31 Mayıs 2014

Gitmek isteyenler için Van ve Van Gölü çevresi

Bizim memleket üzerine gezip görme odaklı bir şeyler yazmak iki-üç yıldır aklımdaydı, ha bugün ha yarın derken şimdiye dek uzadı. Üç-dört ay önce de bundan söz etmiştim. Madem bu blogda her gün yazıp çiziyoruz, hem memlekete hem de bloğun takipçilerine bir hizmetimiz dokunsun, dedim ve Van taraflarına gelecekler için bir rehber hazırladım.
.
Büyütmek için üstüne tıklayınız. 
© Google Maps
Van Gölü çevresinde gezilecek çok sayıda yer, görülecek çok sayıda doğal, tarihi, kültürel eser var. Hepsini burada sayıp dökmeyeceğim. Çünkü pek çok yerde olduğu gibi burada da turistik uğrak noktaları bir kişinin ya da grubun bir kez gelmekle bitiremeyeceği biçimde serpilmiş durumda. Bir yola düştünüz mü o yol üzerindeki yerleri görme şansınız olur ama bu kez başka bir yol üzerindekilerini kaçırmış olursunuz. Bundan da önemlisi, günümüz insanı için gezme zamanının kısıtlı olması, yine bir yöredeki görülmesi gereken yerlerin yalnızca bir bölümünün görülebilmesine olanak sağlıyor. İşte bu nedenle, buraları gezip görmek isteyenler için Van Gölü merkez olmak üzere mutlaka görülmesi gereken yerlerin bir haritasını çıkardım. Bu benim fikrim tabii, başkaları daha fazlasına da yer verebilir, ama ben işin içine güzergâh, zaman gibi değişkenleri de koyarak çıkardım bu haritayı, böylece ister istemez bazı yerleri es geçtim, yoksa iki haftalık bir zaman için çok daha geniş bir harita çıkarılabilirdi.

Yukarıdaki haritada da görüyorsunuz, mutlaka görülmesi gereken 6 ana nokta seçtim. Sırasıyla: 

  • Van Merkez
  • Muradiye Şelalesi
  • Erciş
  • Ahlat
  • Nemrut Dağı ve
  • Ahtamar (Akdamar) Adası

İlk olarak geliş zamanından söz etmek gerekiyor. Van'a gelmek için en uygun zaman mayıs sonuyla haziran başıdır. Sıcak memlekette yaşayıp biraz serinlemek isteyenler için yazın ortası da çok uygun bir zamandır. Aslına bakarsanız, bu listedeki yerlerin her biri için ayrı bir ideal zaman söz konusu. Örneğin nisan ortalarından sonuna kadar Ahtamar Adası'na gitmek için mükemmel bir zamandır. Çünkü adadaki ağaçların çiçeklenme zamanıdır bu tarih. Yeryüzünde sadece Erciş'te görebileceğiniz İnci Kefali balığının mucizevi göçüne tanık olmak içinse mayısın yirmisiyle haziranın onu arasında gelmeniz gerekir, çünkü göçün en yoğun olduğu zaman aralığıdır bu. Muradiye Şelalesi için en uygun zamansa karların eriyip suyu coşturduğu nisan sonuyla mayıs başıdır. Nemrut Dağı'na çıkıp krater gölünün kıyısına kadar kalderanın içine inmek için karların erimiş olması gerekiyor, dolayısıyla haziran başı en uygun zaman. Bunların dışında, Van Kalesi, Ahlat Selçuklu Mezarlığı her mevsim görülebilir, gene de karsız mevsimlerde görülürse daha iyi olur. Gelgelelim, dediğim gibi, bütün bu yerlerin tek seferde gezilmesi öngörüldüğü için en uygun zaman mayıs sonu - haziran başıdır.

Bu altı noktadan kısaca söz edeyim. Van merkezde Van Kalesi ile tarihi Hüsrevpaşa ve Kaya Çelebi camileri ve Van Müzesi görülmesi gereken yerler. Van kahvaltısı yapılmalı. Edremit sahiline de uğranılmalı. Muradiye'de şelale ve Şeytan Köprüsü görülmeli. Erciş'te İnci Kefali göçü, Ahlat'ta Selçuklu mezarlığı, Tatvan Nemrut Dağı'nda krater gölü, Gevaş'ta Ahtamar Adası ve adadaki kilise... 

Bu noktaların harita üzerindeki konumu şöyle:
.


Şimdi bir gezi planı çıkaralım. Van Gölü'nün çevresi 400 km.yi aşar. Benim bu çizdiğim güzergâh Google Maps verilerine göre yaklaşık dokuz saat sürüyor. Bu da, sabah erkenden yola çıkıp hiç durmadan yol alsanız bile ancak akşam vakti tamamlayabileceğiniz anlamına geliyor. Gelgelelim her gittiğiniz durakta zaman harcayacağınız için bu gezi için iki gün ayırmak en mantıklısı. Bundan ötürü de bir geceyi Erciş, Ahlat ya da Tatvan'da geçirmelisiniz. Otel işlerini önceden halletmeniz yararınıza olacaktır tabii.
.
Süphan Dağı Van Denizinin kardeşidir. Gölün hangi kıyısında
olursanız olun görürsünüz. Erciş'ten Adilcevaz'a giderken 
dibinden geçersiniz. Müthiş fotoğraflık manzaralar sunar.
© Ali İhsan Öztürk
Van'a geldikten bir gün sonra gezinize başlayacağınızı varsayalım. Güne, sabah erkenden Van kahvaltısı ederek başlayın. Van'ın kahvaltısı ünlüdür, mutlaka duymuşsunuzdur. Ünü geçmişe dayanıyor. Esas özelliği bol çeşitli olması. Yöresel tatlar kahvaltının olmazsa olmazlarından. Otlu peynir çeşitleri, çökelek, un-yağ-yumurta üçlüsünden yapılan geleneksel Kürt kahvaltılığı mirtoxe (mırtoğe), Hakkari yöresi balları ve koyun kaymağının tadına bakmalısınız. Bir kahvaltıcıya oturmadan önce bunların olup olmadığını sormanızda yarar var. Tabii, kahvaltısı ünlü olduğu için haliyle bol miktarda kahvaltıcı var Van'da, doğal olarak da iyisi, kötüsü var. Gözünüze iyi birini kestirmeye çalışın. Kahvaltıdan sonra Muradiye'ye hareket edin. Burada, şehrin üç-beş km. dışında şelale ve onun yakınlarında da Şeytan Köprüsü vardır. Şelaleyi görüp değişik açılardan fotoğrafını çektikten sonra Şeytan Köprüsü'ne gidin. Orada da aynı şeyi yapın. Eğer Van'dan buraya kadarki bir saatlik yol sizi yorduysa Şelalede bir şeyler içip dinlenebileceğiniz bir yer var. Muradiye'den ayrılıp Erciş'e hareket edin. Erciş'te İnci Kefali göçünü izleme noktası yörede Balık Bendi diye bilinir ve Muradiye'den gelişte hemen yolunuzun üzerindedir. Burada tek yapmanız gereken, milyonlarca İnci Kefali balığının olağanüstü göçünü izlemek ve tabii ki bol bol fotoğraf çekmek. İnci Kefali aslında kefal değil, sazangiller familyasına ait, dünyada sadece Van Gölü'nde yaşayan bir balıktır. Adı geçmişte öyle konmuş ve öyle bilinegelmiş. Gölde yaşayan tek canlı türüdür ayrıca. Her yıl mayıs ayının başlarından başlayarak yumurtalarını bırakmak için gölden akarsulara doğru hareket eder. Tam da bu sırada dağlardan eriyen karlar akarsulardaki su seviyesini oldukça yükseltir. Böylece gölden ayrılıp akarsulara giden balıklar doğal olarak suların akış yönünün tersine hareket etmek zorunda kalır. İşte bu sırada olağanüstü bir manzara çıkar ortaya ve gerçekten görülmeye değerdir. Tarihe meraklıysanız, çoğu sular altında kalan ve şimdiki Çelebibağı beldesinin sahilinde yer alan Eski Erciş şehrinin kalıntılarını da görebilirsiniz. Ayrıca birkaç tane de kümbet var.
.
İnci Kefali
Erciş'ten sonraki durağınız Ahlat. Upuzun mezar taşlarıyla ilgi çeken buradaki Selçuklu mezarlığı büyükçe bir açık hava müzesi görünümündedir. Ahlat'tan Tatvan'a yol alırken şehrin hemen çıkışında yolun üzerindedir. Mezarlığı görüp gezdikten, fotoğraflar çektikten sonra artık Nemrut'a gidebilirsiniz. Van'dan Ahlat'a kadar geçireceğiniz zaman kaba hesapla 6-7 saattir. Doğal olarak yorulmuş olacaksınız. O yüzden aynı gün Nemrut'a gitmek yorgunluğunuza yorgunluk ekleyebilir. Bu nedenle de Nemrut'a ertesi gün gitmek daha iyi bir fikir olabilir. Eğer bir önceki geceyi Erciş'te geçirdiyseniz veya Ahlat'ta geçirecekseniz Nemrut Dağı'na Ahlat'tan yol var, o yoldan gidin, ancak eğer geceyi Tatvan'da geçirecekseniz, Ahlat'tan doğrudan Tatvan'a, oradan da ertesi gün Nemrut'a gidin. Unutmadan söyleyeyim, kafanız karışmasın, Türkiye'de iki tane Nemrut Dağı var, biri Adıyaman'da, üstündeki heykellerle ünlü, biri de Tatvan'da, öbürü kadar bilindik değildir ancak kelimenin tam anlamıyla bir doğa harikasıdır. Dağa çıktıktan sonra bir o kadar da inip krater gölünün kıyısına varırsınız. Yakın zamanda yol yapıldı. Birkaç yıl içinde otel motel yapılıp oranın da tahrip edileceğini tahmin ediyorum. O yüzden bir an önce davranıp doğal halini görmek lazım. Zaten bir-iki ufak tesis var şimdiden. Nemrut'ta ne kadar kalacağınıza siz karar verin ama bana kalırsa iki saat kadar kalın. Nemrut'tan indikten sonra Tatvan'a döneceksiniz. Eğer önceki geceyi burada geçirmişseniz doğrudan Ahtamar'a hareket edebilirsiniz, ama buraya Ahlat'tan geldiyseniz Tatvan'ın sahiliyle çarşısını gezmelisiniz. 
Van Gölü'nün kıyısına konmuş güzel bir şehirdir Tatvan. 

Bir sonraki durağınız Ahtamar Adası. Sizi oraya götürecek teknelerin kalktığı iskele yolun hemen yanında. Manzarası çok güzel olan adada yakın zamanlarda restore edilen tarihi bir Ermeni kilisesi var. Tam karşısında da Vizontele'den hatırlayacağınız Artos Dağı. Adada ayrıca oturup çay-kahve içebileceğiniz bir kafe de var. Ahtamar'dan sonraysa Edremit'e gideceksiniz. Ama oraya varmadan, Gevaş'ta yine tarihe meraklı olanlar için İzettin Şir Camisi ve Halime Hatun Kümbeti var, görülebilir. Evet, iki tane Nemrut Dağı olduğu gibi iki tane de Edremit var, biri Balıkesir'de, biri de bizim burada. Van Gölü'nün kıyısında, yeşil ile mavinin buluştuğu şipşirin, çok güzel bir yer. Buradaki çay bahçelerinin birinde oturup çayınızı içerken Van denizini izleyebilirsiniz.
.
Ahtamar Adası
Edremit'ten çıktınız mı ilk durağınıza, Van merkeze geldiniz demektir. Van'da Van Kalesi'ni görmelisiniz. Kalede Urartu Çivi Yazıtları atlanmamalı. Tarihe meraklıysanız, kalenin yakınında iki tane de eski cami var, Kaya Çelebi Camisiyle, Mimar Sinan'ın yaptığı Hüsrev Paşa Camisi, onları da görün. Van Urartulara başkentlik yaptığı için Van Müzesi'nde o döneme ait çok sayıda eser var, onları görebilirsiniz. Van'a gelmişken Van kedisini görmemek olmaz elbette. Üniversite bünyesinde kampüs içinde Van Kedisi Evi var, oraya gidip kedileri görüp fotoğraflayabilirsiniz.
.
Deveboynu Yarımadası ve İnköy.
© Turgut Tarhan
Bu kadar ayrıntı yeter sanırım. Ana hatlarıyla anlattım gezilip görülmesi gereken yerleri. Ancak, bu kadarı beni kesmez, ben gezmek için doğmuşum diyorsanız, ayrıca bol zamanınız varsa, bu arada bütçeniz de müsaitse, yukarıda da söylediğim gibi, Van ve çevresinde gezilip görülebilecek bir dünya yer var. Birkaç tanesini liste halinde sayayım, ayrıntılarına girmiyorum ama görmek isterseniz internet üzerinden yeterli miktarda bilgi bulabilir, Van'da turizm danışma bürosundan detaylı broşürler de edinebilirsiniz.
  • Van Gölü'nde Adır ve Çarpanak adaları,
  • Gevaş ilçesinde Deveboynu Yarımadası,
  • Eskiden yılın yedi ayı boyunca dünyayla bağlantısı kesildiği için "9. Gezegen" olarak adlandırılan Bahçesaray ilçesi ve buradaki Kırmızı Köprü,
  • Göçmen flamingolara ev sahipliği eden Erçek Gölü,
  • Gürpınar ilçesinde Hoşap Kalesi,
  • Gevaş Altınsaç köyünün kıyısında yer alan St. Thomas manastırı kalıntısı,
  • Başkale ilçesinde halkın "Vanadokya" adını verdiği, Kapadokya'dakilerini andıran peri bacaları,
  • Çatak ilçesinde Kanisipi Çağlayanı ve Çatak Çayı üzerindeki 15. yüzyıldan kalma tarihi köprüler,
  • Van'ın Yukarı Bakraçlı köyündeki Yedi Kilise kalıntıları..
Bunların dışında, İshakpaşa Sarayı'ndan da söz etmek gerekiyor. Doğubayazıt'ta ama o da Van'a pek uzak sayılmaz. Aslında bu listeye ilkin onu da almıştım, ancak sonra programı sadece Van Gölü çevresiyle sınırlandırdım. Ama sizin kararınız tabii, eğer orayı da görmek istiyorsanız, Muradiye Şelalesi'nden sonra yola devam eder, Çaldıran'a, oradan da Doğubayazıt'a varırsınız. Aynı yoldan dönerek de Erciş'e ulaşırsınız.


Van kedisi
Van'a geliş ile ilgili bir-iki kısa bilgi de vereyim. İstanbul, Ankara, İzmir, Adana ve Antalya'dan Van'a karşılıklı direkt uçuşlar var. İstanbul'dan THY, Anadolu Jet ve Pegasus'un haftanın yedi günü uçuşu var. Ankara'dan Anadolu Jet her gün, İzmir'den Sun Express pazar hariç altı gün uçuyor. Adana'dan Pegasus salı, perşembe ve cumartesi günleri, Antalya'dan Sun Express pazartesi, çarşamba, perşembe, cuma günleri geliyor. Uçak dışında, Türkiye'nin her yerinden Van'a otobüsle gelmeniz mümkün. Ayrıca maceraperestler trenle de gelebilirler. Van Gölü Ekspresi Ankara'dan salı ve pazar günleri Tatvan'a geliyor.

Van'da konaklama ile ilgili herhangi bir sıkıntı yok. Beş yıldızlısından tek yıldızlısına, pahalısından ucuzuna çokça otel var. Ondan ötürü bu konu üzerinde durmuyorum. Yalnız şunu vurgulamak isterim, zaten anlaşılmıştır da, ben bu yazıyı özellikle herhangi bir tura vs. dahil olmadan, tek başına ya da bir arkadaş grubuyla geleceklere yönelik yazıyorum. Öbür türlü zaten turist rehberleri size eşlik edecektir. Kendi başınıza gezmeniz için size bir araba lazım olacaktır doğal olarak. Van merkezde araç kiralayabilirsiniz. Ancak unutmamalısınız ki Van Gölü'nün çevresi 400 km.den fazladır. Bu da hem aracın kirasına, hem de yakıtına ayıracağınız paranın biraz fazla olabileceği anlamına gelir. İlle araba kiralamak zorunda değilsiniz. Bütün bu şehirlerin arasını dolmuşlarla da gezebilirsiniz. Yine de benim önerim araba kiralamanız. Çünkü dolmuşların her yerde olduğu gibi burada da belli saatleri var. Örneğin küçük bir ilçe olan Muradiye'den Erciş'e gitmek için beklemek zorunda kalabilirsiniz. Bir de Nemrut Dağı'na çıkmak için her halükarda bir araba bulmanız gerek. Kısacası, araba kiralamanız gerek rahatlık, gerekse bütçeniz açısından daha iyi.

Tüm bu yerleri gezip tozarken elbette yanınızda fotoğraf makineniz olacak. Gideceğiniz yerlerde fotoğrafını çekmeyi isteyeceğiniz o kadar çok şey göreceksiniz ki... Bu nedenle yanınıza yedek pil vs. almayı sakın unutmayın. Profesyonel bir fotoğraf makineniz varsa, geniş açılı bir objektifiniz de mutlaka olsun.

Evet, olur ki yolunuz buralara düşer, bu yazı size bir katkımız olsun. Doya doya gezin ve, bunu özellikle öneriyorum, doya doya bakın. Uzaklıklara bakın. Denize, dağlara bakın. Farklı şeyler hissedeceğinize eminim. Bu topraklara sinmiş farklı bir şeyler var çünkü.


30 Mayıs 2014

Kendimize söylediğimiz yalanlar

The Mind Unleashed adlı bir site var. Bir süredir takip ediyorum. Oldukça ciddi bir yer. İlgi çekici konularda çokça yazı yayımlıyorlar. Bugün gördüğüm "Kendimize Söylediğimiz 10 Yalan" bunlardan biri. İngilizce biliyorsanız okumanızı öneririm, şimdilik söz konusu yalanları buraya alıyorum, üç beş gün içinde yazının tamamını çevirip yayımlarım. Unutursam hatırlatın:
  1. Geçmişim peşimi bırakmayacak
  2. Başarının karşıtı başarısızlıktır
  3. Keşke şunu da yapsaydım, o zaman mutlu olurdum
  4. Krizler kötüdür
  5. Bu iş için yaşım geçti
  6. Filanca iş benim için zorken filanca kişi için kolaydı
  7. Vermek almaktan iyidir
  8. Yarın yaparım nasılsa
  9. Mutluluk olmazsa olmazımdır
  10. Bencil olmak kötü bir şeydir
Dürüst olmak gerekiyor elbette, sizi bilmem ama ben bu yalanların tamamını kendime söylemişimdir, kimilerini hâlâ söylüyorum. Sizi bilmem, diyorum ama lafın gelişi söylüyorum, aslında biliyorum, kim kendine yalan söylemez ki? Değil mi?

29 Mayıs 2014

İbrahim'e Görünenler

Biraz işi vardı İbrahim'in. Okuldan çıktıktan sonra doğrudan eve gitse işini savsaklayacaktı, kendini iyi tanıyordu. Henüz bitmeyen kitabı evde masanın üstünde duruyordu, gitse hemen eline alıp okumaya başlayacak, işi de kalacaktı yine. Kafeye gitmenin iyi bir fikir olduğuna karar vererek kafenin yolunu tuttu. 

Kafeye girer girmez bir kahve söyledi. Oturdu. Bilgisayarını açtı. İşini yapmaya koyuldu. Facebook'a, haber sitelerine vs. bakmayı da ihmal etmedi. Biraz sonra bir kahve daha istedi. Çantasında çikolata vardı, ikinci kahveyle birlikte yedi çikolatayı. Fazla aç değildi zaten, dinmiş oldu açlığı.

Birkaç yazı indirip bir an önce okuması gerekiyordu, buydu işi. İkinci kahveden sonra biraz ara verdi okumaya. O sırada bilgisayarın ekranından arka masaların birinde oturan birinin onu süzdüğünü fark etti. Bir kızdı. Dört kişi bir masada oturmuşlardı, öbür üçü kendi aralarında konuşuyorken kız da dikkatle ona bakıyordu. Üstelik, çok ilginç, kız tam da gözlerine bakıyor gibiydi. Ve bunu fark ettiğinde bile kız gözlerini almamıştı ondan.

İşine döndü. Okudu ekrandaki yazıyı. Ama aklı arkadaki masada kalmıştı. Hâlâ bakıyor mu, diye meraklanarak kontrol etmek istedi. Baktı bilgisayarın ekranına. Gelgelelim kızı göremedi. Yalnızca kızı da değil, oturduğu masayı, masadakileri de göremedi. Hayret etti. Dönüp doğrudan bakmak aklından geçti elbette ama bunu denemeyi göze alamadı. Yana eğildi, öne eğildi ama yok, bilgisayarın ekranında sadece pencere gözüküyordu. İyi ama daha kaç dakika önce görmemiş miydi?! Allahallaaah, diye geçirdi içinden. İşin ilginç yanı, az önce ekrandan gördüğü o masadakilerin seslerini de işitiyordu hâlâ. Bilgisayarı ellemiş olsa, çevirmiş olsa örneğin, tamam, diyecekti, gözden kayboldular, ama ne bilgisayara, ne de masaya dokunmuştu,  her bir şey yerli yerindeydi. Bu bir, bir de arka masanın da yerinden oynaması mümkün değildi; ne yani, adamlar kalkıp masanın yerini mi değiştireceklerdi oracıkta? İyi güzel de niye görünmüyorlar sahiden? İbrahim şaşkınlığını gideremedi ama yapacak bir şey yoktu. Elbet vardı bunun da bir nedeni. İlk kez hayret etmiyordu ya bir şeye. Yine işine döndü. 

Okuduğu yazıya daldı iyice. Bir yirmi dakika sonra o masadaki seslerin kesilmiş olduğunu fark etti. Belli etmemeye çalışarak dönüp baktı. Evet, kalkmışlardı. Demek fazlasıyla dalgınım ya da kafam başka yerde, dedi kendine. Ne ara kalktıklarının, ne ara hesabı ödediklerinin farkında değildi. Kasa da, kapı da önündeydi halbuki, kim geçse görmesi gerekirdi.

Kendine azıcık kızdı. Bu kadar da dalgın olunmaz ki be kardeşim! Ama içindeki bir diğer ses de, olabilir, diyordu, günümüz insanının temel sorunlarından biri bu, yalnızca sen değilsin ki dalgın olan. Yaşadığımız zamanın bir getirisi bu. Elle gelen düğün bayram. 

Bunlar ve bunlara benzer birçok düşünce gelip geçti kafasından. Düşünce düşünceyi çağrıştırdı. Uzunca bir süre düşündü durdu. Neden sonra kendine geldiğinde kaç dakikadır öylece düşüncelere dalıp gittiğini kendisi de çıkaramadı. Sanırım artık gitsem iyi olacak, dedi. Önüne bakıyordu. Bu kafe, sigara içenler ve içmeyenler ayrı ayrı oturabilsinler diye camla ikiye bölünmüştü. İbrahim tam kalkmak üzereyken camdan arkalarda boş bir masa gördü.

Yüzünde bir gülümseyiş belirdi. Yok yok, dedi kendine, henüz kafayı yemeye çok var. Kalktı, evin yolunu tuttu.

28 Mayıs 2014

Deli olmalı bunlar...

Deli olmalı bunlar, tımarhanelik deliler, diye düşündü kabil. Evet, umutsuzluktan delirmişlerdi, çünkü konuşuyorlar ama birbirlerini anlamıyorlardı, sanki sağır gibiydiler, giderek daha yüksek sesle bağırıyorlardı ama bir işe yaramıyordu. Farklı diller konuşuyorlardı; sanki her birinin dili diğerininkinden daha ahenkli ve güzelmiş gibi, kimi durumlarda birbirlerine gülüyor ve alay ediyorlardı. İşin tuhafı –ve kabil bunu henüz bilmiyordu–, bu dillerin hiçbiri daha önce yeryüzünde var olmamıştı, şu anda burada bulunan herkes başlangıçta aynı dili konuşuyor ve hiç güçlük çekmeden anlaşıyordu. Kabil'in şansı yaver gitti de ibranice konuşan bir adama hemen rastladı; ortaya çıkan kargaşada, şansına bu dil düşmüştü; kendilerini, sözlüksüz ve tercümansız, ingilizce, almanca, fransızca, ispanyolca, italyanca, euskara dilinde ifade eden, kimileri latince ve yunanca konuşan hatta –kimin aklına gelirdi ki– portekizce bile konuşan insanların ortasında, kabil az çok bir şeyler anlamaya başlamıştı. Bu kakafoni de neyin nesi diye sordu kabil ve adam cevap verdi, Doğudan gelip buraya yerleştiğimizde hepimiz aynı dili konuşuyorduk, Adı neydi dilinizin, diye sordu kabil, öğrenmek istiyordu, Başka dil olmadığından ada da ihtiyacı yoktu, dildi, hepsi bu.
José Saramago, Kabil.

27 Mayıs 2014

Yağmur, şimşek, deprem, aşk vs.

İlkbahar tüm hızıyla devam ediyor. Yağmur yağıyor boyuna. Her yıl bu mevsim yağmurlu olur zaten. Gelgelelim bu yılki havalarda bir gariplik var. Dün mesela, gündüz vakti hava günlük güneşlikti. Apaçıktı. Gökte bir bulut tanesi bile yoktu. Yağmur yağacağına kimse inandıramazdı sizi. Akşam üzeriyse masa başındayken bir ara gök gürüldemeleri duydum. Biraz sonra da yağmur damlaları cama vurmaya başladı. Bir yirmi dakika daha geçti, şimşekler çakmaya başladı. Bir ara öyle şiddetli çaktı ki pencere yerinden fırlayacak sandım. Kırk dakika kadar bardaktan boşanırcasına yağdı. Ardından şiddeti dindi, yavaşladı ve nihayet durdu. Bir saat sonra pencereyi açıp gökyüzüne baktığımda bulutların yer yer dağıldığını gördüm, yıldızlar bile görünüyordu. Gel de şimdi bu hava durumunu yorumla bakalım. 
***
Bilen bilir, büyük bir depremi takip eden yıllar boyunca artçı depremler olur. İki buçuk yıl önce bizi vuran büyük depremin artçıları da hâlâ devam ediyor. Kâh ayda bir, kâh dört ayda bir hissedilir derecede bir deprem oluyor. Dün sabaha karşı derin uykumdan birden uyandım. Deprem oluyordu gene. Normalde ürpertici bir sahnedir, ama insan alışıyor zamanla. Uyanır uyanmaz ilk işim saate bakmak oldu. 03.16. Yatağımda bekledim pek çok kez yaptığım gibi. Bir dakika sonra salonun ışıkları yandı. Ama hiç ses yoktu. Beş dakika geçti geçmedi, ışıklar söndü yine. Uykuma döndüm ben de. Gün içinde öğrendim, 4.3'müş şiddeti. Elbette ki temennimiz dünyanın hiçbir yerinde deprem ve doğal felaket olmaması, hiçbir insanın da bunların sonucunda yaşamını yitirmemesi. Ne var ki yaşam temennilere bırakılacak denli merhametli değildir her zaman. Doğayı parmaklayıp duran insanoğlu hiç olmazsa kendi önlemlerini alabilir, ama bunu bile doğru dürüst yapmayı akıl etmiyor. Sözün kısası, deprem coğrafyasında yaşıyoruz, altımız fay hattıyla dolu, ne yapın edin deprem hakkında bilinçlenin. Hiç hesaba katmadığımız şeyler bir gün karşımıza çıkabiliyor. Bakın mesela, depremde bahçeye çadır kuracak yeri zar zor ayarlayabilmiştik. Ağaçlardan biri birkaç santim öteye dikilmiş olsa çadırın kurulmasına izin vermeyecekti. Çünkü zamanında ağaçları diktiğimizde günün birinde bir deprem olacağını, bahçeye çadır kurmak zorunda kalacağımızı hesaba katmamıştık. Aklımızın ucundan bile geçmemişti bu. Halbuki geçmeliymiş. Bir kez daha söylüyorum, siz siz olun, en azından elinizden gelen tedbirlerinizi alın. Ve de bilinçlenin.
***
Âşık olmak güzel şeydir. Bazı insanlar âşık olurlar, bazı insanlar âşık olmazlar. Niye böyledir acaba? Bazı insanlar âşık olmazlar ve âşık olanlar onların hiç umurunda değildir. Ama bazı insanlar da âşık olurlar ve âşık olmayanlar onların hiç umurunda değildir. Her iki durumda da dünya dönmeye devam eder.
***
Romalıların bir sözü vardır: Amantes amentes: Âşık olmak deliliktir. 
Kimi gördüler de böyle dediler acaba?

26 Mayıs 2014

Sararmış Bir Rüyaya Yolculuk

İlginç bir rüya gördüm. Hem de çok ilginç. Dinleyin bakalım, hayır mı şer mi? 

Her şey bitmiş, yeryüzü denen yaşlı gezegen görevini tamamlamış, kıyamet kopmuş ve hesap günü gelip çatmış. Hepimiz öte taraftayız. Dünya kurulalı beri ne kadar insan yaşamışsa hepsi orada. Ben hariç herkes vereceği hesabın derdinde. Bense büyük bir merakla oraya buraya soruyorum: "Tüm bu insanlar neye göre dizilmişler buraya?" Kimse cevap verme taraftarı değil. Kimisi yüzüme bile bakmıyor. Ara sıra, "Biz düşmüşüz can derdine, senin takıldığın şeye bak," diye serzenişte bulunanlar çıkıyor. Ama ben vazgeçecek gibi değilim. Sordukça soruyorum. Az da olsa sorumu yanıtlayanlar çıkıyor. Sıralamanın yaşama sırasına göre yapıldığını savunanlar da var, rastgele yapıldığını söyleyenler de. Herhangi bir sıralama olmadığını iddia edenler de yok değil. Ben böyle dolanıp dururken yaşlıca bir adam koluma yapışıyor. Olabildiğince sakin. Benden bile. Hiçbir kederi, tasası yok. Kafamdaki soruyu biliyor. "Adem babamızla Havva anamızdan başlayarak dünyada ilk yaşayandan son yaşayana kadar bir sıralama yapılmış ve şimdi burada, bu uçsuz bucaksız alanda hepimiz ona göre dizilmiş bulunuyoruz," diyor ve kolumu bırakıp gidiyor. Hayretle ardından bakakalıyorum. 

Nereden geliyorsa, aklıma dayım Sokrates'i arayıp bulmak geliyor. Benden 2400 yıl önce yaşamış dayım Sokrates. Derhal onun zamanına gitmeliyim. Ama benden önce yaşamış olanlar ne tarafta, önce onu öğrenmeliyim. Kalabalığın arasında oradan oraya savrulup bunu soruyorum bu kez. Nihayet doğru söylediği her halinden belli, kendinden emin yaşlı bir kadından bunun da cevabını alıyorum. "İlk yaşayanlar doğuda, sonra gelenler batıda," diyor kadın. Böylece benden önce yaşamış olanların bana göre doğuda olduklarını öğrenmiş olarak o yöne gidiyorum. Bir müddet gittikten sonra birine soruyorum: "Siz hangi zamanda yaşadınız?" 1992, diyor. Daha epey var o halde, deyip ayrılıyorum. İki saat yürüdükten sonra bir kez daha durup birine soruyorum, o da 1940'ta yaşamış. Demek ki Sokrates'in zamanına gitmek için epey var. Bu arada meydan ana baba günü. Görevli melekler durmadan isim okuyorlar, sırası gelen gidip hesap kürsüsüne oturuyor. İçimden, nasıl olsa sıra bana kolay kolay gelmez, diyerek boş boş oturacağıma koyulduğum işi tamamlamanın daha iyi olduğuna kendimi inandırıyorum ve ne kadar sürerse sürsün dayım Sokrates'i bulacağıma dair kendime söz veriyorum. Akşama kadar yürüyorum. Yorulup biraz soluklandıktan sonra yine birilerine soruyorum hangi zamanın insanı olduklarını. Bu kez sorumu iki çocuk yanıtlıyor. 1500'lerde yaşamışlar. Gece boyunca yürürsem sabaha değin epey yol kat edebileceğimi biliyorum. Öyle de yapıyorum. Devam ediyorum yoluma. Gece boyunca yürüyorum. Her yer insan kaynıyor. Tanrım, bunca insan dünya denen o gezegen de mi yaşadı! Hayret ki ne hayret! Göz alabildiğine insan var, başka da bir şey yok. Sabah olunca bir kez daha dinlenmem icap ediyor. Duruyorum biraz. O sırada da yine yanımdan gelip geçenlere soruyorum. Ama hep olduğu gibi cevap almak çok zor. O kadar zor ki anlatamam. İnsanlar nasıl da yanıp tutuşuyorlar. Herkes vereceği hesabı düşünüyor. Neyse ki ısrarlı tutumum yine sonuç veriyor ve birinden 900'lü yıllarda yaşamış olduğunu öğreniyorum. Bu kadar yol kat ettikten sonra geri dönüş yok artık. Yolumu aynı kararlılıkla sürdürüyorum. O günün akşamına kadar yürüdükçe yürüyorum. Nihayet güneş batınca bir kez daha biraz dinlenmek için duruyorum. Ve yine sormaya başlıyorum insanlara. Bu kez şaşılacak şekilde ilk sorduğum kişi hemen cevap veriyor soruma. Genç bir adam. O da benim gibi gamsızın biri. Gençliğine doyamadan ölmüş. Sahi, söylemeyi unuttum, burada herkes dünyada öldüğü yaşta. Yani kim dünyadan hangi yaşta göçtüyse burada o yaşıyla duruyor. Genç adam sorumu cevapladıktan sonra biraz tutmak istiyor beni, Milattan Önce 12 yılında ölmüş, belli ki dertleşmek istiyor. Ama ben ne yazık ki buna zamanım olmadığını, belki dönüşte kendisiyle iki çift laf edebileceğimi söylüyorum. Aynı zamanda heyecanlanıyorum da, zira Milattan Önce 12'de ölmüş olanların yerinde bulunduğuma göre Hz. İsa'nın çok yakınında olmalıyım. Geri dönüp birkaç dakika yürüyorum. Ve birine, İsa buralarda mı," diye soruyorum. Hayır, diyor, İsa göğe yükselmişti ve hâlâ gökte duruyor. İyi ama, diyorum, zaten burası gök değil mi? Hayır, diye yanıtlıyor beni, gök aşağıda. Şaşırmaktan başka bir şey gelmiyor elimden, oradan ayrılıp yoluma devam ediyorum. 

Hiçbir şey düşünmeden yürüyorum. Çok yaklaşmışım, hissediyorum. Onca yol teptim, Millattan Önce'ye geldim. Az kaldı! Gece yarısına kadar yürüdükten sonra durup insanlara sormaya başlıyorum hangi zamana ait olduklarını. Fakat bu kez cevap almak olabildiğince zor oluyor. Neredeyse bir saat boyunca sorup duruyorum. Sonunda orta yaşlı bir kadından alıyorum cevabı. Milattan Önce 320'li yıllardaymışım. Evet, işte gerçekten çok yaklaşmışım Sokrates'e. Yorgunluğuma bakmadan yürümeye devam ediyorum. O andan itibaren artık hem yürüyor hem de soruyorum kalabalıklara hangi zamana ait olduklarını. Yine aynı, mahşeri kalabalıklar can derdine düşmüş, kimse beni duymuyor bile. Birinin ağzından bir cevap almak için kendimi paralıyorum. Ama bereket versin, bu kez de soruma bir cevap bulabiliyorum. Bulunduğum yer Milattan Önce 400'lerin hemen başıymış. Bunu öğrenir öğrenmez heyecandan az kalsın olduğum yere yığılacak oluyorum. Kendimi çabuk toparlıyorum ama. Şansa bak, sakin, sessiz oracıkta duran bir adam çarpıyor gözüme o sırada. Derhal yanına gidiyorum. Ben daha merhaba demeye fırsat bulamamışken adam, "Selam," diyor, "ben Sanzio." Adını duymuş olduğuma eminmişçesine söylüyor bunu. "Hangi Sanzio," diye soruyorum. "Rafaello Sanzio," diyor. Tanıyorum. Evet, adını elbette biliyorum. Ne var ki şaşırıyorum ve bu şaşkınlığımı belli ediyorum: "Evet ama siz bu zamanda yaşamadınız ki." Kararlı, yüzünde de hafif bir alaycılık, cevap veriyor: "Evet ama sen de bu zamanda yaşamadın." Sahiden de öyle; neredeyse kim olduğumu unutacağım. O kadar da yorgunum ki. 

Rafaello'ya Sokrates'i soruyorum. Yüzüme bakıyor bir müddet. Sonra gülümsemeye başlıyor. Gülümsemesi sesli bir gülüşe dönüşüyor yavaş yavaş. Sonra da bir kahkaha koyuveriyor. Benim afallamış suratımın rengini görünce dindiriyor kahkahasını ve bana şunları söylüyor: "Yahu, Sokrates hiç yerinde durur mu? Onca zaman tanıyamamışsın onu. Kim bilir şu an nerede, hangi zamanın insanlarıyla beraber." Ne yapacağımı, ne diyeceğimi bilemiyorum. Bunca yolu teptiğime, bunca yorgunluğuma mı yanayım, Rafaello'nun benimle dalga geçmesine mi? Bilemiyorum. O an ne yapacağımı, ne edeceğimi kesinlikle bilemiyorum. Bir an önce oradan ayrılmanın iyi bir fikir olduğunu düşünüyorum. Ve düşündüğüm gibi, hoşça kalın, deyip dönüyorum. Amacım Rafaello'nun gözünün önünden ayrılıp biraz dinlenmek, sonra da gerisin geri kendi zamanıma dönmek. Başa gelen çekilir, yapacak bir şey yok. 

Ben tam gözden kaybolacakken Rafaello ardımdan sesleniyor: "Hey adamım, Sokrates'i bulursan çok selamlarımı söyle." Yüzüme yalancı bir gülümseme yerleştirerek, peki, anlamında kafamı sallıyorum hafifçe. Bunu görünce bir şey daha ekliyor Rafaello: "Sana bir şey diyeyim mi dostum, senin kurguladığın bu rüyaya kimse inanmaz, benden söylemesi."

24 Mayıs 2014

Kuzum

İstersen Hiç Başlamasın 

İstersen hiç başlamasın 
Bu hikaye eksik kalsın 
Onca yaraların ardından 
Yeni bir aşk yaratamazsın 

Örselenmiş bir çocukluk 
İşte benim bütün hikayem 
Kaç sevda geçse de yüreğimden 
Bu yıkıntıları onaramazsın 

İstersen hiç başlamasın 
Geç kalmışız birbirimize 
Yanlış kapılarda geçmiş bunca yıl 
Dönemeyiz artık ilk gençliğimize 
İstersen hiç başlamasın 
Söz verelim kendimize

Murathan Mungan

23 Mayıs 2014

Eşek

Malum, gündemin hava durumundan bile daha çabuk değiştiği, dünyanın gündem cenneti ülkesinde bugün de gündemde Eşek var. Sosyal medyada da insanlar konuşup duruyorlar. Vatandaşın biri, "Ya bu ülkede Eşek gibi sessizce yaşayacaksınız, ya da defolup gideceksiniz," demiş. Tam olarak kimi kastettiğini de bilmiyorum ama kastettikleri de bu ülkenin insanları. İlgili haber şurada.
.

Ben ve Eşşe'oğlu Eşek. Yıl 2010.
Benim bu dünyada en sevdiğim üç-beş hayvandan biridir Eşek. Kendisine saygım da vardır. Bakın, adını da büyük harfle başlatıyorum. İnsanlığa bunca hizmetleri dokunmuş bir hayvana saygı duymayan insan bence dürüst değildir. Çocukken atlara binmişliğim çoktur ama eşeklere binmişliğim atlarınkinin belki beş katıdır. İlkokuldaki tüm yaz tatillerimi eşeklerin sırtında geçirdim desem hiç de abartmış olmam. Eşeklere saygım biraz da buradan kaynaklanıyor. Ben şahsen Eşeğin toynağına verdiğim değeri bazı insanların suratına vermem, açık söyleyeyim. Bir Eşekten belki çok yüce bir varlık çıkmaz, ama hiçbir zaman da alçalmaz Eşek. Kısacası, Eşek her zaman Eşektir. Peki ya insan... Her zaman insan mıdır?

22 Mayıs 2014

Dün

.
Neredeyse on aydır hafta içi her sabah bu yazıyı görüyoruz. İlk başlarda üstüne epey konuşuyorduk da. İyi bir eğlence konusuydu aramızda. Sonraları alıştık tabii, sürekli gördüğün bir şey zamanla etkisini yitiriyor doğal olarak. Bu duvarın bulunduğu civardaki tek yazı da bu değil. Deyiş yerindeyse, yazan yazana. Kim bilir kim yazdı. Dünyanın dört bir yanında duvarlara yazı yazılır. Bir tür gelenek artık bu. Sanırım tek bir ortak noktası var bu yazıların. İnsanlar içindekilerini dökme ihtiyacıyla bunları yazıyorlar. Burada benim kafama takılan mesele birinin yaşadığı hayatın bir başkasını nasıl aştığı. Bir hayatın bir insanı aşmasının kriterleri ne her şeyden önce? Üstüne biraz düşünmekte yarar var ama ben şimdilik düşünmeyeceğim, bu yazı biter bitmez kahve içeceğim.
.

Kapıda, merdivende çocuklarla konuşuyordum. Dördüncü sınıf öğrencilerinden Sonnur yanıma yaklaştı, "Hocam, bunları size topladım," dedi. Bir lastikle de bağlayıp demet yapmış. Çok güzel kokuyorlar. Hem çiçekler hem de sapları. Alıp çantama koymadan önce beşinci sınıflardan Berivan bir tanesini çekip seviyor-sevmiyor yaptı, seviyor çıktı. Sonnur da çok sevindi çiçeklerini aldığıma, yüzünün ifadesinden o kadar belliydi ki. Kurumak üzereler, masamın üstünde duruyorlar.


Geçen gün de çaydan söz etmiştim. Dün yine her zaman gittiğim kafeye gittim. Garson Mesut işini hakkıyla yapan biri, üç-dört yıldır tanışırız. Hangi müşterinin çayı, kahveyi nasıl içtiğini bilir. Benim de mesela çayı tek şekerli, limonlu ve kırtlama içtiğimi bilir ve öyle getirir. Gördüğünüz gibi kaşık yok. (Sözcük yanlış olarak kıtlama diye geçmiş sözlüklere, aslında kırtlama'dır. Çünkü şeker kırılırken kıt değil kırt sesi çıkarır.) Son yıllarda kesmeşekerler de bozuldu. Çok yumuşaklar, ağza attığın gibi eriyorlar. Halbuki kesmeşeker dediğin biraz sert olur. Çocukken hep dikkatimi çeken bir şey vardı, yaşlılar şekeri ağza atmadan önce çaya batırır, ıslatırlardı, çabuk kırabilsinler diye. Eski şekerler de ne sertti öyle. Bu arada, kesmeşekere taş katıldığını biliyor muydunuz? Çayın yanında şekerle limonun ayrı ayrı durması, üzerinde biraz durunca, derince bir anlam da ifade ediyor. Şeker ve limon, yani tatlı ile ekşi birbirine epey uzak iki iklim. Tatlının karşıtı olarak genelde acı bilinir ama bunun somut bir delili yoktur, acının yerini pek tabii ki ekşi de alabilir karşıtlık bağlamında. Dolayısıyla da şeker ve ekşi, yaşamın temel bir olgusu olan karşıtların birliğine de gönderme yapıyor. Karşıt olan şeyler, her ne kadar adlarına da yansımış olduğu üzere birbirlerine karşıymış gibi gözükseler de aslında birbirlerini tamamlayan, birbirlerinin olmazsa olmazı olan varlıklardır. Geceyle gündüz, açıkla kapalı, azla çok, eskiyle yeni, büyükle küçük... Biri olmazsa öbürü de olacak değil.

21 Mayıs 2014

Mona Lisa'nın Evinde

Şimdi artık bildiğin her şeyi unut ve kendini Mona Lisa'nın evinde hayal et. Hava kapalı. Odanın üç yanı duvarla, bir yanı baştan başa camla örtülü. Deniz görünüyor. Ne uzak ne yakın. Denizin dalgalarını görüyorsun. Dalgalar dışarıda esen rüzgârı sana hissettiriyorlar. Rüzgâr bir martıyı kollarına almış, sallayıp duruyor. Bir martıya, bir Mona Lisa'ya bakıp duruyorsun oturduğun yerden. Oturduğun yer camın yanı, rahat bir koltuk. Mona Lisa odanın öbür ucunda bir yandan kitabını okuyor, bir yandan elbisesini ütülüyor. Denizin karşı kıyısı da belli belirsiz görünüyor. Mona Lisa'nın bütün hayatı o karşı kıyıyı merak ederek geçmiş. Ve sen ömrünün tamamını o karşı kıyıda geçirmişsin. 

Şimdi söyle bakalım: sen kimsin?

19 Mayıs 2014

Suskun Dağ

Çıktığım dağlar küllenirdi içimde
sessiz, serin sulara inerdim
ceylanlardan önce
—Murathan Mungan

Dağdayız. Semaver yanıyor. Su kaynamak üzere, semaverin sesinden belli. Bir kuşburnu ağacının dibindeyiz. Hava açık ve çok güzel. Sabah dağa çıkmadan önce köyde kahvaltıyı da dışarıda, açık havada ettik. Daha o saatte havanın bugün sıcak olacağı belliydi. Dağı bilen bilir, nem yoktur dağda. O yüzden bulut yoksa hava apaçıktır. Şu anda olduğu gibi. Tam kıvamında. Hafiften esiyor üstelik. 

Köy tam karşımızda. Sadece bizimki de değil, karşıki dağların üstündeki iki köy de görünüyor. Dağda durup uzak köylere bakmak yeni bir şey değil benim için. Çocukluğumun en güzel "oyunlarından" biridir bu. Orada, uzakta insanlar yaşıyor. Ve sen, burada, bu dağın başında parmağının ucuyla kapatabiliyorsun ya onların hepsini... Doyumsuz, tarifsiz bir şey. Hem onlarlasın o an, hem kendinle. Bir yandan yakınsın, bir yandan uzak. Gel de tarif et bu sevinci, bu hüznü!
.
Burada, bu dağın üzerinde o kadar çok ses var ki, yazıya dökmek, en azından tarif etmek olabildiğince zor. Kaç ses var, çıkaramıyorum bile. Her şeyden önce kuş sesleri... Türlü türlü kuşlar bu dağın başını mesken tutmuşlar. Kuşların sesi, dünyanın insan yapımı tüm müziklerine bedeldir. Sesleri ayırt etmekte yetenekli değilim. Ondan ötürü, şu an burada kaç tür kuş var, kaç ayrı ses var, anlamam mümkün değil. Gerçi şu an Mozart gelse bu sesleri birbirinden ayırmaya vakit harcamaz, doğanın müziğine kaptırır kendini. Kuş dedim de, az önce bir kuş yakındaki bir ağaca konmuş, ötüyordu, ben makineyi açana kadar uçtu gitti. Sarı ağırlıklı, rengârenk bir kuştu. Ama nasıl güzel, nasıl güzel!.. 

Semaverimiz kaynadı bu arada. Demliyor arkadaşlar. Uzaklardan kadınlar, kızlar görünüyor. Ot topluyorlar. Otlu peynir memleketidir burası. Biz de birazdan çayımızla peynir-ekmek yiyeceğiz. Semaver çayı, köy ekmeği, otlu peynir... Nasıl güzeldir, hele de dağın başında, görmeniz lazım.

Az kalsın puhuyu unutuyordum. Uzaklardan geliyor sesi. Ötedeki yükseltiden. Çok kıymetli, bulunmaz, ilginç, gizemli bir ses. "Pu pu! Pu pu! Pu pu!.." Çocukluğumdan beri merak ettiğim bir sestir. Kimdir çıkaran bu sesi? Bilemezsin. Sesi vardır ama kendisi yoktur puhunun. Gizlidir, saklıdır. Kıymetli olması bundandır zaten. 

Ve elbette yeryüzünün en kutsal seslerinden olan su sesi... Yanı başımızdan akan küçük derenin sesi, bir de aşağıda, vadinin dibinden akıp giden çayın çağıltısı... Doğada kusursuz, mükemmel uyumlu bir orkestra var. 

Ve bir de semaverin sesi. Çevreden topladığımız çerçöpün çıtırtısına kaynamakta olan suyun uğuldayan sesi karışıyor. Esen yelin sesini es geçmek olur mu şimdi?

Çayımız hazır. Artık defteri kapatıyorum. Ama kapatmadan önce son bir şey söylemek istiyorum. Bunca sesin arasında bu dağlar niye böyle suskun acaba?

18 Mayıs 2014

17 Mayıs 2014

Bir Kardeş Mavi

Canı cehenneme rahat uyuyanın
Kapısını örtenin perdesini çekenin
Yüreği yalnız kendiyle dolu olanın
Duvarları ancak çarpınca görenin
Canı cehenneme başkasının yangınıyla
Evini ısıtıp yemeğini pişirenin.

Bahçesine dek gelen alevleri
Şehrayin sanan aptalın
Canı cehenneme, camlarında
Parçalanmış cesetler uçarken
Bir iğdiş incelikle çiçekleri sulayanın.
Mutfakla yatak odası arasında
Çarşılarla gövdesi bencillik hırsı
Yılgınlıkla yenilgisi arasında
Dünyayı tüketenin canı cehenneme.

Orada dağlar bir mezarlık
Bulutlar kan salkımı sular toprakta düğüm
Orada evler oda oda kanarken
Burada yeşerenin canı cehenneme.

Ey bir halkın gözyaşıyla ruhunu yıkayan kin
Ey zulümle yükselen başarı
Ölü sayısına endeksli maaş;

Uzun masallar ardında mağrur
Boynunda ölüm çanıyla oturan güç
Senin de senin de canın cehenneme

Ey sultan hamit tuğralı korucu alayları
Kardeşi kardeşe kırdıran siyaset...

Bir gün elbet bir gün elbet
Örter üstünü bu ağır yanlışın
Sevgiyle, yalnızca sevgiyle işlenen
Bir dal incelik, bir simli gülüş
Bir kardeş mavi.

Şükrü Erbaş

14 Mayıs 2014

Soma

İnsan hayatının bu denli değersiz olduğu bir yerde söylenen sözün değeri ne kadardır?

13 Mayıs 2014

Okulda yemek

Pek çok kez yaptığım gibi yine kitaplıktan rastgele bir dergi çektim. 2006 yılından bir National Geographic geldi bu kez. Karıştırmaya başladım. "İnsanlık Ailesi" sayfasında ilginç gelen bir şey gördüm, burada da paylaşmak istedim. Üç ülkede; ABD, Rusya ve Japonya'da okullarda verilen yemeklerin listesine yer verilmiş. Ben en çok yemeğini okulda yiyen öğrencilerin oranına takıldım. Amerika'da öğrencilerin yarısı, Rusya'da yüzde doksanı, Japonya'daysa tamamı okulda yemek yiyormuş. Neden acaba? Söz konusu üç ülkenin sosyoekonomik bakımdan pek farkı olmadığına göre bu soruyu yanıtlamak için ekonomiyi işin içine katamayız. Örneğin kalkınmamış bir Afrika ülkesi ya da kalkınmakta olan bir üçüncü dünya ülkesi listede olsaydı o ülkenin verilerine bakarak bir şeyler söyleyebilirdik. Ancak buradaki üç ülke de zengin. Zaten listede de görüldüğü gibi yemekler ucuz. Amerika'da 2 dolar değil de 7 dolar olsaydı mesela, çocukların bir kısmının bu yüzden okulda yemediği sonucunu çıkarabilirdik. O halde niçin Amerika'da çocukların yarısı yemeklerini okulda yiyor da Rusya'da tamamına yakını, Japonya'daysa tamamı yiyor? 


ABD (Fairfax Country'de bir okul)
  • Hindi sosisli iki sandviç
  • Patates kroket
  • Brokoli ve karnabahar, sos ile
  • Süt
Kalori değeri: 812
Fiyatı: 2 dolar 
Öğrencilerin yaş aralığı: 11-18
Öğle yemeğini yemekhanede yiyen öğrencilerin oranı: %50


Rusya (St. Petersburg'da bir okul)
  • Borş (çorba)
  • Dana kotlet
  • Karabuğday lapası
  • Çavdar ekmeği
  • Elma şırası
Kalori değeri: 527
Fiyatı: 21 ruble (1,15 TL)
Öğrencilerin yaş aralığı: 7-17 
Öğle yemeğini yemekhanede yiyen öğrencilerin oranı: %90


Japonya (Sapporo'da bir okul)
  • Wonton miso çorbası
  • Badem ezmeli Çin lahanası ve ıspanak
  • Nattou (mayalanmış soya fasulyesi)
  • Pilav
  • Süt
Kalori değeri: 621
Fiyatı: 190 yen (2,41 TL)
Öğrencilerin yaş aralığı: 6-12
Öğle yemeğini yemekhanede yiyen öğrencilerin oranı: %100


Bence bütün mesele sosyokültürel yapıda gizli. Amerikalıların nasıl bir sosyal hayat yaşadığını Hollywood filmlerinden üç aşağı beş yukarı biliyoruz. Amerikan kültürü bireyselliği, kendi başınalığı hiç yadırgamadığı gibi, bir şeyi beğenmeyip dudak bükmeyi de gayet olağan sayar. Buna karşılık Rusya'da, her ne kadar Sovyetler'in çöküşünün üstünden geçen yirmi beş yılda zayıflamış olsa da, Sosyalist sistemin getirmiş olduğu, kolektif diyebileceğimiz bir kültür var. Bilenler bilir, Rusya'da bir zamanlar "Kolhoz" denen çiftlikler vardı ve buralardaki tarım makineleriyle hayvanlar köylülerin ortak malıydı. Köylüler mesleklerinin gerektirdiği işlerde çalışır, yaptıkları iş kadar da ücret alırlardı. Böylece sadece iş ve çiftlik değil, yaşam tarzı da ortaktı bir bakıma. Bu bir yana, Sosyalist bir sistemde yemeklerin ortak yenmesi zaten son derece olağan bir durumdur. Japonya'daysa yaşam tarzı daha başka. Çok değişik bir kültürleri var besbelli. Günümüzün küreselleşmiş dünyasında her ülkede görebileceğimiz birbirine benzer yaşam tarzları var elbette, Japonya da buna dahil, ancak yine de bir ülkenin/ulusun kültürü öyle elli yılda, yüz yılda ortadan kalkacak bir şey değil. Japonlar hayatı hızlı yaşamayı sevmezler. Balkonlarında domates ekip biçerler örneğin. Halbuki bizden birine kim böyle bir şeyi yaptırabilir? Şu cevabı almanız işten bile değil: "Yahu, ne gerek var? Bir yıl boyunca iki kilo domates için bekleyeceğine git pazardan alıver." Japonların önemli bir özelliği de az yiyor olmaları. Sumo güreşçilerini dışarıda bırakacak olursak herhalde ortalama bir Japon, bir Avrupalının bir günde yediğini üç günde, bir Arapın da bir günde yediğini on günde ancak yer. Dolayısıyla da yemeğe diğer kültürler kadar önem vermeyen Japonların çocuklarının da tamamının okulda yemek yemesini olağan karşılamak lazım. 

Bunlar yüzeysel düşünceler tabii. Her bir ülkeden yalnızca bir okulun verilerine bakarak bütün ülke için bir karar vermek takdir edersiniz ki pek de sağlıklı değil, ama yine de belli ipuçları veriyor.

Gelelim Türkiye'ye. Burada okulda öğle yemeği geleneği aslında yok. Yatılı okullarda zaten zorunlu olarak yemek veriliyor. Onların dışında, özel okullarda var öğle yemeği. Ancak onun da geçmişi yok, yeni yeni yaygınlaşıyor, zorlasanız yirmi yıl geriye götürürsünüz en fazla. Bir de taşımalı okullarda öğle yemeği veriliyor. O da sadece taşımalı öğrencilere. Başka da yok. Oysaki okulda öğle yemeği çok önemli bir eğitim kültürüdür. Bizde eğitim-öğretim söz konusu olunca pek çok şey olmadığı için bu yokluğu da gayet normal karşılıyoruz. Okulda öğle yemeği kültürü yok ama çok sağlam bir kantin kültürümüz var ne yazık ki. Kantini olmayan küçük okulları da okul bahçesinin hemen dışındaki bakkallar, büfeler idare ediyor sağ olsunlar. Sonuç olarak çocukların sağlığı Allah'a emanet oluyor.

Bu konu niye ilgimi çekti böyle? Efendim, bendeniz de üç yılı ortaokul, dört yılı lise olmak üzere yedi yıl yatılı okudum. Okulda yemek bahsi açıldı mı, yalan olmasın iki saat durmadan konuşabilirim. Ancak şimdilik kalsın, başka bir yazıya inşallah.

11 Mayıs 2014

Vita Nova

Eve girince mutfaktaki seslere uğramadan salona geçtim. Baktım teyzem oturuyor. Hoş geldin - hoş bulduk faslından sonra teyzemin yanında bir bebek battaniyesi fark ettim, altında bir şey varmış gibi duruyordu. Azıcık aralayınca depderin uykusuna gömülmüş bir bebek gördüm. Şaşkınlıkla, "Bu da kim," diye sordum teyzeme. "Bizim yeni ufaklık," diye yanıtladı o da. "Hiç haberim yoktu sizin yeni bir ufaklığınız olduğundan," dedim bu kez. O da, "Yeni doğdu zaten," diye cevap verdi bana. "Adı ne," diye sordum, teyzem,"Henüz bir adı da yok," dedi.

Kalkıp mutfağa yöneldim, karnım çok acıkmıştı, sabah beş buçukta yaptığım kahvaltıdan beri bir şey yememiştim. Mutfakta annemle ablamın yanı sıra teyzemin gelini vardı. Ona da hoş geldin deyip karnımın aç olduğunu da anneme bildirdikten sonra salona teyzemin yanına döndüm. Bir kez daha açıp bebeğin yüzüne baktım. Ufacık bir şey. "Bu ne zaman doğdu," diye sordum. Teyzem ne dese beğenirsiniz: "Bugün, iki-üç saat önce." Şaşkınlığım arttı haliyle: "Öyle hemen aynı gün taburcu ediyorlar mı ki?" Teyzem, yüzünde yaşının verdiği deneyimle, "Evet," dedi. Bu meselelerden pek anlamıyorum tabii, henüz evli olmadığım için. Çocuk sahibi yakın arkadaşlarım bazen bu konulardan konuşurken kendimi çok cahil hissediyorum. 

Benim de ilginç bir karakterim var efendim, her bir şey bana bir şeyler çağrıştırmak, anımsatmak, düşündürmek zorunda. Daha birkaç saat önce ben bu evden çıkınca henüz burada olmayan, buradayı bırak, henüz bu dünyada olmayan bir insan, şu anda burada aramızda duruyor. Dünya gezegeni yalnızca bana mı bu kadar ilginç geliyor?

Bu bebeği, henüz daha bir adı bile olmayan bu bebeği, kim bilir nasıl bir hayat bekliyor? Neler yapacak, neler edecek? Yirmi yıl, otuz yıl, kırk yıl sonra nerede olacak? Bu soruları dünya kadar uzatmak mümkün. Çünkü hep söylendiği gibi, hayat bir mucize. Bizler de bu mucizenin tam içinde yer alıyoruz.


Başlık: "Yeni Hayat".

10 Mayıs 2014

Anneler Günü

via
Anna Jarvis adlı Amerikalı bir öğretmen 9 Mayıs 1905'te annesini kaybeder. İki yıl sonra, annesinin ölüm yıldönümünde evine çağırdığı arkadaşlarına her yıl Anneler Günü adı altında ülke çapında kutlama yapılması önerisinde bulunur. Bir süre sonra zengin bir adamın mali desteğini de alarak annesinin yirmi yıl boyunca öğretmenlik yaptığı okula önerisini kabul ettirir. Böylece 10 Mayıs 1908'de, ilk Anneler Günü bu okuldaki 407 çocuk ve annelerinin katılımıyla gerçekleşir. Anna, bütün anne ve çocuklara karanfil dağıtır, çünkü annesinin en sevdiği çiçektir bu.

Anna Jarvis'in önerisi Amerika'da hızla yaygınlaşır. Temsilciler Meclisi bu yönde bir kararı kabul eder. Ancak Senato, böyle bir fikrin babalar günü, kaynanalar günü, dayılar günü de gerektireceği itirazıyla kararı kabul etmez. Ancak Anna pes etmez, ülkenin bütün önde gelen siyasetçi, bürokrat, gazeteci, işadamı ve diğer önemli insanlarına mektuplar göndererek önerisinin yasalaşması için çağrıda bulunur. Bu arada ülkede Anneler Günü de git gide yaygınlaşmaktadır. Nihayet Senato ve Başkan Woodrow Wilson da kararı onaylarlar ve 8 Mayıs 1914'te mayıs ayının ikinci pazarı Anneler Günü olarak kabul edilir.

İlerleyen yıllarda Anna Jarvis, anneler gününün ticarileştirildiğini savunarak çeşitli yerlere davalar açar ancak galiba geç kalmıştır, davaları kaybeder. Bu arada, kötü biten bir aşk hikâyesinin ardından hiç evlenmemeye karar verir.

Türkiye'de de Anneler Günü ilk olarak 1955'te Kadınlar Derneği öncülüğünde kutlanır.


Kaynak: Kudret Emiroğlu, Gündelik Hayatımızın Tarihi.

9 Mayıs 2014

Atların gözündeki kıymetimiz

Açmıştım defterimi önüme, almıştım elime kalemimi. Ne yazacaktım? Bilmiyordum. Buna emindim. Ne yazacağıma dair kesinlikle bir fikrim yoktu. Çekiniyordum. Kalemimin ucu kâğıda değecek gibi oluyor, tam değecekken irkilircesine geri çekiliyordu. İçimde binbir düşünce dolanıp duruyordu. Bazen düşünceler kafamdan inip bedenimin bir yerlerine girerler. İşte yine o anlardan biri. Tam da şimdi. Şu an. Üst üste biniyor düşünceler, böylelikle ne düşündüğüme dair en ufak bir fikrim de yok. (Düşünce zaten fikir demek. Cümleyi baştan alalım o vakit: Üst üste biniyor düşünceler, böylelikle ne düşündüğüme dair en ufak bir düşüncem de yok. Hmm! Güzel! O halde parantezi kapatalım.) Kapamak'la kapatmak arasında nasıl bir ayrım vardır? Vallaha bilmiyorum. Kapıyı kapa, kapıyı kapat. Kapının kapanış anını getiriyorum gözümün önüne, ne fark var ne bişey. Her ikisinde de kapı yavaaaşça gidiyor (nereye gittiğini kimse bilmiyor o an), gıcırdıyor üstelik, sonra kapanıyor. Sen ha "kapa" demişsin ha "kapat", her iki durumda da kapı aynı şeyi yapıyor. Hadi birinde gıcırdayıp birinde gıcırdamasa yine neyse, ama yok; kapa, kapat, aynı şey oluyor. Ne işi var peki o t'nin orada? Eskiden ne güzeldi, her evde en az bir gıcırdayan kapı vardı. Şimdi yok denecek kadar az. Caminin kapısı bile gıcırdıyordu, hatırlıyorum. Gıcırdamak dedim de, ne kadar çok yansıma kelime var, değil mi? Ben de şu anda bir kelime icat ediyorum: kırıltı. Derhal girsin sözlüklere, bu bir emirdir! Kırıltı, bir şeyin kırılırken çıkardığı sestir. Mesela bir tahtanın. Ama kırılan başka şeyler de var tabii. Mesela vicdan. Sahi ya, insanın vicdanı da kırılır bazen. Ama benim güzel kardeşim, vicdan kırılırken hangi sesi çıkarır? Biz bunu bilemeyiz. Bazı şeyleri biz bilemeyiz. Hiç de bilemeyeceğiz. Atlar nasıl düş görürler, bunu da bilemeyiz. Bir şiir okumuştum, yabancı bir şairden, Atların Düşü diye. Evet, atlar düşlerinde ne görürler? Bir soru işareti yetmez ki böyle bir soruya. Değil mi ama? Hakikaten de öyle sorular var ki tek bir soru işareti kifayetsiz kalır karşılarında. Benim bu sorum işte, atlar düşlerinde ne görürler??? Ben hayatımda çok at gözlemledim. Çok ama. Mesela diyelim şöyle yuvarlak bir sayı vermek gerekirse icabında nereden baksan hiç yoksa vardır yüz tane. Yüz tane at gözlemlemiş bir insan, tüm diğer özellikleri, varı yoğu, girdisi çıktısı, şuyu buyu dışarıda kalmak üzere, sırf bu yüzden, sırf yüz tane atı gözlemlemiş olmak bakımından atların gözünde farklı bir yere sahip midir? Bunu da bilemeyeceğiz ki. Yazık ki ne yazık! Kapı meselesine geri dönüyorum müsaadeniz varsa. Bu yazıya niçin geçmiş zaman cümleleriyle başlayıp çark ettim de şimdiki zaman cümleleriyle sürdürdüm, onunla ilgili herhangi bir şey söylemeyeceğim, onu da belirtmiş olayım bir zahmet. Şimdi, kapı diyorduk. Kökü /kap/ olan, yani kapamak fiilinin kökündeki /kap/ olan, dolayısıyla da fiilden isim yapım eki alarak ortaya çıkmış bir kelime. Neden açmak fiilinin kökü olan 'tan açı olmamış da kapamak'ın kap'ından kapı olmuş bu nesnenin adı? Neden? Bu çok basit bir soru, bak. Yarım soru işaretiyle bile geçiştirebilirsin. Kapı sonradan icat olmuş bir gereç. Esas görevi açmak değil kapamak. Ortada bir ev yoksa mesela örneğin diyelim ki, kapı niye olsun? Hem sonra, bir eve ya da herhangi bir yapıya kapıyı niye takarsın? Kapamak için elbette. Açmak için olsa zaten kapıyı takmana gerek yok. Kapı bahsini kapayalım artık da aklıma yeni yeni şeyler geliyor. Yahu, nereden nereye: şu işe bak: bak bak: o ilk kapılardan bugünkü kapılara: peeeh! Ressmenn devrim. Kapı devrimi. İlk kapı nasıldı acaba? Adem babamızla Havva anamızın evinin kapıları ne renkti acaba? Hangi keresteden yapılmışlardı? Çam mı, göknar mı, ceviz mi? Ya pencereleri? Perdeleri Havva mı seçti yoksa beraber mi seçtiler?

via















Yazının buraya kadarını geri kalanından bir gün önce yazdım. Şu an saat tam on beş. Dün akşam ben çalakalem bunları yazmakla meşgulken bir arkadaşımın telefonuyla saat yirmi üç on dörtte ara vermek zorunda kaldım. (Diyeceksiniz ki, arkadaşlarından biri arar aramaz sen saate mi bakıyorsun? Yok be kardeşim, şimdi baktım, buraya yazmak için.) Tabii, telefon kapandıktan sonra içimdeki düşünceler birbirlerine karışıp duman oldular, hem zaten uykum da geliyordu, devam edemeyip bıraktım. Ve işte anca şimdi devam edebiliyorum, da nereye kadar devam ettirebilirim, onu ben de kestiremiyorum. Zira düşünceler, dediğim gibi, artık içimde değiller. Çıktılar, gittiler, dağda bayırda gezip gelecekler. Hayat anlaşılmaz bir sistemdir vesselam.

8 Mayıs 2014

Çay

Dün akşamı arkadaşımda geçirdim. Soyadı Çay. Çayların evinde bol bol çay içtim, hiç yoksa yedi bardak vardı. Çay da çok güzeldi doğrusu, gel de içme! 
*** 
Geçen gün bir kafede oturup bir çay istedim. Biraz sonra garson elinde bir fincanla geldi. Çayın fincanda gelişine kızdım içimden, azıcık sinirlendim hatta. Bir şey demedim elbette, bir fincan çayın muhasebesini yapacak değildim. 
.
© Joana Petrova
Her ne kadar içindeki çay aynı çay olsa da fincandaki çayla cam bardaktaki çay asla aynı çay değildir. Yahu, toprağın kokusu siner çaya, bunu da mı bilmiyor insanlar? Hangi memlekette içiliyorsa çay, o memleketin kokusuna, dokusuna bulanmıştır, her şeyden önce bunun bilincinde olunmalı. Kültür denen bir şey var. Bir Japon, çayı kâsede içer örneğin, ona fincanda çay sunduğun zaman küfretmiş olursun bir bakıma. Keza, bir İngiliz de fincanda içer çayı, ona bizim cam bardakta verirseniz dudak büker. Şu halde bizimkilere ne oluyor, var mı anlayanınız?
*** 
Sürekli gittiğimiz bir kafe var. Şehirdeki en iyi çayı sanırım onlar yapıyor. Çok lezzetli. Ne var ki aynı şeyi diğer mekânlar için söyleyemeyeceğim. Özellikle de kahvehaneler için. Yeni mi böyle oldu, yoksa son zamanlarda özellikle dikkat ettiğim için mi farkına şimdi vardım, bilmiyorum, buradaki kahvehanelerin hangisine gittiysem çayını beğenmedim son bir yıl içinde. Bazılarının çayı kelimenin tam anlamıyla berbat. Nedenini anlamak da zor değil, bir kere ucuz, kalitesiz çay kullanıyorlar. Sonra, çaydanlıkların, kazanların temizliğine gerekli özeni göstermiyorlar. Bazı yerlerde de biten çayı yenilemeleri gerekirken üstüne yeni çay koyup öyle demliyorlar, ve hatta bazıları demlenmiş çayın üstüne su ekliyor. Hal böyle olunca da ortaya kötü çay çıkıyor doğal olarak.

Burada fiyattan da söz etmek gerekiyor tabii. Sözünü ettiğim kafede çayın fiyatı bir lira. Kahvelerdeyse elli kuruş, kırk kuruş, hatta bazılarında otuz kuruş. Çayı bu fiyata satan bir kahvecinin de kaliteden ödün vereceğini zaten hepimiz biliriz. Hele bir de dükkân kendisinin değil de kiracıysa... Zaten günümüzde bir şey ucuzsa yüzde doksan dokuz kalitesizdir. "Ucuz ama kaliteli" sözüne hiçbir zaman güvenmemeliyiz. Bir şeyin gerçekten ucuz olduğunu düşünüyorsanız, orada iki değişkenli bir durum vardır, ya kalitesizdir, ya da aslında ucuz mucuz değil, olması gereken fiyattadır.
***
Yedi yaşıma kadar kahvaltı dışında bir bardak bile çay içtiğimi hatırlamıyorum. Sadece ben de değil, ablalarım da hiç çay içmezdi. Öğlen, ikindi, akşam, ne zaman evde çay içilse babam içmeyeceğimizi bile bile bizi çaya çağırırdı. Tüm dünya çay içiyorken çocuklarının çaya olan antipatisinin nedenini merak ediyordu galiba. Oyla annem içiyorlardı yalnızca. Bilhassa babam severdi çayı. Bense tadı hiç güzel olmayan bu içeceği babamın niçin sevdiğini merak ederdim. Gel zaman git zaman, alıştım tabii. Ne çok ne az, her insan gibi içerim ben de. Bazen okulda boğazı rahatlatması için biraz fazla içtiğim oluyor gerçi. Bazen de Çayların evinde tabii. 

Birkaç yıl önce bir ara çayı bırakmıştım. Öyle sigarayı bırakma gibi bir bırakış değildi. Kahveye o kadar sarmıştım ki, bir gün uzun zamandır çay içmediğimi fark etmiştim. Bazen en olmadık şeylerden bile bıkabiliyor insan, doğaldır.
Sayfa başına git