31 Mayıs 2016

Köprünün sonu

Bir yolda yürüyorken bir köprüyle karşılaştın mı yürüyüşüne ara vermez, köprüyü geçer gidersin. Peki, ya köprünün öbür tarafında yol yoksa?..

25 Mayıs 2016

Çünkü tüm kimlikler tehlikeli ve ölümcüldür.

Savaş Bu, Kimliksiz Girilmez

Bir sabah Kirkor olarak uyansak. Ertesi sabah Osman, sonra Yorgi, sonra Botan.
Bir sabah kadın olsak; ertesi sabah erkek.
Bir sabah hiç sevişmesek; ertesi sabah herkesin koynuna girsek.
Bir sabah İsa’ya dua etsek; ertesi sabah Musa’ya.
Bir sabah namaz kılsak, ertesi sabah tüm peygamberlere saysak.
Bir sabah ölsek; ertesi sabah öldürsek.
Kim olduğumuzu hiç bilmesek. Yine de kinlenebilir miyiz bir diğerine?
Bir insanın, kendi varlığına yüklediği öncelikli ve tehlikeli anlam, kim olduğu sorulduğunda verdiği cevapta gizlidir.
Önce ismini mi söylüyor, yoksa kendisini mesleği, etnik kökeni, dini inancıyla ya da cinsel kimliğiyle mi tanımlıyor...
O cevaptan hemen anlarsınız;
Neresinden vurursanız ölür ya da nerenizden vurup sizi öldürür.
Çünkü tüm kimlikler tehlikeli ve ölümcüldür.
Ardımızda, varlığı, birbiriyle savaşa savaşa düşmanlıklara gömülmüş kavimlerle dolu bir tarih çöplüğü bırakarak ilerliyoruz.
Farkında bile değiliz;
Bir başkasını öldürdüğümüzü zannederek her seferinde bir kez daha kendimizi öldürüyoruz.
Hayvanlar birbirlerine isim vermezler.
Sizin taktığınız ismi de, istemezlerse hiç bellemezler. Bir kedi, tekir ya da sarman olduğunu umursamadığı için mutludur. Ve bir insan için Ermeni, Türk, Kürt ya da Musevi olduğunu umursamak, ölümcül bir mutsuzluktur.
Birbirini eze eze ilerleyen
ve kindarlığı dededen toruna
lanetli bir miras gibi geçiren
insanlığın geleceği kimliğiyle mühürlü.
Bu mühürle beslenen öfke yüzünden kimliklerimiz bizden daha güçlü.
Biz kimliğimiz büyüdükçe küçülüyoruz.
Biz küçüldükçe öfkeleniyoruz.
Doğar doğmaz üzerimize yapıştırılan ve kanımızda dolaştığına inanılan kimlikler bir tercih meselesi bile değiller.
Aslında istesek...
Onlara atadan kalan ateşli ve eski bir silah gibi davranabiliriz. Kimliklerimizi duvara bir süsmüşçesine asıp, şarjörünü boş tutabiliriz.
Ama insan, soyu adına savaşan ve savaştıkça soysuzlaşan bir hayvan.
Rakibini içgüdüleriyle değil öngörüleriyle yok etmekte usta.
O yüzden doğadaki kavgaların en vahşilerine imza atıyor.
Kimlik silahını duvara asmıyor; yastığının altında onunla uyuyor.
Sonra tarih, kazananın hikâyesini yazıyor.
Sonra tarih, kazanmanın muhasebesini yapıyor.
Nihayetinde de tarih, yeni savaşların ve kazançların peşine düşüyor.
İktidarların çağlar boyu kimlikler üzerinden kin güderek yeni oyunlar kurması bu yüzden...
Harıl harıl tarih yazması ve kendi yazdığına kendisinin inanması bu yüzden...
Halkları birbirinden ayırması ve topraklara sınırlar çizmesi ve sınırlara mayınlar döşemesi ve herkese ama herkese onu bir diğerinden ayırt edebileceği kimlikler dağıtması da bu yüzden.
Savaş bu; kimliksiz girilmez!

Mine Söğüt (Buradan)

24 Mayıs 2016

Bil ki Çaresizlikten

Göl akarsuya demiş ki bir gün, "Beni bu dünyada ancak sen denize ulaştırabilirsin." Akarsu hüzne boğulmuş oracıkta. Ne diyeceğini bilememiş. "Bunca zamandır bana cömertçe kucak açmış olan bu göle ne desem de onu düş kırıklığına uğratmasam," diye geçirmiş içinden. Göl, gözlerinde umut dolu bir parıltıyla ona bakarken o zor tutmuş kendini, yutkunmuş ve şunları söyleyebilmiş: "Kelin ilacı olsa evvela kendi başına sürermiş. Ben de her akarsu gibi, bir denize ulaşmanın hayaliyle çıkmıştım yola. Fakat pek acı gerçeklerle karşılaştım. Bugün koca bir denize değil de sencileyin mütevazı bir göle dökülüyorsam, bil ki çaresizlikten."

20 Mayıs 2016

Bildiğin gibi değil

Durup dururken merak edip geçmişime gitmeye karar verdim. 
Anneme geçmişimi nerede bulabileceğimi sordum.
"Eski samanlığın tavan arasına kaldırmıştım," dedi.
Kalkıp eski samanlığa gittim.
Baktım ki tavana çıkamayacağım, ne merdiven var ne bir şey.
Ötede otlayan atımız ilişti gözüme. Çağırdım, geldi.
"Tavan arasına çıkmam lazım," dedim ata. Derhal beni sırtlanıp çıkardı o da.
Çıkarınca da otladığı yere geri gitmek üzere dönecek oldu.
"Dur," dedim, "burada benim geçmişim duruyor, onu alıp gene ineceğim."
"O işler senin bildiğin gibi değil," diye yanıtladı beni at, "hem zaten senin geçmişinde ben yokum," diye de ekledi ve gitti.

15 Mayıs 2016

Madrigal

Madrigal I
Ben Ne Kadar Şey Gördüm Yaşadımsa Onları Anlatmayı Söz Verdim Sana.
1. Sevgilim, durma beni öp ve kösnül ve peçeli kal öyle.
2. Sonra oranı daha büyüt, ağzını yarı aç, içini uzun tut, kan aksın.
3. Ve asılı ıslak bir çamaşır gibi gövdeni orda bırak, dinlensin.
4. Hem her şey toprağın alanı gibi üçle çarpıla çarpıla çıkar biliyorsun.
5. Ben ne kadar şey gördüm yaşadımsa onları anlatmayı söz verdim sana.
6. Sen bu madrigali de öbürleri gibi o taç yaprağına tut, büyüt.

Madrigal II
Dünyanın İlk Günlerinden Kalma Bir Güneşle Gider Gelirdiniz.
1. Siz uğultulu ormanlar garip kuşlar yabanıl ırmaklardınız.
2. Dünyanın ilk günlerinden kalma bir güneşle gider gelirdiniz.
3. Ben büyük ağzın, boynun, yabanıl kokunla döner dururdum.
4. O onmaz tadı (neydi o?) düşündüm durdum her seferinde.
5. Çürümüş rahimler gördüm ben bu yeryüzünde yalpalarken.
6. Bütün gördüklerimi orda bırakıp kalktım sonra da.

Madrigal III
Uzun Uzun Öpüşmeler Sarılmalar Diye Bilirdik Dünyayı.
1. Gel otur bacaklarını aç, çok güzelsin çünkü ve bir şeftali gibi kokuyorsun.
2. Soframızda atlar, kocaman kuşlar, yangın merdivenleri, zebralar…
3. Gerimizde uslu tarih uslu coğrafya, adlarını bilmediğimiz ağaçlar.
4. Sen topla ve dağıt saçlarını ve kapama kasıklarını, ıslak tut.
5. O gün dünyanın ikinci günündeydik bir sürü yağmur yağdırıp bıraktık.
6. Uzun uzun öpüşmeler, sarılmalar diye bilirdik dünyayı.

İlhan Berk

12 Mayıs 2016

Bu toprağı koklayan bizler

Üçümüz eve dönüyorduk. Ben, büyükbabam ve at. Salınmış bir atın nasıl yakalanabileceğini öğrendiğim gündü. Büyükbabam bir-iki adım önden gidiyordu. Onun ardı sıraysa benle at yürüyorduk. Keçiyolundaydık. Atın yuları benim elimdeydi. Ziyadesiyle mutluydum.

Atı bulacağımız yere varıncaya değin bir yandan onu nasıl yakalayacağımızı merak ede durmuş, bir yandansa bu işin dakikalar, hatta belki saatler alabileceğini düşünmüştüm. Vardığımızda atımızı bir başına otlarken görmüştük. Oysaki atlar hep beraber gezip dolaşırlar. Onu tutmamız beş dakikamızı almamıştı. Tutup bağlamış, gerisin geri dönüş yoluna koyulmuştuk.

11 Mayıs 2016

Tırışka

Yeni bir çay yapmaktansa saatler önce yaptığımı ısıtmak daha mantıklı göründü. Belki de mantık falan değil, başka bir şeydir bu. Çaydanlıkta az su kalmış ama demlikteki çay yeter de artar. Suyun ısınması mesele değil de demlik üstte durduğundan çayın ısınması biraz zaman alabilir. Nitekim aldı da. Çayımı koyup oturunca baktım ki evet, doğru dürüst ısınmamış. Gene de içtim hemen, tek şekerle, kırtlama. (Bir zamanlar küp şekerler çok sertti, şimdikilere üflesen eriyecekler handiyse. Doğrusu beni hiç bağlamıyor şekerlerin sert ya da yumuşak olmaları. Bir zamanlar tuzlu şekerler bile vardı sanki. Evet evet, bildiğiniz küp şeker ama tuzlu. Yani, üretilirken içine tuz katılmıyordu, öyle bir şey değil, bir yerlerden tuz –ya da tuzluluk– kapıyordu şekerler. Kapıyordu ya, hiç öğrenemedim nereden, nasıl kaptığını.) İyicene ısınmamış olmasına rağmen çayımı birkaç yudumda içip bitirmem tamamen biraz önce yediğim bol tuzlu makarnadan ötürüydü. Makarna aslında tuzlu değil, peynirliydi. Tuzlu olan da peynirdi. Ve canım hâlâ çay istiyor. Kalkıp yenisini yapmak üzereyim.
***
İnternette gezinirken karşıma Tarık Ali'nin bir yazısı çıktı. Bir zamanlar sever sayardım Ali'yi. Herhalde hâlâ öyledir. Epey oldu yazılarını okumayalı. Tıklayıp açtım yazıyı, gelgelelim bir-iki cümlesini okuduktan sonra bırakıp başka yana döndüm. Son yıllarda çok yapıyorum bunu. Ağaçların esen yelde sallanması kadar çok, ondan da öte, olağan. İnsanda bir şeyin olağanlaşması iyiye alamet değil. Bir zamanlar güzel gazete, dergi okurdum. Boyuma bosuma bakmadan nitelikli yazıları büyük bir ciddiyetle okurdum. İnsan kendinden büyük şeylere niye bulaşır ki? Sanırım doğası gereği. Her neyse... Tarık Ali İngiliz ama aslında İngiliz değil, Pakî. Yani Pakistan kökenli ama İngiliz vatandaşı. Dün müydü, önceki gün mü, radyodan duydum, aynı onun durumundaki biri, Pakistan asıllı bir İngiliz Londra'ya belediye başkanı olmuş, adını hatırlayamadım. Demek ki Britanya demokrasisi böyle bir kıvama sahip. Peki ya Türkiye demokrasisi? Türkiye'de bırakın yabancı ülkeden birinin, bir Diyarbakırlının Ankara'ya belediye başkanı olması 2016 yılı itibarıyla sadece bir hayal. 2016 yılı itibarıyla Türkiye'de demokrasi olduğuna hiçbir biçimde ikna olamıyorum. Evet, durumun bir Kuzey Kore, bir İran, bir Arabistan kadar kötü olmadığını biliyorum ama dört yılda bir sandık kurulup seçim yapılması bir ülkede demokrasi olduğu anlamına gelmez. Gelmemeli. Sandık dediğin nedir ki? Marangozun olduğu her yerde dilediğin kadar sandık yaptırabilirsin. Ama demokrasiyi yapmak o denli kolay değil.
***
Durup dururken tırışka kelimesinin anlamını merak ettim. Açıp sözlüğe baktım, yoktu. Google'a yazdım sonra, Vikisözlük'te çıktı. Argo kelimelerin normal sözlükte olmadığını unutmuşum bir an. "İşe yaramaz, faydasız, yararsız kişi, nesne, fikir vb." demekmiş tırışka.

10 Mayıs 2016

Kaçış

Bir şey kaçmışsa bir neden ötürü kaçmıştır. Ortada bir neden yoksa gerçekleşen fiile kaçma denebilir mi? Buna bir yanıt bulabilmek için birkaç örnek üzerinde çalışmak gerekir. 

Mesela evin kedisi kaçabilir. (Kedisi kaçan biri ne yapar? Herhalde ilkin konuya komşuya sorar. Apartmanda yaşıyorsa kapıcıyı arayıp ona sorar filan. Bir yanıt bulamazsa belki oraya buraya kedinin resminin basılı olduğu ilanlar asar. Bundan da netice alamazsa belki belediyeyi arar, ne bileyim. Belki kedisi kaçtığı halde hiçbir şey yapmayıp oturan da vardır. Bu oturma belki kedinin kendiliğinden gelmesini umma anlamında bir beklemedir, belki de "iyi ki gitti, zaten ondan kurtulmak istiyordum" anlamında bir rahatlamadır. Daha fazla ihtimal sayılabilir. Fakat kedisi kaçan birinin ya da bir ev halkının ne yapıp edeceği bizim asıl meselemiz değil. Kedinin kaçmış olmasının muhakkak bir nedene bağlı olduğunu konuşuyoruz burada. Ve, dedim ya, eğer ortada bir neden yoksa kedinin evden ayrılmış olmasının adına kaçma diyemeyiz, evet.) Eğer evin kedisi sürekli olarak evde tutuluyorsa, bir başka deyişle, evden çıkmasına izin verilmiyorsa ve kedi de bir yolunu bulup dışarı çıkmayı becerip kaçtıysa bu kaçma ayrı bir meseledir; yok, kedi zaten dilediği zaman dışarı çıkabiliyorken bir gün aniden kaçtıysa bu da apayrı bir meseledir. Şunu soran olacaktır: Kedinin kaçtığını nereden bileceğiz? Belki de kaybolmuştur. Mesela belki evin yolunu kaybetmiştir? Ya da belki birileri onu tutup götürmüştür? Hakiki bir soru ve korkarım ki yanıtı bende yok. O vakit ne edelim? Başka bir hayvandan devam edelim.
***
Mesela kafesteki kuş kaçabilir. Ve bunun da elbette bir nedeni vardır. Şimdi, kafesteki kuşun kaçış şansının kedininkinden kat be kat az olduğunu belirtmeden geçmek olmaz. Kedi kapıdan, pencereden, icabında bacadan bile kaçabilir. Evin çıkış kapısı, pencere ve baca sayısına bağlı olarak da kaçış şansı değişir. Oysa bir kafes kuşu yalnızca kafesin kapısından kaçabilir. Kaldı ki, kafes evin içindeyse kafesten çıkmış olmak kaçma anlamına gelmez. Esas, evden çıkmak gerekir. Bir kuşun kafesin açık bırakılan kapısından dışarı çıkması kedinin salondan mutfağa gitmesi gibi bir şey. Evin içinde yer değiştiriyor, bunda bir şey yok. Fakat eğer kuş kapıdan ya da pencereden uçup gittiyse işte o zaman kaçtı denebilir. Gelgelelim kedi için sorulan soru gayet tabii kuş için de sorulacaktır: Kuşun kaçtığına nasıl emin olabiliriz? Belki de doğası gereği öylesine uçup gitmiştir. O halde kuştan da bize ekmek yok. Başka bir şey bulmak gerekir.
***
Mesela insanın boğazına bir şey kaçabilir. Birkaç da nedeni olabilir. Bir şey iyice çiğnenip ufaltılmadan yutulmaya kalkılırsa boğaza kaçabilir. Ya da kişinin boğazı çok dardır, yedikleri boğazına kaçıyor olabilir. Veyahut kişinin boğazından rahatsızlığı vardır, bu da yiyeceklerin boğazına kaçmasına neden olabilir vs. Fakat burada ilginç bir şey yok mu? Sen zaten bir şey yerken bile isteye o şeyi boğazından geçirmeye çalışmıyor musun? Nasıl oluyor da boğazına kaçırıyorsun? Sanırım burada bildiğimiz kaçma eylemindeki mantığın tam tersi geçerli. Kaçma, bir insanın, hayvanın ya da herhangi bir şeyin tutulmakta olduğu yerden kurtulmasıdır. İşte kedi ve kuş örneği. Yani kedinin ve kuşun bir yere gitmemesi, evinde veya kafesinde kalmasıdır istenen. Halbuki boğazda bir şeyin kalması değil, tam tersine, boğazdan hemen geçip gitmesi istenir. (Yalnızca insan boğazı için de değil bu, İstanbul Boğazı için de söz konusu. Keza Cebelitarık için. Oralarda da gemilerin beklemeyip hemen geçmesi gerekir. Eğer çok gemi birikirse kazalar olabilir. Cebelitarık hadi neyse de, o biraz geniş, İstanbul Boğazı'nda böyle bir durumda kaza olma olasılığı çok yüksektir.) Şöyle bir sonuç çıkıyor ortaya: Kaçma eylemini kaçan şeyin kendisi, mesela kedi gerçekleştiriyorsa, eş deyişle, kaçan şeyin iradesi söz konusuysa bu kaçma kaçanın gözünden olumlu, onu alıkoyanın gözündense olumsuzdur. Örneğin kedinin kaçışı kendisi için olumlu, sahibi için olumsuzdur. Fakat kaçma eylemini kaçan şeyin kendisi gerçekleştirmiyorsa, bir başka deyişle, kaçan şeyin iradesi söz konusu değilse bu kez kendisi için değişen bir şey yokken onu kaçıran için olumsuz bir durum söz konusudur. Dediğim şu, boğaza kaçan bir yiyecek parçası için bir şey söylenemez, çünkü cansızdır, ama onu boğazına kaçıran kişi için olumsuz bir durum söz konusudur.
***
Mesela insanın ağzından bir şey kaçabilir ve bu da çok ilginçtir. İlginçtir, çünkü ağızdan kaçan şey aslında ağızda değildir. Sakız değil ki bu dakikalarca ağızda kalsın. Bir kelimenin ağızda kalma süresi bir saniye bile değildir. O halde ağızda zaten neredeyse hiç durmayan bir şey nasıl oluyor da ağızdan kaçıyor olabilir? Evde olmayan kedi hiç evden kaçabilir mi mesela? Cheshire kedisi mi bu? Burada sanki beyinle ağzın bir tür işbirliği söz konusu. Kelime beyinde duruyor diğer tüm kelimeler gibi, ama kaçarken ağızdan kaçıyordur. Bu durumda ağız kapı görevi görüyordur. Zaten de öyle. O halde mesele çözülmüş görünüyor.
***
Mesela insanın hevesi kaçmış olabilir. Bunun da gene pek çok nedeni olabilir. Heves dediğin de farklı farklı konularda kaçmış olabilir. Örneğin insanın bloğuna yazma hevesi kaçabilir.

5 Mayıs 2016

Hıdrellez vesilesiyle Hızır Baba'ya mektup

Sayın Hazreti Hızır Baba,

Nasılsın, iyi misin? İyi olmanı Cenab-ı Hak'tan niyaz ederim ve herhalde iyisindir. Yani koca Hızır olarak Sen de iyi değilsen zaten artık e ne?.. Hızır Baba, mübarek ellerinden öperim ve de sonsuz saygılarımı ve sevgilerimi takdim ederim. 

Bugün akşam üzeri kapının önündeki gül ağacının dibine kızın biri bir şey gömüyordu. Besbelli, Sana yazdığı dilekleriydi. Biliyorsun, nice zamanlardır âciz insanlar Hıdrellez günü Senden dilek dilerler. "Yetiş Ya Hızır!" diye ünleyenlerin sayısı az değil. 

Hızır Babacığım, 
Geçen yıl yazdığım dileği gül ağacının dibine gömmeye kıyamadım ve getirdim bir yerlere sakladım. Galiba bir defterimin arasına koyduydum. Ne dilediğimi de anımsamıyorum şimdi. Biz insanlar böyleyiz işte, biliyorsundur Sen de, bugün dilediğimizi yarın unutup başka bir şey diliyoruz. 

Bugün öğrendiğime göre Hıdrellez günü güneşin doğuşuyla birlikte gömmek gerekiyormuş dileği. Ne yalan söyleyeyim, benim o saatte kalkmam, bahçeye çıkıp dileğimi gömmem olabildiğince zor görünüyor yani.

Ya Hızır Hazretleri, 
Kim bilir bugüne değin insanlar senden neler neler diledi. Hani, insan merak ediyor. Şimdi bunu düşündüm de, sırf bunu öğrenmek için bile olsa insanın hâşâ Senin yerinde olası geliyor. Bir yandan böyle merak ediyorum, bir yandan da diyorum ki, insanoğlu ve de insankızının dileyeceği şeyler üç aşağı beş yukarı tahmin edilebilir. Mesela, bir tek insan, gözünü doyuracak bir avuç toprak dilemiş midir, sanmıyorum. Oysa mal mülk, şan şöhret dileyenlerin haddi hesabı yoktur herhal.

Ya Hazreti Pir, 
Senin hakkında, "Kul sıkışmayınca yetişmez," derler. Bilmiyorum, yalnızca sıkışan kullara mı yetişirsin, yoksa sıkışmayanlara da uğrar mısın? Belki canın sıkılıyordur. Oturup konuşmak, dertleşmek istiyorsundur. Her yetiştiğin Senden bir şey diliyordur, kimse de oturup bir konuşayım edeyim demiyordur. Eğer ki bize gelirsen, ben de elbette bir şeyler dilerim, yalanım yok, fakat seninle saatlerce konuşabilirim de. Bak şimdi merak ettim Hızır Baba, acaba Senin de bir şeyler dilediğin oluyor mudur? 

İlkin dileklerimi buraya yazmaya karar vermiştim. Sonra vazgeçtim. Dünyada binlerce gül ağacı var. Hem dilekler yalnızca gül ağacının dibine de gömülmüyor. Dileğini türlü türlü yollarla ifade eden var. Hangi birine yetişeceksin? Dedim ki, eğer Hızır Baba gelirse dileklerimi ona bizzat iletirim. Yok, gelmezse canı sağ olsun, var olsun. 

Hızır Baba, mektubumu çok uzatıp Seni meşgul etmek istemiyorum. İnşallah gelirsin. Seni çok seviyoruz. Lütfen kendine iyi bak. Sağlığına çok dikkat et. Tekrar ellerinden öper saygı ve sevgilerimi sunarım ve baki selam.

1 Mayıs 2016

Mayıs

Bir martı
kıyıdaki sokak lambasına konmuş
balıkçı dükkânından gelen türküye kulak kesiliyor:
o leyli leyliii...
Sayfa başına git