20 Ağustos 2022

Çam palamut meşesi...

Bugün ölülerden tek farkım mezarda değil evde yatıyor oluşumdu. Ne güzel bir uyku düzeni tutturmuştum, üstelik yaz gelince de pek bozulmamıştı. Ne var ki şu son birkaç günde bozuldu gitti. Havadaki nem miktarından mıdır nedir. İstanbul'da nem oranı yüzde yüze çıkmışmış. Evde oturunca pek etkisi olmuyor, keşke tek derdimiz bu olsaydı. Sabah kaçtı uyandığımda? On muydu neydi. Yatakta dünkü kadar vakit geçirmedim, kalkıp kahvaltı hazırladım. Çay demini tutana kadar salonda eşelendim. Kahvaltı ettim. Ederken YouTube'dan bir şeyler izledim.

Banyoya geçip sakalımı düzelttim. (Sakalı bir ay kadardır bırakıyorum. Esasında sakalım hep vardır, haftada bir tıraş olurdum. Lakin biraz uzatmaya karar verdim ve işte bir aydır uzatıyorum. Sekiz-on günde bir sakalın üzerinden beş numarayla geçmekle birlikte, bıyığıma dokunmuyorum, o uzun dursun bakalım.)

Dünden dışarı çıkmayı kararlaştırmıştım ama bir yandan da çıkasım yoktu. Eşelendim de eşelendim. Karnım acıktı, yemek de yapmadım bugün, karpuz kesip peynirle yedim. Vakit de epey geçince, artık bu saatten sonra çıkılmaz, dedim. Nitekim akşam sekizde havuza gidecektim. Havuz zamanı yaklaşınca da evden çıktım. Varınca doğrudan havuza gitmeden soracağım bir-iki soru için görevlilerin masasına yöneldim. Bugün erkek seansı yok demezler mi. Nasıl? Telefonu çıkarıp baktım, evet, hakikaten de benimki yarınmış. Bugün diye karıştırmışım. Gerisin geri eve geldim. Gelirken de yolda, madem öyle, hava da serinlemiş, çantayı eve bırak, çık biraz gez, dedim kendi kendime. Çıktım mı, hayır tabii ki. Gene oturdum ve eşelendim.

İmdi soru şu, böyle bir canlının bir ölüden farkı nedir?

9 Ağustos 2022

Masal masal matitas

Otobüsle Bolu'ya gidiyordum, İzmit otogarında yanıma otuz beş yaşlarında biri bindi. Hemen de konuşmaya başladı. İlk bakışta oturaklı, aklı başında birine benziyor, fakat konuşmaya başladı mı birinci dakikanın sonunda ne mal olduğu ortaya çıkıyor. Hepimiz desteksiz atan efsane yalancılar görmüşüzdür ya, bu da onlardan biriydi işte. Hayatları yalan olduğu için bir yerden sonra yalanlarını kendileri de inanarak söylerler, bu da işe renk katar. Eskiden böylelerine tahammülüm azdı, yalanlarını oracıkta yüzlerine çarpmaya meyilliydim, sonraları değişti bu tabii, şimdi hoşuma gidiyor dinlemek, hatta sorduğum sorularla güzel yalanlara bile yönlendiriyorum. Bunda da öyle oldu işte.

Ne iş yaptığımı sordu, öğretmenlik dedim, sende okuyan çocuk var mı diye de ekledim. İki oğlum var, dedi. Kaça gidiyorlar, diye sordum bu kez, büyüğü liseyi bitirdi, dedi. O halde üniversite sınavına girmiştir, kaç puan aldı diye sordum. Valla doğrusunu istersen girip girmediğini bilmiyorum, dedi. Çünkü o İstanbul'da çalışırken çoluk çocuk memleketteymiş. Dershaneye yazdırdım, deyince araya girdim, iyi de sen çocuğun sınava girip girmediğini, girdiyse kaç puan aldığını bilmeden dershaneye nasıl yazdırdın, dedim. Sınava girdi, demez mi bu kez. Beyin cerrahlığı kazandı ama gitmiyor, pilot olmak istiyor, dedi. Muhatabımın kumaşı bir güzel ortaya çıktığı için eğlenmek amacıyla hafiften ortalığı kızıştırmam gerekiyordu, bir yandan da gülmemek için kendimi zorluyordum. Sen, diye sürdürdüm, çocuğu dershaneye yazdıracağına psikoloğa götür, zira beyin cerrahlığını şu zamanda elinin tersiyle iten çocuğu anca psikolog paklar. Geçiştirdi tabii bu dediğimi. Ben de içimden üniversitelerde beyin cerrahlığı diye tercih edilecek bir bölüm olmadığını söylesem mi diye geçirdiysem de vazgeçtim.

Lafa devam ettik. İki evliyim dedi, eşlerden biri İstanbul'da, öbürü memleketteymiş. Bana İstanbul'da nerede oturduğumu sordu söyledim, ben sordum, işe bakın ki oturduğu semtin adını bilmiyor. Otobüse de İzmit'ten binmişti ya. Sonra ev kiralarından açıldı konu. Geçen yıl ev sahibi, oğlum evleniyor diyerek evden çık demiş. Bu da eğer kirayı arttırmak istiyorsan söyle, istediğin kirayı vereyim demiş. Yok, ev sahibi ısrar edip çıkacaksın demiş. Bizimki de, çıkarım çıkmasına ama senin evi başkasına kiraladığını da öğrenirsem elimden kurtulamazsın diye yanıtlamış. Nitekim öğrenmiş de. Ve gidip eski ev sahibinin boğazına yapışıp adamdan yüz elli milyar para almış. Nasıl, adam sana hiç itiraz etmedi mi, diye sordum, geçiştirmek için araya başka bir laf soktu, İstanbul'daki eşinin kim olduğunu söyledi. Kimmiş, sıkı durun, İstanbul Havalimanı müdürü. Gülmemek için kendimi zor tuttum cidden. Neden uçakla gitmiyorsun peki, diye ben sormadan o cevapladı, uçakla daha uzun sürüyor dedi. Önceden havaalanına gidecekmişsin de, şuymuş da buymuş da çok sıkılırmış falan. Yaptığı bu otobüs yolculuğu da on iki saat kadar sürecekti. İşe bakın ki uçak yolculuğundan sıkılan bu arkadaşımızın otobüste koltuk numarası bile yok, sefer dolu olduğu için, bu da artık ısrar mı etti ne ettiyse numarasız bilet satmışlar, boş koltuk oldukça oturacak, olmayınca da kaptanın yanında ya da arada gidecek. Nitekim yanımdaki boş koltuğa da böylece oturmuştu.

Ne iş yapıyorsun diye soruverdim. Kaçak sigara, dedi. Yüz renginden anladım ki en büyük hayali bu iş. Kaça alıp kaça satıyorsun diye sordum, ben büyük iş yapıyorum, tırlarla İran'dan, Gürcistan'dan getiriyorum dedi. Yakalanmadan nasıl taşıyorsun, diye sordum, hallediyoruz diyerek geçiştirdi gene. Bir tırdan ne kazanıyorsun diye üsteledim, karton işi dedi, kartonunu yetmişe alıyoruz, ya kaça satıyorsunuz, ona da doksan dedi. Peki de paketini senden dokuza alan kişi bunu piyasada kaça satıyor, diye sorunca da yirmi beşe dedi. Sen neden az kârla satıyorsun soruma da, millet de ekmek yesin cevabını verdi.

Kahramanımızla muhabbetimiz bundan ibaret kaldı, zira Düzce'de koltuğun sahibi binince bunu kaldırdılar. Hava da kararmıştı, keşke gündüz vakti olsa ve yol arkadaşlığımız daha uzun sürseydi de siz o zaman görseydiniz, ben ona ne yalanlar söyletirdim. 

1 Ağustos 2022

Adamımız

Önceki gün sabah erkenden kalkıp kahvaltısını eder, duşunu alır, evden çıkıp Fındıklı'ya doğru yol alır. Lakin oradaki işine daha iki saat süre vardır, o da Taksim'deki Sıtarbaks'a girer, bir kahve içer, telefona bakınarak zaman öldürür. Vakit yaklaşınca da kalkıp Kazancı Yokuşu'ndan aşağı Fındıklı'ya yürür. İşini öğleye doğru bitirip aynı yoldan Taksim'e döner. Ne yapsam diye düşünürken AKM kütüphanesine gidip orada biraz zaman geçirmeye karar verir. Gider ve bir saate yakın kitaplara bakınır, atlasları filan inceler. Kütüphaneden çıkar, tiyatro salonunun fuayesinde bir hareketlilik görür, görevliye burada ne etkinliği olduğunu sorar, İlhan İrem'in cenazesi var, yanıtını alır. Cenazeye katılmaya karar verip salonun yolunu tutar, üst balkona geçip oturur. Tören bir saat kadar sürdükten sonra tabut Bebek Camii'ne götürülmek üzere omuzlanır, adamımız da dışarı çıkıp İstiklal kalabalığına karışır. Taksim Meydanı o bilindik cereyanla ne güzel esiyorken caddenin içi oldukça bunaltıcıdır. Yılın şimdiye kadarki en sıcak günü olmalı, diye geçirir içinden. İstiklal'i boydan boya yürüyüp Tünel'e biner, Karaköy'e, oradan da tramvayla Sultanahmet'e gider. TİEM'e gidip süresi dolmuş Müze Kart'ını yenileyip –İstanbul'un temel eserlerini altı ayda bir görmeyi kendine adet edinmiştir ya– Topkapı Sarayı'na yönelir. Sarayı bir buçuk saat kadar gezip çıkar, gelmişken Arkeoloji Müzesi'ni de gezsem mi diye geçirirken kapıdaki kuyruğu görüp vazgeçer, zaten de daha geçen ay gelmiştir. Gülhane Parkı'na dalar, bir saat kadar uzanıp biraz kitap okur, sonra kalkıp Gotlar Sütunu'nun önüne gider, orada da yarım saat kadar oturup okuduktan sonra Sarayburnu kapısından çıkıp Eminönü'ne gidip vapura biner, Kadıköy'e gider, A ile buluşurlar. Bir yerde oturup bir şeyler içerler, A'nın başından geçen mini bir maceradan konuşurlar. Adamımız yorgundur, üstelik de sabahın köründe kalkıp sınav görevi için yollara düşmesi gerekmektedir, bundan ötürü erken kalkarlar, Söğütlüçeşme'ye kadar sohbet ederek yürürler, A geri döner, adamımız metrobüse binip interkontinental bir yolculuk yaparak eve gider.

29 Temmuz 2022

Temmuz bitmek üzereyken

Önceki gün. Sabah erkenden kalkıp Maltepe'ye doğru yola çıktım. İşlerimi bitirdiğimde vakit öğleden sonrasını geçiyordu. Dönüş yolunda Göztepe'de inip yürümeye başladım. Parkta durup biraz dinlendim, biraz da fotoğraf çekip devam ettim. Caddebostan'a varıp orada da biraz oturduktan sonra otobüse binip Kadıköy'e gidecektim ki yürümeye devam etmenin daha iyi olacağına karar verdim. Kalamış'a, oradan Fenerbahçe'ye kadar yürüyüp orada da biraz parkta oturdum. Bugün maç günüymüş, herkes formasını giymiş, Galatasaray'a küfürler ederek maç saatini bekliyor. Rakipse Ukraynalı. Ortalık neşeli. Şöyle bir alıcı gözle etrafı süzdüm, herkes Fener'in kazanacağından emin tabii. (Fenerli olduğum günleri yad ettim. Bir zamanlar ben de bunlar gibi Fenerbahçeliydim. Yirmiyle otuzlu yaşlarım arasında ne olduysa günün birinde futbola karşı hiç ilgim kalmadığını fark ettim. Artık Fener beş gol yese bile oralı olmuyor, takımın oyuncularını bile tanımıyordum filan...) Stadın önünden geçerek Altıyol'a, oradan da Rıhtım'a gittim. İstanbul Kitapçısı'na oturdum. Gündüzden M'yle sözleşmiştik, o geldi, kalkıp biraz yürüdükten sonra gidip başka bir yere oturduk, iki saat kadar konuşup ettikten sonra kalktık, evli evine köylü köyüne. Ben her zamanki gibi metrobüse, oradan da eve. Telefona baktım, on yedi km. yol yürümüşüm, eh fena değil. Gece aklıma geldi, açıp baktım Fener yenilmiş.

Dün. Restorasyonu biten Yerebatan Sarnıcı açılmış, gidelim mi demişti Z. Gideriz demiştim. Ama kendisi de eklemişti, çok kalabalıkmış. Benim bu aralar sarnıç göresim yoktu zaten, başka zaman da olur, ben asıl ne zamandır bir türlü gidemediğim Neve Şalom Sinagogu'nu görmek istiyordum. Üstelik de haftada en az bir defa, bazan neredeyse her gün Galata'dan geçmeme rağmen. O halde sabah Şişhane'ye gider, oradan Galata'ya çıkıp sinagogu gezeriz, oradan da sarnıca gideriz, diye önerdiydim Z'ye. Gittik, önce sinagogun kendisini, sonra müzesini gezdik. Sinagog üzerine biraz yorum neyim yaptım Z'ye, işte cami ve kiliseye benzer yanları, benzemez yanları falan... Kırk dakika kadar içeride kaldıktan sonra çıkıp tramvaya indik.

Biraz sonra sarnıcın yanından geçerken baktık ki o da nesi, bir kuyruk ki sorma, benim beklediğimin üç beş misli. Oracıkta vazgeçtik haliyle, tramvaydan da Sultanahmet yerine Çemberlitaş'ta indik. Bari Şerefiye Sarnıcı'nı görelim dedi Z, oraya yöneldik, öğle arasıymış, bir saat bekleyecekmişiz şu bu. Beklemedik tabii. Acıkmıştık da. Nuruosmaniye'de ben yemek yedim, Z sokak yemeğinin temizliğinden emin olamayınca yemedi. Benim için bu tür şeyler mesele olmamıştır hiç. Nüfusu sekiz milyara dayanan bugünün dünyasında biz yiyip içtiğimiz hangi şeyin nerede nasıl üretildiğini biliyoruz ki? Neyse... Ben yemek yedikten sonra az ötede oturup çay içtik, konuşmamızın konusu da yiyip içtiklerimizin hijyeniydi hâlâ. Geçen sosyal medyada dolaşan bir habere göre Türk Hava Yolları'nın yemeğinden yılan kafası çıkmış, dedi Z. Yılandan hiç midemin bulanmadığını söyledim. İnsan yaşamadan bilemez tabii, e benim de yemeğimde bugüne değin hiç yılan başı çıkmadı ama çıksaydı da çok büyük ihtimalle tadına bakardım. Gene neyse... Mahmutpaşa'ya daldık. Bir kalabalık, bir kalabalık... Zaten sokaklar daracık, yaya trafiği kilitleniyor. Bazı turistlerde de hiç kafa yok, vallahi billahi yok. Eminönü'ne inesiye yirmi tane bebek arabası saydım. İnsanın Mahmutpaşa'ya, Tahtakale'ye bebek arabasıyla girmesi için geri zekâlı olması lazım, başka bir şey değil. Bebeklere yazık yahu. Bir de sıcak.

Z'nin sarnıçları görememesi kötü oldu tabii, bari bir-iki han göstereyim deyip Büyük Yeni Han'a götürdüm. Orayı da gezdikten sonra Eminönü'e inip Karaköy'e geçtik, İstanbul Kitapçısı'na çıkıp oturduk. Hemen de ikimizin birden dikkatini çekti, köprünün bu tarafı nasıl sakin böyle. Bu bezdiren havada burası püfür püfür esiyor ve terasta birkaç tane boş masa var. Hayret. Orada bir saati aşkın oturduktan sonra kalktık, Tophane'ye gidip Sıtarbaks'a oturduk. Kahve içerken burada satılan bardak mardakların neden bu kadar pahalı olabileceğini konuştuk. Yani kıytırık bir kupanın üç yüz beş yüz liraya satılmasının mantığını öğrenmek istiyorum ben, mantığını bana deyin, kendisi sizin olsun. Buna da neyse... 

Fındıklı'ya, oradan da Kabataş'a gidip Taksim'e çıktık. Bir yere daha oturduk. Bir şeyler atıştırdık. Akşam da olmuş sayılırdı artık. (Bu yaz günleri de ne güzel böyle be, gün bitmek bilmiyor. Keşke hep böyle olsa.) Kalkıp İstiklal'i yürüdük. Gogol'ün Palto'sunun Can Yayınları'ndan çıkan versiyonunu arıyor Z, yolumuzun üstünde Mephisto'ya baktık yok, İnsan'a baktık yok. Yapacak bir şey yok. Devam ettik, sabah başladığımız yere, Şişhane'ye varıp metroya bindik, evli evine köylü köyüne.

Ağustosa girmek üzere olduğumuz şu günlerinize bolca serinlikler dilerim efendim.

25 Temmuz 2022

Neymiş

Online bir mesleki gelişim kursuna katıldım. Sertifika almak için on beş soruluk kurs sonu sınavında %50 başarı şartı vardı, her halukarda geçerim dedim, %40'ta kaldım. Demek ki neymiş?..

23 Temmuz 2022

Mesele yok

Dün öğle üzeri Perşembepazarı'na gittim, oradaki ufak bir işimi hallettikten sonra iki adım ötedeki Salt'ın kapısında buldum kendimi. Kapıdaki arkadaşa, görecek bir şey var mı, diye sordum, var deyince içeri girdim. Varşova'dan gelen bir film gösterimi sergisi var. Beş on tane tüplü televizyondan Polonyalı yönetmenlerin vakti zamanında çektikleri kısa filmler gösteriliyor. Galiba çoğu amatör yönetmen. Alacakaranlıktan Önce adlı altı dakikalık filmi izleyip kalktım, diğerlerineyse sırayla göz attım, koltuklar rahattı, azıcık dinlenmiş de oldum.

Sonra mimarlık kütüphanesine şöyle bir göz attıktan sonra oranın içinden geçilen kasa odalarındaki Osmanlı paraları sergisini gezdim. Bilen bilir, Galata'daki Salt binası, zamanında Bank-ı Osmanî'nin bulunduğu bina. Sonra birer birer üst katlara çıktım, gezinip binanın fotoğraflarını çektikten sonra çıktım.

Yukarıya doğru giderken Şınaydertempel'e de bir bakayım dedim. Bir şeyler var mı diye sordum, evet, orada da bir resim ve heykel sergisi varmış, onu da hemencecik gezip çıktım. Schneider Tempel, Galata bölgesindeki eski bir sinagog, pek büyük değil, günümüzde sanat merkezi olarak kullanılıyor. Buraya en son Gürbüz Doğan Ekşioğlu'nun sergisine gelmiştim, iki yılı geçti galiba.

Yukarı doğru çıkmaya devam ettim, garibim yaşlı bir çift uflaya puflaya yokuşu çıkıyordu, Galata Kulesi'ne çok var mı diye sordu amca, on dakika var dedim, halbuki benim adımlarımla bir iki dakika kalmıştı. Yaşlılık zor iş vesselam.

Baktım kulede pek sıra yok, ben de hemen kuyruğa katıldım, az sonra da içeri girdim zaten. (Kuyrukta yaşlıca iki Fransız abla hemen arkamda konuşuyorlardı. Üstelik bunlar Cezayir asıllı filan da değil, bildiğin Fransız. Evet, önceki günkü meseleden söz ediyorum gene. Türkiye ucuzlayınca bu yıl gözle görülür artış var Avrupalı turist sayısında.) Yukarısı her zamanki gibi harika esiyordu. Biraz fotoğraf çekip indim. Kararsızdım, İstiklal'e mi çıksam, aşağıya mı insem derken Tophane'ye indim. Yemek yiyip gidip bir kafede oturdum, Salt'tan aldığım bülteni biraz okudum, biraz da telefona bakındım, bir saat kadar orada oyalandıktan sonra da kalkıp Kabataş'a yürüdüm. Gene kararsızdım, Taksim'e çıkıp oradan mı eve gitsem, yoksa Kadıköy'e gidip oradan mı? Kendimi iskelede buldum, az sonra da vapur geldi, ver elini Kadıköy. İstanbul Kitapçısı'nda biraz otururdum ama kapanmasına yarım saat vardı, ben de metrobüse doğru yol aldım. Fakat az sonra aklıma evde lazım olan bir iki şey gelince Ayrılıkçeşmesi'ndeki AVM'ye saptım. Nihayetinde de Söğütlüçeşme'ye, oradan da eve.

İstanbul ısınmaya başladı, lakin akşamlar iyi gene de. Hep böyle sürmesinde benden yana mesele yok. Serinlikler diliyoruz efendim.

21 Temmuz 2022

Temmuzun üçte ikisi geride kalmışken

Dün gün boyu evde oturunca bari akşam dışarı çıkayım diyerek saat ona doğru evden çıktım. Nereye gideceğimeyse oracıkta karar verdim. Yukarıki caddeye varıp yürümeye koyuldum, (gözüme kuruyemişçi çarptı, biraz ceviz içi aldım), Kulaksız'a varınca kaç zamandır buraya gelip bir gezeyim diyerek hep de ertelediğim tarihi mezarlığa gireyim bari, dediysem de gene ertelemek zorunda kaldım, zira akşam olunca kapıları kapatmışlardı. Ben de Kasımpaşa'ya saptım, Haliç'teki o parkın adı ne sahi, orada beş on dakika dinlenmek üzere durup saate baktım, evden çıkalı kırk dakika olmuştu. Biraz arkadaşlarla mesajlaştım, Y'yi aradım, Y şu an Bolu'da, biz konuşurken orada deprem oldu. Daha sonra WhatsApp grubumuza yazacağına göre merkez üssü Düzce olan 4.2 şiddetinde bir depremmiş. Bundan böyle görüp göreceğimiz en büyük deprem bu olsun temennileriyle konuşmamızı bitirdik. Kalkıp Şişhane'ye, oradan da İstiklal'e doğru yürümeye devam ettim. Caddeyi boylu boyunca yürüyüp Taksim'e vardım. 

(İstiklal'de bilindik mevsim kalabalığı, yürümek bile zor bu saatlerde. Pastane camekânları önünde durup selfi çeken mi dersin, selfiyi boşverip elindeki tatlı kutusunu dükkânın logosuna denk getirip çekmeye çalışan mı? Kim ne derse desin, dünya tarihinin hiç görmediği bir görgüsüzlük çağını biz yaşıyoruz, tam ortasındayız. Instagram görgüsüzlük okyanusuna döndü. Turistin görgüsüzü bir yana, son yıllarda Avrupalı turist de artık gelmez oldu derken bu yıl gene göze çarpmaya başladılar, nedeni belli tabii, konu açılınca da herkes aynı örnekleri veriyor zaten: Adamın maaşı diyelim dört bin euro, bunun yalnızca binini bozdurup Türkiye'ye geldi mi kral gibi on günlük tatil yapar, üstelik de şu enflasyonda. Burada ise millet memleketine gidemiyor.) 

Taksim'de direkt metroya binip metrobüse gittim, oradan da eve döndüm. Hava da olabildiğince güzeldi, esiyordu. Yürümek iyidir arkadaşlar.

***
Bugün de şu vakte kadar hep evdeydim. Kahvaltı ettim. Bilgisayarı açıp bir şeyler okudum. Telefona takıldım, yemek yaptım, yemeğin yanına salata yapayım derken baktım sadece göbek marul var, yalnız gitmesin diye içine bir tane de soğan doğradım (bu salatanın adını marsoğ koyalım), şimdi de bir yandan soğuttuğum çayımı içiyor, bir yandan da bunu yazıyorum. Birazdan duş alıp çıkacağız gene. Benle yalnızlığım. Bakalım bugün nereye gidiyoruz. Herkese yaz boyu serinlikler diliyoruz.

20 Temmuz 2022

Serinlikler

Bari günlük tutayım burada... Malzeme desen istemediğin kadar. İstanbul'da malzemeden bol ne var? Hem zaten bloğa yazmadığım için sürekli kendime söylenip duruyorum. O halde yaz kardeşim, seni tutan mı var.

Bu hayattaki en sevimsiz, tatsız meselelerden biri nedir: Yolu biliyor olmanıza rağmen girip yürümüyor oluşunuz.

Bugüne değin tıkanmaktan, bir türlü yazamamaktan yakınıp çare soran kaç insana akıl vermişliğim vardır halbuki: Tıkanmanın tek çaresi yola devam etmektir kardeşim. Berbat, gereksiz, anlamsız şeyler çiziktireceksen bile her gün, bilemedin her hafta çiziktireceksin bir şeyler... İşte bunu bilen, bunu diyen fakirin kendisi bu reçeteye uymuyorsa bilin ki orada sıkıntı vardır. 

Bu hayattaki en sevimsiz, tatsız meselelerin bir diğeri de, hiç kuşkusuz, kişi kendine verdiği sözü tutmamaktır. Bakalım tutabilecek miyiz. 

İstanbul'da meseleden bol ne var deyince tabii bu işin bir yüzü, diğer yüzüyse şudur ki yazmak dedin miydi malzemesi de kişinin içindedir sanki, ne dersiniz?

Yaz günlerinize bolca serinlikler dilerim efendim.

21 Haziran 2022

Müslümanlarla Frenkler

Peygamberin ümmeti dokuzuncu yüzyıldan sonra kendi kaderinin iplerini elinden kaçırmıştı. Yöneticilerinin hemen hepsi yabancıydı. İki yüzyıllık Frenk işgali boyunca gözlerimizin önünde resmi geçit yapan onca kişilikten hangileri Araptı? Vakanüvisler, kadılar, birkaç yerel emir (...) ve iktidarsız halifeler. Ama iktidarı asıl elinde tutanlar ve hatta Frenklere karşı mücadelenin belli başlı kahramanları -Zengi, Nureddin, Kutuz, Baybars, Kalavun- Türk’tü; el-Efdal Ermeni’ydi; Şirkuh, Selahaddin, el-Adil, el-Kâmil Kürt’tü. Bu devlet adamlarının çoğu kültürel ve duygusal açıdan Araplaşmıştı haliyle; ama Sultan Mesud’un 1134’te Halife el-Müsterşid’le tercüman aracılığıyla konuştuğunu unutmayalım; çünkü Bağdat’ın kendi boyu tarafından fethedilmesinden seksen yıl sonra bile bu Selçuklu sultanı tek kelime Arapça bilmiyordu. Daha da kötüsü: Arap veya Akdeniz uygarlıklarıyla hiç ilgisi olmayan çok sayıda bozkır savaşçısı durmadan gelip yönetici askeri kasta katılıyorlardı. Baskı altına alınan, ezilen, horlanan, kendi topraklarında yabancı konumuna düşürülen Arapların yedinci yüzyılda başlamış kültürel gelişmeyi sürdürmeleri olanaksızdı. Frenkler geldiğinde bulundukları yerden bir adım ileri gidemeyip geçmişin mirasını yemekle yetinmeye başlamışlardı bile. Ve bu yeni istilacılardan birçok alanda üstün olsalar da, gerileme dönemine girmişlerdi aslında.

Arapların [bir diğer] “hastalığı”, istikrarlı kurumlar inşa edememeleridir. Frenkler ise Doğu’ya gelir gelmez gerçek anlamda devletler kurmayı başarmışlardır. Kudüs’te saltanat verasetinde genellikle bir çatışma çıkmıyordu; krallık meclisi hükümdarın siyaseti üzerinde etkili bir denetim kuruyor ve ruhban sınıfının iktidar oyunundaki rolü de kabul ediliyordu. Müslüman devletlerde ise durum hiç böyle değildi. Her monarşi, hükümdarın ölümüyle bildikte sallanıyor, iktidar ne zaman el değiştirse iç savaş tehlikesi yaşanıyordu. Bu hadisenin tüm sorumluluğu, devletlerin varlığını bile sürekli tehdit eden, o ardı arkası kesilmeyen istilalara yüklenebilir mi? Suçu, ister doğrudan Araplar isterse Türkler veya Moğollar söz konusu olsun, bölgeyi egemenliği altına alan halkların göçebe kökenli oluşunda mı aramak gerekir? (...) Aynı sorun, çok az değişmiş bir ilişkiler toplamı içinde, yirminci yüzyıl sonu Arap dünyasında da hâlâ gündemde[dir].

İstikrarlı ve kabul gören kurumların bulunmamasının, özgürlükler üzerinde de belli sonuçlara yol açması kaçınılmazdı. Batılılarda, Haçlı Seferleri döneminde, hükümdarın iktidarına ihlal edilmesi epey güç ilkeler yön verir. Üsâme, Kudüs Krallığı’na yaptığı bir ziyarette, “şövalyeler bir karar verdiklerinde, kralın bunu değiştiremediğini veya bozamadığını” saptar. İbn Cübeyr’in Doğu seyahatinin son günlerine ait şu tanıklığı daha da anlamlıdır: 

Tibnin’den ayrıldıktan sonra, ardı arkası kesilmeyen bir dizi çiftlik ve köyden geçtik; topraklar gayet güzel sürülmüştü. Buraların tüm sakinleri Müslüman, ama Frenklerle iyi geçiniyorlar. (...) Evleri kendilerine ait ve mallarına, mülklerine de hiç dokunulmamış. Suriye’de Frenklerin denetimi altındaki bölgelerin hepsinde bu düzen geçerli: Araziler, köyler ve çiftlikler Müslümanların elinde kalmış. Kendi durumlarını Müslüman bölgelerinde yaşayan din kardeşleriyle kıyasladıklarında, bu adamların çoğunun gönlüne kuşku düşüyor, çünkü Frenkler onlara hakkaniyetle davranırken, öteki taraftakiler kendi dindaşlarının adaletsizliğine maruz kalıyor.

İbn Cübeyr endişelenmekte haklıdır, çünkü bugün Güney Lübnan olan bölgenin yollarında çok ağır sonuçlara gebe bir gerçekliği keşfetmiştir: Frenklerdeki adalet anlayışı, Üsâme’nin de vurguladığı gibi, “barbar" diye nitelenebilecek bazı yönler içerse de, onların toplumu “hak dağıtıcı olma” avantajına sahiptir. Yurttaş kavramından henüz eser yoktur kuşkusuz, ama feodallerin, şövalyelerin, ruhban sınıfının, üniversitenin, burjuvaların, hatta “kâfir" köylülerin, herkesin çerçeveleri gayet iyi belirlenmiş hakları vardır. Arap Doğusu'nda mahkemelerin yargılama usulleri daha akılcıdır; yine de baştaki emirin keyfi iktidarının hiçbir sınırı yoktur. Bu yüzden hem ticaret kentlerinin gelişimi hem de fikirlerin evrimi gecikmiştir.

Hatta, İbn Cübeyr'in tepkisi daha yakından düşünmeyi de hak etmektedir. Hem “melun düşman"ın vasıflarını kabul etme dürüstlüğünü göstermekte hem de Frenklerin hakkaniyetinin ve iyi idarelerinin Müslümanlar açısından ölümcül bir tehlike olduğu kanısından hareketle beddualar yağdırmaktır. Müslümanlar, refahı ve rahatlığı Frenk toplumunda bulurlarsa dindaşlarına -ve dinlerine- sırt dönmezler mi? Seyyahın bu tavrı, ne denli anlaşılabilir olursa olsun, kardeşlerinin de mustarip olduğu bir hastalığın da belirtisidir: Haçlı Seferleri'nin en başından en sonuna kadar, Araplar Batı'dan gelen fikirlere açılmayı reddetmişlerdir. Uğradıkları saldırıların belki de en yıkıcı etkisi bu alandadır. İşgalci açısından topraklarını fethettiği halkın dilini öğrenmek bir hünerdir; istilaya uğrayan halk açısından fatihlerin dilini öğrenmek ise bir taviz, hatta ihanettir. Gerçekten de çok sayıda Frenk Arapça öğrenirken birkaç Hıristiyan dışında memleket nüfusu Batılıların dillerine kulaklarını tıkamışlardır.

Amin Maalouf, Arapların Gözünden Haçlı Seferleri

28 Nisan 2022

Yalancı sabah gibi parlayıp sönen şöhretimi hatırladım

Sonra geçip giden ve bir daha geri dönmeyecek olan ömrümü acı acı düşündüm. Gençlik yıllarımda beslediğim ümitleri, istikbale olan güvenimi, ilk denemelerimde topladığım takdirleri, yalancı sabah gibi parlayıp sönen şöhretimi hatırladım. Bir zamanlar hep küçümseyerek baktığım, ama şimdi azim ve sebatla çalışmış olmaları ve düzenli hayatları sayesinde bir bakıma beni fersah fersah geride bırakmış bulunan okul arkadaşlarımın isimlerini saydım. Bir an boşluktan bunaldığımı hissettim. Cimri insanlar, biriktirdikleri hazinelere bakarken bunlarla neler alınabileceğini hayal ederlermiş. Ben de Ellénore’u düşünürken onun yüzünden nice başarılardan uzak kaldığımı fark ettim. O zamana kadar hiçbir mesleği denememiştim. Bu yüzden şu veya bu mesleğe girdim de başarılı olamadım diye değil, hiçbir mesleğe yönelmedim diye hayıflanıyordum. Ayrıca çalışıp yorulmanın ne olduğunu da bilmediğim için, yapabileceğim bir sürü meslek olduğunu düşünüyordum. Kendi kendime "lanet olsun" diyordum, keşke zayıf, beceriksiz, sıradan bir kişi olmasaydım, hiç olmazsa o zaman böyle boş gezmenin kabahatini kendimde aramazdım. “Olmadı, ne yapayım” derdim. Halbuki herkes benim zekâmı ve bilgimi övüyor ve bu övgüler beni kahrediyordu. Kendimi, zincire vurulup zindana atılmış olan ve pazularını herkesin hayranlıkla seyrettiği bir atlete benzetiyordum. Bazan bir iş tutmak için yaşımın henüz geçmediğini düşünerek cesaretimi topluyordum ama bu sefer de karşımda Ellénore’un hayali beliriyor ve beni yine boşluğa sürüklüyordu. Bu yüzden içimde ona karşı büyük bir öfke duyuyordum. Ama nedendir bilmiyorum, bu öfke Ellénore’un üzülmesine sebep olacağım endişesini kafamdan silemiyordu.

Benjamin Constant, Adolphe

12 Mart 2022

Aşk iki kişiliktir

— Merhaba sahip, artık bana yazmayacak mısın?
— Hiç olur mu öyle şey, Sevgili Bloğum, duymamış olayım.
— Niye yazmıyorsun öyleyse?
— Ne sen sor, ne ben söyleyeyim.
— Peki.
— Seni seviyorum Bloğum.
— Ben de seni.
Sayfa başına git