20 Şubat 2009

Kayıp Kıta Atlantis Nihayet Bulundu

Yalan söylüyorsam ne olayım. Kayıp Kıta Atlantis bulundu. Bizim evde. Babam buldu dün akşam, ama gözü gibi sakınıyor. Kimseye dokundurtmuyor. Bana bile göstermiyordu az kalsın. E, ne de olsa kaç bin yıldır kayıp, olacak o kadar. Ne var ki ben meraklı çocuğum, görmezsem uyuyamazdım. Allem ettim kallem ettim nihayet sonunda ben de görebildim. Neye benziyor diye soracak olursanız... İyisi mi hiç sormayın, lakin nasıl tarif edebilirim ki... Esrarengiz birşey. Benzetebileceğim birşey olsa hani, nah işte falanca şey gibi... diyeceğim de, yok, benzediği birşey de yok valla.

Efendim, yediden yetmişe, duymayan kalmadı herhalde Kayıp Kıta Atlantis'i. Ne menem birşeydir bu böyle? Ha bire Kayıp Kıtanın bulunduğuna dair rivayetler dolaşıyor ortalıkta. Yılda en az birkaç defa haber sitelerinde, gazetelerin arka sayfalarında çıkıyor. Kitapçı tezgahlarında da boyuna rastlıyoruz bu esrarengiz kıtayla ilgili kitaplara. Buluna buluna bir türlü bulunmadı gitti yani. Demin haberleri okurken, bir gazetenin web sitesinde tekrar rastladım: Kayıp Kıta Atlantis Bulundu mu? Neymiş, İngiliz The Sun gazetesi, Google Earth programı sayesinde Atlas okyanusunda tespit edilen 'gizemli' şekillerin kayıp kıta Atlantis'e ait harabeler olabileceğini bildirmişmiş...

Yahu, ben bizim bu memleketi anlamadım gitti. Bu kadar meraklı başka bir ülkenin olabileceğine hiç akıl erdiremiyorum. Ama asıl bir türlü akıl erdiremediğim mesele bu değil. Toplumun meraklılık seviyesinin bu kadar yüksek olduğu bir ülkede nasıl oluyor da bilimsel gelişmenin seviyesi yerlerde sürünüyor?

Kayıp Kıta Atlantis var ya da yok, ne yapacaksınız yani, onu biri çıkıp anlatsın da ben de rahatlayayım. Gidip orda mı yaşayacaksınız? Bu kıta Amerika gibi yeşil kartla yılda 50.000 kişiyi vatandaşlığa mı alacak? Oranın yaşam standartları mı çok yüksek? Eğitiminizi orda mı sürdüreceksiniz? Ne olacak anlamıyorum ki... Başka merak edecek birşey mi kalmadı yoksa yurdumda... Sen aklımızı koru Yarabbi!

Kıta mı lazım bu insanlara. Alın size Afrika. Tepe tepe kullanın. Yanına da Antarktika'yı eşantiyon olarak veriyorum. Sizin olsun, hepsi sizin olsun. Güle güle kullanın!

Güle Güle...

Şu televizyonsuz hayatımda düzenli olarak izlediğim tek program Avrupa Yakası'nın sevgili babası Tahsin Amca, rahat uyu...

17 Şubat 2009

Süryani'nin Öyküsü: Kendi Geleceğini Sürgün Etmek

Usta yazar Ferit Edgü 1960'lı yıllarda Hakkâri'ye gider. Oradaki gözlemlerini 1976'da yayımlanan O / Hakkari'de Bir Mevsim adıyla romanlaştırır. Aşağıda, eğer üşenmeyip okursanız, bu romandan bir epizot var. Yaşlı bir Süryani'nin öyküsü. Süryani, Hakkari'nin tek kitapçısı. Göreceğiniz üzere, tek bir kitapçı bile fazla geliyor. Fazla geliyor olmalı ki, dükkanını yakıp Süryani'yi bilinmezliklere sürgün ediyorlar. Aslında sürgün ettikleri kendi gelecekleriydi, farkında değildiler.

Kürt sorunu bugüne dek hep siyasi bir sorun olarak gündeme geldi. Hâlâ da öyle. Meseleye ne zaman farklı pencerelerden bakacağız, diye merak edip duruyorum. Ben, klişeleşmiş bir deyişle, Kürt kökenli biri olarak, biraz özeleştiri yapma vaktinin çoktan geldiğine inanıyorum. Bugün itibariyle biz Kürtler pek çok alanda geri kalmış durumdayız. Kültürel, sanatsal, edebi, sosyal... bakımlardan modern dünyayı epey geriden takip ediyoruz. Bunda, sürekli dile getirildiği gibi, devletin suçu var. Hem de çok. Özellikle 90'lı yılları göz önüne alırsak, uygulanan yanlış politikaların haddi hesabı yok. Peki ama, sadece devlet miydi suçlu olan? Biz Kürtler, kendimiz hiç mi yanlış yapmadık? Kuşkusuz yaptık. Sadece aynaya bakmak istemiyor kimilerimiz.


Dünya milletleri büyük savaşlar yaptılar, zorlu süreçlerden geçtiler. Aç kaldılar, perişan oldular, yıkıldılar, öldüler...


Ama dirildiler.


Almanlar yıllarca patatese talim ettiler, ama dünyanın ikinci büyük devleti oldular. Japonlar atom bombalarıyla sarsıldılar, ama dünyanın elektronik devi oldular. İngiltere'de, Fransa'da kralların zulmü altında ezilip püre haline gelen insanlar, Yeni Dünya'ya kaçtılar ve orada dünyanın süper gücü Amerika'yı kurdular.


Biz Kürtler ise kitapçı yaktık.


Aynı zamanda bir ABD tarihi kitabı olarak da okunabilecek Stenibeck'in ölümsüz eseri Fareler ve İnsanlar'ı okursanız, bir zamanların Amerika'sının uçsuz bucaksız kırlarında ırgatlık yapan basit insanların bile kitap okuduklarını görürsünüz. Acaba bugün üniversitelerde okuyan Kürt gençleri üniversite öğrenimleri boyunca kaçar kitap okuyorlar?


Hemen tüm dünya ulusları bir zamanlar birçok bakımdan eşit düzeydeydi. Hatta, bundan misal 400-500 yıl önce Kürtlerin durumu Avrupalılarınkinden çok daha iyiydi. Ne oldu da bugünkü duruma gelindi? Sorunun cevabı basit aslında. Dinleyene.

***

O / Hakkari'de Bir Mevsim
...
Kente varır varmaz ilk işim, Süryani'nin dükkanına gitmek oldu. Kapalıydı. Yanındaki berbere sordum.

Berber, sorumun cevabını vermek yerine, Ooo, sakallarınız gene uzamış, bir tıraş olup o güzel yüzünüzü görmek istemiyor musunuz? dedi.

Girdim, tahta koltuğa oturdum. Sakallarımı usturaya vurma, yalnızca makasla kırpıver, dedim. Saçlarımı da.

O işini yaparken, ben sorumu yeniledim: Hasta mı komşun?
Komşum, kitapçı komşumdan mı sözediyorsunuz? Hayır, hasta değil. Doğrusunu isterseniz, hasta olduğunu sanmıyorum. Hastaydı, ama şimdi iyileşmiştir.
Nerde, evinde midir?
Kuşkusuz evindedir.
Nerde evi?
Ah, bakın bunu bilmiyorum. Çünkü kentimizden kaçalı epey oldu.
Birden dünya başıma yıkılmış gibi oldu.
Anlamadım, kaçtı mı? Nereye kaçtı? Niçin kaçtı?
Nereye kaçtığını doğrusu hiç birimiz bilmiyoruz.
Niçin kaçsın?
Bir dakka, izin verin de şu çenenizdeki sakala bir biçim vereyim, malûmunuz sakalın en göze batan yeri çenededir.
İyi ama niye kaçsın?
Vallahi onu pek bilmiyorum. Sanırım kitapları dolayısıyladır.
Kitaplar mı?
Biliyorsunuz, garip kitaplar satıyordu. Eski, anlaşılmaz, yabancı dillerde, artık modası geçmiş kitaplar... Kuşku uyandırdı çevrede. Bir gece dükkânına girip kitaplarını kapının önüne çıkardılar ve ateşe verdiler.
Ateşe mi verdiler?
Evet, ateşe verdiler.
Kitapları mı?
Başka şeylerde mi vardı yoksa?
Yani kitapları ateşe verdiler öyle mi? Kimler?
Kimler olacak, gençler. Birkaç tane de orta yaşlı vardı aralarında.
Peki o ne yaptı?
Ne yapacak, diz çöküp yalvarmaya başladı, Yakmayın kitapları, yakmayın kitapları, hepsini size veriyorum, okuyun onları, hiç değilse okuduktan sonra yakın, dedi. Ama kimse dinlemedi. Biz de, gençlerden korktuğumuz için yardıma koşamadık. Süryani, dizlerini döve döve evine gitti. Ertesi gün öğrendik ki, çoluğunu çocuğunu, karısını alıp, sabah karanlığında göçmüş kentimizden.
...

15 Şubat 2009

Bundan böyle durma rozi varsa yanında

Reklamlar hakkında yazılacak o kadar çok şey var ki. İki yıldan beridir düşünüyorum aslında reklam yazarı olmayı. Reklam yazarı olmaktan kastım Ali Atıf Bir türünden bir reklam yazarı olmak değil elbette. Benimki kişisel bir yaklaşım. Piyasadaki saçma reklamların sayısı o kadar çok ki, belli bir rakam bile veremiyorsunuz. Sadece saçma da değil, nereye isterseniz çekebiliyorsunuz. Her türlü yorumu yapabiliyorsunuz. Kısacası ucu sonuna kadar açık bir konu.

Sadede gelelim… Bundan böyle reklamlar hakkında da yazacağım sık sık. İlk olarak da bir süredir aklımda olan bir konuyu yazmak istiyorum. Kadın pedi reklamları… Biz erkekler doğal olarak nasıl bir durum olduğunu anlayamayız ancak, biraz anlamaya çalışırsak, şu adet hallerinin kızlar için çok zor bir durum olduğu ortada. Piyasada dört-beş tane ped reklamı var. Hepsinde de öyle güzel bir dünya çiziliyor ki, adet günlerinin kadınların en güzel günleri olduğunu sanırsınız. Handiyse, adet olası geliyor insanın, o derece.

Neymiş efendim, yanında rozi varsa durmana gerek yok, hayatı doya doya yaşa, yaşayabildiğince. İnsanın hınzır aklına ister istemez geliyor, hayatı doya doya yaşaması için garibim ille o dört-beş günü mü beklemek zorunda? Ayın geri kalanında da gayet tabii yaşanabilir doya doya.

Bu konu üzerine yazarken, haliyle konuya şöyle bir toptan bakmak icap etti. Girdim internete aklıma gelen markaları sordum Hazreti Google’a. Toplam beş tane ped markasını inceledim. İsimler alfabetik sıraya uygun olarak dizilmiştir:
1. Evy Lady
2. Kotex
3. Molped
4. Orkid
5. Rozi

Dahası varsa aklıma gelmedi. Unutmadan söyleyeyim, bunlardan birinin adını yazınca Google’a, diğerlerinin adları da ilgili aramalar olarak çıkıyor karşınıza.

Bunların tamamının web sitesi bol miktarda flash ve javascript kodu barındırıyor. Evy Lady, Orkid ve Rozi sitelerinde arka plan müziği kullanılıyor. Müzikler de tahmin edileceği gibi reklam müzikleri. Üstelik siteye girildiğinde otomatik olarak başlıyorlar. Sitelerin içeriği üç aşağı beş yukarı aynı. Kopya çekmişler galiba birbirlerinden. Sıkça sorulan sorular üzerinde durmama gerek yok. Tipik yurdum insanı kafasının üretebildiği sorular. Ve nedense hiç değişmeyen sorular. Kırk yıl önce de sorulmuş, bugün de sorulan sorular. Misal, regl dönemlerimde denize girebilir miyim? Ne bileyim ablacım, bir defa dene, hayat deneme yanılmayla öğrenilir nihayetinde, eğer bir zararını görmezsen bundan sonra da girersin. Hatta çevreni de aydınlatırsın deneyiminle. Yok zararını görürsen, o zaman bir daha girmezsin olur biter. Geçelim.

Bu arada bayan arkadaşlara ufak da olsa bir hizmetim dokunsun. Aslında hizmet benim değil, Rozi'nin. Ben sadece aracı olayım. Sitesinde özel gün takvimi diye bir takvim hazırlamış Rozi. Takvimi bilgisayarınıza indiriyorsunuz, ardından Rozi takvim özel günlerinizi hatırlıyor. Nasıl hatırlıyorsa? Orasına bakmadım, ilgilenen varsa incelesin. Ne buluş ama değil mi? Buluş dedim de, bu ne ki! Siz Evy Lady’nin buluşuna bakın bir de. Pedmatik diye bir makine icat etmiş adamlar (ya da kadınlar). Yanında pedin yok ve hazırlıksız mı yakalandın? Hiç sorun değil. Pedmatik var. Bir lira atıyorsun sana ped veriyor makine. Bildiğiniz kiosk yani. Gazete yerine ped veriyor, farkı bu.

İzin verirseniz gelelim 2008 yılının, bana kalırsa hit seçilmesi gereken şarkısına. Tabii burada size dinletemeyeceğim, dilerseniz Rozi'nin sitesinden dinleyebilirsiniz, ben sadece şarkı sözlerini vereyim.

Gün benim günüm
Hiçbir engelim yok bir kez Roziyle
Güvenle yaşa yüzde yüz yaşa Roziyle bugün de
Bundan böyle durma Rozi varsa yanında
Durma yaşa durma, hiç engel yok sana
Eğlenmekten korkma, koşmaktan yorulma
Durma yaşa Rozi senle senin yanında


İnanır mısınız, insana tarifi imkansız bir yaşama sevinci veriyor. Üzerimde az kalsın Melih Cevdet ustanın Çok Güzel Şey şiirinin yaptığı etkiyi yapıyordu, o derece. Dilerseniz şiiri buraya alalım, hem ustayı rahmetle anmış oluruz böylece, hem de siz de karşılaştırma imkanı bulmuş olursunuz.

Çok Güzel Şey
Yaşamak güzel şey doğrusu
Üstelik hava da güzelse
Hele gücün kuvvetin yerindeyse
Elin ekmek tutmuşsa bir de
Hele tertemizse gönlün
Hele kar gibiyse alnın
Yani kendinden korkmuyorsan
Kimseden korkmuyorsan dünyada
Dostuna güveniyorsan
İyi günler bekliyorsan hele
İyi günlere inanıyorsan
Üstelik hava da güzelse
Yaşamak güzel şey
Çok güzel şey doğrusu.


Gelelim Orkid’in şarkısına. Web sitesinin girişinde sizi Nil Hanım karşılıyor. O, yüzyılın şarkısı olsa hiç gücenmeyeceğim Çocuk da Yaparım Kariyer de adlı müthiş eseriyle:

Orkid sponsor olsun fikrime,
Kanatlanırım onun gibi ben de,
Koysalar önüme bariyer de,
Çocuk da yaparım kariyer de.


Yukardakinin yanına karşılaştırmalı edebiyat bağlamında bir şiir koyduk ama bunun dengi bir şiir olmadığından, üzgünüm şimdilik karşılaştırma yapma imkanımız da yok.

Bu arada alttaki resimde gördüğünüz  “Çocuk da yaparım kariyer de” sloganındaki iki bağlaçtan ilki yanlış yazılmış. Çocuk’tan sonraki -da bağlacının da ayrı yazılması gerekirdi.

Laf aramızda, Orkid'in büyük bir çelişkisi de gözümden kaçmadı. Ha bu arada, piyasadaki tüm ped reklamlarını da izlemiş oldum. Ee, ne yaparsın araştırma bu, kolay değil. Beş marka, ortalama beş reklamdan yirmi beş reklam eder. Sorun değil. Dönelim sözünü ettiğim çelişkiye.

Orkid Ultra DeoFresh reklamında fondaki ses, biz kadınlar özel günlerimizde de kalabalığa karışmak ve canlılığımızı koruyup günümüzü en güzel şekilde yaşamak isteriz, diyor, buna mukabil Orkid Ultra Gece reklamında, biz kadınlar özel günlerimizde kafamızı dinlemeyi severiz. Buna, uzanıp film izlerken uyuklamak da dahildir, deniyor. Hangisini seviyorsunuz, bir karar verin, diyecektim, diyecek kimse bulamadım.

Sanırım yazı biraz uzadı. Farkındayım. Biz blog yazarları en çok uzun yazıların okunmamasından dertliyizdir. Ne yapalım, başa gelen bir yerde çekilmek zorunda. Daha sonra belki tekrar dönerim bu konuya. Son olarak söylemek istediğim iki şey var. Birincisi, Rozi ile Orkid'in müzikleri harika. İkincisi, burada bayanların acısını hafife almak gibi bir amacım yok. Ben, reklam sektörünün, insan yaptıktan sonra saçmalıkta sınır yoktur, anlayışını eleştiriyorum. Bu tabii bütün reklam sektörü için geçerli değil. Aklı başında reklamlar yok mu? Elbette var. Bu konudaki düşüncemi açıkça söylemem gerekirse, malımı satmak yolunda her şey mubahtır, anlayışını benimsemiyorum.

Şimdilik bu kadar. Evy Lady güvenli uçuşlar diler.

14 Şubat 2009

Sevgililer Gününe...



GEL GİDELİM
Gün kavuştu, su karardı, beni üzme güzelim,
Boynun bükük düşünme gel, ver elini gidelim.
Kara, gümrah kirpiklerin kaldır, gözün göreyim,
Ver elini, bak aşkıma işte şahit yüreğim.
Aşk kafidir, ver elini düşünme gel gidelim.
...
İhsan Raif Hanım

11 Şubat 2009

I don't feel like a star*

Bildiğiniz üzere Türk Hava Yolları geçtiğimiz ay Hindistan'dan üç adet Boeing 777 300ER uçak kiraladı. 312 yolcu kapasitesi olan bu uçaklar uzun menzilli uçuşlarda kullanılacakmış. THY böylelikle first class uygulamasına da başlamış oldu. E tabi böyle bir uygulamayı devreye sokarken tanıtımını yapmamak olmaz.

THY bu konuda oldukça iddialı olduğunu dünyaca ünlü star Kevin Costnerlı bir reklam filmi çekerek ortaya koydu. Film I feel like a star sloganıyla, first classla uçacaklara kendilerini star gibi hissetme garantisi veriyor. Eh, zaten bilmem kaç bin lira verip uçmak bile başlı başına insana star hissi vermeye yeter her halde. Düşünün bir öğretmenin 4 ayda aldığı parayı 16-17 saatlik bir yolculuk için ödüyorsunuz.

Her neyse... Bugünkü esas konu bu değil. Reklama dikkatinizi çekmek istiyorum.

First Class yolcusu (Kevin Costner) uçağa binişinde kapıda kendisini güler yüzlü, hafiften cilveli, çaktırmadan işveli hostes kızımız karşılıyor. Normal. Başka türlü olacak değildi ya. E tabi sen yolcuya daha kapıda bu pası verirsen adamcağız aynı hizmeti içerde de bekleyecektir haklı olarak, değil mi? Doğallıkla içerdede değişen birşey olmuyor. Kızımız elinden geleni sonuna kadar yapıyor.

Size de öyle geldi mi bilmiyorum, kız sanki hostes değil de konsomatrismiş gibi davranıyor. Hal ve hareketleri oldukça abartılı geldi bana. Ama zaten kadınların türlü-çeşitli biçimlerde reklam malzemesi yapılmasına alıştık artık. Hatta bu açıdan baktığımızda hostesin hareketleri oldukça naif sayılır. Çikolata reklamıydı, otomobil reklamıydı... her yerde kadının bırakın ufak bir gülücüğünü, vücudu baştan başa malzeme olarak kullanılmıyor mu? Ee, peki senin derdin ne o zaman, ne olmuş yani hostes kız bir iki pas vermişse? diye sorabilirsiniz. Benim bu konuyu açmaktaki asıl amacım, bu reklamı biraz da bahane ederek, bir süredir kafamdaki bir konuyu paylaşmak aslında, ona gelelim.

Efendim çoğu yer ve durumda rastladığımız bir davranıştır ama daha çok uçaklarda karşılaşırız. Şu müşterilerin yüzüne serpilen yalancı gülüşler yok mu, onlardan bahsediyorum. Hayatta en sevmediğim davranışlardan biridir. Bir insan istemeden neden güler ki... Hele karşısındakinin bu gülüşün sahteliğinden haberdar olduğunu bile bile. Amaç, müşteriye güler yüz göstermek, basitçe. Evet ama bunu abartmanın ne önemi var. Yani bir insan senin yüzüne gülmek istemiyorsa gülmesin daha iyi. Bunu kendini zorlayarak yapması daha kötü değil mi? Başkalarını bilmem, bir insanın yüzüme zoraki güldüğünü hissettiğim anda kendimi kötü hissederim ben. Karşımdaki de gözümde hemen değersiz bir yaratıkmış gibi görünmeye başlar.

Tamam müşteriyle belli bir ilişki biçimi vardır elbette. Ama böyle otomat gibi her zaman aynı davranış da olmaz ki. Esas olan sahte gülüşler dağıtmak değil samimi olmaktır. Müşteri karşısındakinin samimi olduğunu anladı mı isterse yüzü bir karış ask olsun, isterse ağlasın, o sahte gülüşten daha çok prim yapar. İşin özünde samimiyet her zaman yalanın karşısında daha çok prim yapar.

Kısa kesmek gerekirse, suni davranışlardan hiç hazzetmiyorum. Ama neylersin, ortalık yalan dolan kaynıyor. Nefes alması bile yalan kimi insanların. Yalanla yatıp yalanla kalkıyorlar. Bir sahte gülüşün önemi mi var böyle bir ortamda.

*Kendimi yıldız gibi hissetmiyorum.


7 Şubat 2009

Bir Çin Atasözü

Bilmeyen ve bilmediğini bilmeyen aptaldır. Ondan sakının.
Bilmeyen ve bilmediğini bilen öğrencidir. Ona öğretin.
Bilen ve bildiğini bilmeyen uykudadır. Onu uyandırın.
Bilen ve bildiğini bilen akıllıdır. Onu izleyin.

6 Şubat 2009

Sosyalist Papağan

Sosyalist bir adam bir kafeterya işletiyormuş. Birgün oturup düşünmüş, mekana biraz hava katsın diye bir papağan almaya karar vermiş. Birkaç gün sonra gidip evcil hayvan pazarından yavru bir papağan almış.

Kafenin sahibi sosyalist olunca haliyle müşterileri de çoğunlukla sosyalist gençlerden ibaretmiş. Papağan da böyle bir ortamda her geçen gün farklı sosyal sloganlar duyarak yetişiyormuş. Zamanla da birçok slogan öğrenmiş. Bu sloganları atınca gençlerden çekirdekti, çerezdi çeşitli ödüller alınca da koyu bir sosyalist olup çıkmış.

Gel zaman git zaman kafeteryanın sahibi borca girmiş, iflas etmiş, mekanı papağan da dahil olmak üzere içindeki eşyayla beraber satmak zorunda kalmış. Kafeyi alan adam faşist biriymiş. Hal böyle olunca kısa süre içinde mekanın müşteri profili de değişmiş. Artık faşist gençler takılıyormuş buraya.

Günlerden birgün kafede faşist gençlerin bir toplantısı varmış, bu yüzden mekan biraz kalabalıkmış. Böyle olduğunu gören papağanın aklına eski günleri gelmiş ve iç çekerek Devrim ilerii! diye bağırmış, ardından birkaç sosyal slogan daha patlatmış. Bunu duyan faşist gençler bir an afallamışlar. Sonra tutup papağanı kafesten dışarı çıkarmışlar. Sen misin bu sosyalist sloganlarını atan. Aralarına alıp vur Allah vur, bir güzel haşat etmişler. Yetmemiş, tüylerini yolmuşlar, üstüne bir de sıcak suya batırıp çıkarmışlar. Bu da yetmemiş mutfağa götürüp hortumdan tazyikli suyla işkence etmişler. En sonunda kafenin sahibi papağancağızı alıp arka bahçede bulunan kümesteki tavukların arasına atmış.

Papağanı bu halde gören tavukları tutmuş bir kahkaha. Bu duruma sinirlenen papağan: "Ne gülüyonuz lan," demiş, "biz sizin gibi adi suçlu değiliz, siyasi tutuklu olarak düştük buraya."

3 Şubat 2009

Bodrumlu Günler

Bir haftadır Bodrum'dayım. Buraya gelirken yolda, Güvercinlik yakınlarında kocaman reklam panolarının devrilmiş olduğunu görünce, yaklaşık on gün önce Bodrum'u ziyaret eden lodos hemen kendini ele veriyordu. Anlaşılan fena esip ortalığı darmadağın etmişti. Neyse ki sonraki birkaç gün hava iyiydi de Bodrum'un biraz keyfini çıkarma şansımız oldu. Bundan önceki uğrayışımda, yani Kurban Bayramında hava hep kapalıydı. O yüzden Bodrum bir tarafa, bayramdan bile tat alamamıştık. Yanıma tek kâr kalan, bir mandalina bahçesine dalıp o günkü öğle yemeği olarak mideye epey mandalina indirmek olmuştu.

Bugün yine esiyor. Ara ara öyle bir üfürüyor ki... Dün ve önceki gün de azıcık yağmur düştü. Ama üç-dört gün öncesi çok güzeldi. Yaz havasından hiçbir farkı yoktu. Ciddiyim. Denize bile girilebilirdi. (Aslında düşünmedim değil.)

Bu arada bir taraftan da bahar yaşanıyor Bodrum'da. Kimileri yalancı bahar diyor ama aldanmayın onlara, yalancı falan değil, basbayağı bahar işte. Erken bahar dersek daha bir oturur. Çiçekli kırlar insanın içini açıyor. Hele Yunan adalarından bu tarafa savrulan hafif esinti yüzünüze usulca dokunuyorsa. Şubata da girdik zaten, şunun şurasında bahara ne kaldı ki. Bir çocuk sabırsızlığıyla baharı bekliyorum...


Sayfa başına git