31 Mart 2014

Üçler









Copyright © (sırayla / in order)
1. Nuri Bilge Ceylan
2. Olga Novikova
3. Russel Rutherford
4. flickr.com/44049404@N08 
5. ntvmsnbc.com 
6. Alexey Volkov
7. Arthur Jankovoy
8. Joseph Szabo
9. Chetan Karkhanis
10. Lara Danfeng Xu
11. Gunther Stephan
12. Harun Çağan

30 Mart 2014

Oy ver

Oy, bireyin vicdanıdır. Benim bir tek oyumla ne değişir ki, demek acizliktir. Kime verecekseniz verin, mutlaka oy verin.

29 Mart 2014

Bahar temizliği niyetine

Bahar geldi. Yenilenmek, kışın ağırlığını üstümüzden atmak zamanıdır. Umarım şu bahar rehaveti dedikleri şey bu yıl hiçbirimize uğramaz. Gezmeyi çok özledim. Kaç zamandır adamakıllı gezdiğim yok. Son altı aydır aynı şeyleri yapıp etmekten bir hal oldum. Tekdüze bir hayattan daha berbat bir şey var mıdır? Sanmam. Neyse efendim, bahar notlarına daha sonra devam etmek üzere, şimdilik sadede gelelim.

Bloğu 20 piksel genişlettim. Kapak resmini ve ana arkaplan desenini değiştirdim, görüyorsunuz. Fark etmiş olacağınız gibi yazı tipi ve boyutu konusunda bir standart belirlemiş değilim. Yazı rengi standart ama; tüm yazılarda #444 kodlu rengi kullanıyorum. Kullandığım iki font var, serif'lerden Cambria ve sans-serif'lerden Helvetica. Okumakta olduğunuz yazının tipi Helvetica, Cambria ise bu. İkisini de çok seviyorum. Gözü yormuyorlar, yazının hızlı okunmasını sağlıyorlar. Helvetica yazıları 10.7pt ile yazıyordum, azıcık daha ufalttım, artık 10.5pt ile yazıyorum, Cambria'ları ise 12.3pt ile. 

Blogger'ın bize hazır olarak sunduğu yedi tane yazı tipi, beş tane de yazı boyutu var. Yazı tiplerinin arasında Helvetica var ama Cambria yok, bu nedenle Cambria ile yazdığım yazıları elle ayarlıyorum. Ayrıca hem Cambria'nın hem de Helvetica'nın büyüklüğünü de elle ayarlıyorum yine. Pek olmasa da zahmeti var, katlanıyoruz artık, ne yapalım.

Bir zamanlar bloğun tasarımıyla fazlasıyla ilgilenirdim. Bu vesileyle biraz CSS de öğrenmiştim. İşime epey yarıyordu. Şimdiyse onun ekmeğini yiyorum işte. Mesela geçenlerde Blogger başka ülkelerde bir-iki yıldır başlatmış olduğu bir uygulamayı Türkiye'de de devreye soktu. Blogların adresine artık ülke uzantısı da ekleniyor. aaa.blogspot.com olan adres, eğer Türkiye'den bağlanıyorsanız aaa.blogspot.com.tr, Fransa'dan bağlanıyorsanız aaa.blogspot.fr biçiminde gösteriliyor vs. Hiç hoşuma gitmedi bu, hemen Hazreti Google'dan bir kod buldum, ilgili yere yapıştırdım, oldu bitti, yeniden eskisi gibi gösteriliyor adres.

Blogger'ın şu üyelik aracı (Google Friend Connect) ha bire sorunlar çıkarıyor. Giriş yapamıyorum, yapamayınca da izlemek istediğim blogları izleyemiyorum. Daha önce de çok uğraştım bu sorunla ama geçici oluyordu bu, kısa bir süre sonra kendiliğinden çözülüyordu. Bu kez günlerdir düzelmesini bekliyorum, bakalım. Google bu sorundan haberdar bildiğim kadarıyla. Niye bir çözüm bulamıyorlar anlamış değilim.

Dün de söyledim, bir ara bu blog/blogculuk meselesine eğilip bir dizi yazıyla enine boyuna elleyeceğim. Muhtemelen önümüzdeki yaz. Şimdilik biraz daha beklesin.

28 Mart 2014

Mim: İzlediğim Bloglar

Blogdaşlardan Dördüncü Tekil Şahıs beni mimlemiş. Uzun zaman olmuştu mimlenmeyeli. Öncelikle bilmeyenler için blog dünyasında mimlemek ne demek, onu kısaca açıklayayım. Bir blogcu ortaya bir konu atar, birkaç soru sorar örneğin, ve mimlediği diğer blogcu arkadaşlarından bunları cevaplamalarını ister. Sonra onlardan da her biri aynı şeyi yapar. Böylece mesele yayılmış olur. 

Bu mimin konusu, takip ettiğimiz, bakmadan geçmediğimiz bloglar. İlkin şunu söyleyeyim, takip ettiğim yüzlerce blog var. Yok ya, diyeceksiniz haliyle, başka işin yok mu ki o kadar bloğu izliyorsun? Elbette bahsettiğim o yüzlerce bloğu her gün izleme imkânım da yok zamanım da. Nasıl izliyorsun peki, diyeceksiniz. Bir, belli aralıklarla, iki, denk gelince. Her gün Blogger'a girince biliyorsunuz, giriş ekranında izlediğimiz blogların son yayımlanan kayıtlarından birkaç satır görünür– muhakkak göz atarım, ilgimi çeken bir yazı olursa tıklar, tamamını okurum. Bazen başlık ilgimi çeker, bazen de söz konusu birkaç satır. Niçin bu denli çok bloğu izlediğime gelince... Efendim, bendeniz bu blog işini pek bir ciddiye alıyorum. İnternette yazmaya 2002'nin sonbaharında başladım. O zamanlar Web 2.0 kavramını henüz duymamıştık, sosyal medya kavramınınsa esamesi bile okunmuyordu. Portal dediğimiz Ekolay, Mynet gibi bazı siteler biz kullanıcılara statik sayfalar kurma hizmeti veriyordu. İşte ben de kendime bir site kurmuştum o zaman. Elbette şimdiki kadar sık yazıp çizmiyordum o zamanlar, hem acemi olduğum için, hem de, dediğim gibi, statik siteler olduklarından her gün yazmaya elvermedikleri için. Sonra, zaman geçti, blog denen siteler ortaya çıkmaya başladı. Sözcüğü ilk duyduğumda 2005'ti yanlış hatırlamıyorsam. İlk olarak kendime Wordpress'te bir blog açtım ve bir yıl boyunca orada takıldım. Sonra Blogger'ı keşfettim, o zamanlar henüz Google'a satılmamıştı. Gördüm ki Blogger Wordpress'ten daha pratik, kesin geçiş yapmaya karar verdim. Şimdi Wordpress nasıl bilmiyorum ama o zamanlar karmaşık, biraz da "hantal" bir yapısı vardı. Kısa keseyim, burada, şu an bulunduğunuz bloğumda on yılı devirmeye hiç de uzun bir zaman kalmadı. Allah utandırmasın. ;)

Ne diyordum, bunca zamandır blogla, blogculukla böyle içli-dışlı olunca insan ister istemez işi ciddiye alıyor. Ciddiye alınca da blog âleminde neler olup bittiğini, kimin elinin kimin cebinde olduğunu, kısacası bu işin girdisini çıktısını bilmek zorundasın. Bunu kotarmanın yolu da doğal olarak blogları izlemekten geçiyor. Gelgelelim, yukarıda da söyledim, çok sayıda bloğu her gün izlemenin olanağı yok. Ancak işi bir kez kavradın mı, sayısı çok da olsa, izlemenin yolunu bir biçimde bulabiliyorsun. Bu konularda yazacağım daha. Uzun zamandır aklımda. İleride bu blogger'lık konusunda akademik bir çalışma yapma niyetim de yok değil.

Mim yazıları bu kadar uzamaz, ama ne yapayım, kendimi tutamadım.

Şimdi sadede gelelim. Sorumuzu bir hatırlayalım önce: Takip ettiğimiz, bakmadan geçemediğimiz bloglar? Virgülün sol tarafını anlattım; izlediğim bir dünya blog var, ya sağ tarafı; bakmadan geçmediğim bloglar? Onlar da var elbette, ancak sayıları daha az haliyle. Hep izlediğim blogları 2 grupta toplayabilirim sanırım. Birincisi, şu kenar çubuğunda gördükleriniz. Gustibus et Coloribus, Friendship Lives Forever ve Blogus enteresantica adlı üç listede yer alan blogların tamamını, bazıları sık yazmasa da, düzenli olarak izlerim. Bu arada, İsmail Pelit'in adı da hâlâ orada duruyor, halbuki uzun zaman oldu bloğunu boşaltalı. İkincisi, benim bloğumu sürekli ya da sık sık izlediğini bildiklerimin bloglarını izlerim.

İzlediklerim arasında her yazdığını muhakkak okuduğum bloglar da var elbette:
Cem Akaş'ın bloğu Şefin Salatası,
Levent Cantek'in bloğu Derin Hakikatler,
Sevan Nişanyan'ın kendi adını taşıyan bloğu,
Amerikalı bir kütüphanecinin bloğu Book Calendar,
Onur Caymaz'ın kendi adını taşıyan bloğu.
Bir de Ahmet Coka adlı bir vatandaşın bloğu CokaBook var. Onun her yazdığını okuyamıyorum, çünkü yazmıyor, çiziyor. Onun da her çizdiğine muhakkak bakıyorum. Bu altı bloğun hiçbir kaydını neden kaçırmadığımı da hazır söz açılmışken belirteyim. Sondan başlayayım. 1.) Ahmet Coka'nın çizimleri çok güzel, göze hoş geliyorlar. 2.) Onur Caymaz dobra dobra yazıyor, harbi yazıyor. Sahici, tutarlı, ayrıca birikimli. 3.) Kütüphaneleri öteden beri severim, bu yüzden Book Calendar'ın sahibi arkadaş  bir resmini bile görmüş değilim– tanıdığım, her gün karşılaştığım biriymiş gibi gelir. 4.) Sevan Nişanyan olabildiğince açık sözlü bir insan. Zeki, çok çalışkan. Dilbilimci, etimoloji manyağı. Pek çok da dil biliyor. Ne yazık ki hapse girdi. Uzunca bir süre yazılarından mahrum kalacağız. 5.) Levent Cantek'in ilgi alanlarından biri popüler kültür. Ben de öteden beri popüler kültüre meraklıyım; insan kalabalıkları, yığınlar hep ilgimi çekmiştir. Ayrıca, gündemdeki basit bir konuda yazdığı kısa bir yazıda bile derinliğini fark edersiniz. Bloğunda bol miktarda görsel de yayımlar, çoğu ilgi çekicidir.  6.) Cem Akaş alışık olmadığımız biçimde yazan, alışık olduğumuz biçimde yazmayan bir yazar. Oldukça birikimli. Keşke öykü yazmaya ayırdığı vaktini deneme yazmaya ayırsa. Bunun yanında, pek çok konuda çoğumuzun göremediklerini hemen görebilme yetisine sahip. İşte bu altı vatandaşı bunlardan ötürü hiç kaçırmıyorum.

Evet, doğrusu hiç mim yazısına benzemedi. Eh, olduğu kadar artık. Selamlar...

Meeee

27 Mart 2014

Bahar Gelmiş

"Kapat yavrucuğum kapıyı, üşüyorum."
"İnsan hiç üşür mü nine, bu güzel havada?"
"Üşür ya, insan bu havada da üşür."
"Ama sen kendin demedin mi, bahar gelmiş, diye?"
"Öyle ya, bahar gelmiş."
"Baharda insan üşür mü hiç?"
"Üşümez mi?"

Boş bakışlarla ninesine baktı çocuk, uzunca. Sonra balkona çıktı, kapıyı kapadı. Camdan içeriye baktı. Ninesi hiçbir şey yapmadan oturuyordu. Buradan bakınca içerisi biraz karanlık gözüküyordu. "Galiba ninem sahiden üşüyor," dedi kendine. Döndü. Pencereye dayandı. Belinden yukarısı görünüyordu içeriden. Bahçeyi izlemeye koyuldu. Bu sırada ninesi, içinde mavi gökyüzü, gün ışığı, henüz çiçeklenmemiş ağaçlar ve arkasını dönmüş bunları izleyen küçük bir çocuk olan bir resme bakıyordu. Biraz bakınca içinin ısındığını hissetti.

26 Mart 2014

Kapıdan Girmişti

Odadakiler tuhaf bir sesin birdenbire çıkmasıyla irkildiler. Birbirlerine baktılar. Yalnızca iki kişiydiler. Yaşlı Kadın ve Çocuk. "Hayır, ben de buradayım," dedi Şeytan. Bir kez daha irkildiler. Sesin geldiği yöne baktılar. Şeytan pencerede oturmuş onlara bakıyordu. "Senden mi çıktı o ses," diye sordu Yaşlı Kadın. "Hayır," dedi Şeytan ve yüzünü duvara çevirdi. Yaşlı Kadın'la Çocuk da öyle yaptılar, yüzlerini duvara çevirdiler. Eski püskü bir saat asılıydı duvarda. "İşte ondan çıktı," dedi Şeytan. O anda hem Yaşlı Kadın hem de Çocuk anladılar durmuş bir zamandan çıktıklarını. "Ne kadar zamandır burada böylece duruyoruz," diye sordu Yaşlı Kadın. Şeytan cevap verdi: "Hiç." Yaşlı Kadın ve Çocuk merak dolu bakışlarını Şeytan'a sabitlediler. Bunu gören Şeytan sürdürdü: "Duran bir zaman, zaman değildir." Bunu söyler söylemez kapalı olan pencereden çıktı gitti. Yaşlı Kadın fırladı ardından. Yaşından asla beklenemeyecek bir atiklikle pencereye vurdu kendini. Cam kırıldı. Yaşlı Kadın'ın orasından burasından kanlar belirmeye başladı. Dışarıda, avlu kapısını açmak üzere olan Şeytan yüzünü eve çevirdi, penceredeki Yaşlı Kadın'a şunları söyledi: "Siz insanlar, işte böylesiniz, benim her yaptığımı yapıp her ettiğimi ediyor, sonra da bana lanetler yağdırıyorsunuz." Yaşlı kadın hemen karşı çıktı: "Hayır, ben hiçbir zaman senin yaptıklarını yapmadım, ettiklerini etmedim!" Şeytan sürdürdü: "Bak işte, ben pencereden çıktım diye sen de pencereden çıkabileceğini sandın, a aptal Kadın! Kapı denen bir şey var." Bir anda ortadan kayboldu. Yaşlı Kadın ölmek üzere olduğunu hissetti. Kanlar hızlı akıyordu. Başını zar zor içeriye doğru çevirdi. Çocuk'a baktı. "Sen de kimsin, ne işin var bu öyküde," diye sordu. Sesi kısılmıştı, zor duyuluyordu. "Ben mi," diye cevapladı Çocuk, "ben senin içindeki iyiliğim." Yaşlı Kadın'ın birkaç damla canı kalmıştı, her halinden anlaşılıyordu bu. "Doğru ya, ben de senin içindeki kötülüğüm, değil mi," dedi. "Evet," dedi Çocuk. Yaşlı Kadın oracıkta öldü.

25 Mart 2014

Bir demokrasi hikâyesi

Benim sınıfın başkanı bugün istifa etti. Haliyle yeni başkan seçmemiz gerekti. Derhal işe koyulduk ve demokrasi tarihinin en hızlı seçimini yaptık. Önce sınıf önünde bir kez daha başkana istifa edip etmediğini sordum, evet ediyorum, dedi. Nedenini sordum, herhangi bir neden göstermedi, sadece artık başkan olmak istemediğini söyledi. İyi dedik. 

Başkan olmak isteyen var mı, diye sordum, dört kişi hariç herkes parmak kaldırdı. Öğrenciler adayları tahtaya kaldıracağımı ya da adlarını yazacağımı beklerken ben tam aksini yaptım. Aday olmayan dört kişiyi çıkardım. "Herkes doğal olarak kendisine oy vereceğine göre, siz dördünüz, bütün bu adayların arasından başkan olmasını istediğinizi kâğıda yazıp bana verin," dedim. Dediğimi yaptılar. Elif, Fırat, Sinem ve Şiyar birer oy aldılar. Böylece yirmi altı olan aday sayısı bir dakika içinde dörde inmiş oldu. Bunun bir ön seçim olduğunu, şimdi herkesin bu dört aday için bir daha oy kullanacağını söyledim. Aradan oy kullanmak istemediğini belirten birkaç ses de yükseldi, ama ben oy kullanmanın zorunlu olduğunu, bununla beraber herhangi bir adaya oy vermenin zorunlu olmadığını, dileyenin çekimser oy kullanma hakkına sahip olduğunu dile getirdim. 

Seçim başladı. Bir dakika içinde herkes defterinden yırttığı bir parça kâğıda oyunu kullanarak masama getirdi. Oyları saymaya başladım. Fırat'la Şiyar başbaşa gidiyorlarken öğrencilerden biri, "Hocam, birden fazla oy kullananlar var," dedi. Hiç düşünmemiştim bunu. Kâğıtları saydım, hakikaten de sınıfın hazır mevcudundan fazla oy çıktı, hepsini çöpe attım. Oracıkta seçimi iptal edip yenilenmesine karar verdim. Tam o sırada kapı çalındı, içeriye başka sınıfa gidip deneme sınavına girmiş olan beş öğrenci girdi. Onlardan biri, ben de aday olmak istiyorum, deyince her şeyi baştan almak zorunda kaldık.

Bir kez daha aday olmak isteyenleri sordum. Az önceki kadar çok olmasa da yine aday bolluğu yaşandı. İşin ilginç tarafı, biraz önce istifa eden başkan da aday oldu yeniden. Bu arada az önce mükerrer oy kullananlardan birinin Ömer olduğunu tespit etmiştim, o da aday olmak isteyince söz konusu davranışı yüzünden adaylığını kabul etmedim. Yine aday olmayanların oyuyla bir ön seçim yaptırdım. Buna göre hiç oy alamayan adaylar doğal olarak elendiler, birer oy alanları da ben eledim. Birden çok oy alan sırasıyla Şiyar, Yeşim ve Fırat da aday oldular.

Yeniden oylama başladı. Oylar kullanıldı. Bu kez kimse fazladan oy kullanmasın diye teker teker kendim topladım kâğıtları. Sayım başladı. İlk oylar hep Şiyar'a çıktı. Ardından Yeşim atağa kalktı, bir ara Şiyar'ı geçtiyse de yine gerisine düştü. İşe bakın ki daha üç dakika önceki seçimde onun üstünde oy alan Fırat üç oyda kaldı. Beş tane çekimser, bir tane de çekimsel oy çıktı. Kâğıtların birinden de Akın adı çıkınca aday olmayan Akın'ın kendisine oy verdiği anlaşıldı. Sonuç olarak Şiyar başkan, Yeşim de başkan yardımcısı oldu.

24 Mart 2014

Bir günün girdisi çıktısı

Pazar.

At.'ın telefonuyla uyanıyorum. Gözlerim uykulu. Cevap vermeye yeltenene kadar kesiliyor ses. Hem kalkmak istiyorum hem kalkmamak. Kendimle biraz tartışıyorum bunu. Sonunda yataktan çıkıp kitaplıktan iki kitap alıp yine yatağa giriyorum. İkisi de şiir kitabı. Birini açıp uzun bir şiiri okumaya başlıyorum. Şiir bitince gene çıkıyorum yataktan. Öbüründen hiç okumuyorum nedense, niye aldıysam? Kitapları yerlerine koyuyorum.

Bilgisayarı açıyorum. Dün okuyup çok beğendiğim bir kısa öyküyü yazmaya başlıyorum; blogda yayımlayacağım. Bu sırada Ma. arıyor. Nerede olup ne yaptığımı soruyor: 
"Evdeyim, oturuyorum." 

Ben de ona aynısını soruyorum:
"Çarşıdayım, yemek yiyorum." 
"Ben daha kahvaltı etmedim, sen yemek yiyorsun..."
"Karnım acıktı nedense. Çıkacak mısın?"
"Evet, çıkacağım."
"İyi, gel bir yerlerde oturalım."
"Olur, gelirim."
"Tamam, gelince ararsın."

Öyküyü bilgisayara geçirip salona geçiyorum. Balkona çıkıyorum. Hava çok güzel. Havanın ille de pazar günü güzel olması gerekiyor. Bugün tam da öyle. İçeriye geçiyorum yine. Kahvaltı sofrası hazır. Oturup yemeye başlıyorum. Kahvaltı bitince odaya geçiyorum. Elime dün başladığım kitabımı alıyorum. İki gün içinde bitirmem gerek. Ama hiç okuyasım yok nedense. Hayret, ilkbaharlarda iyi okurum oysa! O anda At. yine telefon ediyor. Bu kez cevaplıyorum:
"Alo..."
"Neredesin?"
"Evdeyim. Sen?"
"Çarşıdayım. Ne yapıyorsun?"
"Kahvaltı ettim."
"Sanki hâlâ kahvaltı ediyorsun?"
"Yok, kalktım ama çayım elimde, içiyorum."
"Hmm... Ne zaman çıkacaksın?"
"Fazla işim yok, birazdan çıkarım."
"Tamam, gelince ararsın."
"Peki."

Tıraş oluyorum. Üstümü giyinip çıkıyorum. At.'ı arıyorum:
"Neredesin?"
"Filan yerdeyim."
"Tamam, geliyorum. Kimin sesi o gelen?"
"Fa.'nın."
"Hangi Fa.?"
"Tanıdığın kaç Fa. var ki?"
"Çook."

Gülüyor. Sahiden de Fa. adında tanıdığım çok kişi var. "Amcam Fa." diyor. "Haa..." deyip geçiyorum ben de, amcası Fa.'yı tanıyormuşum gibi. 

Filan yere varıyorum. Bakıyorum amcam dediği Fa.'yı tanıyorum, geçen yıl tanışmıştık, adını unutmuşum ama. O kadar yontulmamış biri ki, geçen yıl on dakika aynı masada oturmak ondan nefret etmeme yetmişti. Mecbur, oturuyorum masaya. Yine aynı yontulmamışlığını sürdürüyor. Hemencecik belli oluyor bu. Bazen olur böyle şeyler; çok sevdiğimiz bir arkadaşımızın arkadaşı nefret ettiğimiz biri olabiliyor. Sahiden de At.'ı çok severim. İyi bir arkadaştır. Ama işte, onun bu arkadaşı Fa. olmasa ne güzel olurdu. İçimden, "Nereden buluyorsun bunları," diye kızıyorum At.'a. Yirmi dakika kadar oturuyorum. Fa.'nın telefonu çalıyor. "Filan yerdeyiz," deyip kapatıyor telefonu. Biraz sonra Yu. geliyor. Selam verip oturuyor. Yu. ile pek muhabbetimiz yok ama orada burada karşılaşınca ayaküstü selamlaşır, hal hatır sorarız birbirimize, iyi bir arkadaştır o da. O geldikten sonra da on dakika kadar oturuyorum. Keyifsiz olduğumu fark ediyor. Hiç konuşmadığımı soruyor. Kaçamak bir yanıt veriyorum. Halbuki, sevmediğim birinin masasında oturunca böyleyimdir, konuşmak istemem. Ağzımdan çıkan kelimelerin kirlendiğini düşünürüm, ne yapayım? 

"Ben kalkayım," diyorum, "arkadaşlar bekliyor." Kalkıyorum. Ellerini sıkıp ayrılıyorum oradan. Ma.'yı arıyorum:
"Neredesin?"
"Yemek yiyoruz."
"Senle kim?"
"Benle Si."
"Oğlum, sen daha iki saat olmadı yemek yiyeli..."
"Bu aralar karnım acıkıyor ha bire..."
"İyi, size afiyet olsun. Ben falan kafeye gidiyorum, oraya gelin."
"Tamam."

Falan kafe hemen şurası. Gidiyorum. Geçen gün ödünç aldığım dergiyi verip teşekkür ediyorum. Buraya edebiyat dergileri gelir. Abone olmuşlar. Ama bugüne değin benden başka okuyanlarını görmedim, ayıptır söylemesi. Oturuyorum. Garson Me. gelip "Hoş geldiniz hocam, ne alırsınız," diye soruyor. Hep buraya geldiğim için tanışıyoruz. Çok efendi, işini hakkıyla yapan bir garson. "Arkadaşlar gelecek, gelsinler sonra," diyorum. "Peki," deyip gidiyor. Not defterimi çıkarıp işte tam da bu yazdıklarımı yazmaya başlıyorum. Çok geçmiyor Ma. ile Si. geliyorlar. "Bir tavla atalım mı," diye keyifle soruyor Ma. "Atalım," diyorum. Garson Me.'yi çağırıp çayla tavla istiyoruz. Hemen yan masadaki tavlayı bize getirip çayları almaya gidiyor. Biz Ma. ile tavlaya başlıyoruz, Si. de öğrencilerine aldığı kitapları açıp incelemeye başlıyor. Ma. da iyi oynuyor ama ben kazanıyorum oyunu, 5-4. Başta da kendisine söylemiştim kazanacağımı. Bu kez Si. geçiyor karşıma. Çok acemi. Satranç oynarcasına oynuyor tavlayı, çok düşünüyor. Bu durum benim oyuna yoğunlaşmamı zorlaştırıyor, ama yine de 5-1 yeniyorum onu. Tavlayı kapatıp oradan buradan konuşuyoruz üç-beş dakika. O sırada Be. arıyor. Hafta içi sözleşmiştik birkaç arkadaş, oturup kahve içmeye. Nerede olduğumu soruyor. Falan yerde olduğumu söylüyorum. "Oraya gelelim o zaman," diyor. "Burada boş masa yok, gelmeyin," diyorum ben de. "O halde Filanca yere gidelim," diyor. "Tamam," diyorum, "siz geçin, ben geliyorum."

Kalkıyoruz. Ma. ile Si. sahile gideceklerini söyleyip ayrılıyorlar. Ben de Filanca yere gidiyorum. Arkadaşlarım Be., Eb. ve Fa. (bu Fa. yukarıda adı geçen Fa. değil, bir başkası) oturmuşlar. Selam verip oturuyorum ben de. Fa. ve Eb.'le aynı okulda çalışıyoruz, hafta içi her gün görüşüyoruz, Be. ile görüşmeyeliyse epey olmuş. Konuşmaya başlıyoruz. Dostlarla konuşmak güzel geliyor. Biraz sonra Ga. da geliyor. Onun geleceğinden haberim yoktu, Be. çağırmış. O da iyi bir arkadaştır. Bu Filanca kafe benim hemen hiç gelmediğim bir yer. Hizmeti hiç iyi değil. Çay da beğenilmiyor. "Kalkıp başka yere gidelim," önerisi hemencecik kabul görüyor ve kalkılıyor.

Falanca yere gidiyoruz. Çaylarımızı, pastalarımızı alıp üst kata çıkıyoruz. İki saati geçkin, güzel, tadında bir muhabbet başlıyor. Oradan girip buradan çıkıyor, pek çok şey konuşuyoruz. Hava kararmaya yüz tutmuşken kalkalım diyoruz. Kalkmadan tuvalete gideyim diyorum. Ama tuvaletin kapısına temizlik var uyarısı koymuşlar. İçeride onca müşteri oturuyorken temizlik yapacak başka zaman bulamamışlar demek ki. 

Çıkıyoruz. Ga. kardeşini çağırmış, arabasıyla alıyor dördünü, "Seni de bırakalım," diyorlar ama ben tam ters yöne gidiyorum. Tokalaşıp ayrılıyoruz. Hastane az ileride, acil servisinin tuvaletine girip çıkıyorum. Yolumun üstünde bir dükkâna girip iki çift çorap alıyorum ve eve doğru yollanıyorum.

23 Mart 2014

Tavşan ve Aslan

Günün birinde, ünlü Psikanalist, yolunu şaşırıp kendini ormanın orta yerinde bulmuş. 
İçgüdüsü ve araştırma merakı sayesinde, kendinde çok yüksek bir ağacın tepesine tırmanma gücü bulmuş; oradan keyfince güneşin ağır ağır batışını, kimi hayvanların adetlerini ve davranış biçimlerini izleyip bunları enine boyuna insanlarla karşılaştırmış. 
Ormanın bir ucundan Tavşan'ın, öteki ucundan Aslan'ın geldiğini gördüğünde gece olmak üzereydi. 
Başta sözünü etmeye değer bir şey yoktu; ama az sonra her iki hayvan da ötekinin farkına varmaya kalmadan burun buruna geliverdiler, ve her ikisi de insan insan olalı beri verdiği tepkiyi verdi. 
Aslan bütün ormanı titretecek şekilde kükredi, her seferinde yaptığı gibi görkemli bir biçimde yelesini salladı ve korkunç pençeleriyle havayı yırttı; öte yanda Tavşan daha sık nefes alıp vermeye başladı, gözleri bir an Aslan'ınkilerle kesişti; gerisin geri dönüp tabanları yağladı. 
Kente döner dönmez, ünlü Psikanalist, Orman sakinleri içinde en çocuksu ve ödlek olanın Aslan olduğunu; buna karşın Tavşan'ın ise en yürekli ve olgun hayvan olduğunu tartışmaya yer bırakmayacak şekilde kanıtlayan incelemesini cum laude yayınladı. İncelemesinde, Aslan'ın korkuya kapılıp kükrediğini, heyecanlandığını, Evren'i inlettiğini, tehdit ettiğini belirtiyor; Tavşan'ın ise Aslan'ın varlığını fark ettiğini, ama gücünün bilincinde, sabrı taşıp bu kendini bilmez histerik yaratığı paramparça etmeden önce çekip gitmeyi yeğlediğini, zaten bu yaratığın ona bir zararı dokunmadığını yazıyordu.
Augusto Monterroso
Çeviren: Münir Göle, Sarnıç Öykü, 15 (Ocak-Şubat 2014).

22 Mart 2014

Karıncaların Sessizliği

O yıllarda kulağımızda güzel sesler birikirdi. O kadar ki, kendi sesimizi duyamazdık. Buna gereksinmezdik hatta. Bir gün ben ve o, karıncaları dinlemeye gitmiştik. Karıncalar diyorum, anlıyor musunuz! Siz hiç duydunuz mu karıncaların sesini? He ya, o da tıpkı böyle sormuştu bana. Oturmuş uzakları izliyordum. Yanıma geldiğini fark etmemiştim bile. Gölgesi belirmişti yanımda. Çevirip bakmıştım yüzümü. "Ne yapıyorsun," diye sormuştum. Beni yanıtlamadan o da sormuştu: "Sen hiç duydun mu karıncaların sesini?" Hayır, duymamıştım. "Dinlemek ister misin," diye sürdürmüştü. Başımı sallamıştım. Bir şey demeden yola koyulmuştu. Ben de kalkıp ardına düşmüştüm. Metruk bir evin önünde durmuştuk. Besbelli, uzun zamandır insan ayağı değmiyordu buraya. Yerde karıncalar vardı. Diz üstü çökmüştük. Az sonra hayretle karıncaların önümüze üşüştüğünü görünce çökmeyi bırakıp oturmuştuk. Ve karıncaları dinlemeye koyulmuştuk. O andan sonra zamanın geçip geçmediğine emin olamamıştık ikimiz de. Karıncaların sesine o denli kapılmıştım ki kulağımı onlara yaklaştırasım gelmişti; toprağa yanlamasına uzanmıştım öylece. İyi gelmişti bu. Böylece başımı da bırakmıştım yere. Bırakınca da kulağım yere kapanmıştı. Ve işte o anda dünyadaki tekmil sesler kesilmişti. Bunu ilk ayırt eden de ben olmuştum. O ise yalnızca ve yalnızca karıncaların sesinin kesildiğini sanmıştı. Kızgınlıkla yüzüme bakmıştı: "Nicedir gelir giderim... Sen daha ilk gelişinde..." Başını eğmiş, üzülmüş, ağlamaklı olmuş, iç geçirmiş, kendini zor tutmuş ve aniden kalkıp gerisin geri gitmişti. O gün bugündür karıncalardan ses çıkmıyor. 

20 Mart 2014

Serçelerin günü

Sabah kalktığımda yerde bir diz boyu kar olduğunu gördüm. Oynamak için hemen dışarı fırladım. Belki kardanadam da yapardım. Çok küçüktüm. Karda oynamayı seven çocuklar hiç üşümezler. Hiç üşümezdim sahiden. Kendimi sırtüstü, kol ve bacaklar açık, karların üstüne bıraktım. Sonra kalkıp fotoğrafıma baktım, evet, biz buna fotoğraf çektirmek diyorduk. Yerde bıraktığım iz beni eğlendirmişti. Bir kez daha yapmak istedim. Yine kendimi karın yumuşaklığına bıraktım. Sırtüstü. İşte o anda direkten bizim eve giden elektrik telinin üstünde bir dünya serçe kuşu gördüm. Hepsi benim olsa, diye geçirdim içimden. Geçirmekle de aklıma bir hinlik geldi. Bütün o kuşları yakalayacaktım.

Derhal işe koyuldum. Yarısını tandırhane, yarısını odunluk olarak kullandığımız bir yer vardı, hemen evimizin önünde. Kapısını açıp içeri girdim. Pencereyi kapattım. Oradan çıkıp kümese yöneldim. Tavukları dışarı saldım. Yerdeki karı görünce onlar da şaşırdılar. Koşuşup geldiler ve odunluğun içine doluştular. Ben de girdim içeri. Tavuklara yem olarak kullandığımız buğday torbasının ağzını açıp elimi içine daldırdım. Bir avuç getirip önlerine döktüm. Büyük bir iştahla gagalamaya başladılar. Bunu gören kuşlar tellerin üstünde heyecanlandılar. Onların da karnı açtı çünkü. Kar her yeri kapatmıştı, yiyecek bir şeycikleri yoktu. Açlıklarını nasıl gidereceklerini düşünüyorlardı.
.
Bir ip dolanmıştı ayağına ve ağaca takılmıştı.
Çırpınıp duruyordu garibim. O sırada ben de
elimde makinem, tarihi bir mekânın fotoğrafını
 çekiyordum. Çözdüm, fotoğrafını çekip
bıraktım. Sevinci görülmeye değerdi. (2007).
Odunluğun kapısının arkasına saklandım. Ben gözden kaybolur olmaz serçeler gelip tavukların arasına karıştılar. Birkaç saniye içinde onlarca kuş birikti önümde. Zavallılar, o kadar acıkmışlardı ki beni fark etmiyorlardı. O sırada ben yaptım yapacağımı. Kapıyı birden kapadım. Kapamamla içeride bir hengâmedir koptu. Paniğe kapılan serçeler uçuşmaya başladılar. Tavuklar da boş durmadılar tabii, bir yandan gıdaklayıp bir yandan birbirlerini ezmeye koyuldular, ortalığı büyük bir velveleye verirken tozu da dumana kattılar. Korkuyla uçuşup duran kuşlar havada bir iki dönüp durduktan sonra pencereye yöneldiler. Kapalı olduğunu görünce korkuları daha da arttı. Benimse elim ayağım birbirine dolanmıştı. Kuşların çokluğundan hangisini yakalamaya çalışacağımı bilemiyordum. Tek bir kuş olsa belki hiç heyecanlanmayacaktım. Oysa şimdi o kadar çok kuşum vardı ki sayısını bile bilmiyordum. Bu da beni fazlasıyla heyecanlandırıyordu. Ne yapacağımı düşünürken kuşların hızla azaldığını gördüm. O da ne! Tandırhanenin bacasını kapatmayı unutmuştum. Kuşlardan birinin bacayı görüp kendini dışarı atmasıyla hepsi birbirlerinin ardı sıra, dışarıya doğru çekilen bir ip misali kaçıp kurtuldular. Tekini yakalamayı başaramamıştım.

Bütün olup biten bir dakika sürmemişti. Kuşlar gittikten sonra yerimde kalakaldım. Tavuklar da sakinleştiler. Ortalık duruldu. Hayıflandım. Daha demin onca kuşum varken şimdi bir tane bile yoktu. Çaresiz, dışarı çıktım.
***
Üstünden hiç geçmemişse yirmi beş yıl geçmiştir. O gün korkuttuğum onca serçenin hepsi muhtemelen çoktan ölmüştür. Umarım mutlu bir yaşam sürmüşlerdir.

***

Facebook'ta gördüm, Atlas Dergisi paylaşmış; Doğa Derneği'nin hazırladığı bir afiş, bugün Dünya Serçe Günü'ymüş. Bu dünyada serçelerin de bir günü olduğunu şimdi, şuracıkta öğrendim. Bir yandan tuhaf geliyor insana, bir yandan olağan. Bir yandan da seviniyor insan elbette. Tuhaf geliyor, çünkü dünya o kadar "insanlaştırılmış" ki, geriye kalan her şey; dağlar, denizler, ormanlar, türlü türlü hayvanlar, başrolünde insanın bulunduğu bir filmde birer figüran olarak bile kabul görmüyorlar. Bugünkü dünyaya kocaman bir insan portresi dersek, ne yazık ki doğa bu portrenin arkaplanındaki belirsiz karaltılardan başka bir şey değil. İşte böyle bir ortamda, Dünya Serçe Günü adlı bir günün de olduğunu bilmek ister istemez biraz tuhaf geliyor. Öte yandan, dediğim gibi, olağan da görünüyor. Şu günü, bu günü, bilmem ne saçmalıklar günü gibi bin bir çeşit günün olduğu bir zamanda varsın serçelerin de bir günü olsun. Ve elbette bu çok sevindirici bir şey. İnsanlarla ilintili özel günlerin hep yapmacıklı bir tarafları olur, yığınlara para harcatmak için yapılan reklamlardaki yalancı duygusallıklar falan örneğin... Oysa serçelerin gününde kime, neyin reklamını yapacaksın? Bundan dolayı serçelerin günü gerçekten özel bir gün. Balıkların günü de olsa keşke. Belki de vardır.

Sunay Akın'dan bir şiirle bitirelim:
.
via
Serçe

Ayak izleri
ki görülmez
kar kelimesinin
geçtiği her şiirde
yiyecek arayan
serçenin

19 Mart 2014

Márquez Amca'nın veda mektubu

Bugün facebook'ta gezinirken arkadaşlardan birinin paylaştığı bir haber gördüm. Ünlü Kolombiyalı yazar Gabriel García Márquez bir veda mektubu yazmış. Merakla tıkladım bağlantıyı. Bugünün haberi. Ne var ki Google'dan bakınca söz konusu mektubun birkaç yıl önce yazılmış olduğunu öğrendim. Malum, Márquez kaç yıldır kanser hastası. İnternette birkaç versiyonuna rastladım mektubun. Versiyonu dediğim, orijinal dilinden yapılmış birkaç ayrı çeviri. Benim bu çevirdiğimse The Pacific Rim Review of Books adlı bir Kanada dergisinde 2008'de yayımlanmış. Dokunaklı bir mektup, buyurun.


Eğer Tanrı bir anlığına benim şu durumuma bakıp bana azıcık daha yaşama şansı bahşetseydi, onu en iyi biçimde değerlendirirdim.

Aklıma gelen her şeyi söylemezdim muhtemelen, ancak söyleyeceğim her şeyi ölçüp biçerek söylerdim.

Şeylerin ne kadar ettiğine değil, ne anlama geldiğine değer verirdim.

Az uyuyup çok rüya görürdüm, çünkü biliyorum ki, gözümüzü kapattığımız her dakika ışıktan mahrum kaldığımız 60 saniyedir aslında.

Herkes dururken ben yürür, herkes uyurken uyanık kalırdım.

Basitçe giyinirdim. Güneşin önünde dikilir, yalnızca bedenimi değil, ruhumu da çırçıplak onun şefkatine bırakırdım.

Tüm insanlara, yaşlanınca âşık olmayı bırakmanın ne büyük bir hata olduğunu söylerdim, çünkü aslında âşık olmayı bırakmaktır yaşlanmak. 

Çocuklara kanatlar verirdim, ama kendi başlarına uçmayı öğretmez, bunu onlara bırakırdım.

Yaşlı insanlara şunu söylerdim: Ölüm dediğin, yaşlanınca gelen bir şey değildir, kayıtsızlıktır ölüm.

Hepinizden çok şeyler öğrendim. Mesela öğrendim ki herkes bir dağın zirvesinde yaşamak ister. Bilmezler ki hakiki mutluluk zirveye ulaşınca değil, oraya varmaya çalışırken elde edilir. Mutluluk zirveye nasıl ulaşmaya çalıştığınızdır aslında.

Bir insan, bir kimseye tepeden bakma hakkına ve yükümlülüğüne, ancak o kimse yerden kalkmaya ihtiyaç duyduğunda sahip olabilir.   

Her zaman ne hissetiğinizi söyleyin, ne düşündüğünüzü değil.

Bilseydim ki bunlar sizi gördüğüm son anlardır, "Seni seviyorum," derdim size. 

Her zaman yarın vardır. Hayat bize yaptığımız yanlışlıkları düzeltme fırsatı tanır. Ancak olur ki bu dediğim çıkmaz, bu benim yaşadığım son gün olur, o zaman sizi ne kadar sevdiğimi ve hiç unutmayacağımı söylemekten memnuniyet duyarım.

Genç, yaşlı, hiç kimsenin yarına çıkacağının garantisi yoktur. Bugün sevdiklerinizi son kez göreceğiniz gün olabilir, bu yüzden ne yapacaksanız, beklemeyin, bugün yapın. İş işten geçince bir gülücük, bir kucaklayış, bir öpüş fırsatını kaçırdığınıza ve sevdiklerinizin son bir isteğini yerine getiremediğinize üzüleceksiniz, eminim.

Sevdiklerinizin yanında olun. Onlara ne denli ihtiyaç duyduğunuzu, onları ne denli sevdiğinizi kulaklarına fısıldayın, yüzlerine söyleyin. Onları sevin. Onlara iyi davranın. "Üzgünüm," "beni bağışla," "lütfen," "teşekkür ederim," ve bildiğiniz tüm sevgi sözcüklerini söyleyin onlara.

Hiç kimse kafanızın içindekileri bilemez. Tanrıya, size düşüncelerinizi açıklayabilme kabiliyeti ve gücü vermesi için dua edin.

Arkadaşlarınıza ve sevdiklerinize sizin için ne kadar önemli olduklarını söyleyin. 

Bu mektubu sevdiklerinize gönderin. Bugün göndermezseniz, zaman geçecek, yarın dün olacak. Hiç göndermezseniz de canınız sağ olsun.

Çokça sevgilerimle,

Arkadaşınız
Gabriel García Márquez.

18 Mart 2014

Dört mevsim

Sabah uyanıp uykulu gözlerle pencereden yana baktığımda dışarıdaki tuhaflık kendini oracıkta fark ettirdi. Perdeyi aralayınca da günün sürprizi gelip karşımda durdu. Her yer beyaza bürünmüştü. Halbuki neredeyse bir ay önce eriyen kardan eser kalmamıştı. Daha iki gün önce hava epey sıcaktı. Demek ki gece boyunca kar yağmıştı.

Havanın durumuna bakmak için pencereyi açtım. (Biz böyleyizdir, televizyonlar, internetler ne kadar verirse versin hava durumunu, biz bizzat yüzümüze dokunmasını isteriz havanın, sıcaklığına, soğukluğuna karar vermek için.) Baktım biraz soğuk gibi. Karlı hava yumuşak olur aslında, ama sabahın erken saati olduğundan soğuktu doğal olarak. Dolabı açtım, bu yıl çok az giydiğim süveterlerden birini bulmak için içini biraz karıştırmam gerekti, öyle de yaptım, bir tanesini çıkarıp giydim, şemsiyemi de alıp çıktım. Kahvaltı da etmedim bugün, biraz geç uyandım zira. 

Yine kendi durağıma gittim. (Başka nereye gidecektin? Kendi durağımızdan başka neyimiz var ki bu hayatta?) Kaldırımın üzerindeki rögar kapağı, üzerine yağıp deliklerini açık bırakan karla birlikte o denli güzel bir görüntü oluşturmuştu ki, fotoğraf makinemi yanıma almadığıma hayıflandım gene. 

Durakta servisi beklerken her zamanki gibi volta atarcasına gidip geldim. Üç-dört dakika sonra yerdeki ayak izlerimi fark edince hayret ettim. Bu kadar kısa bir sürede ne çok iz oluşmuştu yerde! Belki yüz kez, belki de daha fazla basmıştım yere. Evet, bazı şeyleri fark edebilmek için öbür bazı şeyler gerekir bize. Aslında biz her gün binlerce iz bırakırız geçtiğimiz her yere, ancak farkında bile olmayız bunun. İşte, yere düşen bu kar olmazsa kendi ayak izlerimizin ne çok olduğunu da bilemeyeceğiz. 

İyi ki mevsimler var, her zaman söylerim bunu. Okullarda hep Türkiye'nin dört mevsimin yaşandığı bir ülke olduğunu söyleyip dururuz, ama edebiyat yok bizim okullarımızda, felsefe zaten yok, ondan ötürü, dört mevsimin neye yaradığını öğrenemez çocuklarımız. Ne büyük bir kayıp! 

Dört mevsimin neye yaradığını bilmeyen bir insanın kafasının ve yüreğinin içinde tek bir mevsim yaşanır her zaman.

17 Mart 2014

Kitap Hırsızı

Basit bir gerçek: hepiniz öleceksiniz.
Tüm çabalara rağmen 
hiç kimse sonsuza dek yaşamaz.
Keyfinizi kaçırdığımın farkındayım,
kusura bakmayın.
Size tavsiyem,
zamanı geldiğinde korkmayın,
zira, korkunun ecele faydası yok.

Son zamanlarda sinemada olup bitenleri pek takip edemiyorum. Eskiye göre de oldukça az film izliyorum. Bir arkadaşım geçen gün Kitap Hırsızı'ndan söz edince ben de, getir izleyeyim, dedim. Adını duyar duymaz gözümde hemen kitap tutkunu, okuma müptelası biri canlandı. Herhalde her gördüğü kitabı okumak isteyip de parası olmayan biri boyuna çalıp okuyordur, diye düşündüm. Çok da merak ettim. Çünkü daha önce hiç bu konuda bir film izlememiştim.

Beklediğim gibi çıkmasa da fena film sayılmaz Kitap Hırsızı. Söylediğim gibi, adından ötürü filmin ekseninde ha bire oradan buradan kitap çalan birinin olduğunu düşünmüştüm, halbuki film Nazi Almanyasına odaklanıyor. O dönemi anlatan filmlerden çokça aşina olduğumuz sahneler var bunda da. Örneğin Piyanist'te bombardımana tutulan caddenin bir benzeri var sonlara doğru. Kitap hırsızlığına gelince, ilkokul öğrencisi bir kız, valinin evinden iki-üç kez kitap çalıyor, hepsi bu. Üstelik de çalmadığını, ödünç aldığını düşünüyor.
.
Yıl 1938. Hitler dönemi Almanyasında halk zor günler geçirmektedir. Yahudiler her görüldükleri yerde yaka paça götürülürken rejim karşıtı olan Almanlar yaşamlarını korkuyla sürdürmektedir. Filmin hemen başında, biri kız, biri erkek iki çocuğuyla bir trende yolculuk eden üzüntülü, düşünceli bir kadın görürüz. Kadın, rejimden kaçmak zorunda olan biridir, bu yüzden çaresiz, çocuklarını evlatlık vermek zorunda kalmıştır, ve işte şimdi onları evlat edinecek çiftin oturduğu şehre götürmektedir. Ancak çocuklardan erkek olan daha küçüğü hastadır ve yolculuk bitmeden oracıkta, annesinin kucağında, ablasının, Liesel'ın gözü önünde ölür. Yol kenarında bir mezarlığa gömerler. Gömüldüğü sırada mezarı kazan iki adamdan birinin cebinden bir kitap düşer. Liesel, kitap kendisininmişçesine alır ve annesinin ardı sıra oradan ayrılır. Daha sonra sorulduğunda, kardeşimin kitabıydı, diyecektir.
.
Kız, bir görevli tarafından yeni anne ve babasının; fakir, çocuksuz, yaşlıca bir Alman çift olan Hans ve Rosa Hubermann'ın yanına getirilir. Hans babacan, iyi yürekli, sevgi dolu bir adamdır, karısı Rosa ise aslında iyi ama biraz sert mizaçlı biridir. Liesel, yaşamının geri kalanını gerçek annesini özleyerek onların yanında, onlara anne-baba diyerek, adı pek ironik bir biçimde "Cennet Sokağı" olan o sokakta geçirecektir. Hemen okula verilir. Okulda okuma-yazma bilmediği fark edilir. Çocuklar onunla alay ederler. Küçük yaşına rağmen bunu gururuna yediremez ve bir an önce okumayı öğrenme isteği canlanır. Şansı vardır ki, bu isteğini fark eden yeni babası Hans ona okuma öğretir.

Bir gece, Nazilerden kaçan genç bir adam, kendini sığınabileceği tek yere, Hans'la Rosa'nın evine atar. Bu kişi, yıllar önce bir savaşta Hans için canını feda eden bir Yahudi'nin oğlu Max'tır. Hans ve Rosa da babasına olan minnet borçlarından ötürü kendilerini tehlikeye atma pahasına onu bir süre evlerinde; önce Liesel'ın odasında, daha sonra da bodrumda saklarlar. Bu süre içinde Liesel'la Max'ın samimi arkadaşlıklarına tanık oluruz. İkisi de rejimin kurbanı olmuşlardır.

Bütün Almanya'da olduğu gibi onların kentinde de Hitler'in doğum gününün resmi törenlerle kutlandığı bir gece, kutlamalarla birlikte binlerce kitap da yakılır. Tören sona erip ortalıktan el ayak çekilince Liesel yanmaktan kıl payı kurtulmuş bir kitabı alıp koynuna saklar. O sırada kentin valisiyle karısı da resmi arabalarıyla oradan ayrılmaktadır, işte o anda valinin karısı Liesel'ın kitabı aldığını görür. Bir gün Liesel valinin konutuna çamaşır götürünce annesi Rosa çamaşırcılık yapmaktadır valinin karısı onu tanır. Çok iyi kalpli bir kadındır bu, "Demek kitapları seviyorsun," diyerek Liesel'ı kütüphaneye götürür. Hayatında hiç bu kadar kitabı bir arada görmeyen Liesel heyecanlanır, rafların birinden aldığı bir kitabı okumaya başlar.

Mevsim kıştır. Max ağır bir hastalık geçirir. Baygın bir halde günlerce yatar. Onu ayakta tutan, ölmesine engel olan yine Liesel olur. Valinin konutuna gizlice girerek kütüphaneden kitap çalar, eve getirip okur. Olabildiğince meraklı, okumaya âşık biridir. O okurken, yanında baygın yatan Max da aslında onu dinlemektedir. Böylece kimi kimsesi kalmayan Max yaşama tutunmuş olur.

***
Filmde bana en ilginç gelen şey, Ölüm'ün anlatıcı rolünde olmasıydı. Yazının başındaki alıntı da ona ait. "Basit bir gerçek: hepiniz öleceksiniz," diyen, ölümün ta kendisidir. Ancak bu, alışkın olduğumuz ölüme pek benzemeyen bir Ölüm'dür, "Kural olarak yaşayanlardan uzak dururum," diyen de kendisidir. İlginç, değil mi?
***
Annesi Almanya, babası Avusturya göçmeni olan Avustralyalı yazar Markus Zusak'ın 2005'te yayımlanan aynı adlı romanından yönetmen Brian Percival tarafından sinemaya uyarlanan Kitap Hırsızı'nın keşke önce kitabını okusaydım, diye hayıflandım. Uyarlama bir film ne kadar başarılı çekilirse çekilsin, asla kitabın yerini tutamaz. Buna iyiden iyiye inandırmışım kendimi. Yine de filmi izlemenizi öneririm, güzel film.

15 Mart 2014

Kabuklu

Önünde bir tabak kabuklu fıstık, bir bardak da çay duruyor. Çocuk fıstıkları yiyor. Çaya hiç dokunmuyor ama. Neden dokunmadığını yalnızca annesi biliyor. Birer birer alıyor tabaktaki fıstıklardan, kırıyor; fıstığı ağzına, kabukları çay tabağının içine... Bu böyle ne kadar sürüyor? Yalnızca annesi biliyor. 

Bütün fıstıklar yarılmış. Evet, yarık yarık fıstıklar duruyor tabağın içinde. Çocuğun canı da sıkkın sabahtan. İyi, can sıkıntımı giderir bu. Yemeye ara verip başlıyor birer birer fıstıkları incelemeye. İnceleme bitince, görüyor ki sahiden de bütün fıstıklar yarılmış. Kafasının içinde bir kıpırdanma oluyor: merak dedikleri şey galiba. Düşünüyor biraz. Neden bütün fıstıklar yarık? Annesi bunu da biliyor mu acaba? Fıstık yemeyi sürdürüyor.

Biri sanki bilerek bütün fıstıkları yarmış. Ne düşünceli biriymiş be! Bak işte, fıstıkları alıyor eline çocuk, yarılmış yerden zorluyor, kabuk ikiye bölünüyor, fıstık ortaya çıkıyor. Yalnız, arada iyi yarılmamış bazıları da çıkıyor. Eh, o kadar da olur. Öylelerini tabağa atıyor gene.

Çay hâlâ duruyor. Bardak bir dünya kabukla çevrilmiş. Çay tabağına sığmayan kabuklar yere dökülmeye başlamış. Yer neresi? Yalnızca annesi biliyor çocuğun.

(Fıstık yemek güzeldir. Kabuklu fıstık yemek bin kere daha güzeldir. Neden böyledir? Bunun nedenini hepimiz biliriz işte. Kabuklu fıstık emektir. Ekmektir. Fıstığı kırarken tırnakları acır insanın. Hatta bazen kanar ufaktan. İşte o vakit ağza atılan fıstığın tadına ermek gibisi yoktur.)

Tabaktaki fıstıklar azalmaya yüz tuttukça, çocuk aldığı her fıstığı bırakıp başkasını alıyor. Bu böyle sürüyor biraz. Üzülerek görüyor ki, sona kalanları yarmak oldukça zor. Çaresiz, yemeyi bırakıyor. Gözünü çaya dikiyor. Eline alıyor bardağı. Bardaktan boşalan yere fıstık kabukları doluyor hemen. Çocuk bakıyor öyle. Daha demin bir bütün olan onca fıstıkla kabuk nasıl da darmadağın oldu. Eline aldığı çayı içmek için almadı elbette– tabaktaki fıstıkların arasına bırakıyor. "Bu kalanları da sonra yiyeceğim," diyor annesine. Neden böyle dediğini annesi çok iyi biliyor.

14 Mart 2014

"Günler geçer ve çalışır şafağın değirmeni..."

Daha önce görülmemiş şaşılacak yeni bir şeyle karşılaşılınca, "Bir yaşıma daha girdim," deyimi kullanılır. Deyimlerde mecaz anlam söz konusudur. Ama hani bazen olur ya, mecaz anlam gerçek anlamla örtüşür. İşte bugün tam da öyle oldu. Bir yaşıma daha girdim. ;)

13 Mart 2014

E'ye basınca eşek çıkıyor

Her günkü gibi sabah altıya on kala çıktım evden. Hava önceki iki güne göre soğuktu. İçeri girip gömleğin üstüne süveter giymeyi düşündümse de vazgeçip merdivenlerden indim, yola koyuldum. Durağa gittim. Durak dediğim, her gün servisin beni aldığı yer, bildiğiniz durak değil yani, "benim durağım."

(Hepimizin durağı, durakları vardır bu hayatta. Kendimiz bile bunun farkında değilizdir çoğu zaman. Her zaman dururuz: bilmeyiz durduğumuzu.)

Yalnızca benim durağım yok, öbür öğretmen arkadaşların da var. Servis arabası sabahları bizi teker teker toplar okula götürür. İnerken bizi erkenden gelen öğrenciler karşılar. Biir sürü "Günaydın!" arasında içeri geçilir. Hiç değişmeyen sahnedir bu: altıyı yirmi geçe.
***
Bu yılki okulumda ilginç bir gelenek var; çocuklar dersin ortasında kalkıp öğretmenin yanına geliyorlar, "Hocam, çöpümü atabilir miyim?" diye sorup çöp kutusuna yöneliyorlar. Atabilir miyim, dedikleri de genelde küçük bir kâğıt parçası oluyor. Neredeyse her derste oluyor bu. Bazen ayağa kalkan o kadar çok öğrenci oluyor ki işin suyu çıkıyor. Baktım olacağı yok, bu geleneği kaldırdım geçen gün. En azından kendi derslerimde. "Çöpünüzü sıranızın bir köşesinde tutun, teneffüste atarsınız," dedim. Kural işlemeye başladı. Bugün beşinci derste, baktım sevimli kız öğrencilerden biri kalkıp yanıma geldi, elindeki kâğıdı göstererek, "Hocam, yasakladınız ama bu seferlik çöpümü atsam olur mu, sıram tertemiz, bu da durmasın boşuna," dedi.  Ne deseydim?

(Hayatta bazen kendi koyduğu kuralları çiğnemek zorunda kalır insan.)
***
Bizim okulun hizmetlisi Faruk Abi... Okulda elimiz-kolumuz. Uzun yıllardır okullarda çalışıyor, eğitim-öğretim ortamına olabildiğince aşina. Hiç göstermese de oldukça kıvrak zekâlı biridir. 

Bir-iki sınıfın görsel sanatlar, eski adıyla resim dersine de ben giriyorum. Çocuklara basit figürler göstereyim yapsınlar, diyerek birkaç tane model yazı tipi indirdim. Google Amca'ya pattern fonts var mı, diye sordum, getirip birkaç tane verdi sağ olsun, o yüzden model yazı tipi diyorum, o da ne, diye şaşırmayın, aslında bir adı vardı öyle yazı tiplerinin de şimdi aklıma gelmedi, her neyse... Bu fontlarda her harf bir figüre karşılık geliyor, görmüşsünüzdür, örneğin A yazdığınızda ev figürü çıkıyor, ya da bir hayvan figürü falan. Faruk Abi bilgisayar ekranındaki figürleri görünce merak edip sordu bunlarla ne yapacağımı. Ben de izah etmeye çalıştım. Daha sözüm ağzımdayken, "Yani E'ye basınca eşek çıkıyor," diyerek noktayı koydu. 

(Gerçek hayatta da böyledir, bazen sahiden de E'ye bastık mı eşek çıkar.)

12 Mart 2014

Papirüs, paper, papel

Papirüs kelimesini çoğu kimse okulda duymuştur. Eski Mısırlılar henüz kâğıt bilinmiyorken papirüslere yazarlarmış yazıyı. Haliyle çoğu kimse papirüsü bir araç (ya da gereç) olarak tahayyül eder. Bir bakıma öyledir, ama papirüs dedikleri aslında bir bitkidir. Bilimsel adı Cyperus papyrus'tur. 
.
Papirüs bitkisi.
Eski Mısır'da papirüs bitkisinin saplarından kâğıda benzer, üzerine yazı yazdıkları söz konusu gereç üretilirmiş. Sözcük Grekçeye papyros olarak geçmiş. Zaten Greklerle Mısırlılar Akdeniz kıyısında yer alan iki uygarlık olduklarından birbirleriyle çok canlı bir ilişkileri olmuş; çokça ticaret yapmışlar, bu yolla da epey kelime alışverişi olmuş dilleri arasında.  Her zaman olan bir şeydir bu. Nerede iki toplum/ülke/uygarlık arasında ticari ilişkiler olmuşsa, orada mutlaka diller birbirine değmiş, çokça kelime alışverişi olmuştur. Bakınız Türkçedeki İtalyanca kökenli kelimeler; büyük bölümü Venedik ve Cenevizlilerin İstanbul'la ticaret yaptığı dönemden kalma.  Her neyse, papyros, diyorduk, Grekçeye böyle geçmiş, oradan Latinceye geçip papyrus olmuş. Bu da çok rastlanan bir şeydir, Grekçe sözcüklerin sonundaki -os Latincede -us olur. Tıpkı -on'ların da -um olması gibi. Örnek: stadion > stadium.

Latincedeki papyrus da Eski Fransızca üzerinden İngilizceye geçip paper olmuş, yani kâğıt. Ancak bugün bildiğimiz kâğıdın papirüsle hiçbir ilgisi yok. Hepimizin bildiği gibi, bugünkü kâğıt ağaçtan ve selülozdan yapılır. Fakat İngilizler yine zahmete girmeye lüzum görmemişler ve yeni bir kelime bulmak yerine var olanı kullanmayı yeğlemişler (hindi'de de böyle olmuştu), böylece papirüs bitkisinden adını alan paper, ağaçtan üretilince de aynı adla anılır olmuş. 

İngilizceye paper olarak geçen kelime İspanyolcada da papel olmuş. Ve bu haliyle Türkçeye de geçmiş. Eskiden bir lira değerindeki kâğıt paraya papel denirmiş. Kaç papel, sözünü duymuşsunuzdur. Sonraları genel anlamda para anlamında kullanılmış. Şimdiyse artık pek kullanılmayıp argo bir sözcük işlevi görüyor, argoda para anlamında kullanılıyor.

11 Mart 2014

Ölü çocuklara

Sayın Bay Azrail,
çocuklara, diyorum, hiç olmazsa çocuklara uğramasan olmaz mı?

10 Mart 2014

La Soledad

Eve girmesine birkaç adım kala elektrikler kesildi. Sokak lambaları ve evlerin ışıkları birden ortalıktan kaybolunca ayın ışığı dünyanın üzerine eğildi. Hayret, bu akşam ayışığı mı vardı! Gündelik hayatın keşmekeşinde nasıl da unutulup gidiyordu her şey. Işıklar... Sesler... İnsanlar... Birbirlerini yiyip duruyorlar.

Cep telefonu ışığının yardımıyla eve girdi. Ev halkı salondaydı. Bir şey demedi. Odaya geçmeye yeltendiyse de vazgeçti. Karanlıktı çünkü, ha odada oturup elektriğin gelmesini beklemiş, ha salonda, ne fark ederdi? Oturdu kanepeye. Duramadı ama. Yerinden kalkıp balkon kapısına yöneldi, dışarı çıktı. Kapkaranlıktı mahalle, ama dünya apaydınlıktı. Ayışığı ne güzeldi!

Balkona çıkınca gündüz vakti yarısını yiyip yarısını bıraktığı elmayı gördü pencerede. Pislenmiştir, diyerek alıp bahçeye fırlattı. Bir kedi hızla elmaya koştu. Kediler neden elma yemez, diye sordu kendine. Bir yanıt bulamadı.

Çevre yolundan araba sesleri geliyordu. Tüm seslerin susacağı bir an yok mudur? Keşke olsa, diye geçirdi içinden. Karşıda, ufukta toplaşmış bulutları gördü; ayışığıyla birlikte ilginç bir resim olmuşlardı. Başını kaldırıp göğe baktı. Yıldızlar, serpilmiş azıcık toza benzeyen bulut parçalarının arasına dağılmışlardı. Parlak ay, onları etrafına toplamış masal anlatıyordu sanki.

Kış desen değil, bahar desen değil, tuhaf bir mevsim yaşanmaktaydı. Hava ne soğuk ne de sıcaktı. Balkonda durmak güzeldi. Sessizliği dinlemeyi neredeyse unutmuştu. Sessizliği dinlemek... Doğrusu, insan hep yanlış şeylerin peşinden koşan bir varlıktı, ille dinleyecekse, sesi değil, sessizliği dinlemeli değil miydi?

Manzaraya baktı. Resim yapabilseydim keşke, dedi kendine. Kışın ağırlığını üzerlerinden yenice atabilmiş çırçıplak kavak ağaçları gizemli mi gizemli görünüyorlardı. Bir an kavakların canlı olduğuna inandırdı kendini. İşte, hepsi ona bakıyorlardı. Tuhaf hisler geçti içinden. Eski zaman ile şimdiki zaman sanki aynı anda yaşanıyordu. Kavaklara baktı bir süre daha. Onları tuhaf yapan, arkaplandaki bulutlar olmadığı gibi ayışığı da değildi. Peki ama neydi? Biraz düşündü ve buldu. İstisnasız tüm kavaklar başlarını kaldırmış, gökyüzüne bakıyorlardı. Evet, ona değil gökyüzüne bakıyorlardı. Hiç bitmese bu an, diye dilendi içinden. Hiç gelmese elektrik, hiç geçmese bu tuhaflık!..

8 Mart 2014

Kadınlarım

Çocuk annesinin kucağında. Komşuya gidiyorlar. Neden gidiyoruz? Merak edebiliyor. Ama henüz soru sormayı bilmiyor. O denli küçük. Büyümeye epey zaman ister. Annesinin elinde bir yumurta. Kendi elinde olmasını diliyor. Fakat henüz istemeyi de bilmiyor. Komşunun evi de küçük. Küçücük. Toprak damlı. Tek oda. Sekiz çocuk. Bir de karnında kadının; dokuz. Hayat zor. Canı çıksın fakirliğin! 

Kapı çalmak, çok sonradan türemiş bir âdet, henüz uğramamış bu köye. Hem, ayıptır kapı çalmak, komşu komşunun kapısını çalar mı hiç? Komşunun kapısı komşuya açıktır her daim! Öteki bir adı da köylülüktür bunun. İyi belleyin, olur mu? 

Kapıyı aralayıp sesleniyor kucağında çocuğu olan kadın. Öbürü çıkıyor hemen. "Bu sizin tavuğun, bizim follukta yumurtlamış." Uzatıyor yumurtayı. Almak istemiyor öteki: "Canım, buraya kadar bunun için mi geldin?" Israr ediyor beriki. Mecbur kalıp alıyor. Alıyor almasına... Çocuğa uzatıyor hemen: "Al bakalım, senin olsun bu yumurta, anan haşlasın sana." Uzatıp elini, alıyor "yumurtasını" çocuk. 

Sekiz çocuk. Baba işsiz güçsüz. Evde kuru ekmekten başka... Bilmiyor bunları anasının kucağındaki çocuk. Bilse alır mı? Olur ya, sekizinden birinin canı durup dururken yumurta çeker... Hakikaten bilmiyor bunu çocuk, bilse alır mı?


En başta Annem,
çocukluğumun tüm iyi yürekli kadınlarına
saygıyla!

7 Mart 2014

Böyle

© Caras Ionut
Hayal gücü sınırlı mıdır, sınırsız mı? Her şeyi hayal edebilir mi insan? Sanırım hayır. 
"Her şey" dediğimizin ölçüsü nedir, ilkin bunu sorgulamalıyız. Hakikaten her şey ne kadar şeydir? Her kelimesinin ardına düşse bir filozof, ne kadar yol alır?

Biz insanlar olabildiğince "küçük" varlıklarız. Sınırlıyız. Kapasitemiz belli. Evet, hayal gücümüze çoğu kez diyecek yok, gelgelelim, biz neyi hayal edebiliyoruz, soru bu. Bakınız, biz sadece ve sadece olan şeyleri düşünebiliyoruz, hayal gücümüz bilip tanıdığımız şeylerle sınırlıdır. Gökyüzüne bir salıncak kurup bir çocuğu içinde sallamak, ayaklarının altına da enfes bir manzara yerleştirmek, doğrusu bazılarımız için çocuk oyuncağı. Ama dikkat edin, bu saydıklarım hep olan şeyler, bildiğimiz şeyler; salıncağı da biliriz, çocuğu da, manzarayı da, ve şimdilik pratik olarak mümkün olmasa da hayal gücümüzle bunları basitçe birleştirebiliriz, resimde de görüldüğü üzere. Mesela şu anda hepimiz bir saniye içinde Ay'a gidip gelebiliriz hayalimizde. Biz, Ay, gidip gelmek, saniye... bunlar hep var olan, bizce bilinen şeyler.

Bir örnek daha vereyim. Allah denince aklınıza nasıl bir varlık gelir? Benim ilk çocukluğumdan bu yana kafamda hiç değişmeyen bir Allah figürü vardır. Dünyayı yeni yeni algılamaya başladığım zamanlarda anneme sorduğum pek çok sorudan biri Allah'ın kim olduğuna yönelikti. Çok merak ediyordum çünkü, her gün adı geçen o Allah kimdi ve neredeydi? Annem de anlatmaya çalışırdı haliyle. O anlatınca, evimizin karşısındaki bahçenin kavak ağaçları kadar yüksek, odamızın içi kadar kalın, bizi seven, yüzü her daim gülümseyen, hep yukarıda, gökyüzünde durup bize bakan babacan biri canlanırdı gözümde. Dikkat ederseniz, Allah'ı hep insana ve doğaya ait figürlerle özdeşleştirmişim. Yalnızca ben mi? Tahminimce neredeyse tüm insanlar da böyle düşünüyorlardır. Çünkü, dedim ya, biz yalnız ve yalnız bildiğimiz şeyleri hayal edebilir, tasarlayabilir, düşünebiliriz.

Nereye gelmek istiyorum? Gelmek istediğim yeri en başta söyledim, biz insanlar bu dünyada çok küçüğüz, sınırlıyız. Ama bir dakika, bu dünya dediğin ne ki? Güneş sisteminin çok çok çok küçük bir cismi değil mi? Güneş sistemi gibi sınırsız sayıda sistemin olduğu milyarlarca galaksiyi, bu milyarlarca galaksinin yer aldığı bütün bir evreni bir futbol sahası büyüklüğündeki bir kâğıda 05 uçlu bir kalemle çizmeye kalk, Dünya bir nokta kadar bile yer kaplamaz. Evet, 05 uçlu bir kalemin ucu kadar yer kaplamaz Dünyamız. Varın düşünün ne kadar küçük olduğumuzu. Siz çok küçüğüz, dediğime de bakmayın, küçüklüğümüzün ölçüsünü belirtecek bir kelime yok da ondan çok, diyorum. Çok çok çok çok çoooooook küçüğüz. 

E, ne yapalım yani küçüksek, "kendimizi" intihar mı edelim, dediğinizi duyar gibiyim. Yok, "kendinizi" intihar etmeyin, bir süre daha bu minicik dünyamızda kalmanız yararınıza olacaktır.

Hadi, biraz hayal kuralım...
Sayfa başına git