28 Temmuz 2018

Sineklerin Tanrısı

Sineklerin Tanrısı'nı ilkin askerde, nöbet sıralarında okumuştum. Herhalde çok sevmiş olacağım ki, bir kere daha okuyasım tuttu, aldım okudum. Güzel kitap kendini her zaman okutuyor tabii. Güzel çeviriyi de yabana atmamak lazım bu arada. Çeviri bir kitap okuyacağım zaman ilk olarak çevirmenine bakıyorum, iyiden iyiye alışkanlık oldu bu bende. Mîna Urgan gibi, çevirdiği dile bütünüyle hakim bir çevirmenden okumak var, adı sanı belirsiz birinden okumak var. 
***
Bana kalırsa, Sineklerin Tanrısı'nı okumadan önce Platon'un Devlet'ini okumalı. Neden? Çünkü Devlet'te, insanların basit küçük topluluklardan toplumlara, oradan uygarlıklara geçişinin analizi yapılmaktadır. Bildiğim kadarıyla bu konuda ilk kalem oynatan filozof da Platon'dur. Birkaç kişilik bir topluluk nasıl büyüyüp organize, karmaşık bir toplum haline gelir? Binlerce yıldır insanların merakını yönlendiren ilginç bir soru. 
***
Sineklerin Tanrısı önemli bir konuya dikkatimizi çekiyor. Bilmiyorum, bütün ülkelerde böyle midir, yoksa yalnızca Türkiye'deki tarih öğretiminin sakatlığından mı kaynaklanıyor, biz tarihin hep düz bir çizgi halinde ilerlediğini, uygarlığın böyle geliştiğini düşünüyoruz. Halbuki tarihin ilerleyişi başlangıcından itibaren sürekli zikzaklar halinde olmuştur. Uygarlık bazen çok ilerlemiş, bazense tepetaklak olmuştur. İşte, tarihin hep ileriye doğru gittiği yönündeki bu ön kabulün bir sonucu olarak, toplumda insanların sürekli olarak vahşilikten medeniyete doğru ilerlediği yönünde yanlış bir algı var. William Golding bizi uyandırıyor: İnsanlar pek tabii ki uygarlıktan ilkelliğe doğru da gidebilirler, uygarken vahşileşebilirler, nitekim olmuşlardır da.
***
Bir savaş sırasında, bir İngiliz yatılı okulunda okuyan on-on iki yaşındaki birkaç çocuğu saldırılardan korumak için başka bir yere taşıyan bir uçak, okyanus üzerindeyken ıssız, muhtemelen daha önce hiç insan eli değmemiş bir adaya düşer. Kurtulanlar arasında hiç büyük yoktur, yalnızca hepsi de daha önce birbirini tanıyan birkaç çocuk sağ çıkar kazadan. 

Başta her şey normaldir. Çocuk da olsalar, olağanüstü durumlarda medeni insanların davranması gerektiği gibi davranırlar. Ne de olsa Britanya gibi bir uygarlık yuvasından gelmişlerdir. Diğerlerinden bir-iki yaş büyük çocukların liderliğinde, ilk günlerde üzerlerindeki şoku atmaya çalışırlar. İlk zamanlarda hiç kimsenin aklına gelmeyen şey,  bu adada uzun bir süre kalacak olmalarıdır. Herkes kısa sürede birilerinin gelip onları kurtaracağını düşünmektedir doğal olarak. Yeryüzüne ayak bastığımız günden beri sahip olduğumuz bir içgüdü değil midir bu: hep kendimizi güvenli bir limana atma içgüdüsü. 

Günler ilerledikçe durum karmaşıklaşır. Gelen giden yoktur. Burası ıpıssız bir adadır. Doğal hayattan başka bir şey yoktur. Uygarlık çok uzağındadır buranın. Çocuklar yeni hayata alışırlar. Türlü türlü meyve vardır adada bol miktarda, onlarla beslenirler. Bir de, çocuklardan birinin gözlük camından yararlanarak ateş elde ederler. Amaç, ateşin çıkaracağı dumanla uzaktan geçebilecek gemilere işaret göndermektir. Ancak günler geçer, hiç kimse uğramaz adaya. 

İlk günlerde büyükçe bir şeytanminaresi de bulmuşlardır ve bunu bir tür boru olarak kullanabileceklerini fark ederler. Borunun üflenmesi, herkesin üfleyenin etrafında toplanması ve onu dinlemesi anlamına gelecektir; böyle kararlaştırırlar ve tüm çocuklar hemencecik benimserler bu kuralı. Ayrıca, o sırada boru kimin elindeyse yalnızca onun konuşma hakkı vardır. Böylece, Britanya'dan getirdikleri medeniyetin bu adada tezahür edişini de görmüş oluruz. Bu, demokrasinin ta kendisidir aslında. Ancak pek de ideal bir demokrasi sayılamaz, "borusu ötenin" toplumu yönettiği bir düzen pek ideal değildir de ondan. Yine de, çocukların bulduğu bu yöntem fena bir fikir değildir, sonuç olarak, bir yöneticinin etrafında toplanıp geleceğe yönelik fikirler üretmeye çalışmak, düzensizlikten iyidir. Üstelik de böylesi olağanüstü bir durumda.

Bu yazıya başladığımda 2013'tü. Yarın devam ederim, demiştim ama işte görüldüğü gibi, etmemişim. Blogculukta olur böyle şeyler, ne edelim?

20 Aralık 2017

Bir arayışın romanı

Geçen yılki okunacaklar listemde bulunan Deniz Kenarında Geyikler'le bu yılkinde bulunan Günah Keçisi'nden birini ya da ikisini birden almak üzere halk kütüphanesine gittim. Dışarıdan bakılınca hiç mi hiç belli olmasa da her zaman şanssız olduğumu iddia etmiş, iddiamda haklı olduğumu da savunmuşumdur. Nitekim kim bilir kaç bin kitabın bulunduğu kütüphanede almaya niyetlendiğim hepi topu iki tanesi de tamir için depoya kaldırılmıştı. Şayet o gün örneğin kütüphane görevlisiyle konuşan birine kulak misafiri olup da almak istediği iki kitabın da tamirde olduğunu duysaydım inanın çok şaşıracak, tesadüfün de böylesi, diye geçirecektim içimden, gelgelelim konu bendim ve, dedim ya, kendim dışında neredeyse hiç kimse bilmese de dünyadaki en şanssız insanlardan biriydim, velhasılıkelam hiç şaşırmadım. Eh, gelmişken başka bir kitap alayım bari diyerek raflar arasında dolaşmaya koyuldum ve gene geçen yılki listede yer alan Lizbon'a Gece Treni'ni görünce hemen alıp oracıkta okumaya başladım.
***
Raimund Gregorius İsviçre'nin başkenti Bern'de yaşıyor. Öğretmen. Evine yakın bir lisede eski diller dersi veriyor yıllardır. Türkiye'de kesinlikle bulamayacağınız türden bir lise öğretmeni; branşına büsbütün hakim, o kadar ki üniversite profesörlerini bile cebinden çıkarır. Olabildiğince tekdüze olan hayatı günün birinde bir tesadüfle ansızın değişir. 

İnsan zaman zaman tesadüflerin gerçekten tesadüf olup olmadığını sorgular. Tesadüf diye bir şey gerçekten var mıdır? Konuya felsefi pencereden yaklaşan var, dini pencereden yaklaşan var, kozmos meselesine giren var, evrende yalnız olmadığımızı söyleyip bizi küçük çocuklar gibi korkutmaya çalışan var, galiba konuyu psikolojik olarak ele alan bile var. Kitabın ilk bölümünü okuyunca üzerinde ilk durduğum mesele bu oldu. Gregorius'un başına gelen tesadüf gerçekten bir tesadüf müydü acaba?
*
Lizbon'a Gece Treni, Pascal Mercier
Gregorius günün birinde bir kadınla tesadüfen karşılaşır, sıradışı denebilecek bir-iki olay yaşanır, kadın göründüğü gibi sırra kadem basar ve Gregorius'un, yaşını başını almış, bileğinin hakkıyla herkesin saygınlığını kazanmış bu adamın hayatının akışı değişir. Bern'den Lizbon'a aktarmalı giden trene bindiğinde kendisi de henüz farkında olmasa da eski yaşamını bir kenara bırakmıştır bile. İlk bakışta kadından çok etkilenip onun peşinden gittiği izlenimine kapılır insan, fakat çok geçmez, aslında kadının değil de bu tesadüfler zincirinin bir halkası olarak eline geçen bir kitabın gizemli yazarının peşinde olduğu anlaşılır. Böylece kitap baştan sona bir arayışla geçer. En nihayetindeyse öğreniriz ki Gregorius aslında ne güzel bir kadını ne de gizemli bir yazarı arıyordur, bizzat kendisidir aradığı.

Kitabı okuyup bitirince, hayat nedir, diye soruyor insan kendine. Bir de şu: Bir hayat, sahibine ne kadar dahildir? Bir ad gibi midir mesela hayat, ya da yüzümüzün şekli gibi mi, gitgide bizimle bütünleşir mi? Yoksa bize ait ama bizim dışımızda olup biten bir şey mi? Cevabı uzakta görünen bir soru.

Gregorius'un yaşamı, kendi payıma, kesinlikle yaşanabilecek, sonuna kadar götürülebilecek bir yaşam. Bugün bana öylesi bir yaşam vaat edilse bir dakika bile düşünmeden kabul ederim. Ama işte, burada bitmiyor iş. Çiğ süt emmiş ya insanoğlu, üstelik bir de tercih diye bir illet verilmiş kendisine, yaşamını durmadan değiştiresi geliyor, ille daha fazlasını değil, fakat daha başkasını, daha farklısını istiyor. En azından içinde yaşadığımız dünyanın büyük bölümünde yaşayan insanlar için bu böyle. Romanın yarısından sonra hep sorduğum soru, Gregorius'un yaşamındaki eksikliğin ne olduğu, onu arayışa sürükleyenin ne olduğuydu. Cevabını bulamadım. İlk elden cevap gibi görünen bir-iki yüzeysel şey ortaya çıkıyor, fakat sonra anlaşılıyor ki değil. Her kim olursa olsun, hangi koşullar altında bulunuyorsa bulunsun, insan niye değiştirmek ister hayatını?
***
Günümüz insanının hayvandan pek farkı kalmamış görünüyor. Bunu ciddiyetle söylüyorum. Şöyle ki bir hayvanın gündelik yaşamı sabah kalkıp akşama dek karnını doyurmak, akşamdan sabaha kadar da dinlenmekten ibarettir. Geri kalan şeyler ayrıntılardır. Dünyanın başka yerlerinde hayat nasıl işliyor bilmiyorum, yaşamadan bilinmez, fakat kendi toplumumuza bakınca temel yaşama güdüsünün tam da böyle, hayvanlarınki gibi bir hal aldığını görüyorum. Arada tek bir fark var. Hayvan yalnızca o gün karnını doyurmanın derdindedir, yarını düşünmez, fazlasını da almaz. İnsansa hep daha fazlasının peşindedir. Gözünü doyuracak bir şey henüz bulunamamıştır. Hep daha fazlası istenince haliyle peşinden koşulmalıdır. İşte böyle olunca da sabahları dolmuşlar, otobüsler, metrolar, arabalar tıklım tıkış olur, insanoğlu işe gidiyordur, akşam gene aynı manzara. Bir yerde geçim derdi en önemli şey halini almışsa orada insan yaşamı hayvan yaşamının seviyesine inmiş demektir.

Bunları söylemekle maksadım nedir? Lizbon'a Gece Treni'ni okuyunca yaşamın böyle bir şey olmaması gerektiğini düşündüm ister istemez. Madem aklımız var, hayvanlardan üstün yönlerimiz var, o halde onlardan farklı bir yaşamımız da olmalı değil midir? Şu da atlanamayacak bir soru: İnsan neden yerinde duramaz? Gitme isteğinin altında yatan esas neden nedir? Ve de şu: İnsanı arayışa iten güdü tam olarak nedir?

Soru sorduran kitap iyi kitaptır.

8 Mart 2016

Ayrıksı bir roman: C

Okuyacağım kitapların listesini artık eskisi kadar dağınık tutmuyorum. Hatta son bir-iki yıldır iyicene düzene soktum. Eskiden kitaplıkta, defterdeki, bilgisayardaki listede, kütüphane rafında ve bir de kafamın içinde sayısını kendim bile bilmediğim okunacak kitaplarım vardı. Şimdiyse adına kalkınma planı dediğim, her yıl için bir önceki yılın sonunda hazırladığım, ete kemiğe bürülü okuma listeleri yapıyorum. Öyle çok uzun da tutmuyorum listeyi, sözgelimi, yirmi kitaplık bir liste yapıyorum, onları okuyup bitirdikten sonra üzerine ne kadar başka kitap eklersem de kâr sayıyorum. Geçtiğimiz aralıkta da oturup okumak istediklerimi derleyip toparladım, böylece 2016 kalkınma planı çıktı ortaya. C listenin onuncu sırasında yer alıyordu, fakat kütüphanede rafların arasında dolaşıp bakınırken gözüme çarpınca alıp başlayayım dedim. Üstelik henüz alıp okuyan da olmamış, belli ki yeni gelmiş. 

Sık okuduğum romanlardan değil C. Zaten çok yazılan ve yayımlanan romanlardan da değil. Arka kapağında yazdığına göre yazarı C'nin kahramanını Ulysses'in kahramanına benzetiyormuş. Ulysses'i de henüz okumuş değilim. Birkaç yıl önce yeltenecek oldum da erteledim, galiba gözüm korktu, anlayabileceğimden kuşkuluydum. Şimdi bunu okuyunca onu okumak için de cesaretlenmiş oldum. Bu yılın listesinde yok gerçi ama ekleyebilirim. 

İşte, C'yi okurken aldığım bölük pörçük notlar...

15 Şubat. Dün Tom McCarthy’nin C’sine başladım. Yüzüncü sayfadayım. Kendini okutmakta başarılı bir kitap. Fakat henüz beynimi sarıp sarmalamış değil. Şimdilik bir sorun sayılmaz bu, daha dörtte biri bile okunmadı.
*
Hikâyenin başlamasıyla Mr. Simeon Carrefax adlı bir adamı görüyoruz. Ağırlığı olan bir adam, her halinden fark ediliyor bu. Bütün romanın onun etrafında geçeceğini sanıyor insan. Fakat bir zaman sonra, Carrefax'lerin romanın hemen başında doğan küçük oğlu Serge’in gitgide ortalıkta göründüğünü izliyoruz. O, babasının aksine yavaş yavaş giriyor hikâyeye. Simeon Carefax evine ve işine büsbütün egemen, kendiyle barışık, pek derdi tasası olmayan, kendinin ve ailesinin yaşamını her yönüyle yoluna sokmuş bir adam görünümü veriyor. Yalnızca o değil, ailenin öteki bireyleri de kendinden bir hayli emin, yaşamı seven, çalışkan bireylerden oluşuyor. Ailenin bir de Sophie adlı bir kızı var, Serge'in ablası.
*
Şimdilik hikâyenin merkezinde Serge var. Sayfalar ilerledikçe ağırlığı artıyor.
*
C’nin ne olduğu yönünde henüz bir fikrim yok.

16 Şubat. Gündüz Okulu diye bir okul var. Bir sağırlar okulu. Serge’in babası kurmuş. Burada sağır çocuklar eğitim görüyor. Carrefax’lerin evi bir tür kampüsün içinde, bu okul da burada bulunuyor.

Mr. Carrefax, sağır olan bir insanın aynı zamanda dilsiz olduğunu kabul etmeyen idealist biri. “Sağır olabilirler ama dilsiz değiller,” diyor. Nasıl ki herhangi bir insan filanca dili bilmediği halde sonradan öğrenebiliyorsa sağır bir insan da konuşmayı öğrenebilir ona göre. Nitekim bu okulda sağır çocuklara konuşma öğretiliyor da. Hem de bir hayli başarılı bir biçimde.

*
Serge'in kızkardeşi Sophie, bir bardaktaki siyanürü limonata sanarak içti ve öldü. Sophie'nin cenaze töreninin mekanikliği şaşırtıcıydı. Sanki gündelik işlerin arasına sıkıştırılmış ne önemli ne de önemsiz bir işti.
*
Romanın ilginç bir havası var. Yazar okura “zaten burada” olduğunu hissettirmek istiyor sanki. Yeni bir olaydan, yeni bir yerden söz edince insan sanki onlarla önceki sayfalarda karşılaşmış duygusuna kapılıyor.
*
Serge'in yaşı konusunda tereddüte düştüm. Kitabın başlarında, doğduktan kısa bir süre sonra iki buçuk yaşındaydı. Bir ara yedi yaşında olduğu geçti. Şimdiyse ergenmiş, hatta belki on sekiz-yirmiymiş gibi bir izlenim var. Yaşı söyleniyor da ben mi atlıyorum, yoksa yazarın ayrıksı üslubunun bir gereği olarak doğrudan söylenmiyor mu, bilmiyorum. 
*
Roman geçmişte geleceği yaşıyor. Aşağı yukarı yüz yıl önceki bir zamanda geçiyor ama sanki bizim zamanımızda bile değil, gelecekte geçiyormuş gibi. Zaman zaman bir bilimkurgu romanı okuyormuşum gibi geliyor.

17 Şubat. Serge on sekiz yaşına girdi. Askeri Havacılık Okulu'na yazıldı. Kısa –birkaç ay süren– bir eğitimle pilot oldu. Birkaç kez uçtu da. Şu an bir tür stajyer pilot. Neler olacak bakalım. Onu olağanüstü denebilecek bir ustalıkla, handiyse kaşla göz arasında pilot yapan yazar, bakalım bir savaşa yollayıp başına bir şeyler getirecek mi? Kitabın arka kapağında Birinci Dünya Savaşı'na gözlemci pilot olarak katıldığı yazıyorsa da bu bir ipucu sayılmaz. Keşke hiç arka kapak yazısı da yazılmasaydı.


Yeri gelmişken, kitabın kapak tasarımını çok beğendiğimi söyleyeyim. Belki de Notos'un en iyi kapağıdır. 
*
Serge'in ailesinde bir Fransızlık olduğu baştan beri seziliyordu. Bugün anne tarafından Fransa'ya dayandığını okudum. Babasıysa İngiliz. İngiltere'de yaşıyorlar.

Carrefax'lerin memleketi Versoie'nin nasıl okunduğuna dair bir fikrim yok. Bu adda gerçek bir yer var mı, yoksa yazarın kurduğu bir yer mi, onu da bilmiyorum. Versoye mi, Vörsoye mi, yoksa bunda da mı bir Fransızlık var; Vöğsuaye mi? Kitap boyunca hem duyulduk hem de duyulmadık yer adlarıyla karşılaşıyorum.

*
Serge bir hastalıktan ötürü bir süre hastanede yatmak zorunda kalıyor. İngiltere dışında, galiba bir İskandinav ülkesinde, bir hastanenin bulunduğu Kloděbrady adında bir kasabaya gidiyorlar.

“Kan,” diyor Doktor Filip kavanoza işaret edip. “Sende kaşektik bir durum var: bağırsakların yüzünden kendi kendini zehirliyorsun. Ptomaine zehri, toksinler, patojenlerin hepsi kana karışıyor. Ne kadar koyu renk olduğuna baksana.” “Koyu renk olan şey kan mı,” diye soruyor Serge. “Yoksa–” “İkisi de koyu,” diye cevabı yapıştırıyor Doktor Filip. “Ve eğer tedavi edilmezse başka şeyler de kararacak. Senin içinde atardamarlara, karaciğere, böbreklere ve ötesine salgılanan bir zehir fabrikası var. Onu engellemediğimiz takdirde beyni de karartır.” (s.142).
1910'lar... Savaş yılları... Britanya İmparatorluğu'nun  ve diğer Avrupa devletlerinin yayılma politikaları... Fransa, Rusya... Yüzyılın başında dünyanın, özellikle de Avrupa ve Orta Doğu'nun durumu... Bu kaotik ortamda etkileri günümüze değin sürecek bilimsel gelişmeler, ciddiyetle yapılan çalışmalar... Yaşanan, belki de Avrupa'nın ikinci bir rönesansı... Ve işte tüm bunlarla Serge'in yaşamı birbirine paralelmiş gibi, dahası, aynı meselenin iki farklı boyutuymuş gibi önümüze seriliyor.
“Senin vücudundaki sorunun aynısı bunların kafalarında var,” diyor, Serge'i bürosuna geri götürüyor, bu arada yeniden onun bağırsaklarını dikkatle dinlemeye koyuluyor. “Avrupa'nın kanı zehirlenmiş; Avrupa kaşektik olmuş. Sistemin içi çürümüş, patojen mikroplarla dolmuş. Siyah safra artık her yerde: mela chole. Herkesin bakış açısı tıpkı seninki gibi bir bulutla kaplı.” (s.147).
 *
Roman dört ana bölümden oluşuyor. Şimdi ikinci bölümün başındayım. Bu bölümün adı Oluk. Neden oluk, nedir oluk, bilmiyorum. 
*
Nihayet ortaya bir C çıktı. Acaba bu C kitaba adını veren C mi? Bir yerlerden başka bir C çıkar mı ki? Stajyerliğini tamamlayıp pilot olan Serge gidip birliğine katılıyor. Birliğin komutanı Serge'e üç uçuş planı olduğunu, kendisinin C-Uçuşu'nda yer alacağını söylüyor. 
*
“Arzı endam ediyor,” cümlesi sık sık geçiyor. Hangi İngilizce ifadenin karşılığı olarak çevrilmiş, merak ediyorum.

19 Şubat. Dün yoğun bir gündü, kitabı hiç okuyamadım. 


İkinci bölüm de bitti. Üçüncü bölümün adı Çarpışma. Serge'in babası ve ailesi ortalıkta hiç görünmüyor artık. Serge savaşa katılıyor. Subay oluyor. Almanlarca esir alınıyorlar.
*
Tam Serge'in babası ortadan iyiden iyiye kayboldu derken tekrar ortaya çıkıyor. Serge eve dönüyor çünkü. Döndüğünde Versoie'de hayat durmuş oluyor sanki. Ama zaten hep böyle durgun değil miydi burası? Tuhaf bir yer. Olabildiğince hareketlilikle olabildiğince durağanlık bir arada barınıyor Serge'in baba evinde. Fakat şimdi, Serge'in savaştan dönüşüyle sanki artık yalnızca durağan bir yer.

Serge'in annesinin yaşlanmış olduğunu okuyoruz burada. Haliyle babasının da yaşlanmış olduğu sonucu çıkıyor.

*
Evde ne savaştan ne de Serge'in dönüşünden konuşuluyor. McCarthy pek çok şeyi okurun tamamlaması için öylece bırakıyor. Serge'in savaştan dönüşü sanki geçen hafta bir yerlere gitmiş de bu hafta geri dönmüşçesine sunuluyor. Babası eski işini sürdürüyor. Bilim yapıyor Simeon Carrefax. Radyo dalgalarının etkisi altında bir yaşam sürüyor. Oldukça tutkulu bir bilim adamı. Kendini büsbütün işine, hayallerine adamış biri.

“Şu anlatacaklarımı hayal etmeni istiyorum,” diyerek Serge'e sırrını açıyor babası, sanki birileri onlara kulak misafiri oluyormuş gibi sesini alçaltıyor, “yalnızca hayal et: eğer tarihte heyecan veya acı verici olayların hepsi gökyüzüne bizim sonradan bulabileceğimiz böylesi dalgalar yaymış olsaydı – o zaman Hasting Savaşı'nı görebilir, suikaste uğramış Caesar'ın üzüntüsünü, baştan çıkarılırken Aziz Anthony'nin yaşadığı ıstırabı gözlemleyebilirdik. Bu anlattıklarım hemen şu anda, çevremizde hâlâ gerçekleşiyor olabilirdi.” (s.288).
*
Yüz yıl önceki Avrupa'nın içinde bulunduğu buhran dolu hava gayet iyi hissediliyor. Yalnızca ön planda olup bitenler değil, arka plandakiler de iyi fark ediliyor. 
*
Kitap tarihe göndermelerle dolu. Geçmişle bugün sıklıkla aynı potada harmanlanıyor. Sözgelimi, bir bakıyorsunuz, kendilerine Amazonlar adını vermiş Londralı bir grup genç kızla İskit'in amazon kadınları bir sahnede ustalıkla bir araya getiriliyor.
*
Hikâye artık büsbütün Serge'in etrafında dönüyor. 
*
Serge savaştan döndükten sonra okumaya karar veriyor. Ama ne okuyacağına dair verilmiş bir kararı yok. Londra'ya taşınıyor. Bir mimarlık okuluna kaydoluyor. Fakat Londra'da da pek kalmıyoruz, bir de bakıyoruz ki Mısır'dayız. Mısır, bilindiği gibi, bir İngiliz sömürgesi, Serge oraya gidip İmparatorluğa ait işlerde çalışacak.

Bu noktadan itibaren Serge sanki hayatın anlamını sorgulamaya başlıyor. Okumaya karar verişi, Mısır'a gidişi sanki hep bundan ötürü.

*
Cupid, Sophia, sizigi sözcükleri farklı bağlamlarda yeniden ortaya çıkıyorlar. Cupid, romanın ilk bölümünde Gündüz Okulu öğrencilerinin bir gösterisinde canlandırılan bir karakterdi. Sophie zaten Carrefax'lerin kızıydı. Gerçi burada Sophia diye geçiyor. Üçüncü bölümün hemen başında, Serge Havacılık Okulu'nun sınavında sorulan sorulardan birini, Güneş ve Ay tutulması nedir'i yanıtlarken sizigi sözcüğü çıkmıştı karşımıza. Burada gerçek anlamıyla, bir astronomi terimi olarak geçiyordu. Şimdi ise “Gnostiklerin Bilgeliği. İsa'nın Sizigi'si” cümlesinde geçiyor. Ne yazık ki buralarda kitaba tam hakim değilim, bir şeyleri kaçırıyorum galiba. Metroda rahat okunmuyor. Bunun yanı sıra, bir yandan okurken bir yandan da kafamdaki başka şeylerle meşgulüm.
*
Kitap boyunca Almanca, Fransızca ifadeler geçiyor. Fransızcaları az buçuk çıkarıyorum, Almancalar hakkında hiçbir fikrim yok. Buna rağmen Google Translate'i açma gereksinimi duymuyorum.

20 Şubat. Kitabın sonlarına yaklaştıkça baştaki gibi doğru dürüst alamıyorum notlarımı.
*
Romanın son bölümünde nihayet C çıkıyor karşımıza. “C her yerde,” diyor Serge'in muhataplarından biri. “C nedir?” diye soruyor o da. “Karbon'un simgesi:” diyor adam, “hayatın temel bileşeni.”
*
Kitabı bitirdim. Son üç-beş sayfayı okurken, bütün romanın bu son sayfaları hazırlamak için yazılmış upuzun bir giriş olduğuna karar verdim.

Serge carbonisé oldu. Yani öldü. Ölümü de elbette yaşamı ve kendisi gibi olağan dışıydı. Büyük bir sinema salonunda, devasa bir perdede bir başıma bir bilimkurgu filminin son sahnelerini izliyor gibiydim sanki.



***

Yaşamın anlamlılığıyla anlamsızlığının bir bütün olduğu... Benim C'den anladığım bu oldu. Bu tür kitapları bitirince on yıl sonra bir daha okurum niyetiyle kapatıyorum. Bakalım o zaman başka bir şeyler de anlayabilecek miyim?

21 Ocak 2016

İlk e-kitabımı okudum

Önceki gün ilk e-kitabımı bitirdim. Son birkaç yılda bilgisayardan ve telefondan pek çok şey okudum, özellikle de makale, öykü ve şiir, ama hiç e-kitap okumamıştım. Geçenlerde ablam aradı, "Bende kullanmadığım bir tablet bilgisayar var, al sen kullan," diyerek gönderdi. Ben de bilgisayarda biriktirdiğim yüzlerce e-kitabı, makaleyi falan gözden geçirip birkaç tanesini tablete yükledim. İlk olarak da hemen her yıl okuduğum Orwell'ın Hayvan Çiftliği'ne başladım. 

Geçen yıl okuduğum kitapların neredeyse tamamını metroda okudum. Ayak üstü okumak sıkıntılı bir şey, kitaba adamakıllı kendini veremiyor, yoğunlaşamıyorsun, ama başka yolu da yok, zira vakit yok. Bunun yanında, çoğu kez okurken not almak, kelimelerin, satırların üzerini boyamak, bazı sayfaları işaretlemek vs. gerekiyor, böylece gene sıkıntı çıkıyor. Metro da hemen her zaman kalabalık oluyor. Kulağında kendini sesten yalıtmak için taktığın kulaklık, bir elinde kitap, öbüründe fosforlu kalem, hiç de rahat bir okuma değil. Ara sıra yere düşen ayracı, not kâğıdını filan almak için eğilip kalkmak da cabası. Gene de metroda okumak otobüste, hele de dolmuşta okumaktan çok daha rahat. Ankara metrosunun pek gürültülü patırtılı olmamasıysa işin olumlu yönü. Sözün kısası, e-kitap bu tür teknik meselelerle daha az karşılaşılmasını sağlıyor. En azından şimdilik izlenimim bu. 

E-kitabın basılı kitabın yerini tutup tutmayacağı meselesine girmeyeceğim. Bana sorarsanız, tutmaz. Basılı kitaplar daha uzunca bir süre kültür yaşamının temel bileşenlerinden biri olmayı sürdürecektir. Fakat elektronik metinler de artık iyiden iyiye kendilerine yer açmış bulunuyorlar, bunu da göz ardı edemeyiz.

28 Temmuz 2015

Okuduklarım

Baktım pek çok kişi okuduğu kitapların listesini yapmış orada burada, bari ben de yapayım dedim. Zaten bir zamanlar ben de yapardım böyle listeler, sonraları nedense bıraktım. İşte geçtiğimiz ay okuduğum kitaplar: 

  • Kalın Ahmet - Yaşlı Kemal
  • Tutunabilenler - Uğur Altay
  • Senin Adın Mavi - Korhan Pamuklu
  • Bir Kına Gecesi - Hürriyet Paşaoğlu
  • Bulancaklı Yusuf - Selahattin Ali
  • Kalemdağ'da Var Bir Akrep - Sacit Faruk Ceketiyanık
  • Memleketimden Hayvan Manzaraları - Kâzım İsmet
  • iPhone'ları Ayarlama Enstitüsü - Ahmet Hâdi Akpınar
  • Ana Evi - Korhan Cemal
  • Özel Okul - Füruğzan
  • Yıldız Kaydığı Gece - Kemal Binbasar
  • Bir Hüzünlü Kaz - İhsan Ali Tektaş

4 Mart 2015

Bir mayıs akşamı, bir gül ağacına...

Ferit Edgü'nün Hakkâri'de Bir Mevsim'ini okuyalı epey bir olmuş. Bu kez Kimse'yi okudum, baktım Edgü yine Hakkâri'de. Yine, diyorum ama Kimse Hakkâri'de Bir Mevsim'den daha önce yayımlanmış; bir yıl önce, 1976'da. Bundan haberim yoktu doğrusu, yazarın Hakkâri serüvenini bir roman ve birkaç öyküde anlatıp bitirdiğini sanıyordum. Aklımda kaldığı kadarıyla, Hakkâri'de Bir Mevsim'de, bu küçük kentten, insanlarından ve doğasından bol bol betimlemeler vardı. Kimse'de de var, fakat görece daha az.
*
Ferit Edgü, 1964'te askerliğini öğretmen olarak yapmak üzere Hakkâri'nin bir dağ köyüne yollanır. İstanbullu, Paris'te yaşamış, iki kitabı yayımlanmış genç bir yazar, tanımadığı etmediği bir yerde ne yapacaktır? Üstelik de bu yer hiç de öyle sıradan olmayan, aksine, zorlu coğrafyası ve kendi halindeliği, içine kapanıklığıyla epey bir sıra dışı olan uzak mı uzak bir dağ köyüyse? Anladığımız kadarıyla genç adam kendini edebiyata vermiş orada. Bir başka deyişle, edebiyatı kendine bir sığınak yapmış, pek çoklarının yaptığı gibi. Çünkü onun o durumundaki biri için gerçekten bir sığınağa gereksinim vardır. Hiç aşina olmadığı bir coğrafya ve farklı bir kültürün içine girmiştir birdenbire. Bu bir yana, burası on üç haneli, yüz on dört nüfuslu küçücük bir yerdir, burada zamanın nasıl geçeceği meselesi vardır bir de. O zamanlar o uzak dağ köylerinde elektriğin henüz esamesinin okunmadığını da hatırlatmak gerekir.
*
Kimse, iki bölümden oluşan bir roman. İlk bölümde iki ses arasında geçen uzunca bir diyaloğa tanık oluyoruz. Aslında bu, tek kişiden çıkan iki sesin diyaloğudur, bir başka deyişle, "diyaloğa dönüşen bir monolog"dur. Yazarın o uzun kış gecelerindeki ruh halinin bir dökümü de denebilir. Bu diyaloğun satır aralarında elbette karlı-dumanlı dağlar, kurtlar, köpekler, karşılıklı uluma ve havlamalar, tezekli sobalar, gaz lambaları, ve illa ki, tüm ağırlığıyla yalnızlık vardır. Fakat, belki tuhaftır, şikâyet yoktur. Yazar, ya da konuşmalarını dinlediğimiz kahraman(lar) belki de o zamana kadarki hayat(lar)ının muhasebesini yapmakta ve hayatı olduğu gibi yaşamanın ondan şikâyet etmekten daha iyi bir yol olduğunu düşünmektedir(ler).
.
Ferit Edgü
İkinci bölümde ise diyaloğun yanında bu kez kahramanımızın oraya gidişi ve bu gidiş esnasında yaşadıkları, görüp duydukları da vardır. Beş buçuk saatlik bir uçak yolculuğundan sonra Van'a ulaşır. Bir otele yerleşir. Hakkâri'ye gitmek epey çilelidir. Zira tek otobüs vardır, onun da kalkmak için dolması gerekir. Van'ın çarşısını gezer. Yerel kültürü ve yerli halkı gözlemler. Hakkâri'ye vardığında şaşkındır haliyle. 60'ların Hakkâri'si... Dağların içine gizlenmiş küçük bir kasaba. Fakat bu daha başlangıçtır. Çünkü son durak, bu kasabayı içine almış dağlardan birinin üzerindeki ufacık bir köydür. Oraya varması bile günler alır. Burada, yöre insanının içtenliği ve yardımseverliği dikkat çeken noktalardan biridir. Bu yabancı adama yol yordam göstererek onu "köyüne" ulaştırırlar. Fakat aslında köyüne ulaşması Hakkâri'ye ikinci gidişinde olur. İlk gidişinden üç-dört gün sonra hastalanır, onu Van'a sevk ederler. Yine birkaç kişinin paylaşmak zorunda olduğu salaş bir otel odasında kalır. Denizi görür, Ahtamar Adası'na gider. Van'daki hastane de onu Diyarbakır'a gönderince ilk defa gidip gördüğü bu kadim kentte âdeta büyülenir. Hastalığını unutur, kendini şehrin tarihi sokaklarına bırakır. Doğu macerasında lezzetli bir parantez olarak kalır bu birkaç gün. Şunu da belirtmek gerekir ki, Edgü, gittiği köyün adı –Pirkanis– dışında hiç yer ismi vermez. Hatta dikkatsiz bir okuyucu, kitabın bitiminde "Hakkâri - Ankara - Paris - İstanbul" ibaresini görmezse kitapta sözü edilen yerin neresi olduğunu anlamakta güçlük de çekebilir. Yeri gelmişken, romanın sözü geçen dört şehirde, on yılda, 1964-74 arasında yazıldığını da söyleyelim.
*

Sen hiç, bir Mayıs akşamı, bir gül ağacına, bir dileğini asmadın mı? diyor Bir Ses.
Ne dileği? diyor Öbür Ses. Hangi dilek? Hangi gül dalına? Ne zaman? Niçin? Nasıl? Nerde?
Herhangi bir dileğin için, diyor O Ses. Örneğin bahçe içinde sessiz bir yuva. Örneğin anaç bir kadın, yatağını ısıtacak. Örneğin senin adını yaşatacak bir çocuğunun olması. Örneğin yaşamının değişmesi.
Bir gül dalında mı? diyor Öbür Ses.
Ya da bir kitap, diyor İlksözebaşlayan Ses.
Kutsal kitap mı? diye sorarak cevaplıyor Öbür Ses (alaylı).
Niçin olmasın? diyor İlk Ses. 
Ama onu çoktan yazdılar, diyor Son Ses.
Bir de sen yazmak isterdin belki, diyor İnatçı Ses.
Benim yazmak istediğimi başkaları yazdı, diyor İnançlı Ses. Hem de çok önce. Hem de ben bundan şikâyetçi değilim. 
Böylece, Benim kitabım çoktan dürüldü mü demek istiyorsun? diyor Hepsorusoran Ses.
Hayır, düzüldü, diye düzeltiyor, Ezik Ses.
Belki onun için asmışındır dileğini bir gül ağacına, ılık bir hıdrellez gecesi, sabaha değin salınıp kalmıştır gül dalında, sabah gidip baktığında... Kafanı çalıştır, ansımaya çalış, diyor Üsteleyen Ses.
Niçin açtın bu konuyu? Benden ne istiyorsun? diyor Kırık Ses.
Çünkü sen yağmursan ben toprağım, diyor Dökük Ses. 
Ben yağmayan bir yağmurumdur, olsam olsam, diyor O Ses.
Ben de sütsüz kalmış bir bebeğim, ağlayıp kıvranan, yağmur yağdıracak Tanrı'ya adak olan, diyor Öbür Ses. Sen aysın, ben güneş, sen bana sırt çevirensin, ben sana yanıp biten, kıyamet günü anlatacağım sana büyük sevdamı. 
Şimdi anlat, diyor Çekipgitmedeki Ses. Kıyamet günü, bugün.
Anlatmanın gereği yok, diyor Cevapveren Ses. Ama dilersen, konuşalım.
Başka ne yapıyoruz ki? diyor Duran Ses.
Haydi başlayalım, diyor Yeldesavrulan Ses.

19 Şubat 2015

İnsanlar ve filler

Öyledir. Her kötülük içinde biraz iyilik, her çirkinlik biraz güzellik, her yanlışlık biraz doğruluk barındırır. Ve işte, aslında kötü olan cahillik de bizi yalnızca doğru bilgilerden değil, aynı zamanda yanlışlardan da sakınır, böylece iyi yanını göstermiş olur.

***
Filin YolculuğuJosé Saramago'nun satır araları dopdolu bir romanı; en belirgin özelliği bu bence. Adından da anlaşıldığı gibi bir filin yolculuğu etrafında biçimlenen roman, Avrupa tarihinden dinler tarihine, kültürel farklılıklardan insan-doğa ilişkilerine kadar pek çok konuyu satır aralarında barındırıyor. Saramago'nun asıl derdinin de bu olduğu anlaşılıyor, kanımca o bize güzel bir roman sunmanın peşinde filan değil, asıl istediği roman yoluyla bir şeyler anlatmak. Fakat bunu yaparken, romanı, deyiş yerindeyse emellerine alet etmiyor, okuyucularına aynı zamanda gayet lezzetli bir roman sunuyor. Yani, ister herhangi bir roman olarak okuyun, isterse sözünü ettiğim satır aralarında birer birer durarak okuyun, kesinlikle iyi bir roman okumuş olacaksınız. Bu söylediklerim geçen yıl okuduğum Kabil için de geçerli.
***
Portekiz ve Los Algarbes kralı Üçüncü Don Juan... Don Juan'ın karısı Avusturyalı Doña Catalina... O sırada İspanya kral naibi olarak Valladolid'de bulunan Avusturya arşidükü Maximilian...

Kral, dört yıl önceki düğününde Maximilian'a verdikleri düğün hediyesinin onun soyuna sopuna ve meziyetlerine pek uygun düşmediğini ve hazır İspanya'dayken ona daha değerli bir hediye verme önerisini kraliçeye açar. Kraliçe de hem maddi hem de manevi değeri olan bir altın çanak vermeyi önerir. Fakat kral kilisenin bu fikre sıcak bakmayacağını ileri sürer, çünkü adı geçen çanak, kutsal ekmeğin konulduğu ayin çanaklarındandır. Üstelik Arşidük Maximilian Katolik değil Lutherci'dir. Bunun üzerine kral, Maximilian'ı memnun edecek başka bir hediye üzerine kafa yormaya başlar. 

Kral kafa yora dursun, kraliçenin aklına Süleyman geliverir. Don Juan ilkin anlamaz sözü edilen Süleyman'ın kim olduğunu. "Fil," der kraliçe, "fil Süleyman'ı hediye edelim." Önce burun kıvıran kral, biraz duralayıp düşündükten sonra kabul eder, bu fikir ona da ilginç gelmiştir. Kraliçeye göreyse bu yalnızca ilginç değil, aynı zamanda iyi ve parlak bir fikirdir.
-
Süleyman iki yıl önce Hindistan'dan gelmiştir. Yiyip içip yan gelip yatmaktan başkaca yaptığı bir iş yoktur. Çünkü Portekiz'de ona uygun bir iş yoktur. Bir işe yaramayan bu hayvanı elden çıkarma taraftarıdır kraliçe. Fakat fili gönderme konusunda kralla mutabakata varınca da "Süleyman'ı o uzak topraklara, o tuhaf insanların arasına yolladığı için keskin bir acı da hisseder." O uzak topraklar, elbette arşidükün kenti Viyana'dır. Karar verilmiştir, fil gönderilecektir. Kral arşidüke göndereceği bir mektup yazdırmaya koyulur. 

Don Juan, gitmeden önce fili görmek ister. Başseyisi mektubu Valladolid'e götürmek üzere atına atlayıp yola çıkarken o da yanına başyaveriyle iki uşak alıp bir yıldır görmediği Süleyman'ın ahırına gider. Etrafı çitle çevrili bir çayırlıktadır fil. Fili görünce hayal kırıklığına uğrar kral. Tüylü, lekeli, dahası, oldukça kirli bir fildir bu. Bunun bir bakıcısı vardır değil mi, diye sormaya kalmadan kıyafetleri paçavraya dönmüş olan bir Hintlinin yaklaşmakta olduğunu görür. Filin terbiyecisi, kralı bile tanımayan Subhro'dur bu. Hindistan'dan fille birlikte gelmiştir. Kral, gideceği yerde onları rezil etmesin diye onun için iki elbise dikilmesini emreder. 

Hazırlıklar tamamlanır. Bir komutan, askerleri, yardımcılar, levazım arabası, saman ve su yalağını taşıyan kağnı, ve elbette fil Süleyman ile terbiyecisi Subhro'dan oluşan kervanın yola çıkmasıyla filin yolculuğu başlar.

Kervan önce İspanya'ya, Valladolid'e, oradan yeni sahipleri Avusturya arşidükü ve karısının maiyetinde bir liman kentine, oradan da İtalya üzerinden Viyana'ya gidecektir.

18 Şubat 2015

İneğin kaderi

Ne hikâyesiymiş bu, diye sordu komutan, Bir ineğin hikâyesi, İneklerin hikâyeleri de mi varmış, diye tekrar sordu komutan, Bu ineğin var, tam on iki gün ve on iki geceyi galiçya dağlarında, soğukla ve yağmurla ve buzla ve çamurla ve bıçak gibi keskin taşlarla ve çivi gibi fundalıklarla ve ara sıra kısacık dinlenme fırsatlarıyla ve yetmezmiş gibi dövüşlerle ve saldırılarla ve ulumalarla ve böğürtülerle geçiren, sütten kesilmemiş yavrusuyla kaybolmuş bir ineğin hikâyesi, tam on iki gün ve on iki gece çevresini kurtlar sarmış, inek bu uzun mu uzun savaşta hem kendisini hem de yavrusunu savunmak zorunda kalmış ve her yanda dişler, açık çeneler, ani hamleler ve elbette ki boynuz darbeleri varmış, ölümün kıyısında yaşamanın ıstırabının yanı sıra, kendi canı ve kendini koruyamayacak kadar küçük bir yavrucak için savaşmak zorunda kalmış ve tüm bunlar yaşanırken, sırtları kambur, kulakları dimdik kurtlar sinsice yaklaşırken, o yavrucak annesinin memelerine uzanarak yavaş yavaş emiyormuş. (...) On iki günün sonunda inekle yavrusu bulunmuş ve kurtarılmış, zaferle köye dönmüşler ama hikâye burada bitmemiş, iki gün daha sürmüş, çünkü o artık cesur bir inekmiş, kendini savunmayı öğrenmiş, kimse ona söz geçiremiyor, hatta yanına yaklaşamıyormuş, sonunda inek ölmüş, onu öldürmüşler, on iki gün boyunca yenilgiye uğrattığı kurtlar değil, onu kurtaran insanlar, belki de sahibi öldürmüş, dövüşmeyi öğrenen ineğin o daha önceki barışçıl, her şeye kafa sallayan hayvan olamayacağını anlayamamışlar. 
José Saramago, Filin Yolculuğu.

Not

Saramago'nun diyalogları bilindik biçimde değil,
bu parçada da görüldüğü gibi düz bir biçimdedir.
Karşılıklı konuşmalar, cümlenin büyük harfle
başlamasıyla birbirinden ayırt edilir.
Sayfa başına git