SAYFALAR

8 Ağustos 2026

Yaz Günleri

Yapılacak daha önemli bir, hatta birkaç işim olmasına rağmen, bilgisayarın başına oturup buraya (uzun zamandır yazmadığım bloğuma) yazmanın daha iyi bir iş olduğuna karar verdim. Aslına bakarsanız, dün akşam karar vermiştim. Yürüyordum, eve gider gitmez bloğa bir yazı yazayım dedim, ne ki gelince kararıma uymayıp yarına erteledim ve işte şimdi yazıyorum. Daha da aslına bakarsanız, ilkin dün akşam verilmiş bir karar değil bu, bir süredir (artık o süre ne kadarsa) bloğa yazmam gerektiğini kendime telkin edip duruyordum. Daha daha aslına bakarsanız, bloğa uzuun zamandır yazmıyor olmama rağmen, zaten yarıda bıraktığım, kesintiye uğrattığım bir iş değil ki bu, benim nezdimde halen daha gündelik işlerimden biri bu bloğa yazmak. Hani, G. Kore'yle K. Kore yetmiş üç yıldır çatışmamış olmalarına rağmen teknik olarak hâlâ savaştalar ya, benimki de o hesap. Ama işte, hayallerle gerçekler birbirine uymuyor vesaire...
***
Benim durumumda olan bir arkadaşım daha var. Hatta onun durumu benimkinden de beter. Yapılacak çok önemli bir işi var, doktora tezi üzerinde çalışması gerekiyor, gelgelelim en ufak bir hevesi yok.
***
Efendim, geçenlerde fark ettim ki bloğumun görüntülenme sayısı bir milyonu aşmış. Eskiden olsa pek bir sevinirdim doğrusu, şimdiyse içimden öylecene bir, vay be, deyip geçtim. Şimdi tabii, bir milyon göze çok gelebilir ama yirmi yılını doldurmuş bir blogdan söz ediyoruz. Yirmi yıl, dile kolay. Oysaki ben bir yirminci yıl yazısı bile yazmamışım. Onuncu yıl yazısı yazmış mıydım sahi?
***
Bugün insanın vaktinin kaydadeğer bir kısmını sosyal medyada geçirdiği bir devirde blogların eskiye oranla çok daha az okunduğunu tahmin ediyorum. Milyonların Instagram'da, Tiktok'ta ve daha bilmem nerelerde cirit attığı, dikkat seviyelerinin birkaç saniyeye düştüğü, iki üç paragraflık yazıları okumanın bile zor geldiği bir ortamda yazı yazmak ne derece anlamlı, cevap hak eden bir soru mu? O bir yana, burası bana bir tür baba evi gibi geliyor, yirmi yıl sonra bakınca bunu görüyorum. Sözgelimi, Instagram'la, Twitter'la karşılaştırınca bloglardan ne kadar farklı bir ortam olduklarını görüyorsun. Burada yazıp çizenlerle Instagram'da fotoğraf paylaşanlar ne kadar farklı kitleler. Bir Instagram kullanıcısı olarak (aktif olarak kullandığım tek sosyal medya) oradaki benle blogdaki beni bile aynı kişi olarak göremiyorum. Baba evinden kastım şu, yıllardır uğramamış olsan bile döndüğünde, bu dönüş kısa süreliğine de olsa, kendini yabancı hissetmezsin, "buraya aitim" duygusu sen daha oraya varmadan yerini almıştır. Evet, bloğum o zamanlar, mesela on üç-on beş yıl önce hayatımın merkezindeki uğraşlarımdan biriydi. Biriymiş.
***
İstanbul en nemli günlerini ağırlıyor. Geçen yıl daha erken başlamıştı bu günler. Ben bir ara havlu atmıştım, kaç derece olursa olsun sıcağa razıyım, yeter bu nem olmasın noktasına gelmiştim. Sahi, eyyam-ı bahur ne güzel kelimeydi. Şu sosyal medya dilleri de öyle bir hızla fakirleştiriyor ki anlatamazsın.

Bu bunaltıcı havalara rağmen insanın evde oturası gelmiyor tabii. Doğallıkla da her fırsatta çıkıp geziyorum, ne yapayım. Neyse ki akşamları bir nebze de olsa serinliyor. 

Biraz da etimolojiye girelim mi? Gaius Octavius'u bilirsiniz, Roma'nın ilk imparatoru. Ama daha çok Augustus lakabıyla bilinir, Latince saygıdeğer, haşmetli, asaletli anlamlarına gelir. Şu ağustos ayının adı ondan geliyor işte. Kendisini onore etmek için ölümünden altı yıl sonra, MÖ 8'de sextilis ayının adını augustus diye değiştirmişler. Sextilis kelimesinden de anlaşılacağı gibi, o devirdeki Roma takviminde altıncı aydı bu. Ondan bir kırk yıl kadar önce de beşinci ayın adı Augustus'un büyük amcası ve evlatlık olduğu babası Julius Caesar onuruna iulius (İngilizcede july) olarak değiştirilmişti. Ya.

Yazıyı son cümlesine kadar okuyanlara hayırlı serinlemeler efendim.

29 Mart 2026

İçimizde Çalan Islık

Adam, öğleden sonra odanın tam ortasında durmuş, karşısındaki boş duvara bakıyordu. Duvarın arkasında kadının olduğunu biliyordu. Kadının nefes alışını değilse bile nefes almaktan vazgeçtiği anlardaki o ağır sessizliği duyabiliyordu. Kadın, o sabah hiçbir şey söylemeden yan odaya geçip kapıyı kilitlemişti.

Adam önce kapıyı zorladı, sonra yalvardı da para etmedi. Sonunda bir sandalye çekip kapının önüne oturdu. "Elbet acıkacak," dedi kendi kendine, "elbet susayacak ya da anlatacak bir hikâyesi birikecek içinde."

Beşinci günün şafağında adam, sandalyenin üzerinde iki büklüm olmuş, başı göğsüne düşmüş halde uyukluyordu. Rüyasında kadının bir anahtar deliğinden sızıp bulutlara karıştığını görüyordu. Oysa kadın, odanın içindeki gardırobun en alt çekmecesine cenin pozisyonunda uzanmış, karanlığın tadına bakıyordu. Orası dar, havasız ama güvenliydi. Adamın dışarıda bekliyor oluşu kadına içerideki yalnızlığını daha kıymetli hissettiriyordu. Dışarıda bir bekleyen olduğu sürece saklanmanın bir anlamı vardı.

Adam beklemekten bir heykele dönüştüğünde kadın da karanlığın bir parçası olmuştu. Artık ne kapının açılmasına gerek vardı ne de birinin dışarı çıkmasına.

***

Sokaktaki simitçi her sabah olduğu gibi aynı tonda bağırarak köşeyi döndü. Köpekler havladı, güneş bir parmak boyu yükseldi. Ve hayat, rayları hiç değişmeyen o eski tren gibi, içindeki yolcuların nerede saklandığıyla zerre ilgilenmeden gürültüyle akıp gitmeye devam etti.

O sırada ikisinden birinin aklına çok eskiden okuduğu bir kitaptaki şu cümle geldi: Bazen en büyük savaşlar, hiç hareket etmeden ve tek bir kelime etmeden kazanılır. Ya da her iki taraf da aslında çoktan kaybetmiştir, sadece trenin geçmesini bekliyorlardır.