30 Kasım 2013

Çeviri kadına benzermiş

"Çeviri kadına benzer; sadıksa güzel olmaz, güzelse sadık kalmaz."

Sabahattin Eyüboğlu'nun The Blue and the Black'ine Erol Güney'in yazdığı önsözden.

29 Kasım 2013

Sordu kendine adam

"Yazacak hiçbir şeyin yoksa, sırf günü kurtarmak için bir şeyler karalamak ne kadar ahlakidir?" diye sordu kendine adam. Daha önce de kendine sorular sorduğu olmuştu ve her defasında da içindeki ses yanıtlamıştı sorusunu. Bu kez de yanıtın geleceğini biliyordu. Çok sürmedi ve içinden gelen bir ses duydu adam. Ancak hemen ardından bir başka ses, onun da ardından bir başka ses duydu. Sesler birbirini izledi ve tam on ses, art arda yanıtladı adamın kendine sorduğu soruyu.

İlki, "Ahlaki midir, değil midir, anlayabilmek için önce ahlakın ne olduğuna bakmak gerek," dedi. Bir sonraki de onun dediklerini destekleyici nitelikte bir şey söyledi: "Ahlak dediğin kime göre, neye göre?" Üçüncü ses, "Yahu, ne canını sıkıyorsun, alt tarafı bir blog burası, sanki roman mı yazıyorsun? Millet doktora tezi yazarken hırsızlık yapıyor da kimsenin gıkı çıkmıyor, sen bir blog yazısı için ahlakı önemsiyorsun, olacak şey mi?" dedikten hemen sonra dördüncü ses ona itiraz edecek oldu: "Ahlak dediğin bir erdemdir, işin büyüklüğüne küçüklüğüne göre değil, fakat bir ilke olarak her zaman her yerde önemsemeliyiz." O bunu dedikten sonra da beşinci ses duyuldu, şöyle diyordu o da: "İyi güzel de, burada ahlakı işin içine katacak bir konu göremiyorum ben. Bir yazının yazılıp yazılmaması, blogda yayımlanıp yayımlanmaması bana daha çok teknik bir konuymuş gibi görünüyor, ahlaksal bir durum göremiyorum." Tam da bu sesten sonra altıncı ses işitildi: "Millet blogunda neler neler yapıyor, sen oturmuş neyi dert ediyorsun. Blog senin, klavye senin, yaz gözüm, yaz, kim ne der?" Yedinci ses de, "İlle yazacak mısın yani? Bugün de bir şey yazmayıver, ne olacak, ne zaman yazacak bir şeyler gelir, o zaman oturur yazarsın," diyerek sözü sekizinci sese bıraktı: "Yazacağın şeye bağlı. Günü kurtarmak için bile olsa dişe dokunur bir şey yazmak var, boş bir şey yazmak var." Ardından dokuzuncu ses, "Yazmak, denize atmaktır, diyen sen değil misin? O halde yaz ve denize at," diyerek kestirip attı. Ve son olarak onuncu sesi duydu adam: "İçindeki seslere kulak vermek iyidir hoştur ama dışındaki sesleri de ihmal etmemen gerek. Aç hoş bir müzik, kalk kendine bir kahve yap, carpe diem."


Adam, içinden gelen tüm bu sesleri dinledikten sonra, hepiniz haklısınız, dedi kendi kendine ve sırf günü kurtarmak adına bir şeyler yazıp yayımlamaya karar verdi.

28 Kasım 2013

Ey kuş, geldiysen ses ver

Şu işe bak, İngilizler hindiye Türkiye'nin adını vermişler, Türkler de Hindistan'ın adını. 

İngilizce öğrenmeye başlayan pek çok Türk çocuğu, İngilizcede hindiye turkey, yani Türkiye dendiğini eninde sonunda öğrenince, vatan-millet-sakarya duyguları canlanır hemen ve bu adlandırmanın da Batının, özellikle de Amerika'nın bize karşı güttüğü kinin bir yansıması olduğunu düşünür. Halbuki mesele çok daha başkadır.

İngilizcede hindiye neden turkey dendiğini bir ara araştırmayı, sözcüğün etimolojisine bakmayı düşünmüştüm ama daha sonra unutmuşum. Dün New York Times'ta çıkan bir yazıyı okumakla da, deyiş yerindeyse gökte ararken yerde bulmuş oldum. Yazıyı, Mark Forsyth adlı bir vatandaş yazmış. Bu kişinin The Horologicon: A Day’s Jaunt Through the Lost Words of the English Language [Saatler Kitabı: İngiliz Dilinin Kayıp Sözcükleri Arasında Günübirlik Bir Gezinti] adlı bir kitabı da varmış. Türkiye'de yok ama okunacaklar listeme aldım hemen. 

Düşündüğümden de ilginçmiş turkey sözcüğünün yolculuğu. İsterseniz gelin önce sözünü ettiğim makaleyi okuyalım, sonra konuşmaya devam edelim. Bu arada, yazının Şükran Günü dolayısıyla yazılmış olduğunu da belirteyim, çünkü Amerika'da kasımın dördüncü perşembesi Şükran Günü olarak kutlanır ve hindisiz bir Şükran Günü de düşünülemez.

Hindinin Türkiye Bağlantısı (The Turkey's Turkey Connection)
Şükran Günü bütün bir Amerika'da kutlanır. Hindi de bütün bir Amerika'nın kuşudur. Öyle ki, Kolomb'un ve Hacılar'ın gelmesinden çok daha önce buradaydı. İlk kâşifler geniş hindi sürülerinin manolya ormanında yuvalandıklarını yazmışlardı. Denebilir ki, hindi elmalı börekten daha bir Amerikalıdır, gelgelelim adını 7127 km. ötedeki bir ülkeden almıştır.
Bu bir rastlantı değildir; söz konusu olan, yalnızca bir ses benzerliği değildir. Turkey (hindi) kelimesi Türkiye'den geliyor. Ancak, bir bağlantı noktası da var işin içinde. Bunu görmek için de Madagaskar'a uğramanız lazım. Nasıl mı?
Bir zamanlar İngiliz sofraları o kadar fakirdi ki, üstünde ne patates vardı, ne cigar, ne de hindi. Günün birinde insanlar ülkeye ilginç mi ilginç, egzotik bir kuş getirmeye başladılar. Bilimsel adı Numida meleagris olan bu kuşun şimdiki normal adı da miğferli gine kuşu'dur, çünkü alnında bir miğferi andıran kemikli tuhaf bir çıkıntı vardır. Bu kuş, Madagaskar'dan, Afrika'nın güneydoğu kıyısından geliyordu, ancak İngilizlerin bundan haberi yoktu. Tek bildikleri, etinin çok lezzetli olduğu ve  tüccarlar tarafından Avrupa'ya Türkiye'den getirildiğiydi. Böylece çok kısa bir süre sonra bu kuşlara turkey denmeye başlandı. 
Fakat bunlar, bugün kızılcık sosu ve kabak püresiyle servis ettiğimiz hindilerden değildi. Dediğim gibi, bugün hindi dediğimiz, bir Amerika kuşudur. İspanyollar Yeni Dünya'ya vardıklarında bilimsel adı Meleagris gallopavo olan bir kuşla tanıştılar. Ancak bilim onların pek de umurunda değildi. Umursadıkları tek şey, bu kuşların etinin hakikaten çok lezzetli oluşuydu. Turkey'e benzer, muhteşem bir tadı vardı bunların. 
Böylece İspanyollar bunları Avrupa'ya da satmaya başladılar. Bir süre sonra da bu kuş İngilizlerin sofrasında görünmeye başladı. Tam da İngilizlerin Amerika'da ilk kolonileri kurdukları zamanlardı. İki kuş arasındaki farka bakılmadı bile, bu kocaman kuşun tadına baktılar ve akıllarına turkey geldi. İngiliz dilinde böyle şeyler hep olur.
İşte, sizin bu aralar [Şükran Günü] yiyeceğiniz kuşa Karadeniz kıyısındaki bir ülkenin adının verilmesi böyle olmuştur. Diğer diller aynı hatayı yapmadılarsa da başka hatalar yaptılar. Mesela Fransızlar dinde (d'Inde) diyorlar, çünkü onlar da Hindistan'dan geldiğini sanıyorlar. Ve Türkiye'de de pek çok insan böyle düşünüyor olmalı ki, onlar da hindi diyorlar.
...
Asıl ilginç olan da ne, biliyor musunuz? Biz Türkçede bu hayvana hindi diyoruz ama sanmayın ki Hindistan'dan geldiği için öyle diyoruz. Adam söylüyor zaten, hindinin anavatanı Amerika'dır diye. Kuş Amerika'dan gelmiş, Hindistan'sa doğuda, peki de, Türkçede niye hindi deniyor bunlara o zaman? İpucu hemen yukarıda var zaten, Fransızlar d'Inde diyorlar ya, "Hindistan'dan gelme" gibi bir anlamı var bu kelimenin, yani tam da Hindi demek. Nasıl ki İngilizler Madagaskar'dan gelen o ilk kuşun Türkiye'den geldiğini sanıp ona turkey adını verdiler, aynı şekilde Fransızlar da Hindistan'dan geldiğini sanıp ona dinde dediler. Bir zaman sonra da, yukarıdaki makalede söylendiği şekilde, Amerika'dan gelen benzer bir kuşa, yani bugün bildiğimiz hindiye onun adını verdiler. İşte bu hindi kelimesi Türkçe'ye de Fransızca'dan geçmiş olmalı. 

Hindi kelimesinin Türkçeye Arapçadan geçtiğini söyleyenler de var. Örneğin TDK'nın sözlüğünde böyle deniyor. Dil Derneği'nin internet sözlüğünde nereden geldiği belirtilmemiş. Evet, Araplar da hindi diyorlar bu hayvana, ne var ki, bu sözcük Arapçadan gelmiş olamaz. Çünkü hayvanın kendisi, denildiği gibi, doğudan değil batıdan geliyor. Türkçenin bu kelimeyi Arapçadan alması için bu kuşu da onlar aracılığıyla tanımış olması gerekirdi mantıksal olarak. Oysaki öyle olmamıştır. Hindi, yukarıda da söylendi, İspanyollar aracılığıyla Britanya'ya ve bütün Avrupa'ya getirildi, Avrupa'dan da dünyanın geri kalanına dağıldı.

Pazılın parçaları dağıldı biraz, evet, isterseniz derleyip toparlayalım. Hatta isterseniz maddeler halinde yazalım.
     1. Madagaskar'dan İngiltere'ye ilginç bir kuş getirilir. Garibim, Madagaskar'dan gelmiştir ama İngilizler Türkiye'den geldi sanırlar, haksız da sayılmazlar, çünkü onu getirenler Türkiye'yle ticaret yapan tüccarlardır. Böylece bu kuşa hiç eğip bükmeden turkey derler, yani türkiye.
      
     2. Daha sonra Avrupa'ya İspanyollar aracılığıyla bu kez Amerika'dan bir başka kuş gelir ki biraz öncekine çok benzemektedir. Hem fiziksel yapısı benzemektedir, hem de etinin tadı kokusu. Aslına bakılırsa biyolojik bakımdan ikisi arasında akrabalık da vardır. Böylece İngilizler zahmete girip yeni bir kelime bulacaklarına ona da benzerinin adıyla turkey demeye başlarlar. Çok doğal bir şeydir bu, çocuklar da her gördükleri sakallıya dede derler, aynı mantık.
     
     3. İngilizler Amerika'yı kolonileştirip daha sonra Amerika Birleşik Devletleri adıyla yeni bir devlet kurduktan sonra da doğal olarak dillerini de götürürler, böylece bu turkey kelimesi de gitmiş olur. 
     
     4. Böylelikle, zaten Amerika kıtasından gelmiş olan kuş, hiç ilgisi alakası yokken turkey diye bir ad almış olarak yine Amerika'ya gider.

Şimdi benim merak ettiğim esas konu ne, biliyor musunuz? Bugün Türkçede hindi, İngilizcede turkey dediğimiz bu hayvanın gerçek adı neydi peki? Öyle ya, Avrupalılar gidip istila etmeden binlerce yıl önce de Amerika kıtasında uygarlık vardı. İşte İnkalar, Aztekler, Mayalar falan... Uygarlık olduğuna göre de bu kuşun muhakkak bir adı vardı, değil mi? Evet ama neydi? Araştırılmasına araştırılmıştır mutlaka, acaba bulunmuş mudur? Yani hindi dediğimiz bu kuşlara Amerika'nın yerlilerinin vermiş olduğu ad veya adlar biliniyor mudur? Bir araştırmak lazım tabii, bakalım ne zaman...

Bu arada, Madagaskar'dan Avrupa'ya gelen, Türkiye'den geldiği sanılan o ilk kuşun Türkçe adı da beçtavuğu. Beç, Osmanlıların Viyana'ya verdiği ad. Bundan da, Osmanlıların bu kuşu Avusturyalılar aracılığıyla tanımış olduğu sonucuna ulaşabiliriz. 

Merak ettiğim bir şey daha var. Acaba Madagaskar'dan gelen o kuşla Amerika'dan gelen o diğer kuş, bir başka deyişle beçtavuğuyla hindi hiç karşılaştılar mı? Karşılaştılarsa neler konuştular? Düşün dur.

27 Kasım 2013

Gölgesi

"Kuşların gölgesi olur mu, amca," diye sordum. 
"Neden olmasın," dedi, "senin gölgen oluyor da kuşlarınki niye olmasın?" 
Elbette ben de biliyordum kuşların da gölgesi olduğunu. Amacım, kuşları bahane edip balıkların gölgesini sormaktı amcama. Nitekim sordum da: 
"Peki, ya balıkların gölgesi olur mu?" 
Yüzüme baktı, "Gene neyin peşindesin sen, çocuğum?" diye sordu. 
"Hiiç, neyin peşinde olacağım? Merak ediyorum yalnızca." 
Amcam beni biraz süzdükten sonra, "Balıkların gölgesi olmaz!" dedi yüksek bir sesle. 
"Neden ama?" diye üsteledim. 
"Neden olacak, balıklar denizde yaşarlar da ondan."
"Biliyorum denizde yaşadıklarını. Ne olmuş yani denizde yaşıyorlarsa?"
Amcamın canı sıkıldı, elini kazağının yakasından içeri koyup gömlek cebinden sigara paketini çıkardı, paketten aldığı bir dal filtresiz sigarayı kurumuş dudaklarının arasına koydu. Ceketinin cebinden de çakmağını çıkardı, sigarasını yaktı. Bir nefes çekti, üstüne de bana belli etmemeye çalışarak ufaktan bir of çekti:
"Denizde güneş yoktur yavrucuğum, güneş olmayınca gölge de olmaz."
"Ama benim kitabımda kuşla balık yanyana duruyorlar?.."

Bu son sorumu yanıtsız bıraktı. Bunu sorduğumda amcam artık yaşlı sayılırdı, bense böyle sorular soran çocukların yaşında ya var ya yoktum.

25 Kasım 2013

Ben şahsen bizzat kendim

— Oğlum Harun, bu yazıyı günü kurtarmak için yazdığını biliyorum, hiç saklanma oraya buraya. 
— Yok kardeşim, nereye saklanacağım, bak işte buradayım, saklandığım falan yok. 
— Hadi oradan, ne kardeşi, ben senin kardeşin falan değilim.
— Neyimsin ya?
— Ne demek neyimsin, kendinim oğlum ben senin.
— Yani, evet, aslında öyle.
— Ne yanisi, ne aslındası, öyle işte bal gibi.
— Bende aslında diyorum işte. Ne yani, aslında demeyeyim de sahtesinde mi diyeyim?
— Lan var ya, lafı eveleyip gevelemekten başka işin yok haa... Ayrıca o bende'nin -de'si ayrı yazılır.
— Ona bakarsan o de'nin önüne de tire gelmez.
— Kim Tire'ye gelmez?
— Niyazi.
— O kim lan?
— Ne bileyim ben.
— Bilmiyorsun da ne demelere söylüyorsun?
— Sen, kim diye sorunca aklıma o geldi işte.
— Ya arkadaş, sen nerelere çektin meseleyi böyle, el insaf!
— Bir yere çektiğim yok valla. Hem mesele bu, lastik mi ki çekesin.
— Her neyse, kedi yumağa dolanır gibi birbirine dolandı konular, başa gelelim bence.
— Olur, gelelim. Ama gelmeden, son bir şey var, onu da halledip öyle gelelim.
— Neymiş?
— Bana sanki kedi yumağa değil de, yumak kediye dolanır gibi geliyor, ne dersin?
— Gözüm, hasta mısın sen? Ha kedi yumağa dolandı, ha yumak kediye dolandı, sonuçta bunlar birbirine dolanmıyor mu?
— Bir yerde öyle tabii.
— Bir yerde mir yerdesi yok, öyle işte.
— Ya, o değil de, bizim şunca yıldır kedimiz var, bir gün olsun yumakla oynadığını görmedim. Acaba bu kedi-yumak ilişkisi bir kitap efsanesi falan mı?
— Yok be, efsane falan değil, kedilerin ipleri sevdiğine öteden beri tanıklığım vardır. Hem, sen niye konuyu böyle uzatıyorsun, başa geliyorduk hani?
— Tamam tamam, hadi gelelim.
— Neydi, nereye geliyorduk, unutturdun işte, kafa mı bırakıyorsun adamda?
— de ayrı yazılır falan diyordum.
— Ha evet.
— Ama dur dur. Madem baştan başlıyoruz, en baştan başlayalım o zaman.
— Ne var ki en başta?
— Ben sana kardeşim diye hitap edince, kızdın, kardeşin neyim değilim ayaklarına yattın...
— Evet, yattım, ne olmuş?
— Ne olmuşu var mı, sen de başlarken bana oğlum dedin, ne iş?
— Dediysem dedim, ne uzatıp duruyorsun?
— Tabii, sıkışınca hemen, ne uzatıp duruyorsun, değil mi?
— Sıkıştığım falan yok, saçmalıyorsun sadece, onu dile getiriyorum ben de.
— Ben saçmalıyorsam sen de saçmalamış olmuyor musun?
— Ama seninki bir ton daha koyu bir saçmalama oluyor galiba.
— Kel alaka?
 Bak işte, sen diye hitap ediyorsun bana.
— Ya ne diye edecektim?
— Oğlum, insan hiç kendine sen diye hitap eder mi?
— Etmez, değil mi?
— Etmez tabii.
— Ama bak sen de yine bana oğlum dedin, insan kendine oğlum diye de hitap etmez.
— Valla öyle.
— Ama şöyle bir olgu da var, artık olgu mu dersin, başka bir şey mi, o sana kalmış, insan bazen sahiden de kendini iki kişiymiş gibi hissedebiliyor.
— Ohoo, sen ne diyorsun, benim kendimi üç kişi hissettiğim bile oluyor.
— Hadi oradan, ben niye hiç hatırlamıyorum öyle bir şeyi?
— İşte kendin diyorsun ya gözüm, senin kendini iki kişi hissettiğin anlarda o ikinci kişi ben olup ayrıyeten kendimi üç kişi hissediyorum.
— Hadi be?!
— Valla.
— Nasıl oluyor o iş?
— Sen kendini iki kişi hissettiğinde o iki kişiden biri ben oluyorum, biri de sen, değil mi?
— Evet.
— İşte o zaman ben kendi başıma fıri takılıyorum.
— Fıri ne lan?
— Fıri yahu fıri, free yani.
— Fıri değil bir kere o, fri.
— Ha ha ha, çok komiksin.
— Öyleyim, huyum kurusun.
— Her neyse, dağıtıp durma yine lafı. İşte ben kendi başıma fıri takılınca bu kez de ayrıca kendimi üç kişi hissediyorum.
— Lan oğlum, Aristoteles mantığından haberin yok mu senin? Saçmalamanın ötesi lan bu söylediklerin.
— Olsun, saçmalamanın da bünyeye yararları vardır, hiç kitap okumuyor musun sen?
— Yani şimdi senin bu mantıksız mantığına göre bir kişi o zaman sınırsız sayıda kişi olabilir.
— Yok canım, o kadar da uzun boylu değil.
— Uzun boylu değil diyorsun da... ben kendimi iki kişi hissedeceğim, sonra o iki kişiden biri de kendini üç kişi hissedecek, sonra onlardan biri de kendini yine bilmem kaç kişi hissedecek... Eee, nereye varacak bunun sonu?
— Öyle de, yine de pek mantıksız denemez hani.
— Bence mantıksızlığın daniskası.
— Niye mantıksız oluyormuş? Zenon'un kaplumbağa ile Akhilleus örneğinden daha mantıksız değil bence. 
— Zeyno kim ya?
— Zeyno değil, Zenon. Filozof Zenon.
— Neymiş kaplumbağa ile Akhilleus örneği?
— Bilmiyor musun?
— Biliyorum da, madem şu anda bir kişiyiz ama iki kişiyiz, anlat yine de.
— Dinle o zaman. Kaplumbağa ile Akhilleus yarışacaklardır.
 Kaplumbağa ile Akhilleus mu?
 Evet.
 Keh keh keh, çok komik!
 Komik momik, Zenon'un örneği bu.
 Neyse, devam et.
 Kaplumbağa Akhilleus'tan bir-iki dakika önce yarışa başlar. 
 Ee?
 Ee'si, Akhilleus artık ömürbillah kaplumbağayı yakalayamaz.
— Nedenmiş o?
— Bilmiyorum, git Zenon'a sor onu da.
 Zenon'a değil de, Zeyno'yu görünce ona soracağım ben.
— Artık Zeyno'ya mı soruyorsun, Fato'ya mı soruyorsun, sana kalmış.
— Çok komiksin, biliyor musun?
— Niyeymiş?
— Fizikçiler Zenon'un o örneğini çürüteli yüzyıllar oldu.
 Karıştırma şimdi onu.
 Karıştırmayacağım zaten. Bence artık bitirelim bu yazıyı.
— Bitirelim bitirmesine de, biz bu yazıya ne başlık atalım?
— Haydaa, nasıl ne başlık atalım, atmışız ya işte, yukarıda duruyor.
— O başlık gelecekte duruyor.
— Nasıl yani?
— Yani şu anda bu saçmalıklarımızı okuyan sayın ziyaretçinin okuduğu o başlık gelecekte duruyor. 
— Valla anlamadım.
— Anlıyorsun, anlıyorsun da kasten yapıyorsun, biliyorum.
— Yok valla, ciddiyim.
— Bak şimdi, şu anda biz bunları yazarken yukarıda başlık var mı?
— Yok.
— Ama biraz sonra bitirdiğimizde buna bir başlık atmak icap edecek...
— Doğru.
— Zıkkım doğru! İşte o başlığı attıktan sonra da bunu yayımlamayacak mıyız?
— Evet.
— Yayımladıktan sonra da sayın okuyucu gelip bunları okuyacak.
— Evet, hatta şu anda okuyor bile, bak.
— Yok, şu anda değil, gelecekte okuyor o.
— Hoppalaa!
— Hoplayıp zıplamasana be kardeşim.
— İyi de kafamı allak bullak ettin.
— Yahu, bunda anlaşılmayacak ne var?
— Ne var?
— Şu anda bu yazı henüz yazılma aşamasında değil mi?
— Evet.
— Henüz yayımlanmadı.
— Ona da evet.
— Henüz yayımlanmayan bir yazı nasıl okunabilir?
— Nasıl?
— Okunamaz.
— Hımm.
— Yani şu anda bunu okuyan her kimse, aslında gelecekte okuyor. Okuyucuya göre şu andaki zaman, bize göre gelecek zaman.
— Off! Kes, tamam tamam, kes. Senin dediğin gibi olsun!
— Bence de keselim artık. Ama bir başlık bulamadık.
— Bak, madem deminden beri sen ve ben, yani, bir başka deyişle ben ve ben atıştık, başlık olarak da buna uygun bir şeyler bulalım.
— İyi de nasıl bir şeyler bulabiliriz?
— Yıllar önce Me, Myself, I diye bir film çıkmıştı hani, Ben şahsen bizzat kendim diye çevirmişlerdi, nasıl bir başlık olur bu gevelemelerimize?
— Bence uygun olur.
— Bencede.
— Bak, yine de'yi bitişik yazdın.
— Gıcıklığına yaptım la.
— La ne demek la?
— Ne bileyim la.

20 Kasım 2013

Winter is far away...

In a field one summer’s day a grasshopper was hopping about, chirping and singing to its heart's content.  A group of ants walked by, grunting as they struggled to carry plump kernels of corn.
“Where are you going with those heavy things?” asked the grasshopper.
Without stopping, the first ant replied, “To our ant hill.  This is the third kernel I've delivered today.”
“Why not come and sing with me,” teased the grasshopper, “instead of working so hard?” 
“We are helping to store food for the winter,” said the ant, “and think you should do the same.” 
“Winter is far away and it is a glorious day to play,” sang the grasshopper.
But the ants went on their way and continued their hard work.
The weather soon turned cold.  All the food lying in the field was covered with a thick white blanket of snow that even the grasshopper could not dig through.  Soon the grasshopper found itself dying of hunger.
He staggered to the ants' hill and saw them handing out corn from the stores they had collected in the summer. He begged them for something to eat.

(Buraya kadarı bildiğiniz hikâye. Bundan sonrasını ben uydurdum. Kardeşimin ödevi vardı, yardım istedi haliyle, ben de "yardımcı oldum".)


“Oh dear,” said one of the ants in a charitable voice, “we know you haven’t been able to store anything away for the winter. Don’t worry, here we have so much food for us and you. Yes, it’s true that you have spent all of your time in the last summer, but it’s not a problem. We are your friends, and friends should always help each other, aren’t they? 
“Yes, of course!” replied the grasshopper, we are good friends and will always help each other. So, now you give me some food, and I will play music and sing songs for you.”

The ants invited the grasshopper inside, and he accepted this invitation. That night all the ants and the grasshopper ate a delicious meal, then sang songs, danced and late night slept. 

(İyi etmişler bence.)

18 Kasım 2013

Bilge Karasu

Bilge Karasu'yu okumayı uzun zamandır istiyordum. Ancak buna bir türlü cesaret edemiyordum. Onun "başka" şeyler yazdığını biliyordum çünkü. Gündelik hayatımızda yapıp ettiklerimiz farklı derecede cesaret isterler; kıyıda oturup denizi izlemekle denize yirmi metre yükseklikten atlamak farklı derecede cesaret isteyen edimlerdir. Yazarların metinleri için de böyledir bu, her yazarı okumak için bize gerekli olan cesaretin miktarı aynı değildir. Umarım verdiğim örnek yadırganmaz.

Nihayet Bilge Karasu'yu da okudum. Herhangi bir sürprizle karşılaşmadım. Beklediğim gibi çıktı, yazdıklarından hiçbir şey anlamadım. Buna karşılık, kitabı bir solukta okuduğumu söyleyebilirim, çok zevkliydi çünkü okuduklarım. Hiçbir şey anlamadan nasıl zevk alabildin ki be adam, diye sormazsanız alınırım. Buna verecek eli ayağı düzgün bir yanıtımın olmadığını da söyleyeyim ama. Ne bileyim, Bilge Karasu derin bir adam nihayetinde, derin adamların yazdıkları da öyle sıradan şeyler olmayacaktır. Anlamıyorsan bile sana bir şeyler anlatıyor olacaktır. Öyle değil mi, size biri boş şeyler anlatıyor ve siz de gerçekten anlıyorsanız bile yalnızca zaman harcamış olursunuz onu dinlemekle, adı üstünde, boş şeylerdir, ama bir de bunun tersini düşünün, size biri hakiki şeyler anlatıyor ve siz de hiç anlamıyorsanız bile, gene de bir katkısı vardır size o anlatılanların, adı üstünde, hakiki şeylerdir, anlatabiliyor muyum?
.
Bilge Karasu'nun Gece'sini okudum. Aslında Göçmüş Kediler Bahçesi'ni okumayı düşünmüştüm. Neden, diye sorarsanız, adından ötürü. Hani, bazı kitapları sırf kapaklarından ötürü okumak isteriz ya, bize bir şeyler çağrıştırır kapaklar, ben de bazı kitapları adından ötürü okumak isterim. Son zamanlarda nedense kediler üzerine okumak istiyorum. Hatta bir ara kedili metinlerin listesini çıkarmıştım, bilgisayarın bir yerlerinde duruyor olmalı, başında da Salâh Birsel'in bir metni vardı. Sahi bak, Salâh Birsel de okunmayı bekliyor onca zamandır. Yeri gelmişken söyleyeyim, deneme okumayı çok severim. Nermi Uygur'u örneğin, henüz okumadıysanız çok şeyler kaçırıyorsunuz demektir. Ne diyordum, Bilge Karasu okumanın vakti geldi, deyip halk kütüphanesinin yolunu tuttum. Göçmüş Kediler Bahçesi yoktu, ben de mecburen Gece'yi alıp eve geldim. 

Bazı şiirleri okurken yaşadıklarımı yaşadım Gece'yi okurken. Şiirden hiçbir şey anlamam ama severek okurum, üst üste birkaç kez okurum üstelik. Bir zamanlar böyle değildi ama, onu da itiraf edeyim. "Ne saçmalamış bu" diye söylendiğim çok olmuştur bir şiiri okurken. Tabii, birini yargılamaktan kolay ne var. Okullarda hep karşılaştığımız bir şeydir, öğrenci, diyelim otuz almışsa "Hocam, bana niye otuz verdiniz?" diye sitem eder, ama doksan almışsa teneffüsü dört gözle bekler, yan sınıftaki arkadaşına "Doksan aldım" demek için. Benimki de o hesaptı bir zamanlar, şiiri anlamışsam ben anlamıştım, yok, anlamamışsam şair saçmalamıştı, başka işi gücü mü yoktu oturup bunları yazmakla vakit harcıyordu. Neyse ki çok sürmedi bu yargılamalarım. Şimdi hiç anlamadığım bir İkinci Yeni şiirini örneğin, severek, defalarca okuduğum olur. Ha, anlayınca iki kat severek okurum, o ayrı.
.
Bilge Karasu
Kitabı anlamadığımı söyledim. Belki Bilge Karasu'nun tüm kitaplarını okuduktan sonra dönüp bunu bir daha okumalıyım anlamak için. Belki de okuduğum her kitabında biraz daha anlayacağım. Bilemem. Kitabın adı Gece. Bunun üzerine düşündüm uzunca. Gece nedir? Ya da gece denince aklımıza ilk gelen nedir? Elbette karanlık. En azından benim aklıma ilk gelen bu. O halde karanlık bir durumdan söz ediyor olmalı Bilge Karasu. Peki ama, nasıl karanlık bir durum bu? Bir tür daralma, sıkılma, hayattan bıkma mı? Siyasi ve toplumsal olayların doğurduğu bir karanlık mı? Düşün dur... Tabii ki gece demek yalnızca karanlık demek değildir. Gecede başka şeyler de var, örneğin yıldızlar. Işımaları için gece olması gerek. Karanlık ne denli olumsuz bir anlam barındırıyorsa, yıldızlar da o denli olumlu bir anlam taşır, haksız mıyım? Gecede bir de yalnızlık var, onu da atlamamak gerek. Yalnızlık, ama sıkıntı veren türden değil, seni kendinle başbaşa bırakan türden bir yalnızlık. Dinginlik anlamındaki yalnızlık. Bunları hep hesaba kattım ama yine de bir sonuca varamadım. Bilge Karasu nasıl bir geceden söz ediyor? 

Bir şey anlamadın, tamam, ama gene de söyleyecek bir şeyin yok mu bu kitapla ilgili, diye sorsa biri, "metaforlar kitabı" derim herhalde. Nasıl yani, diye üstelerse, öyle işte, baştan sona metaforlarla dolu, diye sürdürürüm ben de. Bakın mesela: 
"Gecenin işçileri" epeyden beridir artık herkesin ağzında dolaşan bir deyim. Buna karşılık olacak bir deyim, örneğin "gündüzün işçileri" deyimi, kullanılmıyor. Hiç değilse, kullanıldığını daha işitmediğimi söyleyebilirim. 
Kimdir bu gecenin işçileri? Kitap boyunca onlardan söz edilir. Ama bilemeyiz bunların nasıl işçiler olduğunu. İşçi varsa ortada, iş de vardır haliyle. Ne iş görüyor peki bu adamlar? Sahi, bunlar adam mı? Belki de insan değillerdir...

Yalnızca gecenin işçileri de değil, N. diye biri var, Sevinç adında başka biri var. Bu ikisinin insan olduğuna yönelik kuşku yok. (Gibi.) Öyle sanıyorum ki bunlar yazarın yaşamında yer almış kişiler. Evet ama kitapta ne işleri var? Sonra, Bilgiler Sarayı diye bir yer var. Ne menem bir saraydır bu? Burada nasıl bilgiler bulunur, dahası, ne kadar bilgi bulunur? Burası bilgilerin üretildiği bir saray mıdır, tüketildiği bir saray mı? Düşün dur... Bir de Hareket var. Bu hareketin niteliğini de çıkaramadım. Toplumsal bir hareket midir bu, siyasal bir hareket mi? 

Böyle sorular işte... Kitap boyunca kafamı kurcaladı durdular. Şunu da söylemezsem kendime haksızlık etmiş olacağım, kitabı açık bir zihinle okuyamadım maalesef. Son bir yıldır özellikle, kafamı hiç toparlayamıyorum. Bunlar söylenmez gerçi, millete ne senin kafanın dağınıklığından, yine de söylemiş bulundum işte. Bakın örneğin, ne diyor kitabın başlarında:
Uzatıyor, dolaştırıp karıştırıyor muyum lâfı? Şimdiye değin doğru dürüst olmuş bitmiş bir şey yok. Geçişin sertliği, çarpıcılığı, istediğim bir şey mi? Oysa tasarladığım çeşitli izleklerden ancak birini sezdirebildim şimdilik. Dağınıklığı toparlamak gereği var, her şeyin ardındaki yazar ben miyim, benim bir yaratığım mı, karşılaştırmak gereği var... 
Sözü edilen izleği sezemedim ne yazık ki? O bir yana, burada konuşan kişi kim, sözünü ettiği izleği bize sezdiren kim, Bilge Karasu mu, yoksa kitaptaki biri mi? Buna da emin olamadım. İyisi mi ben de lafı fazla uzatmayayım. Besbelli, işin içinden çıkamayacağım. Zaten uzun blog yazıları pek çoklarınca okunmaz, yıllardır blogger'ım ya güya, bunu çok iyi bilirim. Sahi, buraya kadar okudunuz mu? Eğer öyleyse, siz ya bir kitap kurdusunuz ya da bir Bilge Karasu hayranı, kalıbımı basarım.

16 Kasım 2013

Kedinin İşi

Kedi duvara işedi. Bir kedinin duvara işediğini hiç görmemiştim o güne dek. Dahası, bir kedinin işediğini görmemiştim. Ne tuhaftı. 

Neresi tuhaftı bunun? İşte bunu bilmiyordum. Ortada bir tuhaflık vardı ya, ne olduğunu çıkaramıyordum bir türlü.

Kedi çekip gitti. Öyle umursamaz bir hali vardı ki... Bütün duvarların sahibi oydu sanki. Kedinin ardından bakarken aklıma, insanlar olarak ne kadar özgür olduğumuz meselesi takıldı gene. Hakikaten ne kadar özgürdük? Bir kedi, şehrin dilediği duvarına dilediği zaman işeyebilir. Hayır hayır, o hemen aklınıza gelen şey değil söylemek istediğim; biz insanlar da dilediğimiz zaman dilediğimiz duvara işeyebilelim demeye getirmiyorum. Kaldı ki, biz mi daha çok kirletiyoruz şehirleri, kediler mi? Değil mi ya?

Sahi, duvarlar kime aittir? Ardında yaşayanlar, bir duvarın iç yüzüne sahip çıkabildikleri kadar dış yüzüne de sahip çıkabilirler mi? Çıkamazlar gibime geliyor. Öyle olsaydı, bu kedi bu duvara bu kadar rahat işeyebilir miydi? Bunları düşündüm oradan geçerken. 

Nereden geçiyordum? Duvarın dibinden mi? Belki de uzaktan görmüşümdür duvarı. Bin yıllardır süregelen bir gelenektir; duvarlar, insanları ve geriye kalan her şeyi birbirinden ayırmayı marifet sayarlar. Duvarların kendilerini birbirinden ayıran bir şeyler de yok mudur?

Kedilerin biz insanlarla çok ortak noktası var. Belki de bize en çok benzeyen hayvandır kedi, nereden bilebiliriz?

Her neyse, oradan geçip gittim. Ama o tuhaflık peşimi bırakmadı. Alt tarafı, bir kedinin işediğini görmüştüm, neden o denli üstünde duruyordum? Duvara işemekse, duvarlara işendiğini görmüştüm defalarca. Kafamı kurcalayan neydi o halde? Başka bir tuhaflık vardı da kedinin işediğini görmüş olmak onu mu çağrıştırmıştı? Bilmiyordum.

Düşündüm durdum. Baktım olacağı yok, dönmeye karar verdim. Oradan bir daha geçersem, belki beni bu denli düşündüren tuhaflığın ne olduğunu anlardım. Döndüm. Çok sürmedi oraya varmam. Kedi zaten çekip gitmişti. Duvarsa yerli yerindeydi.


Ee, bu kadar mı, diye soracaksınız. Evet, bu kadar. Hayatın kendisi bile yarım yamalak bir hal almışken, öykülerin yarım kalmasından daha doğal ne olabilir.

Ne olabilir?

15 Kasım 2013

Cimri

1834'te doğdu. Babası milyoner bir iş adamıydı. Annesiyse sürekli hastaydı, bundan ötürü, iki yaşından itibaren babası onu yanında işe götürdü ve ona borsa ve hisseler hakkında pek çok şey öğretti. Altı yaşında finans gazeteleri okumaya başladı ve bu arada kendi banka hesabını açtı.

21 yaşındayken babası ölünce ona 7.5 milyon dolar servet kalmış oldu. New York'a taşındı, Wall Street'te yatırım yapmaya başladı. Her kuruşu biriktirdi, öyle ki, en ucuz lokantalarda 15 kuruşa yemek yiyordu. Bir zaman sonra, dünyanın en zengin ve en nefret edilen kadını oldu. "Wall Street Cadısı" diye lakap takıldı. 33 yaşında kendisi gibi bir milyonerle evlendi, bu evlilikten Ned ve Sylvia adında iki çocuğu oldu.


Cimriliği efsanevi türden bir cimrilikti. Her girdiği dükkanda fiyatlar hakkında tartışırdı. Ucuz kuru bisküvi almak ve çok sevdiği köpeği Dewey'e bedava bir kemik bulabilmek için semt pazarına yürüyerek giderdi. Bir keresinde 2 kuruşluk bir pulu kaybolunca bütün geceyi onu aramakla geçirdi. Kedine hiç kıyafet almadı, her zaman o eski püskü, siyah elbisesini giydi. Hepsinden de kötüsü, oğlu Ned düşüp dizini yaraladığında, doktora para vermemek için saatlerce ücretsiz tıbbi hizmet veren bir yerler aradı. Sonunda çocuk sakat kaldı.


1916'da öldüğünde çocuklarına 100 milyon dolar (bugünün yaklaşık 10 milyar doları — eski TL'ye göre 10 katrilyon, evet, trilyon değil, katrilyon) servet bıraktı. Kızı, kendi payıyla bir hastane yaptırdı.



Kim mi bu? Hetty Green adlı bir Amerikalı. İşte, bu gördüğünüz abla.

Bir kez daha düşünelim, zenginlik nedir? On katrilyon paran olup da öz oğlunu doktora bile götürmeyip sakat kalmasına yol açmak kadar büyük bir fakirlik var mıdır?

13 Kasım 2013

Kültür Nedir?

Herodot'un Tarih'inden bir pasaj:
Eğer insanları dünyadaki tüm âdetler arasından kendilerine en iyi görüneni seçmekte serbest bıraksalar, her biri döner dolaşır yine kendininkini yeğ tutar; herkes kendi göreneklerinin başkalarınınkinden çok üstün olduğuna o kadar inanır... İnsanların kendi göreneklerine karşı besledikleri duyguların gerçekten ne kadar köklü olduklarını gösteren pek çok belirti vardır; işte bir tanesi: Darius kralken, bir gün çevresindeki Yunanlıları toplayıp sordu, babalarınızın ölüsünü yemek için kaç para istersiniz, dedi; böyle bir şeyi hiçbir ücret karşılığı yapmayacakları cevabını aldı. Darius bunun üzerine Kallatiai denilen Hintlileri çağırttı, ana babalarını yerlerdi, görenekleri böyleydi; ve Yunanlıların yanında bunlara sordurdu, tercüman aracılığıyla, babalarının ölüsünü yakmak için kaç para isterler, diye; Hintliler bunu bir sövgü saydılar, kendilerine karşı böyle davranılmaması dileğinde bulundular. 
Kültür nedir? Doğada var olan her şeyin yanında, insanların yaptığı her şey. En yaygın ve kabul gören tanımlarından biridir bu. Kültür, Latince cultura sözcüğünden gelir ve "toprağı sürmek" demektir. Türkçesine ekin denmesinin nedeni de budur. Evet, insanlar yeryüzünde yaşamaya başladıkları ilk günden beri durmadan bir şeyler "ekip biçerler". İlk insanın çıkardığı ilk sesten tutun da, günümüzdeki Kongre Kütüphanesi'nin 1348 km. uzunluğundaki raflarında yer alan milyonlarca kitabın yazılışına dek, insanlık, binlerce yıllık bir süreç içinde sürekli olarak üretti durdu. 

Ne üretti insanlık? Sanırım, ne üretmedi, diye sorulsa daha kolay cevaplanır. Her şeyi bir yana bırakıp yalnızca ve yalnızca dilleri ele alsak bile, –değil mi ya, dilleri de insanlar üretti– bu sorunun yanıtı cilt cilt kitaplar doldurur. Nitekim doldurmuştur da. 

Üretilmiş olan her şey iyi midir peki, bu sorudan devam edelim. Buna bir cevap aramak için önce iyinin ne olduğuna bakmak gerek. Bunun için de biraz felsefe okumak gerek tabii. Kısaca söylemek gerekirse, tüm insanlar için ortak iyiler olduğu gibi, herkesin farklı iyileri de vardır. Örneğin su içmek tüm insanlar için iyidir. Ama her zaman böyle örnekler bulmak da pek kolay değildir, çoğu kez tek bir iyi yoktur. Birinin iyisi ötekinin kötüsü olabilir, uygarlık tarihi bunun örnekleriyle doludur. İşte, Herodotos'un verdiği örnek de buna tastamam uyuyor. Bir yanda ölülerini yiyen Kallatiai'ler, öbür yanda ölülerini yakan Grekler... Buna bir de bugün ölülerini toprağa gömen bizleri katın. Hangisi iyi?

İnsan bir yerde durup duruyor. Sahiden de, şöyle açık bir zihinle düşündü mü, iyinin aslında iyi, kötünün de aslında kötü olmadığını anlıyor. Her şey göreli. Bana göre bu iyi, sana göre şu, ona göre o. 

İçine doğduğumuz toplumun kültürü, ilk soluğumuzdan başlayarak bizi çepeçevre sarar. Başka bir kültür seçmek yönünde hiçbir şansımız yoktur. Büyümeye başlarız. Ana-babamız ne yapıp ediyorsa onu yapıp eder, ne yiyip içiyorsa onu yer içeriz. Büyüdükçe özümser, benimseriz onların kültürünü. Kısa zamanda da sahipleniriz. Böylece, biz bu dünyaya gelmeden, belki binlerce yıl önce oluş(turul)muş olan o kültür bizim oluverir. Elimiz ayağımız, sesimiz soluğumuz kadar bizim olur. Oysaki, birimizden birimizin aklına gelmeyen bir şey vardır, biz o kültürü elde etmek için hiçbir şey yapmamışızdır. Ama, diyorum ya, yine de bizimdir.

Biraz daha büyürüz. O zaman kimilerimiz, bakkaldan ekmek almak, arkadaşlarla buluşmak, ıslık çalmak, otobüse binmek gibi işlerde kullanmayı yeğlerken aklını, kimilerimiz de daha başka şeylere yatırmayı uygun görür. Ve işte o andan itibaren birtakım şeyler ters gitmeye başlar. Çünkü bize öğretilen ya da kendi öğrendiğimiz pek çok şeyin yanlış çıktığını görürüz. Bize inek eti yemenin iyi bir şey olduğu öğretilmiştir misal, ama orada bir yerde kötü bir şey olduğunu öğreniriz. O vakit oturur, başımızı ellerimizin arasına alırız: Yanlış giden neydi?

11 Kasım 2013

Fotoğrafların Anlattıkları - 5

© Musée Albert-Kahn
Moğolistan 1913. 
Bir kadın, insan aklının sınırlarını zorlayacak bir yöntemle ölüme terk edilmiş.

Orada bir idam şekliymiş bu. Geçenlerde bir blogdaş'ın blogunda gördüm bu fotoğrafı. Albert Kahn adlı efsanevi denebilecek bir fotoğrafçıya ait. Kendisinden uzun uzadıya bahsetmek istemiyorum burada, söz konusu blogda hakkında detaylı bilgi var zaten, okumanızı öneririm. 

Bir insan neden ölüme terk edilir? 

İnsan onuru nedir, diye sordum kendime, bu kadının halini görür görmez. 

Bir zamanlar felsefe mürekkebi yalamaktaydım, yarım kaldı gerçi o iş, hocamla sık sık bu konular üzerine konuşurduk; insan onuru, insan hakları vs. "Kendinde değer" kavramını öğrenmiştim o hocamdan. Öyle, bazı şeyler kendinden değerlidir. Misal, bir parfüm, kokusundan ötürü değerlidir, keza bir kalem de yazabilme özelliğinden dolayı. Parfümün değeri kendinde değil kokusunda, kalemin değeriyse yine kendinde değil yazma özelliğindedir. Ancak bazı şeyler vardır ki, işte insan onuru örneğin, kendinde bir değere sahiptir. İnsan onuru herhangi bir şeyden ötürü değil, ama kendinden ötürü değerlidir.

Öldürmenin de onurlu biçimi olur mu? Elbette olur. Bakınız, Amerika'da idam mahkumları zehirli iğne, gaz odası gibi yöntemlerle infaz edilirken, yanıbaşımızdaki İran'da, şehir meydanındaki bir vince asılarak, çoluk çocuğun gözleri önünde infaz edilirler. Kaldı ki, Amerika'da seri katillere filan idam cezası verilirken, İran'da rejim piyangosu kime vurursa ona.

Tarih boyunca insan onuru ne çok ayaklar altına alındı. Ne acıdır ki, bugün de çok iyi bir durumda olduğu söylenemez. Evet, Rıfat Ilgaz ustanın dediği gibi, bugün Roma'da aç aslanlara atılmıyor insanlar ama insan onuru bu, ha bir Roma kolezyumunda aç aslanlara yem yapmışsın, ha bir Moğol çölünde sandığa kilitlemişsin, ha bir İran meydanında taşa tutmuşsun.

10 Kasım 2013

Fotoğrafların Anlattıkları - 4

© İzzet Keribar
Bu fotoğrafı ilk olarak on yıl kadar önce bir gazetede görmüştüm, İstanbul'da açılacak bir sergi haberiydi yanlış anımsamıyorsam. Gelgelelim, kime ait olduğu yazmıyordu gazetede, sergide yer alan fotoğraflardan biri olarak basılmıştı. Kesip saklamıştım, hâlâ da duruyor, bunun gibi renkli değil, siyah-beyaz, ama bundan daha büyük. 

Daha sonra bu fotoğrafı internette epey aradım. Başta bir şey bulamadım. Ama üç-dört yıl boyunca aklıma geldikçe aradım ve sonunda nasıl oldu bilmiyorum izini bulmayı başardım. Ancak bu kez de kime ait olduğu hakkında doğru dürüst bir bilgi yoktu. İzzet Keribar'ın mıydı, Şakir Eczacıbaşı'nın mı, Sabit Kalfagil'in mi, belli değildi. Çünkü yer aldığı sitelerde hakkında bilgi yoktu. Ama İzzet Keribar'ın olma olasılığı yüksekti, çünkü hep onun adına rastlıyordum izini sürerken. Bunun üzerine kendisine sormaya karar verdim ve geçen yıl martta bir email gönderip, bu fotoğraf sizin mi, diye sordum. Cevabın gelmesiyle, nihayet fotoğrafın sahibini bulmuş oldum. 

İzzer Keribar, mesajında, bu fotoğrafın sahibinin kendisi olduğunu, ama benzerinin İlyas Göçmen'de de olduğunu söylüyordu. Çünkü o gün Samatya'da birlikte gezmişler. (Göçmen'in çektiği şurada). Demek ki fotoğraf Samatya'da çekilmiş. Bu arada, emin olmamakla birlikte 1981'de çekildiğini de belirtiyordu. Fotoğrafın adını da sormuştum, özel bir adı yokmuş. Mesajının sonuna da şöyle yazıyordu Sayın Keribar: "Düşünüyorum da bu ufak kız şu anda herhalde 35 yaşında bir kadın olmalı."

Bu fotoğrafı çok severim. Üç-dört yıldır blogun kenar çubuğunda yer alıyor zaten, görüyorsunuz. Çocuğun kendisinin yüzü görünmüyor, ama yere çizdiği bebeğin yüzü bize dönük. Sanatıyla tanınan, dahası, sanatıyla var olan bir sanatçıyı çağrıştırıyor bana bu fotoğraf.

9 Kasım 2013

Fotoğrafların Anlattıkları - 3

© National Army Museum, London
Kuzey İrlanda'nın başkenti Belfast. Tahmini 1973. IRA'yla İngiliz Ordusu arasında sıcak çatışmaların yaşandığı günler. 

Geçenlerde Levent Cantek'in blogunda gördüm bunu. Altında herhangi bir şey yazmıyordu. Duvardaki Little Patrick Street yazısından buldum fotoğrafı. Londra'daki İngiliz Ordu Müzesi'nde yer alıyormuş. Kimin çektiği hakkında bir bilgi bulamadım müzenin sitesinde. Amatör bir fotoğrafçı tarafından çekilmiş olduğunu düşünüyorum, çünkü sitede de çekildiği tarih olarak c1973 yazıyor, yani tahmini bir tarih.

Üç-dört yaşlarında bir çocuk, arkadaşlarıyla oynamak için duvarın dibinden yürüyerek yanlarına gidiyor. O anda binanın öbür duvarının yanından devriye gezen iki İngiliz askeri geliyor. Ne askerlerin çocuktan haberi var, ne de çocuğun onlardan. Tam, askerle çocuk karşılaşacakken fotoğrafçı deklanşöre basıp o an'ı ölümsüzleştiriyor. 

Yoğunluğu ne olursa olsun, bir savaş en çok çocuklara zarar verir. Çünkü savaşın ne olduğunu, niçin yapıldığını bile bilmezler. Ama onlar her şeye rağmen gene de çocukluklarını yaşamak isterler. Fotoğraftaki çocukların kayıtsızlığını da böyle yorumlamak gerek. Hayat, asıl biz ona kaydetmeden yaşayıp gittiğimizde güzeldir, büyür büyümez unuttuğumuz bir gerçektir bu. 

8 Kasım 2013

Fotoğrafların Anlattıkları - 2

© Christer Strömholm
İsveçli fotoğraf sanatçısı Christer Strömholm çekmiş bu enfes fotoğrafı.

İlk gördüğümde nedense çocukların ellerindeki çantalar hiç dikkatimi çekmedi. Daha doğrusu, yalnızca yüzlerine baktım bu şirin ufaklıkların.

Çantaları fark etmeyince, fotoğraf da siyah-beyaz olunca, Balkanlar filan galiba, diye geçirdim içimden. Çingene çocuklarına benzettim herhalde. Strömholm'un sitesinde, altında Paris 1962 yazıldığını gördükten sonra farkına vardım ellerindeki çantaların. Bir de, işin doğrusunu isterseniz, bu çocukların yüzünde masumiyeti çağrıştıran bir ton var. Paris'te görmeyi ummayacağımız bir ton. Neden, diye sorulabilir; ne yani, Paris'te masum çocuk bulunamaz mı? Bulunabilir elbette. Ee? Nasıl desem ki, masumiyeti Paris'te aramanın biraz abes kaçacağı yönünde bir düşünce beliriyor kafamda.
***
Çanta demek, moda demek bir anlamda, moda demek de Paris demek. Buradan, aslında bu çocukların Paris'li olduğu tahmin edilebilirdi. Evet ama, pek de haksız sayılmam, bu çocuklar hiç Parisli'ye benzemiyor, ne dersiniz? Örneğin sağdakinin hırkası yırtılmış azıcık, sonra, üstü başı kirli... Her şey bir yana, Paris gibi büyük kentlerin çocukları da yetişkinleri gibi kayıtsız olur, bunlar gibi objektiflere merakla bakan gözlere genelde daha başka yerlerde, ne bileyim, üçüncü dünya ülkelerinde rastlamaya alışmışızdır. Ya da, alışmışızdır demeyelim, şartlanmışızdır. 
***
Anı yakalamak, sanıldığı kadar kolay değildir. Rastlantısal da değildir. Pek çok insan, çok beğenilen bir "o an" fotoğrafının rastgele çekildiğini sanır. Fotoğrafçı yolda yürürken birden karşısına o muhteşem poz çıkmıştır, eh, fotoğrafçıdır bu ya, makinesi her an yanındadır, davranıp çekmiştir. Halbuki, o an'ı çekmek için nereden baksan bin an "yaşamıştır" fotoğrafçı.

7 Kasım 2013

Fotoğrafların Anlattıkları - 1

© Yevgeny Ananievich Khaldei (Евгений Ананьевич Халдей)
Bu fotoğrafı, geçenlerde şair Betül Tarıman facebook'ta paylaşınca gördüm. O da bir başka sayfada görüp beğenmiş ve paylaşmış. O sayfada fotoğrafın altına sahibi kimdir, diye sordum ama bilen çıkmadı. Nedense o an aklıma Google'da fotoğrafları da arayabildiğimiz gelmemiş. Bilgisayara da kaydetmiştim, bugün gözüme çarpınca bu kez Google'da aramayı akıl ettim, aradım ve buldum. 

Yevgeni Haldey (Евгений Халдей) adlı bir Kızıl Ordu fotoğrafçısına ait. Haldey, 1917'de bugünkü Ukrayna'nın Donetsk kentinde doğmuş, 1997'de Moskova'da ölmüş. 2. Dünya Savaşı sırasında, Rusların Almanlara karşı kazandığı zaferin simgesi sayılan, Berlin'de Reichstag'a Sovyetler Birliği bayrağı çeken Sovyet askerinin fotoğrafını çeken kişidir Haldey. Bundan ötürü de, hem çektiği o fotoğraf ünlenerek bir anlamda tarihe geçmiştir, hem de kendisi. 

Yukarıdaki fotoğraf hakkında, nerede ve ne zaman çekildiğine dair bir bilgi bulamadım ne yazık ki. 1950'den önce olsa gerek. Eski arabalara meraklı biri, arka plandaki arabaya bakarak bir tarih verebilir belki. 

Görsel tarih de en az sözlü ve yazılı tarih kadar önemli. 

Bunun gibi, insanı düşündüren birkaç fotoğraf daha var. Bu resmin altına bu yazıyı yazarken –henüz başlık da atmamıştım– o diğerleriyle beraber birkaç gün üst üste Fotoğrafların Anlattıkları başlığıyla blogda yayımlayayım, dedim, hazır yazacak pek bir şey de aklımda yokken... İlki bu olsun. 

5 Kasım 2013

Akademi ve Lise

Bugün çok kullandığımız iki kelimenin kökeni Eski Yunan'a dayanıyor: Akademi ve lise. Akademi, bugün dünyanın belli başlı dillerinin tümünde kullanılır. Onun kadar olmasa da lise de belli biçimlerde birçok dilde kullanılır. Peki, nereden geliyor bu iki kelime? 

Felsefeye, felsefe tarihine az biraz meraklıysanız, duymuşsunuzdur: Sokrates Platon'un, Platon da Aristoteles'in öğretmenidir. –Hatta ben lisedeyken bu listeye Büyük İskender'i de dahil ederdim, Aristoteles de onun öğretmenidir ya, çok hoşuma giderdi dördünün adını art arda sıralamak. Sonraları Büyük İskender o listede sırıtmaya başladı tabii, sonuçta o üçü filozof, İskender değil, her neyse–, bu üç öğretmen-öğrenci felsefe tarihinin de en önemli filozoflarından üçüdür aynı zamanda. 


Dayım Sokrates, bilenler bilir, öyle teknik işlerle uğraşmaktan zerre kadar hoşlanmazdı. Tek yaptığı, Atina sokaklarında gençlere felsefe dersleri vermekti. Bugünkü anlamda sistematik okul dersleri değildi bunlar elbette, çarşı-pazarda, tiyatroda, ev meclislerinde... nerede gençlerle karşılaşsa onlarla konuşur, –hemen her şeyi konuşurdu Sokrates, o kadar bilgiliydi, ee, filozof, adı üstünde– doğru bildiklerini, inandıklarını bıkmak usanmak nedir bilmeden anlatırdı. Bana, yeryüzü tarihinin görüp göreceği en tutarlı adam kimdir, diye sorsanız, elbette hemen, Sokrates derim. Adam hapisten rahatlıkla kaçabilecekken, sırf bütün bir ömrü boyunca söylediklerine, yapıp ettiklerine, yaşadıklarına uymuyor diye bunu elinin tersiyle itti ve kendi elleriyle baldıran zehrini içip öldü, o zamanki idam sistemi böyleydi. Bugünün yozlaşmışlık ve namussuzluk katsayısı bir hayli yüksek dünyasında ne "enayice" bir davranış, değil mi Sokrates'inki? Böyle bir zamanda yaşamak ne kadar acı! Ne diyordum, Sokrates teknik meselelerle uğraşmazdı. Ondan ötürü de ne tek bir kitap yazdı, ne de bir okul kurdu, dediğim gibi, yalnızca ve yalnızca konuştu. Onun bir başka özelliği de bu değil midir zaten; konuşarak tarihe geçen kaç insan vardır? Sokrates okul kurmadı ama öğrencilerinden Platon, dünya tarihinin en ünlü okullarından birini, Akademia'yı (Ἀκαδημία) kurdu. İşte, zaten akademi kelimesi de buradan gelmektedir. Platon'un okuluna bu adın verilmesinin özel bir anlamı yoktu. Okula, Atina'da kurulduğu semtin adından dolayı Akademia adı verilmişti, çünkü o semt Yunan mitolojisindeki kahramanlardan biri olan Akademos'un adını taşıyordu uzun zamandan beri. Okul da oraya kurulunca Akademia denmiş oldu. 


(Konumuzla ilgisi yok ama bir ara bu yer adları meselesini de yazayım. Dikkatinizi çekti mi, Avrupa dillerindeki çoğu yer adı dişildir, yani a'yla biter. Stefan Zweig'ın Amerigo'sunu okurken fark etmiştim bunu. Kıtaya Amerigo Vespucci'nin adı verilmiştir ama Ameriko değil, Amerika diyoruz. Diğer kıta adları da hep böyledir: Afriko değil Afrika, Avrupo değil Avrupa falan. Geçelim.) 

Konuyu da dağıtıyorum, farkındayım. Akademi sözcüğü Platon'un okulundan geliyor dedik, peki ya lise? Akademi üniversite demek olduğuna göre, lise de üniversiteden küçük olduğuna göre, yukarıda da, Platon Aristoteles'in öğretmenidir, dediğimize göre, Lise'nin de Aristoteles'in okulu olduğunu anlamışsınızdır zaten. Evet, Aristoteles de hocası Platon gibi bir okul kurmuştu. Onun da adına Lykeion (Λύκειον) dediler. Aslına bakarsanız Lykeion daha önce de vardı, Aristoteles onu bir anlamda kurumsallaştırdı, ona bir okul kimliği kazandırdı. Bugün orayı Aristoteles'in kurduğu yönündeki yaygın kanının nedeni budur. Lykeion daha sonra Lyceum biçimiyle Latinceleşti. Bugün yirmi kadar Avrupa ülkesinin yanısıra, birkaç Asya ülkesinde ve bildiğimiz gibi Türkiye'de de, farklı basamaklarda olmak üzere bir öğrenim kademesidir lise. Burada hemen şunu söylemeliyiz ki, lisenin akademiden küçük olması, bunun böyle kullanılmış olması Aristoteles'in Platon'dan daha küçük, ondan daha önemsiz bir filozof olduğu anlamı taşımaz. Bu adlandırma yapılırken, yani modern dünyanın bu iki öğrenim kurumuna bu adlar verilirken, yalnızca Aristoteles'in Platon'un öğrencisi olduğu göz önünde bulundurulmuştur. Yoksa, Aristoteles de büyük bir filozoftur ve hatta hangisinin daha büyük olduğu da uzun zamandır tartışılır, hatta hatta her ikisinin de taraftarları vardır, kimisi Platon'un Aristoteles'ten daha büyük bir filozof olduğunu savunur, kimisi Aristoteles'in ondan. 


Nasıl ki Platon'un okuluna Akademia denmiş olmasının özel bir anlamı yoktu, Lykeion'a da bu adın verilmiş olmasının özel bir anlamı yoktu. Lykeion Atina'da bir koruluğun içinde kurulmuştu, bu koruluk da adını  Apollon'un heykellerinden Apollōn Lukeios'tan (Latincesi Apollo Lyceus) almıştı. Okul da orada kurulduğu için aynen Akademia'da olduğu gibi oranın adını almış oldu. 

Kafanız fazla karışmasın, başa gelelim isterseniz, akademi kelimesi Platon'un okulu Akademia'dan, lise kelimesi de Aristoteles'in okulu Lykeion'un Latince versiyonu olan Lyceum'dan geliyor, işin özü bu. 

Bu iki kelime de Türkçeye Fransızca üzerinden girmiş, onu da belirtelim. Fransızlar da académie ve lycée diyorlar. Üniversite kelimesini de birkaç gün sonra yazayım. Zaten onun akademi kadar dolambaçlı bir hikayesi yok.
Sayfa başına git