1 Şubat 2013

Yemek için yaşamak, yaşamak için yemek

Bugünün özelliği sade “Cuma” olması değil, aynı zamanda “1 Şubat”; yani efendim, hem “aybaşı”, hem de kış mevsiminin “son ayı”.
Gerçi:- Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır, demişler ama; o, kerpiç köy evleri döneminden kalma bir söz.Termometre yerine, kapıyı açıp dışarı bakıyorsun, tipi devam ediyor ve buz gibi bir soğuk giriyor içeriye.
Üstelik üstünde yemeklerin de piştiği ocak sönmek üzere, odun da bitmiş. Az uğraşılmadı, yazın dağdan kesilen ağaçların, aşağıya indikten sonra, baltayla odunlara çevrilmesi için.Tek çare, evdeki kazmalarla küreklerin sapını yakmak.
Bendenizin de gençliğinde, sac soba kullanırdık kışları.Yerlerde, dizlerimin üstünde eğilir, boyuna üflerdim odunları tutuşturmak için; meretler bir türlü yanmazdı.Bir sigara izmaritiyle koskoca ormanlar tutuşurken, bizim soba odunlarının bir türlü tutuşmaması, iflahımı keserdi.
Bilmiyorum hâlâ, köşede bucakta soba üfleyenler var mı? Bizim 90’ındaki T.C. bir türlü anlamadı “köy kent” ayrımını.
Resmi bayramlarda, caddelere dikilen “zafer takları” üstüne “KÖYLÜ EFENDİMİZDİR” bandrolleri gerilerek asılırdı.Mahmut Makal, “Bizim Köy”ü yazdığı zaman, başı derde girmişti.
“Onuncu Yıl Marşı”nın sözlerini, Behçet Kemal ile Faruk Nafiz yazmıştı. Oradaki mısralardan biri de şöyleydi:Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız.
Tarih “yazı” ile başlıyordu. Tarihten önceki dönem de 2’ye ayrılıyordu: 1- Taş Devri, 2- Maden Devri. Taş Devri: a) Kaba taş devri, b) Yontma, yahut cilalı taş devri, diye bölümlere ayrılmıştı.Maden Devri ise: a) Bakır, b) Tunç, c) Demir, diye 3’e.
En iyi bildiğimiz marş, “Onuncu Yıl Marşı” olduğuna göre; biz tarihten önce de vardık da, neredeydik; diye merak ediyor insan.
ABD, tüm dünyaya:- Uzay’da maden aranıyor, diye ilan edince; sanırım yerdeki tüm devirler, kapanma evresine girdi.
Kökenleri, Afrika’da Kenya’nın bir köyüne inen bir “siyahi”, ABD’de 2’nci kez Başkan seçilince; devrimlerin şahı, devrim kere devrim olmuştu 21’inci yüzyılın 12’nci yılında.
Geçtiğimiz haftanın başında da; yine ABD, dünyaya:- On bir milyar yıllık sırları çözecek olan teleskopun bir yıla kadar uzaya yerleştirileceğini ilan ediyordu.
Sesler gibi, görüntüler de kaybolmuyor, Uzay’da toplanıyordu. Kanada’nın British Colombia eyaletine bağlı Penticton kentinde yapımı biten teleskop, onları çekecekti.
Uzay’ın sırlarını çözmek için uğraşan bilim adamları; ne “tabldot” yiyorlardı, ne de “önlerine ne konursa”...Onlar, yaşamak için yemiyorlardı.Kendilerine bağlı bir yığın kalite aşçı vardı. Her sabah onlara ne pişireceklerini söylüyorlardı.Sanki dünyada sadece “yemek” için yaşıyorlardı.
Şubat, 28 çekiyor bu yıl. 29 Şubat’ta doğanlar; yaş günlerini ya 1 Mart’ta ya 28 Şubat’ta kutlayacaklar.
Bugün doğan bebekler, on bir milyar yıl önceki görüntüleri de görebilecekler, ne güzel...
Çetin Altan

1 Eylül 2012

Taktik Nasıl Yapılır?

Taktikler, her zaman değişik olmalıdır. Futbol oynarken başka, karıyla kavga ederken başka, nutuk atarken başka, tavlada başka, "papaz kaçtı"da başka...
Taktik dediğin, amaca ulaşmak çabasıyla saptadığın çeşitli nirengi noktalarına; tek tek varmak için, kullanılacak olan yol yordamdır.
***
Örneğin iti bitle yarıştıracak, çorbayı terlikle karıştıracak, sıçanı kediye barıştıracaksın.
Ağaca çıkacak, kuyuya indim diyeceksin.
Telgraf direği boyunda kazığı yiyecek, tahtırevana bindim diyeceksin.
Taktik taktiktir. İnsanın iflahını kesen ağrılar, lumbago siyatiktir. Cevriye yatakta Selime'den atiktir. Bebeklerin giydiği de patiktir. Yırtılmış yerin varsa, uğur getirmesi için, hadım olmuş papaza diktir...
***
Dangalaklar taktik yapamaz. Kimse çişini ederken, başkasının külahını kapamaz. Bir Musevi, havraya giderken, yanlışlıkla kiliseye sapamaz. İyi bir zampara, hanımların cici maması dururken, eşşek kıçına tapamaz.
***
Taktik deyip geçmeyelim arkadaşlar. Taktik çok önemlidir. Bazen taktikler, bir an önce ölmek için olabilir. Bazen de biraz daha yaşamak için olabilir.
Ölmek için en iyi taktik, geceleyin kent dışı yollarda hızla gelen kamyonların üstüne gitmektir. Uçurum kıyılarında kaz sürüsü gütmektir.
***
Bir parça daha yaşamak için uygulanacak taktik, yatmadan önce hatmi suyu içmektir. Buğdayları, iyice olduktan sonra biçmektir.
***
Taktiğe taktikle cevap verilir; esnerken gaz çıkarmakla verilmez.
Kim ki, taktiğe esnerken gaz çıkarmakla cevap verir, onun göbeğinde sivilceler belirir.
***
Tuzaklara karşı taktik nasıl olmalı?
Tuzaklara karşı hemen tuzak kurmalı. Kabak gibi boyuna tuzağa düşüp:
- Hıyaroğlu hıyarlar yine tuzak kurmuşlar, diye bağırmak, taktik değildir.
Ayrıca sık sık tuzağa düşmek, pratik de değildir. Sonunda aklı başında olan kişiler:
- Bile bile niye düşüyorsun tuzağa, derler.
***
Arkadaşlar, her fırsatta tuzağa düşmeyi; âdet, gelenek ve yiğitlik işareti durumuna getirmeyelim. Bir gıdımlık aklımızı; ayı, kurt, tilki tuzakları dibinde yitirmeyelim.
***
Baktın hergele tuzak kurmuş... Taktiğini yapacak; ters salto, çift parendeyle tuzağın üstünden atlayacaksın. Karşı taktiği, otuz yerinden kıvırıp, yetmiş yerinden katlayacaksın.
Taklitçi lider Teller Donçıkarto Delpedro Amigonibeller, böyle yapardı. Hiçbir tuzağa gelmezdi...
***
Kimse kimseyi maymun gibi oynatmamalı... Kaynanayla baldız, katiyen kazanı kaynatmamalı... Futbolda katanacyo eskidi... Gizli libero geçerli... Siyasette süzme salaklık, domatesli biberli...
Oğlum taktik öğretirken yorulduk, bir kahve söyle lütfen, az şekerli...
***
Sıkabilecek yerlerini sıkamayanlar, sadece palavra sıkarlar.
Kimse palavra sıkmasın arkadaşlar.
Şayet bir toplantıda damda adam görürseniz; içinizi değil, fotoğrafını çekiniz... Üç beş kuytu yerden, iyi bir zum... Unutmayın kuzum... Bir lider ki, iyi bir zum yapamaz, cacık yerken tek ayak üstünde duramaz...
***
Taktik taktiktir. Taktiği beceremeyenler tiktaktır.
Tiktak, Movado marka kol saatinin çıkardığı sestir. Uyuklarken düştüğün yer kümes değil kafestir. Arkadaş kafeslenme, elma armut dururken, ayva yiyerek beslenme...
***
Taktikle, tuzaklardan kurtulmanın yolları... Ne de güzel vallahi Emine'nin kolları...
Beyinsel gelişme için protein de şarttır. Fırsat çıkınca hemen pilaki fiyatlarını arttır. Kaba kâğıdın sesi her zaman carttır.
***
Arkadaşlar uyanık olalım. Oyuna gelmeyelim. Çaya değil, akşam yemeğine gelelim. Ya işte böyle bir tanem, çıtıpıtım, melek yüzlü güzelim...

Çetin Altan

28 Haziran 2009

83...

Doğduğum günün üstünden, yazları, kışları baharlarıyla tam 82 yılın geçmiş olduğu da noktalanır ve 83’üne basarken...
* * *
“Laf ola beri gele” sözlerden biri olan:
- Her yaşın kendine göre bir tadı vardır, değerlendirmesine; acaba bendeniz de birazcık kulak kabartsam mı?
* * *
Gerçi her yaşta “hayatın tadı, zamanı unutmaktadır”; bazen bir baş başalıkta, bazen bir “diziyi” izlemekte, bazen bir konserde, bazen bir meyhanede...
* * *
İnsanları neden tıkarlar cezaevlerine; zamanı unutmasın ve “günler bir türlü geçmek bilmesin” diye...
* * *
Gençlik ile yaşlılık hakkındaki bir başka saptama da şöyle:
- Gençler için günler kısa, yıllar uzun; yaşlılar için günler uzun, yıllar kısa...
Ve bir tane daha:
- Gençler bilebilse, yaşlılar yapabilseydi...
* * *
Yıllar geçtikçe, insanın sık duymaya alıştığı sözler de değişiyor.
20 yaş dostlarıyla konuşurken, gülerek soruyorum:
- Bakalım 62 yıl sonra benim yaşıma geldiğinde ne yapacaksın?
Aldığım yanıt:
- Ben o kadar yaşamam...
* * *
50 yaş dostlarıyla konuşurken de soruyorum:
- Ne yapacaksın 30 yıl sonra 80’ine geldiğinde?
Aldığım yanıt yine aynı:
- Ben o kadar yaşayamam ki?
* * *
Hayat tuhaf bir göle benziyor, ortasındayken ayrıldığın kıyıya baktığında yakın; farkına varmadan yaklaştığın karşı kıyı ise uzak mı uzak görünüyor.
* * *
Bendeniz de 50’sinde, 60’ında, hatta 70’indeyken; 80, varılamayacak uzak bir kıyı olarak görünüyordu.
* * *
“Kalem” adamlarından, yaşlanabilmiş de olanlar; çocukluklarını, gençliklerini yazmayı pek sevdikleri halde, o kadar benimsemezler ihtiyarlığı da ayrıntılarıyla yazmayı...
* * *
Hatırladığım kadarıyla sadece La Bruyere:
- Paradoks yapıyor denmesinden korkmasam; yaşlılığı, gençliğe yeğlediğimi söylerdim, diye yazmıştı.
* * *
İşin matrak tarafı, La Bruyere’in o satırları yazdığında 47-48 yaşlarında olmasaydı; 51’inde de hayattan ayrılmıştı zaten.
* * *
19’uncu yüzyılın ortalarına kadar, o dönemlerin gelişmiş toplumlarında dahi, insanların ömür cetveli 45-55 yıl kadardı.
Şeker fabrikalarının devreye girmesi ve şeker tüketiminin artmasıyla, insan ömrünün de uzadığı iddia edilmişti.
* * *
Türkçede de:
- 40’ından sonra azanı teneşir paklar, sözü; kadınlar arası dedikodulu sohbetlerde çok kullanılırdı.
* * *
Yine hatırladığım kadarıyla, Dale Carnegie’nin patlattığı:
- Hayat 40’ından sonra başlar sözü; o yıllarda 30’unda olan beni bile şaşırtmıştı.
* * *
“Hayat” kimseye öğretilemez. Kimseye öğretilemez Doğa’nın “libido”suyla, kasaba koşullanması ve ekonomik çaresizlikler çatıştığında, nasıl bir çözüm bulunabileceği...
* * *
1925 yılında 30 yaşındayken “Maarif Vekili” olan Mustafa Necati:
- Hayat bir katakulliden ibarettir, demişti.
Ve 35 yaşında da, hayata veda etmişti.
* * *
Gerçekten de hayat bir yutturmacadan, bir ikiyüzlülükten, bir riyakârlıktan mı ibaretti?
* * *
Ya o sanat ve bilim adamları, hepsi de birer sahtekâr mıydı?
2500 yıl önce yaşamış olan Sofokles, 350 yıl önce yaşamış olan Moliere, bizim Fuzuli, Neyzen Tevfik, Osman Hamdi, Orhan Veli, Tolstoy, Modigliani birer “katakullici” miydi?
* * *
Örneğin “Yazı”nın doruklarına bayrağını dikmiş olan Tolstoy da:
- Vatanseverlik köleliktir, demişti.
* * *
Mustafa Necati’nin “hayat” tanımlamasını, Tolstoy’un gözleyip özetlediği bir “Çar ordusunun disipliniyle” yan yana getirdiğinizde; Hazine’den geçinmeli mesleksiz “mevki sahipleri”nin olduğundan fazla görünme hastalığıyla, kendini beğenmişlik afurtafuruna, bir nanik çekmek geçmez mi içinizden?
Yaşınız 82’yi geçmiş bile olsa.
* * *
Her yaşın kendine göre bir tadı varmış.
Bendenize göre laf işte...
Hiçbir yaşımı bir kez daha yeniden yaşamak istemem.
* * *
4 yaşındayken, dedem Hasan Paşa’nın beni, “çarpım cetveli”ni ezberleyinceye dek, odalara kilitlemesini ve ezberleyemediğimi görünce de, topuğumdan tutup 2’nci katın penceresinden aşağı, tulumbanın mermer yalağına doğru baş aşağı sarkıtmasını da bir daha istemem; 8 yaşındayken bir pazar akşamı Ortaköy’deki Galatasaray Lisesi ilkokuluna, yatılı bir öğrenci olarak bırakılıvermeyi de...
* * *
Yahya Kemal, yaşlılığında şöyle demişti:
Gördüm ve anladım yaşamak macerasını,
Baki idiyse ruh eğer, dilemezdim bekasını.
* * *
Bendeniz bir türlü görüp anlayamadım yaşamak macerasını; ancak, bir daha yeniden görüp anlamaya çalışmak da istemem.
* * *
82 noktalığında da; 1 yılda orta boy bir kitap sayfasıyla hemen hemen 1000 sayfalık yazı yazmışım; “yazı” bendeniz için, bir “yaşam aracı” değil, “yaşam amacı”...
* * *
İşte Jean-Paul Sartre’in bayıldığım bir sözü:
- En büyük tembellik, sevdiğin işi yapmaktır.
* * *
Söz aramızda, tembellikten daha güzel de ne vardır?
* * *
Victor Hugo, 82’sinde yazdığı son şiirinden birini şöyle bitiriyordu:
Tanrım aç bana karanlıkların kapısını
Artık kaybolmam gerek.
* * *
Bir dahaki yılın 22 Haziran’ından sonraki ilk yazı başlığı, “84...” olmazsa, lütfen kusuruma bakmayın...


Çetin Altan
Sayfa başına git