19 Eylül 2014

Nasıl Konuşmalı

Sözümün akışını bozup güzel tümceler aramaktansa güzel tümceleri bozup sözümün akışına uydurmayı daha doğru bulurum. Biz sözün ardından koşmamalıyız, söz bizim ardımızdan koşmalı, işimize yaramalı. Söylediğimiz şeyler, sözlerimizi almalı, ve dinleyenin kafasını öyle doldurmalı ki artık kelimeleri hatırlayamasın. İster kâğıt üstünde olsun, ister ağızdan, benim sevdiğim konuşma, düpedüz, içten gelen, lezzetli, şiirli, sıkı ve kısa kesen bir konuşmadır. Güç olsun, zararı yok; ama sıkıcı olmasın; süsten, özentiden kaçsın, düzensiz, gelişigüzel ve korkmadan yürüsün. Dinleyen, her yediği lokmayı tadarak yesin.
 (...) 
Söylev sanatı, insanı söyleyeceğinden uzaklaştırıp kendi yoluna çeker. Gösteriş için herkesten başka türlü giyinmek, gülünç kılıklara girmek nasıl pısırıklık, korkaklıksa, konuşmada bilinmedik kelimeler, duyulmadık tümceler aramak da bir medreseli çocuk çabasıdır. Ah, keşke Paris'in zerzevat çarşısında kullanılan kelimelerle konuşabilsem.
 Montaigne, Denemeler.

18 Eylül 2014

Erik ağacına çıkıp yediğim üzümler

Bazen, işte böyle, yazacak hiçbir şeyi olmuyor insanın. E, olmuyorsa yazmayıversin be kardeşim, dediğinizi duyar gibiyim. Öyle tabii, öyle de... Nasıl desem, gene de yazası geliyor insanın işte. Ne yapmalı o vakit? İki arada, bir derede... Bir düşüneyim bakalım, biri bana bu konuyla ilgili bir soru sorsa ne yanıt veririm acaba? İnsanın hem yazma isteği var, hem de yazası yoksa ne yapmalı? Soru bu. İlk cevap olarak, saçmalayabilir, geliyor aklıma. Evet, saçmalayabilir. Ama saçmalamak dediğin nedir? Hımm... Saçmalamak nedir, iyi soru. Bir kere, herkesin üstünde birleşeceği bir saçma tanımı olamaz kanaatindeyim. Bir insan bir insana, saçmalama, dediği vakit, aslında saçmalamıyordur muhatabı, zira saçmaladığını düşünse zaten saçmalamaz. (Vay be, cümleye bak!) Şu halde, saçmalamak dediğimiz edimin göreli bir şey olduğunu söyleyebiliriz. Bir söz örneğin, birine göre saçmayken bir başkasına göre olmayabilir. Benim bu yazdıklarım da, tam da şu anda birilerine saçma geliyordur muhakkak. Belki birilerine de gelmiyordur. Fakat galiba yanlış bir şey söyledim demin, kişinin kendi söyledikleri, yapıp ettikleri kendisine saçma gelmez yollu bir şeyler demeye getirdim ama bazen öyle olmuyor, bazen kişi saçmaladığını düşünebiliyor. Evet evet, hatta, ne saçmalıyorum ben, diyenlere de çok rastlamışızdır. Peki, bunun nedeni nedir acaba? Saçmaladığını düşündüğü halde insan neden saçmalar? Belki saçmaladıktan sonra saçmalamış olduğunun ayırdına varır. Belki de bilmem ne. Nereden açıldı bu saçmalama konusu, ne diyorduk... İnsan hem yazmak istiyor, hem de yazamıyorsa ne yapabilir, diye sormuş oluyordu bana biri, ben de ilk cevap olarak, saçmalayabilir, diyordum. Güzel güzel, tabii, saçmalamak da bir yerde insanın ihtiyacı. Bir de herkesin bal dökülecek değil ya ağzından. Bak şimdi aklıma ne geldi, o ağzından kelimeler süt gibi dökülen insanlar da kalmadı. Eskiden, insanlar henüz sosyalleşmemişken konuşuyorlardı ya. İşe bakın yahu, sosyal medya diyorlar, milyonlarca insan sosyalleşiyor güya, ama ne sosyalleşme, peh peh peh! İnsanlar bilgisayarlarına, telefonlarına gömülüp sosyalleşiyorlar. Aslına bakarsanız, sosyal medyada yediğimiz her bir halt yaktığımız bir yalnızlık ağıdından başka bir şey değil. Değil. Bazen twitter'a bakıyorum da, insanlara ciddi ciddi üzülürken kendi halime de seviniyorum doğrusu. Twitter'ı sadece bu blogda yazıp çizdiklerimi paylaşmak için kullanıyorum. Milyonda bir başka bir şeyler için kullanıyorum. İşte bunun için seviniyorum, zira bazıları öyle bir hale gelmiş ki orada, geceli gündüzlü bir şeyler söylüyorlar. Bunun üzerine tekmil psikologların, onlardan önce de filozofların eğilmesi gerek bir an önce. Ne kadar çok şey var insanların içinde, aman Tanrım! Halbuki, sokakta insanlara bakıyorum, hiç de öyle içleri dolu dolu insanlarmış gibi görünmüyorlar. Hayret ediyorum, nereden çıkıyor bu kadar tweet? Hadi diyelim biri bana bir cevap verdi de, hayretimi giderdi, peki ya çıktıktan sonra nereye giriyor bu kadar tweet? Bir de facebook paylaşımları var elbet. Başka başka sosyal medya platformları var, falan da filan da. İpin ucunu mu kaçırdım ne, ne diyordum da buraya geldim? En başa döneceğim müsaadenizle. İpin ucu yine kaçarsa umarım evrenin bir yerlerinde gizli birileri beni uyarır. Artık melek mi dersiniz onlara, ne dersiniz, size kalmış. (Bu yazıyı buraya kadar okuyan sevgili okuyucu, helal olsun sana. Okumaya devam et, madem buraya değin getirdin, yarım bırakma, sonunu getir.) İnsanın hem yazası var, hem de yazacak bir şeyi yoksa, ki üçüncü kez soruyorum bunu– ne yapmalı? Saçmalayabilir, tamam orası anlaşıldı, ya başka? Rastgele yazabilir. Hımm... Benim bu yaptığım da biraz öyle mi sanki? Rastgele... Rast, "doğru" demek. "Düzgün" anlamı da var. Keza "dürüst" anlamı. Rastgele, bazıları rasgele diye de yazıyorlar, Allah ne verdiyse gibi bir şey. Aklından ne çıktıysa parmaklarının ucuna, oradan da bilgisayara, ya da kalemle yazıyorsan kâğıda gider, böylece rastgele yazmış olursun. Aklımda da çok şey var yahu... Bununla birlikte şu anda saçmaladığımı biliyorum. Saçmalamak, işte görüyorsunuz, saçıyorum orta yere. Bir deli tanıyordum. Kaç yaşındaydı, bilmiyorum. Bilindiği gibi, delilerin yaşını tahmin etmek güçtür. Elli yaşındadır, otuz gösteriyordur misal. O adam da elli, elli beş gösteriyordu, gerisini bilmiyorum. Sabahtan akşama kadar bir masada oturur, konuşur dururdu. Rastgele diye ona derler işte. Ne konuşur, kiminle konuşur, bilinmez. Kendiyle konuşur denebilir, evet, pek tabii, kendiyle konuşması da insanın bir ihtiyacıdır. Rastgele dedik de, bakınız oradaki "rast" bir şeye işaret ediyor olmalı. "Doğru" bir şeyler var demek ki rastgele işlerde, bana mı öyle geliyor? Siz düşünün. Başka? Yazmak istiyor da yazamıyorsa bir insan, ne yapmalı? Olmuş olan şeyleri yazabilir. Bir gününü olduğu gibi anlatabilir. Bunu pek çok insan yapıyor zaten. Biz de bazen yapıyoruz. Sabah kalkıp şunu ettim, öğlen oldu bunu ettim gibi. Başka da aklıma bir şey gelmiyor. Çok yazası varsa, gitsin ilkokulda yaptığı gibi, bir kitap alsın eline, ödev olarak kitaptan kaç sayfa diliyorsa deftere geçirsin. Ne yapacak başka? İnsan ya yazar, ya yazmaz, bu kadar basit. Yahu, hadi yazmak neyse de, sevgili kardeşlerim, peki ya bir insanın konuşası varken konuşamıyor oluşuna ne demeli? Asıl acı olan da o. Yazmak ayrı şey, konuşmak ayrı. Eskiden çok yapılırmış herhalde, bir kimse günlüğüne filan yazar, yazdıklarının okunmasını ister, yalandan defteri ortalıkta bırakır gider, birileri de gelir okur. Bugün artık buna gerek yok; yaz, internete sal, hiç değilse bir kişi okur. Ama konuşmak öyle mi? Sesini duymak istersin birilerinin, ondan da çok, senin sesini duymalarını istersin birilerinin. Bazı yaşlıları, oraya buraya atılmışları, itilmişleri düşünüyorum da, zor olmalı. Hem de çok.

Deminden beri neye sayıp döküyorum, ben de anlamış değilim. Anlaşılmaz bir yanı da yok ya, meramımı ilk cümlede belli ettim zaten, yazasım var, doğrusunu isterseniz her zaman yazasım var, ama işte, görüyorsunuz, her zaman yazamıyor ki insan. Adı üstünde, insan. Makine olsak belki yazardık. Bazen yazmayı yemek yapmaya benzetiyorum. Herkes yemek yapabilir. En beceriksiz insan bile hiç değilse iki yumurta kırabilir –ben gerçi onu bile yapamayanları da gördüm ya–, gelgelelim yemek var, yemek var. Yazı da o hesap, yazmak var, yazmak var. Eh, ne yaparsın artık, olduğu kadar.

İyi saçmaladım, bunda anlaşalım.

(İyi o vakit, madem alan razı, satan razı, burada keselim saçmalamayı. Fakat yine de saçmalamak deyip geçmemeli.)

Bu yazıyı şimdi bitirdikten sonra gözden geçirmeyip hemen yayımlayacağıma dair sizi temin ederim. İmza: Bir dost.

Selamlar, saygılar, sevgiler...

(Sahi, az kalsın unutuyordum, buraya kadar okudun mu pek kıymetli okuyucu? Seni içtenlikle kutlarım. Bir işi yarım bırakmayıp tamamlamak gibisi yoktur. Şimdi git kendini ödüllendir. Hoş bir müzik dinle, ya da kendine bir kahve yap, dışarıdaysan bir çikolata al ye, ne bileyim, bir şeyler yap, bunu gerçekten hak ettin.)

17 Eylül 2014

A.'ya seyahat

A. kentine gideceğim belli olduğunda, oradaki işlerime zamanında yetişebilmem için hemen bilet alıp ertesi gün yola koyulmam gerekiyordu. Bir otobüs yazıhanesine gittim. O.'ya yarın arabanız var mı, diye sordum, evet, akşam beşte, dedi, iki tane boş yerimiz var. Sevindim. Şanslı günümdeyim diye düşündüm. Adam bilgisayarına eğildi. Adımı filan sordu, sonra da, kırk beş numarayı mı istersiniz, kırk altıyı mı, diye sürdürdü. Yüzüm asıldı birden, çünkü bunlar otobüsün en son koltukları. Daha önlerden yer yok mu, diye sorunca, şimdi yok ama yarın yine bir arayın, olursa yaparız, dedi. Bir daha sordu sorusunu, kırk beş mi olsun, kırk altı mı? Madem öyle, olacaksa tam olsun kabilinden, kırk altı olsun, dedim. Aldım biletimi, çıktım. Bir de zam yapmışlar. İzmir'e uçakla gittiğimde daha ucuza gidiyorum. Umarım her yere uçak seferleri konur da bu otobüs firmaları toptan iflas eder. (Evet, ben böyleyim, dürüst olalım, süpermarketlere karşı küçük bakkalları savunan arkadaşları anlamıyorum, süpermarketin üçe sattığını bakkal beşe satıyorsa siz hangisine gidersiniz? Herkesin düşündüğü kendini bağlar elbet, ben sistemden önce cebimi düşünüyorum, bunu da söylemeden geçmeyeyim.)

Eve gittim. Sırt çantamı çıkarıp hazırlanmaya başladım. A. kenti şimdi sıcaktır haliyle, ona göre gitmek gerek. Hazırlandım dediğime de bakmayın, çantayı oraya koydum, içine koyacaklarımı da kafamda toparladım iyice. Yarın akşam beşe kadar vaktim var nasıl olsa diyerek erteledim. Zaten işin zor kısmı çantaya koyacaklarını kafanda belirlemek, gerisi kolay. Hep böyle erteleyiciyimdir işte, işleri son âna bırakırım. Eskiden böyle değildim, ah kardeşim ah, nasıl oldu da böyle oldum! 

Ertesi gün erken kalktım biraz. Kahvaltı edip dışarı çıktım. Berbere gidip tıraş oldum. Berber amcamın oğlu, yerinde yoktu, sen beni tıraş et, dedim çırağa. Çırak lise ikiden terk ama görünüşe bakılırsa pişman olmuş. Geri dönebilir miyim, dedi, dönebilirsin, dedim. Yazık. Biraz da korkuttum dönsün diye, ehliyet neyim alamazsın, buraya kadar getirmişsin, hiç olmazsa bir lise diploman olsun falan filan... Çırak beklediğimden daha iyi tıraş etti beni. Tıraştan sonra da, çay ısmarlayalım, dedi, vaktim yok, deyip kalktım. Arkadaşımın dükkânına gittim. Ne yaptım dersiniz orada, tabii ki çay içtim. Çünkü orada istemeden geliyor çay.

Biraz oturup kalktım. Eve gittim. Çantamı hazırladım, sırtlayıp çıktım. Gittim otogara. Sabahtan aramıştım, önlerden yer çıktı mı diye, nerede bende o şans. Binip geçtim yerime. İşin kötüsü, arka taraf beşli koltuk. Daha da kötüsü, koltuk arkaya yatmıyor. Otobüs de tıklım tıkış zaten. Tek artısı, televizyonun olması. Yok yok, izlediğimden değil, USB girişi var, telefonumu şarj edebilecektim, ondan. Buna aldanarak telefondan müzik açıp dinledim. Hadi o neyse de sık sık internete de girdim. Böylelikle üç saat sonra biz ilk mola yerine varınca şarjım bitmek üzereydi. Yemekten sonra şarj ederim diye düşündüm, düşünüş o düşünüş. Mola bitip araba hareket edince, televizyonun açılmasını bekledim ama açılacağı yoktu. Çocuğu çağırıp sordum, abi akşam oldu, televizyonu açmayacağız artık, dedi. Haydaaa! Uyumaya çalıştım ben de, yapacak bir şey yoktu. En arka koltukta, sıkışmış bir halde nasıl uyuyabilecektim, o da ayrı bir dertti tabii. Berbat bir yolculuk oldu sözün kısası. 

Sabah gözümü açınca O. kentinde olduğumuzu gördüm. Epey rahatladım. On dakika kadar camdan dışarıyı izledim. Nihayet otobüs otogara girdi. Aldım çantamı kendimi dışarı attım. Bu otobüs başka kente devam ediyor, A. kenti sapa düştüğü için oraya direkt araba yok. O. otogarında iner inmez falanca yere var mı, filanca yere var mı, diye bağırıyor adamlar. İyiydi, hiç beklemeden gidip minibüse bindim, beş-on dakika sonra kalktı. Çarşıda bir durakta durdu, iki simitçi simitleriyle gelip bindiler. Simitleri arka koltuğa götürdü biri. Besbelli, daimi yolcular, her gün bu saatte biniyorlar. Biraz sonra başka bir durakta bir kişi daha bindi, belli ki o da her gün biniyor. Sabahın bu saatinde genelde öyle olur zaten. Kapının yanında iki kişilik bir oturak duruyordu, boş koltuk da vardı ama simitçiler ona oturdular, demek ki yakında inecekler. Arabada da dışarıdaki konuşmalarını sürdürdüler. Kürtçe konuşuyorlar. Arkadaş oldukları belli ama daha çok mecburi bir arkadaşlığa benziyor bu, çünkü birbirlerini suçlayıp duruyorlar. Biri otuz, öbürü kırk beş yaşlarında. Genç olan öbürüne bir tür kazık mı atmış ne. Bir ara biri Türkçe konuşmaya başlayınca öbürü hemen bana bakıp onu uyarıp Kürtçe konuş, dedi. Hemen önlerinde duran benim anlamamı istemediler. Arada birbirlerine laf da söylüyorlardı. O an kırk yıl düşünseler benim de Kürt olduğum akıllarına gelmezdi.

Son olarak tam on yıl önce gelmiştim buralara. Unutmuşum tabii, o zamandan aklımda pek bir şey kalmamış. Yol boyunca etrafı izleyip durdum. Güzel yerler, hep yeşillik. İklimi elverişli, sıcağı bol, suyu bol memleket.


On saati aşkın otobüs yolculuğunun hemen üstüne yapılan bir buçuk saatlik bu minibüs yolculuğu yorgunluğuma yorgunluk kattı. Ben arabanın doğrudan A.'ya gittiğini sanıyordum, İ.'ye gelince bizi başka bir minibüse aktardılar. Bereket versin ki o da fazla beklemeden hemen kalktı. İ.'yle A. arasında sıradağlar var. Sanki bir ülkeden çıkıp başka birine gidiveriyor insan. İklim değişiyor sanki, hava değişiyor. Egzotik bir koku seziliyor.


A. kentinde indim. On yıl önceki ilk ve son gelişimden hatırladığım şeyler vardır. O zaman şehre girdiğimde gözüme çarpan şeyler yine çarptı. İnince ilk olarak bir cep telefonu dükkânına gidip telefonumu şarja taktım, sonra da bir otel aramaya koyuldum.

16 Eylül 2014

Sonbahar da geldi

Sonbahar kendini iyice hissettiriyor artık. Sizin oraları bilmiyorum ama bizim buralarda akşamları hava soğuyor. Kapıyı, pencereyi kapatıyoruz. Burada yaz mevsimi kısadır ama böyle olmakla tam kıvamındadır aslında. Şahsen benim herhangi bir şikâyetim yok bundan. İnsanın beynini bulandıran sıcaklardansa böyle adamakıllı sıcaklar neden tercih edilmesin. Hele hele sıcağı yetmiyormuş gibi, bir de aşırı nemli olan yerler var ki hiç çekilmez vallahi, yok yok kalsın, neme lazım. Yaz başı, yaz sonu derken mevsim de kısalıyor tabii. Kısacası, burada yaz iki aydır: temmuz, ağustos. Yetiyor da artıyor. 
*
Şu mevsime "sonbahar" adını veren her kimse, neye dayandı da böyle dedi acaba? Neyin baharı bu? Bir kere, baharın tam tersi söz konusu, baharda açan yapraklar bu mevsimde dökülür mesela. Hani "tersbahar" bile dese daha oturaklı olacakmış sanki. Gelgelelim bir kelime dile yerleştiyse tamamdır, eşip deşmenin bir yararı yoktur. 
*
Sonbahar - Kış - İlkbahar - Yaz. İlkokullardaki Mevsim Şeridi'nde böyle yazardı eskiden. İlk önce sonbaharın adı yazılırdı yani. Çünkü okul sonbaharda başlar. Herhalde çocuklar mevsimleri daha rahat öğrensinler diye düşünmüşlerdir. Ayları da hatta eylülle başlatırlardı.
*
Yazın günler uzundur, kışın geceler. Bunu böyle yapan Tanrı kesinlikle bir şeyler düşünmüş olmalı. Ama ne? Düşünüyorum düşünüyorum, bulamıyorum. Şu andaysa günlerle gecelerin uzunluğu neredeyse aynı, önümüzdeki hafta bugün tam olarak eşitlenecek. O zaman dileyen günü yaşasın gönlünce, dileyen de geceyi.
*
Yapraklar da ufaktan dökülmeye başladı. Sonbahar yaprak dökümsüz olur mu?
*
Aslına bakarsanız, en kısa süren mevsimdir sonbahar. Benim bildiğim kimse kasım ayına sonbahar gözüyle bakmaz. Hele aralığa hiç bakmaz. Halbuki aralığın yirmi birine değin sonbahardır takvimlere göre. Onlar da az yalancı değil hani.
*
Sonbahar bir de kuşların göç vaktidir. Kuşların toplu göçüyle insanların toplu göçünü gözümün önüne getiriyorum da... Ne kadar büyük bir fark var aralarında. Kuşların göç ederken havada oluşturduğu görüntü bile inanılmazdır. Ne kadar özenli, ne kadar düzenli... Bildiğin göz zevki. Bir de insanlara bakın, bayram ağızlarında falan otogarlarda, havaalanlarında oluşan görüntülere bakın. 
*
Bir süredir aklımda sonbaharın nerede en güzel yaşandığı meselesi var. Yurtiçinde ve yurtdışında, sonbahar gelince cennete dönüşen yerlerin en güzeli nerededir acaba? İyicene araştırmak lazım tabii. Gideceğimden değil, öğrenmek istiyorum sadece. Dergilerde, gazetelerde sayfaları doldurmak için haberler çıkar ya, bilmem "En iyi kaç sonbahar rotası," yok bilmem "Kışın mutlaka gidilmesi gereken en iyi kaç yer," cart curt. Elden geldiğince uzak durmalı öyle saçmalıklardan. Hep birbirinin tekrarı yavan şeyler. Ne var ki sonbaharla gerçek anlamda güzelleşen yerler vardır muhakkak, işte ne yapıp edip oraları bulmalı. Ben birkaç tane biliyorum gerçi, tanınmamış, gazete sayfalarına taşınmamış olduklarından ötürü henüz kirlenmiş değiller. Adlarını söylemeyeceğim ama, bir gün gidersem yazarım.
*
Onu diğer üç mevsimden ayıran bir özelliği vardır sonbaharın. Güz ve hazan diye iki adı daha vardır. Bahar ve hazan Farsça kökenlidirler. Güz Türkçe. Demek ki çok sevilen bir mevsim şu sonbahar, ondan ötürü farklı isimlerle anılır olmuş. Herhalde edebiyatla en çok haşır neşir olmuş mevsimdir aynı zamanda.

15 Eylül 2014

Acıkmış Bir Rüya

Daha önce hiç görmediği vahşi bir hayvan. Rengi kara. Yüzü kurdun yüzüne benziyor ama vücudu büyük, bir kaplanınki kadar. Kuyruğu bir köpeğinkini andırıyor. Birden saldırıya geçiyor bu hayvan. Yaban atları otluyorlar. Birine yetişip sıçrıyor, sırtına atlıyor. Dişlerini atın ensesine geçiriyor. At direnmeye başlıyor. Onu sırtından atmaya çalışıyor. Bir süre çekişip duruyorlar. O vahşi hayvanın üstünlüğü, atın ensesini kavramış olması, atın üstünlüğüyse olabildiğince dirençli olması. Vahşi, ağzını atın ensesinden alıp gırtlağını tutmanın derdinde. Ama bunu becermek kolay değil, dişlerini çıkarır çıkarmaz atın onu alaşağı edeceğini biliyor. Çekişme dakikalarca sürüyor. Vahşi, yorulduğunu hissediyor. At ise kendi direncine hayret ediyor. Vahşi, eşitliği bozmanın bir yolunu düşünüp buluyor. Dört pençesini birden atın vücuduna geçirirse onu devirebileceğini söylüyor kendine. Öyle yapıyor. Atın sağrısının her iki tarafı acıya bulanıyor. Ama at direndikçe direniyor. Ölüm kalım meselesi bir yerde, bunu kavramış bulunuyor. Vazgeçecek gibi değil. O da eşitliği bozmak gerektiğini düşünüyor. Bir şey yapmalı, yoksa acılar git gide artacak. Uzun uzadıya düşünmeye kalmadan kendini yanlamasına yere atıyor. Düşmanının iki ayağı kocaman, ağır vücudunun altında kalıyor. Düşmansa henüz dişlerini onun ensesinden çıkarmış değil, fakat endişelenmeye başlıyor.

Öteki atlar geri dönüyorlar. Bir süre bakıyorlar. İçlerinden biri arkadaşının ne kadar zor bir durumda olduğunu fark ediyor. Temkinli adımlarla yanaşıyor yanlarına. Vahşi onu görüp hırlıyor. Ama onun umurunda olmuyor bu. Biraz daha yanaşıyor. Yerde cebelleşen atın gözlerinde bir sevinç parıltısı beliriyor. 

***
O anda uyandı tilki. Bir süre kendine gelemedi. Sonra ağzından salyalar aktığını fark etti. Karnı guruldadı. Başını tekrar yere koydu.

13 Eylül 2014

Aforizmalar

  • Beyin enerjisi tasarrufunda başarılıyız.
  • Şemsiye gökyüzüne alternatif: Bir kere, istikrarlı; üstelik emrinizde.
  • Prensin sırrı: Uyuyan Güzel horluyordu.
  • İnsan her âşık oluşunda aşk teorisinin iflasını yaşar.
  • İki dilin aynı anda faaliyet göstermesinin karışıklık yaratmadığı tek durum öpüşmektir.
  • Ne evlilik ne bekârlık: Özerklik.
  • Normal şartlarda şartlar değişir.
  • Mitoloji: Dünün hakikatleri.
  • Bosna... Avrupa öldü. Yaşasın Post-Avrupa!
  • Etki yetkiden ekonomiktir.
  • Tanrı olmaya kalkan Şeytan olur.
  • Geleceğe kaçan geçmişine varır.
  • Eleştiri önceki eserlerin yeni eserler üstündeki baskı aracıdır.
  • Öyle kazanın ki kimseyi yenmiş olmayın.
  • Kuyruksuz olmamız ifade imkânlarımız açısından hüzün verici.
  • Hayat hayatiyete yetse sanat olmazdı.
  • Bütün gezegenlerin robotları, birleşin!

Tarık Günersel, kitap-lık, 61.
(Buradan)

11 Eylül 2014

Karganın Gözleri

Çok eski zamanlarda bir Karga varmış. Açlıktan ölmek üzereymiş. Yiyecek hiçbir şeyi yokmuş çünkü. Bir gün bir filden filanca yerde bir buğday tarlası olduğunu öğrenmiş. Heyecanla yola koyulmuş hemen. Dağları, denizleri aşmış ve o buğday tarlasının olduğu yere varmış. Fakat oraya varır varmaz gördüklerine inanamamış. Buğday tarlasının tam ortasında bir insan duruyormuş. Biraz beklemiş. Nasıl olsa gider, demiş içinden. Ama bakmış ki hiç yerinden kımıldamıyor. Akşama kadar burada kalacak demek ki, diye düşünmüş. Sabretmiş. Akşam olmuş. Ne var ki hiç gitmeye niyeti yokmuş insan evladının. Yükselmiş. Dolunaylı bir geceymiş üstelik. Dolunayın ışığı tam üstündeymiş insanın. Tekmil buğday başakları başlarını kaldırmış dolunaya bakıyorlarmış. Gelgelelim ne başaklar, ne dolunay, ne de gecenin gizemi umurundaymış bu adamın. Demek ki geceyi burada geçirecek, diye avutmuş kendini Karga. Sabahı beklemeliyim, demiş bir yandan da. Beklemiş. Sabah olmuş. Birazdan gider herhalde, diye geçirmiş içinden. Bu seferki bir tahminden çok bir temenniymiş ama. Güneş yükselmiş. Sabah yerini öğleye bırakmaya yüz tutunca Karga'nın can sıkıntısı iyiden iyiye artmış. Niye gitmiyor Allah'ın belası, diye söylenmeye başlamış. Bir-iki küfür de etmiş içinden. Haksız da değilmiş hani, bu insan dünden beri tarlanın ortasında durmuş, etrafına bir adım olsun atmamış, bekliyor da bekliyormuş. Hiç mi yorulmak bilmezmiş? Tarlanın eteğindeki bir koca ağaca konmuş başaklara bakıyormuş Karga. İçi gidiyormuş baktıkça. Nasıl gitmesin! Gücünün son sınırlarındaymış zaten. Zar zor tutuyormuş kendini ağaçta. Karnı kazınıyormuş. Üstüne üstlük hava da olabildiğince sıcakmış. Bir ara günün hangi vakti olduğuna bakmak için güneşe bakmaya yeltenmiş Kargacık, başı dönmüş. O an ne olduğunu anlayamamış ilkin, dengesini mi yitirmiş ne, hemen ardından aşağıdaki sarı sarı başakların hızla kendisine doğru geldiklerini görmüş. Galiba serap görüyorum, demeye kalmadan başakların bedenine çarptığını hissetmiş.
***
Uyandığında, zar zor açabildiği gözlerle kendini bir ormanın içinde buldu Karga. Bitkindi. Ne kadar çok ağaç vardı etrafta! Neresiydi burası? Sağ kanadının üzerinde öylece uzanıyordu. Doğrulmak istedi ancak açlık onu o kadar güçsüzleştirmişti ki yapamadı. Bir kez daha denedi, yine olmadı. Başını büyük bir güçlükle yukarı doğru çevirip göğe bakabildi ancak. Bakar bakmaz ağaçların ne denli tuhaf olduklarını gördü. Daha önce hiç görmediği türden ağaçlardı bunlar. İnce ve dümdüz gövdelerinin tepesinde irice ikişer üçer yaprakla kocaman birer baş vardı. Sanırım öleceğim, dedi içinden ve bunu der demez de kendi haline o kadar acıdı ki, gören dayanamaz, ağlardı. "Bu dünyada gün yüzü görmedim," dedi kendine, "ölümüm bile sersefil bir halde gelmekte." Gözlerinin yaşarıyor olduğunu hissetti. İçi cız etti. "Ölüm dedikleri ne kadar da kolaymış!" Böylece ölümünü beklemeye başladı. Bu yaşama, yeryüzünün bu adaletsizliğine yenik düşmüştü. Bunu içtenlikle kabul ediyordu şimdi. Gözlerini yumdu. Görecek bir şey kalmamıştı artık. Gelgelelim yaşam öylesine bağlayıcıydı ki, ölüm gelmekteyken bile tam anlamıyla vazgeçilmiyordu. Bundan ötürü, elinde olmadan ara ara gözlerini açıp ağaçlara, gökyüzüne bakıyordu zavallı Karga. İşte yine dakikalardır gözleri kapalı, derin çaresizliğine gömülü haldeyken bir kez daha gökyüzüne bakası geldi. Açtı gözlerini. O an ağaçların arasından görünen devasa bir şeyin ayırdına vardı. Açlıktan feri sönmüştü gözlerinin. Biraz güç toplamaya çalışarak daha bir dikkatle baktı. O da neydi! Bu bir ağaçtı! İyi ama, o bir ağaçsa bu etrafındakiler neydi? Karga'nın gözleri parladı. Bunlar ağaç mağaç değil, bildiğin buğday başağıydı. Gönlüne birdenbire doluveren sevincin tarifi imkânsızdı. Dizlerine derman geldi. Zorlanarak da olsa doğrulup kalkabildi. Başaklardan birinin sapını gagasıyla kavrayıp büktü. Bunu yapmak onu epeyce yorduysa da buna aldırmadan önünde duran başağın içine daldırdı gagasını. Buğdayları birer birer çıkarıp yedi. Bir başağı bitirip öbürüne geçti. Karnı iyice doyunca kendini sırtüstü yere bıraktı. Kanatlarını açarak gökyüzünü selamladı. Ne denli yorulmuş olduğunu doyduktan sonra daha iyi anladı. Çok da susamıştı, ancak açlık hissi onu bile unutturmuştu; biraz dinlendikten sonra fark etti. Kalkıp bir başaktan birkaç buğday daha yedikten sonra gidip biraz su bulup içmeye karar verdi. Bir kanat çırpışıyla kendini havaya sıçrattı. Bir iki bocaladı. Kanatları da çok takatsiz düşmüştü çünkü. Gene de kendini ağaca bırakmayı başardı. Akşam olmak üzereydi. Ve işte o anda insanı gördü yine. Unutmuştu onu. Hâlâ aynı yerde, aynı biçimde, kollarını açmış, dikilip duruyordu. Tuhaftı. Hoş, bütün insanlar aynıydı ya, hangi biri tuhaf değildi ki? "Gene geleceğim," dedi Karga, "bir kez ölümle burun buruna geldim ya, senden de korkum kalmadı artık. Gene geleceğim." Böyle dedi ve su bulmak için uçtu gitti.

Via



10 Eylül 2014

Suya batıl'an inanışlar

Yıllar önce. Annem bir gün sabahın köründe kalkınca pencereden tuhaf bir şey görür. Komşulardan yaşlıca bir kadın, elinde bir tas su, bizim odunluğun kapısına yanaşır. Kapının zincirimsi sürgüsünü açar, tasın içine batırıp çıkarır. Sürgüyü tekrar yerine taktıktan sonra tam dönüp gidecektir ki annemin pencereden ona baktığını fark eder. Merak doludur annemin bakışları. Kadın bir açıklama yapma zorunda hisseder kendini. "Aslında bunun söylenmemesi gerekiyor," diye başlar, "ama ne yapalım, gördün madem..." diye de sürdürür, "Benim torun hasta, yedi kapıyı dolaşıp sürgüsünü bu suya bandıktan sonra götürüp ona içireceğim."

9 Eylül 2014

Yazmak

(...) Yazma edimi tanım gereği bir "başkası"nın varlığını öngörür: karşınızda ya da kapınızda yazınızı bitirmenizi bekleyen biri yoktur kuşkusuz, ama, yazdığımız ne olursa olsun, yazma edimi her zaman bir "okur"u varsayar. Bernanos'un unutulmaz kahramanı Ambricourt papazı günlük tutmaya yalnızca kendi içini daha açık görebilmek amacıyla başlar, deneyimi bir yıldan daha öteye taşırmamaya da kararlıdır, süre dolunca defteri ateşe atıp her şeyi unutacaktır; bu arada günlüğün yabancı ellere düşmemesi için önlem almayı bile düşünür. Ama, bir kez yazmaya başladıktan sonra, görünmeyen bir yaratığın varlığını sezer çevresinde, başını içgüdüyle "düşsel bir dinleyici"ye doğru uzatır; daha sonra, bir bakarsınız, bu sayfaların "gelecekteki okur"unu düşler; bir bakarsınız, yazdıklarının "başkalarına da" bir yararı dokunabileceğini kurar; bir bakarsınız; günlükten bir sayfa çekip sanki başka birinden almış gibi karşısındakine okuyarak söyleminin etkisini ölçmeye çalışır: yazılan okurununa ulaştırılmak ister.
Tahsin Yücel, Yazın, Gene Yazın.

8 Eylül 2014

Terken Hatun

Selçuklu İmparatorluğu, dünyanın en güçlü devleti olduğu dönemde, bir kadın iktidarı eline alma cüreti gösterebilmişti. Perde arkasında oturmuş, Asya'nın bir ucundan diğerine orduları sevkediyor, beyleri, vezirleri, kadıları, valileri atıyor, halifeye yazılacak mektupları yazdırıyor ve Alamut'un reisine elçiler gönderiyordu. Birliklere emirler yağdırdığını görüp de söylenen komutanlara: "Bizde savaşan erkeklerdir, ama kime karşı savaşacaklarını kadınlar söyler" diyordu.
Haremde ona "Çinli" denilirdi. Semerkant'da, Kaşgâr asıllı bir ailedendi ve tıpkı ağabeyi Nasır Han gibi, karışık soydan gelmediği yüzünden anlaşılıyordu. Ne Arab'ın Sami çizgilerini, ne Acem'in Ari çizgilerini taşıyordu.
Melikşah'ın en kıdemli karısı idi. Onunla evlendiğinde Melikşah dokuz, kız da on bir yaşındaydı. Sabırla olgunlaşmasını beklemişti. Çenesindeki ayva tüylerini okşamış, bedeninde ilk uyanışmayı görmüş, uzuvlarının gerildiğine, pazılarının şiştiğine tanık olmuştu. En sevilen, en sayılan ve özellikle sözü en çok dinlenen gözdeydi. Melikşah, bir aslan avı sonunda,
kanlı bir yarışmanın bitiminde ya da Nizam ile yorucu bir çalışma yaptığı bir günün akşamında, huzuru Terken'in kollarında bulurdu. Üzerindeki tülleri çıkartır, teni tenine değer, oynaşır, kükrer, keşiflerini ya da sıkıntılarını anlatırdı. "Çinli", kızışmış kaplanını sarmalar, okşar, onu bedeni ile bir kahraman gibi karşılar, uzun süre içinde tutar ve tekrar içine çekmek üzere koyuverirdi. Bir fetih gibi nefes nefese, olanca ağırlığı ile kendini koyuvermiş Sultanını, zevkin doruğuna çıkartmasını bilirdi. 
Sonra usulca ince parmaklarıyla kaşlarını, gözkapaklarını, dudaklarını, kulak memelerini, nemli boynunu okşardı; kaplan bitkin düşerek mırıldanır, ağırlaşır, doymuş bir kedi gibi gülümserdi. Terken'in sözleri ruhunun derinliklerine kadar işler, Terken Melikşah'ı övücü sözler söyler, çocuklarından, yaptığı işlerden söz eder, şiirler okur, öğüt verici meseller söyler; Melikşah onun yanında bir saniye olsun sıkılmaz ve her geceyi onunla geçirmeye ahdederdi. Terken'i kendine göre, hoyratça, sertçe, çocukça, hayvanca sevmektedir ve son nefesine kadar sevecektir. Zaten Terken de en ufak bir isteğinin geri çevrilmeyeceğini bilir. Neyi nasıl fethedeceğini söyleyen Terken'dir. Bütün imparatorlukta Terken'in tek rakibi Nizam'dır ve 1092 yılına gelindiğinde, artık işini bitirmek üzeredir.

Amin Maalouf, Semerkant

3 Eylül 2014

İş miş

Aslında bugün de bir şeyler yazmak istiyordum ancak işim var. :) Berberde tıraş oldum demin, çay ısmarlayalım dedi, teşekkür ettim, çaya da vaktim yoktu. Gerçi şu anda çay içiyorum, o da işin başka bir rengi. İşin nedir, diye soracak olursanız, gündelik bir iş işte. Eylülün de üçüncü günündeyiz bu arada. Sonbaharın doğal başlangıcına yirmi gün kalmış olsa da eylül eylüldür, sonbahar başlamıştır işte. Efendim, dedim ki, işim var. O vakit size kolay gelsin. Bu arada, sonbahar hayırlı uğurlu olsun.

2 Eylül 2014

Yaralı bir elma gibidir hayatım

Elmalar büyüdükçe dallar ağırlaşır. Ağırlaştıkça başlarını öne eğerler. Utangaçlıktan değil ha, ya da çekingenlikten, bilakis, taşıdıkları elmaları gururla gelene geçene göstermek için. 

Sonbahara doğru olgunlaşır elmalar. Dallar artık kırılacak gibidir. Handiyse acıyası gelir bakanın. Ne var ki dalların umurunda değildir bu, zira ağacın gövdesine dayamışlardır sırtlarını; gövde de olabildiğince emindir kendinden. Ancak gene de arada telaşlanmaya yüz tutan bir-iki dal yok değildir. İşte tam da o sırada, bütün dallar onlara bakıp da telaşa kapılmasın diye, ağaç elmalara usulca fısıldar: şimdi!

Elmaların ilki yere düşer. Ağacının dibine. Sonra birer birer öbürleri. İşte o zaman dalların içi ferahlar.

Her ne kadar dalların hiçbir şikâyeti olmasa da, her bir elma, dalına büyük bir eziyet etmiştir aslında. Haftalarca ağırlık vermiştir çünkü ona. 

Doğanın bir tür adalet anlayışı olsa gerek, dallara edilen eziyetin bir karşılığı olarak, düşen her elma yere değdiği yerden yara alır. İlkin pek belli olmaz yaranın izi. Ertesi gün göze görünür olur. Birkaç gün içinde de kendini iyice belli eder. Durdukça da büyüyerek elmayı pörsütür.
***
Gecenin bir vakti karnım acıktı. Mutfağa dadandım. Masanın üstündeki sepette elma vardı. Bir tane alıp odaya döndüm. Elma güzeldi güzel olmasına, pörsüyüp çürümüş kısmı yemeyi zorlaştırıyordu. Sağlam yerinden bir ısırık almaya çalışırken çürümüş yerinden de bir parça ağzıma geliyordu. Nihayetinde sağlam tarafın güzel tadıyla çürümüş tarafın yavan tadı birbirlerine karışıp ilginç bir ahenk oluşturarak mideme iniyorlardı.

Kendimi düşündüm o an. Hayatım da hep böyle olagelmiş, böyle de sürüp gitmekteydi işte. Bütünüyle sağlam olmasa da bütünüyle de çürüdüğü söylenemezdi. İlginç olan da, bu hayatın, tıpkı elma gibi, ne sadece sağlam tarafını, ne de sadece pörsümüş tarafını yaşıyor olmamdı. Her ikisini birlikte yaşayıp gidiyordum.

Bencileyin böyle yaşayan başkaları da var mıdır acep?

31 Ağustos 2014

Kutsal Ceviz Yaprağı

Ceviz yaprağının kutsal olduğuna inandırdım kendimi. O günlerde bir karar almıştım, bundan böyle benim için neyin kutsal olup neyin olmadığına bizzat ben karar verecektim. Ne bir kimseye soracak, ne bir kitaba bakacaktım. İlkin ceviz ağacının kutsal olduğuna kanaat getirdim. Yaşlı bir kadına sormuştum, bu ceviz ağacı kaç yıllıktır, diye. Beni tanıyordu kadın, sorumu yanıtlamadan benden kurtuluş olmayacağını iyi biliyordu, bundan ötürü bir yanıt verip işin içinden çıkmanın en iyi yol olduğunu içinden söyledi kendine, gelgelelim kestirip atılır türden vereceği bir cevaba razı olmayacağım da aşikârdı, bunu da bildiğinden, önce bana, sonra ağaca bakıp bir şeyler kestirmeye çalışmış ve, yüz yıllık, deyivermişti. Bunu duyunca içimde ağaca karşı bir saygı uyanmıştı oracıkta. Nasıl uyanmasındı, yüz yıl dile kolaydı. O güne dek o ceviz ağacının yakınından uzağından, ötesinden berisinden geçişimin haddi hesabı yoktu. Aslında en çok da dibinden geçmiştim herkes gibi. Ne ki, bir kez olsun aklıma gelmemişti her gün gördüğüm bu ağacın böylesine yüce bir ağaç olduğu. Yüceydi, buna kuşku yoktu, kutsal bir ağaç olmalıydı bu.

O günün akşamı eve vardığımıda annemin gündüzün sağdığı sütü mayalamakta olduğunu gördüm. Aklıma ceviz ağacı geldi hemen. Hoş, hiç aklımdan çıkmamıştı ya, saatlerdir onu düşünüyordum. Süte kutsal ağacın kutsal yaprağından bir tane koyarsam bu yoğurdu da kutsamış olacaktım. Gerisin geri ağacın yanına gittim. En güzel yapraklardan bir tane kopardım. Eve geldim yine. İlkin yıkamayı düşündüm yaprağı ama vazgeçtim. Kutsal olan bu yaprak elbette her şeyden daha temizdi. Annem sütü mayalamış, üzerini örtmüşü. Kaldırdım örtüyü. Sonra da tencerenin kapağını. Yaprağı usulca bırakıverdim sütün içine.

Devamı yoğurdun tadında gizlidir.

29 Ağustos 2014

Hayıf

Oraya ilk gidişimdi. Çok uzak bir yer değil elbette, ancak hani gidip görmek için herhangi bir sebepten ötürü yolunuzun düşmesi gereken yerler vardır ya, öyle bir yer. Benim için tek bir özelliği var göründüğü kadarıyla. Bundan elli yıl önce annem de orada yaşamış bir süre. Henüz daha çocukmuş.

Yerini biliyordum oranın. Ne var ki dağların üstünde bir yer sanıyordum. Meğer dağların içinde, uzak olarak yalnızca gökyüzünü görebildiğin bir yermiş. Eskiden olsa belki ben de çok severdim burayı, annem de çok sevmiştir vakti zamanında (bir süreliğine de olsa çocukluğunun geçtiği yeri nasıl sevmez insan?), gelgelelim bugünün gözüyle sevebileceğim bir yer olmaktan çoktan çıkmış. Aslında değiştiği filan yok, neticede şehir değil ki değişsin. Elbette hep olduğu gibi değişen benim. Biziz. Kafamızın içi bir kez değişmeye görsün, her yer, her şey, herkes değişir. Severek yaşayabileceğimiz bir yerde, gün gelir bağlasan durmaz oluruz.
***
Oraya niçin gittim? Bir cep telefonu şirketinde çalışan iki arkadaşım var. Önceki gün sabah karşılaştık. Filanca yere gidiyoruz, dediler, ben de takıldım onlara. İşleri, baz istasyonu denen şu telefon direklerinin sorunlarını gidermek. Çoğunlukla elektrik kesintilerine önlem olarak cihazları şarj ediyorlar. 

Oraya gittiğimizde dünden beri elektrik kesikti. Rüzgâr filanca yerde iki elektrik direğini devirmiş. Cihazı jeneratörle şarj etti arkadaşlar. 

Burası küçücük bir yer. Kışın kimse kalmıyor. Zaten kalınacak gibi değil. Dedim ya, dört bir yanı dik yamaçlı dağlarla çevrili. Yağan karın haddi hesabı yoktur. Yolu, elektriği var. Su zaten buradan çıkıyor. Şimdi bir de cep telefonu şebekesi kurulmuş iki ay kadar önce. İşin tuhaf yanı da burası. Beş km. beride yüz haneli bir köy var, o da dağların içine gömülü olduğu için cep telefonu çekmiyor, işe bakın, oraya kurulmayan şebeke bu küçücük, insanların altı ay yaşadığı yere kurulmuş. Sorduk onlara bu işi nasıl becerdiklerini. Oraya buraya dilekçe verdik, dediler, Ulaştırma Bakanlığına falan başvurduk... İlginç.
***
Şehre geri döndük. Yolda o iki arkadaştan birini filanca karakolun komutanı aradı, bir şeyler söyledi. Meğer üç yıl önce bir baz istasyonunun tel örgülerine hafiften zarar verilmiş. Arkadaş da işi gereği gidip şikâyetçi olmuş. Mesele o karakoldan bu karakola gönderilmiş, ve üç yılda hiçbir gelişme olmamış. Hâlâ da sürüyor. Ne zamana kadar, Allah bilir. Zaten o tel örgüyü de zorunlu olarak hemen değiştirmişler. Basit bir mesele bu kadar uzun sürüyorsa, yapılacak en iyi iş sözü kısa tutmaktır.
***
Başka bir yere gittik bu kez. Oranın istasyonunda da yapılması gereken bir şey varmış. Deniz gören, kıyıya on beş dakikalık yürüyüş mesafesinde bir köy. Bağlarıyla ünlü. Bol üzüm yetişiyor. Bizim bu bölgede iki tür asma var. Biri Türkiye'de az bulunur cinsten. Bir-iki yıl öncesine değin ben de bilmiyordum, iki yüz yıl önce bir Ermeni Fransa'nın bir yöresinden getirip burada dikmiş bunları. İşte bu köydekiler de onlardan. 

***
Yaşlılar hâlâ anlatır, bir zamanlar uçsuz bucaksız üzüm bağları varmış buralarda. Mesela şimdi tıklım tıkış olan bizim komşu mahallede bir zamanlar bir tane olsun ev yokmuş. Silme üzüm bağıymış. Oysa şimdi ara ki bulasın bir tane.

Memleketim konusunda hep hayıflandığım bir şey var. Bu deniz, bu kumsallar, bu verimli ova dünyanın başka yerinde olsa dünyanın en güzel şehirlerinden birini kurarlardı. Oysaki bizim burada estetik dedin mi pek çokları çorap markası sanır. 

Hayıflanıyor insan, elinde mi?

28 Ağustos 2014

Klasikleri Neden Okumalı?

Italo Calvino
Çeviren: Celâl Üster
(Buradan)


İşe, ortaya bazı tanımlar koyarak başlayalım.

1. Klasikler, insanların, hiçbir zaman "Okuyorum" demedikleri, genellikle "Yeniden okuyorum" dedikleri kitaplardır. Bu durum, hiç değilse "mürekkep yalamış" denen insanlar için geçerliyse de, gençler için geçerli değildir; çünkü gençler, dünyayla ve dünyanın bir parçası olan klasiklerle ilk kez karşılaştıkları bir yaştadırlar. "Okumak" eyleminin başına getirilen yineleyici "yeniden" sözcüğünün, ünlü bir kitabı okumamış olmayı kabullenmekten utanan kişilerin yeltendiği küçük bir ikiyüzlülüğü yansıttığı söylenebilir. Ama oluşum çağımızda ne kadar çok kitap okumuş olursak olalım, henüz okumadığımız dünya kadar temel yapıt olacağını belirtirsek, bu tür kişilerin yüreğine biraz olsun su serpebiliriz.


Zengin bir deneyim

Herodotos'un tümünü ve Thukydides'in tüm kitaplarını okumuş biri varsa, parmak kaldırsın! Ya Saint Simon'u? Ya da Retz Kardinali'ni?¹ On dokuzuncu yüzyılın büyük roman dizilerinin bile, okunduklarından çok daha büyük bir sıklıkla anıldıklarını söylemek yanlış olmayacaktır. Fransa'da Balzac'ı okulda okumaya başlarlar ve kitaplarının baskı sayısına bakılacak olursa, okul çağından çok sonraları da okumayı sürdürürler. Ama Balzac'ın İtalya'da ne kadar tutulduğu soruşturulsaydı, sanırım sıralamanın en altlarında yer aldığı ortaya çıkardı. İtalya'daki Dickens tutkunları, bir araya geldiklerinde, Dickens'ın romanlarındaki kişilerden ve serüvenlerden gerçek hayatta tanıdıkları kişiler ve kendi hayatlarında yaşadıkları serüvenlermişçesine söz eden küçücük bir seçkinler takımıdır. Michel Butor, birkaç yıl önce ABD'de ders verdiği sıralar, kendisine o güne kadar hiç okumadığı Émile Zola konusunda sorulan sorulardan o kadar bezmişti ki, Zola'nın Rougon Macquart romanları dizisinin² tümünü okumaya karar vermişti. Sonunda bu dizinin, kafasında canlandırdığından tümüyle farklı olduğunu keşfetmiş; olağanüstü denemelerinden birinde Zola'nın roman dizisinin görkemli bir mitolojik ve kozmogonik soyağacı olduğunu yazmıştı.Demek, büyük bir yapıtı yetişkinlik çağında ilk kez okumak, olağanüstü bir keyif verir insana. Daha keyifli mi, yoksa daha az keyifli mi olduğunu söylemek olanaksız da olsa, insanın gençliğinde okumasından çok farklı bir keyiftir bu. Gençlikte, her deneyim gibi, okuma da bambaşka bir tat ve bambaşka anlamla donanır; olgunluk çağında okunan bir yapıtta ise daha birçok ayrıntı, düzey ve anlamın ayırdına varılır (ya da varılmalıdır). Dolayısıyla, klasikler konusunda, şöyle bir tanıma geçebiliriz:
Sayfa başına git