaya çıkıyor. İşte bu soruya bir cevap aramak için de önce Platon’un devlet düşüncesine kısaca bir göz atmak gerekiyor.

Yukarıda da belirtildiği gibi Platon’un felsefesinde hep etik bir tavır söz konusudur. Bunu gayet tabii Devlet’te de görebiliyoruz. Devlet, isminden ve içeriğinden dolayı her ne kadar bir politika kitabı görünümü verse de (ki zaten öyledir) aynı zamanda bir etik kitabıdır. Zaten politika ve etik, felsefenin çoğu zaman birbiriyle ilintili iki konusudur. Platon’da devletini etik bir temellendirmeyle kurar.

Şimdi Platon’un resmettiği devletin dikkat çeken birkaç önemli noktasına fazla detaylara inmeden bir bakacak olursak bu etik temellendirmeyi daha iyi anlama imkanımız olabilir. Devlet diyalogunda tartışmacılar Sokrates ve öğrencileri ile sofist Thrasymakhos ve öğrencileridir. İlk bölümlerde tartışma daha çok Sokrates ve doğru olanın güçlünün işine gelen şey olduğunu gözü kapalı bir biçimde savunan Thrasymakhos arasındadır. Diyalogun hemen başındaki, doğrunun ya da adil olanın ne olduğu tartışmasıyla da Devlet’in aynı zamanda bir etik kitabı olduğu görülür. Zaten Platon devleti insanla bir tutar. Onun gözünde iyi bir insan iyi bir devletin küçük bir figürüdür. O nedenle de Devlet’te olmazsa olmaz erdemlerden biri olan adalet ilkin insanın kendisinde aranır.

Adil olanın ne, adil insanınsa kim olduğu sorusunun cevaplanmaya çalışıldığı Devlet’in ilk kitabı bağımsız olarak ele alındığında henüz bir devletin kurulmaya çalışıldığının işaretleri pek de yoktur. Bu kitabın sonuna gelindiğinde adaletin ne olduğu henüz bulunmuş değildir. Bundan dolayı da ikinci kitapta bu sefer adil bir devletin nasıl olabileceği tartışılmaya başlanır. Eğer adil bir devlet bulunursa devletten daha küçük olan adil insanın da nasıl olduğu, ya da olabileceği büyük örneğine bakılarak kestirilebilir. Çünkü adil insan adil devlette tezahür edecektir.

Platon devletin temelini atmaya insanın tek başına kendi kendine yetmemesi, başkalarını gereksemesi noktasından başlar. Ona göre bir araya gelen ve toplum düzenine geçen insanlar...
...
Bu makalenin devamını okumak istiyorsanız yazarla iletişime geçiniz.

21 Şubat 2008

Türbandan lâleye

Türbanla lâlenin, daha doğrusu lâlenin Batı dillerindeki adı olan"tulip"in akraba olacağı hiç insanın aklına gelir mi? Sözcüklerin canlı olduğunu söyleyenler vardır, derler ki her sözcük tarihin içinde bir yerlerde doğar, gelişir, sonra da ölür. Aslında kimi sözcüklerin başına gelenler biyolojik canlıların yaşamlarından bile daha karmaşık görünüyor: Yeni ortaya çıkan bir kavrama karşı gelen bir sözcük doğar, büyür, sonra bazen biçim değiştirir, anlamını yitirir ya da farklı anlamlar üstlenir. 1980'li yıllarda Batı dillerinden anayurdu olan Türkiye'ye geri dönmüş ama bu arada yeni ve özgün bir anlam da kazanmış olan "türban" sözcüğünün de karmaşık ve ilginç bir tarihçesi var. 2008'in Şubat'ındaki Anayasa değişikliğinin ardından "başörtüsü"sözcüğünün yeniden canlanacağı, "türban" sözcüğünün ise geri plana düşeceği anlaşılıyor, bu nedenle türban sözcüğünün unutulmuş tarihine şöyle bir gözatmak ilginç olacak. Türban sözcüğünün eski biçimi, Farsça kökenli "dul-band", yani 'sarığın etrafında dolanarak sarılan uzun bez'. Bu bileşik ad, bir yandan 'çok ince dokunmuş bez'e verilen ad olan "tülbent"e dönüşerek bugüne kadar Türkçe'de yaşamaya devam etmiş, öte yandan 16. yüzyılda Türkçe'den Batı dillerine geçmiş ve 'başa sarılan kumaş' anlamına gelmeye başlamış. Önce eski İtalyanca'da "tolipante" olarak görülmüş, sonra Portekizce'de sözcüğün içindeki "l" harfi, "r"ye dönüşmüş, oradan orta Fransızcaya "turbant" biçimiyle geçmiş. İngilizce'de ise ilk olarak 1561'de "turban" biçiminde kaydedilmiş. Vermeer'in 1675 tarihli "İnci Küpeli Kız" tablosundaki inci küpeyi anımsarsınız herhalde, ama modelin türbanlı olduğunu da ben size anımsatayım. Zaten Avrupa'da türban, 17. ve 18. yüzyıllarda kadınlar arasında yaygın olarak kullanılmış, daha sonra 1920'li yıllarda da moda haline gelmiş. Türban kullanan erkekler de var, ama onlar daha çok Asya'da. Örneğin Tac Mahal'i yaptıran Şah Cihan, türbanlılardan. Günümüzde türban takan erkekler dendiğinde ise Sihleri unutmamak gerek, Hindistan kökenli bu dinin mensubu olan erkekler, inançları gereği hiç kesmedikleri saçlarını büyük bir türbanın içinde topluyorlar.
Türbanlı lâle"Lâle" sözcüğü de Farsça kökenli ama bu sözcük Türkçe'de 14.- 15. yüzyıllarda, gelincik gibi kırmızı çiçeklerin genel adı olarak kullanılıyor. 'Lâl', 'kırmızı' anlamına geldiğine göre buna şaşırmamak gerek. Sonra 16. yüzyıl İstanbul'una uğruyoruz ve çiçeksever büyükelçi Bay Busbecq ile tanışıyoruz. Busbecq, çok beğendiği lâleyi İstanbul'dan Hollanda'ya taşıyor. Bu arada çiçeğin adı da "tulipan" biçiminde Avrupa'ya gidiyor. Çiçeğe bu ad veriliyor, çünkü açılmış bir lâlenin ince, narin taç yaprakları, sarığın çevresine "dulbant"ın sarılmasına benzetiliyor. İtalyanca'da ve İspanyolca'da başlangıçta "tulipan" adı kullanılırken, Almanlar ve Hollandalılar, sözcüğün sonundaki "-an" kısmını yanlışlıkla çoğul eki sandıkları için, çiçeğe "tulip" demeye başlıyorlar, Batı dillerinde çiçek bu adla tanınıyor. 17. yüzyılın ortasında Avrupa'da çeşitlenmiş kültür lâlesi Anadolu'ya geri dönüyor, bu dönemde İstanbul'da lâleler ikiye ayrılıyor: Bir gruba 'Anadolu lâlesi' anlamına "lâle-i Rumî" deniyor, Avrupa'dan geri gelenlerin adı ise 'Frenk lâlesi' ya da 'Avrupa lâlesi' anlamına "lâle-i frengi" oluyor. Sonraları, 18. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşanan "Lâle devri" sırasında da bu çiçek daha da ünlü hale geliyor. Bir bakıyorsunuz çiçeğin adı tülbent, aradan birkaç yüzyıl geçiyor, çiçek aynı çiçek, ama adı değişmiş, lâle olmuş... Örtüye bakıyorsunuz, önce adı başörtüsü, bir dönem türban diye anılmaya başlanıyor, sonra aradan zaman geçiyor, örtünün adı yeniden başörtüsü oluyor... Bütün bunlardan ben iki sonuç çıkarıyorum: Birincisi, eğer bir gün zaman makinesi ile filan başka bir tarihe giderseniz, kullandığınız sözcüklerin o devirde başka anlamlara gelebileceğini unutmayın! İkinci sonucum da şu: Sözcüklere takılmamak gerek, çünkü sözcükler olayların nedeni değil, sonucu olarak ortaya çıkıyor ya da değişiyor. Şöyle de diyebiliriz: Bir toplumdaki değişmeler, o toplumda kullanılan sözcüklerde 'tezahür ediyor'!...
Caner Fidaner
Radikal 17 Şubat 2008 
Sayfa başına git