| Rüzgârın Gölgesi, Carlos Ruiz Zafón |
Bu yazıya başladığımda 2013'tü. Yarın devam ederim, demiştim ama işte görüldüğü gibi, etmemişim. Blogculukta olur böyle şeyler, ne edelim?
“Kan,” diyor Doktor Filip kavanoza işaret edip. “Sende kaşektik bir durum var: bağırsakların yüzünden kendi kendini zehirliyorsun. Ptomaine zehri, toksinler, patojenlerin hepsi kana karışıyor. Ne kadar koyu renk olduğuna baksana.” “Koyu renk olan şey kan mı,” diye soruyor Serge. “Yoksa–” “İkisi de koyu,” diye cevabı yapıştırıyor Doktor Filip. “Ve eğer tedavi edilmezse başka şeyler de kararacak. Senin içinde atardamarlara, karaciğere, böbreklere ve ötesine salgılanan bir zehir fabrikası var. Onu engellemediğimiz takdirde beyni de karartır.” (s.142).1910'lar... Savaş yılları... Britanya İmparatorluğu'nun ve diğer Avrupa devletlerinin yayılma politikaları... Fransa, Rusya... Yüzyılın başında dünyanın, özellikle de Avrupa ve Orta Doğu'nun durumu... Bu kaotik ortamda etkileri günümüze değin sürecek bilimsel gelişmeler, ciddiyetle yapılan çalışmalar... Yaşanan, belki de Avrupa'nın ikinci bir rönesansı... Ve işte tüm bunlarla Serge'in yaşamı birbirine paralelmiş gibi, dahası, aynı meselenin iki farklı boyutuymuş gibi önümüze seriliyor.
“Senin vücudundaki sorunun aynısı bunların kafalarında var,” diyor, Serge'i bürosuna geri götürüyor, bu arada yeniden onun bağırsaklarını dikkatle dinlemeye koyuluyor. “Avrupa'nın kanı zehirlenmiş; Avrupa kaşektik olmuş. Sistemin içi çürümüş, patojen mikroplarla dolmuş. Siyah safra artık her yerde: mela chole. Herkesin bakış açısı tıpkı seninki gibi bir bulutla kaplı.” (s.147).
“Şu anlatacaklarımı hayal etmeni istiyorum,” diyerek Serge'e sırrını açıyor babası, sanki birileri onlara kulak misafiri oluyormuş gibi sesini alçaltıyor, “yalnızca hayal et: eğer tarihte heyecan veya acı verici olayların hepsi gökyüzüne bizim sonradan bulabileceğimiz böylesi dalgalar yaymış olsaydı – o zaman Hasting Savaşı'nı görebilir, suikaste uğramış Caesar'ın üzüntüsünü, baştan çıkarılırken Aziz Anthony'nin yaşadığı ıstırabı gözlemleyebilirdik. Bu anlattıklarım hemen şu anda, çevremizde hâlâ gerçekleşiyor olabilirdi.” (s.288).
Ferit Edgü, 1964'te askerliğini öğretmen olarak yapmak üzere Hakkâri'nin bir dağ köyüne yollanır. İstanbullu, Paris'te yaşamış, iki kitabı yayımlanmış genç bir yazar, tanımadığı etmediği bir yerde ne yapacaktır? Üstelik de bu yer hiç de öyle sıradan olmayan, aksine, zorlu coğrafyası ve kendi halindeliği, içine kapanıklığıyla epey bir sıra dışı olan uzak mı uzak bir dağ köyüyse? Anladığımız kadarıyla genç adam kendini edebiyata vermiş orada. Bir başka deyişle, edebiyatı kendine bir sığınak yapmış, pek çoklarının yaptığı gibi. Çünkü onun o durumundaki biri için gerçekten bir sığınağa gereksinim vardır. Hiç aşina olmadığı bir coğrafya ve farklı bir kültürün içine girmiştir birdenbire. Bu bir yana, burası on üç haneli, yüz on dört nüfuslu küçücük bir yerdir, burada zamanın nasıl geçeceği meselesi vardır bir de. O zamanlar o uzak dağ köylerinde elektriğin henüz esamesinin okunmadığını da hatırlatmak gerekir.![]() |
Ferit Edgü
|
Sen hiç, bir Mayıs akşamı, bir gül ağacına, bir dileğini asmadın mı? diyor Bir Ses.
Ne dileği? diyor Öbür Ses. Hangi dilek? Hangi gül dalına? Ne zaman? Niçin? Nasıl? Nerde?
Herhangi bir dileğin için, diyor O Ses. Örneğin bahçe içinde sessiz bir yuva. Örneğin anaç bir kadın, yatağını ısıtacak. Örneğin senin adını yaşatacak bir çocuğunun olması. Örneğin yaşamının değişmesi.
Bir gül dalında mı? diyor Öbür Ses.
Ya da bir kitap, diyor İlksözebaşlayan Ses.
Kutsal kitap mı? diye sorarak cevaplıyor Öbür Ses (alaylı).
Niçin olmasın? diyor İlk Ses.
Ama onu çoktan yazdılar, diyor Son Ses.
Bir de sen yazmak isterdin belki, diyor İnatçı Ses.
Benim yazmak istediğimi başkaları yazdı, diyor İnançlı Ses. Hem de çok önce. Hem de ben bundan şikâyetçi değilim.
Böylece, Benim kitabım çoktan dürüldü mü demek istiyorsun? diyor Hepsorusoran Ses.
Hayır, düzüldü, diye düzeltiyor, Ezik Ses.
Belki onun için asmışındır dileğini bir gül ağacına, ılık bir hıdrellez gecesi, sabaha değin salınıp kalmıştır gül dalında, sabah gidip baktığında... Kafanı çalıştır, ansımaya çalış, diyor Üsteleyen Ses.
Niçin açtın bu konuyu? Benden ne istiyorsun? diyor Kırık Ses.
Çünkü sen yağmursan ben toprağım, diyor Dökük Ses.
Ben yağmayan bir yağmurumdur, olsam olsam, diyor O Ses.
Ben de sütsüz kalmış bir bebeğim, ağlayıp kıvranan, yağmur yağdıracak Tanrı'ya adak olan, diyor Öbür Ses. Sen aysın, ben güneş, sen bana sırt çevirensin, ben sana yanıp biten, kıyamet günü anlatacağım sana büyük sevdamı.
Şimdi anlat, diyor Çekipgitmedeki Ses. Kıyamet günü, bugün.
Anlatmanın gereği yok, diyor Cevapveren Ses. Ama dilersen, konuşalım.
Başka ne yapıyoruz ki? diyor Duran Ses.
Haydi başlayalım, diyor Yeldesavrulan Ses.
Ne hikâyesiymiş bu, diye sordu komutan, Bir ineğin hikâyesi, İneklerin hikâyeleri de mi varmış, diye tekrar sordu komutan, Bu ineğin var, tam on iki gün ve on iki geceyi galiçya dağlarında, soğukla ve yağmurla ve buzla ve çamurla ve bıçak gibi keskin taşlarla ve çivi gibi fundalıklarla ve ara sıra kısacık dinlenme fırsatlarıyla ve yetmezmiş gibi dövüşlerle ve saldırılarla ve ulumalarla ve böğürtülerle geçiren, sütten kesilmemiş yavrusuyla kaybolmuş bir ineğin hikâyesi, tam on iki gün ve on iki gece çevresini kurtlar sarmış, inek bu uzun mu uzun savaşta hem kendisini hem de yavrusunu savunmak zorunda kalmış ve her yanda dişler, açık çeneler, ani hamleler ve elbette ki boynuz darbeleri varmış, ölümün kıyısında yaşamanın ıstırabının yanı sıra, kendi canı ve kendini koruyamayacak kadar küçük bir yavrucak için savaşmak zorunda kalmış ve tüm bunlar yaşanırken, sırtları kambur, kulakları dimdik kurtlar sinsice yaklaşırken, o yavrucak annesinin memelerine uzanarak yavaş yavaş emiyormuş. (...) On iki günün sonunda inekle yavrusu bulunmuş ve kurtarılmış, zaferle köye dönmüşler ama hikâye burada bitmemiş, iki gün daha sürmüş, çünkü o artık cesur bir inekmiş, kendini savunmayı öğrenmiş, kimse ona söz geçiremiyor, hatta yanına yaklaşamıyormuş, sonunda inek ölmüş, onu öldürmüşler, on iki gün boyunca yenilgiye uğrattığı kurtlar değil, onu kurtaran insanlar, belki de sahibi öldürmüş, dövüşmeyi öğrenen ineğin o daha önceki barışçıl, her şeye kafa sallayan hayvan olamayacağını anlayamamışlar.José Saramago, Filin Yolculuğu.