19 Nisan 2015

Fotoğrafı çekememek

Burada neredeyse hiç fotoğraf çekemiyorum.
Oysaki geldiğim yerde böyle değildi; çok çekerdim.

Geldim geleli bir kez şarj ettim makinanın pilini, o da tam boşalmadan.
Halbuki orada hemen her gün şarj etmem icap ederdi.

Burada ya benim gözüm görmez oldu, ya da fotoğrafı çekilecek bir şey yok; ikisinden biri (ama hangisi?).

Mevsimsizlikle bir ilgisi olabilir mi bunun? Burada mevsim yok. Bazı yerlerde tek bir mevsim vardır, ama sonuçta vardır, burada öyle bir şey de yok, hiç mevsim yok. Mevsim olmayan yerde fotoğraf çekmek çok zor. 
Ne var ki daha önce de mevsimsiz yerler gördüm. Oralarda öyle ya da böyle, çekiyordum bir şeyler. Burada niye?.. 

Fakat bazen insanın içinde de mevsimsizlik yaşanabiliyor ya...
Olur ki ondandır.

(Gene de ara sıra deklanşöre bastığı oluyor insanın):
.


13 Nisan 2015

Sanatçı

Bir akşam, ruhu Bir An Süren Zevk'in heykelini yapma arzusuyla doldu. Tunç aramak için dünyayı dolaşmaya çıktı. Çünkü sadece tunçla düşünebiliyordu.

Ama dünyadaki tuncun tamamı yok olmuştu. Koca dünyanın hiçbir yerinde tunç bulmak mümkün değildi, bir tek, Ebediyen Süren Keder heykelinin tuncu vardı.

Bu heykeli kendi elleriyle yapmış ve hayatta sevdiği tek varlığın mezarının üstüne yerleştirmişti. Kendi yaptığı heykeli hayatta en çok sevdiği varlığın mezarına koymuştu, çünkü insanın hiç ölmeyen sevgisini, ebediyen süren kederini simgelemesini istiyordu. Ve koca dünyada, bu heykelden başka tunç kalmamıştı.

Kendi yaptığı heykeli aldı, kocaman bir fırına attı ve eritti.

Sonra da, Ebediyen Süren Keder heykelinin tuncundan, Bir An Süren Zevk'in heykelini yaptı.

Oscar Wilde, Bütün Masallar, Bütün Öyküler.

10 Nisan 2015

Bu havalar

Bu kentin havası... Tuhaf mı değil mi, karar veremiyorum. Bir ay önce, takvimler henüz kışı gösteriyorken birden ısınmaya başladı. Yirmi dereceleri gördü. Tişörtle dolaşanlar bile görüldü ortalıklarda. Ben montu filan oracıkta bir kenara attım hemen, gömlekle dolaşmaya başladım. İnsanlar bahar geldi deyu sokaklara akmaya başladılar. İzleyen günlerde ısı biraz düştüyse de iyiydi gene. Birkaç gün dışarı çıkınca yanıma sadece gömlek üstüne giyebileceğim hafif bir kazak alıyordum. Sonra yağmurlar başladı. Kimi zaman gün içinde ara ara çiseleyen, kimi zaman da bildiğin sağanak yağmurlar... Bir ara az kalsın fena ıslanıyordum. Bereket versin, sığınacak bir yer buldum. Hatta bir de sıcak çay içtim. Son iki-üç günse kış geri geldi bile denebilir. Bugün yine neyse de, dün ve önceki gün soğuktu hava. Bir tuhaflık mı var, yoksa her şey yolunda mı, anlayamıyorum. Tuhaflık havada değil de başka bir şeyde mi, onu da anlamıyorum. Belki de bendedir, nereden bileceksin? İyi havalar!

9 Nisan 2015

Kedi'nin Bakışı

Çay almak için kanepeden kalkar kalkmaz Kedi uzanmakta olduğu yerden kalkıp aceleyle gidip yerime oturdu. Saatlerdir ben kanepeye kurulmuş kitap okuyordum, o da halının üstünde yayılmış kim bilir neler düşünüyordu. Yıllardır aynı evde beraber yaşıyorduk, bir kez olsun onun böyle bir davranışına tanık olmamıştım. Evin kurallarını bir insandan çok daha iyi biliyordu. Kimin nereye, ne zaman oturacağı da elbette buna dahildi. Hiçbir zaman ne o benim oturacağım yere oturmuştur, ne de ben onunkine oturmuşumdur. Fakat o akşam ne olduysa oldu, benim kalkmamla onun gidip yerime oturması bir oldu. O kadar şaşırdım ki ne edeceğimi bilemedim ilkin. Ardından kendimi teskin etmeye çalıştım. Alt tarafı yerini değiştirmişti Kedi, ne vardı bunda? Çayımı alıp döndüm. Benim yanaştığımı görünce kalkması gerekirdi, oysa hiç oralı olmadı. Kalkmasını söyledim, bana bakmadı bile. Yüzümü ekşitip sesimi de azıcık yükselttim, para etmedi. Şaşkınlığım artmaya başladı. Ne oluyordu bu Kedi'ye? Son çare olarak elimi atmaya yeltendim ama yeltenmemle öyle bir hırladı ki korkudan irkildim. "Ne oluyor sana böyle?" diye sorabildim titreyen bir sesle. Usulca başını kaldırdı. Ve öyle bir bakışla baktı ki bana, ömrüm oldukça unutamayacağım.

8 Nisan 2015

Milsiz Kütüphane

Son yirmi gün içinde üç kez gittim Milli Kütüphane'ye, üçünde de boş yer bulamadığımdan ötürü geri dönmek zorunda kaldım. Kütüphaneye giriş sistemini değiştirdiler yakınlarda, ben de zaten kısa bir süre önce üye olmuştum, kartlar yenilenecek dediler, iyi dedim, gittim yeniledim kartımı. Bu yeni sistemin adını da sözüm ona hızlı geçiş sistemi koymuşlar. Ben de başlangıçta sevinmiştim doğrusu. Çünkü her gittiğimde sırada içeriye girmek için beş-on kişinin beklediğini görüyordum. Fakat bu da ne? Eskiden hiç olmazsa sırada bekleyenlerin sayısı onu, hadi bilemedin on beşi geçmiyordu. Şimdiyse kuyruk neredeyse dışarıya taşacak oluyor. Yirmi gün önce gittiğimde on dakika sırada bekledim, inanır mısınız, bir metre anca ilerleyebildim. Herhalde bu yeni sistem henüz oturmadı diye düşündüm, çıkıp gittim. Birkaç gün önce yine gittim, baktım değişen bir şey yok, gene yılan gibi kıvrılan bir kuyruk. Bekleyeyim bari diyerek, çantamdan kitabımı çıkarıp kalan son altı sayfasını okuyup bitirdim. Başımı kitaptan kaldırdığımda hiç ilerlemediğimi fark ettim. Not defterimi çıkardım bu kez, çala kalem yazmaya koyuldum. Defterime de blogda yazdıklarıma benzer şeyler yazarım arada. Biraz yazdım ayaküstü. Sonra noktayı koydum, defteri koydum çantaya. Fakat arkadaş, sırada adamakıllı ilerleme yok. Arkamdaki iki kişinin sohbetini dinlemeye koyuldum şimdi de. Biraz sonra onların hemen arkasındaki kişi de, özür dilerim filan dedi, söylediklerinizi ister istemez duydum dedi, sohbete katılmaya başladı. Tam o sırada gözüm duvardaki ekrana kaydı. Salonlardaki boş sandalyelerin sayısını gösteren ekranlar. Meğer boş yer yokmuş da o yüzden sıra ilerlemek bilmiyormuş. Beklesem mi, beklemesem mi diye düşünürken saate baktım, o da nesi, kırk beş dakka kadar olmuş geleli ve kuyruğun daha yarısını bile kat etmiş değilim. Anlayacağınız gibi, pes dedim. Ağırlık yaptığı için çantamı da biraz evvel yere koymuştum, ayağımın dibine. Aldım, sırtlandım, içimden "Ben böyle kütüphanenin..." diyerek çıktım. Cümle içimden aynen böyle geçti, sonuna bir şey koymadım, ucunu açık bıraktım, tıpkı yazdığım gibi, "Ben böyle kütüphanenin..."

6 Nisan 2015

Saksağanların Evi

Başlangıçta sevmemiştim bu kütüphaneyi. Küçük görünmüştü gözüme. Şimdiyse gün geçtikçe sevmeye başladığımı fark ediyorum. Baharın geliyor olması bunda etkili oldu. Zira pencereden dışarısı çoktan yeşillenmeye başladı bile. Bir kütüphanenin doğal olması gerektiğini hep düşünmüşümdür.

Göz kararıyla yirmi beş metre uzunlukta, on metre genişlikte bir kütüphane bu. Her iki uzun duvarı baştan başa pencereyle kaplı. Salon tam ortadan uzunlamasına ikiye bölünmüş; bir yanı kitap bölümü, öbürü çalışma salonu. Kitap bölümünde hiç de göz alıcı olmayan, içlerindeki kitapların özensiz, özverisiz dizildiği her halinden belli raflar var. Çalışma bölümündeyse birbirine paralel iki sıra masa. Yanlış saymadıysam her sırada on masa var. Her masada da dört sandalye.


Salonun en sonunda, pencerenin dibindeki masadayım. Camın hemen öte tarafında da kışın olanca ağırlığını üstünden atmış, çiçeklenmek üzere olan bir akasya ağacı ve üstünde de bir saksağan yuvası var. Makinam yanımda olsa fotoğrafını çekerdim elbet. Yuvanın sahipleri, sevimli iki saksağan beş-on dakikada bir gelip gidiyorlar. Mutlu oldukları her hallerinden belli. Hayatı sevdikleri, olduğu gibi kabul ettikleri de. Dişi olan yakında yumurtlayacak, belki yumurtlamaya başlamıştır da, yumurtalarını tamamlayınca kuluçkaya yatacak ve üç hafta içinde yavruları doğacak. Civcivler çıkana kadar ağaç da enikonu yeşermiş olacak, bir zaman sonra da saksağanların evi, akasya yapraklarının içinde kaybolacak. 

Kim bilir bu saksağanlar kaç zamandır burada yaşıyorlar? Belki de ana-babalarından kaldı bu yuva onlara, kim bilir? İçeride kitap okuyan, çalışan bunca insana bakıp bakıp neler düşünüyorlar kim bilir? Kitap okumak istiyorlar mıdır onlar da?

Saksağanların yuvasına bakıyorum... Türlü türlü şeyler geçiyor kafamdan. Hayat ne anlaşılmaz bir sistem... Zaman ne akıl sır ermez bir sistem... 

Yanı başımda da Poe'nun 69 haziranında basılmış eski bir kitabı duruyor. Bir saksağanları, bir Poe'yu düşünüyorum. Yaşam çok ilginç. Bahar da geldi gelecek.

5 Nisan 2015

Bu Şehrin Sokakları

Burada ancak uzaktan görebiliyoruz denizi. Limana yanaşan gemilerin denizden sıkılıp sıkılmadıklarını sorguluyoruz sabah akşam. Bir de bilye oynuyoruz sokak aralarında. Sınırsız sayıda sokağı var bu şehrin. Bizimse sahip olduğumuz tek "gerçeklik" bilyelerimiz. Onlara dahi doğru dürüst sahip çıkabildiğimiz yok, kâh kazanıyor, kâh kaybediyoruz. Peki ya bu şehir?.. Bunca sokağa nasıl sahip çıkıyor bir başına? Bilye oynarken hep bunu düşünüyorum. Gelgelelim kimse bilmiyor ne düşündüğümü.

31 Mart 2015

Pratik zekâ

Karnım acıktı, bir tane çizi alayım dedim. Otomata parayı attım. Çizi hareketlendi ama bir ucu gelip cama değdi, öbür ucu yerinde kaldı. Ne yapayım diye azıcık düşündüm ama fazla düşünmeye de gelmezdi ki... Bari bir daha para atayım da, arkadan gelecek olan çizi bu çiziyi de düşürsün, iki tane olsun zararı yok, nasıl olsa yerim, dedim kendime ve bir daha para attım. Bu da ilki gibi hareket etti ama ona takıldı ve o da düşmedi. Hemen yan tarafta da iki kişi çay-kahve alıyorlardı. "Burayla ilgilenen birileri var mı arkadaşlar?" diye sordum. Dönüp bana baktılar, meseleyi izah ettim. "Bunlar zaten sorunlu, bizim kantindeki de hep böyle," dedi çocuk. Demekle birlikte elini attı otomatın tepesine, bir sallamasıyla iki çizi de düştü. "Eyvallah," dedim çocuğa, aldım çizilerimi, çıktım gittim.

Pratik zekâ... Bende yokmuş, bugün anlamış bulundum vesselam.

29 Mart 2015

Tarihten "Terk" Hikâyeleri

Enkidu, Sümer Ülkesi, MÖ 2500 dolayları.
Tanrıça Aruru onu çamurdan yarattı ve vahşi doğaya terk etti.
Kimse elinden tutmadı. "Ne bir insan tanıdı ne de bir ülkesi oldu. Sığırların üstünde başında ne varsa onun üstünde başında da o vardı... Ceylanlarla birlikte otlardı... Vahşi hayvanlarla beraber su arardı."
Shamhat adlı bir orospu onunla altı gün yedi gece yatmak suretiyle onu kandırıp insanların dünyasına soktu.

Aegisthus, Apenin Dağları / İtalya, 538 yılı dolayları.
Got'larla yapılan savaşlar sırasında yaklaşmakta olan Bizans ordularından kaçan bir kadının arkada kalan çocuğuydu.
Ağlayışlarını duyan bir keçi gelip onu aldı. Kendi yavrusuymuş gibi besledi.
Kadınlar Aegisthus'u emzirmeye yeltendiklerinde çocuk bırakmazdı. İnsanlar onunla oynamak için yaklaştıklarındaysa keçi meleyip boynuzlarıyla onları kovardı.

Vahşi Peter, Hameln / Almanya, 1724.
Günün birinde "on iki yaşlarındaki bir çocuğun boyunda, çıplak, koyu tenli, kara saçlı bir yaratık" olarak görüldü Hameln'de.
Kimin onu o halden çıkardığı bilinmiyor.
1725'e kadar Hameln'de kaldı. Fındık fıstık yiyerek beslendi. Daha sonra İngiltere'ye götürüldü. Orada da brendi ve soğanla hayatta kaldı. Konuşmayı hiç öğrenemedi. 1785'te öldü.



Mollie ve John Dent'in isimsiz kızları, Texas, 1845.
Annesi doğum sırasında, babasıysa bir fırtınada öldü.
Kurtlarla yaşıyordu. Del Rio'da "her yerini kapatan uzun saçlarıyla çıplak bir kıza benzeyen bir yaratığın" kurtlarla beraber bir keçi sürüsüne saldırdığı görüldü.
Ora halkı kızı yakalayıp bir yere kilitledi. Kızın bağırışlarını duyan kurtlar gelip insanları uzaklaştırdılar, kız kaçıp kurtuldu. Yedi yıl sonra Rio Grande Irmağı boylarında iki kurt yavrusuyla birlikte görüldü. Bir daha da gören olmadı.

İsimsiz çocuk, İspanyol Sahrası, 1960.
Göçebeler onu şair Jean-Claude Armen'e gösterdiler. Ceylanlarla koşturuyordu.
Ceylanlarla beraber yaşıyordu, onlarla yiyip içiyor, yatıp kalkıyordu. Çok hızlı bir ceylan gibi saatte elli km. kadar koşabiliyordu.
Armen çocuğu gözledi durdu. Dokuz günün sonunda çocuk yaklaşıp onun ayaklarını kokladı.
Armen ona birkaç kelime öğretmeyi denediyse de işe yaramadı. Üç yıl sonra tutulduğu yerden kaçıp gitmeyi başardı.

John Ssabunnya, Uganda, 1991.
İki yaşındayken bir ormanda terk edildi.
Üç yıl boyunca Afrika maymunlarıyla yaşadı. Meyve yiyerek hayatta kaldı. Ağaçlara tırmandı.
Onu bulduklarında yemek için bir şeyler ayıklamaktaydı. Bir Hıristiyan yetimhanesine götürüldü, konuşma öğretildi, sonraları bir çocuk korosuna katıldı.



28 Mart 2015

Bence

Estte re la murta ta de los mobis. He zarras trenq cuil in ilak krelanmatorit. Dev ede kulan mesebten bankilar yebme habastro. Son zorra takantilo mohay kiv gemneberse teabour sed berzasty, kened tinmal joy xoy kabam. Batulam ignorasentry teshne deür iressondapnel, kentu minhaz. Ehen qaye thee jcayeo ti cena zaar mondik punctesartum. Idio hantruperum cepentri hajwön.


Kendime yeni bir dil icat ettim.

24 Mart 2015

Evdeki Çocuklar

Baştan başa kırmızı tuğladan örülmüş duvarlarıyla bu koca binanın nasıl ayakta durabildiğini düşündüm uzun uzun. Kaç katlı olduğunu da merak ettim etmesine, saymak gelmedi içimden. Onca insan yaşıyor olmalıydı içinde. Hiç korkmuyorlar mıydı? Akşam üzeriydi. Batmakta olan güneşin kızıllığı tuğlalara vuruyordu. Camlar da tuğlaların rengine bürünmüş, onlarla beraber kıpkızıl bir şiire dönüşmüşlerdi. Şiir dendi mi hayalperest takımının aklına deniz geliverir ister istemez. Elbette denizi de vardı bu kentin. Ama ben sadece adını duymuş, kendisini henüz hiç görmemiştim. Söylenenler doğruysa yüksek binalar zamanın birinde esir almışlar denizi, bir daha da kurtulamamış deniz ellerinden. Yaşlılara bakılırsa da eskiden buralar bomboşmuş. Uçsuz bucaksızmış. Alabildiğine deniz görünürmüş. Yaşlılar hiçbir şey bilmezler. Denizi gören bir yer nasıl bomboş olabilir?

Bu kocaman bina yalnızca tuğlalarla nasıl dayanabiliyordu onca ağırlığa? Bunu merak ededururken ele ele tutuşmuş, birer ellerinde poşetler, günbatımı yönüne giden iki kişi gördüm. Güneşin kızıllığı onların da üzerindeydi. Bir kadınla bir erkek olduklarından başka hiçbir özellikleri seçilmiyordu. Karı-koca olmalıydılar. Önüne vardıklarında, nedense binanın o an üzerlerine yıkılacağını sandım. Nefesimi tutarak bekledim. Ha yıkıldı ha yıkılacaktı! Ya evde onları bekleyen çocukları varsa? Korkmaktan başka bir şey edemiyordum ki. Bağırsam, geri dönün, desem ne fayda, geri dönecekleri yerde devam etseler zaten binayı geçip gidecekler. Nitekim biraz sonra geçtiler de. Derin ama sessiz bir nefes aldım. Evdeki çocukları düşünüp o kadar sevindim ki, bilemezsiniz.


Yıllar sonra o günü düşündüğümde neden sadece o çiftin –belki de hiç olmayan– çocukları için tasalandığımı bilemedim. O büyük binada kuvvetle muhtemeldi ki çocuklar da yaşıyordu, neden onlar için değil de öbürleri için. Bunun cevabını hiçbir zaman veremedim kendime. Belki biliyordum da veremedim.

22 Mart 2015

Filmler arasında

Son bir, bir buçuk ay içinde izlediğim birkaç film üzerine farklı zamanlarda aldığım kısa notlar...

Lars von Trier'in Europa'sını izlemiştim. Galiba 2007'ydi. Filmi beğendiğimi söyleyemem. Pek aklımda da kalmamış zaten. Fakat özgün bir film olduğunu söyleyebilirim, benzeri bir film görmemiştim hiç. Geçen yıl da bir arkadaşımın önerisiyle Antichrist'i izlemeye yeltendim ama yeltenmekle kaldım, henüz izlemiş değilim. Bugünse nihayet Nymphomaniac'ı izledik. Daha doğrusu, bitirebildik.

Nymphomaniac, haberiniz vardır, 2013'te çıktığında epey bir konuşulmuştu. Öyle görünüyor ki uzun yıllar boyunca da üzerinde sık sık konuşulan filmlerden biri olacak. Konuşulmayacak gibi de değil hani, o da tıpkı Europa gibi oldukça özgün bir film. Zaten Lars von Trier adını duyanlar, onun farklı bir sinema anlayışına sahip olduğunu hemen öğrenirler. Henüz iki filmini izlemiş bulunuyorum ama tüm filmlerinin bu farklı anlayışla çekildiğini tahmin etmek zor değil.
_
Nymphomaniac hakkında ne söyleyebilirim? Sanırım onu da pek beğenmedim. Yani en azından benim film beğeni kıstaslarıma uymuyor. Bu yetmiyormuş gibi, bir de oldukça uzun. İki bölüm halinde çekilmiş, hatta iki ayrı film, toplam süresi 240 dakika, yani tam dört saat. Bu hikâye bence iki saatte anlatılabilirdi. Biz de bu yüzden üç kere başına oturduk da öyle bitirebildik, tamamını tek seferde izlemek mümkün olmadı.  

Film Türkçeye İtiraf diye çevrilmiş. Bir nemfomanyağın, başka bir deyişle bir bağımlı'nın itiraflarını izliyoruz film boyunca. Bağımlılık olgusu iyi bir şekilde işlenmiş. Aslına bakarsanız, insan psikolojisini konu edinen bir film bu. Milyonlarca insanın herhangi bir şeye öyle ya da böyle bağımlı olduğu, yapay bağımlılıklar zamanı olan günümüzde insanın bu filmde kendinden bir şey bulması oldukça mümkün. Filmde seks bağımlılığı işleniyor, fakat dedim ya, anlatılmak istenen, şu ya da bu şeye bağımlılık değil, bağımlılık olgusunun kendisi. Ben öyle algıladım.

Filmin Türkiye'de gösterimi yasaklanmıştı bildiğim kadarıyla. Olabildiğince "cesur" sahneleri olduğu doğru fakat hiçbir işe yaramadığını bile bile yasak koymanın mantığı nedir ki? Film televizyonda çıktığında zaten o sahneler kesiliyor. Sinemadayken de böyle bir filme kimse küçük çocuklarını bir başına göndermez herhalde. Yani, çocuklar her halükârda korunuyor. Yasak kimin için o halde? Geriye kala kala tek bir seçenek kalıyor: Yetişkinleri korumak için. 

***
Whiplash
Whiplash bu sezonun filmlerinden. Belki hâlâ gösteriliyordur. Bloglardan filan edindiğim izlenimlere bakılırsa bazıları bu filmi çok sevmiş, hatta buna bayılanlar olmuş. Yabancı medyadaki yorumlara göreyse bu olağanüstü bir film. Bense filmi izledikten hemen sonra arkadaşıma da dediğim gibi, vasat buldum. Acaba bende mi bir sorun var? Ortada bir olağanüstülük var da ben mi göremiyorum? Tamam, kendince gideri var filmin, berbat olduğunu söyleyemeyiz ama çok da göklere çıkarılacak film değil bana göre. Dediğimde kararlıyım, vasat bir film.   

Whiplash'te sözde azmin zaferi teması işleniyor. Yirmi yaşlarında bir genç ülke çapında ünlü bir konservatuarın birinci sınıfında caz öğrencisi. Tek hayali, ünlü bir orkestrada davulcu olup günün birinde meşhur olmak. Bu hayalini gerçekleştirme yolunda karşısındaki en büyük engelse mükemmelliyetçi bir hoca. Az biraz Hulusi Kentmen kıvamında bir adam bu. Güya çocuğun iyiliği için onu sürekli itip kakıyor. Öğrencilerinin başarısı için onlara ağır hakaretler etmeyi bile gayet normal görüyor. Amerika'da böyle üniversite hocaları var mı, merak ettim? Kısacası, inandırıcı gelmeyen bir öğe. Zaten yönetmen filmini gerçeküstüne yakın öğelerle kotarmış. Mesela bir caz yarışmasına giden öğrencimiz, yolda ölümcül bir trafik kazası geçirmesine rağmen kan revan içinde, hem de son anda yarışmaya yetişiyor. Saçma. 

Azim ile hırs kavramlarını birbirinden iyi ayırt etmek gerekir. Azim bir erdemdir. Eskiden daha çok gideri vardı haliyle. Hırs ise bir tür hastalıktır. Gelgelelim günümüz insanı pek de bunun farkındaymış gibi görünmüyor. Hatta bugün hırs iyiden iyiye pozitif bir kavram halini almış bulunuyor. Eğitim düzenimizin haline bakın, ne demek istediğimi anlarsınız. Bu yönüyle film aslında zamanın ruhunu iyi yansıtıyor. Azmin zaferi diye hırs övülüyor film boyunca. Filmin sonunda çocuk emeline ulaşıyor bekleneceği gibi. 
***
Whiplash'ten bir-iki gün sonra arkadaşımın önerisiyle izlediğim Umudunu Kaybetme'nin teması da, tesadüfe bak, azmin zaferi. Will Smith gerçek oğluyla beraber oynuyor bu filmde. Whiplash'le kıyaslandığında daha gerçekçi bir film.
_
Umudunu Kaybetme
İşsizlikle boğuşan bir adamın hikâyesi... Doğru dürüst bir iş bulup çalışmadığı için karısı tarafından eleştirilip duruyor. Böylesi pek çok durumda olduğu gibi, belli bir eleştiri sürecinin sonunda kadın onu terk edip gidiyor. Bir de çocukları var. Adam ne pahasına olursa olsun çocuğu bırakmıyor. Geçici işler yapıyor, çok zorluklar çekiyor....

Gerçeküstü bir öğe yok, her şey olağan. Gündelik hayatta her zaman karşılaşabileceğimiz toplumsal meseleler... Adam pek çok zorluğun üst üste gelmesine rağmen umudunu yitirmiyor. Zaten azmetmek de her şeyden önce bu değil midir? Öyle sanıldığı gibi çok büyük bir şeylerin peşinde de değil, derdi tasası bir iş bulup çalışmak, oğluna iyi bir gelecek hazırlamak. Babasının kendisine sunamadığı hayatı oğluna sunabilmek. Azmetmek dedin mi çokluk insanların aklına olağanüstü meseleler gelir genelde. Bir bilim insanının yıllar yılı azmedip çalışarak tüm insanlığa faydalı bir buluş gerçekleştirmesi mesela. Evet ama azmin her zaman böyle olağanüstü örnekleri yoktur ki, pek sade, basit görünen meselelerde azmedip başarıya ulaşan kim bilir ne kadar insan vardır. Uzatmayayım, demem o ki, bu film de öyle çok göklere çıkartılacak türden değilse de azmin zaferini Whiplash'ten daha iyi işlediği kesin. Filmin sonunda adam çok zengin oluyor bu arada.
***
Birdman'i de geçen hafta izledik. Bu yıl Oscar almış, haberim yoktu. Geçenlerde bir arkadaşımla konuşurken ona da söyledim, sinemada Oscar'ı hiç önemsemiyorum. İster istemez önemsemiyorum, çünkü bugüne kadar çok beğendiğim bir Oscar'lık film görmedim. Berlin, Venedik gibi Avrupa festivallerinde ödüller çok daha isabetli veriliyor bence. Sözün kısası, Birdman'e ahım şahım demeyeceğim ama fena film de değildi hani.

Birdman, ünlü Meksikalı yönetmen Iñárritu'nun filmi. Biutiful, Babil, 21 Gram, Paramparça - Aşklar Köpekler filmleriyle tanıyoruz onu. Birdman'de tamamen kendi tarzının dışına çıkmış. Bilmeden izlesem kırk yıl dursa bu film onun demezdim.

Yukarıda hırs dedik ya, hırsın ne olduğunu olabildiğince iyi gösteren bir film Birdman. Bir zamanların çok ünlü bir Holywood kahramanı, doğal olarak ününü yitirecek noktaya geliyor. Ne var ki, bu durumu bir türlü kabullenemiyor. Bir yandan hâlâ iyi bir aktör olduğunun inancı içinde ve bunun böyle olduğunu herkese kanıtlamanın peşindeyken, bir yandan da acı gerçeğin farkında; artık istese de eskisi gibi olamayacağını biliyor. Sağduyusu ona sık sık bu gerçeği fısıldıyor, fakat iç ses'i bu sağduyunun önüne geçmek için hep hazır ve nazır bekliyor. Bu iç ses, aktörümüzün bir zamanlar oynadığı Birdman / Kuş Adam adlı karakterin ta kendisi. Bu da bir tesadüf değil, zira tüm ülke onu bu rolüyle hatırlayıp anıyor. İç ses, veya Kuş Adam, hırstan başka bir şey değildir aslında.

Kahramanımızın farkında olmadığı bir şey var, zaten hırsı buna da engel oluyor, acı gerçek dediğimiz durum gerçek olmasına gerçek de, pek de o kadar acı değildir. Değil mi, günün birinde hepimizin ölmüş olacağı bir dünyada şöhreti sürdür sürdür nereye kadar? Önemli olan iyi yaşamak değil mi?

***
Bu filmlerin dördü de benim sinema anlayışımın dışında kalıyor ayıptır söylemesi. Ben çok daha farklı filmleri seviyorum. Geçenlerde Tony Gatlif'in Gadjo Dilo'sunu izledim mesela, çok beğendim. O ünlü sahnesini de paylaşmıştım hatta bir zamanlar, şurada . Yakın zamanlarda birkaç film daha izledim. Aralarında çok sevdiklerim de oldu. Onlardan da başka zaman söz ederim artık.

21 Mart 2015

Irmaklar ve Denizler

Yıllar yılı denize su taşıyan ırmaklar gün geldi yoruldular. Biraz durup dinlenmeye karar verdiler. Denizi düşündü içlerinden biri: "Bunca yıllık emeğimize karşılık muhakkak minnet doludur deniz." Ötekiler de hep desteklediler onun bu söylediklerini. 

Dinlenmeye koyuldu ırmaklar. Denizin suyu kesilmiş oldu böylece. Bunun farkına varır varmaz köpürmeye başladı deniz, "Şunlara bak," dedi, "ben ki koskoca denizim, kendilerini ne sanıyorlar!" 

Oysa denizi deniz yapan ırmaklardı. Alındılar, gücendiler. Ama başka da bir şey edemediler.

Böylece devam etti gitti düzen.

20 Mart 2015

Tutulma

Bilindiği gibi bugün güneş tutulması vardı. Biz bulutlu havadan ötürü izleyemedik maalesef, sağlık olsun. Bari bu vesileyle tutulmalar hakkında iki laf edelim.

Biliyorsunuz, üç tür tutulma vardır: güneş tutulması, ay tutulması ve akıl tutulması. Bunların Latince adları da sırasıyla solar eclipse, lunar eclipse ve mental eclipse'tir.


Güneş tutulması, ayın güneş ile dünya arasına girmesiyle gerçekleşen bir olaydır. Yani, ay güneşin önüne geçerek dünyayı aydınlatmasını engeller. Ay tutulması ise ayın dünyanın gölgesine girip güneşten ışık alamadığı, böylece karardığı olayın adıdır.

Güneş tutulması
Ay tutulması
Güneş tutulması birkaç dakika gibi çok kısa bir süreliğine gerçekleşir. Ona nazaran ay tutulması daha uzundur, saatlerce sürebilir. Bunun nedeni, ayın güneşe göre çok küçük olmasıdır. Fakat akıl tutulması her ikisine göre çok çok daha uzun sürer. Tutulmanın süresi, tutulan aklın sahibine göre değişmekle beraber, bazen ömür boyu bile sürebilir. Yapılan bilimsel çalışmalara göre bugüne değin kaydedilen en kısa akıl tutulması süresi altı aydır. En kısası altı aysa, varın düşünün gerisini.

Peki, akıl tutulması dediğimiz olay nasıl gerçekleşir? Efendim, nasıl ki hem güneş hem de ay tutulmasında araya başka bir faktörün girmesi söz konusuysa, yani ortada karartıcı bir etki varsa, akıl tutulmasında da başka faktörler söz konusudur. Evet, faktörler, çünkü birden çok faktör vardır akıl tutulmasında. İnanışlar ve ideolojiler bunların başlıcalarıdır. 

Herhangi bir şeye sorgusuz sualsiz inanan, bağlanan, yapışan, onu olduğu gibi kabul eden insan aklını bir kenara bırakmış sayılır. Çünkü bu faktörler sağduyuyla beynin işleyişi arasına girerek beynin sağduyudan ışık almasına engel olurlar. Bu sırada beyin yine çalışır çalışmasına ama sağduyudan ışık alamadığı için karanlıkta kalır. Böylece akıl işlevini yitirir. Kişi bu süreçte kafatasının içinde pek de işe yaramayan bir beyin taşımış olur sadece. İşin kötü tarafı, demin de değindiğim gibi, bu durum diğer iki tutulmaya oranla çok uzun sürer. Acı olansa kişinin çoğu zaman bunun farkında bile olmamasıdır.

Bugün güneş ve ay tutulmalarının ne zaman olacağı, tam tutulma mı kısmi tutulma mı olacağı kolaylıkla hesaplanabilmektedir. Gelgelelim, bütün bilimsel ve teknolojik gelişmişliğimize rağmen akıl tutulmalarının ne zaman ve nasıl olduğu / olacağı bir türlü doğru dürüst hesaplanamamaktadır. Bu yüzden bir sonraki akıl tutulması tarihi verilememekle birlikte, son derece sık rastlanan bir tutulma türü olduğundan, gözlenmesi de gayet kolay olduğundan uzmanlar akıl tutulmasını görmek isteyenlerin günün herhangi bir saatinde sokağa çıkmasının yeterli olduğunda hemfikirdirler.


Sayfa başına git