30 Eylül 2012

Eylüle Veda

Bazı ayların, sanki adlarında gizledikleri bir tılsımları var. Eylül de onlardan biri. Şubat sadece kışı hatırlatır örneğin, ama eylül öyle mi? İçinde, ne olduğunu kestiremediğiniz bir şeyler barındırıyormuş gibi. Bir giz. Belki sonbaharın ilk ayı olduğundandır.

Bir eylülü daha uğurladık. "Geçip giden hayatımızdan gidiyor vallahi!" Eylülün bitişi bu iklimde hep aynıdır. Havalar iyice soğur, kollu giysiler ortalığa çıkmaya başlar. Yaklaşan kıştır. Üşüyen de sadece bedenler değil, pek çok insanın ruhu da üşümeye yüz tutar, zira geçip giden bahar ve yazdan umulan elde edilememiştir. Umutlar bir başka bahara kalmıştır vesaire.

Eylül, gidiş'in ayıdır. Güzel, sıcak günlerin, sıcaklığın, dostluğun. Kışın gidişini kimse umursamak istemez, ama giden yaz mevsimiyse gel de umursama. Giden'in ardından hepimizin hakkı değil midir biraz surat asmak?

Copyright © Scott E. Taylor
Süryanicede "üzüm ayı" anlamına gelen aylul'dan geliyormuş eylülün adı.



27 Eylül 2012

Kaç Dil Anlıyorsun?

© Vladimir Zotov

Hep "kaç dil biliyorsun?" diye soruldu.
Halbuki, "kaç dil anlıyorsun?" olmalı doğrusu.
Sizce?

25 Eylül 2012

Ataerkil Kültür

Melek: kadın ismi.

Dört büyük melek:
Azrail: erkek ismi.
Cebrail: erkek ismi.
İsrafil: erkek ismi.
Mikâil: erkek ismi.

(Not only here, but also there)
Azrael: erkek ismi.
Gabriel: erkek ismi.
Rafael: erkek ismi.
Michael: erkek ismi.

(Ama onlarda biraz farklı. Şöyle ki,)
Gabriela: kadın ismi.
Raphaella: kadın ismi.
Michele: kadın ismi.

"Azraela da yok mu?" diye soracaksınız. Sakın ha!

24 Eylül 2012

Kendini yargılamak

[Kral, Küçük Prens'e]
“Gitme,” … “Gitme de seni bakan yapayım.”
“Ne bakanı?”
“Eee… Adalet bakanı!”
“Ama yargılanacak kimse yok ki burada!”
(…)
“O halde kendi kendini yargılarsın sen de,” diye yanıt verdi kral. “En zoru budur. Kişinin kendini yargılaması, başkalarını yargılamasından çok daha güçtür. Kendi kendini yargılamayı beceriyorsan, hakikaten bilge bir kişisin demektir.”

23 Eylül 2012

Eylemlerimiz

[Küçük Prens ayyaş adama]
Ne yapıyorsun burada?” diye sordu.
İçiyorum,” diye yanıt verdi ayyaş, hüzünlü bir sesle.
Niye içiyorsun peki?” diye sordu Küçük Prens.
Unutmak için,” diye yanıtladı ayyaş.
Neyi unutmak için?” diye üsteledi Küçük Prens. Ona şimdiden acımaya başlamıştı.
Utandığımı unutmak için,” diye itiraf etti ayyaş, başını öne eğerek.
Neden utanıyorsun peki?” diye sordu ona yardım etmek isteyen Küçük Prens.
İçmekten,” dedi ayyaş ve sessizliğine döndü. 

Filozoflar, insan eyleyen bir varlıktır, derler. Ona ne şüphe. "Eyleyen"den kast ettikleri, insanın neyi, niçin yaptığının ayırdında olması. Diğer canlılardan farkımız buymuş. Evet, bir beynimiz var, doğru. Gelgelelim, neyi, niçin yaptığını bilmeyen milyon tane insan var. Ayrıca, yukarıdaki parçada da açık seçik görülüyor, kendi eylemlerine mahkum olan milyon tane insan var. Bunları da görmek gerek.

22 Eylül 2012

Kral halktan ne istemeli?

[Küçük Prens Krala] 
"Bir günbatımı görmek isterdim... Güneşe batmasını emrederseniz, beni çok mutlu edersiniz."
"Generalime, bir kelebek gibi çiçekten çiçeğe uçmasını emredersem ya da bir tragedya yazmasını... Yahut bir deniz kuşuna dönüşmesini... Ve general de aldığı emri yerine getirmezse, kabahat kimde olur? Onda mı, bende mi?
Küçük Prens, "Sizde," dedi çekinmeden.
"Doğru,” dedi kral. “Herkesten verebileceği kadarını istemek gerek. Otorite her şeyden önce mantık ister. Gidip de halka, kendilerini denize atmalarını emrederseniz, devrim yaparlar.”

21 Eylül 2012

Kökümüz yok bizim

Küçük Prens çölü boydan boya geçti, ama yalnızca tek bir çiçeğe rastladı. Üç taçyapraklı, hiçbir özelliği olmayan bir çiçek…
“Merhaba,” dedi Küçük Prens.
“Merhaba,” dedi çiçek.
“İnsanlar nerede?” diye sordu nazik bir sesle Küçük Prens.
Bir zamanlar bir kervanın geçtiğini görmüştü çiçek.
“İnsanlar mı? Galiba altı yedi tane olacak onlardan. Göreli yıllar oluyor. Şimdi nerededirler, kim bilir. Rüzgârlar gezdiriyor onları. Kökleri yok zavallıların, bu yüzden de çok eziyet çekiyorlar. 

20 Eylül 2012

Yıldızların sahibi ile küçük çiçeğin sahibi

Gökteki bütün yıldızların sahibi olmak ister miydiniz? Pek çok insan, büyük olasılıkla bu soruya evet, diyecektir. Kim istemez, değil mi? Şöyle bir düşününce, "yıldızların sahibi olmak," hem kulağa hoş geliyor, hem de insanın egosunu göklere çıkaracak türden bir zenginlik gibi gözüküyor. Gelgelelim, bir şeye sahip olmak tam olarak ne demektir? Hangi birimiz doğru dürüst durduk bu soru üzerinde? 

Toplumumuzda felsefenin ne olduğunun maalesef anlaşılamamış olması, pek çok konuda eksik bırakıyor bizi. Doğan Hoca'dan öğrenmiştim, özetle, "insan haklarından önce, insan'ın ne olduğunu, hak'kın ne olduğunu konuşsaydık, şimdiye zaten insan hakları üzerine konuşmaya gerek kalmamış olurdu," diyordu. Gerçekten de öyle değil midir? 


Küçük Prens'i ilkin lisede okumuş olmalıyım. Daha sonra üç beş kere daha okudum. Geçenlerde, sağ olsun, bir arkadaştan hediye olarak gelince bir kez daha okudum. Bakmayın adının Küçük Prens olduğuna, asıl büyüklerin alması gereken dersler var bu kitapta.


Baştaki soruyu değiştirelim. Gökteki bütün yıldızların sahibi mi olmak istersiniz, yoksa küçük bir çiçeğin mi? Cevap vermeden önce "sahip olma"nın ne olduğunu bir düşünün, derim. Ya da bırakın cevap düşünmeyi, gelin, kitaptan bir parçaya kulak verelim. 



Dördüncü gezegen bir işadamınındı. Bu adam işine öylesine dalmıştı ki, Küçük Prens geldiğinde kafasını bile kaldırmadı.
“Merhaba,” dedi Küçük Prens, “sigaranız sönmüş.”
“Üç, iki daha, beş eder. Beş, yedi daha, on iki. On iki, üç daha on beş. Merhaba. On beş, yedi daha, yirmi iki. Yirmi ikiye altı ekle, yirmi sekiz. Sigarayla uğraşmanın sırası değil şimdi. Yirmi altı, beş daha, otuz bir. Of! Demek, beş yüz bir milyon altı yüz yirmi iki bin yedi yüz otuz bir ediyor.”“Beş yüz milyon tane ne?”
“Hâlâ burada mısın sen? Beş yüz bir milyon… Ne bileyim… İşim başımdan aşkın! Ciddi bir adamım ben, saçma sapan şeylerle vakit harcayamam! İki, beş daha, yedi…”Bir soru sordu muydu, peşini asla bırakmayan küçük prens, “Beş yüz milyon tane ne?” dedi yeniden.
(…)İşadamı kurtulamayacağını anlamıştı. “Milyon tane… Şu bazen gökte görülen küçük şeylerden,” dedi.
“Sinekler mi?”
“Hayır değil, hani şu parlak küçük şeyler.”“Arılar?”“Yok canım, hani şu boş gezen insanları hayallere sürükleyen yaldızlı küçük şeyler. Tabii, ben ciddi bir adamım! Hayal kuracak zamanım yok benim.”
“Ha! Yıldızlar mı?”
“Hah işte! Yıldızlar.”“Peki ama, beş yüz milyon yıldızı ne yapıyorsun?”
“Ne mi yapıyorum?”“Evet.”“Hiçbir şey. Onların sahibiyim ben.”“Yıldızların sahibi sensin ha?”“Evet.”(…)“Peki ama, yıldızlara sahip olmak ne işine yarıyor ki?”“Zengin olmama yarıyor.”“Peki, zengin olmak ne işine yarıyor?”“Eğer biri yeni yıldızlar keşfedecek olursa, onları satın almama.”
(…)“İnsan yıldızlara nasıl sahip olabilir?”İşadamı, “Onlar kimin malı sence?” diye yanıtladı ters ters.
“Bilmem. Hiç kimsenin.”“O halde, onlar benim. Çünkü bunu ilk ben akıl ettim.”
“Bu yeterli mi yani?”“Elbette. Sahipsiz bir elmas bulursan, senindir. Sahipsiz bir ada bulursan, yine senindir. Bir fikri ilk kez sen ortaya atarsan, hemen patentini alırsın: senindir. İşte, bu yıldızların sahibi de benim, çünkü benden önce kimse onlara sahip olmayı aklına bile getirmedi.”
“Bak, bu doğru,” dedi Küçük Prens. “Peki, onları ne yapıyorsun?”
“Onları yönetiyorum. Onları sayıyorum, sonra bir daha sayıyorum,” dedi işadamı. “Zahmetli bir iş, ama ben ciddi bir adamım.”Küçük Prens hâlâ tatmin olmamıştı.
“Bir atkım olsa benim, boynuma dolayıp götürebilirim. Bir çiçeğim olsa, koparıp götürebilirim. Ama sen yıldızları koparamazsın ki.”“Ama, pekala bankaya yatırabilirim.”
“Ne demek oluyor şimdi bu?”“Yıldızlarımın sayısını küçük bir kâğıt üzerine yazıp, bu küçük kâğıdı da çekmeceye kilitlerim, demek oluyor.”
“Hepsi bu mu?”“Daha ne olsun!”Küçük Prens, “eğlenceli,” diye düşündü. “Kulağa da ahenkli geliyor. Ama ciddiye alınacak gibi değil.”Küçük Prens’in ciddi şeyler konusundaki düşünceleri, büyüklerin düşüncelerinden çok farklıydı.
“Benim her gün suladığım bir çiçeğim var,” dedi. “Ayrıca, her hafta temizlediğim üç volkanım. Sönmüş volkanı da temizliyorum çünkü. Ne olur ne olmaz. Bu yaptıklarım, volkanlarımın işine yarıyor, çiçeğimin de… Ama sen yıldızların işine yaramıyorsun.İşadamı ağzını açtı, ama diyecek bir söz bulamadı. Küçük Prens de başını alıp gitti.


Küçük PrensAntoine de Saint-Exupéry, Mavibulut Yayıncılık

18 Eylül 2012

Gidenler ve Kalanlar

Bazıları gitmeye öyle koşullanmışlardı ki, gidiş zamanı geldiğinde, "Çok güzel olacak bu gidişimiz," dediler, "sonuçta gidecek olan bizleriz, ne mutlu bize!" Ve başlarını alıp gittiler. 

Arkalarından bakanlar da, "Çok iyi yapıyorlar gitmekle, bugüne kadar hep buradaydık sonuç olarak, değişen bir şey yok bizim için," dediler. Pek az kimsenin de şunlar döküldü ağızlarından: "Diğerleri gittiğinde bizler kalırız."


Hep böyle, gidenler ve gidişler kutsandı işte. Kimseciklerin aklına gelmedi kalanlara sahip çıkmak. 


Böylece devam etti gitti düzen. 

17 Eylül 2012

Kitap Sevmeyen Çocuk

İlkokul 1'deyiz. Tam olarak hangi ay olduğunu hatırlamıyorum, galiba mart. Sınıfta birkaç kişi okumaya geçmek üzereymişiz. Öğretmenimiz son günlerde sık sık bunu söylüyor. Galiba diğerlerini teşvik etmek için. Derken, bir gün sınıfa elinde bir poşet dolusu malzeme ve bir de kırmızı kurdeleyle geliyor. Hepimiz büyük bir merakla bunları niçin getirdiğine ve ne yapacağına bakıyoruz. 

O sırada beni yanına çağırıyor. Kalkıp gidiyorum. Sınıfa, okumaya ilk geçen öğrencinin ben olduğumu söylüyor. Gururlanıyorum. Elindeki kurdeleyi bir toplu iğneyle önlüğümün yakasına yapıştırıyor. "Eve gidince annene söyle, bunu çengelli bir iğneyle tutuştursun, düşmesin," diyor. "Tamam öğretmenim," diyorum. Beni alkışlamasını söylüyor sınıfa. Alkışlıyorlar. 

Sonra öğretmen, sınıfa getirdiği poşetin içindekileri çıkarıp gösteriyor bize. Renk renk kalemler, boyalar, silgiler, açacaklar. Bir de kitaplar. Okumaya geçenlerin bu hediyelerden alacağını söylüyor, haliyle ilk hediyeyi de ben alacakmışım. Poşetten küçük bir de kese çıkarıyor, içinde o hediyelerin adı yazılı kâğıtlar varmış. Bana, "bu kesedeki küçük kağıtlardan bir tanesini çıkar, üstünde ne yazıyorsa onu alacaksın," diyor. O bunu der demez, ben içimden, "Allahım, kitap çıkmasın da ne çıkarsa çıksın," diye geçiriyorum. Özellikle de o boya kutusunun çıkmasını ne kadar istiyorum. Köyün bakkalında yalnıca üstünde küçük desenler olan beyaz kurşun kalemler, tek renk açacak ve silgiler var çünkü. Bir de sayfaları hemen yırtılan defterler. Başka da bir şey yok okula dair.

İçimden, kitaplar çıkmasın diye söylenirken, öğretmenimizin uzattığı keseye elimi koyup katlanmış küçük kağıtlardan birini çıkarıyorum. Öğretmen kağıdı elimden alıp açıyor. "Tombik Ali," diyor. Ben de, "Hay Allah!" çekiyorum içimden, "olmadı." Tombik Ali kitabını alıyorum öğretmenin elinden. Sınıf beni bir kez daha alkışlıyor. Geçip yerime oturuyorum. 

Kitaplardan Korkan Çocuk'u okuyunca aklıma geldi. Ben kitaplardan korkmazdın korkmasına, ama gördüğünüz gibi başlarda pek sevmezdim. Neyse ki, çok geçmeden kitapların içinde güzel şeyler olduğunu keşfettim ve onları sevmeye başladım.

Çocuklarınıza okumayı sevdirmek istiyorsanız önce kendiniz okuyun. Çocuk büyüklerini örnek alır. 

16 Eylül 2012

Babalar ve Oğullar

Babalar oğullarına, 
"Bizim gibi olmayın, biz bütün bu yapıp ettiklerimizi, siz bizim gibi olmayın diye yapıyoruz," dediler. 

Oysa, oğullar içlerinden şöyle diyorlardı: 

"Babamız gibi olmalıyız. Kendimize onları örnek almayacağız da kimi alacağız?" 

Böylece devam etti gitti düzen.

15 Eylül 2012

Hâkimler ve Hekimler

Hekimler, 
"Hastalar nefes aldıkça ümit vardır," dediler, "ne olursa olsun, onları yaşatmak için sonuna kadar gayret etmeliyiz." 

Hakimler ise çoktan kararlarını vermişlerdi: 

"Bunlar yaşamayı hiçbir biçimde hak etmiyorlar. Derhal ölmeliler!" 

Böylece devam etti gitti düzen.

14 Eylül 2012

Krallar ve Soytarılar

Krallar, soytarılarına o denli bağlanmışlardı ki, bir gün soytarılar, "biraz da siz bize soytarılık edin," dediklerinde, hayır diyemediler.

13 Eylül 2012

Eylül Sıkıntısı

İlkokul yıllarımda okulu zerre kadar sevmezdim. İlk günden başlayarak hep okula karşı bir antipati, bir kaygı, bir korku besledim durdum. Bunun nedenini şimdi bile tam olarak bilmiyorum, sanırım orada ilgimi çekebilecek pek bir şey yoktu. Evimizde, aile ortamında okuldan çok daha fazla şey öğreniyordum. Galiba okul biraz da zaman kaybı olarak görünüyordu gözüme, evde anne-babama sorup da üç beş dakikada öğrenebileceğim bir şeyi okulda öğrenmek bazen aylar alabiliyordu örneğin.

Dördüncü sınıfta bir kıza aşık oldum. Hayatımda (!) ilk defa aşık oluyordum, gözüm hiçbir şey görmüyordu. Sınıfta, teneffüste onu gördüğüm her an kalbim hemen atmaya başlıyordu. O zamanlar bile okula severek, isteyerek gitmediğimi hatırlıyorum.

İlkokulun, özellikle ilk üç yılı en sevdiğim kelime tatil’di. Tatilden de çok cuma gününün öğleden sonrasını seviyordum. Yarın cumartesiydi çünkü, öbür gün pazar. Cumaları dersten çıkar çıkmaz eve gidiyor, odanın orta yerine seriliyor, öğretmenin verdiği bütün ödevleri bitiriyor, sonra da kalkıp büyük bir iç huzuruyla kendimi dışarı atıyordum. Zaman ne kadar uzun gözüküyordu, iki saatin içine her bir şeyi sıkıştırıyorduk. Bugünkü çocuklardan kesinlikle çok farklıydık, akşamları erkenden yatıyorduk, saat dokuzu gördüğümüz çok nadir oluyordu. Sabahın köründe de kalkıyor, iki lokma kahvaltı derken tekrar dışarı koşuyorduk. Akşama kadar dışarılarda oynuyorduk, çocukluğumuz dışarıda, güneşin altında geçiyordu.

Yazın bahçelerde, kırlarda koşup dolaşıyor, çaylarda, göllerde çimiyor, yakaladığımız atlara, eşeklere biniyorduk. Kışınsa kardanadamlar yapıyor, kızaklarımızla buzlarda kayıyor, damları, evlerin önünü temizliyorduk.

Pazar sabahları, yarın pazartesi olduğu için biraz neşem kaçıyordu ama daha önümde kocaman bir pazar günü olduğu için de avunuyordum. O gün de boyuna arkadaşlarımla oynadıktan sonra akşama yakın yüzüm asılmaya başlıyordu. Mecbur, eve gidiyordum. Elden bir şey gelmiyordu. Çaresiz, bir sonraki hafta sonunu beklemeye koyuluyordum.

Böyle böyle, günler geçip gidiyordu. Ne zaman ki bahar gelip karlar eriyordu, biraz olsun rahatlıyorduk ben ve arkadaşlarım. Kış boyunca evlerimizin önüne tıkılıp kalıyorduk çünkü. Karların erimesiyle birlikte okulun o kasvetli havasından sıyrılıp rahat bir nefes alma imkânı da doğuyordu.

Sonra, bahar ilerliyor, mart, nisan derken, mayısın yüzünü göstermesiyle içimizi tarifsiz sevinçler kaplıyordu. Yaz geliyordu. Yaşa yaşa bitmez kocaman üç ay tatil dünyalara bedeldi. Haziran gelip de karne gününü saymaya başladığımızda dünyalar bizimdi artık. Nihayet o gün geliyor, karneleri alıp eve koşuyorduk. Karne hediyesi diye bir kavramın varlığından bile haberimiz yoktu. Olsa bile umurumuzda mıydı? Karnenin kendisini almış olmamız en büyük hediye değil miydi? Tatil başlamıştı, bundan daha büyük, daha değerli hediye mi olurdu?

Çocukluğun kuşkusuz en güzel yanı, yarını düşünmek zorunda kalmayışın. Hiçbir şeyi umursamak zorunda olmayışın. Koca yaz tatili başladığında, gelecek eylülü düşünmek hangi birimizin aklına gelirdi ki? Üç ay ne demekti, üç ay! Okul sanki artık hiç başlamayacak, ömür boyu tatil edecekmişiz gibi gelirdi bize. Ne var ki zaman durmuyordu. O güzel günler de birer birer geçip gidiyorlardı. Ağustos’un sonlarında büyükler, “yakında okullar açılıyor” deyince acı gerçekle yüz yüze kalıyorduk. Demek ki hiçbir şey daimi değilmiş. Hayatın “acılıklar ve tatlılıklar şöleni” olduğunu böyle öğreniyorduk.

Eylülün başlamasıyla, baştan sona iyi oynadığımız, gönlümüzce oynadığımız ve kazanacağımızdan mutlak emin olduğumuz bir oyunu kaybetmişçesine, sus pus oluyor, kabuğumuza çekiliyorduk. Sonrasını tahmin edersiniz. Aynı sahneler ve oyuncular, aynı oyunlar…

Tam yirmi yıl olmuş. O günleri özlemle anıyorum.

***
Eylülün ikinci haftasındayız. Mini mini birler okula başladı. Geri kalan milyonlarca çocuk iki üç gün sonra tekrar ders başı yapacak. Şundan kesinlikle eminim ki, bu çocukların büyük çoğunluğu bencileyin büyük bir iç sıkıntısı yaşamakta. Suratları asık, yüzleri buruşuk. Bakmayın siz, muhabirin uzatacağı mikrofona, “okulumu, arkadaşlarımı çok özledim,” diyeceklerine.

Tanrım, bu ülkede çocuklar neden okulu sevmezler?

NOT: Konumuzla bir ilintisi yok ama boş bulunup şunları da söylemek istiyorum: Birkaç yıl önce yapılan bir okulun, henüz daha bir camı, bir musluğu bile değişmemişken ülkenin eğitim-öğretim sistemi dört kere değişti. Sınav sisteminin kaç kere değiştiğini ben bile sayamadım, kusura bakmayın.

12 Eylül 2012

Tembelliğin İlkeleri

  1. Yarın yapabileceğin bir işi bugünden yapma,
  2. Dinlenen birini görünce ona eşlik et,
  3. Çalışma isteği duyunca hemen işe koyulma, oturup sakinleş ve isteğinin geçmesini bekle,
  4. Bugünün işini yarına bırakma, erteleyebildiğin kadar ertele,
  5. Çalışmak insanı yorar,
  6. Gündüz dinlen ki gece rahat uyuyabilesin,
  7. Başkasının yapabileceği bir işi yapmaya kalkışma,
  8. Oturmak mümkünse ayakta durma, yatmak mümkünse oturma,
  9. Stresten uzak durmak istiyorsan sorumluluk alma,
  10. İnsan yorgun doğar, dinlenmek için yaşar.

10 Eylül 2012

Sizi "Bus Ederim"

Adı bende saklı bir profesörümüzün, facebook'tan yeni atanan öğretmenleri kutlama cümleleri, noktasına, virgülüne dokunmadan:
Muallim beyler ve Muallime hanımlar!... "MUallimlik" ve "Muallimelik" gibi bir vazife-i kusiyyeye ta'yin olunup, Mearif Vekletinde nasb edilmenizden duyduğum memnuniyeti ifade eder, cümlenize, vezaifinizde muvaffakiyetler temenni eyler çeşm-i pür-ziyalarınızdan mahabbetle bus ederim.
Gel de öztürkçecilere hak verme. Vatandaşın biri diyalektik materyalizm'i eytişimsel özdekçilik olarak Türkçeleştirdi diye bizim hocalardan biri adamla alay etmişti.


From Wikipedia
Bir yanda, vatanseverlik, özseverlik ayaklarıyla Arapça, Farsça, Fransızca... ne kadar yabancı kökenli kelime varsa çıkarıp atalım diyen, aşağılık psikolojisinden bir türlü kurtulamayan kafa; diğer yanda, mukaddesatçılık, muhafazakarlık ayaklarıyla dilden çıkmış, eskimiş, yeni neslin anlamadığı kelimeleri, hiç anlaşılmayacağını bile bile ısrarla kullanan, ezilmişlik, dışlanmışlık psikolojisinden bir türlü kurtulamayan kafa. Her ikisi de özünde aynı. Bir fark yok aralarında, biraz yakından bakın, hemen göreceksiniz. İkisi de "brakisefal" kafa.

Yıl demek ile sene demek arasında ne gibi bir fark vardır? Ben göremiyorum, varsa gören lütfen bana da gösterebilir mi? Sözcük'le kelime'yi bir arada kullanınca ne oluyor mesela? Ya da görev, misyon ve vazife'yi?  Bir şey olduğu yok. Ama örneğin, vezaif deyince bir şeyler oluyor değil mi? Shopping yapacağım deyince de elbette çok şeyler oluyor.


via
Eğer ortada dille ilgili bir sorun olduğunu, mesela dilin bozulduğunu düşünüyorsanız, size şöyle sorulabilir: Elli yıl sonra bozulmuş olacak dilden bugünkü nesil sorumlu tutulabilir, fakat şu anki bozulmuş dilden kim sorumludur? Kuşkusuz şimdiki nesil değil. O halde, bu neslin anlayacağı dilden konuşmak gerekmez mi?

Kaldı ki yeni nesil sandığınız kadar da kolay anlayan bir nesil değil. Var olan kelimeleri bile doğru dürüst yazamayanlar var. Eğitim-öğretim ordumuzun saflarına katılsanız da görseniz, her gün kullandığı kelimenin sözlükte nasıl yazıldığını bilmeyen öğretmenler var, öğrencileri geçtim. Deyim'e değim diyen milletvekili var, şu anda mecliste. Twitter'da, bizi temsil eden politikacıları takip edin, neler var neler.

Demem o ki,
1. Yeryüzünde "öz" dil yok. Öz dil yaratmaya çalışmak sözlükleri çırılçıplak bırakır. Taksi, şoför, biyoloji, muhafaza, maksat, şayet, şapka, kuluçka, sivil, korsan, hobi kelimelerini kullanmak kimseyi alçaltmaz. Can diye bir sözcük var örneğin Türkçede, ama kökeni Türkçe değil. Can'ı çıkarıp atmayı bir denesenize.

2. Yeryüzünde bir yere çiviyle çakılıp kalmış dil de yok. Eskiyi muhafaza edeceğim diye diye, bir zaman gelir, bakarsınız ortada sizi anlayabilen tek bir kişi yok. Muhafazakarlık, elde olan bir şeyi muhafaza etme çabasıdır. Elden çıkmış, uçup gitmiş bir şey için pişmanlık duyulabilir, bu insani bir durumdur, ama o uçup giden şeyi hâlâ muhafaza etmeye çalışmak akılsızlıktan başka bir şey değildir.   

8 Eylül 2012

Mutluluk Nerededir?

Büyük kediler, aralarında "mutluluk" üzerine hararetli hararetli konuşuyorlardı. Şirin mi şirin bir kedicik de bir köşeye uzanmış büyük bir merak ve ondan da büyük bir keyifle konuşulanları dinliyordu. Öyle dikkatli dinliyordu ki, bir kelimeyi bile kaçırmamaya gayret ediyordu. Yer yer şiddetli bir tartışmaya da dönüşen, ama çoğunlukla dostane bir havada seyreden sohbet, iki saat kadar sürdükten sonra, mutluluğun, her canlının elde etmek istediği bir şey olduğu; insan olsun, hayvan olsun, hatta bitki olsun her canlı varlığın hayattaki nihai hedefinin mutluluğa erişmek olduğu ana düşüncesine varılarak sona erdi.

Yaşlıca bir kedi sohbetin sonunda şunları söylemişti: "Mutluluğu bulmak elbette önemlidir. Ama ondan da önemlisi mutluluğu sürekli kılmak, kalıcı bir hale getirmektir. Biz büyüklere düşen görev, yavrularımızı mutluluğu aramak zorunda bırakmadan, onlara, doğar doğmaz kendilerini içinde bulacakları bir mutluluk ortamı hazırlamak ve bu mutlu ortamı hayatlarının sonuna kadar devam ettirmeyi öğretmektir."


Büyük kediler dağıldıktan sonra yavru kedi, konuşulanları baştan sona kafasından tekrar geçirdi ve mutlu olmadığına karar verdi. Kedilerden biri, "mutluluk, kedinin istediğini elde etmiş olmasıdır," demişti örneğin. Halbuki daha geçen gün annesi ona leziz bir sardalya balığı getirip yedirdikten sonra, "her mevsimde balık bulunmaz yavrucuğum," demişti. Kışın sardalya yemek isteyip de yiyemeyince mutlu olamayacaktı demek ki.



Akşam oldu. Annesiyle beraber biraz beyaz peynirle birkaç tavuk kırıntısından oluşan yemeklerini yedikten sonra küçük kedi, karnının doymuş olmasının da verdiği bir huzurla her zamanki yaramazlıklarına başladı. Annesinin sırtına çıkmaya çalıştı, kuyruğunu tırmaladı. Derken aklına gündüz vakti kediler arasında geçen konuşma geldi. Hemen söze girdi: "Anneciğim, düşündüm taşındım, galiba ben mutlu değilim." Annesi şaşırdı, "o da nereden çıktı yavrucuğum, neden mutlu değilsin bakalım?" "Bilmiyorum," diye devam etti yavru kedi, "mutlu değilim işte." Anne kedi, "baksana bebeğim, birçok kediden iyi durumumuz. Karnımız her gün doyuyor şükür. Nedir seni mutsuz eden, söyle annene bakalım?" diye sürdürdü. "Nedenini medenini bilmiyorum anneciğim. Bildiğim bir şey varsa o da mutlu olmadığım." diye üsteledi yavru kedi. Anne kedi biraz düşündükten sonra, durumun pek de ciddi olmadığını anladı hemen. Geçiştirmek için, "peki o halde, madem mutlu değilsin, seni mutlu edecek bir şeyler bulalım." Küçük kedi buna çok sevindi, "nasıl bulacağız peki, beni mutlu edecek bir şeyler?" Annesi biraz düşündükten sonra, "kuyruğun" dedi, "mutluluk senin kuyruğunda." Kedicik meraklandı, "kuyruğumda mı! Nasıl yani?" Şöyle yanıtladı annesi: "Evet, kuyruğunda. Senin mutluluğun senin kuyruğunda. Onu elde etmeye çalışacaksın. Elde edince de bırakmayacaksın. Ama şimdi vakit geç oldu, yatma saatimiz geldi. Yarından itibaren başlarsın mutluluğu kovalamaya. Zaten işin gücün oyun oynamak." Bu sözler üzerine yavru kedi o denli heyecanlandı ki bir an önce sabah olsun diye hemen koşup annesine sokuldu, gözlerini kapadı ve uyumaya başladı.

Aynı heyecanla gözlerini açan minik kedi sabah olduğunu gördü. Annesi yiyecek bir şeyler bulmak için çoktan gitmişti bile. O da hiç vakit kaybetmeden kalktı ve mutluluğu kovalamaya başladı.


(Buraya kadarını ben uydurdum. Bundan sonrası bana ait değil. Bir zamanlar bir yerlerde okumuştum. Kime ait olduğunu bilmiyorum ama muhtemelen anonim bir mesel.)


Görmüş geçirmiş bir kedi, yavru kedinin pervane gibi kendi etrafında dolanıp durduğunu görünce yanına yaklaştı,

"Ne yapıyorsun öyle ufaklık?"
"Mutluluğu kovalıyorum amca!"
"Mutluluğu mu kovalıyorsun?!"
"Evet!"
"İyi ama, bu nasıl mutluluk kovalama?"
"Düşündüm, taşındım, mutluluğun benim kuyruğumda olduğuna karar verdim. İşte şimdi de onu kovalıyorum, yakalamak için."
Gün görmüş devran geçirmiş kedi, yavru kediye biraz durup soluklanmasını söyledikten sonra, şöyle sürdürdü sözlerini:
"Ben de vakti zamanında sencileyin mutluluğun kuyruğumda olduğuna karar vermiş ve tıpkı senin şimdi yaptığın gibi kuyruğumun peşine düşmüştüm. Fakat epey kovalamama rağmen bir türlü yakalayamadım. Bir zaman sonra yorulup bıraktım. Epey sonra da farkına vardım ki, ben onu kovaladıkça o benden kaçıyor. Kovalamayı bırakıp da işime gücüme bakınca beni usul usul takip ediyor."

3 Eylül 2012

Hazırcevap

Bir marketin manav reyonunda çalışan bir gence, iri yarı bir müşteri gelerek yarım karpuz almak istediğini söylemiş. Genç, bunun mümkün olmadığını, öyle bir satış usullerinin olmadığını anlatmış. Ama adam ısrarla yarım karpuz istiyor, ikna olmuyormuş. Sonunda genç, durumu satış müdürüyle konuşacağını söyleyerek, müdürün odasına gitmiş ve içeri girince, biraz da sinirli bir şekilde, “müdürüm, ayının biri geldi, illa karpuzun yarısını alacağım diye tutturdu,” diye şikayetlenirken, müdürün kaş göz işareti ile geriye dönmüş ve arkasından habersiz şekilde müdürün odasına giren “ayıyı” görmüş. Hiç bozuntuya vermeden durumu kurtaracak şu sözleri söylemiş: “Diğer yarısını da bu beyefendi almak istiyor.

(Kaynak)

1 Eylül 2012

Taktik Nasıl Yapılır?

Taktikler, her zaman değişik olmalıdır. Futbol oynarken başka, karıyla kavga ederken başka, nutuk atarken başka, tavlada başka, "papaz kaçtı"da başka...
Taktik dediğin, amaca ulaşmak çabasıyla saptadığın çeşitli nirengi noktalarına; tek tek varmak için, kullanılacak olan yol yordamdır.
***
Örneğin iti bitle yarıştıracak, çorbayı terlikle karıştıracak, sıçanı kediye barıştıracaksın.
Ağaca çıkacak, kuyuya indim diyeceksin.
Telgraf direği boyunda kazığı yiyecek, tahtırevana bindim diyeceksin.
Taktik taktiktir. İnsanın iflahını kesen ağrılar, lumbago siyatiktir. Cevriye yatakta Selime'den atiktir. Bebeklerin giydiği de patiktir. Yırtılmış yerin varsa, uğur getirmesi için, hadım olmuş papaza diktir...
***
Dangalaklar taktik yapamaz. Kimse çişini ederken, başkasının külahını kapamaz. Bir Musevi, havraya giderken, yanlışlıkla kiliseye sapamaz. İyi bir zampara, hanımların cici maması dururken, eşşek kıçına tapamaz.
***
Taktik deyip geçmeyelim arkadaşlar. Taktik çok önemlidir. Bazen taktikler, bir an önce ölmek için olabilir. Bazen de biraz daha yaşamak için olabilir.
Ölmek için en iyi taktik, geceleyin kent dışı yollarda hızla gelen kamyonların üstüne gitmektir. Uçurum kıyılarında kaz sürüsü gütmektir.
***
Bir parça daha yaşamak için uygulanacak taktik, yatmadan önce hatmi suyu içmektir. Buğdayları, iyice olduktan sonra biçmektir.
***
Taktiğe taktikle cevap verilir; esnerken gaz çıkarmakla verilmez.
Kim ki, taktiğe esnerken gaz çıkarmakla cevap verir, onun göbeğinde sivilceler belirir.
***
Tuzaklara karşı taktik nasıl olmalı?
Tuzaklara karşı hemen tuzak kurmalı. Kabak gibi boyuna tuzağa düşüp:
- Hıyaroğlu hıyarlar yine tuzak kurmuşlar, diye bağırmak, taktik değildir.
Ayrıca sık sık tuzağa düşmek, pratik de değildir. Sonunda aklı başında olan kişiler:
- Bile bile niye düşüyorsun tuzağa, derler.
***
Arkadaşlar, her fırsatta tuzağa düşmeyi; âdet, gelenek ve yiğitlik işareti durumuna getirmeyelim. Bir gıdımlık aklımızı; ayı, kurt, tilki tuzakları dibinde yitirmeyelim.
***
Baktın hergele tuzak kurmuş... Taktiğini yapacak; ters salto, çift parendeyle tuzağın üstünden atlayacaksın. Karşı taktiği, otuz yerinden kıvırıp, yetmiş yerinden katlayacaksın.
Taklitçi lider Teller Donçıkarto Delpedro Amigonibeller, böyle yapardı. Hiçbir tuzağa gelmezdi...
***
Kimse kimseyi maymun gibi oynatmamalı... Kaynanayla baldız, katiyen kazanı kaynatmamalı... Futbolda katanacyo eskidi... Gizli libero geçerli... Siyasette süzme salaklık, domatesli biberli...
Oğlum taktik öğretirken yorulduk, bir kahve söyle lütfen, az şekerli...
***
Sıkabilecek yerlerini sıkamayanlar, sadece palavra sıkarlar.
Kimse palavra sıkmasın arkadaşlar.
Şayet bir toplantıda damda adam görürseniz; içinizi değil, fotoğrafını çekiniz... Üç beş kuytu yerden, iyi bir zum... Unutmayın kuzum... Bir lider ki, iyi bir zum yapamaz, cacık yerken tek ayak üstünde duramaz...
***
Taktik taktiktir. Taktiği beceremeyenler tiktaktır.
Tiktak, Movado marka kol saatinin çıkardığı sestir. Uyuklarken düştüğün yer kümes değil kafestir. Arkadaş kafeslenme, elma armut dururken, ayva yiyerek beslenme...
***
Taktikle, tuzaklardan kurtulmanın yolları... Ne de güzel vallahi Emine'nin kolları...
Beyinsel gelişme için protein de şarttır. Fırsat çıkınca hemen pilaki fiyatlarını arttır. Kaba kâğıdın sesi her zaman carttır.
***
Arkadaşlar uyanık olalım. Oyuna gelmeyelim. Çaya değil, akşam yemeğine gelelim. Ya işte böyle bir tanem, çıtıpıtım, melek yüzlü güzelim...



Çetin Altan
Sayfa başına git