25 Şubat 2014

Hasta la vista

Hastane koridorları hep aynı. Zaman değişir, şehir değişir, hastane değişir, hasta değişir ama hastane koridoru değişmez. Üç yıl önce tam da bu vakit hastanede yatıyordum. Birkaç arkadaşım dışında hiç kimsenin haberi de yoktu bundan; eve söylememiştim meraklanmasınlar diye. Askerdeydim. Yüz felci geçirmiştim. Durup dururken isyan ediyordum, hastaneden dışarı çıkmak yasaktı çünkü ve yanımda getirdiğim kitapları da okuyup bitirmiştim. Canım öylesine sıkılıyordu ki. Sonunda, isyan etmenin hiç de bize öğretildiği gibi kötü ve günah bir şey olmadığına karar verdim. Tam tersine, bir tür iç boşaltma, rahatlamaydı isyan etmek. 
***
O yıllarda merdivenler durup dururken isyan çıkarmışlar. İsyan kısa sürede memleketin dört bir yanına yayılmış. Tüm büyük şehirler merdivenlerin büyük protestolarına sahne olmuş. Ülkenin kralı bir türlü anlam verememiş olup bitenlere. Ne yapacağını da bilememiş. Vezirlerini, danışmanlarını toplayıp sormuş, ne oluyor, diye. Ama hiçbiri adamakıllı bir yanıt verememiş. Kralın canı sıkılmış bu duruma. İçinden, "Topunuzun a.ına koyim," demiş, "onca vezir ve danışmansınız, bir boka yaradığınız yok." Kralının içinden geçen her şeyi hemen anlamak gibi bir özelliği olan Soytarı atılmış oradan, çok akıllı bir soytarıymış bu, o zamanın tüm soytarıları öyleymiş zaten, darısı bu zamanın soytarılarının başına– şöyle demiş: "Sayın Kralım, vezirlerin, danışmanların bir boka yaradığı nerede görülmüş ki?" Kralın çok hoşuna gitmiş bu söyledikleri, "Aferin," demiş. Aradan yüzyıllar geçmiş. O zamanın izini süren bir tarihçi aydınlatmış meseleyi: Meğer tam da o zaman asansör icat edilmişmiş, merdivenler de, pabucumuz dama atılacak korkusuyla isyan çıkarmışlar. İsyan para etmemiş elbette, asansörler varlıklarını sürdürmüşler, üstelik de her geçen gün güçlenerek. Ne var ki çok koymamış bu onlara. Asıl büyük darbeyi "içeriden" yediklerinde bütünüyle çökmüşler: yürüyen merdivenin icadı.
***
İnsan bir hastanede bazen hasta olur, bazen de refakatçi. Hayatın düzenidir bu; bazen şöyle olursun, bazen böyle. Yoksa zaman nasıl geçecek?
***
Hastanenin önünden dolmuşa biniyorum şehir merkezine gitmek için. Dolmuş tıklım tıkış. Ayaktayım. Yanımda iki üniversite öğrencisi var, birinin elinde telefonu, oyun oynuyor. Candy crush lafı geçiyor, başımı çevirip bakıyorum. Hiç yapmadığım bir şeyi yapıyorum, "Candy crush dedikleri bu mu?" diye soruyorum çocuklara. Başlarını çevirip bana bakıyorlar. Sürdürüyorum: "Günde kırk kez facebook'tan candy crush davetiyesi geliyor." Gülüyor çocuklar. "Aman abi," diyor biri, "sakın başlama." "Hiç meraklanma," diyorum ben de, "para verseler başlamam." İnsanlar nelere bağımlı oluyorlar Tanrım! Ya bende bir anormallik var, ya bu insanlarda. 
***
Daha geçen gün güncellenen nüfus istatistiklerine göre bu şehrin nüfusu bir milyon yetmiş bin. Ve bu şehirde aradığım edebiyat dergilerini bulamıyorum. Büyük kitapçılara bakıyorum üstelik. İçimden sayıp dökmek geliyor ama kime? Siz olsaydınız ne yapardınız, söylesenize? Birkaç edebiyatseverin bir araya gelip de çıkardığı amatör dergiler bile var, ama benim aradıklarım yok. Bundan daha da kötüsü, adı sanı duyulmamış, kıytırık, içinde edebiyat adına zerrece şey olmayan yığınla "edebiyat dergisi" var ama Kitap-lık yok, Sözcükler yok, Notos yok, Varlık yok. Yokluk var.
***
Kitabevinde kitaplara bakıyorum. Rafın birinde –ister inanın, ister inanmayın– sırasıyla Oktay Rıfat, Özdemir Asaf, Cemal Süreya ve Bedirhan Gökçe'nin "şiir" kitapları yan yana duruyorlar.
***
Başka bir kitabevindeyim. Özel ilgi alanıma giren bir konuda yeni bir kitap çıkmış. Ceketimin iç cebinden not defterimle kalemimi çıkarıp adını not alıyorum kitabın. Yanımda bir kız, bencileyin kitaplara bakıyor, elinde de akıllı telefonu var. Ben yazınca defterim öyle bir gururlanıyor ki, kendini tutamayıp şöyle diyor kızın telefonuna: "İnadına işte, hâlâ varım, hâlâ dimdik, ayaktayım!" Ben hemen atılıyorum, "Ayıp," diyorum defterime, "hiç öyle denir mi yabancı bir telefona!" Defterim ne yapsa beğenirsiniz, kızın telefonuna dil çıkarıyor. Bir de pişkin pişkin gülüyor. Ah bu not defterleri!.. Ah bu dil çıkarmak!..
***
Bir arkadaş. Çok oturup kalkmışlığımız, birlikte çok yiyip içmişliğimiz var. Ne zaman arayıp, gel bir çay içelim, desem, işim var, diyor. Bildiğiniz bahane. Numarasını sileyim mi telefonumdan, ne dersiniz?
***
Hasta la vista, İspanyolca görüşürüz demek sevgili kardeşlerim.

23 Şubat 2014

Angarya

Bir etimoloji yazısı yazarak bu haftayı da kapatalım. Aslında çevirdiğim bir makaleyi yayımlayacaktım bugün, dillerin kökenini irdeliyor, ama artık yarına kalsın. Çok zihin açıcı bilgiler veriyor, şimdiden söyleyeyim. 

İki-üç ay önce angarya kelimesi aklıma takıldı, acaba Ankara'yla bir ilgisi, ilişkisi var mıdır, diye meraklandım. Ankara'nın tarihteki adlarından biri de Angora ya. Göründüğü kadarıyla bir ilişkileri yok bu iki sözcüğün, baktım.

Angarya'nın Türkçe sözlüklerdeki ilk anlamı "Bir kimseye ya da bir topluluğa zorla, ücret vermeden yaptırılan iş, yüklenti." biçiminde geçiyor. Sözcüğün kökeni Babilceymiş, oradan Farsçaya, oradan da Yunancaya geçip ángaros (ἄγγαρος) halini almış. Tam olarak "atlı taşıyıcı" anlamına geliyor.

Atlı taşıyıcı anlamına gelen kelime nasıl olmuş da zorla yaptırılan iş anlamına bürünmüş? Romalıların Perslerden öğrenmiş oldukları bir posta teşkilatı sistemi varmış. Atlı postacılar, İmparatorluğun ana yolları üzerindeki belirli duraklar arasında gider gelirlermiş. Bu, yurttaşlar için değil, devlet için kurulmuş bir sistemmiş. Devletin farklı kademeleri arasında gidip gelecek gönderilerin trafiğinin daha sağlam bir biçimde işlemesini amaçlıyormuş. Angarya sistemini o zamanki diğer posta sistemlerinden ayıran özellik ise, atlı postacıların gece-gündüz demeden, yağmur-çamur dinlemeden, her zaman ve her koşulda yollarda olmalarıymış. 

Romalılar, atların bakımı, beslenmesi ve tedarikini zorunlu bir hizmet haline getirmişler. Dolayısıyla angarya kelimesi, 4. yüzyıla gelindiğinde "mecburi hizmet" anlamında kullanılmaya başlanmış. Ortaçağ Latincesinden itibarense üç aşağı beş yukarı günümüzdeki anlamını almaya başlamış ve birine zorla yaptırılan iş için kullanılmış.


Kaynak: The Encyclopædia Britannica, Angaria ve Angora maddeleri.

22 Şubat 2014

Zamana Dair Düşünceler

Bir gün gelir, zamanda yolculuk mümkün olur mu? O hep filmlerde gördüğümüz sahneler gerçeğe dönüşür mü? Bizden iki yüz yıl sonra yaşayacak olan biri, bir gün birden karşımıza çıkıverir mi? İki yüz yıl önce ölmüş bir akrabamız gelip bize selam verir mi? Bilemeyiz. Tek bildiğimiz, zamanın hiç durmadan akıp gittiği. Su bile durur bazen, ama zaman asla.
***
via
Gün gelir de zamanda yolculuk mümkün olursa, çokluk insanlar acaba geçmişe mi gitmek isterler, yoksa geleceğe mi? Pek azımızın aklına gelen bir sorudur bu belki de. Fikrimi sorarsanız, insanların büyük bölümü geçmişe gitmek isteyeceklerdir, derim. Hatta buna kalıbımı basarım. İsterseniz deneyin, gidin önünüze çıkanlara sorun, ayaküstü cevaplar olmaması kaydıyla, biraz düşününce, insanlar size geçmişe gitmek isteyeceklerini söyleyeceklerdir. Neden böyledir acaba? Bilemeyiz ki. Pek çok şeyin nedenini bilemeyiz nedense. İnsan her şeyi bilince ne yapar eder acaba? Bir kere, her şeyi bilen biri artık hiçbir şeyi merak etmeyecektir, değil mi? Çünkü, adı üstünde, her şeyi biliyordur? Meraksızlık da bu dünyada insanın başına gelebilecek üç-beş esaslı talihsizlikten biri olsa gerek. Düşünsene, hiç ama hiçbir şeyi merak etmiyorsun. İnsan kafayı yer. Kafayı yemek demişken, az buçuk kitap okuyan insana, kafayı yiyeceksin, diyen bir toplumda meraklı bir insan olmak da az talihsizlik sayılmaz hani. Kendine hep sorular soran, meraklı mı meraklı bir çocuk varmış bir zamanlar. Meraklı olmasına meraklıymış ama gidip kimseye sormazmış merak ettiklerini, anası babası dahil, çünkü kafasındaki soruların yanıtının kimsede olmadığını çok iyi bilirmiş. Örneğin, Tanrı'nın hiç canı sıkılmıyor mudur, diye sorarmış kendine hep. Her şeyin sahibi olan bir varlık, her şeyi bilen bir varlık nasıl olur da sıkılmaz? Bunu merak edermiş işte. Ama merak ettiğiyle kalırmış.
***
Immanuel Kant
Gelmiş geçmiş en büyük filozoflardan biri olan Kant'a göre, zaman şeylerin art arda, mekân ise şeylerin yan yana gelmesidir. Hiç unutmam bunu, yıllar önce bir felsefe dersinde söylemişti hoca. Kant, 1724'te doğmuş, 1804'de ölmüş. Bütün hayatı memleketi Königsberg'de geçmiş. Üniversiteyi de orada okumuş. Kant'ı az biraz tanıyan bir insan, "Çok okuyan değil, çok gezen bilir," sözüne asla inanamaz. Bütün ömrünü aynı yerde geçirmiş ama tarihin kaydettiği en büyük beyinlerden biri. Çalışma disipliniyle de ünlüdür Kant. Evet, Almanların disiplinli olduğunu hepimiz biliriz ama onunki de öyle sıradan bir disiplin değilmiş. Zaten aksi olsaydı, bu denli büyük bir filozof olur muydu? Her gün hava almak için dışarı çıkarmış Kant. O denli dakik bir insanmış ki, dışarıya çıkış zamanı bir dakika olsun şaşmazmış. Öyle ki, civarda yaşayan kadınlar onun çıkış zamanına göre saatin kaç olduğunu hesaplar, ev işlerini ona göre yaparlarmış. O zamanlar her evde saat yokmuş.
***
Zamanın durması mümkün müdür acaba? Hani o herkesin aklına gelen düşünce vardır, biri zamanı durdursa da bilmem ne. Zamanın durması elbette mümkün değildir. Çünkü zamanı zaman yapan, akıyor oluşudur. Durduğunda ona zaman diyemeyiz. Mantığa uymaz bu çünkü. Ulan, iyi ki felsefe var.
***
Zamanı geriye döndürmek azıcık mümkündür aslında. Nasıl mı? Bir zamanlar çok dinlediğiniz (çok dinlediğinize göre çok sevmiştiniz) ama şimdi artık hiç dinlemediğiniz bir müziği açın tekrar. Sizi hemen o zamana götürecektir. O zamanki arkadaşlarınızı anımsayacaksınız önce. Sonra, o zaman yapıp ettikleriniz, gidip geldiğiniz yerler, hatta yiyip içtikleriniz gelecek gözünüzün önüne. Hüzünleneceksiniz kesin olarak. Ama geçen zaman geçip gitmiştir canlarım, elden bir şey gelmez. Müzik, en iyisi yine müzik dinlemek.
***
Geçen yıl bir blogda bir yazı okumuştum. Şöyle başlıyordu: "Günün birinde hepimiz ölmüş olacağız." Oysaki, geçmişteki günlerde iyi kötü yaşamışızdır. İşte galiba bundandır ki, zamanda yolculuk mümkün olsa, çoğumuz geleceğe değil, geçmişe gitmek isteriz.
***
Her şeye rağmen, öleceğimiz günü düşünerek hayatı kendimize zehir etmek bütünüyle gereksizdir. Yaşamak en iyisi.

20 Şubat 2014

'Şafağın değirmeni'

Değirmen diye bir metafor. Hem varoluşa çalışıyor hem yokoluşa. Şehirlerden uzak, eski filmlere yakın. Eski hayatlara da. Eskilerden şık özdeyişler üretmeye meraklı yazıcılar, bu metafordan yazılarına ne zenginlikler devşiriyorlardır, Tanrı bilir! Benim ürettiklerimse metaforun şıklığını bozmaya yarar yalnızca: 'Her hayat yıkık bir değirmendir biraz da' desem sözgelimi, sanki 17 yaşımdaymışım da bir dostuma 'şiirsel mektup' yazıyormuşum gibi anlaşılır. Anlaşılsın, 'Biz bu saçları değirmende ağartmadık' koçaklamasından iyidir. 
Hayat ve değirmen bahsinde, Turgut Uyar'ın o pek kısa, ama hani derler ya 'anlayana pek uzun' şiiri 'Günler Geçer'in üstüne şiir tanımadım: "Günler geçer ve çalışır şafağın değirmeni/kim bilebilir ki kimi neyi eskittiğimi/ben ne kadar önemserdim kendimi hay allah/sen ne kadar kumraldın aynalarda hay allah/temmuz tam bu işe göredir bana kalırsa/gel bağışlayalım birbirimizi." 
Değirmen işte, şiiri alıyor, ekmek yapıp geri veriyor, gençliği, kusurları alıp hayat diye önümüze atıyor, yolları, şehirleri, serüvenleri alıp törenler, işler, evler yapıyor bunlardan, sevinçleri, mutlulukları, kederleri, acıları alıp yılları yığıyor üstümüze, aşkları alıp ne yaptığını bilense yok, ben rastlamadım. Belki aşkları alıp anılar yapıyordur bundan da. Değirmen, hayatın metaforu değil sadece, kutsalın da metaforu, saflığın da. Yere düşmüş ekmeği alıp, öpüp başınıza koyarsınız, hayattır diye, hayat hep o ekmek gibi taze ve sıcak olsun diye. Ya hayat yere düşerse? Kim öpüp başına koyacak onu? Belki yalnızca 'Meğer ateşli bir hastalıkmış hayat' diye bir dize çıkacak bundan. Şafağın değirmeni dönerken, neleri öğüttüğünü fazla merak etmediğimiz yıllar hızla geçerken ve kimi, neyi eskittiğini kimse bilmezken. Sonra o sıcaklık, o kutsal duygu bir çocukta kalır, değirmenin öğüttükleri arasında çocuğun düşleri, hevesleri kalır, o çocuk gözler geçmişe bakar kalır. 50 yıl olmuş. Fena sayılmaz. Cemal Süreya'nın 'Üstü Kalsın' şiirinde, ki son şiiridir, Tanrıya seslendiği gibi "Ama, ayrıca aldığın şu hayat/ fena değildir" demek gelir insanın içinden. Hatta espri bile yapılabilir bu mevzuda. Gençken değil ama, yaşlanmaya yüz tutmuşken, insan doğum gününe kimleri çağırmalıdır? Düşünmeden cevaplanmalıdır: Bir Tanrıyı, bir de kendini. Saat 12'yi vurmadan Tanrı çeker gider, o tek kişilik törende resmigeçit başlar. Anlat bakalım! 
Hiç anlatmamış olduğunu anlarsın birden, hiç anlamadığını da. Gözünün önüne siyah-beyaz bir 17 yaş fotoğrafın gelir, Gençlik Parkı'nın önünde: "Yıllar seni eskitememiş dostum, ifaden aynı/ yarısı tebessüm yarısı korku dolu o çehre/ suçlarımla gözgöze gelmemek içinmiş meğer/ o resimden bugüne gözlerimi kaçırarak bakışım/ hâlâ suç gibi duruyor o bakış gözlerimde". Aslında 'beceriksizlik' demek istersin ama bunu en az şairane biçimiyle de olsa süslemeden edemezsin. Babaları 'usta' olan çocuklara özgü o tuhaf beceriksizlik, zaten çocukluğundan beri elini hiç bırakmamıştır. Hayattan, işlerden, ilişkilerden, aşklardan doğru kabarık bir beceriksizlikler dosyası. Geriye o kalır, biraz da üzgün şiirler, kederli yazılarla dolu ödünç bir hayat: "Gür bir hayat gerekir şiire taramak için/ bundandır bende üzgün durması kelimelerin" dersin. 
Sonra değirmen kelimeleri de öğütmeye başlar, bir umutla beklersin, sanırsın ki değirmen yıkık da olsa sana bir şiir verecektir yeniden: Heyhat! Şiir değil, gölgesini bile vermez. Vakit hayli olmuştur, değirmen kapanmak üzeredir, 50 yıl geçmiştir. Tutar, en çok sevdiğin şiire sığınırsın, "Gelmiş Bulundum" dersin, Edip Cansever'in şiiri seni yine teselli etsin istersin: "Şiirler yazdım kitaplar okudum/ Elime bir bardak aldım, onu yeniden oydum/ Derinlerde kaldım böyle bir zaman/ Kim bulmuş ki yerini, kim ne anlamış sanki mutluluktan/ Ey yağmur sonraları, loş bahçeleri, akşam sefaları/ Söyleşin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum." "Anılar anılar belki hepsi bir kelime" de dersin belki. Şaşkınlık ve tedirginlik yüklü ifadesiyle sana 17 yaşından bakan o çocuğu da unutma istersen, ona da 'gel bağışlayalım birbirimizi' de artık, tam yeridir, belki o bağışlar seni.
Haydar Ergülen
(Buradan)

Domates

© Copyright
Yetişkinlerin bütün davranışları birer ritüel addedilir çocuklarca. Yetişkinlerin özgür iradesinin olmadığına inanır çocuklar. Onlar her ne yapıp ediyorsa, kendi iradeleri, istekleri, seçimleri doğrultusunda değil, fakat "öyle gerektiği için" yapıp ediyorlardır. Bakın mesela, bir çocuk vardı bir zamanlar, onu "yakından" tanırdım, bir gün mutfakta, tezgâhın altında içinde sebze olan bir poşet gördü, annesinden bir domates istedi, o da hemen poşetten bir tane domates çıkarıp yıkadı, sonra eline aldığı bıçakla ikiye böldü, bir yarısını çocuğun bir eline, bir yarısını da öbür eline tutuşturdu. Dedim ya, çocuklar yetişkinlerin her bir halini, hareketini ritüel sayarlar, o çocuk da annesinin bunu böyle yapmasını bir ritüel saydı ve hiç ses etmedi; kadının domatesi poşetten çıkarması bile bu ritüelin bir parçasıydı, sonra, yıkaması, ikiye bölmesi, her birini bir eline vermesi... Öyle yapılması gerekiyordur ve öyle yapılıyordur, ne var bunda sorgulayacak? Hayır, çocuklar sorgulamazlar zaten, tek yaptıkları soru sormaktır. Sorgulamakla soru sormak ayrı şeyler midir ki, diye soracaksınız. Sormayınız, gözünüzü seveyim. 

Çocuk diyorduk, bir gün bir arkadaşını elinde bir domatesle görür. Hayretle yanına yaklaşır arkadaşının, çünkü elindeki domates ikiye bölünmemiştir. Hemen sorar: "Annen domatesini yıkadı mı?" Arkadaşı yanıtlar: "Annem vermedi ki domatesi, halam verdi." Bizimki allak bullak olur: Nasıl olur böyle bir şey? Duralar. Biraz düşünür ve hemen bu "yeni" duruma alışır: Demek ki annelerin yanında halalar da domates verebiliyorlar. Arkadaşına bir soru daha sorar: "Peki, halan domatesi yıkadı mı sana vermeden önce?" Arkadaşı bir yalan söyler burada, çünkü o da öteki çocuklar gibi yetişkinlerin bütün yaşamının ritüellerden ibaret olduğunu bilir ve işte yalan söylemenin de yetişkinlere özgü bir ritüel olduğunu sanır, ve yaşı henüz küçük olmasına rağmen bir yalan söylenmeyle dünyanın yıkılmayacağının farkındadır; halası domatesi yıkamadan vermiştir, ne var ki çocuk, "Evet," der arkadaşına, "halam domatesimi yıkadı." Ve görür ki, sahiden de bir yalan söylenmeyle, bırakın dünyanın yıkılmasını, yaprak bile kımıldamıyor. "Ama olmaz ki," diye sürdürür öbür çocuk, "senin domatesin kesilmemiş." Arkadaşı boş bakışlarla ona bakar. Bunu gören çocuk, "Domates önce ikiye bölünür, sonra yenir," der. Bakışlar daha bir boşalmaya başlar. Sonra kimse bir şey demez, hayat devam eder. 


Bütün bu olup bitenlerden sonra (?) bir gün bu çocuk, örneğin komşunun damında ikiye bölünmüş biiir sürü domates görse ne düşünür sizce? Bence şunu düşünür: Bu evde ne kadar çok çocuk vaaar! 


Ya, işte böyle.

18 Şubat 2014

Denizin Ötesine

Yirmi yıl oluyor neredeyse, on yaşında var yoktum, bir gün evimizin önünde oynuyordum. O sırada iki atlı adam gelip ninemi sordular. İçeri koşup çağırdım. Dedemle ninem birlikte kapıya çıktılar. Filanca köydeniz, dedi adamlardan biri ve sürdürdü konuşmasını. Köylerinden bir kadını doğum sancıları tutmuş, ninemi ebe olarak gidip doğumu yaptırması için çağırmaya gelmişlerdi. Ninem, yörede namı duyulmuş bir kadındı. Bizim köydeki tüm kadınların doğumunu yaptırmanın yanı sıra, çevre köylerden de pek çok kadının doğumuna çağrılırdı. 

Dedem, atlarından inip soluklanmaları için adamlara avluda yer gösterirken ninem hazırlanmak için içeri geçti. Ben de hemen atılıp, “Dede, ben de ninemle gideyim mi?” dedim büyük bir istekle. Dedem gülümseyerek bana baktı, bundan yanıtının evet olduğunu anladım. Çok geçmedi, ninem çıktı. Dedem ve adamlardan birinin yardımıyla ata bindi. Öbür adam da beni ninemin terkisine bindirdi ve yola çıktık. 


Köyleri bizim köye uzaktı. O zamanlar iki köy arasında pek geliş gidiş de yoktu. Yolda ninem ha bire sordu, adamlar da cevapladı. Anlattıklarına göre köylerinde doğum yaptıran yaşlıca bir kadın varmış, birkaç ay önce ölmüş. Şimdi bir kadının doğumu gelince onlar da çaresiz, ninemi çağırmaya gelmişler.


Şimdi ne kadar olduğunu anımsamıyorum, at sırtında epey bir yol aldıktan sonra ikindi üzeri köye vardık. Atlardan birine ninemle ben bindiğimiz için iki adam yol boyu öbür ata dönüşümlü olarak bindiler. Burası, bir tepeyle kocaman bir denizin arasına sıkışmış küçük bir köydü. Köye varmadan önce denizi görmüştük. Hayatımda ilk kez deniz görüyordum. Çok şaşırmıştım. Çünkü böyle bir köyün de olabileceğini hiç düşünmemiştim. 


Doğum yapacak kadının evinin önünde durduk. Adamlardan biri beni indirdi, ardından ninemin kolundan tutarak onun da inmesine yardım etti. O sırada, öbür adamın seslenmesiyle dışarı çıkmış olan iki kadın gelip ninemi karşılayarak içeriye buyur ettiler. Ninem eve girerken kadınlardan biri de bana, “Sen dışarıda oyna çocuğum, bak, bahçede salıncak da var,” dedi. Hiç itiraz etmedim, hatta sevindim buna, çünkü bir an önce denizin kıyısına gitmek, elimi deniz suyuna sokmak istiyordum. O yana yöneldim. Bizi getirmiş olan adamlar atları alıp ötedeki çayırlığa doğru giderken, ben de bahçe duvarının üstünden atlayıp denizin yolunu tuttum.


Az sonra bir evin önünden geçtim. Bir kadın, avluda oturmuş dalgın dalgın karşıya, denizin olduğu yöne bakıyordu. Beni fark edip etmediğine bile emin olamadım. Oradan geçtikten sonra neredeyse denize varmıştım. Tam o sırada kıyıda insanların olduğunu fark ettim. Denizin tam kıyısında, benim yaşlarımda dört kız oturmuş, üçü beraber, biri de yalnız başına kumla oynuyorlardı. Biraz beride, kumlarla yeşilliklerin bitiştiği yerde, yine benim yaşlarımda bir kızla annesi olduğu her halinden belli bir kadın, oturmuş denizi izliyorlardı. Onların arkasında da başka bir kız oturmuş onlar gibi denizi izliyordu. Burada gördüklerime de şaşırdım. Öncelikle, ne kadar çok kum vardı! Sonra, o kadınla kızının başındaki şeyler de neydi öyle? Bizim köyde kadınlar bunlardan hiç takmazdı, hatta erkekler bile takmazdı. Bunlar şaşırtıcıydı şaşırtıcı olmasına, gene de biraz sonra yaşayacaklarım kadar şaşırtıcı değildi. 


Oradakileri süze süze kumda yürüyüp denizin kıyısına gittim. Ama onlar hiç oralı olmadılar. Sanki beni görmüyorlardı. Kıyıya varınca oturdum. Elimi denize koydum. Yine dönüp önce kumlarda oynayan kızlara, sonra kadınla kızına, ardından da diğer kıza baktım. Hayret! Nasıl insanlardı bunlar? Sahiden de beni hiç görmemiş gibiydiler. Hele şu kadınla kızı… O kadar dalmışlardı ki... Bizim köyde olsa, yabancı birini görsek, derhal yanına gidip kimin nesi olduğunu sorardık. Oysa bu insanlar, kim olduğumu sormak şöyle dursun, dönüp bana bakmıyorlardı bile. Meraklandım haliyle. Bir şey mi olmuştu bunlara? Beni fark etmemiş olmaları imkânsızdı. Ama ben yine de kendimi göstermek için yerden birkaç tane taş alıp denize fırlattım. Değişen bir şey olmadı. Bunun üzerine yanlarına gitmeye karar verdim. Gittim, kumlarla oynayan üç kızın yanında diz çöktüm. Kızlardan ikisi başlarını hafifçe kaldırıp bana baktıktan sonra oynamayı sürdürdüler, biri hiç bakmadı bile. Merakım ve şaşkınlığım iki kat arttı. O anda, ötede, çimlerin üstünde oturan kızın bana baktığını gördüm. Hemen kalkıp yanına gittim ve, “Ne yapıyorsunuz burada?” diye sordum. Kız yanıtladı hemen: “Hayal kuruyoruz.” Kızın sesini duymak olabildiğince rahatlattı beni. Hayal kurmayı bir tür oyun olarak algıladım. “Neyin hayalini kuruyorsunuz?” dedim bu kez, kız da, “Diğerlerini bilmem, ben gitmenin hayalini kuruyorum,” dedi. Ben merakla, “Nereye gitmenin?” diye sürdürdüm. Kız yine yanıtladı sorumu: “Oraya, denizin ötesine.” Üsteledim: “Ne var denizin ötesinde?” Kız bana baktı ve, “Bilmem, ben de çocukluğumdan beri bunu merak ediyorum. Bundan ötürü de hep gitmenin hayalini kuruyorum,” dedi. Ben de çocukken az meraklı sayılmazdım hani, bir meselenin ardına düşmeye göreyim sonuna dek sürdürürdüm: “Peki, oraya, bu kocaman denizin ötesine nasıl gideceksin?” Bunu sormamla kızın yüzünü bir hüzün kapladı, yerinden kalktı, yavaşça kumlarla oynayan kızlara doğru yürüdü. Onları bir adım geçip tam kıyıda durdu ve şöyle dedi: “İşte, bu kapıdan geçip de gideceğim. Bir gün mutlaka gideceğim.” O öyle deyince kızın deli olduğunu düşündüm bir an, ne var ki hiç deliye benzer bir yanı yoktu. Evet ama, ortada kapı da yoktu. Kalkıp yanına gittim. Adını sordum, “Zingarina,” dedi. “Hangi kapıdan söz ediyorsun, Zingarina?” diye sordum bu kez. “İşte bak, önümde duruyor.” dedi. Ne diyeceğimi bilemedim artık, anlamadığım bir şeyler vardı ya…


O gün orada, denizin kıyısında oldukça kaldım. Değişen bir şey olmadı. Küçük kızlar bir süre daha kumla oynadıktan sonra sıkılıp bıraktılar ve öbürleri gibi denizi izlemeye koyuldular. Güneş batmak üzereyken kadınla kızı oturdukları yerden kalkıp köye doğru gidince çocuklar da kalkıp onların ardı sıra yürümeye başladılar. Benle Zingarina kaldık. Hava kararana kadar oturup denizi izledik. Ne ben bir şey söyledim, ne de o. Sonra, Zingarina yavaşça yerinden kalkıp köye yürümeye başlayınca ben de kalkıp onun ardı sıra yürüdüm. 


İşte, o köye, bu anlattığım ilk gelişimin üzerinden şöyle temiz bir on yıl geçmişti ki, ikinci kez gittim. Gider gitmez de yine ilk olarak denizin kıyısında buldum kendimi. Bu kez hiç kimse yoktu. Biraz oturdum, sonra kalkıp köyün kahvesine gittim. Zingarina’yı sordum. “Gitti,” dediler. “Nereye?” diye sordum merakla. “Bilmiyoruz.” dedi köylüler. “Hiçbiriniz mi?” dedim. “Evet,” dediler, “bir gün aniden ortadan kayboldu, bir daha da kimse ondan haber alamadı.” Ben şaşkınlıkla onlara bakarken, “En son, denizin kıyısında görmüşler,” dedi arkalardan bir ses.

17 Şubat 2014

Homo çantaçokseverus

42 Şubat 2498 

Yeni bir insan türünün kalıntılarına rastlandı.


Dünkü haberleri okumuşsunuzdur. Bana göre en ilginç olanı –ki, pek çok insan da benim gibi düşünecektir– CERN'e bağlı olarak çalışan bilim insanlarının, yeni bir insan türünün kalıntılarına ulaşmış olduğu yönündeki haberdi. 

Bilim ve teknoloji, özellikle son üç yüz yılda aldı başını gitti. Öyle bir gitme ki, nereye gittiğini kestiremiyoruz bile. Dünyanın geleceğini düşündükçe de –Tanrım, sen aklımızı koru!– nereye gideceğimizin, ne olacağımızın tahminini bile yürütemiyoruz. Acaba yüz yıl sonra nasıl bir dünyada olacağız? Bereket versin, yüz yıl sonrasını neredeyse hepimiz göreceğiz, şu anda tek yapmamız gereken beklemek.


Konumuzdan sapmayalım. Söz konusu haberde, günümüzden yaklaşık 500 yıl önce yaşamış olan bir atamızın kalıntılarına ulaşıldığı söyleniyordu. Dedim ya, bilim bugün dehşet verici bir düzeye ulaşmış bulunuyor, ama gene de her geçen gün yeni bir şeylerle karşılaşıyoruz. Hâlâ keşfedilmemiş, bir yerlerde bir biçimde gizli kalmış, gözden kaçmış birtakım şeyler var. İşte görüyorsunuz, çok da değil, beş yüz yıl kadar önce yaşamış olan bir insan türünden yenice haberimiz oldu.


Yeni bir insan türü deniyor ama aslında bu bir alt tür. O zamanlar yaşamış olan, iki yüz yıl önceye kadar da varlığını sürdüren Homo sapiens sapiens'in bir alt türü bu. Haberin çıkmasından sonra CERN'ün ultranet sitesinde yer alan açıklamaya göre, yeni bulunan bu alt türe Homo sapiens çantaçokseverus adı verildi. Yapılan açıklamada neden bu ilginç adın verildiğine de ayrıntılı olarak değinildi. Antropolog Hermann Elettimgelmedigung, bir zamanlar insanların "çanta" denen bir tür gereç kullandığını, bunun da başlangıçta adı gibi gereç olduğunu, yani gereken bir şey olduğunu, ama sonraları işin iyice zıvanadan çıkmasıyla birlikte çanta'nın gereç olmaktan çıkıp bütünüyle bir lüks aracı halini aldığını; işte söz konusu türün de bunlardan çokça kullandığını, daha doğrusu, çanta'nın gereç olmaktan çıkıp lüks durumuna gelmesine önayak olduğunu, bundan ötürü de bu türe en uygun bilimsel ad olarak bunun önerildiğini ve oy birliğiyle kabul edildiğini söyledi.


Ne kadar ilginç, değil mi? İlginç olan ne, diyeceksiniz. Çanta'nın kendisi. Çünkü bu çanta dedikleri şey bir tür taşıma aracı olarak kullanılıyormuş o zamanlar. Tabii, ilk başlarda, yani, haberde de denildiği gibi, henüz daha bir lüks aracına dönüşmeden. O zamanlar teknoloji bugünkü kadar gelişkin değilmiş haliyle, insanlar da gündelik yaşamlarında gereksinim duydukları pek çok şeyi yanlarında taşırlarmış. Örneğin, o zamanlar yazı henüz elle yazılıyormuş ve bunun için de kalem, defter denen gereçler kullanılıyormuş. Yine, o zamanlar insanlar sık sık "kirlenirlermiş", kirlerinden arınmak için de "mendil" denen şeyler kullanırlarmış, böyle şeyleri taşımak için de bir taşıyıcıya ihtiyaç varmış, ve işte bu taşıyıcı da çanta'nın kendisiymiş. Aman, ne kadar da sıkıcı! Sürekli olarak yanınızda bir şeyler taşıdığınızı düşünsenize... O zamanda yaşamak istemezdim doğrusu. Bu arada, sözünü ettiğim zamana tarihte Modern Çağ deniyor. Neyse... Daha sonralarıysa, söylendiği üzere bir lüks aracı haline gelmiş çanta. İnsanlar artık gereksinim için değil, yani bir şeyleri yanlarında taşımak için değil, bir lüks aracı, ya da, o zamanın sözcüklerinden biriyle söyleyecek olursak, bir "aksesuar" olarak kullanmaya başlamışlar. Modern Çağ'da bir ara çantalar epey büyümüş. İnsanlar deli gibi, içinde neredeyse hiçbir şey olmayan koca koca çantaları kollarına takıp geziyorlarmış. Tarihte ne ilginç şeyler var, kim bilir daha neler vardır neler. 

Ha, bu arada, az kalsın unutuyordum, hem de en önemli noktayı, bu yeni keşfedilen türün, yani Homo sapiens çantaçokseverus'un istisnasız tüm bireyleri dişiymiş. Hiç şaşırmadım. Geçen yıl okuduğum bir makalede de Modern Çağ'da pek çok ülkenin ekonomisinin ayakta durmasında kadınların muazzam etkisi olduğundan söz ediliyordu. Çok alışveriş yapıyorlarmış anlayacağınız.


Birkaç yıl önce bir arkadaşım evini taşımada kendisine yardımcı olmamı istemişti. Eşyaları çıkarırken kocaman bir kolinin bir köşede durduğunu fark etmiştim; büyükçe bir şeydi, bir çamaşır makinesi kolisinden daha büyüktü, ağzına kadar çantayla doluydu, görür görmez şok olmuştum, bir insanın bu kadar çantaya sahip olmak istemesi için, en hafif bir deyişle deli olması gerekirdi. İşte o gün akşam eve gidince yazmıştım bu yazıyı.

15 Şubat 2014

Geçmiş ve Gelecek

İnsanlar hep omuzlarında ağır bir yük olan geçmişi tutup atmak, ondan kurtulmak istediler, ama ne çare, beceremediler. 

Oysa aynı insanlar, yerde duran bir başka ağır yük olan geleceği, omuzlarındaki yüke aldırmadan bir an önce sırtlanmak istediler. Becerip beceremediklerine de yalnızca zaman karar verdi. 

Böylece devam etti gitti düzen.

14 Şubat 2014

Sevmek uzak. Deniz mavi. Yaşam bir öykü.

Bugün hem Dünya Öykü Günü hem de Sevgililer Günü,
uzaktan sevenlere gelsin.

Ben Çoban'dım. Şu Artos Dağı'nın eteklerini gezerdim her gün. Koyunlarımı otlatırdım. Karşıya, denize bakardım boyuna. Artos'un karşısında bir ada vardır, onun da bencileyin bir adı yoktur. Ada derler, yalnızca ada. Bir gün koyunları alıp aşağıya inmiştim, taa aşağıya, denizin kıyısına. İşte o gün, oracıkta anladım benim de bir kaderimin olduğunu. Tamara'yı gördüm orada. Âşık oldum, tutuldum, vuruldum... Yaşama sevinci doldu gönlüme. Tutuştum. Artos'un heybeti, Deniz'in mavisi...


Tamara’yı gördüğüm an değişti dünya. Yaşıyormuşum, anımsadım. Çobanlar da var’mış, anladım. Ben de âşık olabiliyormuşum, öğrendim. Hayatım iyiden iyiye değişti o günden sonra. Onunla yatıp onunla kalktım. Gözüm bir şey görmez oldu, koyunu, keçiyi ayırt edemez hale geldim, günüm gecem birbirine karıştı, oradan oraya savruldum. Koyunlar birer ikişer eksiliyormuş, kurt kapıp götürüyormuş da gözümün önünden, görmüyormuşum. Kendimi görüyor muydum? Varım yoğum Tamara olmuştu. Aşkı gözümü kör etmişti. Nihayet bir gün efendim geldi, koyunların sahibi. Saydı, sövdü, koymadı sayıp sövmeleri. Dövdü de beni, hiç alınmadım. Hiçbir etki kalmamıştı üstümde Tamara’nın aşkından başka. Efendim kovdu, hiç durmadım. Ayaklarım uçurdu beni, oraya, denizin kıyısına gittim. Arandım, ama yoktu, o dünyalar güzeli oralarda değildi. Yokluğu gönlümün ateşini alevlendirdi. Akşama kadar kaldım orada, hâlâ yoktu. Sabahladım, yine yoktu. Efendim geldi, beni alıp götürdü. Dayanamadım, ertesi gün kaçtım, yine gittim oraya. Orada, kıyıda geçirdim günümü gecemi. Sonunda bir gün dayanılmaz oldu bekleyişim, aklımı kaçırıyordum. Denize atlayıp boğulmayı tasarladım. İşte, tam o sırada kader güler yüzünü gösterdi, hayatımın en mutlu anlarından birini daha yaşadım, Tamara’yı ikinci kez gördüm, üstünde alacalı bulacalı fistanıyla bir masaldan çıkmış gibiydi. Anladım ki, dağların yeşilinden, denizin mavisinden başka renkler de varmış.


Naçizane, Ah Tamara! adlı öykümden.

13 Şubat 2014

Şans Nedir?

Köyde yağmur duasına çıkılacakmış. İmam herkesi caminin önünde bekliyormuş. Bakmış ki köylüler toplanmış geliyorlar, "Hani, şemsiyeleriniz nerede?" diye sormuş. "Ama..." diye başlamış köylüler, gerisini getirememişler. "Eğer," diye sürdürmüş imam, "yağmurun yağacağına inansaydınız yanınızda şemsiyenizi getirirdiniz. İnanmadığınız şey için dua etseniz ne, etmeseniz ne." Duayı iptal etmiş, hepsini geri göndermiş. 

Bir şeye inanırsanız o şey sizi hayata bağlar. Bir şeye daha çok inanırsanız, o şey sizi hayata daha çok bağlar. Hayata bağlandığınız vakit de sürekli olarak bir şeyler yapmanız, yani çabalamanız gerektiğini fark edersiniz. Çabaladığınız zamansa her şeyin sizin için olumlu gittiğini, her istediğinizin yerine geldiğini görürsünüz. Dışarıdan bakanlarsa sizin için "Ne şanslı biri" der.

İşin aslına bakarsanız, şans diye bir şey yoktur. Her şey insanın dünyaya bakışınızda saklıdır.

12 Şubat 2014

Keçi

Gece oldu mu dünyanın üstünü derin bir sessizlik kaplardı. Sarı lamba ışıklarının pencerelerden dışarı kaçamayacak denli cılız olduğu zamanlardı. Çocuktu. Bir gün yine annesi masal anlatıyordu ona. Kurt, keçinin yavrularından birini kaçırıyordu gene. Masalı defalarca dinlemişti. Sonunda ne olacağını biliyordu. Gene de büyük bir merakla, ilk kezmişçesine dinliyordu. Ne kadar üzülüyordu o keçi yavrusuna. 

Masal bittiğinde annesi, "Hadi, artık yatağına gir," dedi. O da, "Çişim geliyor," dedi annesine. Kadın yerinden kalktı, elinden tutup dışarı çıkardı, tuvalet dışarıdaydı çünkü. Karanlıktı. Ay ortalarda görünmüyordu ama milyonlarca yıldız gökte eğleşiyorlardı. Başını kaldırdı. Göğe baktı. Annesi, "Şuraya çişini yap da gidip yatalım," dedi. "Tamam anne," diye yanıtladı. İşedi. İçeri girmeden önce yıldızlara bir kez daha bakmak istedi. Başını kaldırıp baktı. Ne güzeldi yıldızlar. Pek çok kez düşünmüştü: Acaba benim yıldızım hangisi? Gözlerini yıldızlardan aldı. Tam annesine dönecekti ki karşısında, karanlığın içinde bir şey olduğunu fark etti. Daha bir dikkatle baktı. O da neydi, masaldaki keçi yavrusu evlerinin önüne gelmişti. Çok sevindi. Heyecanlandı. Ne diyeceğini bilemedi ilkin. Sonra nereden estiyse, "Senin de yıldızın var mı?" diye sordu minik keçiye. "Evet," diye yanıtladı annesi, "herkesin bir yıldızı vardır."

11 Şubat 2014

İlişkiler Üzerine

          Bir İlişki Nasıl Olmalıdır 
          Birinci Manifesto
  1. Bir ilişki ilişmekle yetinmemelidir. Kıyıya, köşeye, ucuna veya kenarına oturmakla, oturuyormuş gibi yapmakla gemi yürütülmez. Üzerine oturulacak şey süngü bile olsa, tam anlamıyla oturmak şarttır.
  2. Islak olmayan bir ilişki düşünülemez.
  3. Aslında ilişki diye bir şey yoktur; her şey palavradır. İki insan ancak birbirlerine ilişmedikleri sürece birbirlerini yaşatabilir. Birlikte değişim bir Ortaçağ yalanıdır.
  4. Olmuyorsa olmuyor kuralı: kelek kavuna şeker serpmek kadar anlamsız bir hareket daha bulunabilir, ama bu zor olacaktır.
  5. Herkesin kavun yerine ayva yemeye hakkı vardır.
  6. Duvar çentiklerinin gölgesinin derin olacağı unutulmamalıdır.
  7. Söylenmeyen söz ağırlaşır.
  8. Herkesin kendine ait bir karanlığı olması gerektiği, tartışılmaz bir gerçektir.
  9. Bir ilişkide gerçek diye bir şey yoktur. Dolayısıyla kaç kilo ettiği bilinemez.
  10. Avukatlar ve polisler, sevgiyi mülkiyet kanunlarının hükmüne sokmakta başarısızlığa uğramaya mahkûmdur.
  11. Bedenlerin birbirine alışması söz konusudur. Bu, beyinler için de geçerlidir. Bu konuyla küçük mavi cinler ilgilenecektir.
  12. Acı çektirme sanatı gün geçtikçe ilerlemektedir. Her ilişkinin amacı, bu sanatı kusursuzluğa ulaştırmak için çabalamaktır.
  13. Her insanın duvarları vardır. Her duvarın gedikleri vardır. İlişkide dürüstlük, insanların birbirlerine verdiği ve bu gedikleri gösteren haritaların doğruluk derecesiyle orantılıdır. Orantı sabiti 1.7’dir.
  14. Duvarlara işemeyiniz.
  15. Her insanın paspas olmaktan sıkılmaya hakkı vardır.
  16. Beklemek erdem değil, çaresizliktir.
  17. İnsan temelde yalnızdır. Üst katlar için kesin bir şey söylenemez.
  18. Yalnızlık paylaşılmaz. Paylaşılırsa raconu kalmaz.
  19. Erken kalkanın kahvaltıyı hazırlaması, uzun vadede bir ütopyadan ibarettir.
  20. In the long run we are all alive.
  21. İnsan tek başına da sıkılabiliyorsa bu becerisini geliştirmelidir.
  22. Aslında ilişki diye bir şey vardır. Her şeyin palavra olması hiçbir şeyi değiştirmez. Aşk her ilişkide bir olasılıktır. Yaşam da her ilişkide bir olasılıktır. Dolayısıyla aşkın ne olduğu bilinmemekle birlikte yaşam aşktır. Bu madde, 3. maddeyle çelişmez.
  23. Diğerinin bokunu temizlemek, aşkın varlığını kanıtlamaz. Diğerinin aşkını temizlemek, bokun varlığını kanıtlar.
  24. Metal yorgunluğu, uzun süre sıkılı kalan bir vidanın ya da bükülü duran bir levhanın yorulup kırılması gibi bir şeydir. Aynı paralelde ilişki yorgunluğundan söz edilebilir.
  25. İlişki, il-İŞ-ki değildir. Fazla mesai ücrete tabi değildir. Görev bilincinizi götünüze sokunuz.
  26. İlişkilerde eşzamanlılık olanaksızdır. Herkesin zamanı kendine göre işler. Ortada tek bir dağın olması, değişik açılardan bakıldığında değişik şeylerin görüldüğü gerçeğini değiştirmez.
  27. Rüyalar, anılar kadar önemlidir. Tabiri caizdir.
  28. Herkes kendi efsanesini kurmak ve yaşatmakla yükümlüdür. Ancak bireysel efsaneler var olduğunda ortak bir efsane oluşturulabilir.
  29. Dil, iletişim kurmak için başvurulacak son araçlardan biri olmalıdır. Bir çelişki gibi görünse de konuşmak şarttır. Bu, koklamanın ve telepatinin önemini hiçbir şekilde yadsımaz.
  30. Yolların uzun ve ince olması, üzerlerinde gündüz-gece gidilmesini gerektirmez.
  31. Her sonun nasıl olacağı en başından bellidir.
  32. Eğer bir ilişkinin bitmesi mümkünse bitecektir.
  33. Bunun birinci manifesto olması, ikinci bir manifestonun olmayacağı anlamına gelmez.

Cem Akaş, 7, Bölüm 47.
(Buradan)

10 Şubat 2014

Boş Defter Üzerine Düşünceler

Boş defter bir metafordur; içinde "başlangıç" anlamı gizlidir. Her gördüğümüz boş defterin bir gün yazılmaya "başlanacağını" varsayarız. Hiçbir boş defter ebediyen boş duracak değildir, bunu böyle kabul ederiz. Bu yönüyle insan yaşamına benzer boş bir defter. Hatta yaşamın ta kendisidir. John Locke durduk yerde tabula rasa demedi. Yaşama gözünü açan her insanın ilk andan itibaren yaşamının "boşluklarını" doldurmaya başlayacağını varsayarız. Hiçbirimiz bunun aksini hesaba katmayız; aklımızın ucundan bile geçmez bu. Çünkü dünyaya gelen her insan "dolmaya" gelmiştir. Bir insanın dünyaya nasıl geldiyse dünyadan o biçimde gideceği düşüncesi saçmadır. Anasından doğan bir bebeğin ağlamaya başlaması bile defterin yazılmaya başladığının bir göstergesidir. Ve hatta bebek dünyaya gelmeden, annesinin rahmindeyken yaşamaya başlar, böylece boş defterin üstüne atılan ilk çizikler de o an görünür olur. Boş bir defterin yazılmaya başlama anı üç aşağı beş yukarı aynıdır. Bir ilkokul çocuğunu gözünüzde canlandırmalısınız bu noktada. Dünyanın en ilgisiz, okulu en sevmeyen öğrencisi bile boş bir defter karşısında heyecana kapılır. Dünya eğitim-öğretim tarihi, boş bir defter görüp de heyecana gelmeyen bir öğrenci kaydetmemiştir. Bir öğrencinin boş defterine ilk olarak ne yazdığı da hepimizce bilinen bir şeydir; adını yazar her çocuk ilk olarak. O noktadan sonraysa, pek az kimse dışında hiç kimse bilemez artık boş defterin neyle, nasıl doldurulduğu. Çünkü yeryüzündeki insan sayısınca yaşam vardır. Yaşamlardan kat be kat fazla da yaşantı vardır. O kadar ki, bu yaşantılar gökteki yıldızları sayıca alt ederler. Böylelikle herkes kendince doldurur defterini. Başlangıcı ve devamıyla bir insan yaşamını andıran boş bir defterin yazılma süreci, sonuna gelinince insan yaşamına benzemeyi büsbütün bırakır. Baştan beri bir gün sona ereceği kabulüyle geçmiştir insan yaşamı, boş defter de öyle, gelgelelim her bir insanın yaşamı bitince bitmiştir, yeniden başlaması, bir biçimde sürmesi bu dünya gözüyle mümkün değildir artık, oysa bir defterin bitmeye yüz tutması bile yeni bir defterin geleceğinin işaretidir. Defterin tamamen bitmesiyse yeni bir boş defterin başlangıç anıdır. Yeni bir başlangıç da yeni bir heyecanı beraberinde getirecektir. Yaşamı sürdürme isteğinin ta kendisidir bu yeni heyecan. İşte bundan ötürü, insan, hayatındaki boş defterleri doldurma telaşında olmalıdır her vakit.

9 Şubat 2014

Boş Defter

.............................................................................
.............................................................................
.............................................................................
.............................................................................
.............................................................................
.............................................................................
.............................................................................
.............................................................................
.............................................................................
.............................................................................
.............................................................................
.............................................................................
.............................................................................
.............................................................................
.............................................................................
.............................................................................
.............................................................................
.............................................................................
.............................................................................
.............................................................................

Boş Defter Üzerine Düşünceler: yarın.

8 Şubat 2014

Konuşanlar ve Susanlar

Bazıları binlerce yıl boyunca konuşup durdular. İnsanlar da onları dinlediler. Neden sonra, söylediklerinden hiçbir şey anlaşılmadığını fark etti birileri, boş konuşmuşlardı çünkü, ama zaman geçip gitmişti; konuşanlar konuştuklarıyla, dinleyenler dinledikleriyle kaldılar.

Bazılarıysa hep sustular. Hiçbir şey demeden sustular. Ta ki onlardan biri susarak hiç de iyi etmediklerinin farkına varana kadar. Susarak hiçbir şey anlatmış olmuyorlardı çünkü. Ama zaman yine geçip gitmişti; susanlar sustuklarıyla kaldılar.


Bazen konuşup bazen susan diğer bazıları da vardı elbette. Onların da kimi, yerinde konuşup yerinde sustu, kimi de tam tersi, olmadık yerde konuştu, olmadık yerde sustu. Böyle olunca, söylenmesi gerekenler söylenmedi, söylenmemesi gerekenler söylendi çoğunlukla. Daha sonra ne büyük yanlışlar yaptıklarını anımsattı içlerinden birileri. Ne var ki zaman hep olduğu gibi akıp geçmişti.


Böylece devam etti gitti düzen.

6 Şubat 2014

Doğu'dan Batı'ya Kelimeler

admiral
arsenic
assassin
camel
candy
Gibraltar
gypsy
paradise
sugar
syrup
tea
traffic

Bunlar Doğu'dan, bir başka deyişle Arapça ve Farsçadan İngilizceye geçmiş olan birkaç kelime. Kuşkusuz fazlası vardır ama bunlar değişik zamanlarda benim aklıma gelenler. Birkaç tane daha vardı, not almadığım için unutmuşum.
***
Tarihin herhangi bir devrinde dünyada yaygın olan bir dil, diğer dillere bol miktarda kelime verir. Bunun örneğini her çağda görmek mümkün. Yüzyıllar boyunca kıta Avrupa'sının dili konumunda olan Latince örneğin, sadece Latin koluna mensup dillere değil, İngilizce, Almanca gibi Germen koluna, Rusça gibi Slav koluna mensup dillere de binlerce kelime vermiştir. 

Tarihin şu içinde yaşadığımız devrinde de dünyanın en yaygın dili, hepimizin bildiği gibi, İngilizce. Dolayısıyla da İngilizce bugün yeryüzünde konuşulan bellibaşlı dillerin tamamına sürekli olarak kelimeler veriyor. Bakın işte, blog kelimesi, yirmi yıl önce yoktu bile, ama bugün bütün dünya kullanıyor.

Bir dilin kalburüstü olması, öbür dillerden hiç kelime almayacağı anlamına gelmez. Dünya kurulduğu günden bu yana, ama az ama çok, diller hep birbirinden kelime almışlardır. Gerçi ben bugün İngilizce'nin başka bir dilden kelime aldığına hiç tanık olmadım. Ama geçmişte örneğin, işte yazının başında verdiğim on iki örnekte olduğu gibi, almıştır elbette. Hemen belirteyim ki, bu kelimelerin çoğu Arapça ve Farsçadan doğrudan geçmemiştir İngilizceye. Gönül isterdi ki Fransızca da bilsin, İspanyolca da, Felemenkçe de, ve burada tek İngilizceden değil, onlardan da konuşsun, ama neylersin, bilmiyorsan bilmiyorsundur. Nasıl derler, talihin gözü kör olsun.
***
Fazla dallandırıp budaklandırmadan başlayalım yukarıdaki kelimelerimizi ellemeye, alfabetik sıraya göre. Onlardan ikisini, çay ve şeker'i (sugar, tea) geçen yıl yazmıştım, şurada, o yüzden bir kez daha üstlerinde durmayacağım.

Admiral, "amiral" demek, yani deniz generali, yüksek rütbeli deniz subayı. Lisede bir yerlerde okumuştum, Emir-ül Ma'dan geliyormuş dediğine göre. Emir-ül Ma "su emiri, su şefi" anlamına geliyor. O zamanlar inanmıştım tabii, ama şimdi bakınca hiç de inandırıcı değil. Çünkü ma'nın m'si ortada yok. Eğer admiral değil de, admiralma olsaydı örneğin, bu iddiaya doğru diyebilirdik. Galiba sallamış, her kimse. Online Etymology Dictionary'ye göreyse Arapça "taşımacılık şefi" anlamına gelen emir-ür-rahl'dan (amir-ar-rahl) gelme olasılığı var ki çok daha mantıklı. Çünkü eski devirde kamyonla yapacak hali yoktu insanların; taşımacılık denizde gemilerle yapılırdı.

Arsenic, bildiğiniz "arsenik". Avrupa'ya gelene dek epey yol kat etmiş. Farsçada zerd "sarı" demektir. O yüzden doğal rengi sarı olan arseniğe Farslar zernik demişler. Oradan Süryaniceye zarniqa olarak, oradan da evrilerek Grekçeye arsenikon, Latinceye arsenicum olarak geçmiş ve öbür Avrupa dillerine dağılmış. Zırnık kelimesini de hepiniz duymuşsunuzdur. Ben de ilk duyduğumda şaşırmıştım, zırnık dedikleri arseniğin ta kendisi.

Assassin, İngilizcede "suikastçı, kiralık katil" anlamlarına gelir. Hatta daha sonra bir de fiil biçimi oluşmuş: assassinate, o da "suikast düzenlemek" demek. Kelimenin kökeni Arapça "haşhaşçı, haşhaş kullanan" anlamında haşhaşiyyun. Duymuşsunuzdur, Haşhaşiler (ya da Haşhaşin) Hasan Sabbah'ın örgütünün popüler adıdır. İsmaili Tarikatı'nın şeyhlerinden olan Hasan Sabbah, bugün İran sınırlarında bulunan Elbruz dağlarında yer alan ünlü Alamut Kalesi'nde bir örgüt kurmuştu. Haşhaş, bilenler bilir, uyuşturucu yapımında kullanılan, baharda kırmızı çiçekler açan bir bitkidir. Söylenenlere göre bu örgütün militanları da haşhaş bağımlısıydılar. Eylemlerini, saldırılarını yapmadan önce bol bol içer, kafalarını dağıtır, öylece saldırırlar, böylelikle başarılı olurlardı. Böylece zaman içinde "suikastçı" anlamındaki assassin kelimesinin doğmasına da ön ayak oldular.

Camel İngilizcede "deve" demektir. Deve bir çöl hayvanı olduğu için zaten Avrupa coğrafyasında yaşaması pek de mümkün değildir. O yüzden yalnızca İngilizlerin değil, diğer Avrupalıların da bu kelimeyi Araplardan almış olmasında şaşırtıcı hiçbir şey yok. Devenin Arapçadaki adı jemele'dir (جمل), ama söylendiğine göre Avrupa dillerine doğrudan Arapçadan değil, İbranice veya Fenikece üzerinden geçmiş.

Candy, İngilizlerin "şekerleme" anlamında kullandığı bir kelimedir. Limonlusundan muzlusuna, sarısından pembesine, sertinden yumuşağına, büyüğünden küçüğüne türlü çeşitli şekere genel olarak candy denir. Kelime Avrupa dillerine Arapça qandi'den geçmiş, ama oraya da Farsça qand'dan gelmiş. Zaten Farsçada bugün de şekere qand (قند) derler. Özbekistan'ın tarihi şehri Semerkant'ın adında da yer alıyor bu kelime. (Semere: meyve, kand: şeker).

Gibraltar, Cebelitarık'ın İngilizcesidir. Pek çoğumuz Cebelitarık Boğazı'nı coğrafya dersinde duymuşuzdur. Akdeniz'i Atlas Okyanusu'na bağlayan dünyanın en önemli boğazlarından biridir. Boğaza adını veren Cebelitarık'ın kendisiyse İspanya'nın en güneyinde bulunan küçük bir şehirdir, ama İspanya'ya değil İngiltere'ye bağlıdır. Cebel Arapçada "dağ" demektir, dolayısıyla Cebeli Tarık, "Tarık Dağı" anlamına gelir. Dağ dendiğine aldanmamak lazım, öyle sanıldığı gibi yüksek bir dağ değil, aslında 500 m.yi bile bulmayan bir kayalıktır. Peki Tarık kimdir? Onu da tarih dersinde duymuşsunuzdur, Emevi devrinin komutanlarından Tarık bin Ziyad.

Gypsy de "Çingene" demektir. Gipsy diye de geçer. İngilizlerin Mısır'a Egypt dediğini duymuşsunuzdur. Bu kelime de Avrupa dillerine "Mısır'dan gelenler" anlamındaki Yunanca Aigyptioi'den (Αἰγύπτιοι) evrilerek geçmiş. Bugün bilimsel olarak kabul gören görüşe göre Çingeneler Hindistan'dan dünyaya dağılmışlardır. Ama Avrupalılar, muhtemelen Mısır'dan geldikleri için, onlara "Mısırlı" anlamındaki bu gypsy sözcüğünü ad olarak vermişler. Türkçede bugün daha az kullanılan Kıpti kelimesi de aynı kökten. 

Paradise "cennet" demektir. Ancak İngilizcede cennet anlamına gelen bir de heaven vardır. İkisinin bir farkı da vardır elbette. Heaven genel anlamda cennet demektir. Daha çok dini anlamı kastedildiğinde, örneğin, "İyi insanlar öldükten sonra cennete gider," cümlesinde heaven kullanılır. Güzellik anlamı verilmek istendiğindeyse, mesela "Burası yeryüzünde bir cennet," dendiği zaman da paradise kullanılır. Elbette çok keskin bir kural değildir bu, birbirlerinin yerine kullanıldıkları da olur. Paradise kelimesinin kökeni Avestaca pairidaeza kelimesidir ve "bahçe" anlamına gelir. Zaten kutsal kitaplarda cennet betimlenirken hep güzel bahçelerden söz edilir. Avesta dili, Farsça, Kürtçe gibi dillerin atası sayılan dildir. Pairidaeza kelimesi bugünkü Farsçada firdews (فردوس) olarak yer alır. Arapçaya ve Türkçeye de geçmiştir. Türkçede bir kadın adı olarak kullanılmaktadır Firdevs.

Syrup "şurup" demektir. Türkçede bugün her ne kadar şu sıvı ilaçların genel adı olarak kullanıyor olsak da şurup "tatlandırılmış sıvı" anlamına gelen Arapça bir kelimedir. Tatlandırılmış sıvı denince insanın aklına doğal olarak şerbet gelecektir. Evet, o da aynı kökten geliyor. Yalnızca o da değil, şarap ve meşrubat da yine aynı kökten. Hepsi de Arapça "içmek" fiilinin kökü olan /şrb/ kökünden gelir.


Traffic de "trafik" demek. Kimileri ilgisi olmadığını söylese de, diğer kimileri bu kelimenin Avrupa dillerine Arapça tefrik'ten (تفريق) geldiğini iddia ediyorlar. Tefrik, "bölümlere ayırma, ayrıştırma" anlamlarına gelir. Fark da aynı kökten. Eskiden mesela, romanlar gazetelerde "tefrika halinde" yayımlanırmış, yani her gün bir bölümü çıkarmış. Bazı kaynaklarsa tefrik'in "dağıtma, yayma" anlamlarına da geldiğini, dolayısıyla bugünkü trafik anlamının oraya dayandığını iddia ediyorlar.
***
Evet, bakalım bir sonraki etimoloji yazısı ne üzerine olacak? Hadi kalkın kendinize bir kahve yapın. Afiyet olsun.

5 Şubat 2014

Yazmak ölümü alt eder

Ölüm sessiz bir çandır; yalnızca ölümü yaklaşan kimse çınlayışını duyabilir. Mahabad'a konuk olduğum günden beri bu çınlayış kulağımdan düşmedi. Ve işte ben de ölümüme karşı durabilmek için yazıyorum. Çünkü yalnızca yazmak ölümü alt edebilir. 

Jan Dost, Mijabad

4 Şubat 2014

Fotoğrafların Anlattıkları - 6

© Costică Acsinte Archive

Fotoğrafın büyük hali şurada.
Arşivin tamamı şurada.
Geçtiğimiz kasım ayında beş gün üst üste Fotoğrafların Anlattıkları başlığıyla beş tane eski fotoğraf yayımlamıştım burada. İki-üç tane kalmıştı, sonra üstüne bir şeyler söyler onları da yayımlarım, dedim. Daha sonra internette birkaç taneye daha rastladım. İşte bu da onlardan biri.

The Commons adında, çok sevdiğim bir servisi var Flickr'ın. "Esas amacı, dünya fotoğrafçılık arşivlerindeki gizli hazinelerin paylaşılmasıdır," diye tanıtılıyor bu hizmet. Özellikle eski fotoğraf meraklıları için önemli bir kaynak.

Bu fotoğraf, Costică Acsinte adlı Rumen bir savaş fotoğrafçısına ait. 1897'de doğmuş, 1984'te ölmüş. Pilotluk okumuş ama savaş fotoğrafçılığı yapmış.
1. Dünya Savaşı sona erince bir Rumen şehri olan Slobozia'da stüdyosunu kurmuş.

Bu fotoğrafın, daha doğrusu fotoğraftaki kızların bir özelliği yok. En azından bizim için yok. Arşivde altında "İki kız" yazıyor sadece, başka da bir bilgi yok. Kendi halinde iki kız oldukları açıkça anlaşılıyor. Zaten arşivin tamamına göz attığınızda, fotoğraflarda yer alanların, çocuğundan gencine, orta yaşlısından yaşlısına kendi halinde insanlar olduklarını görürsünüz. Büyük olasılıkla Slobozia adlı o kentte yaşayanlardır.

Zaman birtakım şeylere kıymet bindirdiği gibi, birtakım şeylerin de kıymetini elinden alır. Bu fotoğraf ve söz konusu arşivdeki diğerleri bana bunu bir kez daha anımsatıyor. Eskiden tek bir fotoğraf ne kadar değerliydi, yıllar yılı saklanırdı. Oysa bugün elimize makinemizi alıyor, çekip çekip siliyoruz. İnsan bir yandan üzülüyor tabii; daha çok kıymetli şeyimiz olsaydı keşke bugün. Kıymetli şeylere sahip olmayı hangi birimiz istemeyiz? Annemizin sandığındaki resimlere ya da başka şeylere bakar, onlara sahip olduğumuz için içten içe bir kıvanç duyardık örneğin. Ama bugün öyle mi? Her birimizin bilgisayarında binlerce fotoğraf duruyor, ve hiçbiriyle kıvanç duymuyoruz, duyamıyoruz. Neden? E, çünkü değerleri yok artık: Az olan şey değerlidir. Zor elde edilen şey çok daha değerlidir. Bugün pek çok şeye sahibiz, üstelik çokça sahibiz ama değerleri yok.

İyi mi kötü mü?

3 Şubat 2014

Kış günü düşünceleri

Yedi-sekiz yıl önceydi, bir gün bir tanıdığımla internette yazışıyorduk. Konu yaşlarımızdan açıldı, kendisi benden on yaş büyük, dedi ki, "Yirmiyle otuz arası o kadar hızlı geçiyor ki, nasıl olduğunu anlamadan bir de bakmışsın otuz olmuşsun." O öyle deyince ben de içimden, "Canım, daha otuza çoook var," diyordum. Zaman geçip de otuza gelince ben de, aklıma onun söyledikleri geldi. Hakikaten de yirmiyle otuz arasının nasıl geçtiğini anlayamıyormuş insan. 

Bir gün de o arkadaşın abisiyle konuşuyorduk, o da benden yirmi yaş büyük, "İnsanın," dedi, "aklı otuzdan sonra başına geliyor, kim ne derse desin." Ben de, "Kesinlikle haklısın," dedim, zira bizzat deneyimine sahip olmuştum bu söylediklerinin. Sen ne olursan ol, aklın otuza kadar adamakıllı başında olmuyor. Dönüp baktığında, daha iyi, hatta çok daha iyi yapabileceğin o kadar şeyin geride kaldığını görüyorsun ki hayıflanmamak elde değil. Gelgelelim zaman geçip gitmiş oluyor, hayıflansan ne, hayıflanmasan ne. 
***
İngilizlerin bir sözü varmış: "Otuz yaşına kadar hiç komünist olmamışsan senin kalbin yoktur, otuzdan sonra hâlâ komünistsen senin aklın yoktur." Tam İngilizlik bir söz, ne eksik ne fazla.

İngiliz dedim, aklıma geldi. Bir zamanlar otellerde çalışırdım, garsonluk, barmenlik falan. Bir gün İngiliz gençleriyle konuşuyorduk. İçlerinden biri tezgâhın üstündeki defterimi görünce, ver de bir şeyler yazayım dedi. Verdim, yazdı. Sonra öbürleri, biz de yazacağız, dediler ve defteri elden ele dolaştırdılar. Daha sonra ne yazmışlar diye baktım. Kimi resim çizmiş, kimi e-posta adresini bırakmış, kimi de zekâ parıltılı kısa kısa şeyler yazmış. Baktım bir de şöyle bir şey var:
There is no black
in the Union Jack
Send bastards back.
Pek bir şey anlamadım, bir rock şarkısının sözleri falandır diye düşündüm nedense. Aradan üç-beş yıl geçtikten sonra bir gün kitaplığımı düzenlerken eski defterlerimi gözden geçirdim ve işte o defterimdeki bu sözlere de yeniden bakmış oldum. Ne demek istediğini de o zaman anladım. Union Jack Britanya bayrağının adı. Dolayısıyla şunu diyor: "Britanya bayrağında siyah renk yok, o halde piçleri [yani zencileri] kov gitsin." Adam defterime düpedüz faşizan şeyler yazmış da farkına varamamışım. Siktiğimin çocuğu, çok afedersiniz.
***
Şu bilim insanı dedikleri yaratığı çok seviyorum. Söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu görünce daha bir seviyorum. İklim değişecek/değişti diyorlar bunca zamandır, işte dedikleri çıkıyor. Bu yaşıma kadar görmediğim şiddette bir rüzgâr esiyor burada üç gündür. Dün akşam amcamın oğluyla dağlardaki hayvanları bile düşündük, "Tavşanlar, keklikler, kurtlar ne yapıyorlardır acaba bu havada?" dedi amcaoğlum. Gerçekten dün akşam öyle bir esiyordu ki anlatılması olanaksız. Kar yağışında da bir anormallik var bu yıl. Ben her yıl kar seviyesini bahçemizdeki bir ağaçtan takip ediyorum. Bodur bir yabaneriği ağacı, birkaç yıl önce annem köyden getirip dikmiş. Şimdi yarım metre kadar var boyu. Geçen yıl tam da bu vakitte ucu görünüyordu ağacın, bir önceki yıl karın içinde bütünüyle kaybolmuştu. Bu yılsa kökü bile görünecek neredeyse, çünkü hiç kar yok. Şehir merkezinde hiç yok ama, geçen gün köye gittim, bir metreyi bulmak üzere kar kalınlığı. Sözün kısası, iklim tepetaklak.
***
Bugün kardeşime yarıyıl tatil kitabı almak için kırtasiyeye girdim, baktım İhsan Oktay Anar'ın yeni romanı Galîz Kahraman gelmiş. Etiketine baktım, 14.50 yazıyor, İletişim Yayınları'nda indirim var mı, diye sordum, bir bakim hocam, diyerek istedi adam, verdim kitabı, arkasına baktı, size 11'e olur, dedi. Gülmek istedim ama gülemedim bir türlü. Size şu kadara olur, sözünü ben genelde kıyafet neyim alırken duyardım, kitap alırken de duyacağım varmış.

Galîz Kahraman da 2014'te aldığım ilk kitap oldu.
***
Arapça kökenli bir kelime olan galiz, "Kaba ve çirkin, iğrenç" diye tanımlanıyor sözlüklerde. Kelime dedim de, eskiden bulmaca hastasıydım, epey bir zaman olmuş bulmaca çözmeyeli. Önümüzdeki haftasonu, ya da yok yok, yarın bir gazete alayım da çözeyim bulmacasını.
***
(Az önce salona bağırıp kahve istemiştim ablamdan, şimdi geldi).
***
Bir zamanlar kahve de öyle her yerde bulunmazmış. Ama hükümet özellikle İstanbul ve Ankara'daki otellerde bulundurulmasını istermiş. Yabancılara, "Kahveleri bile yok" dedirtip rezil olmayalım diye. Yorumunu size bırakıyorum.
***
Amcamın ülseri var. Geçen gün doktora gitmiş yine. Doktor, "Kesinlikle sigara yok!" demiş haliyle, ama yine de içiyor. Dün telefonla aradım, biraz da kızdım, kendini öldürecek misin, dedim. "Doktorum da sigara içiyor," dedi. Ne diyeceğimi bilemedim.
***
Bilgisayarıma geçen gün bir virüs bulaştı. Ne yaptıysam silemedim. Klasörlerin içine kendiliğinden klasörler oluşuyor aynı adla, sildikçe de geri geliyor. Virüs yazan insanların amacını anlayabilmiş değilim.

Bir arkadaşımın babası birkaç yıl önce bilgisayar alıp eve internet bağlattığında sık sık virüslerle başı derde giriyordu. Bu virüs dediklerinin ne menem bir şey olduğunu merak edip duruyordu adamcağız, ama biz ne olduğunu bir türlü anlatamıyorduk kendisine. Hem o haklıydı hem de biz. Elimizden şöyle okkalı bir beddua etmekten başka ne gelir: Allah virüs yazanların bin belasını versin. Amin deyin.
***
Az önce şu yukarıdaki fotoğrafı küçültüp masaüstüne kaydettim, buraya yüklemek için. Sonra baktım Google Plus'tan bir bildirim geldi, otomatik olarak resmi yüklemiş, üstüne bir de kar efekti eklemiş. Kemal Sunal diyor ya, "Ağam eğlenir benlen," sanırım Google da benimle eğleniyor, köyde az kar varmış gibi yağdırmaya devam ediyor. Bu özelliğe Auto Awesome (otomatik harika) adını vermişler. Bugün bize basit mi basit görünüyor ama yüz yıl önce böyle bir şeyden söz edilse kim inanırdı? Demem o ki, bugün bizim hayal dediğimiz şeylerin gelecekte gerçeğe dönüşmesi işten bile değil. Ey teknoloji, sen nelere kadirsin!
***
Dün geceyi kuzenimin evinde geçirdim. Sabah kahvaltıda gözüm reçele ilişti. Tadına baktım, ev yapımı kuşburnu reçeliymiş. Ekşi. Önce ekmeğe sürerek yedim biraz. Sonra baktım benden başka kimse yemiyor, aldım bir elime reçel tabağını, öbürüne çay kaşığını, başladım kaşıklamaya. Kuzenimin eşi de sevinmeye başladı haliyle, reçelim beğenildi, diye. Ben hızımı alamayıp önümdeki çaya bir-iki kaşık reçel atıp karıştırmaya başlayınca herkesin beni izlediğini fark ettim, sofra da kalabalık sayılırdı. Delirdi herhalde, diye düşünüyor olmalıydılar. Bereket versin, yabancı kimse yoktu. Halbuki ben bünyemi kuvvetlendirmenin derdindeydim. Malum, bu soğuk havalarda herkes hasta, kuşburnuysa bu mevsim kırıklıklarına karşı birebir. Koruyun kendinizi.
***
 "Güneşin sıcacık parladığı, rüzgârın soğuk estiği o mart günlerinden biriydi: 
açıkta yaz, gölgede kış olan günlerden biri." 
demiş Charles Dickens.

Bakalım bu yıl mart nasıl geçecek.
Sayfa başına git