Leonardo
ev sahibi Martelli'nin evinde işte böyle bir atölye yaptırmıştı.
1505
yılının ilkbahar sonu idi. Sisli bir gündü. Güneş ıslak bulut örtülerinden
geçiyordu. Gölgeler narindi ve duman gibi uçuşuyordu. Leonardo bu ışığı çok
severdi, çünkü ona göre bu ışık, kadın yüzüne müstesna bir güzellik verirdi.
Gelmeyecek
mi diye düşündü. Düşündüğü kadın kendisi için alışıldık olmayan bir sebatla,
büyük bir gayretle üç senedir portresini yaptığı kadındı.
Atölyeyi
hazırlamıştı. Talebesi Beltrafiyo onu yan gözle inceliyordu. Daima sakin olan
hocasının sabırsızlıkla bir şey bekleyişini hayretle temaşa ediyordu. Leonardo
fırçasını, boyalarını hazırlamıştı. Portreyi açmıştı. Odanın ortasında, o
kadını eğlendirmek için kurduğu fıskiyeyi açtı. Düşen sular cam kürelere
çarpıyor, garip hafif bir müzik yaratıyordu. Fıskiyenin etrafında Leonardo
kendi eliyle kadının çok sevdiği iris çiçeklerini dikmişti. Halının üstünde bir
beyaz Asya kedisi uyuyordu. Onu da kadın için satın almıştı. Kedinin bir gözü
topaz sarısı, bir gözü de safir mavisi idi. Talebesi Saleno notaları açmış,
viyolasını akort ediyordu. Sonra Leonardo'nun Milano'dan beraber getirdiği
ikinci bir müzisyen geldi. O da Leonardo'nun icadı olan ve bir at kafasına
benzeyen gümüş lavtayı çalıyordu.
Kadını
eğlendirmek için Leonardo en iyi şarkıcıları, hikâyecileri ve şairleri davet
ederdi. Kadının yüzünde, bu seslerin uyandırdığı çizgileri takip ederdi. Fakat
son zamanlarda bu toplantılara pek lüzum kalmamıştı. Çünkü kadının bunlarsız da
sıkılmadığını görmüştü. Yalnız müzik devam ediyordu.
Her
şey hazırlanmıştı. Fakat kadın, hâlâ görünmüyordu.
Gelmeyecek
mi diye düşündü Leonardo, bugün ışık ve gölge tam bu işe elverişli, acaba
birisiyle çağırtsam mı? Fakat beklediğimi biliyor. Herhalde gelecektir.
Talebeleri üstatlarının sabırsızlığının gittikçe arttığını görüyorlardı.
Birdenbire pınarın suları yan tarafa eğildi, cam küreler ses verdi ve su
damlaları altında iris yaprakları titreşiyordu.
Üstadın
yüzünde, kadının geldiği belli oluyordu. Odaya önce rahibe Kamila girdi. O her
defasında beraber gelirdi. Odanın bir köşesine oturur; İncil'i açar, onu
okurdu. Varlığından kimse haberdar olmazdı. Konuştuğunu da duyan yoktu. Arkadan
beklenen kadın içeri girmişti. Otuz yaşlarında basit, koyu elbiseli, alnının
ortasına kadar varan şeffaf koyu bir örtü örtülüyordu. Bu Monaliza Gioconda
idi. Kadın, Napoli'nin kadim bir ailesindendi. Vaktiyle zengin olup
Fransızların yağmasından sonra fakirleşmiş Mösyö Gerardini'nin kızı ve Floransa
jokontunun karısı idi. Bu adam, önce iki defa evlenmiş, iki karısı da ölmüştü.
Monaliza üçüncü karısı idi. Bu tabloyu yaparken sanatkâr elli yaşındaydı.
Kadının kocası ne fena ne iyi, tutumlu, orta adamdı. Güzel karısını evin
münasip bir ziyneti sayardı. Ama Monaliza'nın güzelliğini Sicilya öküzlerinin
güzelliği kadar olsun anlamazdı. Bu kadını da kendi arzusuyla değil, babasının
zoruyla almıştı. Kadının ilk âşığı harpte ölmüştü. Kadını başka sevenler de
oldu, fakat kadının hiçbirisine ümit vermediği de söylenirdi. Sakin, mütevazı
ve dindardı. Kilisenin bütün emirlerini yerine getirirdi. İyi bir ev kadını,
sadık bir zevceydi. On iki yaşındaki üvey kızı için de şefkatli bir anneydi.
Talebeleri
biliyorlardı ki Leonardo bu kadını ancak çalışma esnasında görebilirdi ve
hiçbir zaman yalnız kalmazlardı. Ama talebesi Giovanni hissederdi ki sanatkârla
kadının arasında, onları diğer insanlardan ayıran esrarlı bir bağ vardı. Ve bu
sır başkalarının aşk dedikleri şey değildi.
Leonardo'dan
işitmişti ki sanatkârlar yaptıkları portrelerden kendilerine benzeyen bir yüz
yaratmaya meylederler. Çünkü Leonardo'ya göre insanın vücudunu ruhu biçimlendirirdi.
Giovanni dikkat ediyordu ki yalnız portre değil, bizzat Monaliza da zamanla Leonardo'ya
benzemeğe başlamıştı. Bu benzeyiş yüz hatlarından ziyade, gözlerde ve
gülümsemede idi.
Giovanni
hayretle hatırlıyordu ki aynı tebessüm İsa'nın yaralarına elini dokunduran
Thomas'ın yüzünde de vardı. Çünkü Verrocchio'nun bu tablosuna genç Leonardo
model durmuştu.
Üstadın
ilk eserlerinden birisi olan Havva'nın portresinden sonra, Melek portresinde de
bu tebessüm görülürdü. Sanki Leonardo her yerde kendi güzelliğinin tam bir yansımasını
aramış ve onu nihayet Monaliza'nın yüzünde bulmuştu.
Bazan
Giovanni ikisinin yüzündeki bu gülmeye bakarken âdeta korkar ve bir mucize
karşısında olduğunu sanırdı. Hakikat bir hayal ve hayal bir hakikat gibi
görünürdü. Sanki Monaliza canlı bir kadın değil ve Mösyö Jokont'un karısı değil
de Leonardo'nun çağırdığı bir hayalet, bir büyü ve Leonardo'nun kadın dublörü
idi.
Monaliza,
kucağına sıçrayan kediyi okşadı. Leonardo işe başladı. Bazan fırçayı bırakır,
dikkatle onun yüzüne bakardı. Bu yüzdeki en küçük gölge, en hafif değişiklik
onun gözünden kaçmazdı.
“Madam,”
dedi Leonardo, “bugün o kadar sakin değilsiniz.” Monaliza sakin bakışını
Leonardo'ya yönelterek, “Evet,” dedi “biraz yorgunum. Üvey kızım hasta, bütün
gece uyumadım.”
“Bugün
çalışmayı bırakalım mı?”
“Hayır,
böyle bir güne yazık değil mi? Şu narin gölgelere, şu canlı gün ışığına bakın,
tam benim günüm. Beni beklediğinizi biliyordum. Erken gelecektim ama Madam
Sofonizba…”
“Kim?”
dedi Leonardo. “Anladım... Sesi pazar karısına, kokusu bir bakkal dükkânına
benzer.”
Kadın
gülüyordu:
“Madam
Sofonizba bana dün akşam Madam Anjelika'nın verdiği ziyafeti, kadınların
kıyafetlerini; kimin kime kur yaptığını anlatmağa geldi.”
“Anlaşıldı.
Sizin keyfinizi kaçıran, kızınızın hastalığı değil, bu dedikodu. Madam farkında
mısınız ki herhangi manasız gündelik bir dedikodu bile bazan ruhlarımızı
karartır ve ağır bir ıstıraptan fazla keyfimizi kaçırabilir.”
Kadın
başını eğdi. Zaten ikisi kelimesiz anlaşıyorlardı. Resme devam etmeğe çalıştı.
Monaliza
üstada: “Bana bir şey anlatın,” dedi.
“Ne?”
Kadın
bir an düşündükten sonra: “Venüs’ün âleminden bir şey,” dedi.
Leonardo
onun bilhassa sevdiği hikâyeleri, seyahat hatıralarını, tabiat gözlemlerini,
resim planlarını bilirdi. Ve her defasında, hafif bir müzik eşliğinde, bir
çocuk basitliğiyle bunlardan birisini anlatırdı. Leonardo'nun bir işareti
üzerine “Venüs Âlemi” hikâyesine refakat etmek üzere sazlar çalınmağa başladı.
“Sicilya
sahillerinde oturan gemiciler hikâye ederler ki denizde ölmesi mukadder olanlar
en şiddetli fırtınada aşk ilahesinin biri olan Kıbrıs'ı görebilirlermiş. Adanın
güzelliğine meftun olan nice gemiciler kayalıklarda denize dökülmüşlerdir. Nice
batmış gemilerin bakiyeleri hâlâ oralarda görülür. Bunlar o kadar çoktur ki
sanki mahşer olmuş ve batan gemiler ortaya çıkmıştır. Lakin adanın üstünde
ebediyen mavi bir gök parıldar ve güneş çiçekli tepeleri aydınlatır. Hava o
kadar sakin ki bacalardan çıkan dumanlar dimdik havaya yükselir. Denizde ölecek
olanlar bu yakın ve sakin denizi görürler. Rüzgâr onlara çiçek kokuları
getirir. Fırtına ne kadar şiddetli ise, Kıbrıs'taki sükûn da o kadar derindir.”
Hikâye
bitince, Leonardo sustu. Çalgılar da sustular. Böylece bütün seslerden daha
şahane olan bir sükûn, müzikten sonraki sükûn peyda oldu. Monaliza, müziğin
ninnisiyle ve sükûnla hakiki hayattan uzaklaşmış vuzuh dolu yüzüyle sakin
sular gibi esrarlı, şeffaf fakat hiçbir bakışın derinlerine inemediği bir
gülümseme ile Leonardo'nun yüzüne bakıyordu.
Giovanni'ye
öyle geliyordu ki Leonardo ile Monaliza karşı karşıya konmuş ve birbirinde
sayısız yansımalar yapan iki ayna idiler.