31 Temmuz 2011

Şu Alternatif Sözlükler...

Şeytan'ın Sözlüğü diye bir kitap varmış. Hiç duymamıştım, sabah kitap-lık'ı okurken öğrenmiş oldum. Ambrose Bierce diye biri yazmış. Onu da ilk duyuyorum. kitap-lık birkaç madde alıntılamış, beğenerek okudum, üç tanesini de aşağıda alıntıladım. Yeni bir kitap sandım önce, sonra, Allah Wikipedia'yı başımızdan eksik etmesin, baktım ilk olarak 1906'da yayımlanmış.

Okunacaklar sırasına koydum bunu da. Bu tür satirik kitapları da pek severim. Umarım kısa zamanda bir kütüphanede rastlarım.
Kerberos, a. Hades'in bekçi köpeği, görevi girişi korumaktı —kime ya da neye karşı koruduğu çok açık değildir, çünkü hem herkesin er geç oraya gitmesi gerekmekteydi, hem de kimsenin kapıyı zorladığı falan yoktu.
Kurşun, a. Ağır, mavi-gri bir metal. Hafif âşıklara durağanlık sağlamak için kullanılır — özellikle düşüncesizlik edip başkasının karısına âşık olanlara. Kurşun aynı zamanda bir argümanı karşılayan ağırlık olarak öylesine faydalıdır ki, tartışmanın terazisini yanlış yöne çevirir. İki vatanseverliğin buluştuğu noktada büyük miktarda kurşun çökeltisi elde edilmesi, uluslararası anlaşmazlıkların kimyasıyla ilgili ilginç bir gerçektir. 
Manastır, a. Tembellik günahı üzerine tefekküre dalmak isteyen kadınlar için bir inziva mekânı. 
kitap-lık, Sayı 82 (Nisan 2005),  Çev.: Armağan Ekici

28 Temmuz 2011

Kıvanç diye imam olur mu?

Bir askerlik anısı...

Birkaç ay önce Eskişehir'de havacı olarak askerliğimi yapıyordum. Bir gün bir eğitim uçağı havalanırken düştü. Her iki pilot da fırlatma koltuğu sayesinde kurtuldu. Bu nedenle birkaç gün sonra uçağın bağlı olduğu filoda bir kurban kesimi tertip edildi. 
***
Bizim bölükte Kıvanç ve Cumali adında iki arkadaş vardı ki sormayın. Her ikisiyle de yataklarımız yan yanaydı. Cumali imamdı. Allah'ın her günü ranzanın üst katındaki yatağına çıkıp inmek için benim ranzama basıyordu. Ağır, hantal vücudunu başka türlü yukarıya taşıyamazdı. Askerlik biraz daha sürse öldürecektim herhalde.

Soldaki Kıvanç.
Ellerini açmış, yalvarıyor gibi durduğuna
bakmayın, bu işlerle uzaktan yakından
alakası yoktur.
Kıvanç ise dünyadaki en enteresan insanlardan biriydi. Bilmiyorum, sadece askerde mi öyleydi yoksa normal hayatında da mı öyle? Nasıldı ki, diye sorsanız bir cevap da veremem hani. Kafa dengi bir arkadaştı yalnız. O da Cumali'nin altındaki yatakta yatıyordu. 
***
Filoda kurban kesileceği için bizim bölükten imam istenmiş. Bölük komutanı da çağırtmış İmam Cumali'yi, "git", demiş, "ama yanına birini de al, yalnız gitme." "Emredersiniz komutanım!" deyip çıkmış Cumali. Kıvanç bölük binasında görevli olduğu için o saatte anca onu bulabilmiş, beraber gitmişler. 

Filoda da meğer törene katılacak herkes hazır, toplanmış imam bekleniyormuş. Karşıdan bunların geldiğini görünce yarbay el işaretiyle çabuk olmalarını söylemiş. Koşmaya başlamışlar. Kıvanç her zamanki hareketliliğiyle önden koşmuş. Daha tekmil vermeye fırsat bulamadan yarbay nerede kaldınız, deyip adını sormuş. "Kıvanç Cankurt, Adana!" diye bağırmış bizimki. Bunu duyan yarbay, hayatımda duyup duyacağım en komik cevaplardan birini yapıştırmış: 
"S..tir lan, Kıvanç diye imam mı olurmuş!" 
Kıvanç hemen yanıtlamış, 
"İmam olan ben değilim zaten komutanım, bu arkadaş." 
"Ha, öyle mi, senin adın ne evladım?"
"Cumali komutanım."
"Haah! Şimdi oldu işte, gelin bakalım!"


Bu da Cumali Hocaefendimiz.



27 Temmuz 2011

Aşk'ın Temcit Pilavı

Beş-altı yıl önce Muriel Maufroy'un Mevlana'nın Kızı adlı bir romanını okumuştum. Güzel, akıcı bir dille yazılmıştı. Pek beğenmiştim. Yabancıların Mevlana'yı bizden daha iyi anladığı hep söylenegelir ya, galiba doğru. 

Geçen gün Idefix'ten gelen yeni çıkanlar emailini okuyunca baktım, Aşkın Kimya'sı diye yeni(!) bir kitap çıkmış. Yazarının Muriel Maufroy olduğunu görünce işkillendim. Bu kitap, başka bir yayınevi tarafından yeniden ısıtılıp önümüze getirilen o kitap değilse ben de bir şey bilmiyorum, diye geçirdim içimden. Kızın adı da Kimya ya. 

Sonra İnternete bu meseleyle ilgili bir göz attım. Kitabın İngilizce adının Rumi's Daughter olduğunu o zaman iç kapakta okumuştum zaten. Baktım İngilizcesiyle yeni basılan Türkçesinin kapakları da aynı. Anlaşılan bütün dillerdeki edisyonlarda kapağın aynı kalmasını şart koşmuşlar.

Bir kitabın farklı yayınevleri tarafından basılmasına milyon kere şahit olduk. O, yazarı, ilk yayıncıyı vs. ilgilendiren teknik bir mesele. Fakat kitapları aynı dilde farklı isimlerle yayınlamaya ne diyeceğiz? Hele de özgün adına sadık kalmayıp da bambaşka adlar türetmek de neyin nesi? Bir zorunluluk söz konusuysa bir kitap, işin ehli bir kişi tarafından özgün adının birebir karşılığı olmayan bir adla çevrilebilir bence. Bu, sinemada yıllar yılı uygulanan, artık gelenekleşmiş bir yöntem. Bakıyorsunuz, A Place in the Sun, İnsanlık Suçu; The Big Sleep, Birleşen Kalpler diye Türkçeleştiriliyor. Dedim ya, bu artık gelenek oldu. Üstelik tahmin ettiğim kadarıyla bunu da öyle her aklına esen yapmıyor. Sinema otoriteleri yapıyor. Neyse, konudan sapmayalım.

Son yıllarda çok sayıda ufak tefek yayınevi sardı ortalığı, biliyorsunuz. Dünya klasiklerini yayınlayıp duruyorlar. Çoğunun telif hakkı yok ya. Adı sanı duyulmamış çevirmenler(?) tarafından çevrilip piyasaya sürülüyorlar. Bu başka bir yazının konusu.

Son yıllarda bir de aşk-meşk kitapları furyası var biliyorsunuz. Kitabın adında o efsunlu kelime varsa çok satıyor efendim. Sakın bu da o tür bir şark kurnazlığı olmasın? Millet şimdi Aşkın Kimya'sı adlı bu kitaba hücum eder, diye düşünülmüş olması kuvvetle muhtemeldir. Haksız da sayılmazlar bir anlamda. Çünkü bu tür yayınevlerinin derdi kültür-mültür değil, ticaret. E, aşk romanları da çok satıyor. Alan razı satan razı.

Son olarak bir uyarıda bulunayım. Ülkemizde insanlar ekseriya nasıl bir aşk aradıklarını bilmezler ama çoğunluğun peşinde olduğu fiziksel aşk'tan başka bir şey değildir. Aşkın Kimya'sı okunurken bunun göz önünde bulundurulmasında fayda var.

26 Temmuz 2011

Sultanlara Layık

Geçenlerde Borges Defteri Mail Grubundan Ertuğrul Günay bu kez doğru yaptı, başlıklı bir email geldi. Ben de bu email aracılığıyla öğrendim, Yusuf Benli adlı Topkapı Sarayı [eski] Müze Müdürü, III. Selim'in tahtını oturduğu lojmana taşıtmak istemiş. Kültür ve Turizm Bakanı da onu görevden almış. Mesajın sahibi Borges Defteri'nden Sufi, "Ne fantastaik ve abürst bir arzu, değil mi?", diye soruyor ve devam ediyor, "Tut ki o tahtı evine taşıdın, ne yapacaksın o tahtla? Üstelik Sultan Selim'in haremdeki [!] tahtı, hani biraz "kışkırtıcı". Böylesine tuhaflıklar başka nerede yaşanır?"

Haberturk'teki haberde de "...Yusuf Benli, önce tahtın taşınmadığını söylemiş, ertesi gün ifadesini değiştirerek Günay’a 'Depoda sıkışıklık vardı. Lojmanda boş odalar olduğu için oraya koyup sıkışıklığı rahatlatmak için taşıttım' demişti", deniyor.

Meselenin doğru olup olmadığını bilmiyorum ama Bakan görevden aldıysa elbet vardır bir bildiği. Diyelim ki doğru,size şaşırtıcı geliyor mu? Bana gelmiyor. Çünkü memlekette o kadar çok megaloman var ki. Burada konu tarihle ilgili olduğu için belki biraz enteresan ama işin özü aynı. Kendini peygamber ilan edenleri mi görmedik, adam padişahlığa özenmiş, çok mu?

25 Temmuz 2011

Doğunun Geçitleri

çok uzun anlatmak gerekti
ve biz, sadece ima ile geçtik

"yol verin sevdaya"
gördük ve yol verdik
acıdan kalkıp acıya
varan bir yol gibi
kendini göstere göstere
bir cihannüma ile geçtik

ve kalbimiz bize sahip çıkmadı
dağdır, kızılca kopup
ve döne döne düştü
döner dağdan sonbahar
hüzne geçit yok, ziganalar
ve kop'tan bu dönüşleri
bir sema ile geçtik

ateştir eski geceler
"tut ve yan, tut ve yan
kül ol , gülümüzden"
şairler akşamdır, ateşgedeler
ve biz kendi külümüzden
bir hüma ile geçtik

bir hayal olmadadır göl şimdi
göründü el ele göl ve giz
gördük, bir kuğuya yolcu olduğu
yerde kayboldu nergis
ve biz, öyle ki, bu yolculuğu
bir rüya ile geçtik

çok uzun anlatmak gerekti
ve biz, sadece ima ile geçtik

Hilmi Yavuz

23 Temmuz 2011

Tolstoy ve İnsanlık Halleri

Tolstoy’un İnsan Ne İle Yaşar’ını okudum. Kitaba değil de Tolstoy’a takıldım. Ne kadar dindar bir insan. Tanrı’dan, ilahi düzenden bahsediyor. Beş miydi, altı mı, öykü var kitapta. Hepsi de aynı minvalde. Sevgiden dem vuruyor, insana Tanrı’nın suretinden yansımış ebedi sevgiden.

Sonra insanların gündelik meselelerini, kıskançlıklarını, geçimsizliklerini… küçümsüyor. İnsana Ne Kadar Toprak Lazım? adlı öyküye bayıldım. Adamın biri Başkurtlar diyarında toprağın sudan ucuz olduğunu duyunca oraya göçüyor. Onlara bir iki parça kıymetsiz hediye götürüyor. “İstediğin toprağı seç senin olsun” diyorlar. “Fakat bir şartla: bir gün içinde ne kadarını dolaşabilirsen, o kadarını alabilirsin.” Adam muhteris, gözleri fal taşı gibi açılıyor, elinde mi?

Fakat işte insandaki o hırs yok mu o hırs… Tolstoy’un da bize vermek istediği mesaj bu ya: İhtiraslarımızın kölesi olmayalım.

Gündoğumunda başlıyor adam uçsuz bucaksız araziyi arşınlamaya. Yürü babam yürü. Orası da benim olsun, şurası da benim olsun… Derken akşam yaklaşıyor. Güneş ufkun yolunu tutmuş gidiyor. Azıcık ferasetli davransa, ömründe hayal edemediği kadar toprağı olacak. Şeytan dürtüklüyor öte taraftan. “Şu güzelim yerleri de almazsam olmaz!” Fakat o da ne! Gün batıyor. Etekleri tutuşuyor adamın. Koş bre! Koş ki başladığın yere zamanında varabilesin. Zira şart bu. Nereden başladıysan oraya döneceksin. Gün batmadan.

Aç, susuz, yorgun, tam yettim derken güneş batmasın mı? Tam o sırada bir umut ışığı beliriyor ama: “Tepede, onların beni beklediği yerde henüz güneş batmadı. Hadi son bir gayret daha. Ondan sonra bu uçsuz bucaksız topraklar benim!” Kalkıyor çöktüğü yerden. Koşuyor, tepeyi çıkmaya çabalıyor. Bir de yorgun, bir de bitkin sormayın.

Ufacık tepe dağ oluveriyor. Bitmek bilmiyor. Sefil adam kan ter içinde. Güneşle yarışıyor. Heyhat! Tam tepeyi çıktım derken gün batmış oluyor. Onu bekleyenlerin ayakları dibine yığılıveriyor. Bitiyor. Birkaç karış fazladan toprak için… Hırsının kölesiyken şimdi kurbanı oluyor. Oracıkta can veriyor. Ve işte şimdi ihtiyacı olan, bir iki metre toprak.

İşte Tolstoy bu tür meseleler anlatıyor. Onun yazar olarak kalitesini tartışmak haddimize değil. Fakat insan olarak ondan bile daha ilerideymiş. Büyük yazar olması büyük insan olmasından ileri geliyormuş. Bu kitabı okuyunca bunu daha iyi anladım.

19 Temmuz 2011

Coelho'dan Tespitler

Moda
Moda. İnsanlar ne düşünüyor olabilirler? Modanın mevsime göre değişen bir şey olduğunu mu sanıyorlar? (…) Anlamıyorlar. “Moda” aslında, “Ben sizin dünyanızdanım. Sizin ordunuzla aynı üniformayı giyiyorum, onun için beni vurmayın,” demenin bir biçimidir.
Erkekler ve kadınlardan oluşan toplulukların mağaralarda ilk kez birlikte yaşamaya başladıklarından bu yana, moda herkesin, hatta tümden yabancıların bile anlayabildiği tek dil olmuştur. “Aynı biçimde giyiniyoruz. Ben sizin kabilenizdenim. Haydi varlığımızı sürdürebilmek için güçsüzlerin üstüne çullanalım. (s. 20-21)
Ayrıca modanın halka ulaşması hakkında 164-165. sayfaların okunmasını öneririm.


Filmler
Aslına bakılırsa tüm film senaryolarının çoğu şöyle özetlenebilir: Adam kadını sever. Adam kadını yitirir. Adam kadını yeniden elde eder. Tüm filmlerin yüzde doksanı aynı temanın çeşitlemeleridir. (s. 69)


Ünlüler ve Hayranları
Şöhretlerin birer idol, birer ikon oldukları da söylenebilir; bir bakıma kiliselerde gördüğün resimlere benzerler ve gençlerin ya da ev kadınlarının yatak odalarına, hatta onca zenginliklerine rağmen onların şöhretine özenene sanayi patronlarının ofislerine astıkları birer tapınma nesnesi haline gelebilirler.
“Arada bir tek fark var: Bu durumda halk baş yargıçtır, bugün alkışlayanlar, yarın bir dedikodu dergisinde idolleriyle ilgili bir rezaleti okuduklarında aynı ölçüde mutlu olabilirler. O zaman da şöyle diyeceklerdir: ‘Zavallıcık. Çok şükür onun yerinde değilim.’ Bugün idollerine tapınanlar, yarın onu taşa tutabilir, en küçük bir vicdan azabı duymadan çarmıha gerebilirler.” (s. 119)


Gençler
Bütün gençler dünyayı kurtarmayı hayal ederler. Bazıları aile kurmak, para kazanmak, seyahat etmek ve yabancı dil öğrenmek gibi daha önemli şeyler olduğu sonucuna vararak bu hayalden çabucak vazgeçerler. Ama bazıları da, toplumu değiştirmenin ve gelecek kuşaklara bırakacağımız dünyayı biçimlendirmenin gerçekten mümkün olduğuna karar verirler. (s. 169)


Paulo Coelho, Kazanan Yalnızdır


16 Temmuz 2011

Aşk

Cervantes artık ihtiyarlamıştı. Bir gün bir köy meyhanesinin önünde durup genç ve güzel meyhaneci kıza aşkını ilan etmeye başladı. Kız pek yüz vermedi tabii:
"Otuz yıl önce buradan geçmiş olsaydınız belki aşkınıza karşılık verebilirdim."
 Cervantes önce gülümsedi ve:
"Otuz yıl önce de geçtim buradan, dedi. Ama o zaman annenize rastlamıştım ve tıpkı sizin sözlerinizi söylemiştim ben de ona."

14 Temmuz 2011

Joga Bonito'dan Joga Feio'ya Futbol

89-90 yıllarında futbol izlemeye başladım. O zamanlar Digiturk migiturk yoktu tabii. TRT'den bedava izleniyordu maçlar. Zaten TRT'den başka kanal da yoktu. Bir de radyo vardı tabii. Bakkal Cemşit Amca koyu Beşiktaşlıydı. Beşiktaş maçları oynanınca penceresini açar, radyoyu pencereye koyar ve sesini sonuna kadar açardı. Böylece kendisiyle beraber bütün bir mahalle dinlerdi maçı.

O zamanlar, futbol da çoğu şey gibi bozulmamıştı henüz. Futbolcular sakallı makallıydı. Galatasaraylı Uğur örneğin. Bir de Rıdvan. İşleri güçleri futbol oynamaktı. Başka işe burunlarını sokmazlardı.

Faul kuralı, günümüzle karşılaştırıldıkta çok farklı bir şeydi sanki. O zamanlar faul diye geçen hareketlere bugün düdük bile çalınmıyor. Biri düştü mü öteki hemen elinden tutup kaldırırdı. Bugün öyle mi? Biri birine yanlışlıkla bir çelme takmaya görsün sokak köpekleri gibi yirmi ikisi birden toplanıyorlar olay yerinde.

Sonra işler değişti. Zaman doksanlı yıllardan iki binlere doğru akarken futbol değişti de değişti. Daha bir Avrupai olmaya çalıştı. Örneğin her golden sonra elinde mikrofonuyla önde muhabir peşinde kameraman, gol atan futbolcunun yanına koşulup 'duyguları' sorulurdu. Bunun gibi amatörce adetler kalktı. Gelgeleim futbolu çağdaşlaştıracağız derken çuvalladık galiba. Hani, bize Batının ahlakı, kültürü değil bilimi, teknolojisi lazım diye hep söylenegelir ya. Ne var ki, bilimin teknolojinin dönüp yüzüne bakmaya tenezzül etmezken, "efendim bu yozlaşmış Batı kültürü bizi esir aldı" diye de hayıflanırız. Futbolda da Avrupa'yı örnek alalım derken asıl almamız gerekenleri bir kenara ittik. Sonra da kendi kafamıza göre bir sistem oturttuk. Profesyonellik diye diye çok farklı konularda 'profesyonelleştik'.

4 ya da 5 yaşlarındaydım. Yaz gelmişti. Babam bana tişört niyetine bir Fenerbahçe forması almıştı. Şimdikiler gibi öyle ahım şahım lisanslı ürünler nerdee. Atlet kumaşından yapılma, sırtında sadece numara yazan, klasik çizgili bir formaydı. Sokakta beni her gören Fenerbahçeli, Fenerbahçeli deyince hep merak ederdim ne demek bu Fenerbahçe diye. İşte öyle Fenerbahçeli oldum. O gün bugündür de başka takım tutmadım.

İşte formaların atlet kumaşından üretildiği o zamanlarda futbol gerçek anlamda joga bonitoydu. Futbol sadece futboldu yani. Kaldı ki ben bundan sadece 20-22 yıl öncesinden bahsediyorum. Siz varın bir de 40-50 yıl öncesini düşünün.

Fakat doksanlı yılların ortalarından itibaren bir şeyler hızla değişmeye başladı. Futbol asla sadece futbol değildir efsanesi Avrupa'da ne zaman doğdu bilmiyorum ama, Türkiye'ye gelişi bu tarihlerdedir. Ondan sonra da hiçbir şey eskisi gibi olmadı artık. İşin içinde büyük paralar da girince zaten, futbol, futbol olmaktan iyice çıktı.

İşte birkaç gündür gündemin birinci maddesi Futbolda Şike.

Bazı meseleler vardır ki herkes var olduğunu bilir ama hiç kimse nerede ve nasıl olduğunu bilmez. Bu da onlardan biri. Türkiye'de yediden yetmişe hepimiz futbolun kirli olduğunu bilmiyor muyduk? Bakalım bu şike operasyonuyla ne kadar kirli çamaşır ortaya dökülecek. Ne kadarı temizlenecek.

Bir Fenerbahçeli olarak, şayet Fenerbahçe'nin bir suçu, günahı, pisliği varsa derhal 1. Lige, hatta gerekiyorsa 2., 3. Lige düşürülmesine gönülden destek veriyorum. Temiz futbola en çok taraftarların ve izleyicilerin ihtiyacı var, değil mi?

Joga Bonito: Güzel Oyun
Joga Feio: Çirkin Oyun

6 Temmuz 2011

Böyle olur geçmiş zaman kaçamakları

Bundan yüz yılı aşkın bir süre önce İstanbul'da adamın biri gece sevgilisiyle buluşur. Üstelik de kadının evinde. Komşular hemen ihbar ederler. İnsanlar günümüzdeki kadar 'hoşgörülü' değillermiş demek ki. Gece sabaha karşı, mahallenin imamı, beraberinde bütün mahalle halkı ve tabii askerler eve baskın düzenleyip adamcağızı alırlar. Peki sonra ne olur? Adamcağızın gece boyunca sevgilisiyle sürdüğü sefayı burnundan getirirler. Kadının durumu ise meçhul. Vatandaşın biri boş durmayıp işte bu baskının hikayesini şiire dökmüş.

Baskın Destanı
Gezerken buldum ben bir taze civan
Peşine düştüm hem hayli bir zaman
Burnu henüz eğri, kaşları keman
Yüzyüze gelince yaktım abayı

Yâr ile eyledik tenhada sohbet
Dedi sen bu gece gelirsin elbet
Dedim ey efendim cânıma minnet
Orda tarif kıldı semti, civârı

Yâr ile uğradık bir tenha yola
Yanyana yürürdük kol sara sara
Dedi "sakın bakma sen sağa sola"
Vara vara gittik Küçükpazar'a

Sayfa başına git