8 Ağustos 2026

Yaz Günleri

Yapılacak daha önemli bir, hatta birkaç işim olmasına rağmen, bilgisayarın başına oturup buraya (uzun zamandır yazmadığım bloğuma) yazmanın daha iyi bir iş olduğuna karar verdim. Aslına bakarsanız, dün akşam karar vermiştim. Yürüyordum, eve gider gitmez bloğa bir yazı yazayım dedim, ne ki gelince kararıma uymayıp yarına erteledim ve işte şimdi yazıyorum. Daha da aslına bakarsanız, ilkin dün akşam verilmiş bir karar değil bu, bir süredir (artık o süre ne kadarsa) bloğa yazmam gerektiğini kendime telkin edip duruyordum. Daha daha aslına bakarsanız, bloğa uzuun zamandır yazmıyor olmama rağmen, zaten yarıda bıraktığım, kesintiye uğrattığım bir iş değil ki bu, benim nezdimde halen daha gündelik işlerimden biri bu bloğa yazmak. Hani, G. Kore'yle K. Kore yetmiş üç yıldır çatışmamış olmalarına rağmen teknik olarak hâlâ savaştalar ya, benimki de o hesap. Ama işte, hayallerle gerçekler birbirine uymuyor vesaire...
***
Benim durumumda olan bir arkadaşım daha var. Hatta onun durumu benimkinden de beter. Yapılacak çok önemli bir işi var, doktora tezi üzerinde çalışması gerekiyor, gelgelelim en ufak bir hevesi yok.
***
Efendim, geçenlerde fark ettim ki bloğumun görüntülenme sayısı bir milyonu aşmış. Eskiden olsa pek bir sevinirdim doğrusu, şimdiyse içimden öylecene bir, vay be, deyip geçtim. Şimdi tabii, bir milyon göze çok gelebilir ama yirmi yılını doldurmuş bir blogdan söz ediyoruz. Yirmi yıl, dile kolay. Oysaki ben bir yirminci yıl yazısı bile yazmamışım. Onuncu yıl yazısı yazmış mıydım sahi?
***
Bugün insanın vaktinin kaydadeğer bir kısmını sosyal medyada geçirdiği bir devirde blogların eskiye oranla çok daha az okunduğunu tahmin ediyorum. Milyonların Instagram'da, Tiktok'ta ve daha bilmem nerelerde cirit attığı, dikkat seviyelerinin birkaç saniyeye düştüğü, iki üç paragraflık yazıları okumanın bile zor geldiği bir ortamda yazı yazmak ne derece anlamlı, cevap hak eden bir soru mu? O bir yana, burası bana bir tür baba evi gibi geliyor, yirmi yıl sonra bakınca bunu görüyorum. Sözgelimi, Instagram'la, Twitter'la karşılaştırınca bloglardan ne kadar farklı bir ortam olduklarını görüyorsun. Burada yazıp çizenlerle Instagram'da fotoğraf paylaşanlar ne kadar farklı kitleler. Bir Instagram kullanıcısı olarak (aktif olarak kullandığım tek sosyal medya) oradaki benle blogdaki beni bile aynı kişi olarak göremiyorum. Baba evinden kastım şu, yıllardır uğramamış olsan bile döndüğünde, bu dönüş kısa süreliğine de olsa, kendini yabancı hissetmezsin, "buraya aitim" duygusu sen daha oraya varmadan yerini almıştır. Evet, bloğum o zamanlar, mesela on üç-on beş yıl önce hayatımın merkezindeki uğraşlarımdan biriydi. Biriymiş.
***
İstanbul en nemli günlerini ağırlıyor. Geçen yıl daha erken başlamıştı bu günler. Ben bir ara havlu atmıştım, kaç derece olursa olsun sıcağa razıyım, yeter bu nem olmasın noktasına gelmiştim. Sahi, eyyam-ı bahur ne güzel kelimeydi. Şu sosyal medya dilleri de öyle bir hızla fakirleştiriyor ki anlatamazsın.

Bu bunaltıcı havalara rağmen insanın evde oturası gelmiyor tabii. Doğallıkla da her fırsatta çıkıp geziyorum, ne yapayım. Neyse ki akşamları bir nebze de olsa serinliyor. 

Biraz da etimolojiye girelim mi? Gaius Octavius'u bilirsiniz, Roma'nın ilk imparatoru. Ama daha çok Augustus lakabıyla bilinir, Latince saygıdeğer, haşmetli, asaletli anlamlarına gelir. Şu ağustos ayının adı ondan geliyor işte. Kendisini onore etmek için ölümünden altı yıl sonra, MÖ 8'de sextilis ayının adını augustus diye değiştirmişler. Sextilis kelimesinden de anlaşılacağı gibi, o devirdeki Roma takviminde altıncı aydı bu. Ondan bir kırk yıl kadar önce de beşinci ayın adı Augustus'un büyük amcası ve evlatlık olduğu babası Julius Caesar onuruna iulius (İngilizcede july) olarak değiştirilmişti. Ya.

Yazıyı son cümlesine kadar okuyanlara hayırlı serinlemeler efendim.

1 Ağustos 2022

Adamımız

Önceki gün sabah erkenden kalkıp kahvaltısını eder, duşunu alır, evden çıkıp Fındıklı'ya doğru yol alır. Lakin oradaki işine daha iki saat süre vardır, o da Taksim'deki Sıtarbaks'a girer, bir kahve içer, telefona bakınarak zaman öldürür. Vakit yaklaşınca da kalkıp Kazancı Yokuşu'ndan aşağı Fındıklı'ya yürür. İşini öğleye doğru bitirip aynı yoldan Taksim'e döner. Ne yapsam diye düşünürken AKM kütüphanesine gidip orada biraz zaman geçirmeye karar verir. Gider ve bir saate yakın kitaplara bakınır, atlasları filan inceler. Kütüphaneden çıkar, tiyatro salonunun fuayesinde bir hareketlilik görür, görevliye burada ne etkinliği olduğunu sorar, İlhan İrem'in cenazesi var, yanıtını alır. Cenazeye katılmaya karar verip salonun yolunu tutar, üst balkona geçip oturur. Tören bir saat kadar sürdükten sonra tabut Bebek Camii'ne götürülmek üzere omuzlanır, adamımız da dışarı çıkıp İstiklal kalabalığına karışır. Taksim Meydanı o bilindik cereyanla ne güzel esiyorken caddenin içi oldukça bunaltıcıdır. Yılın şimdiye kadarki en sıcak günü olmalı, diye geçirir içinden. İstiklal'i boydan boya yürüyüp Tünel'e biner, Karaköy'e, oradan da tramvayla Sultanahmet'e gider. TİEM'e gidip süresi dolmuş Müze Kart'ını yenileyip –İstanbul'un temel eserlerini altı ayda bir görmeyi kendine adet edinmiştir ya– Topkapı Sarayı'na yönelir. Sarayı bir buçuk saat kadar gezip çıkar, gelmişken Arkeoloji Müzesi'ni de gezsem mi diye geçirirken kapıdaki kuyruğu görüp vazgeçer, zaten de daha geçen ay gelmiştir. Gülhane Parkı'na dalar, bir saat kadar uzanıp biraz kitap okur, sonra kalkıp Gotlar Sütunu'nun önüne gider, orada da yarım saat kadar oturup okuduktan sonra Sarayburnu kapısından çıkıp Eminönü'ne gidip vapura biner, Kadıköy'e gider, A ile buluşurlar. Bir yerde oturup bir şeyler içerler, A'nın başından geçen mini bir maceradan konuşurlar. Adamımız yorgundur, üstelik de sabahın köründe kalkıp sınav görevi için yollara düşmesi gerekmektedir, bundan ötürü erken kalkarlar, Söğütlüçeşme'ye kadar sohbet ederek yürürler, A geri döner, adamımız metrobüse binip interkontinental bir yolculuk yaparak eve gider.

29 Temmuz 2022

Temmuz bitmek üzereyken

Önceki gün. Sabah erkenden kalkıp Maltepe'ye doğru yola çıktım. İşlerimi bitirdiğimde vakit öğleden sonrasını geçiyordu. Dönüş yolunda Göztepe'de inip yürümeye başladım. Parkta durup biraz dinlendim, biraz da fotoğraf çekip devam ettim. Caddebostan'a varıp orada da biraz oturduktan sonra otobüse binip Kadıköy'e gidecektim ki yürümeye devam etmenin daha iyi olacağına karar verdim. Kalamış'a, oradan Fenerbahçe'ye kadar yürüyüp orada da biraz parkta oturdum. Bugün maç günüymüş, herkes formasını giymiş, Galatasaray'a küfürler ederek maç saatini bekliyor. Rakipse Ukraynalı. Ortalık neşeli. Şöyle bir alıcı gözle etrafı süzdüm, herkes Fener'in kazanacağından emin tabii. (Fenerli olduğum günleri yad ettim. Bir zamanlar ben de bunlar gibi Fenerbahçeliydim. Yirmiyle otuzlu yaşlarım arasında ne olduysa günün birinde futbola karşı hiç ilgim kalmadığını fark ettim. Artık Fener beş gol yese bile oralı olmuyor, takımın oyuncularını bile tanımıyordum filan...) Stadın önünden geçerek Altıyol'a, oradan da Rıhtım'a gittim. İstanbul Kitapçısı'na oturdum. Gündüzden M'yle sözleşmiştik, o geldi, kalkıp biraz yürüdükten sonra gidip başka bir yere oturduk, iki saat kadar konuşup ettikten sonra kalktık, evli evine köylü köyüne. Ben her zamanki gibi metrobüse, oradan da eve. Telefona baktım, on yedi km. yol yürümüşüm, eh fena değil. Gece aklıma geldi, açıp baktım Fener yenilmiş.

Dün. Restorasyonu biten Yerebatan Sarnıcı açılmış, gidelim mi demişti Z. Gideriz demiştim. Ama kendisi de eklemişti, çok kalabalıkmış. Benim bu aralar sarnıç göresim yoktu zaten, başka zaman da olur, ben asıl ne zamandır bir türlü gidemediğim Neve Şalom Sinagogu'nu görmek istiyordum. Üstelik de haftada en az bir defa, bazan neredeyse her gün Galata'dan geçmeme rağmen. O halde sabah Şişhane'ye gider, oradan Galata'ya çıkıp sinagogu gezeriz, oradan da sarnıca gideriz, diye önerdiydim Z'ye. Gittik, önce sinagogun kendisini, sonra müzesini gezdik. Sinagog üzerine biraz yorum neyim yaptım Z'ye, işte cami ve kiliseye benzer yanları, benzemez yanları falan... Kırk dakika kadar içeride kaldıktan sonra çıkıp tramvaya indik.

Biraz sonra sarnıcın yanından geçerken baktık ki o da nesi, bir kuyruk ki sorma, benim beklediğimin üç beş misli. Oracıkta vazgeçtik haliyle, tramvaydan da Sultanahmet yerine Çemberlitaş'ta indik. Bari Şerefiye Sarnıcı'nı görelim dedi Z, oraya yöneldik, öğle arasıymış, bir saat bekleyecekmişiz şu bu. Beklemedik tabii. Acıkmıştık da. Nuruosmaniye'de ben yemek yedim, Z sokak yemeğinin temizliğinden emin olamayınca yemedi. Benim için bu tür şeyler mesele olmamıştır hiç. Nüfusu sekiz milyara dayanan bugünün dünyasında biz yiyip içtiğimiz hangi şeyin nerede nasıl üretildiğini biliyoruz ki? Neyse... Ben yemek yedikten sonra az ötede oturup çay içtik, konuşmamızın konusu da yiyip içtiklerimizin hijyeniydi hâlâ. Geçen sosyal medyada dolaşan bir habere göre Türk Hava Yolları'nın yemeğinden yılan kafası çıkmış, dedi Z. Yılandan hiç midemin bulanmadığını söyledim. İnsan yaşamadan bilemez tabii, e benim de yemeğimde bugüne değin hiç yılan başı çıkmadı ama çıksaydı da çok büyük ihtimalle tadına bakardım. Gene neyse... Mahmutpaşa'ya daldık. Bir kalabalık, bir kalabalık... Zaten sokaklar daracık, yaya trafiği kilitleniyor. Bazı turistlerde de hiç kafa yok, vallahi billahi yok. Eminönü'ne inesiye yirmi tane bebek arabası saydım. İnsanın Mahmutpaşa'ya, Tahtakale'ye bebek arabasıyla girmesi için geri zekâlı olması lazım, başka bir şey değil. Bebeklere yazık yahu. Bir de sıcak.

Z'nin sarnıçları görememesi kötü oldu tabii, bari bir-iki han göstereyim deyip Büyük Yeni Han'a götürdüm. Orayı da gezdikten sonra Eminönü'e inip Karaköy'e geçtik, İstanbul Kitapçısı'na çıkıp oturduk. Hemen de ikimizin birden dikkatini çekti, köprünün bu tarafı nasıl sakin böyle. Bu bezdiren havada burası püfür püfür esiyor ve terasta birkaç tane boş masa var. Hayret. Orada bir saati aşkın oturduktan sonra kalktık, Tophane'ye gidip Sıtarbaks'a oturduk. Kahve içerken burada satılan bardak mardakların neden bu kadar pahalı olabileceğini konuştuk. Yani kıytırık bir kupanın üç yüz beş yüz liraya satılmasının mantığını öğrenmek istiyorum ben, mantığını bana deyin, kendisi sizin olsun. Buna da neyse... 

Fındıklı'ya, oradan da Kabataş'a gidip Taksim'e çıktık. Bir yere daha oturduk. Bir şeyler atıştırdık. Akşam da olmuş sayılırdı artık. (Bu yaz günleri de ne güzel böyle be, gün bitmek bilmiyor. Keşke hep böyle olsa.) Kalkıp İstiklal'i yürüdük. Gogol'ün Palto'sunun Can Yayınları'ndan çıkan versiyonunu arıyor Z, yolumuzun üstünde Mephisto'ya baktık yok, İnsan'a baktık yok. Yapacak bir şey yok. Devam ettik, sabah başladığımız yere, Şişhane'ye varıp metroya bindik, evli evine köylü köyüne.

Ağustosa girmek üzere olduğumuz şu günlerinize bolca serinlikler dilerim efendim.

23 Temmuz 2022

Mesele yok

Dün öğle üzeri Perşembepazarı'na gittim, oradaki ufak bir işimi hallettikten sonra iki adım ötedeki Salt'ın kapısında buldum kendimi. Kapıdaki arkadaşa, görecek bir şey var mı, diye sordum, var deyince içeri girdim. Varşova'dan gelen bir film gösterimi sergisi var. Beş on tane tüplü televizyondan Polonyalı yönetmenlerin vakti zamanında çektikleri kısa filmler gösteriliyor. Galiba çoğu amatör yönetmen. Alacakaranlıktan Önce adlı altı dakikalık filmi izleyip kalktım, diğerlerineyse sırayla göz attım, koltuklar rahattı, azıcık dinlenmiş de oldum.

Sonra mimarlık kütüphanesine şöyle bir göz attıktan sonra oranın içinden geçilen kasa odalarındaki Osmanlı paraları sergisini gezdim. Bilen bilir, Galata'daki Salt binası, zamanında Bank-ı Osmanî'nin bulunduğu bina. Sonra birer birer üst katlara çıktım, gezinip binanın fotoğraflarını çektikten sonra çıktım.

Yukarıya doğru giderken Şınaydertempel'e de bir bakayım dedim. Bir şeyler var mı diye sordum, evet, orada da bir resim ve heykel sergisi varmış, onu da hemencecik gezip çıktım. Schneider Tempel, Galata bölgesindeki eski bir sinagog, pek büyük değil, günümüzde sanat merkezi olarak kullanılıyor. Buraya en son Gürbüz Doğan Ekşioğlu'nun sergisine gelmiştim, iki yılı geçti galiba.

Yukarı doğru çıkmaya devam ettim, garibim yaşlı bir çift uflaya puflaya yokuşu çıkıyordu, Galata Kulesi'ne çok var mı diye sordu amca, on dakika var dedim, halbuki benim adımlarımla bir iki dakika kalmıştı. Yaşlılık zor iş vesselam.

Baktım kulede pek sıra yok, ben de hemen kuyruğa katıldım, az sonra da içeri girdim zaten. (Kuyrukta yaşlıca iki Fransız abla hemen arkamda konuşuyorlardı. Üstelik bunlar Cezayir asıllı filan da değil, bildiğin Fransız. Evet, önceki günkü meseleden söz ediyorum gene. Türkiye ucuzlayınca bu yıl gözle görülür artış var Avrupalı turist sayısında.) Yukarısı her zamanki gibi harika esiyordu. Biraz fotoğraf çekip indim. Kararsızdım, İstiklal'e mi çıksam, aşağıya mı insem derken Tophane'ye indim. Yemek yiyip gidip bir kafede oturdum, Salt'tan aldığım bülteni biraz okudum, biraz da telefona bakındım, bir saat kadar orada oyalandıktan sonra da kalkıp Kabataş'a yürüdüm. Gene kararsızdım, Taksim'e çıkıp oradan mı eve gitsem, yoksa Kadıköy'e gidip oradan mı? Kendimi iskelede buldum, az sonra da vapur geldi, ver elini Kadıköy. İstanbul Kitapçısı'nda biraz otururdum ama kapanmasına yarım saat vardı, ben de metrobüse doğru yol aldım. Fakat az sonra aklıma evde lazım olan bir iki şey gelince Ayrılıkçeşmesi'ndeki AVM'ye saptım. Nihayetinde de Söğütlüçeşme'ye, oradan da eve.

İstanbul ısınmaya başladı, lakin akşamlar iyi gene de. Hep böyle sürmesinde benden yana mesele yok. Serinlikler diliyoruz efendim.

21 Temmuz 2022

Temmuzun üçte ikisi geride kalmışken

Dün gün boyu evde oturunca bari akşam dışarı çıkayım diyerek saat ona doğru evden çıktım. Nereye gideceğimeyse oracıkta karar verdim. Yukarıki caddeye varıp yürümeye koyuldum, (gözüme kuruyemişçi çarptı, biraz ceviz içi aldım), Kulaksız'a varınca kaç zamandır buraya gelip bir gezeyim diyerek hep de ertelediğim tarihi mezarlığa gireyim bari, dediysem de gene ertelemek zorunda kaldım, zira akşam olunca kapıları kapatmışlardı. Ben de Kasımpaşa'ya saptım, Haliç'teki o parkın adı ne sahi, orada beş on dakika dinlenmek üzere durup saate baktım, evden çıkalı kırk dakika olmuştu. Biraz arkadaşlarla mesajlaştım, Y'yi aradım, Y şu an Bolu'da, biz konuşurken orada deprem oldu. Daha sonra WhatsApp grubumuza yazacağına göre merkez üssü Düzce olan 4.2 şiddetinde bir depremmiş. Bundan böyle görüp göreceğimiz en büyük deprem bu olsun temennileriyle konuşmamızı bitirdik. Kalkıp Şişhane'ye, oradan da İstiklal'e doğru yürümeye devam ettim. Caddeyi boylu boyunca yürüyüp Taksim'e vardım. 

(İstiklal'de bilindik mevsim kalabalığı, yürümek bile zor bu saatlerde. Pastane camekânları önünde durup selfi çeken mi dersin, selfiyi boşverip elindeki tatlı kutusunu dükkânın logosuna denk getirip çekmeye çalışan mı? Kim ne derse desin, dünya tarihinin hiç görmediği bir görgüsüzlük çağını biz yaşıyoruz, tam ortasındayız. Instagram görgüsüzlük okyanusuna döndü. Turistin görgüsüzü bir yana, son yıllarda Avrupalı turist de artık gelmez oldu derken bu yıl gene göze çarpmaya başladılar, nedeni belli tabii, konu açılınca da herkes aynı örnekleri veriyor zaten: Adamın maaşı diyelim dört bin euro, bunun yalnızca binini bozdurup Türkiye'ye geldi mi kral gibi on günlük tatil yapar, üstelik de şu enflasyonda. Burada ise millet memleketine gidemiyor.) 

Taksim'de direkt metroya binip metrobüse gittim, oradan da eve döndüm. Hava da olabildiğince güzeldi, esiyordu. Yürümek iyidir arkadaşlar.

***
Bugün de şu vakte kadar hep evdeydim. Kahvaltı ettim. Bilgisayarı açıp bir şeyler okudum. Telefona takıldım, yemek yaptım, yemeğin yanına salata yapayım derken baktım sadece göbek marul var, yalnız gitmesin diye içine bir tane de soğan doğradım (bu salatanın adını marsoğ koyalım), şimdi de bir yandan soğuttuğum çayımı içiyor, bir yandan da bunu yazıyorum. Birazdan duş alıp çıkacağız gene. Benle yalnızlığım. Bakalım bugün nereye gidiyoruz. Herkese yaz boyu serinlikler diliyoruz.

14 Kasım 2020

Selimiye nerededir?

Messenger'dan bir mesaj gelmiş, biri YouTube kanalının linkini göndermiş, abone olursanız sevinirim, demiş. Geçenlerde beni Facebook'tan ekleyen biri, tanımıyorum. Zaten şahsen tanımadığım o kadar çok kişi var ki listemde. Benim gibi, edebiyat çevrelerini filan takip edenler.

Videoya tıkladım. Şiir okuyor. Kendi yazmış. Daha on beşinci saniyeye varmadan "Pırıl pırıl Kapalıçarşı," sözü bir yerden tanıdık geliyor. Tabii ki Orhan Veli'nin ünlü İstanbul'u Dinliyorum şiirinden. Hemen ardından da "Avlusunda pır pır uçuşan güvercinlerinle Selimiye'nin" demez mi. Yeter bu kadar, diyerek videoyu durdurup kendisine bir mesaj gönderdim. Aramızda şu kısa diyalog geçti:

—Selimiye Camii Edirne'dedir.
—Eskiden Edirne  İstanbul'a bağlıydı
—Ne zaman?
—Osmanlı döneminde
—Dolayısıyla da Selimiye Camii İstanbul'daydı.
—İstanbul gibi tarihi geçmişi çok eskilere dayanan bir şehri anlatıyorsanız böyle düşünmelisiniz.
—Kesinlikle haklısınız. Ulu Cami de çok önemli bir tarihi eserimiz ama, keşke şiirde o da olsaydı.
—Bir başka şiirde ona da yer veririz
—İnşallah.
—İyi dinlemelet
—Sağolun.

Dunning–Kruger Etkisi nedir, bilir misiniz? Türkiye'de daha çok "cahil cesareti" olarak bilinir, "Cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır." diyen şu teori. O kadar büyük bir cesarettir ki bu, çok bariz bir yanlışlarını düzelttiğinizde bile aslında yanlışı yapan onlar değil, sizsinizdir. Misal, boş bulunup, limon ekşidir, demişsinizdir, limonun aslında tatlı olduğuna kendileri zaten emindir de size de oracıkta dersinizi verirler tatlı olduğuna dair. Nitekim ne Selimiye Camisi'nin Edirne'de olması mühimdir, ne de Ulu Cami'nin Bursa'da olması, onlar nasıl biliyorsa doğrusu odur. Selimiye icabında İstanbul'dadır, icabında İzmir'de. Gelgelelim, bu örnekte Dunning-Kruger sendromundan fazlası var sanki. Adam muhtemelen İstanbul'un Süleymaniye'siyle Edirne'nin Selimiye'sini karıştırmış, birisi benim bu tür bir hatamı düzeltse kendisine oracıkta teşekkür eder, ayrıca minnet duyarım, bense ne bu vatandaşın teşekküründeydim ne minnetinde, oysaki onun bunu kabul etmek gibi bir niyeti yoktu, dedim ya, Dunning-Kruger'den fazlası bu, "Ben yanlış yapmam ama tutalım yaptım, bu durumda da benim yanlış yapmadığıma dair birinci madde geçerlidir" kafası bu.

Ben de az değilim doğrusu, zaman zaman insanları trollemek öyle hoşuma gidiyor ki. Nitekim, Ulu Cami'den dem vurarak vatandaşa ufak bir yem attım ama sonrasında vazgeçtim. "Eskiden Şam da İstanbul'a bağlıydı, dolayısıyla oradaki Emevi Camisi de İstanbul'dadır," diye de sürdürebilirdim pekala, neyse ki havamda değilim uzun zamandır.

Video şurada. Bu da Orhan Veli'nin şiirinin "ilgili" bölümü:

(...)
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Serin serin Kapalıçarşı 
Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa
Güvercin dolu avlular 
Çekiç sesleri geliyor doklardan 
Güzelim bahar rüzgârında ter kokuları; 
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı. 
(...)

7 Mayıs 2020

İstanbul'da korona günleri

Dün İstanbul'u teftişe çıktım. Atladım metrobüse, Kadıköy'e gittim. Korona'dan ilk ölüm görülüp de sokaktan el ayak çekildiğinden beri on günde bir çıkıyordum zaten. Hep de aynı rotayı takip ediyordum, Kadıköy, Karaköy, Galata, Taksim, otobüsle ev. Dün yolumu biraz uzattım.

Yalnızca Kadıköy değil, İstanbul'un her tarafı son bir buçuk ayın en kalabalık gününü yaşıyordu. Aklınıza İstanbul'un o bilindik kalabalığı gelmesin ama gene de hatırı sayılır sayıda insan kendini dışarı atmıştı. Açık dükkânların sayısında da geçen haftalara nazaran artış gözükse de büyük çoğunluğu hâlâ kapalı. Oturulacak yerler de hep kapalı tabii, rıhtımlarda da oturmak yasak olunca yapılacak yegâne şey gezmek. Eh, zaten gezmek varken oturmaya ne hacet.

Vapura binip Karaköy'e gittim. Yirmi gün önce gittiğimde Galata Köprüsü üzerinde benden başka kimse yoktu, dünse köprünün her iki tarafında da gelen giden vardı epey. Bir yere gitmeyi amaçlamadan, kafama esen yerde inip geri dönerim diyerek tramvaya bindim. Kafama esen yer Topkapı oldu. Orada inip karşı yöne bindim, gelip bu kez Sultanahmet'te indim. Burada da her yer kapalıydı, Sultanahmet ve Ayasofya meydanları, Gülhane Parkı bomboş. Buralar hep turist mekânları olduklarından, e ortalıkta turist de olmadığından Kadıköy'e, Eminönü'ne göre daha tenhaydı haliyle. Saat de beşi bulmuştu, yerli kalabalıklar da giderek kayboluyordu. Divanyolu'ndan aşağıya yürüdüm. Sirkeci, Eminönü derken, köprüyü geçip Karaköy'e, oradan Galata'ya çıkacaktım ki kararımı değiştirip Unkapanı'na doğru yürüdüm, Haliç Metro Köprüsü'nden geçtim, karşıda biraz oturdum, sahil kapalıydı ama parktaki banklar açıktı. Sonra kalkıp Karaköy'e, oradan Yüksek Kaldırım boyunca Galata ve Tünel'e, oradan da İstiklal boyunca Taksim'e yürüdüm. İstiklal'de de geçen haftalara göre bir hareketlilik var ama o meşhur kalabalığından eser yok. Dükkânlar da hep kapalı zaten. 

İki ay oldu olmadı, insanlar belli ki bıktılar artık, dışarı çıkmak istiyorlar. Pek çoğunun yüzünde, bir an önce geçip gitse artık şu korona, okunuyordu. Bu arada, kapanmayı fırsat bilen çoğu dükkân ve binayı da tadilata, restorasyona neyim almışlar. Karaköy ve Galata Kulesi civarındaki dükkânların kepenkleriniyse graffiticiler deyiş yerindeyse renk cümbüşüne çevirmişler. Bir tane boş kepenk yok. Rukus diye biri var, bir de Bueno, üç yıldır merak ediyorum, kimdir bunlar, diye içimden geçirdiğim çok olmuştur, işi gücü yok herhalde bunların, İstanbul'un her tarafına adlarını yazıyorlar.

Taksim'den otobüse binip eve yollandım. Otobüs, metrobüs, vapur, hemen hepsi, birer koltuk boş kalmak üzere doluydular, ayakta gidenler bile vardı. AVM'lerin filan açılmasıyla beraber, tahminimce İstanbul bir anda kendini dışarı atacak, bakalım.

2 Ocak 2014

Evdeki hesap

Bir şeyi çok isteyince oluyor, diyorlar ya, sanırım düpedüz yalan söylüyorlar. Hatırlıyor musunuz, birkaç yıl önce bir kitap çıkmıştı, bakkalda markette satılan şu çoksatar kitaplardandı, adını anımsamıyorum, okumadım da, ama söylendiğine göre, kimdi o, Jennifer Lopez miydi, eğer onunla birlikte olmayı çok çok çok arzularsanız bir gün mutlaka olursunuz, gibisinden şeyler yazıyormuş içinde. Valla, benim Jennifer Lopez'le yatmak gibi bir planım programım yok, ha, olursa hayır demem, Allah'ın bildiğini sizden mi saklayacağım, ama ille olacak da demiyorum, benim çok daha başka, hepsi de aslında olabildiğince basit, gerçekleşebilir diyebileceğimiz isteklerim var. Nedir mesela onlardan biri? İstanbul'da yaşamak. Evet, İstanbul'da yaşamayı dilemek kadar basit bir istek olamaz, değil mi? 

Birkaç yıl önce ben Muğla'da üniversite öğrencisiyken, Galatasaray Üniversitesi'nden bir hoca konuk olarak bizim okula gelmişti bir yıllığına. Ben de kendisinden ders alma şansını yakalayanlardandım. Kadın Muğla'yı öyle bir anlatıyordu ki sanırdın cennettesin. Muğla güzel bir şehir Allah için, ona bir şey demiyordum da, hocanın gözünde İstanbul, demek o kadar sıkıntılı bir şehirdi ki her fırsatta dile getiriyordu. Üstelik sonradan İstanbullulara da benzemiyordu. (Ne deniyor sahiden, sonradan İstanbullu olmayanlara, İstanbul'un yerlisi mi?). Onun Muğla'yı övüyor, İstanbul'u yeriyor olmasını normal karşılıyordum karşılamasına, içimden de, "Hocam, ne yapıyorsunuz, gözünüzü seveyim, ben İstanbul'da yaşamayı düşlüyorum, siz gözümde karartacaksınız neredeyse," diyordum. Diyordum ama kaç yıl oldu, benim İstanbul hâlâ hayal.

Nereden çıktı şimdi bu İstanbul, diye soracaksınız. Hoş, sormazsanız da anlatacağım ya... Efendim, Cem Akaş geçenlerde Hayat Bilgisi adlı yeni bir okul kurdu. Bu okulda Yayıncılık ve Editörlük, Sanat Yönetimi, Öykü Yönetimi, Tiyatro - Sahne Eylemi gibi sınıflar olacak. İlkin çok heyecanlandım, online ders verecek bir okul sandım, ancak yanılmışım ne yazık ki, dersler klasik yöntemle işlenecekmiş. Çok umutlanmıştım oysa, Çeviri - İngilizce dersine yazılmaya oracıkta karar vermiştim. Velhasılıkelam, İstanbul'da yaşamıyor oluşuma ilk kez bu denli içerledim.
Sayfa başına git