26 Ağustos 2015

İrlandalı Turist



Ellerine kollarına bacaklarına bileklerine sağlık İrlandalı Turist!
Seni doğuran ana dert nedir bilmesin İrlandalı Turist!
Helal olsun sana, sen çok yaşa İrlandalı Turist!
Allah senden bin kez razı olsun İrlandalı Turist!
Seninle karşılaştığım yerde alnından öpeceğim İrlandalı Turist!

25 Ağustos 2015

Ya, işte böyle

Daha trenin kapıları açılmadan şaşırdım. Ayakta insanlar vardı çünkü. Oysa hemen her gün bu saatlerde, yani öğle üzeri giderim metroya ve her zaman da yer vardır, hatta bazen vagonlar neredeyse boştur. Olur böyle şeyler, dedim içimden ve öbür kapının yanına geçip çantamı açtım, içinden kitabımı çıkardım. Çıkarmamla birlikte karşıda boş bir yer gördüm. Neden kimse oturmak istememişti acaba? Geçip oturdum. Kitabımı okumaya başladım. Hemen sağımdaki adam ben oturur oturmaz bana bakmaya başladı. Öyle fark ettirmemeye çalışan bir bakış da değildi hani, rahat rahat bakıyordu. İçimden, beni hayatında ilk kez görüyor olmalı, o yüzden bakıyordur muhtemelen, diyerek üzerinde durmadan kitabımı okudum.

Üç dakika geçti geçmedi, bu abimiz –benden on beş yaş kadar büyük gösteriyordu– parmağıyla hafifçe koluma vurdu kapıya vurur gibi. Dönüp baktım, "Kitabınızın adına bakabilir miyim," dedi. Hiç konuşmadan kitabın kapağını çevirdim. Başını azıcık yaklaştırarak okudu ve ne derse beğenirsiniz: "Anti-sosyalist bir adam bu." Söylediğini duydum duymasına da anlamamışım gibi yapıp, "Efendim?" diyerek tekrar ettirmek istedim. O da hemen tekrar etti: "Anti-sosyalist bir adam bu." Bu adam, diye söz ettiği kişi kitabın yazarı. Buradan da vatandaşımızın bu yazarı tanıdığı anlaşılıyordu, hatta belki kitaplarını bile "okumuştu". İyiydi hoştu amma ufak bir sorun vardı, kitabın kapağında Dubravka Ugresic yazıyordu. Ee, ben de az sayılmam hani, bu fırsatı kaçırır mıyım, hemen yapıştırdım lafı: "Adam değil ki, bu bir kadın." Gelgelelim bizimki vazgeçecek gibi değildi, "Her neyse işte," diyerek bu taarruzu başarılı bir biçimde savurmuş oldu. Fazla konuşmasın diye ben kitaba döndüm. Abimiz ise son bir soru daha sordu: "Doğu Avrupalı mı bu?" Ben de hiç başımı kaldırmadan, "Hı hı," diyerek geçiştirdim.

O sırada okuduğum sayfanın ilk iki satırında şöyle yazıyordu: "Son elli yıl içinde Doğu Avrupalı yazarlar, karmaşık yıkım stratejileri geliştirdiler ve sosyalist gerçekçiliğe ölümcül bir darbe indirdiler." Bizimki meğer benimle birlikte kitabı okuyormuş.
***
Bu trenin son durağı Batıkent. Kızılay'a varmak için hemen karşı perondaki öbür trene binilir. Geçip bindim. Kitabımı okumaya devam ettim. Bu kez sağımda iki kadın vardı, aralarında konuşup duruyorlardı. Bir ara kitaba ara verince bunlara kulak misafiri oldum. Benden taraftaki ötekine şöyle diyordu: "Bir adam varmış, doksan dokuz kişiyi öldürmüş, tövbe etmiş, tövbeden sonra yüzüncüyü de öldürmüş, gene tövbe etmiş, tövbesi kabul olmuş, adam cennete gitmiş." Tren Kızılay'a varmış, ben inip merdivenlere doğru yürümeye başlamıştım ama hâlâ merakla düşünüyordum: "Bu kadın bu semavi 'bilgiyi' nereden, kimden aldı?"
***
Ya, işte böyle. Bundan böyle metroya binmeden önce çantamdan defter kalemimi çıkarıp hazır tutacağım. Bu aralar bol malzeme var Ankara metrosunda.

24 Ağustos 2015

Wat iz diız?

Wat iz diız? sorusunun evrensel genelgeçer tek bir cevabı vardır, 
o da Diız iz e pen'dir. Sair cevaplardan sakınınız.

20 Ağustos 2015

Eğitimin hali

Facebook arkadaşlarımdan biri paylaşmış bunu. Böyle şeyleri pek önemsemem ama bu kez dayanamadım.

Birkaç kez okudum, gene de ne demek istediğini tam olarak anlayamadım, en sonunda birazcık anlar gibi oldum o kadar.

Bunu yazan, bildiğim kadarıyla en az yirmi yıldır öğretmen. On yıl kadardır da üst makamlarda yöneticilik, müdürlük filan yapıyor. Tanışıklığımız da var, çok olmasa da konuşmuşluğumuz var.

Sadede geleyim... Yirmi yıllık eğitimcisi böyle yazıyorsa, fikirlerini böyle anlaşılmaz bir biçimde dile getiriyorsa, üstelik yazdığının neredeyse tamamı anlatım bozuklukları ve yazım hatalarıyla doluysa, bu eğitim çarkının öğrencisinin nasıl bir durumda olabileceğini varın düşünün yani.

19 Ağustos 2015

İyi heceler

Size bugün iyi geceler sözünün nereden çıktığını anlatacağım. 

Bilindiği gibi, bu sözü insanlar geceleri birbirlerine esenlik dilemek için kullanırlar. Tıpkı sabahları günaydın, gün içinde iyi günler, akşamları iyi akşamlar dedikleri gibi, geceleri de, iyi geceler derler. Peki ama bu söz gerçekten de böyle midir?

Hayır, değildir. Toplumdaki çok yaygın ama bir o kadar da yanlış bir kanının aksine, bu sözün doğrusu iyi heceler'dir. Evet, iyi heceler

Kafanız karışacak haliyle, hatta karışmıştır bile, ne alâka yani; iyi geceler nere, iyi heceler nere? Kafa karışıklığı hususunda tamamen haklı olduğunuzu belirteyim öncelikle, ilk duyduğumda benim de kafam karışmıştı. Ama merak etmeyin, her bir şey yerli yerine oturdu sonra; eminim dinleyince sizin de kafa karışıklığınız geçecek.
*
Şimdi efendim, biliyorsunuz, tarih boyunca şairlerin bir kısmı şiirlerini aruz ölçüsüyle, bir kısmı hece ölçüsüyle filan yazmış. Kimi zaman aruz ölçüsü revaçta olmuş, kimi zaman hece ölçüsü. İşte, iyi heceler sözü de hece ölçüsünün revaçta olduğu bir zamanda çıkmış. Peki, nasıl olmuş bu?

Hepimizin bildiği gibi, şairlerin şiir yazması için gerekli olan enstrümanlardan biri ilham perisidir. İlham perisi olmadan şiir yazmak imkânsız gibi bir şeydir. Gelgelelim ilham perisi dediğin de öyle ha deyince gelen türden bir şey değildir. Gelmek için uygun zamanı, uygun mekânı, ve elbette uygun insanı kollar. 

Şair zaten uygun insandır. Yani, şiir yaza yaza kendini bir biçimde ilham perisinin uygun kişisi konumuna sokar. Uygun insan olunca da geriye kalıyor uygun zaman ve mekân. Eh, şair olan kişi için uygun mekânı bulmak da pek zor bir mesele değildir. Bilinen bir şeydir ki her şairin, içinde ruhunu da barındıran bir çalışma odası vardır. Uygun insan ve uygun mekân böylece tamam olunca nihayet uygun zamana geliyoruz.

Şiir yazmak için en uygun zaman nedir, diye sorulsa herhalde on kişiden dokuzu, gecedir, diye cevap verir. Çünkü gece, ortalıktan el ayağın çekildiği, dünyanın çoğunlukla sessizliğe büründüğü zamandır. Böylece şiir yazmak için de gayet uygun bir zamandır. Zaten uzmanlara göre ilham perisi elden geldiğince az insana görünmek isteyen, ayrıca gün ışığından da pek hazzetmeyen bir peridir. Bundan ötürü de çoğu şaire gece gelir, gece gelince onlar da şiirlerini gece yazar.
*
İşte efendim, rivayet olunur ki, pek çok devirde olduğu gibi, Ortaçağ'da da şairlerin, yazarların, sanatçıların toplandığı kahveler filan varmış. Buralarda bir araya gelen şairler başta şiir ve edebiyat üzerine olmak üzere pek çok konuda konuşur dururlarmış. Akşamın geç vakitlerine kadar sohbet edip dertleştikten sonra evlere dağılma vakti gelince birer birer kalkıp birbirlerine esenlik dileyerek ayrılırlarmış. Tabii, şair milleti bu, herkes bir diğerinin eve gidince yatıp uyumayacağını, sabahın ilk ışıklarına değin şiir yazmakla uğraşacağını bilirmiş. Ve işte bundan ötürü de birbirlerine "iyi şiirler" anlamında "iyi heceler" derlermiş.

Gel zaman git zaman, bu söz yayılmış. Ve pek çok örnekte olduğu gibi, yayıldıkça anlamı bilinmez olmuş. Bir zaman sonra da –geceleri kullanıldığı için– bu sözün iyi geceler olduğu sanılmış ve öyle söylenmeye başlamış. Günümüze kadar da böyle süregelmiş.

Çok ilginç, değil mi?

15 Ağustos 2015

Çayının demini tutturamamış bir toplum

— Bir çay alabilir miyim?
— Demli mi olsun?
— Fark etmez. 
Benle Kantinci Kız Arasında Geçen Konuşma'dan.

Bugüne kadar hiç aklıma gelmemişti bu. Gelmek için bugünü bekliyormuş demek. Çayının demini tutturamamış bir toplumdan söz ediyorum. Anlıyor musunuz? Pek çok şeyi gibi milli içeceği üzerinde de henüz mutabakata varamamış bir toplum. Milli içeceği olarak kiminin rakıda, kiminin ayranda, ve hatta kiminin gazozda (bkz. Nuri Alço hayranları) karar kıldığı bir toplum. Boğazından her şeyden, sudan bile çok, çayın geçtiği bir toplum. Rakı, ayran (ve elbette gazoz) meselesinde neden kimse elinde bir bardak çayla iki laf etmemiş bugüne kadar? Etmiş de biz mi duymamışız yoksa?

Zırvalamaya mahal yok. Demek istediğim şey başka. Yedi gün yirmi dört saat çay içen bir toplum nasıl olur da bugüne değin çayının demini tutturamaz? Yani niye mesela kimi demli kimi demsiz, kimi koyu kimi açık içer örneğin böyle? Örnek olarak yani mesela milli içkisinin bira olduğu söylenen Alman toplumu için de böyle midir bu? Orada da, "Biranız şöyle mi olsun böyle mi?" diye soruluyor mudur mesela?

Çayının demini tutturamamış bir toplumda yaşamak, demsiz bir çay içmekten pek de farklı değil sanki yani.

14 Ağustos 2015

Tutsak

seni istiyorum ve biliyorum
asla koynuma alamayacağım
sen o aydın ve pırıl pırıl gökyüzüsün
bense bu kafeste bir tutsağım

kara ve soğuk parmaklıklar ardından
gözlerim hasretle bakıyor yüzüne doğru
bir elin uzanışını düşlüyorum, 
ansızın ben de uçayım sana doğru

boş bir anda düşlüyorum
bu sessiz hapishaneden uçmayı
gülerek gardiyan adamın gözüne
yanında yaşama yeniden başlamayı

düşlüyorum ancak bilirim asla
bu kafesten kurtulmaya gücüm kalmamış
gardiyan adam istese bile
kanatlanıp uçmaya soluğum kalmamış

parmaklıklar ardında her sabah
bir çocuğun bakışı güler bana doğru
sevinç şarkılarına başladığımda
dudağı öpücükle gelir bana doğru

şayet bir gün, ey gökyüzü
kanatlanırsam bu sessiz evden
ağlayan çocuğa nasıl söylerim
tutsak bir kuşum vazgeç benden

bir mumum, canımın alazıyla
harabeleri aydınlatırım
sönüklüğü seçersem eğer
bir yuvayı yıkıp dağıtırım

Furuğ Ferruhzad
Çev.: Haşim Hüsrevşahi

13 Ağustos 2015

Eskiden Orta Doğu

Sabaha kadar açık, radyonun kısık sesle çalındığı bir kahvede nane likörü ya da çay içerek zaman öldürüyorum. Yetkililer, Müslümanlara belirli günlerde eti yasaklamaya cüret edemediler: onlara koyun eti her zaman serbestçe satılıyor. Böylece Hacıvassilis'te yemek yemediğim zaman, Arap Mahallesi'nde tıka basa ızgara ya da kebap yiyorum. Susam lapası ile kırmızıturp da ısmarlıyorum, ardından da baklava. Hesabı getirdiklerinde, şaşkınlıktan bağırmamak için kendimi zor tutuyorum: Hepsi bu mu? Çok önemsiz bir para, savaşta değilmişiz gibi! Kâr etme hırsı henüz onları sarmadı. Ne zaman bir Yahudi lokantasına gittiysem, dışarı midem boş çıktım, etin serbest olduğu günlerde bile.
Stratis Tsirkas, Kudüs (Başıboş Kentler 1).

9 Ağustos 2015

Bir film

Bir zamanlar bir film izlemiştim. Öyle herkesin izlediği bir film değil. İzleyen birine nadiren rastladığınız, rastlayınca şaşırdığınız, "Aa, sen de mi izledin o filmi, hiç beklemiyordum," dediğiniz filmlerden. İzleyeninin az olduğu, fakat her izleyenin de kesinkes çok sevdiği, hatta hayran olduğu filmlerden.

Bu filmin ilk sahnesinden son sahnesine dek katil aranır. İzleyici de filmin onuncu dakikasından itibaren katilin kim olduğu merakıyla yanıp tutuşur, yirminci dakikasından itibarense dayanamayarak katili tahmin etmeye çalışır. Katilin son sahneye kadar ortaya çıkmayacağını da elbette üzülerek bilir.

Gelgelelim, filmin aynı zamanda senaristi olan Yönetmen son sahneye öyle büyük, öyle kaliteli bir sürpriz koymuş ki, izleyenin parmağını ısırmaması mümkün değil. Bu en son sahnede öğreniriz ki aslında ölen yok. Dolayısıyla katil de yok. Yani... Yönetmen'in yaptığı şey, insanın dikkatini başka yöne çekme ustalığı. Bugüne dek bu filmi izleyen tek bir insanın bile filmin herhangi bir yerinde, "Olur ki ortada bir cinayet filan olmasın?" dediğini kesinlikle sanmıyorum. Dedim ya, Yönetmen büyük bir ustalık örneği gösteriyor. İnsanlar merak denizinde yüze dursun film sürüp gidiyor.

İzleyip de şapka çıkardığım ender filmlerden biri. Adı "Bazılarımızın Hayatı".

8 Ağustos 2015

Dünya büyük

Bahçe kapısı açıldı. Elinde bir salça kavanozuyla küçük bir kız çıktı sokağa. Duvarın dibindeki kum yığınına doğru yürüdü. Oturup oynamaya başladı. Daha önce de oynamıştı besbelli. Tünel yapmaya çalışmıştı. Kavanozunu bandırıp çıkarıyor, kumun üste taşan kısmını eliyle atıp düzleştiriyor, sonra döküyordu. Ben de öylece bakıyordum. Bütün dünyası bu ev, bu bahçe ve bu sokaktan ibaretti. Düşündüm. Dünyanın sanılanın aksine çok büyük olduğuna karar verdim.

7 Ağustos 2015

Gece şenlikleri

Gecenin bir vakti rüzgâr esiyor. Kavak ağaçları rüzgârda oynuyor. Bahçede bir şey devriliyor, belki bir su galonu. Sokakta muhakkak bir kedi vardır şimdi. Bu gibi ülkelerde geceler kediler içindir zati. Öyle rahat dolaşırlar. Kavakların tepesinde karga yuvaları var. İçlerinde henüz uçuşa çıkmamış yavrular var. Annelerinin altına girmiş, huzurlular. Yuvalarda şimdi ne eğlence vardır! Bir düşün, evin bir kavağın tepesinde, sapasağlam üstelik, gece in cin top oynuyorken rüzgâr beşik gibi sallıyor ağacı!.. 

Böylesi bir şenliğin ortasında hiçbir sokak kedisinin ve hiçbir yavru karganın insan ırkını umursamadığına herkes kalıbını basabilir. 

O değil de, insanın aklına çok şeyler geliyor böyle.

5 Ağustos 2015

Bataklıkta debelenirken

Yeryüzünde Orta Doğu kadar enteresan bir coğrafya olmasa gerek. Düşünüyorum da, bu coğrafyayı betimlemek için kullanılan onca söz arasında benim en çok benimsediklerim cehennem ve bataklık. Burayı betimlemek için akla gelen olumlu bir kelimenin ne yazık ki olmayışı işin acı tarafı. İnsanların olumsuz kelimeleri kullanmakta haksız olmayışıysa işin daha da acı tarafı.
*
Arkadaşlarımla son zamanlarda ara ara konuştuğumuz bir mesele var: Ne suçumuz vardı da biz bu bataklıkta doğduk? Geçen gün bir sohbet sırasında arkadaşın biri, "Allahım, beni niye İsviçre'de dünyaya göndermedin," deyiverdi. Haksız değildi bana kalırsa, zira ben de aynı sözü gerek sesli olarak muhataplarıma, gerekse sessiz olarak kendime defalarca söylemişimdir. 

Bana necilik kokan haksız bir tavır bu, farkındayım. Üzülüyorum da açıkçası; bu coğrafyanın insanına üzülüyorum. Fakat öte yandan da kendimi o bilindik paradoksun içinde buluyorum, bir yeri cehenneme de, bataklığa da çeviren insanlar değil mi? Böyle olunca da, hemen herkes gibi, iyi insan – kötü insan ayrımı yaparak kendimi rahatlatmaya çalışıyorum. O zaman da kötü insanları bir yana bırakıp iyi insanlar için üzülmeye devam ediyorum. Ne var ki elimden hiçbir şey gelmiyor.

Bana sorarsanız, Orta Doğu'nun en büyük hastalığı herkesin her konuda haklı olmasıdır. Böyle bir şey elbette ne teorik ne de pratik olarak mümkün, fakat dedim ya, hastalık, insanlar kendilerini öyle biliyorlar. Herkes her konuda kendini haklı biliyor. O kadar ki, konunun ne olduğu bile önemli değildir, ne olursa olsun, herkes kendini haklı biliyor. Gelecekte yaşanacaklar konusunda bile herkes bugünden kendince haklıdır. Bu durum taş gibi bir şey olmuş Orta Doğu'da, öyle kolay kolay bükülmez, kıvrılmaz, değişmez.
*
Farklı tanımlamaları, çizilen farklı sınırları olsa da bugün genel kabul gören görüşe göre Türkiye de Orta Doğu'nun bir ülkesi. Doğrusu, bunu bilmek için araştırmaya, kitap filan karıştırmaya gerek de yok, sokağa çıkmak yeterli. Haksızlık, adaletsizlik, hırsızlık, yalancılık, dolancılık, düzenbazlık, namussuzluk, şerefsizlik, saygısızlık, sevgisizlik, cahillik... ne yazık ki bugün Orta Doğu'nun dört bir yanında, ama az ama çok, mevcut. Türkiye de bundan âzâde değil elbette. Bunları söylemek, hatta bazılarınca kabullenmek biraz zor gelir ama hep de güllük gülistanlık şeyler söylenmez ki, bunların da söylenmesi gerekiyor. Gerçeklerden kaçılmaz. Burası kutsal kitapların ballandırarak, sütlendirerek anlattığı cennet değil, dünya. Burada herkesin her istediği olmuyor. Buranın ne ırmaklarından bal, ne de çeşmelerinden yıl boyu süt akıyor. Burası dünya. Her köşesinde güzelliğe de çirkinliğe de, iyiliğe de kötülüğe de, hakikate de zırvaya da rastlayabilirsiniz. Gelgelelim, bazı yerler tarih boyunca çirkinliği azaltıp güzelliği çoğaltmış, kötülüğü eksiltip iyiliği artırmış, zırvayı giderip hakikati yerleştirmişken, bazı yerler de ya hiç dokunmadan bırakmış ya da bunun tam tersini yapmış. İşte Orta Doğu cehennemi de bunlardan biri. İsviçre'de de elbette pislik var, fakat Orta Doğu'nunki maalesef iliklerine işlemiş.

Orta Doğu'da akıl para etmiyor. Çokluk insanlar akıllarını evde bırakma taraftarı. Başkasının aklıyla yaşamak kolay mı geliyor nedir? Bir çoban çıkmaya görsün, derhal ardından gitmeye meyilli sürüler var. Çobanın kim olduğu da önemsiz, ister dini bir çoban olsun, ister siyasi bir çoban. 

Orta Doğu'da bugün yaşanan hiçbir sorun bugün doğan sorun değildir. Aransa kökleri binlerce yıl öncesinde bile bulunabilir. Ancak Orta Doğuluların azımsanmayacak bir kısmına sorarsanız suçlu hazırdır, yaşanan tüm bu sorunların kaynağı Batı dünyasıdır. Nedeniyse Orta Doğu'nun petrolü, suyu falandır. Hepsi hikâye. Norveç'in de petrolü var, bu sorunlar orada niye yok mesela? Rusya'nın da gazı petrolü var? Büyük su kaynakları Avrupa'da, Asya'da, Güney Amerika'da da var? Batı dünyası elbette sütten çıkmış ak kaşık değil ama Orta Doğu dünyası tatsız tuzsuz, üstüne üstlük küflenmiş bir lapaya bandırılıp çıkarılmış bir kaşığa benziyor.
*
Burayı izleyenler gündemdeki meselelerden konuşmayı pek sevmediğimi bilirler. Nesini konuşacaksın, daha lafın ağzındayken gündem değişiyor. Bu yazıyı niye yazdım peki? Tam da bugünkü gündem üzerine düşünürken biraz da bu gösterdiğim pencereden bakın istiyorum. Orta Doğu'nun toplumsal, siyasal, dini, kültürel yapısını da göz önünde bulundurun istiyorum. Dünyanın pek çok coğrafyası olumlu yönde bunca değişmişken, sorunlarına çözüm bulma yolunda harıl harıl çalışırken Orta Doğu neden değişime bunca dirençli, onu düşünün istiyorum. Düşünün mesela, Orta Doğu ülkelerini bugün yönetenlerin, toplumlarında sözü geçenlerin yerine bugün başkaları olsaydı acaba çok mu farklı olacaktı durum?
*
Tüm olup bitenlere rağmen gene de enseyi karartmamak gerekiyor. Umutlu olmak gerekiyor. Bataklıkta debelenirken bile başımızı kaldırıp yukarıdaki gökyüzüne bakma şansımız var.

4 Ağustos 2015

Olsaydı bir tren yolu

Via
Çocukluğumun geçtiği yer bağlamında birkaç büyük şanssızlığımdan biri, oradan geçen bir tren yolunun olmayışıydı. Trenin geçip geçmemesi önemsenecek bir mesele olmayacaktı, yeter ki bir yolu olsundu. Trenin, diyelim yılda bir kez geçmesi neyime yetmeyecekti? Gerisini gerçekten önemsemeyecektim. Böyle kesin konuşuyorum, zira hiç arabası olmayan yollara da alışıktı benim memleketim, trensiz tren yollarını neden garipsesindi ki?

(Yollar insanlar gibi değildir bilir misiniz, tembelliğe alışmazlar mesela, arabalar, hatta insanlar geçmemezlik etsin, hemen kucağını ota çiçeğe açar, gün geçtikçe de dolar taşarlar bunlarla. Öyle ki, olur da bir gün biri yolunu şaşırır da uğrarsa onun ne zamandan beri böyle tenha olduğunu kolayca çıkarabilir.) 

Hayıflanmakta haksız değilim. Çocukluğumun geçtiği yerde bir tren yolu olsaydı, şimdi torbamda anlatacak ne çok şey olurdu ona dair!

31 Temmuz 2015

Adam Azgını

Ormanda büyüyen adam azgını 
Çarşıda pazarda insan beğenmez 
Medrese kaçkını softa bozgunu 
Selam vermeğe dervişan beğenmez 

Âlemi ta’n eder yanına varsan
Seni yanıltır bir mesele sorsan
Bir çim bile çıkmaz karnını yarsan
Camiye gelir de erkân beğenmez

Elin kapusunda kul kardaş olan 
Burnu sümüklü gözü yaş olan 
Bayramdan bayrama bir tıraş olan 
Berber dükkânında oğlan beğenmez

Dağda bayırda gezen bir yörük 
Kimi tımarlı sipahi kimi bir bölük 
Bir elife dili dönmeyen hödük 
Şehristana gelir ezan beğenmez

Bir çubuğu vardır gayet küçücek 
Zu'mü fa'sidince keyf getirecek 
Kırık çanağı yok ayran içecek 
Kahveye gelir de fincan beğenmez 

Yaz olunca yayla yayla göçenler 
Topuz korkusundan şardan kaçanlar 
Meşe yaprağını kıyıp içenler 
Rumeli yenicesi duhan beğenmez 

Aslında neslinde giymemiş hare
İş gelmez elinden gitmez bir kâre
Sandığı gömleksiz duran mekkare
Bedestene gelir de kaftan beğenmez

Kazak Abdal söyler bu türlü sözü
Yoğurt ayran ile hallolmuş özü
Köyden şehre gelse bir Türk'ün kızı
İnci yakut ister mercan beğenmez 

Kazak Abdal




Bu şiiri çok severim. Sevmemek mümkün mü? Dün memleketin gündemine bakınca gene aklıma geldi ve açıp bir kez daha okudum. Okurken işkillendim, "Kazak Abdal hâlâ yaşıyor olmasın?" diye sordum kendime. Çünkü şiiri günümüz insanına bakıp da yazmış gibi. Size de öyle gelmiyor mu?

29 Temmuz 2015

Karl Schmidt'in peşinde

Karl Schmidt diye bir adamı arıyorum arkadaşlar. Alman olduğuna dair duyumlar aldım. Karl Şımit diye okunuyormuş, çat pat Almanca bilen bir tanıdık söyledi. Ararsam kolay bulabileceğimi söyledi amcam. Dediğine göre Alman aksanı dünyanın her yerinde kendini belli edermiş. Dünyada Almanca bilen pek memleket yokmuş zaten, gittiği yerlerde İngilizce konuşması kuvvetle muhtemelmiş, bundan ötürü de Alman aksanlı İngiliz diye ararsam bulmam işten bile değilmiş. Geçen gün kahvede bu meseleyi açtım, birisi oradan söze girdi, şansımın az olduğunu söyledi. Şayet Karl Schmidt Alman değil de Hollandalı olsaymış daha rahat bulabilirmişim. Hollandalılar yüz metre öteden belli ederlermiş kendilerini çünkü. Yüzüne baktın mı anlarmışsın Hollandalı olduğunu. Hemen hepsi sarışınmış, çoğunluğu uzun boyluymuş ve saire. Boş boş konuştu durdu adam. Neye yarayacaksa konuştuğu... Öyle olmasaydı da böyle olsaydı cart curt... İşimiz o değil ki kardeşim, neticede bu adam bir Alman ve ben onu arıyorum, varsa aklında işime yarayacak bir yol, söyle. Bir başka gün de ortaokul İngilizce öğretmenime rastladım yolda, ona da meseleden söz ettim. O da ararken işime yarar diye küçük bir bilgi verdi, Karl Scmhidt Amerika'ya filan gittiyse adını Carl Schmitt diye yazdırmış olması muhtemelmiş. Hatta başka ülkelerde de bu adla dolaşabilirmiş, buna dikkat etmem gerekirmiş falan.

Karl Schmidt'i aramaya başlayalı da az zaman sayılmaz. Epey oldu yani peşinde koşalı. Kararlıyım, bulacağım. Kararlı olmasam kaç yazar gerçi, adamı bulmak zorundayım. Gelgelelim nasıl bulacağım? Amcam kolay bulursun diyor, fakat siz gelin bir de bana sorun. Hiç de kolay olmayacak. Ama bulacağım onu. Buraya yazmamın nedeni de o. Birden aklıma geldi, onlar bilir belki diyerek bir de arkadaşlara sorayım dedim. Bunca zaman neden akıl etmedim ki?.. 

Evet arkadaşlar, Karl Schmidt'i gören duyan varsa Allah rızası için bana bildirsin. Ben yarın Arjantin'e gidiyorum. Onu aramaya oradan devam edeceğim. Umarım eli boş dönmem. Bu arada siz de çevrenize bakıverin. Yabancı gördünüz mü yanına gidip bir bahaneyle konuşun, Alman aksanlıysa ya da doğrudan Almanca konuşuyorsa beni derhal haberdar edin. Unutmadan söyleyeyim, Karl Schmidt'in onu aradığımdan haberi yok. Hadi selametle...

28 Temmuz 2015

Okuduklarım

Baktım pek çok kişi okuduğu kitapların listesini yapmış orada burada, bari ben de yapayım dedim. Zaten bir zamanlar ben de yapardım böyle listeler, sonraları nedense bıraktım. İşte geçtiğimiz ay okuduğum kitaplar: 

  • Kalın Ahmet - Yaşlı Kemal
  • Tutunabilenler - Uğur Altay
  • Senin Adın Mavi - Korhan Pamuklu
  • Bir Kına Gecesi - Hürriyet Paşaoğlu
  • Bulancaklı Yusuf - Selahattin Ali
  • Alemdağ'da Var Bir Akrep - Sait Faruk Ceketiyanık
  • Memleketimden Hayvan Manzaraları - Kâzım İsmet
  • iPhone'ları Ayarlama Enstitüsü - Ahmet Hâdi Akpınar
  • Ana Evi - Korhan Cemal
  • Özel Okul - Füruğzan
  • Yıldız Kaydığı Gece - Kemal Binbasar
  • Bir Hüzünlü Kaz - İhsan Ali Tektaş

27 Temmuz 2015

Yavru karıncanın yoldan çıkışı

Her şey yavru ağustosböceğinin yavru karıncayla oynamak için karıncaların evine gelmesiyle başladı,,,

24 Temmuz 2015

Vıladimir'e Beşinci Mektup

Çok kıymetli kardeşim Vıladimir,

Satırlarıma başlamadan önce selam eder, hep yaptığım gibi her iki karakaş gözlerinden hasretle öperim. Nasılsın, iyi misin? İyi olmanı da her zamanki gibi canı gönülden dilerim. Her şeyin yolunda olduğunu umarım. 

(Sözü açılıp aklıma gelmişken şunu söylemeden geçmek istemem, her şeyin yolunda olması sanıldığı kadar da günlük güneşlik bir durumu ifade etmez sanki, ne dersin? Zira her şeyin yolunda oluşu hayatın rutin bir renge büründüğünün kanıtıdır. Rutin de sıkıcılığın diğer adıdır. Bana öyle geliyor. Aslında bu bağlamda kafama takılan mesele tam olarak şu ki, insanlar yalnızca her şeyin yolunda olup olmadığıyla ilgileniyorlar. Ne yazık. Mesela yol nasıl bir yoldur, dahası, nereye gitmektedir, kimse bunları soracağa, sorup bir cevabın peşine düşeceğe benzemiyor. Her şey dönüp dolanıp zamanın kıskacına kapılıyor anlayacağın, yol sürüyor, sürüp gidiyor, giden de elbette bir yerde sona eriyor. Hiçbir şey değil, yalnızca bu!)

Kardeşim, sana bu mektubu oldukça serin geçen bir yaz gününden yazıyorum. Hiçbir anlamıyla baş olmayan; yani ne coğrafi, ne kültürel, ne sosyal, ne siyasal, ne bilmem ne'sel anlamda baş olabilen, ama bunlara rağmen baş olan kentten yazıyorum sana; başkentten. Fakat bugün ayrılıyorum buradan. Biraz da bundan ötürü yazıyorum ya bu mektubu. Çünkü sana son mektubumu yazdıktan kısa bir süre sonra buraya geldiydim ve aklıma geldi ki burada olduğum sürece sana hiç yazmamışım. İnsan kardeşine yazmaz mı? 

Kıymetli kardeşim, mektubun buraya kadarını tam on beş gün önce yazdım. Elbette bitirip zarfa koyup hemen göndermekti niyetim fakat olmadı ve işte gördüğün gibi anca şimdi yazabiliyorum devamını.

Mektubun ilk bölümünde de dediğim gibi, o gün ayrıldım Ankara'dan. O günden beri de burada, memleketteyim. Kürkçü dükkânımda. Tilkinin dönüp dolaşacağı yer kürkçü dükkânıdır demişler, biliyorsun. Bu noktada ben tilkinin durumunu biraz iyi görüyorum. Kimsenin aklına gelmeyen, dolayısıyla kimsenin de konuşmadığı mesele kürkçünün kendisidir. Kürkçü dükkânının sahibi hayatının neredeyse bütününü yaşadığı yerde, dükkânının bulunduğu memlekette geçirir. Geçirmek zorundadır. Bu bir anlamda onun kaderidir. Gelgelelim kimin umurundadır bu? Kimsenin. Zaten konuşulmamasının nedeni de budur. Hemen herkesin kendini düşündüğü, bireyselleşmenin handiyse bir din rengine bürünmeye başladığı böylesi bir zamanda, işin aslına bakarsan, ne kürkçü artık tilkinin umurundadır ne de tilki kürkçünün. Her biri kendinin umurundadır. Böylelikle tilkinin kürkçü dükkânına "dönüşü" de artık yalnızca kendisinin bir kararı olarak değerlendirilebilir; kendisini ilgilendirir. Yani, sözü geçen atasözünün ruhu da yitip gitmiştir. Tilkinin dönüşünü belirleyen artık bir zorunluluk değil, bir karardır. Gene de içinde bulunduğu durumu kolaycacık yabana atmamak gerekir. Kürkçü dükkânına tamamen özgür iradesiyle gelmiş olsa bile ola ki bu "içsel bir özgürlük"tür. 

Geçelim, yaz günü kafanı bunlarla bulandırmayayım.
***
Sevgili kardeşim, bizleri soracak olursan iyiyiz. Ben bildiğin gibiyim, şimdilik bir değişiklik yok yani. Hayatımı gözlerden uzakta, bir dağ başında akıp giden küçük bir dereye benzetiyorum. Akmasına akıyor ama kendileyin. Kendinin de umurunda olmadan. Böyle oldu muydu da ister istemez aklına gelen o soruya takılıp kalıyor insan, ben neden akıyorum peki? Bu da o ezeli sorulardan biri, farkındayım, kolaycacık bir yanıt bulamayacağımı da elbette biliyorum, ama neylersin, soramadan da edemiyorum ki. 
***
Geçenlerde resim öğretmenleriyle karşılaştım, oturduk çay may içtik, konuştuk. Resim yeteneğimin hiç olmadığını onlara da söyledim. Bir ara, yetenekli bir ressam olsaydım Galina teyzemle Aleksey amcamın portresini çizerdim dedim kendi kendime. Ne güzel olurdu, değil mi? Tanrı eğer onları bir resim çerçevesine beraber girsinler diye yaratmamışsa niçin yaratmış olabilir diye düşünüyor insan.

Hayat ne garip! Galina Teyze'nin ekmeğimizin üzerine sürdüğü taze tereyağlı günlerimizi ne çok özlüyorum bilemezsin. Sen de özlüyorsundur o günleri muhakkak, fakat emin ol ben senden daha çok özlüyorum. Neden, bilmiyorum.

Bu vesileyle Galina Teyze'yle Aleksey Amca'ya çok içten selamlarımı iletmeni istemeye bilmiyorum gerek var mı? Bu arada, aklıma gelmişken, Aleksey Amca'nın iki ay önce gönderdiği "ilaç"tan haberin var mı? Sizin oralarda yapılan şu koca karı ilacından söz ediyorum, votkayla yapılan. Aleksey Amca dediğine göre bu ilacı yapmayı büyükannesinden öğrenmiş. Ne güzel, sen de öğrensene, belki bir gün bana da öğretirsin, fena mı olur?
***
Buralarda havalar biraz ısındı bu aralar. Akşamları kapı pencere hep açık. Sizin oralar serindir. Bol bol balığa çıkıyorsunuzdur yeğenlerimle. Benim de balığa çıkmaya epey ihtiyacım var, en son ne zaman çıktığımı bile hatırlamıyorum. Diyorum ki, olur da yolum o taraflara düşerse, oraya ayak bastığım gün balığa çıkalım. Harika olur vallahi. Sende ve tabii Aleksey Amca'da her daim olta takımları falan da bulunur zaten.

İyisi mi uzatmayayım kardeşim. Uzattıkça gözümde pek çok şey tütmeye başlıyor çünkü. Arayı fazla açmadan sana sık sık yazmak ümidiyle. Kendine çok iyi bak.

Satırlarıma son vermeden evvel tekrar selam eder, seni hasretle kucaklarım kardeşim. 
Görüşmek dileğiyle...

23 Temmuz 2015

Sayfa başına git