31 Aralık 2008

Gazze Dramı...

Gündüz vakti felsefe dersi işleniyor sınıfta. Konu Yeni-Aristotelesçi Özcülük Kuramı. İnsanın öz'ünün bir olduğu, İnsanların insan olmak bakımından farklılık taşımadıkları; Cinsiyet, etnisite, yaş, din, dil... gibi şeylerin ilineksel olduğu, önemli olanın insan olmak olduğu tartışılıyor.

Akşam eve geliyorum. Televizyonlarda Gazze'deki insanlık trajedisi. Bombardıman. Kaç yüz ölü. Çocuklar. Analar.

İnsan bir defa insanlıktan sapmayagörsün.


Kahraman Hektor, korkak Akhilleus!

Mağluplar: İyi erdemlerin sembolü
Bir edebiyat yazarı olarak, edebiyat dünyasından bir kahraman seçebilmek oldukça zor. Gılgamış'tan Don Kişot'a, Aeneas'tan Memê Alan'a ve İnce Memed'e kadar öyle çok kahraman var ki...

Bu bolluk içinde yine de tek bir kahraman seçeceksem eğer, bu Hektor olacaktır. Dünkü ve bugünkü mağlup ve mağdurların sembolü Hektor! Troia'nın asi, ama aynı zamanda asil çocuğu Hektor! Troia kral ve kraliçesinin hünerli ve sevimli oğlu Hektor! Zengin Troia'nın geleceği ve koruyucusu Hektor!
Hayat bir arzular toplamı değil, bir hayal kırıklıkları toplamıdır. Hayatta zaferler sayılıdır, mağlubiyetler sayısız... Hektor'un dramı bunun en iyi örneği. Hiçbir suçu, günahı olmadığı halde genç yaşta güzel karısı, küçük oğlu ve sefih şehriyle en mutlu günlerini yaşadığı bir dönemde mağlubiyete ve ölüme mahkum edilir İda Dağı'nı mesken tutmuş Tanrılar tarafından.
Öykü uzun, hatta sonsuz. En mükemmel versiyonu elbette Homeros'un ölümsüz, her zaman güncel, her zaman muhteşem İlyada anlatısıdır. Orada öykü tüm görkemi ve trajedisiyle var. Hayatın sonsuz bir mutluluk, huzur ve refah olarak göründüğü bir anda, birden bire on yıl sürecek korkunç bir savaş Troia'nın dostlara hep açık, düşmanlara hep kapalı kapılarında belirir. Hektor'un küçük kardeşi Paris suyun öteki yakasından, güzelliği dillere destan Helena'yı gizlice kaçırıp Troia'ya getirmiştir; kıyametin koptuğu andır bu. Suyun öteki yakasındaki tüm Helen beyleri de mahşerin ölüm atlıları gibi Agamemnon'un önderliğinde birleşerek Troia'ya savaş açmıştır. Aniden gelen, kaçınılmaz, herkese sadece ölüm getiren bir felakettir bu.

Oğul, eş, baba ve prens olan Hektor artık bir komutandır. Asla arzulamadıı aptalca bir savaşın, sonunda hayatından da olacak hüzünlü, çaresiz komutanı. Ülkesini, şehrini, ailesini, şi ve çocuğunu, namus ve haysiyetini korumak için, öleceğini bildiği halde savaşmak zorunda olan bir bahtsız komutan.

Ve bu kahraman komutanın son derece trajik sonu; öfkesiyle ünlü Akhilleus'un kılıç darbeleriyle Troia surlarının önündeki ölümü. Ve cesedinin öfke sahibi tarafından alabildiğine rencide edilmesi.

Mağlupların muzaferlerden üstün tarafı da, onları ölümsüz yapan özellikleri de işte bu; onlar hem iyi anlatıların sağlam kurucularıdırlar, hem de insan olarak muhtaç olduğumuz iyi erdemlerin sembolüdürler.

Kahraman Hektor; dün de böyleydi, bugün de.
Mehmed Uzun, Sizin Kahramanınız Kim? 40 Farklı İsim Kendi Kahramanını Yazdı.

24 Aralık 2008

Wikipedia’nın Kurucusu Jimmy Wales’ten Çağrı

[Bu yazı aynı zamanda Bildirgeç'te yayınlandı.]

Wikipedia üzerine yazmayı zaten düşünüyordum. Kısa bir süre içinde yazacağım da. Wikipedia'nın hayatımıza kattığının çoğumuz gerçek anlamda farkında değiliz. Bunlar üzerinde duracağım ama şimdiki konumuz Wikipedia'nın kurucusu Jimmy Wales'in biz kullanıcılara çağrısı. Belki bazılarınız Wikipedia'da okumuşsunuzdur. İngilizcesi olmayan internet kullanıcılarının da okuması gereken önemli bir çağrı. Bundan dolayı Wales'in çağrısını çevirdim. Buyrun okuyun:

Sevgili okuyucu;

Bugün senden Wikipedia’yı bir bağışla desteklemeni rica edeceğim. Bu, ilk bakışta alışılmadık gibi gelebilir: Dünyanın en popüler beş sitesinden biri olan bir web platformu neden kullanıcılarından finansal destek ister? Diye düşünebilirsiniz.

Wikipedia, diğer bütün ilk 50 sitelerinden farklı olarak kuruldu. Maaşlı çalışanlarımızın sayısı çok az. Sadece 23 kişi. Herkes, herhangi bir amaçla Wikipedia’nın içeriğini kullanabilir. Yıllık masrafımız 6 milyon doların biraz altında. Wikipedia, 2003’te kurduğum ve kar amacı gütmeyen Wikimedia Vakfı’nca işletilmektedir.

Kuruluş felsefesine uygun olarak, Wikipedia kendini bilgiyi özgürce paylaşmaya adamış 150 milyonu aşkın gönüllü bir küresel topluluk tarafından yürütülmektedir. Neredeyse sekiz yıldır bu gönüllüler, 256 dilde 11 milyonun üzerinde girdi ile katkı yaptılar. Ve ayda 275 milyondan fazla insan da, bedava ve de reklamsız bilgiye erişmek için sitemizi ziyaret ediyor.
Ve fakat Wikipedia bir internet sitesi olmanın ötesinde bir şey. Sizinle ortak bir konuda birleşiyoruz: Yeryüzündeki her bir bireyin insanlığın bütün bilgisine özgürce erişimini sağlayan bir dünya hayal edin. İşte biz bunu vaat ediyoruz.

Yapacağınız bağışlar bize birkaç açıdan yardım edecektir. En önemlisi, internetteki en popüler web sitelerinden birinin küresel trafiğini yönetmek için gerekli olan masrafları karşılamamıza yardımcı olmuş olacaksınız.

Ayrıca bu bağışlar, daha rahat arama yapmak, daha rahat okumak ve daha rahat yazmak için Wikipedia yazılımını geliştirmemize de olanak sağlayacak.

Biz, aramıza yeni gönüllüler katarak ve de birtakım kültür enstitülerinin stratejik birlikteliğini sağlayarak özgür bilgi hareketini dünya çapında geliştirmeyi üstlenmiş bulunmaktayız.

Wikipedia farklıdır. Tarihin gönüllüler tarafından yazılan en büyük ansiklopedisidir. Ulusal bir park veya bir okul anlayışından hareket ederek, reklamların Wikipedia’da yerinin olmadığını düşünüyoruz. Wikipedia’yı özgür ve güçlü tutmak istiyoruz. Ancak sizin gibi binlerce insanın desteğine ihtiyaç duyuyoruz. Sizi bize katılmaya davet ediyorum: Yapacağınız bir bağış Wikipedia’yı bütün dünya için özgürce devam ettirmemizi sağlayacak.

Teşekkürler,

Jimmy Wales

Kütüphane: Efesliler ve Biz

Bugün kütüphanedeyken, bir arkadaşım öğrencilerin kütüphaneye bilgisayarlarını getirmelerini yasaklamak gerektiği yollu birşeyler söyledi, şakayla karışık. Sebebi, internet erişimi olduğu için, öğrencilerin genelde MSN kullanmak için geliyor olmaları. Herkes tabii ki bu iş için gelmiyor. Ancak, başka bir açıdan bakarsak, kütüphaneye bu amaç için geliniyorsa dahi bunun yasaklanmasının faydadan çok zararı olur düşüncesindeyim.

Aklıma hemen Celsus Kütüphanesi geldi. Vakti zamanında Efeslilerin, o görkemi günümüze kadar ulaşmış olan Celsus Kütüphanesine insanların ayaklarını alıştırmak için kütüphanenin tam karşısına bir genel ev yaptırdıkları söylenir. Ne kadar gerçek bilemiyorum, ancak bir fikir olarak gayet kurnazca görünüyor.

Ülkemizde kitap okuma oranlarının yerlerde süründüğü zamanımızda, insanları kütüphanenin ambiansına alıştırmak için acaba bu tür kurnazlıklar yapılamaz mı?

22 Aralık 2008

TL'ye dönüş veya yediğimiz kazıklar

Hatırlanacağı gibi 1 Ocak 2005'te Yeni Türk Lirası olan para birimimiz, dört yıl aradan sonra tekrar Türk Lirası oluyor. Yeni ne var peki? 200 liralık banknotu saymazsak hiçbir şey. Peki ne gerek vardı? Muhtemelen vatandaşın hemen hemen tamamının habersiz olduğu bir konu var. Bu tür dönüşümler milyonlarca dolara mal oluyor. Siz sanıyor musunuz ki, para biriminin isminin değiştirilmesi öyle hemencecik, kolay bir biçimde oluyor. Bu iş, dediğim gibi milyonlarca dolara mal oluyor. Peki nereden geliyor bu milyonlarca dolar? Tabii ki cebimizden çıkan vergiler. BBC'ye bir demeç veren Dr. Selim Somçağ'a kulak verelim : "Yüksek meblağlı banknot niye basılır? Küçük meblağlı olanıyla birşey alamazsınız da ondan. Türkiye'de de 80'li yıllarda gördüğümüz gibi paranın değeri sürekli küçüldü mü bir işe yaramaz hale gelir ve çarşıya alışveriş yapmak için neredeyse bir bavul dolusu parayla çıkmak gerekir. İşte hükümet enflasyonun düşürüldüğünü göstermek için sıfırları paradan attı ama şimdi de 200 liralık banknot çıkardı. Bu bir çelişkidir."


Ortalık sapık kaynıyor...

Tesadüf mü demeli bilmiyorum, son zamanlarda üst üste üç tane telefon sapığı dadandı telefonuma. Eskiden beri de vardı, biliyorum ama bilindiği gibi genellikle telefon sapıkları kızların başına bela olurlar. Nedense artık erkeklere de el attılar...

Bunlardan bir tanesini şimdi sizinle paylaşacağım.

Tarih 5 Kasım 2008. Telefonuma 539 823 xx xx numarasından bir çağrı geldi. Numarayı tanımıyordum. Bir mesaj gönderdim: Kimsiniz? Biraz sonra cevap geldi: Sizin bir hayranizim tanismak istiyorum

Böylece aramızda uzun süren bir "muhabbet" başladı. Tabii muhabbetimiz mesajlaşma yoluyla oldu. Hiç sesli konuşmadık. Bu arada ben kız ismi kullanmaya karar verdim.

Ben: Hadi o zaman izin verdim, tanıt kendini
O: Ben universite Okuyorum edebiyat deyim ben Erdal
Ben: Ben de Ceyda hemşirelik okuyorum
O: Nerde OKUYORSUN KACINCI siniftasin
Ben: 3. Sınıf Yavuz Sultan Selim Üniversitesi, ya sen
O: Böyle uni varmi hangi ilde turksel nomaran varmi
Ben: Olmaz mı?. Çemişgezek’te. Turkcell’im var ama Recep İvedik’i protesto ettiğim için kullanmıyorum
O: Ask da kural olmaz …trksl ver de konusalim finans ekonomikde beni etkiledi isparta da okuyorum
(Şu muhteşem cümleye bakar mısınız: finans ekonomikde beni etkiledi. Üniversite okuyormuş. Türk Dil Kurumunun ödül vermesi gerekiyor.)

 Yanımdaki arkadaşımın Turkcell numarasını veriyoruz. Telefona bir çağrı bırakıyor...

Mesajlaşmaya devam:
O: Aslen nerelisin hangi univ de okuyorsun
Ben: Facebook var mı
O: Yok simdi msn var
Ben: Biz ilerledik kuzum.. Ne o öyle çağdışı şeyler. MSN falan. Bu arada aslımı ne yapacaksın. Sen kendini tam tanıt önce.
O: Aslen adiyamanliyim simdi isparta da edebiyat 3 siniftayim 21 yasindayim ya sen?
Ben: Şimdi uyuyorum MSN ver yarın konuşuruz
O: Msn ver bari yarin konusuruz

On dakika sonra:
Ben: O verdiğim Turkcell numarası arkadaşıma aitti. Ona bir daha gönderme
O: (Arkadaşımın telefonuna): Askim iyi geceler arkadasina selam soyle yarin goruselim

***

 Ertesi gün, 6 Kasım. Akşama doğru:
O: SLM ne Yapiyorsun AKSAM msn de konusalim mi?

Benden ses çıkmayınca 20 dakika sonra bu kez arkadaşımın telefonuna: Askim ne yapiyorsun niye cevab ver vermiyorsun merak ediyorum seni bu mesaji CEYDAYA lutfen soyle arkadasim

Saat 22:00 
Ben: Mrb erdal ya ben sana dün demedim mi arkadaşın o numara onu arama çünkü her zaman yanımda değil. Sen bana MSN ver ben seni eklerim canım. Ben de çok sıkılıyorum konuşmaya ihtiyacım var. Benim Turkcell var ama kontor yok sen bana yollasan konuşuruz. Hadi iyi akşamlar Erdal.

22:30 
O: Tamam bebegim kizma tatli canini erd-can@hotmail,com ikinci ögrenim yani gece okula gidiyorum gündüzleri de üni yemek hanesinde calisiyor seni ararim

***

İki gün sonra, 8 Kasım
14:54
O: Biri seni özlüyor
seni düsünüyor
seni seviyor
sensiz cok yalniz kim biliyor musun

iste o benim

15:02
Yalnizilk ne mavi derinlikleri olan bir denizde ne de sicak bir cölde olmaktir yalnizlik bu sehirde seni arayip da bulamamaktir.....

Benden cevap yok. Bu sefer saat 21:00'de arkadaşımın telefonuna:
CEYDA niye mesajlarima cevap yazmiyorsun sen zalim olamazsin bekliyorum seni

21:07, Tekrar arkadaşımın telefonuna
Arkadasim seni de rahatsiz ettigim icin ozur dilerim anla beni.......

Bundan sonra ses seda çıkmadı. Şimdi, bu yazıyı yayınladıktan sonra kendisine bir mesajla haber vereceğim. O da okusun. Sizden gelen geribildirimler sonucu belki telefon numarasını da veririm.

21 Aralık 2008

Dil'i seviyorum

Fenike
İbrani Yunan Latin Arap
aleph alef alfa a elif
bet bet beta b be
gmel gmel gamma c cim
dalt dalet delta d dal

19 Aralık 2008

Hayvan olduğunuzu biliyor muydunuz?

Muhtemelen biliyordunuz. Yani en azından daha önce Aristoteles'in "İnsan düşünen bir hayvandır" sözünü, Hababam Sınıfı'nda bile olsa bir kez duymuşsunuzdur.

Evet insan düşünen bir hayvandır. Tabii burada, bu kısa yazıda Aristoteles'in felsefesine girme imkanı yok, girdik mi çıkamayız. Hem, ben Aristoteles uzmanı da değilim zaten. Bu bir tarafa. Meselemiz de zaten felsefe değil şimdi, dil.

Evet, bu yazıda hayvan kelimesinin etimolojisi üzerinde duracağım. Biraz sonra hepiniz birer hayvan olduğunuzu anlayacaksınız böylece.

Şaka bir yana; Hayvan sözcüğü Arapça kökenli olup, hay (hyy/hyw) kökünden türemiştir. Bunun için kabaca can diyebiliriz. Dolayısıyla, hayvan da canlı anlamına geliyor.

Aynı şey Batı dilleri için de söz konusu. İngilizce'de hayvanın animal demek olduğunu biliyorsunuz. Keza Fransızca'da da. Bu kelime de Grekçe rüzgar demek olan animos sözcüğünün Latince'de ruh, nefes... anlamlarına gelen animus'a dönüşmesinden türemiş ve ortaya, yaşayan şey, nefes alan şey anlamlarına gelen animale çıkmıştır. Türkçe'ye de geçmiş olan animasyon (animation) kelimesinin canlandırma demek olduğunu hatırlaynız.

Görüldüğü gibi bayanlar baylar, hepiniz bu dünyada canlı birer varlık olduğunuz sürece hayvansınız. Ha, hayvan olmak kulağa hoş gelmiyorsa, animal de olabilirsiniz, sorun değil.

Bir sonraki yazıya kadar sağlıcakla kalın sevgili hayvan dostlarım...

Karıncalar

Onlar,
evimizin avlusuna yuva yapmış
karıncalar.
Her gün sabah erkenden kalkıp
işe koyulurlar.
Ne bir kaytarma, ne oyun bozma,
onlar işlerini severek yapmaktalar.
Kimseye muhtaç olmadan,
mutlu mutlu yaşarlar
evimizin avlusuna yuva yapmış
sevgili karıncalar.

Türkiye değişiyor

“Resmini millet doya doya yüzüne tükürsün diye basıyoruz” diye yazmışlardı Cumhuriyet’in birinci sayfasındaki fotoğrafının altına...1951 yılıydı.Fotoğraftaki adam, Nâzım Hikmet’ti.Hapislerde çürütüleceğine, öldürüleceğine inandığından Türkiye’den kaçıp Sovyetler’e sığınmıştı.“Nâzım da Moskofların şakşakçı peyki oldu” başlığıyla çıkmıştı Cumhuriyet...Şimdi Nâzım, ders kitaplarında “Türkiye’nin en büyük şairlerinden biri...”
Cumhuriyet’in de gözdesi...
* * *
"Zaman değişir; biz de onunla değişiriz." Değişir değer yargılarımız, görüşlerimiz... Dünkü “vatan hainleri”ni gün olur “kahraman”a çeviririz. Nâzım’ın “hain” ilan edildiği yıl, Yaşar Kemal de bir kuşağın canına okuyan 142. maddeden (“sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü tesis... vs”den)
Kozan Cezaevi’nde yatıyordu. 142. madde çöplükte bugün... Yaşar Kemal, Cumhurbaşkanı’nın sofrasında...
* * *
Yılbaşında TRT, 24 saat Kürtçe yayına başlıyor; inanabiliyor musunuz? Daha 10 yıl önce “Yeni albümüme Kürtçe bir parça koyacağım” dedi diye Ahmet Kaya‘nın nasıl linç edildiğini hatırlıyor musunuz?
Ahmet Kaya mezarda şimdi; ama Kürtçe, devlet televizyonunda...
* * *
Ermeni meselesi de bu toplumun el sürülmez tabularından biriydi. Bugün bir grup aydın, bu tabuyu vicdanla kırıyor; “1915’te Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı Büyük Felaket” konusunda “Ermeni kardeşlerinin duygu ve acılarını paylaşıyor, özür diliyor”. Dışişleri Sözcüsü “Açık bir toplumda her konu rahatça konuşulabilmeli” diyor. Hrant Dink’i anmanın vaktidir: “Bu, siyasal bir konu değil, bir vicdan meselesidir” diyen oydu... Hrant mezarda şimdi... ve onun barış çağrılarıyla gömüldüğü toprak, ilk kez bir kardeşlik mesajı veriyor.
* * *
Sırada 6-7 Eylül olayları var. Tomris Giritlioğlu’nun yeni filmi “Güz Sancısı”, Türk siyasi hayatının bir başka utanç sayfasıyla hesaplaşıyor. CHP lideri, kıyafeti kötü diye Âşık Veysel’i Atatürk Bulvarı’na sokmayan “tek parti” dönemini eleştiriyor. Aleviler, uzun bir mücadele sonunda inandıkları gibi ibadet edip çocuklarına kendi inançlarına saygılı bir eğitim verebilme haklarını devlete nihayet kabul ettiriyorlar. Dokunulmazlığıyla nam salmış bir emekli paşa, mahkeme önünde kanlı bir geçmişin hesabını veriyor. Türkiye değişiyor.
* * *
Amerika’da Obama’yı iktidara taşıyan sihirli sözcük “değişim”... Bir “isim”den çok bir “fiil”, bir ihtiyacın, bir özlemin ifadesi... O rüzgâr, sessizce Türkiye semalarında esiyor şimdi... Rengârenk bir toplumu tek tip elbiseye tıkmaya çalışan statükocuların uykularını kaçırsa da, yeni “Tükürün!” kampanyalarına yol açsa da, kimi öncülerin canına mal olsa da, canlar alıp canlar yakarak, tabuları tabutlara çakarak, dipten ve ağır aksak, geliyor değişim...
Can Dündar
(Buradan)

15 Aralık 2008

Öldüğümüz için sizden özür dileriz

Sabah, harika bir günün habercisiydi. 3 Ağustos günü saat 6.15'te, Brüksel Zaventem Havaalanı'nda kızıl bir güneş göküzüne yükselmekteydi. Sabena Havayolları'na ait Boeing 747 tam saatinde havaalanına indi. Beyaz giyssili bir kontrolör, uçağın durup yerleşmesini sağladı, ardından da yolcular, kendilerini bekleyen iki otobüse ulaşmak için uykulu gözlerle merdiven inmeye başladılar.
Uçağın sol iniş takımı kasasından bölmeye yapışmış bir elin üç parmağı sarkmaktaydı. Kontrolör daha yakına gelince, iniş takımı kasasında iki çocuğun cesedini buldu: Siyah ve narin, yüzleri korkuyla kasılmış, soğuktan büzüşmüş iki küçük ceset... 14 ve 15 yaşlarında, üstlerinde sandalet, gömlek ve bir şorttan başka birşey olmayan Fodê Tourê Keita ile Alacine Keita adlı iki Gineli çocuk.
Bir Boeing 747'nin iniş takımı ana kolsasının on altı büyük tekeri vardır. İki metre yüksekliğinde geniş bir bölmedir burası. Ancak pilot kabininden kontrol edilebilir. Fakat uçak pistteyken, kontrolörlerin gözünden kaçmayı becerebilen herkes iniş takımları kasasına tırmanabilir.

Boeing 747 yaklaşık 11.000 metre yükseklikte uçar; bu yükseklikte uçak dışı ısısı -50 derecenin de altındadır. İki küçük, uçağa Conakry inişi sırasında tırmanmış olmalılar.
Kontrolör, Fodê'nin gömlek cebinde kötü bir el yazısıyla yazılmış ama özenle katlanmış bir not bulur: "Gördüğünüz gibi yaşamımızı feda edip kurban oluyosak, nedeni Afrika'da çok acı çekiliyor olması ve Afrika'daki savaşı bitirmek, sefalete son verebilmek için size ihtiyaç duymamızdır. Ayrıca, okumak istiyoruz. Afrika'da, sizin gibi okumuş insanlar olabilmemiz için bize yardım etmenizi istiyoruz. Siz saygı duyduğumuz büyüklerimizden size böyle bir mektup yazmaya cüret ettiğimiz için de özür dileriz. Afrika'daki gücümüzün zayıflığından ötürü sizden başka şikayet edebileceğimiz kimsemiz olmadığını da unutmayın."
Jean Ziegler, Dünyanın Yeni Sahipleri ve Onlara Direnenler.

13 Aralık 2008

Sone 116

mutlu birleşmesine hiçbir engel yok bence
gerçekten sevenlerin. sevgi demem sevgiye
bir döneklik yaparsa bir değişme görünce,
başka yola saparsa sevgili saptı diye:
hayır, sevgi besbelli sağlam bir nirengidir,
boraları gözler de sallanmaz, göğüs gerer,
gemilere yön veren yıldızların dengidir,
değeri bilinmeden başı ta göğe erer.
zamanın soytarısı değildir sevgi asla,
gül yüzlüler göçse de orağına düşerek
o değişmez kısacık günlerle haftalarla,
direnir ve kanatlanır mahşerin ucuna dek.

yanılıyorsam bunda ve çıkarsa yanlışım,
ne hiç kimse sevmiştir, ne ben şiir yazmışım.

Shakespeare
Çev.: T. S. Halman

6 Aralık 2008

Yaylının Atları

Ne var ki yolculukta,
Her sefer ağlatır beni,
Ben ki yalnızım bu dünyada?
Bir sabah kızıllığında
Yola çıkarım Uzunköprü’den;
Yaylının atları şıngır mıngır;
Arabacım on dört yaşında,
Dizi dizime değer bir tazenin,
Çarşaflı, ama hafifmeşrep;
Gönlüm şen olmalı degil mi?
Nerdee!...
Söyleyin ne var bu yolculukta?

Orhan Veli

5 Aralık 2008

"Devlettir, keser de asar da"...

NTVMSNBC'nin Foto-Röportaj adlı bir köşesi var. Rast geleniniz vardır belki. Fatih Pınar, günlük hayatın belirli konularında, çektiği fotoğraflara onlarla ilgili sesler bitiştirerek hazırladığı animasyonları sergiliyor burada. Benim en çok hoşuma giden, haliyle de en çok izlediğim Şefik hayatından memnun adlı olanı. Şefik Baydar bir çöp toplayıcı. Van Başkale'den gelmiş. Röportajın adı gibi, gerçekten de hayatından memnun görünüyor. Hem de öyle bir memnun ki... Para hırsı, mal hırsı hiç kalbimde yok diyor. Tek hayali memlekete dönüp Van Gölü kenarında bir ev yaptırmak ve oradaki fakirlere yardım etmek.

Her neyse... Benim asıl söylemek istediğim bu değil. Şefik röportajın bir yerinde, devletle ilgili hiçbir sorununun olmadığını söylerken şunları ekliyor:Devlettir, keser de, asar da, bağışlar da...

Ben şunu söylüyorum: Şefik'teki bu zihniyet olduktan sonra insanda, elbette ne devletle ve ne de başka herhangi bir şeyle sorunu olabilir. Şimdi aklımda çok şeyler var, yazarsam sabaha kadar bitmez herhalde. Devlet felsefesine hiç girmeyeyim şimdi. Kısaca şunu diyeyim, Biz Doğu toplumlarında, biliyorsunuz Devlet babadır. Devlete karşı insanların boynu kıldan incedir. Kısacası vatandaş devlet için vardır. Oysaki Batı toplumlarında bunun tam aksine devlet vatandaş için vardır. İki dünya arasındaki en büyük ve en belirgin fark bu. Hal böyleyken aramızdaki binlerce, hatta milyonlarca Şefik için devlet asar da keser de. Bilmiyor ki devletin varlık nedeni, kendisi...

Röportajı buradan dinleyebilirsiniz.

4 Aralık 2008

Kirli Beyaz

haylaz bir adamdan da başlanabilir sevmeye
Tertemiz kağıtlara mürekkep dağıtır da
sonra gelip yıkanır teninle

kara bir adamdan da başlanabilir sevmeye
upuzun yola düşse gece korkar da
sonra gelip sığınır gölgene

ucuz bir adamdan da başlanabilir sevmeye
tepeden tırnağa yağma durur da
hep 'bir dostluk' kalır geriye

Enver Ercan

2 Aralık 2008

Free

We live free
Air is free, clouds are free
Valleys and hills are free
Rain and mud are free
The outside of cars
The entrances of cinemas
And the shop windows are free
Bread and cheese cost money
But stale water is free
Freedom can cost your head
But prison is free
We live free

Orhan Veli Kanik
Translated by Bernard Lewis (1982)

1 Aralık 2008

Acı bir tebessüm

Tebessüm eğer içten değilse, inanmayın ona, tutup çöpe atın.

Tebessüm gerçi, içten değilse tebessüm de değildir ya.

Gelin görün ki içten olan her tebessüm de acıdır. Hem de ne acı!

Lawrence Durrel, "Bütün genç insanlar gibi ben de dahi olmak için yola çıktım, ama acı dolu bir tebessüm engelledi." diyor.

Acı dolu.
Sayfa başına git