27 Şubat 2013

Platon'un Yeni Bir Eseri Bulundu

Sabah bakkaldan ekmek ve gazete alıp eve giderken her zaman yaptığım gibi gazeteyi açıp yolda okumaya başladım. İlk sayfaya bakıp da sürmanşeti görünce donakaldım. Okuduğum haber karşısında ne kadar şaşırdım bilemezsiniz. Şöyle yazıyordu: Platon'un yeni bir kitabı bulundu. Hemen tüm dikkatimi habere verdim. Şöyle yazıyordu:
Ünlü filozof Platon'un yeni bir eseri keşfedildi. Ankara'da kazı çalışmaları yürüten Alman arkeoloji ekibi on gün önce el yazması bir kitaba ulaştı. Kitabı inceleyen arkeologlar bunun en az 2000 yıl önce yazılmış olduğunu söylediler. Ankara Üniversitesi DTCF'den bilim adamlarının da katılımıyla yapılan kapsamlı incelemede, eserin felsefe tarihinin en büyük filozoflarından Platon'a ait olduğu ortaya çıktı. Kitap daha sonra Amerika'daki Uluslararası Platon Araştırmaları Kürsüsü'ne gönderildi. Burada yapılan inceleme sonucunda da eserin Platon'a ait olduğu doğrulandı. Kürsü Başkanı Profesör Jeffry McKenzy yaptığı basın toplantısında, Ankara'da devam eden bir arkeoloji kazısı sırasında Platon'a ait yeni bir eserin bulunduğunu, kendilerinin de bunu büyük bir şaşkınlık ve inanılmaz bir heyecanla karşıladıklarını belirtti. McKenzy, eserin M.Ö. 390'lı yıllarda yazıldığını, en önemlisi de deneme türünde bir eser olduğunu dile getirdi.
Konu, edebiyat çevrelerinde de büyük yankı uyandırdı. Çünkü şimdiye kadar deneme türünün babasının Montaigne olduğu biliniyordu. Bulunan bu kitapla birlikte artık denemenin babası olarak Platon'un anılacağı belirtildi.
İsveç Akademisi de, bu büyük olaydan dolayı Nobel Edebiyat Ödülü'ne, ödül tarihinde bir ilk olarak edebiyatçı olmayan birinin de aday gösterileceğini belirterek, kazı ekibinin başkanı arkeolog Hans Grünberg'in önümüzdeki günlerde toplanacak Akademi kurulunca Nobel Edebiyat Ödülü'ne aday gösterileceğini belirtti.
İnandınız mı? Durun durun, hemen inanmayın. Hepsini kafamdan uydurdum. Öyle bir haber yok. Sabah eve gelirken yolda haber falan da okumadım, gazetenin arka sayfasındaki çıplak mankene baktım sadece. "Dişiliği öne çıkaran tasarımların yarıştığı defileye, çapraz askılarıyla dikkat çeken mavi bikini damgasını vurmuş". İnanır mısınız, bu kadar önemli bir haber gazetenin en son sayfasına konulmuş. Hem de kısacık bir paragrafla geçiştirilerek. Tanrım, bu ülkede ne zaman gerçek gündem manşetlere taşınacak?

Okuduğunuz uydurma haber şayet gerçek olsaydı elbette çok şaşıracaktım, ancak bugün öyle bir şeyle karşılaştım ki bu tür bir haber karşısında bile bu kadar şaşırmazdım herhalde. Doğrusunu isterseniz bir taraftan da pek şaşırmadım. Bu ülkede her an her şeyle karşılaşabiliyorsunuz, artık hiçbir şey şaşırtıcı değil.

100 Temel Eser'e bakmak için Milli Eğitim Bakanlığı'nın sitesine girdim. 100 eser, toplam 11 kategoriye ayrılmış. Anı, biyografi, deneme, roman, şiir vs. Baktım Platon'un Devlet'i de deneme kategorisine alınmış. Ee, bize yıllar yılı deneme türünün babasının Montaigne olduğu söylenmedi mi? Öyle de zaten. Montaigne de Platon'dan neredeyse 2000 yıl sonra yaşamadı mı? 

Geriye bir tek seçenek kalıyor: 100 Temel Eser'i hazırlayan her kimse, cahilin teki.


Resmi büyütmek için üstüne tıklayınız.


25 Şubat 2013

En güzel fotoğraf henüz çekilmemiş olandır

© via


Eskiden, benim bildiğim her köyde, her mahallede bir tane fotoğraf makinesi ya bulunur ya bulunmazdı. Hatta, daha da eskiden her şehirde bir tane ancak bulunurdu.

O eski makinelerin de yaradığı işler belliydi. Makinesi olan vatandaş eğer fotoğrafçılık yapıyorsa, insanlar dükkanına gider, vesikalık falan çektirirlerdi. Çok çok düğüne derneğe falan çağrılırlardı. 

Bir de, bazı zengin evlerde tek tük bulunan bir şeydi fotoğraf makinesi. O da her zaman değil ama bazı özel günlerde çıkardı ortaya. Öbür türlü sandıkta mandıkta en değerli bir eşya olarak saklanırdı ki, o eski makinelerle öyle istediğin yerde, istediğin kadar resim çekmek de pek olası değildi. Filmliydi o eski makineler, ya da halk arasında daha çok kullanılan biçimiyle "pozlu"ydu. Pozunu takıp çıkarmak bile her babayiğidin harcı değildi, bayağı ustalık, hatta uzmanlık isteyen bir şeydi.

Makine pozlu olunca, çekilecek fotoğrafların sayısı da belliydi önceden. Eğer dikkatli bir kullanıcının elindeyse makine, biraz da şanslıysa o kişi, 36 tane fotoğraf çekmeyi becerirdi. Çekildikten sonra da iş bitmezdi elbette. Çekilmiş olan filmin fotoğrafçıya götürülüp banyo ettirilmesi, halkın deyişiyle fotoğrafların çıkarılması bazen aylar alabiliyordu. Eee, bütün aşamalar bu kadar meşakkatli olunca, çıkan fotoğrafların ne denli değerli olduğu da herkesçe bilinirdi. Fotoğraflar albümlere konur, yıllar yılı saklanırdı. O albümler de her zaman elinin altında olmazdı zaten. Makineden bile daha değerli olurlar, sandığın veya dolabın en iyi yerinde saklanırdı. Yılda bir, bilemedin iki kere, o da bir misafir falan gelmişse, albüm çıkarılır ve herkes sırayla fotoğraflara bakardı.

Eskiden bir de, bugün "profesyonel" dediğimiz fotoğrafçılar vardı ki, onları neredeyse tüm Türkiye tanırdı. Misal, Ara Güler. Fotoğraf çekme işini, bildiğin sanat olarak yapıyorlardı, neredeyse her çektikleriyse birer sanat eseri olarak ortaya çıkıyordu.  

Gelelim bugüne...

Efendim, bugün her bir şey bombok olup çıkmış affedersiniz. Türkiye'nin nüfusu 75 milyonsa, siz ona rahatlıkla, bu memlekette 40 milyon fotoğrafçı var, diyebilirsiniz. "Fotoğrafçı"

Bugün artık fotoğraf makineleri 100 lira. E, cep telefonları zaten fotoğraf çekiyor. Kısacası, herkes fotoğrafçı. 


24 Şubat 2013

Başı Dönen Öküz

Herhalde insanoğlu ve insankızının yeryüzüne iner inmez çıkardıkları ilk ses a'ydı. Nereden mi biliyorum? Bildiğim yok ki, yalnızca tahmin, "güçlü" bir tahmin.

Bir yerlerde okumuştum A harfinin kökenini, ama neredeydi hatırlamıyorum, Dünya Dilleri Atlası mıydı? Çok ilginç, çok seviyorum böyle gerçek öyküleri.

Bilenler bilir, günümüzde pek çok dilin kullandığı Latin Alfabesi'nin kökeni Fenike Alfabesi'ne dayanıyor. Evrile evrile, kıvrıla kıvrıla bugüne kadar gelmiş bu alfabe.


Fenike Alfabesi'nin önemli özelliklerinden biri, her harfin benzediği bir şekilden geliyor olmasıdır. Örneğin, M harfi su demek olan mem'den gelmektedir. Şekli de budur:

© Nicolas Zonvi
Gelelim A'ya. Bu harf de Fenike dilinde öküz demek olan alef'ten geliyor. İşte, yanda görüyorsunuz, öküzün başı üçgene benziyor. Fenikeliler öküzün başına benzeyen şekle onun adını verdiler ve a sesinin karşılığı olarak kullandılar.

Tabii, burada Fenike diyoruz ama, Fenike Alfabesi'nin de kendisinden öncekilerin devamı olduğunu bazı bilim adamları söylüyorlar, mantıklı olan da bu zaten. Böylece, bir zincirin halkaları olarak dünyanın kurulduğu ilk güne kadar gidiyor kültür. Her şey birbirine bağlı.

Fenikeliler öküzün başını bir kere döndürerek A yapmışlar, yani 90 derece sağa döndürmüşler ve ortaya şöylece bir şekil çıkmış:



Kısa keselim, dil dediğiniz akan su gibidir, durmaksızın değişip gelişiyor. Harfler/şekiller de değişiyor. Öküzün başı zaman içinde bir kere daha dönmüş olacak ki günümüzdeki A oluvermiş.

Öküzün başını bu kadar döndüren şey nedir, diye meraklanmadan da duramıyorum hani. Bir inek olabilir mi acaba? Belki de bir trendir.

Başlık da tam bir film adı gibi oldu, değil mi? Başı Dönen Öküz, yakında sinemalarda!

Ayağında Kundura


Çok rastlıyorum böylelerine ama şansıma makine her zaman yanımda olmuyor.

Bir ara yine bizim burada vatandaşın biri "Kumaşbank" diye bir dükkan açmıştı. Herhalde iyi satış yapıyordu ki, bir diğeri hemen onu taklit etmek adına, açtığı dükkanın adını "Kumaşkent" koymuştu. Cehalet her yerde.

Kumaşbank'ta anlam bakımından bir sorun yok. Banka, bir şeyin bol olduğu yer anlamında çok kullanılır, kan bankası gibi. Ama Kumaşkent de neyin nesi? Maksat yeşillik olsun. İkisinin de resmini çekmeye fırsat bulamadım, depremde yıkıldılar galiba.

21 Şubat 2013

Aşk*

© Copyright

*bu değilse nedir?

(İnsanlar aşk'ı dillerine pelesenk ededursunlar, 
onun ne olduğunu tam anlamıyla bilen ve yaşayan hayvanlardır.)

20 Şubat 2013

Fıkralara Özenmek

Uçak düşer, Temel ve arkadaşları kurtulurlar. Kurtulurlar kurtulmasına ama bir adaya düşmüşlerdir. Ipıssız bir adaya. Değil insan, bir tek kuş bile yoktur ortalıkta. Günler geçer, bakarlar ki böyle yürüyeceği yok bu işin, karınlarını adadan topladıklarıyla bir şekilde doyuruyorlar ama can sıkıntısı da had safhada, ne yapalım ne edelim, derken kendilerini bu sıkıntıdan kurtaracak bir çare bulmaya karar verirler. Sonunda o çareyi de bulurlar. Birbirlerine sırayla fıkra anlatarak ortamı epey renklendirirler, falan filan.
Ne güzel, değil mi? Adamların yarına çıkıp çıkmayacakları bile belirsiz, düşündükleri şeye bak. Bazen aklıma gelmiyor değil hani, hayat fıkralardakine benzemeli biraz. 

18 Şubat 2013

Zencik

© via

 Binlerce yıl Güneş'in altında kavrulsan, sana kim bilir neler olurdu, ey beyaz insan. 

17 Şubat 2013

Ne olursa olsun, yaşamaya mecbursun

Ortada bir sorun olduğu kesin. Ancak sorunun kaynağı belirsiz. Ya bende bir sorun var ya da içinde yaşadığım toplumda. 

Bu toplumun sevdiği hiçbir şeyi ben sevmiyorum, benim sevdiğim hiçbir şeyi bu toplum sevmiyor.  

Bazen duruyorum, durup düşünüyorum, düşünüp bir şeyler çıkarıyorum; yok arkadaş yok, kendimde bir sorun olsa çıkarıp sermez miyim orta yere hemencecik? Öyle kibirli böbürlü biri değilim, Allah korusun, kendimi kıyasıya eleştirmişliğim çoktur, her zaman da yaparım, bundan gocunulmaz, ama hakikaten sorun bende değil, bu toplumda bir şey var, bir düzenbazlık, bir kaypaklık, bir riyakarlık...

İşin, benim açımdan acınası yanı, bu toplumda yaşamaya mahkum olmam, yoksa Allah'ın bildiğini kuldan mı saklayacağım, bir dakika durmazdım vallaha, çekip giderdim bir yerlere, dünya –çivisi çıkmış ama– henüz cehenneme dönmüş değil, bunu da görmek gerek.

Her şeye rağmen enseyi karartmamak gerek, diye geçiyor içimden.

Bazen;
durup durup durup düşünüyorum,
düşünüp düşünüp düşünüp kendime soruyorum:
Ne oluyor oğlum?

Bu Gemi


15 Şubat 2013

Masa da Masaymış Ha

Adam yaşama sevinci içinde
Masaya anahtarlarını koydu
Bakır kâseye çiçekleri koydu
Sütünü yumurtasını koydu
Pencereden gelen ışığı koydu
Bisiklet sesini çıkrık sesini
Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu
Adam masaya
Aklında olup bitenleri koydu
Ne yapmak istiyordu hayatta
İşte onu koydu
Kimi seviyordu kimi sevmiyordu
Adam masaya onları da koydu
Üç kere üç dokuz ederdi
Adam koydu masaya dokuzu
Pencere yanındaydı gökyüzü yanında
Uzandı masaya sonsuzu koydu
Bir bira içmek istiyordu kaç gündür
Masaya biranın dökülüşünü koydu
Uykusunu koydu uyanıklığını koydu
Tokluğunu açlığını koydu

Masa da masaymış ha

Bana mısın demedi bu kadar yüke
Bir iki sallandı durdu
Adam ha babam koyuyordu.

Edip Cansever

14 Şubat 2013

Homo Homini...

Eski: 
Homo homini lupus: İnsan insanın kurdudur. (Thomas Hobbes)

Yeni: 
1. Homo homini canis: [Bazı] insanlar [bazı] insanların köpeğidir.
2. Homo homini asinus: [Bazı] insanlar [bazı] insanların eşeğidir.


Birkaç aydır üzerinde çalıştığım "Yeni Latince Sözlük"ten.

12 Şubat 2013

Okula başlayan at



Bana sanki at değil de başka biri çalıyormuş gibi geldi. Ama yine de çok komik.

Şofben

Dün şoför'ün ısıtıcı demek olduğunu yazdık. Bugün de sıra şofben'de. Hemen dikkatinizi çekmiştir, ikisinin de kökü şof, yani Fransızca aslıyla chauf, anlamı ısıtma. Bizim şofben dediğimiz kelime Fransızcada chauffe-bain'den geliyor. Chauf ısıtma dedik, bain de banyo, anladınız siz onu.

Kalorifere de chauffage central diyor Fransızlar. Yani, bildiğiniz merkezi ısıtma.

Fransızca da İngilizce gibi, yazılışı ayrı, okunuşu ayrı bir dil. Mesela, se diye okudukları c ile diye okudukları h yan yana gelince, -Türkçe mantığına göre saş olması lazım, ama- ş oluyor, bunun gibi. Bilenler bilir, Türkçede milyon kadar Fransızca kelime var. Hemen hemen tamamı da, orijinal okunuşun Türkçe kurallarına göre yazılması esasına dayanarak geçmiş. Yani, kelime Fransızcada da, Türkçede de aynı okunuyor, ama yazılışları faklı, o kendi diline göre yazıyor, o kendi diline göre. Bir örnek, hem Fransızlar hem de biz, önceden planlanmış buluşmaya randevu diyoruz, ama onlar rendez-vous diye yazıyorlar, biz randevu diye, mesele bu.

Bir Fransız Türkiye'ye gelse, randevu kelimesini görse, herhalde kırk yıl geçse bunun kendi dilinden gelen rendez-vous olduğunu anlamaz, ama yazılı olarak değil de sözlü olarak duysa, anında anlar ne olduğunu. İlginç.

11 Şubat 2013

Şoför

Şoför ısıtıcı demektir. Fransızca bir kelime. Her ne kadar Türkçeye sürücü'nün karşılığı olarak geçmişse de aslı ısıtıcı'dır.

"Kel alaka," diyeceksiniz haliyle. Bir etimoloji sözlüğüne detaylıca bakmadım ama, meselenin kaba hatlarıyla açıklaması şu: Arabalar ilk çıktıkları zaman atlar atlamaz hemen çalıştırıp gazlamak mümkün olmuyordu, önceden iyice bir "ısıtmak" gerekiyordu. İşte ısıtan, ve tabii ısıttıktan sonra da süren kişiye ısıtıcı anlamına gelen chauffeur dedi Fransızlar, başka ne diyeceklerdi? Böyle yazdıkları bu kelime de Fransızcada şöfor diye okunur, hatta şoföğ. Çünkü Fransızlar zavallı r'yi öyle bir hale sokmuşlar ki, r olmuş ğ. Boğazlarından çıkarıyorlar.

Bu arada sözü geçmişken, Türkçede de özellikle şu son yirmi-otuz yılda r olabildiğince inceldi, farkında mısınız? Her neyse, konumuzdan sapmayalım, işte efendim, nasıl ki bugün Ğöno'ları, Pöjo'ları ve dahi Sitğoen'leri Fransa'dan ithal ediyoruz, şoföğ, şey pardon, şoför kelimesini de Fransızcadan ithal etmişiz. Pardon da Fransızca zaten. Bir aralar mersi vardı, ona ne oldu yahu?

Bir de yukarıda "kel alaka" dedim ya, o kel de yine Fransız. Yazılışı quelle, anlamı ne. 60'larda, 70'lerde falan çok kullanıyorlarmış bu kel alaka'yı da. Yarısı Fransızca yarısı Türkçe, ne alaka'ysa artık.

İnsan Nedir?

İnsan dedikleri ne menem bir şeydir? Kimi, hayatı boyunca ne olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini bir kere düşünmez; kimi çok düşünür, uzun uzun düşünür, yıllar yılı düşünür. Kimi kendince bir sonuca ulaşır düşüncesinin sonucunda, kimi herhangi bir şey elde edemeden tamamlar yolculuğunu.

“Meğer insan dediğimiz, ne de az tanıyor kendini,” diyesi geliyor insanın. Hayvanların böyle bir problemi yok haliyle. Eminim hayvanlar kendilerini, insanlardan daha iyi tanıyorlardır. Kedi kediliğini, eşek eşekliğini, ayı ayılığını yapıyor dünya kurulalı beri. Hiç maymunluk yapan koyun gördünüz mü? Ya ata özenen leylek? Ama insan… Ayılık mı dersin, öküzlük mü? Her hayvanı başarıyla temsil eden insanlar kendileri olmayı neden beceremiyorlar acaba?

Daha ne kadar “biz kimiz” diye soracağız? “İnsan nedir” bilmecesi ne zaman cevabını bulacak? Bir keresinde, yaşını başını almış bir felsefecinin makalesini okumuştum: “İnsan Nedir?” başlıklı bu makale, ironik bir biçimde “…insan nedir?” diye noktalanıyordu. Ne hazin!

6 Şubat 2013

Köy

Günübirlik bir kaçamak yaptım bizim köye. Kışın köye gittiğimde hep Ahmed Arif'in Karanfil Sokağı şiiri gelir aklıma. Dört yön, on altı rüzgar / ve yedi iklim beş kıta / kar altındadır, diyor ya. Bizim köy de o misal, kışın hep kar altındadır.


Uzaktan bakınca her şey bir farklı görünür ya, karlı memleketler de her nasıl olmuşsa romantik bir anlayış'a kurban gitmiştir. Sanki oralarda kış romantizmden ibaretmiş gibi; soba, içinde çıtırtılar, üstünde kestaneler, yanında kedi, dışarıda usul usul yağan kar, pencerede seyirlik manzara...    

Bilgi Neremizdedir?

© Mike Batenev

5 Şubat 2013

Küfür

© Duane Hoffmann / msnbc.com
Acaba asıl mesele bir küfrü ağza almak mıdır? Yani, kalpteki veya akıldaki bir küfür, artık o her ne ise, ağza alındığı vakit mi günah değeri kazanır?

Bence öyle değil. Küfür olarak nitelenen herhangi bir şey, eğer günahsa, seni günaha sokması için kalbinde veya aklında olması yeterlidir. Ağza aldığında çok çok başkaları bilmiş olur, gerisinde değişen bir şey olmaz.


3 Şubat 2013

Evolu

Geçen yıl internette rastladım bu karikatüre.

Çok hoşuma gidince, çevirip blogda yayınlayayım bari, dedim. Photoshop'tan pek anlamam ama Picasa'yla bir şeyler yapmaya çalıştım.

1 Şubat 2013

Yemek için yaşamak, yaşamak için yemek

Bugünün özelliği sade “Cuma” olması değil, aynı zamanda “1 Şubat”; yani efendim, hem “aybaşı”, hem de kış mevsiminin “son ayı”.
Gerçi:- Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır, demişler ama; o, kerpiç köy evleri döneminden kalma bir söz.Termometre yerine, kapıyı açıp dışarı bakıyorsun, tipi devam ediyor ve buz gibi bir soğuk giriyor içeriye.
Üstelik üstünde yemeklerin de piştiği ocak sönmek üzere, odun da bitmiş. Az uğraşılmadı, yazın dağdan kesilen ağaçların, aşağıya indikten sonra, baltayla odunlara çevrilmesi için.Tek çare, evdeki kazmalarla küreklerin sapını yakmak.
Bendenizin de gençliğinde, sac soba kullanırdık kışları.Yerlerde, dizlerimin üstünde eğilir, boyuna üflerdim odunları tutuşturmak için; meretler bir türlü yanmazdı.Bir sigara izmaritiyle koskoca ormanlar tutuşurken, bizim soba odunlarının bir türlü tutuşmaması, iflahımı keserdi.
Bilmiyorum hâlâ, köşede bucakta soba üfleyenler var mı?Bizim 90’ındaki T.C. bir türlü anlamadı “köy kent” ayrımını.
Resmi bayramlarda, caddelere dikilen “zafer takları” üstüne “KÖYLÜ EFENDİMİZDİR” bandrolleri gerilerek asılırdı.Mahmut Makal, “Bizim Köy”ü yazdığı zaman, başı derde girmişti.
“Onuncu Yıl Marşı”nın sözlerini, Behçet Kemal ile Faruk Nafiz yazmıştı. Oradaki mısralardan biri de şöyleydi:Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız.
Tarih “yazı” ile başlıyordu. Tarihten önceki dönem de 2’ye ayrılıyordu: 1- Taş Devri, 2- Maden Devri. Taş Devri: a) Kaba taş devri, b) Yontma, yahut cilalı taş devri, diye bölümlere ayrılmıştı.Maden Devri ise: a) Bakır, b) Tunç, c) Demir, diye 3’e.
En iyi bildiğimiz marş, “Onuncu Yıl Marşı” olduğuna göre; biz tarihten önce de vardık da, neredeydik; diye merak ediyor insan.
ABD, tüm dünyaya:- Uzay’da maden aranıyor, diye ilan edince; sanırım yerdeki tüm devirler, kapanma evresine girdi.
Kökenleri, Afrika’da Kenya’nın bir köyüne inen bir “siyahi”, ABD’de 2’nci kez Başkan seçilince; devrimlerin şahı, devrim kere devrim olmuştu 21’inci yüzyılın 12’nci yılında.
Geçtiğimiz haftanın başında da; yine ABD, dünyaya:- On bir milyar yıllık sırları çözecek olan teleskopun bir yıla kadar uzaya yerleştirileceğini ilan ediyordu.
Sesler gibi, görüntüler de kaybolmuyor, Uzay’da toplanıyordu. Kanada’nın British Colombia eyaletine bağlı Penticton kentinde yapımı biten teleskop, onları çekecekti.
Uzay’ın sırlarını çözmek için uğraşan bilim adamları; ne “tabldot” yiyorlardı, ne de “önlerine ne konursa”...Onlar, yaşamak için yemiyorlardı.Kendilerine bağlı bir yığın kalite aşçı vardı. Her sabah onlara ne pişireceklerini söylüyorlardı.Sanki dünyada sadece “yemek” için yaşıyorlardı.
Şubat, 28 çekiyor bu yıl. 29 Şubat’ta doğanlar; yaş günlerini ya 1 Mart’ta ya 28 Şubat’ta kutlayacaklar.
Bugün doğan bebekler, on bir milyar yıl önceki görüntüleri de görebilecekler, ne güzel...
Çetin Altan
Sayfa başına git