25 Şubat 2015

Sarnıçlar, baharlar, martılar filan...

İçinde suyu tükenen bir sarnıca mı dönüştüm ne? Dün akşam durumumu düşününce aklıma bu geldi. Neden başka bir şey değil de sarnıç, bilmiyorum. Sarnıcı bilir misiniz? Ege taraflarında çok vardır. Oralara uğrarsanız mutlaka bir tanesini yakından görün, hatta içine girin. Ben zamanında çok girdiydim. Sıcak mevsimlerde o kadar serin oluyor ki içleri... Fakat sarnıçtan amaç, içine girip serinlemek değil tabii, suyu soğutmak. Vakti zamanında yol üzerlerine hep sarnıçlar inşa edilmiş, gelen geçen suyundan içsin diye. Demek ki o zamanların sosyal devleti, ya da toplumu bugünkünden daha ilerideymiş. Sarnıçlar günümüzde daha çok birer kültürel nesne konumundalar. Gerçi onların da kökü kazınır tahminimce. Kültür dediğin nedir ki, salla gitsin.

Sarnıç diyorduk, bir sarnıç mı oldum acaba, diye düşündüm. Benim de buraya dökecek suyum kalmadı da ondan öyle düşündüm. Derken aslında yanıldığımı anladım. İçimde su yok değil, var, var da neden dökemiyorum anlamış değilim. Kafanız mı karıştı? Karışmasına hiç gerek yok. Şunu söylemeye çalışıyorum: Bu aralar bloğa pek yazı yazmıyorum. Ya da en azından yazamıyorum, ikisi aynı kapıya çıkıyor. Şimdi efendim, sarnıç meselesinden çabuk döndüm, çünkü, demin de söylediğim gibi, kafamın içinde bir dünya su var. Hem de pek çok zaman olduğundan daha fazla. E peki, niye dökmüyorsun suyunu o vakit? İşte mesele de o ya. Mesela, geçen yıl bu vakitler olsa, hatta iki yıl önce bu vakitler olsa, günde değil bir, iki yazı bile yazabilirdim buraya. Çünkü bu aralar o kadar çok şey gözlemliyorum, görüp işitiyorum ki yazsam roman olur ayıptır söylemesi. Aslına bakarsanız hepimizin her gün görüp duyduğu, gözlemlediği gündelik şeyler. Ama işte ben de zaten en çok o tür şeyleri severim, burayı takip edenler bilir, pek çok kez gündelik şeyler hakkında yazarım. Böyle işte. Şimdi hiç içimden gelmiyor yazmak. Neden acaba? Neden: acaba. 
*
Sarnıçlar kubbeye benzerler. Taştan yapılmışlardır. Eski teknolojiye hayran oluyor insan. Basit bir teknoloji, gücünü basitlikten alan bir teknoloji.
*
Bugün ilkbaharın kokusunu aldım. Şunun şurasında ne kaldı ki? Yirmi dört gün sonra ilkbahar. Hadi yine iyiyiz, bu kışı da atlattık sayılır. Gerçi mart kapıdan baktırır meselesi de var ama pek de önemli değil doğrusu, baharın adı duyuldu mu tamamdır, iki kazma, iki de kürek yakmaktan ne çıkar. O vakit mart'ı beklemek en iyisi. Dileyen martı da bekleyebilir. Denizin kıyısında martı beklenmez ama. Çünkü zaten oradadırlar. Asıl maharet, hiç deniz yüzü görmemiş bir yerde martı beklemektir. Üstelik de elinde ekmekle.

20 Şubat 2015

O günleri özlerken

İşte benim çocukluğumun kışları da aynen böyleydi. Tam da bu zamanlar üstelik. Karın her yeri kaplayıp beyaza bürüdüğü şubat günleri. Köyün dışına çıkıp gözlerini o tarafa bir yere diktiğinde yalnızca elektrik direklerini görürdün, uzaklaştıkça bir yandan ufalan, bir yandan sıklaşan direkleri... Nereye giderdi o direkler? Hem bilir hem bilmezdik. Komşu köye giderlerdi belki, belki de gitmezlerdi, kim bilirdi? Hayat elbette o zaman da ilginç bir trene benzerdi, fakat çocuk olan bizler bunun henüz farkında değildik. Ne büyük mutluluktu, nasıl anlatılabilir! İnsan her şeye inanıyor da, o günlerin üzerinden nereden baksan yirmi yıl geçtiğine bir türlü inandıramıyor kendini. Kış günleri ne güzeldi çocukluğumun! Direklere bakar bakar uzaklaşırdım bazen. Bazen de tilkilerin kardaki ayak izlerinde bulurdum kendimi. Hiç gördünüz mü tilkilerin ayak izini? Okula gidememiş bir kız çocuğunun elinden çıkma acemi işi bir örgüye benzerler.

19 Şubat 2015

İnsanlar ve filler

Öyledir. Her kötülük içinde biraz iyilik, her çirkinlik biraz güzellik, her yanlışlık biraz doğruluk barındırır. Ve işte, aslında kötü olan cahillik de bizi yalnızca doğru bilgilerden değil, aynı zamanda yanlışlardan da sakınır, böylece iyi yanını göstermiş olur.

***
Filin YolculuğuJosé Saramago'nun satır araları dopdolu bir romanı; en belirgin özelliği bu bence. Adından da anlaşıldığı gibi bir filin yolculuğu etrafında biçimlenen roman, Avrupa tarihinden dinler tarihine, kültürel farklılıklardan insan-doğa ilişkilerine kadar pek çok konuyu satır aralarında barındırıyor. Saramago'nun asıl derdinin de bu olduğu anlaşılıyor, kanımca o bize güzel bir roman sunmanın peşinde filan değil, asıl istediği roman yoluyla bir şeyler anlatmak. Fakat bunu yaparken, romanı, deyiş yerindeyse emellerine alet etmiyor, okuyucularına aynı zamanda gayet lezzetli bir roman sunuyor. Yani, ister herhangi bir roman olarak okuyun, isterse sözünü ettiğim satır aralarında birer birer durarak okuyun, kesinlikle iyi bir roman okumuş olacaksınız. Bu söylediklerim geçen yıl okuduğum Kabil için de geçerli.
***
Portekiz ve Los Algarbes kralı Üçüncü Don Juan... Don Juan'ın karısı Avusturyalı Doña Catalina... O sırada İspanya kral naibi olarak Valladolid'de bulunan Avusturya arşidükü Maximilian...

Kral, dört yıl önceki düğününde Maximilian'a verdikleri düğün hediyesinin onun soyuna sopuna ve meziyetlerine pek uygun düşmediğini ve hazır İspanya'dayken ona daha değerli bir hediye verme önerisini kraliçeye açar. Kraliçe de hem maddi hem de manevi değeri olan bir altın çanak vermeyi önerir. Fakat kral kilisenin bu fikre sıcak bakmayacağını ileri sürer, çünkü adı geçen çanak, kutsal ekmeğin konulduğu ayin çanaklarındandır. Üstelik Arşidük Maximilian Katolik değil Lutherci'dir. Bunun üzerine kral, Maximilian'ı memnun edecek başka bir hediye üzerine kafa yormaya başlar. 

Kral kafa yora dursun, kraliçenin aklına Süleyman geliverir. Don Juan ilkin anlamaz sözü edilen Süleyman'ın kim olduğunu. "Fil," der kraliçe, "fil Süleyman'ı hediye edelim." Önce burun kıvıran kral, biraz duralayıp düşündükten sonra kabul eder, bu fikir ona da ilginç gelmiştir. Kraliçeye göreyse bu yalnızca ilginç değil, aynı zamanda iyi ve parlak bir fikirdir.
-
Süleyman iki yıl önce Hindistan'dan gelmiştir. Yiyip içip yan gelip yatmaktan başkaca yaptığı bir iş yoktur. Çünkü Portekiz'de ona uygun bir iş yoktur. Bir işe yaramayan bu hayvanı elden çıkarma taraftarıdır kraliçe. Fakat fili gönderme konusunda kralla mutabakata varınca da "Süleyman'ı o uzak topraklara, o tuhaf insanların arasına yolladığı için keskin bir acı da hisseder." O uzak topraklar, elbette arşidükün kenti Viyana'dır. Karar verilmiştir, fil gönderilecektir. Kral arşidüke göndereceği bir mektup yazdırmaya koyulur. 

Don Juan, gitmeden önce fili görmek ister. Başseyisi mektubu Valladolid'e götürmek üzere atına atlayıp yola çıkarken o da yanına başyaveriyle iki uşak alıp bir yıldır görmediği Süleyman'ın ahırına gider. Etrafı çitle çevrili bir çayırlıktadır fil. Fili görünce hayal kırıklığına uğrar kral. Tüylü, lekeli, dahası, oldukça kirli bir fildir bu. Bunun bir bakıcısı vardır değil mi, diye sormaya kalmadan kıyafetleri paçavraya dönmüş olan bir Hintlinin yaklaşmakta olduğunu görür. Filin terbiyecisi, kralı bile tanımayan Subhro'dur bu. Hindistan'dan fille birlikte gelmiştir. Kral, gideceği yerde onları rezil etmesin diye onun için iki elbise dikilmesini emreder. 

Hazırlıklar tamamlanır. Bir komutan, askerleri, yardımcılar, levazım arabası, saman ve su yalağını taşıyan kağnı, ve elbette fil Süleyman ile terbiyecisi Subhro'dan oluşan kervanın yola çıkmasıyla filin yolculuğu başlar.

Kervan önce İspanya'ya, Valladolid'e, oradan yeni sahipleri Avusturya arşidükü ve karısının maiyetinde bir liman kentine, oradan da İtalya üzerinden Viyana'ya gidecektir.

18 Şubat 2015

İneğin kaderi

Ne hikâyesiymiş bu, diye sordu komutan, Bir ineğin hikâyesi, İneklerin hikâyeleri de mi varmış, diye tekrar sordu komutan, Bu ineğin var, tam on iki gün ve on iki geceyi galiçya dağlarında, soğukla ve yağmurla ve buzla ve çamurla ve bıçak gibi keskin taşlarla ve çivi gibi fundalıklarla ve ara sıra kısacık dinlenme fırsatlarıyla ve yetmezmiş gibi dövüşlerle ve saldırılarla ve ulumalarla ve böğürtülerle geçiren, sütten kesilmemiş yavrusuyla kaybolmuş bir ineğin hikâyesi, tam on iki gün ve on iki gece çevresini kurtlar sarmış, inek bu uzun mu uzun savaşta hem kendisini hem de yavrusunu savunmak zorunda kalmış ve her yanda dişler, açık çeneler, ani hamleler ve elbette ki boynuz darbeleri varmış, ölümün kıyısında yaşamanın ıstırabının yanı sıra, kendi canı ve kendini koruyamayacak kadar küçük bir yavrucak için savaşmak zorunda kalmış ve tüm bunlar yaşanırken, sırtları kambur, kulakları dimdik kurtlar sinsice yaklaşırken, o yavrucak annesinin memelerine uzanarak yavaş yavaş emiyormuş. (...) On iki günün sonunda inekle yavrusu bulunmuş ve kurtarılmış, zaferle köye dönmüşler ama hikâye burada bitmemiş, iki gün daha sürmüş, çünkü o artık cesur bir inekmiş, kendini savunmayı öğrenmiş, kimse ona söz geçiremiyor, hatta yanına yaklaşamıyormuş, sonunda inek ölmüş, onu öldürmüşler, on iki gün boyunca yenilgiye uğrattığı kurtlar değil, onu kurtaran insanlar, belki de sahibi öldürmüş, dövüşmeyi öğrenen ineğin o daha önceki barışçıl, her şeye kafa sallayan hayvan olamayacağını anlayamamışlar. 
José Saramago, Filin Yolculuğu.

Not

Saramago'nun diyalogları bilindik biçimde değil,
bu parçada da görüldüğü gibi düz bir biçimdedir.
Karşılıklı konuşmalar, cümlenin büyük harfle
başlamasıyla birbirinden ayırt edilir.

17 Şubat 2015

Çorba

Efendim, ben bu yaşıma geldim, hâlâ mercimek çorbası yapmayı bilmiyorum. Ne demeli buna? Ayıp mı, noksanlık mı, tembellik mi, ne? Vallahi benim de kafam karışık, ben de bilmiyorum ne diyeceğimi, bilsem demez miyim? Mercimek çorbası bilmiyorsun da, yayla çorbası biliyor musun, diye sorsanız, yok, onu da bilmiyorum. Domates çorbasını peki? Onu da. Bildiğin bir çorba var mı? Evet var. Var da söylemeye utanıyorum. H ile başlıyor, marketlerde satılıyor, raflarda görmüşsünüzdür muhakkak. Çeşitleri var onun da. Daha fazla ipucu vermeyeyim, zaten bilinmesini de istemiyorum, dedim ya, utanıyorum. O çorbayla ilgili hikâyemi anlatabilirim ama, dinlerseniz.

Üniversitenin ikinci sınıfındaydık. Hemen her öğrencinin tecrübe etmiş olduğu üzere, eve çıkma hevesine kapıldık. Elbette hevesimize yenik düştük. Başka ne olacaktı? Birkaç günlük arayıştan sonra ev tutuldu, hemen ardından ikinci el mağazasının yolu tutuldu, eşyalar alınıp taşındı falan filan. İlk gün. Akşam. Oturuyoruz. Ben içimden, ne yapsam da bunları kandırıp evin aşçısı olsam, diye düşünüyorum. Baktım fazla düşünmek para etmeyecek, hiç olmazsa açılayım dedim ve açıldım. "Arkadaşlar," dedim, "ben biraz yemek yapmaktan anlıyorum, eğer siz de uygun görürseniz yemekleri ben yaparım, siz de bulaşıkları filan yıkarsınız..." Meğer bizim garibanlar dünden razıymış. Benim çekine çekine söylediğim şey, az kalsın beni alıp başlarına koymalarına neden olacaktı. Yumurta bile kırmayı bilmiyorlarmış anlayacağınız. Evet, sahiden de öyleydi, sonraları gördüm, yumurta kırmayı bile bilmiyorlardı, fakat hele bir sorun, sen biliyor muydun, diye. 

Benim o güne kadar yemek yapmaktan anladığım, sebze mebze doğramaktan ibaretti. Sebze doğramayı iyi becerirdim bak, o konuda hakkımı teslim edelim. Tabii o da bir şartla, bıçak keskinse. Öğrenci evlerinin bıçaklarını bilen bilir. Fazla uzatmayayım, ben oldum evin aşçısı, arkadaşlarımdan biri oldu bulaşıkçı, öbürü de temizlikçi. 

Aşçı oldum ama ne yemek yapacağım bunlara? Hadi bir gün iki gün yumurta filan kırıp geçiştirdin, ya devamı? Madem girdin bir yola, devamını da artık bir şekilde getireceksin, dedim kendime ve bunlara ilk gün H. çorba ile makarna yapmaya karar verdim. Öyle bir yediler ki tabakların dibini sıyırdılar. Kendimi de dışarıda tutmamam lazım tabii, ben de aynı durumdayım. Kendi yaptığım yemeği ben de büyük bir iştahla yiyorum. Bir gün, iki gün, baktım benim sistem tutacak gibi. Nasıl tutmasın, akşam yorgun argın derslerden dönüyoruz, bir yarım saat içinde H. çorba ile makarna önlerine geliyor benim arkadaşların, daha ne ister insan? Böyle böyle, midelerimiz bu sisteme epey bir alıştı. Ben de o arada boş duracak değilim tabii, farklı farklı yemeklere alışmaya çalıştım. Bir süre sonra alıştım da. Bir öğrenci evi aşçısına göre iyi bir repertuvara sahip oldum zamanla. Fakat hiçbir zaman herhangi bir çorbayı yapmayı öğrenemedim. Konu da oradan açılmıştı zaten, değil mi, çorba diyorduk...
*
Çorba çok önemli bir yemektir. Tarih boyunca bu önemini koruya gelmiştir. Çorbası kaynamak, çorbada tuzu olmak, çorbaya çağırmak gibi sosyal içerikli deyimlere de girerek önemini göstermiştir. Çorba, bugün her ne kadar yardımcı yemek ya da başlangıç yemeği durumuna gelmişse de tarihte öyle değildi, bir ana yemekti. Mesela Ortaçağ'da, hatta daha da geriye gidersek İlkçağ'da dünyanın pek çok yerinde sofralardaki tek yemekti. Söylemek istediğimi sanırım anladınız, evet, çorba tüm sulu yemeklerin anasıdır. Hem anası, hem babasıdır.

Çorba,
William-Adolphe Bouguereau.
Çorba dediğin her şeyden önce sıcak olmalıdır. Kime servis ediliyor olursa olsun, ister ev halkına, ister misafirlere, isterse lokantada müşterilere, mutlaka sıcak olmalıdır. Diğer yemekler için bir şey diyemem ama çorbanın çok sıcak olmasında herhangi bir sakınca yoktur. Örneğin evinize gelen misafirlerin karşısına çok sıcak yemek koyarsanız ayıp olur, yemeğiniz güzel ve özenilmiş olsa bile gereğinden fazla sıcak oluşu güzelliğini ve gösterdiğiniz özeni gölgeleyebilir, fakat çorba için söz konusu değildir bu, aşırı sıcak bile olabilir çorba, ayıp kaçmaz bu, bilakis istenen bir şeydir. Sözün kısası, çorbayı çorba yapan sımsıcak oluşudur, aksi halde, içilen çorba değil, söz gelimi sebzeli su olur.
*
Bendeniz bir gün bir yerde bir çorba içmiştim. Son derece lezzetliydi, epey bir sevmiştim. Hayatımda ilk kez içtiğim bir çorbaydı. Yöresel bir şey olmalıydı. Gel gör ki orası neresiydi, içtiğim çorbanın adı neydi, düşünüyorum düşünüyorum ama bir türlü çıkaramıyorum. Bir yol üstü dinlenme tesisi miydi, başka bir yer miydi hatırlamıyorum.
*
Herkes çorba yapabilir –ben bile yapabilirim– gelgelelim hakiki bir çorba yapmak maharet ister. Bir insanın gerçek bir aşçı olup olmadığını anlamanın sağlam bir yolu ona çorba yaptırmaktır. Unutulmamalıdır ki hakiki bir aşçı her şeyin çorbasını yapabilen insandır. Evet, çorba bütün sulu yemeklerin anasıdır dedik, buradan hareketle de yemek olabilen her şey çorba da olabilir demektir.
*
Çorba ile ilgili notlarım şimdilik bu kadar. Nereden esti, diye soracak olursanız, çorba içiyordum da, aklıma bir çorba yazısı yazmak geldi efendim.

Çorba güzeldir. Bol bol çorba içelim, sağlıklı kalalım.

16 Şubat 2015

Danton'un Çaydanlığı

Kırılan bir çaydanlıktı biz öyle sandık
Ya da bir yıldız uyanmış sonra uyanıvermiş
Öyle şaşılası bişey ki şaşmadım bile
Sen söyledin Türkçe yüzermiş Capon balıkları
Sen hep böyle güneşli yalanlar söyle
Ben toplarım parçalarını
Kırk yılın Halimesi böyle bir güvercin
Oturup ağda yapsın düpedüz Devrim
Bu bir değil iki değil dördüncü bacağı
Halime kopardıkça dünya yenileniyor
Bu el yeni abeceyle yazılmış bir el
Laik bir bacağı sıvazlıyor

Komşular kibar evler dağa çıkmışlar dünden. Biz de
Halimeyle vatanı süpürüyorduk. Dışarıdan hariciyeli
bir ses: (Affedersin! Affedersin! Affedersin! Yangın
merdiveniniz yanıyor!) Ne bu curcuna be! Gö"zü"nü
kapan gelmiş! İyi ya dedim, kapattım pencereyi. Biz
de çaydanlık kırıldı sandık!..

Kırk yılın Halimesi böyle bir güvercin
Oturup ağda yapsın düpedüz Devrim

Can Yücel

15 Şubat 2015

Çağrışım tabağı

— Yapman gereken çok iş var abi...
— Evet.
— Evet de niye yapmıyorsun?
— Bilmiyorum.
— Niye bilmiyorsun?
— Oğlum, bilsem zaten yaparım.
— Ne yani, bilmediğin için mi yapmıyorsun?
— Neyi?
— Ne neyi?
— Neyi bilmediğim için?
— Bilmediğini söyledin ya...
— Neyi bilmediğimi söyledim?
— Abi, iyi misin?
— Emin değilim.
— Belli.
— Ne belli?
— İnce belli.
— Tavşan kanı.
— Şöyle kırmızı.
— Demli.
— Yorgunluğunu bir alır ki insanın, sorma.
— Çayı kim bulmuştu sahi?
— Ne bileyim, bana mı soruyorsun?
— Çinliler bulmuştu galiba.
— Vay be, bir çaya güveniyordum, o da Çin malı çıktı anasını satayım.
— Oğlum, Çin malı deyip geçme.
— Neden?
— Dünyanın varını yoğunu Çin üretiyor, eskisi gibi değil artık, farkında mısın?
— Onu bırak da Çin'e nereden geldik yahu?
— Çin'e mi?
— Evet.
— Çin'de miyiz ki?
— Hindistan'da olmadığımıza eminim.
— Sen hiç olmazsa nerede olmadığına eminsin.
— Sen değil misin?
— Ben şu an nerede olduğumu da, nerede olmadığımı da kesinlikle bilmiyorum.
— Ya?..
— He ya.
— Durum o kadar vahim demek?
— Hem de nasıl.
— Çin'e diyorduk, nereden geldik?
— Nereden geleceğiz, İran üzerinden gelmiş olmalıyız.
— Uçakla mı?
— Uçakla da olsa, otobüsle de olsa İran'dan geçip gelmiş olmalıyız.
— Otobüsle Çin'e gelinir mi be?
— Niye gelinmezmiş, tekerleri mi yorulacak?
— Hayır, mesele o değil, onca yol otobüsle gelinir mi?
— Yani şoförü ve mazotu varsa gelinir bildiğim.
— Seninle lafa girilmez ha.
— Nedenmiş o?
— Neden olacak, ben ne dedim, sen konuyu nerelere getirdin.
— Nerelere getirmişmişim?
— Çin'den söz açıldı ya abi...
— Evet...
— O söz nereden açıldı diye sorduydum?
— Haa... Nereden bileyim ben, kendine sor.
— Kafam allak bullak oldu.
— Sen kendin allak bullaksın, kafanın allak bullak olmasında ne var.
— Sahi, nereden açıldı Çin lafı?
— Çay may diyorduk galiba...
— Doğru ya, çay. Oraya nereden geldik peki?
— İnce belden.
— İnce bel mi?
— Galiba.
— Kimin ince beli?
— Benim değil herhalde.
— O halde kimin?
— Ne bileyim ben.
— Bilmelisin.
— Sebep?
— İnsan bilmelidir.
— Neyi?
— Çok şeyi.
— Neye yarayacak?
— İnsan bilmeye gelmiştir bu dünyaya da ondan.
— Öyledir diye çok şey mi bileceğiz yani?
— Tabii.
— Diyorsun?
— Diyorum ya.
— Peki, bilmezsek ne olacak?
— Neyi bilmezsek ne olacak?
— Her şeyi. Ya da hiçbir şeyi.
— Ben de bilmiyorum.
— Bilmiyorsun da ne demelere lafa buluyorsun ortalığı?
— Buladığım filan yok, laf lafı açıyor işte.
— Sahi ya. Laflar birbirini açıyor.
— Evet.
— Ne çok şey ne çok şeyi açıyor değil mi?
— Öyle valla.
— Hayat ilginç bir trene benziyor.
— Benziyor ya.
— Bizim de bu trende yapmamız gereken o kadar iş var ki!
— Hay ağzına sağlık, ben de onu diyordum işte.
— Nasıl yapacağız peki İbrahim?
— Ben de onu merak ediyorum ya.

14 Şubat 2015

Çukur

Ülke değil rezalet çukuru. Gün geçmiyor ki bir tecavüz, cinayet, kadın ölümü haberi gelmesin.

İnsan insanlığından utanıyor. Daha da ne söylenebilir bilmiyorum.

12 Şubat 2015

Soru

"Jim Carrey Amerika'nın Kemal Sunal'ıdır" cümlesinden 
"Kemal Sunal Türkiye'nin Jim Carrey'sidir" anlamı çıkar mı?

10 Şubat 2015

Senin arkandan okuyacaklar yazını

Kararsızlık kadar kötü bir şey olmasa gerek. İnsanın canını adamakıllı sıkıyor. Beni görmelisiniz bugün. Bilgisayarın masaüstü resmine bile karar veremiyorum. Pencereden dışarıya bakıyorum ikide bir. Ortalık sessiz sakin. Kar yağıyor. Handiyse kıskanacağım karı. O kadar kararlı, o karar kendinden emin... Perde ile pencere bile hallerinden memnun görünüyorlar. Karga sesleri geliyor. Galiba birbirleriyle konuşuyorlar. Ne konuştuklarını kimse bilmiyor. Çırçıplak ağaçlarda bile sıkıntıdan eser yok. Her şey bana bakıyor sanki. Masa, sandalye, kitap, musluk, fincan... Son günlerde kitap okuyamıyorum. Sıkıntıma sıkıntı katan durumlardan biri bu. Kütüphaneden arkadaşımın adına bir kitap aldım. Ben alamıyordum, üye değildim. Kitabın önsözünü okudum, gerisi bekliyor. Eskice bir kitap. Kırmızı mukavva kapak. Sarı saman kâğıt. Tanıdığım o koku. Kim bilir içinde neler yazıyor. Kendimi tanıyamıyorum artık. Yani galiba bu böyle. Eskiden ben yazı yazarken arkamda duran birinin okumasına izin vermezdim, şimdi önemsemiyorum bile. Bir yazı yazılıyorsa elbette okunmak içindir. Senin arkandan okuyacaklar yazını. Her yazı bir gün okunacak. Peygamberler bu konuda bir şeyler söylediler mi, söylemediler mi bilmiyorum. "Tek bildiğim, hiçbir şey bilmediğim." Serçeler pencereye konan ekmeklerini yiyip gittiler. Nereye gittiklerini bana demediler. İki güvercin geldi sonra. Ürkek ürkek yanaştılar pencereye, kolaçan ettiler içeriyi, kalan ekmek parçalarını alıp gittiler. Ruhi Su'nun bir türküsünü dinledim demin. Yarıda kesildi gerçi. Gene de türkü türküdür. Ruhi sudur. Müzik olmasaydı ne yapardık? Canımız daha çok sıkılırdı muhakkak. İnsanlar çok tuhaf yaratıklardır. Keşke hiç yaratılmasalardı demek geliyor içimden bazen. Sadece hayvanlar ve ağaçlarla da yürüyebilirdi bu dünya. Bu dünya insanlarla yürüyorsa, esasında taşlarla bile yürüyebilir. Bu dünya! Bu dün ya, bu da bugün. Peki ya yarın?

8 Şubat 2015

Bu hayatta balık olmak

Kaç gündür bloğa bir şey yazasım yok. Fark ediliyordur. Alışık olmadığım bir durum değil, daha önce de çok geldi başıma. Neyse ki, bu kez en azından nedenini biliyorum. 
*
Hayat akıp gidiyor elbette. Orada da akıyordu, burada da akıyor. Akacak da. Fakat o akış esnasında neler olup bitecek, onu kestirmek biraz mümkün, biraz değil.
*
Sanırım bazen biz hayatı boşluyoruz, bazen de hayat bizi. Bizim boşlamamız hayatın umurunda olmaz herhalde, tavşan dağa küsmüş meselesi, fakat hayatın bizi boşlaması bizim için başlı başına bir dert.
*
Hayat akıp giden bir suya benzer. İnsansa bazen o suyun içindeki balıktır, bazen de dışarıdan suyun akışını izleyen bir yabancı. İşin tuhafı, hangisi olacağını seçmek her babayiğidin harcı değil. Yabancı olmak bir nebze kolay. Fakat ya balık olmak? Hele de bu devirde!

6 Şubat 2015

Yağmur Suyunu

İndiği basamakları tek tek saydı İbrahim. Bu onun tipik bir özelliğiydi. İnip çıktığı merdivenleri, binaların katlarını, hatta pencerelerini, herhangi bir araçtayken yanı başından üst üste hızla geçip giden direkleri, kaldırım taşlarını, defterlerin çizgilerini, kitapların satırlarını, tellerdeki kuşları, sahilde oturuyorken denizdeki tekneleri... hep sayardı. Bir zamanlar otobüsle yolculuk ederken, şayet en ön koltuğa binmişse yol çizgilerini bile saymaya çalışırdı. Hiçbir zaman tam olarak sayamamıştı gerçi, otobüs hızla giderken yolun çizgilerini eksiksiz sayabilmek maharetten öte bir şeyler isterdi. Fakat o buna aldırmaz, sayabildikçe sayardı. Hayatın da tıpkı böyle hızla gittiğini, çizgilerin ne kadarını sayabildiysen yanına kâr kaldığını yavaş yavaş kavramaya başladığı zamanlar...
*
İndiği merdivenin basamaklarını tek tek saydı İbrahim. Fakat kaç tane olduklarını aklında tutmadı. Hep de böyleydi zaten. Aklında tutmak için saymıyordu ki... Saymak için sayıyordu. Bir şeyi sırf yapmış olmak için yapmak... Merdiven bittiği anda basamakların sayısını unutmak...
*
Dışarı çıktı İbrahim. Gözü hâlâ yerdeydi. Basamaklar bitmişti ama o, yere bakmayı sürdürüyordu. Hava soğukçaydı. Ceketinin düğmelerini ilikledi. Ellerini pantolonunun ceplerine koydu. Yürüdü. Karşıya geçmek için kaldırımdan indi. Asfalttaki yuvarlak metal kapağa kaydı gözleri. "Yağmur Suyu" yazıyordu üstünde. Garipsedi İbrahim. Her yerin betonla kaplı olduğu bu kentin tuhaflıklarına alışmıştı alışmasına, gene de bunu garipsedi işte. Geldiği yerde yağmur suyu dendi mi akıllara gökyüzü gelirdi. Değil mi ya, yağmur suyu dediğin, gökten iner, yerdeki her şeyi ıslatır. İnsanları, hayvanları, ağaçları, toprağı... Oysaki, burada yerin altındaymış yağmur suyu. Genişçe metal bir kapağın üzerindeki yazı da olmasa belki burada kimse farkına varamayacak yağmur suyunun.



Senin için biriktirdiğim yağmur suyunu bir gül ağacının dibine dökeceğim.
—Şükrü Erbaş

2 Şubat 2015

Masamın Üstü

Bu halde görünce dayanamadım, çektim. Çekmekle de kalmadım, blogda yayımlayayım dedim. Aslına bakarsanız, bazen öyle hallere giriyor ki yanında çok düzenli kalır bu.

Masamızı sevelim, onu koruyup kollayalım.

1 Şubat 2015

Kral'ın Ölümü / King's Death

I.
Kral ölünce ne olur?
Kral ölürken ne olur?
Kral ölürse ne olur?

II.
What happens when the King die?
What happens while the King die?
What happens if the King die?


Yunus Gutenberg Üniversitesi'ne sunulmuş
Kral'ın Ölümü Üzerine Filozofların Tarih Boyunca Ürettiği Sorular
adlı doktora tezinden alıntıdır.

29 Ocak 2015

Adımız miskindir bizim

İki tane efendi var. Biri Büyük Efendi, adı da hep böyle büyük harfle başlar, biri de biziz. Biz; yani hepimiz. Hepimiz efendiyiz efendi olmasına, ama her birimiz kendimizin efendisiyiz. Kendimizin efendisi olmak da hiç efendi olmamak anlamına geliyor. Küçük Prens'te de işleniyordu ya bu fikir, yönetecek bir halkı olmayan bir kral aslında ne kadar kraldır filan. Kendimizin efendisi olmamızın yanında, bazı insanların diğer bazı insanlara efendilik ettiği de bir gerçek. Buradan bakınca da kendimize efendi olmak esasında en iyi efendilik değil midir? Sahiden de bu dünyada ne kimse senin efendin olsun, ne de sen kimsenin efendisi ol, bundan daha onurlu, daha kaliteli bir hayat var mı?
*
Yahu, ben ne yazacaktım da efendi diye söze girdim. Unuttum bak, iyi mi? Aklımda bir şeyler vardı, tam açtım yazmak için, bir yerlerden efendi çağrıştı, yazdım gördüğünüz gibi, sonra sözümü unuttum işte. Bu da gösteriyor ki zihnim bir çağrışım ormanına dönmüş.
*
İnsan yorgun olunca çay ne güzeldir, değil mi? Yok yok, bu çağrışım değil, şu an yanımda boş bir çay bardağı duruyor da, bu cümleyi bitirir bitirmez kalkıp tazeleyeceğim. Canımızın çay istiyor olması da bir tür çağrışım olabilir mi? Bir gün bir otobüste filan bu konularda çalışan bir psikoloji hocası neyim görürsem sorarım. (Cümle bitti, çay almaya gidiyoruz.)
*
Çayımızı alıp geldik. Şu an bir elle bu satırı yazarken, bir elle de çayımı içiyorum. Neden, çay almaya gidiyorum, değil de, çay almaya gidiyoruz, dedim? Çünkü orada da bir şeyler çağrıştı da ondan. Çağrışan şey bir kitap: Per Petterson adlı bir kardeşimizin, kendisi Norveçli olur, At Çalmaya Gidiyoruz adlı bir romanı var. Kitap hakkında tek bildiğim, Metis Yayınları'nca yayımlanmış olduğu. Başkaca ne fikrim var ne bilgim. Gelgelelim, iki yıl önce adını ilk duyuşumdan beri okumayı çok istiyorum. Neden mi? Adından ötürü. Evet efendim, ben bazı kitapları sırf adından, bazılarını kapağından, bazılarını da yazarından ötürü okumak isterim. Eskiden yadırgardım bu huyumu, sırf celp edici bir adı var diye okunmak istenir mi kitap? Sonraları cevabımı kendim verdim: Elbette istenir. 

Ad önemlidir. Sandığımızdan da önemli. Adımız olmasa biz neyiz ki? Mahiyetini bilmiyorum ama filozofların derinlemesine bu ad konusuna eğildiğini biliyorum. Bir düşünün, ad bir bakımdan pek de önemi olmayan yüzeysel bir şeydir; misal, yazı yazdığımız gerecin adı olmasa da, yani kalem olmasa da kendisi vardır. Öz değildir ad. Kalemin özü, diyelim ağaç ve ortasındaki kömürümsü çubuktur. Bir adı olsa da olmasa da o vardır. Ne var ki, bir bakımdan da ad en önemli şeydir. Ad olmazsa öz yine olur olmasına, fakat adı olmayan özü ne yapayım? Masa olmasa, ağaç olmasa, şehir olmasa, insan olmasa biz bütün bu var olanlara ne diyeceğiz?
*
Bazı kitaplar diyordum, adları bize çekici gelir ve onları okumak isteriz. Çünkü o adlar bize bir şeyler çağrıştırıyordur. Biz farkında olalım ya da olmayalım, herhangi bir kitabın adı bize sevdiğimiz ya da istediğimiz bir şeyler çağrıştırıyorsa onu okumak isteriz. Aynı şey bazen kitabın kapağı için geçerli olur. Bazen de sevdiğimiz, tuttuğumuz, kendisinden emin olduğumuz bir yazarın henüz okumamış olduğumuz bir kitabını sorgusuz sualsiz alıp okumak isteriz. Çünkü önceki kitaplarını referans kabul ederiz. Falan filan...
*
Pek çok yazar kitabına ad verirken kim bilir ne sıkıntılar çekiyordur. Kimileri belki etrafından öneri de soruyordur. Ben en çok büyük yazarların, kitaplarına ad verme süreçlerini merak ediyorum. Calvino'nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu'ya ad vermesiyle ilgili Cem Akaş bir şeyler yazmıştı, şurada, okuyunuz. Fakat öbür büyük yazarlar kitaplarına nasıl ad veriyorlar acaba? Bilemeyiz. Bir gün Yaşar Kemal'i görürsem sorarım.
*
Çay hâlâ güzeldir. Demlikte kalan son bardak daha da güzeldir.
*
Yahu, ben ne yazacaktım da unutuverdim? Hay Allah.

27 Ocak 2015

Yüzlerimiz

Bir Başka Yazı
"Ne tuhaf bir adam" dedi. 
"İnsan, yüzüne bakınca yakında öleceğini anlıyor".
Gabriel Garcia Marquez
İnsan yüzleri kadar ilginç başka bir görüntü var mıdır yeryüzünde? Bu karmaşık dünyada hayalle gerçek arasında gidip gelip yaşarken gördüğümüz en soyut, belki de en değişken nesne insan yüzü değil midir? Dünya tarihini, bu bambaşka açıdan yazabilir ve muhtemelen oldukça değişik sonuçlar elde edebilirdik. 
Yüzlerin ardında gizlenenlere ulaşmanın bir yolu var mıdır? Bu sorunun arkasındaki merak, Hurufileri insan yüzlerini çözmek için harflere başvurma yoluna itmişti. Yüzlerden kelam okuyabilmek Arap alfabesindeki kıvrak harflerin bir marifeti de sayılabilir elbette, ancak bize göre yüzlerdeki anlamları, o değişken ve belirsiz görüntüleri somut bir hale getirme çabası olarak da görülebilir. Oysa, Tanrı'nın suretleri olan bizler, tıpkı O'nun gibi bir bilinmezlik perdesi ardında kalmaya mahkumuz. Tıpkı Gabriel Garcia Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık romanının kahramanlarından Jose Arcadio Buendia'nın deneyip de başaramadığı gibi. Buendia, çevresindeki herşeyin fotoğrafını çekip üstüste basarak Tanrı'nın resmini elde edeceğine inanır ama sonuç koca bir sıfır. 
Ya Borges'in Sheakespeare'ine ne demeli? "Ötekiler, hiç kimse olmadığımı fark etmesinler diye 'başka birisiymiş gibi yapma alışkanlığını" geliştiren ve tüm yaşamını tiyatro sahnelerinde geçiren Sheakespeare. Tarihler, ölmeden önce ya da sonra kendini Tanrı'nın huzurunda bulduğunu ve O'na şöyle dediğini yazar: "Boşu boşuna onca kişi olan ben, tek ve kendim olmak istiyorum." Tanrı'nın sesi bir girdaptan karşılık verdi ona: "Ben tek kişi değilim; senin eserlerini düşlemen gibi, ben de dünyayı düşledim, Sheakespeare kulum. Ve sen de düşümdeki suretlerden birisin; ve tıpkı benim gibi, hem herkes hem de hiç kimse olansın."  
Hepimiz Tanrı'nın birer sûretiysek eğer, olay bambaşka bir havaya bürünüyor bu kez. Bir düşünün, M.Ö. 3000 yıllarından kalma bir Sümer heykeli, bir Rönesans resmi veya bir Ortaçağ köylüsünün yüzü ne denli benzer birbirine? Dünya belki binlerce kez değişmiş (bazıları bunu gelişme diye adlandırıyor). Yüzlerimizde ise aynı görüntüyü ikinci kez yakalamak mümkün değil. Sûretlerinin bu kadar çok değiştiği bir evrende yaratıcının, yani "aşkın" aynı kalıp kalmadığı önemli bir soru. Acaba Tanrımız o eski bildik Tanrı mı? 
Herşeyin akıl almaz hızlarda değiştiği bugünün dünyası ise her türlü durağanlığı tamamen dışlamış durumda. Böyle olunca yüzlerimizdeki değişim hızı da farklı boyutlarda sürüyor. Buna bir de son birkaç onyılın marifeti olan "medya yoluyla imaj yaratma"yı da eklersek işin tadı iyice kaçıyor. Dünya her türlü hayal ve büyüden gitgide uzaklaşıyor. 
Sahi, yükselen değerlerin dünyasında siz neler okuyorsunuz yüzlerde?

Sedef Erkman
Hayalet Gemi, Sayı 2 (Kasım 1992).
Sayfa başına git