29 Kasım 2012

Önlük Üzerine İlginç Bir Tespit

zengin önlüğü, yoksul önlüğü 
okul üniformasını savunanlar, yoksul çocukların yoksulluğu, zenginlerin zenginliği görünmesin istiyorlar, yoksulları korumak adına. ne kadar işe yaradığı tartışılır. ama tersinden de bakmak gerekmez mi: zengin aile çocukları da üniforma sayesinde (eğer saklama işlevini yerine getirebiliyorsa) yoksullukla yüzleşmekten, kendi zenginliklerinden rahatsız olmaktan kurtulmuş olmuyor mu? bir "milli eğitim" sistemi, çocukların vicdanını geliştirmeyi hedeflemez mi?
Cem Akaş
(Buradan)

28 Kasım 2012

6 Kelime

İsmet Berkan'ın blogunda gördüm bunu.

Türkçesi daha da acıklı, dört kelime:
"Satılık: 
Bebek ayakkabıları. Giyilmemiş." 



























Edit (3.2.13): Cem Akaş'ın Facebook sayfasından öğrendiğime göre bu kısacık öykünün Hemingway'e ait olduğu epey tartışmalıymış. Şuradan aktardığına göre, bunun sahibi başka biri olabilirmiş.

27 Kasım 2012

Alacak

Yol kenarındaki
yağmur mazgallarını
kumbara sanıp
harçlığımı atardım
bu yüzden en çok
denizden alacaklıyım.

Sunay Akın

22 Kasım 2012

Bana Kara Diyen Dilber

Bana kara diyen dilber
Gözlerin kara değil mi
Yüzünü sevdiren gelin
Kaşların kara değil mi

Güzel ben seni isterim
Seni koynumda beslerim
Yüzünü güzel göreyim
Zülüfün kara değil mi

Boynun uzun, belin ince
Yanakların olmuş gonca
Salıverirsin kolunca
Beliğin kara değil mi

Utanırım akar terim
Güzellikte yok benzerin
En sevgili makbul yerin
Saçların kara değil mi

Beni kara diye yerme
Mevlam yaratmış hor görme
Ala göze siyah sürme
Çekilir kara değil mi

Hint'ten Yemen'den çekilir
Gelir Bağdat’a dökülür
Türlü tamah ekilir
Biber de kara değil mi

Göllerde kuğular olur
Göğsü ak, kara benlidir
Mısır’da çok zengin vardır
Kölesi kara değil mi

Pınara konan kuğunun
Kanadı beyaz çoğunun
Çöldeki Arap beyinin
Çadırı kara değil mi

İllerde konup göçenler
Lale sümbülü biçerler
Ağalar beyler içerler
Kahve de kara değil mi

Evlerinde sular akar
Güzelleri göze bakar
Hublar yanağına sokar
Sümbül de kara değil mi

Karac’oğlan der maşallah
Bir gün görürüm inşallah
Kara donludur Beytullah
Örtüsü kara değil mi

Karacaoğlan

20 Kasım 2012

Büyük Olmak ya da Olmamak

Bazıları olduklarından çok daha 
büyük görünürler. Ama büyüklükleri
hakiki değildir. Böylelikle, ne oldukları 
da tam olarak belli değildir.

Gölgeden ibaret olan büyüklük,
her daim ışığa muhtaçtır. Düğmeye
dokunacak bir el, ışığı yok etmeye
kadirdir. Hal böyleyken, kişi kendine
ait olmayan büyüklüğe nasıl 
güvenebilir? 

Şah sanırsın, bir gün bir de bakarsın
ki piyondan başka bir şey 
değilmiş.   
Bazılarıysa neyse odurlar. 
Olduklarından büyük ve farklı
görünseler bile özünde ne oldukları 
ortadadır.

Işık söndüğünde, at olarak bildiğin yine
attır.

Bir şahın gölgesi olmak ile bir at
olmak arasında nasıl bir ayrım 
vardır? 

Görseller: Viktorya 'Vika' İvanova


Ömür Dediğin

Sonu olan bir ömür uzun sürmüş sayılmaz. Çünkü sona varılınca geçmiş zaman akıp gitmiştir; elde kala kala fazilet ve dürüstlükle kazandığın şey kalır. Cicero

19 Kasım 2012

Odun Kırmak

© From here
Küçükken hep odun kırmak isterdim. Sadece odun kırmak da değil, pek çok başka işi de yapmak isterdim. Kısacası, babamın yaptığı bütün işleri ben yapmak isterdim. Ama odun kırmak özellikle sevdiğim bir işti.

Ne var ki babam bu işi de, diğer her iş gibi bana yaptırmazdı. Çocuktum çünkü.

Biri çıksa da "büyüyünce yaparsın"ın tarihini yazsa. Neler çıkar neler.

(Babam izin vermiyordu diye hiç odun kırmıyordum sanmayın, o evde değilken aklıma ne gelirse yapıyordum. Baltayla kafamı mı yarmadım, parmağımı mı kesmedim.)

Hayatta ne yapmak istiyorsa insan, o an yapmalı, kafasını yarma pahasına da olsa yapmalı, çünkü geçen zaman pek çok şeyi alıp götürüyor, bizse kalıyoruz kaldığımız yerde.

Çocukluğun elinden uçup gittiyse, odun kırma isteğin zamanın rüzgârına kapılıp gittiyse, kırmışsın kırmamışsın, neye yarar artık.

16 Kasım 2012

Öküzlerin Sayısındaki Hızlı Artışın Nedenleri Üzerine Kısacık Bir Deneme

Efendim, bildiğiniz gibi, son yıllarda ülkemizde öküzler giderek artıyor. Bunun nedeni üzerine pek çok şey söylenebilir elbette, ben de, naçizane bir iki şey söylemek istiyorum.

Öküzler eskiden hep çifter çifter dolaşırdı, hatırlıyor musunuz? Arabaya bağlıyken de, arabadan çözülmüşken de. Bir öküz gördüğünüzde, hemen diğerini arardı gözünüz. Şimdi devir değişti, tek tek dolaşan binlerce öküz de var, sürüler halinde dolaşanlar da. Bir de öküzün önde gideni icat oldu, eski öküzlük bozuldu. Ne güzeldi, yan yana yürüyüp gidiyorlardı. Şimdi bunları niye söyledim ki?

Konumuzu dağıtmayalım, öküzler neden giderek artıyor? Lisede biyoloji okudunuz, biliyorsunuz, canlıların yaşamlarını devam ettirmesinde besin zinciri esastır. Örneğin, çekirge ot yer, fare çekirge yer, yılan fare yer, şahin yılan yer falan. Eğer bir yerde bir canlı türü hızla artıyorsa, onu yiyen diğer canlı azalıyor demektir, böyle bir ters orantı var. Yılanlar giderek artıyorsa, şahinler azaldığı içindir. 

Şimdi, bu formülü takip edelim, öküz dediğimiz canlı türünü hangi diğer canlı türü yer? Tabii ki insan. Eee, ne dedik, ters orantı, birinde artış varsa diğerinde azalma olduğu içindir. İnsanlık giderek azalıyor ki öküzlük de gün be gün artıyor, haksız mıyım?   


15 Kasım 2012

Çağdaş Toplum Falan

Bazılarına neden filozof deriz? Bazıları neden beş bin yıl yaşar?


"Çocuklarda zayıflık, gençlerde taşkınlık, orta yaşlılarda ağır başlılık, ihtiyarlarda olgunluk doğal hallerdir, bunları zamanında kabul etmek gerekir." Marcus Tillius Cicero.


Genç Çiçero Kitap Okurken.
Eser: Vincenzo Foppa
Kimin sözü yüzyılları, bin yılları deler geçerse, elbette ona filozof diyeceğiz.

Bugün, bizim ülkemizde de, yeryüzünün çokluk ülkelerinde de Cicero'nun 2056 yıl önce söylediği şu dört şey yok mudur? Var: Zayıflık, taşkınlık, ağır başlılık, olgunluk.

Gelgelelim, bunların dağılımında da bir dengesizlik yok mudur? Var. Örneğin taşkınlık, iste istediğin kadar, ama ağır başlılığı ara ki bulasın. Hele de olgunluğu...

Taşkınlık çoktur çok olmasına da, keşke sadece gençlerde olsaydı, normal karşılanırdı en azından, hoş görülürdü, zira filozof da demiş zaten, gençlerde doğaldır, diye. Gençlerle beraber çocuklarda da olsa, eminim yine hoş karşılanırdı. Ancak arkadaş, günümüz insanına baksanıza, çocuğu, yeni yetmesi, genci, orta yaşlısı, yaşlısı, yediden yetmişe herkes taşkınlık yapma çabasında. Biri de kalkıp bu taşkınlıkların aksi bir şey söyledi mi hemen başlıyor koro, özgürlüklerden, bireysel tercihlerden çalmaya. Yemişim bireysel tercihini, affedersiniz. Bu bireysellik mireysellikten hiç hazzetmiyorum. Her bir b.kun özgürlük kabuğuna sokulup getirilmesini de sevmiyorum. Tamam, her bireyin kendi yaşamı üzerinde tasarruf hakkı vardır, eyvallah, ama bir de işin toplumsal yanı var, sen bir toplumun içinde yaşıyorsan, topluma gereksinim duyuyorsan, yeri ve zamanı geldiğinde bireyselliğinden vazgeçmeyi bileceksin. Özgürlük dediğin şey de çok kişiliktir zaten, tek kişinin olduğu yerde özgürlüğe ne gerek vardır ne ihtiyaç.

Filozof ne kadar isabetli söylemiş.

Zamanımızın, üzerinde bir gıdım olgunluk taşımayan yaşlıları, ne çirkin şeylersiniz siz öyle. Üstünde ağır başlılığın izinin olmadığı yetişkinler, siz ne pis şeylersiniz öyle.

14 Kasım 2012

13 Kasım 2012

Sana Gelmediğim Gün

2005'te Van'da çektim bu fotoğrafı. Kaçakçılık denen olgunun, yasal-yasak bağlamının dışında, dar bir çevrede de olsa, bir yaşam biçimi haline geldiğini gösteriyor.

12 Kasım 2012

Nostalji

Bugün eski eşyalar arasında lise 1 ve 3 edebiyat kitaplarımı buldum. 
 Çok sevindim. O zamanlar en sevdiğim kitaplardı onlar.


Sabaha Kadar

Şu şairler sevgililerden beter;
Nedir bu adamlardan çektiğim?
Olur mu böyle, bütün bir geceyi
Bir mısranın mahremiyetinde geçirmek?

Dinle bakalım, işitebilir misin
Türküsünü damların, bacaların
Yahut da karıncaların buğday taşıdıklarını
Yuvalarına?

Beklesem olmaz mı güneşin doğmasını
Kullanılmış kafiyeleri yollamak için,
Kapıma gelecek çöpçülerle,
Deniz kenarına?

Şeytan diyor ki: “Aç pencereyi;
Bağır, bağır, bağır; sabaha kadar.”

Orhan Veli

10 Kasım 2012

İki Söz

Atasözü:
Ayarını bozduğun kantar
gün gelir seni de tartar.

Bu da naçizane benden:
Taş attığın kuş uçar
gün gelir kafana s.çar.

Miyazaki

Kardeşim Atsuşi Miyazaki,
mekânın Cennet olsun!


Doktordu. Japonya'dan Van'a yardıma gelmişti.
9 Kasım 2011'de kaldığı otelin enkazında kaldı.
Ülkesinde böyle bir sarsıntı olsa, büyük olasılıkla burnu bile kanamayacaktı. 

8 Kasım 2012

Öyle Böyle

Kelimeleri çok seviyorum. Onlarla oynamayı daha çok seviyorum. Oturup kelimelerle yeni yeni şeyler üretiyorum. Yeni "sözlükler" yazıyorum falan.


Öyle:
iştirak: müşterek
istifa: müstefi
istihsal: müstahsil
ihtida: mühtedi
inkar: münkir
icbar: mecbur
iflas: müflis

Böyle:
aksesuar: müksesüir
aktivite: müktevit
aktüel: mükteil
antrenman: müntrenmin
asistan: müsestin

Hatta böyle:
emperyal: mümperyil
empoze: mümpezi
endüstri: mündestir
endirekt: münderikt
endeks: mündiks
enstitü: münsteti
enjeksiyon: münjeksi
entrika: müntreki
entegre: müntegri
etiket: mütekit



Kelimelerle ilgili açıklama istiyorsanız, çekinmeyiniz, sorunuz.

7 Kasım 2012

Tünaydın Zırvası

Tün gece demek değil mi? Evet, öyle.


Gün - tün: aydınlık - karanlık.

Peki, o halde neden gün ortasında tünaydın denir, bir türlü aklım ermiyor. Hangi akılsız bunu böyle demiş?

Tün'ün aydın olması durumunda Aristoteles mantığının üç temel ilkesi de çöker. Gece hiç aydın olur mu arkadaş?

İyi günler dense dünya mı yıkılacak yani?

6 Kasım 2012

Nefis Bir Öykü

Bu yıl okuduğum en güzel öykü. Siz de görün, dedim ve blogda paylaşıyorum. 


Kadın Tohumu

Nazlı Eray

Pazar sabahı bir yandan kahvemi yudumluyor, bir yandan da günlük gazetenin iç sayfalarına göz atıyordum. Sabahın ilk sigarasını yakmıştım; her zaman olduğu gibi hafifçe başım dönüyordu; ilk sigarada böyle oluyordu. Hoşuma gidiyordu bu.
Üçüncü sayfanın altında, ölüm ilanlarının bir kenarına sıkışmış, tırtıllı çerçeveli bir ilan gözüme çarptı.
"Ankaralı bekarlara müjde! İthal kadın tohumu mağazamızda satışa sunulmuştur. Özel olarak hormonlanmış, aşılanmış, İsviçre’nin ünlü Basel laboratuvarlarında işlemden geçmiş; egzotik kadın tohumları, hava geçirmez vakumlu poşetlerde, uygun fiyatla satışa sunulmuştur. Tohumlar her türlü toprakta, saksıda büyüyebilir. Başlık parasına paydos! Geniş bilgi mağazamızın alt kat, mutfak gereçleri bölümünde. Tükenmeden alın!"
Heyecanlanmıştım; hemen gazeteyi bırakıp müzmin bekar bir arkadaşıma telefon açtım.
"Alo, Zekai, Okudun mu?"
"Neyi?"
"Egzotik kadın tohumları satışa sunulmuş.."
"Anlayamadım.."
"Gazetede ilan var. Uyuyorsun yahu! Kadın tohumları.. Yarın gidelim, sana bir tohum alalım. Saksıda büyütürsün."
"Kadın mı?"
"Evet. Galiba yabancı kadın."
"Tohumdan mı çıkacakmış?"
"Evet. Kadın tohumu. Bitmeden alalım."
"Aman, sorumluluktur. İstemem."
"Zekai. Hep böyle yapıyorsun. Tohum bu, tohum! Dene bakalım."
"Tamam, olur, gideriz" dedi. Telefonu kapattım.
Zekai'de hiç cesaret yok. Bu yüzden evlenemedi gitti. Yaşı otuzbeş...
Telefon çaldı. Açtım.
Bir arkadaşımın babası. Yaşlı bir dostum. İzmirli bir tüccar. İşleri iyidir.
"Okudunuz mu?" diyordu.
"Kadın tohumlarını mı? Az önce okudum."
"Ben birkaç kutu alacağım, yarın ilk iş..."
Elimde olmadan güldüm.
"Ama Faruk Bey... Eşiniz Neriman Hanım ne der?"
Gevrek bir kahkaha attı.
"İzmir'deki bahçeye dikeceğim. Kimsenin ruhu duymaz"


Uyku

© Laurie Melissa

Bana çiçek gönderme
Bir kuş ağacı gönder
Dallarında gezinsin
Kül rengi güvercinler

Konsunlar yastığıma
Uyutmak için beni
Sırtlarında kuş tüyü
Gagalarında ninni

Kaldırıp yatağımı
Uçursunlar göklere
Kendimi yıldızlarda
Bulayım birdenbire

Bana çiçek gönderme
Bir kuş ağacı gönder
Alnıma dokunanlar
İyileşmiş desinler

Ülkü Tamer
(1974)

2 Kasım 2012

Kitapların Kaderi

Şöyle demiş Michel Foucault: 
Bir kitabın anlaşıldığını veya yanlış anlaşıldığını söylemek zor. Çünkü belki de o kitabı yazan kişidir onu yanlış anlayan.*

Askerde son yirmi günümü kütüphaneci olarak geçirdim. Çok büyük bir kütüphane değildi ama küçük olduğu da söylenemezdi. O yirmi günde oradaki kitapların tamamını elden geçirme imkânım elbette yoktu ama, bir tekini bile kaçırmadan hepsini "gözden geçirdim." On beş kadarını da okudum. Onlardan biri de Luan Starova'nın Babamın Kitapları adlı kitabıydı. İyi ki okumuşum, çok beğendim. 


O kitabın girişinde Latince bir deyiş var: Habent sua fata libelli. "Kitapların da bir kaderi vardır," diye çevrilmiş. Foucault'nun yukarıda söylediklerini okuyunca aklıma bu söz geldi.


Geçen yıl bu sözle ilgili internete bir göz gezdirmiştim. Wikipedia'dan öğrendiğime göre, bu söz bugün her ne kadar bu yazdığım şekliyle biliniyorsa da, aslı, pro captu lectoris habent sua fata libelli'ymiş. Her nasıl olmuşsa baş kısmı atılmış. İkinci kısmı birilerine "romantik" gelmiş olacak ki yalnız o kısmı kullanıvermişler, tahminim bu. Wikipedia yazarının söylediğine göre, söz bu biçimde ikiye bölünüp de kullanıldığı için yanlış olarak veya yanlış anlaşılarak, "kitapların kendi kaderleri vardır," biçiminde çevrilmektedir. Sözü tam haliyle İngilizceye şöyle çevirmişler: According to the capabilities of the reader, books have their destiny. Şöyle bir şey herhalde: Kitaplar, okuyanın havsalasına göre bir kadere sahip olurlar. Ya da şöyle: Kitapların kaderi, onları okuyanın havsalasına göre belirlenir. Umberto Eco da bu sözü, "okuyanlar, kitapların kaderlerine ortak olurlar," diye çevirmiş.  


Bu söz, Terentianus Maurus adlı vatandaşın 1286'da çıkan De litteris, de syllabis, de metris adlı kitabında geçmiş. 


Kitaplığıma bakıyorum da, babamdan aşırdığım birkaç tanesini saymazsak, içindeki en eski kitap on dört yıl önce alınmış. Bu kadar yenice olmalarına rağmen her birinin kaderi var sahiden.



* "Cinselliğin Tarihi’nin birinci cildinin en yanlış anlaşılmış kitabınız olduğunu düşünmenizin nedeni nedir?" sorusuna verdiği cevap. (Cevap biraz daha sürüyor, bu başlangıcı). Cogito, Sayı 70.

1 Kasım 2012

Derdest Çağrışım (XIII)

© Vika İvanova

Bütün Yaz

Ne güzel geçti bütün yaz,
Geceler küçük bahçede...
Sen zambaklar kadar beyaz
Ve ürkek bir düşüncede,
Sanki mehtaplı gecede,
Hülyan, eşiği aşılmaz
Bir saray olmuştur bize;
Hapsolmuş gibiydim bense,
Bir çözülmez bilmecede.
Ne güzel geçti bütün yaz,
Geceler küçük bahçede

Ahmet Hamdi Tanpınar
Sayfa başına git