2 Temmuz 2015

Surdibi Kahvesi

"Surdibi Kahvesi'nde seni bekliyorum, çok bekletme, gel" demişti. Hemen evden çıkıp surun dibine gitmiştim. Heyecanlıydım. Ne var ki saatlerce beklemiştim de gelen giden olmamıştı. Dürüst olalım; onunla görüşüp görüşmemek umurumda değildi, fakat tadını, kokusunu bekleyip içemediğim o kahve,,,

29 Haziran 2015

Denizin gizlediği şeyler

Rüzgâr bir bakıma insanın işbirlikçisidir. Denizin sırlarını getirip bildirir. Ne ki, denizin içindekiler yeryüzünü dolduracak kadar çoktur, rüzgâr anca bir kısmını insana gösterebilir. Dalgalarla beraber kıyıya vuran şeyler işte bu gizlerin birazıdır. Bizler bir an önce gözümüzü kıyıya vuranlardan alıp denizin derinliklerinde duran şeyleri düşünmeliyiz. Acaba bir gün deniz çekilirse neyle karşılaşacağız?

28 Haziran 2015

Ülkenin sanal gündemi

Kelimelik diye bir oyun var. Birkaç aydır severek oynuyorum. Zaten başka da bilgisayar oyunu ne bilir ne oynarım. 

Bilen biliyordur zaten, bilmeyenler için kısaca anlatayım. İki kişilik bir oyun. Üzerinde harf taşıyan belli sayıda taş var. Rakiplerin elinde yedişer taş bulunur. Bunları kullanarak kelime üretmeye çalışır, ona göre de puan toplarlar. Taşlar bittiğinde en çok puanı toplamış olan oyuncu kazanır. Dilediğiniz bir arkadaşınızı, adını yazarak oynamaya davet edebileceğiniz gibi, rastgele seçeneğini tıklayarak sistemdeki herhangi bir oyuncuyla da oynayabilirsiniz. Zaten çoğu kişi de bu şekilde eşleşip oynar.


Oyunda teslim olma seçeneği de var. Oyuncu dilerse oyunun herhangi bir anında teslim olabilir, böylece puanı kaç olursa olsun yenilmiş sayılır. Oynamaya başlayalı bir ay kadar olmuştu. Bir gün birinin oyun başlar başlamaz, hiç oynamadan teslim olup oyunu terk ettiğini görmüştüm de bir anlam verememiştim. Birkaç gün sonra gene aynısı oldu. Birkaç gün sonra gene... Nedir, ne değildir diye biraz düşündüm ve anladım meseleyi. Meğer memleket erkeği buraya da el atmış, sabah akşam demeden kız tavlama peşinde. Oyuna giriyor, bakıyor ki kız değil erkeksin, teslim olup çıkıyor. Oyun oynamak, kazanmak, eğlenmek gibi bir dertleri yok haliyle. Ben şahsen bugüne kadar 413 oyun kazanmışsam bunların elli kadarını bu şekilde kazanmışımdır. 

Dün gene aynı şey oldu. Oyunun açılmasıyla vatandaşın teslim olup çıkması bir oldu. Tekrar oyuncu çağırdım, baktım gene aynı kişi geldi ve gene aynı şeyi yaptı. Yirmi saniye içinde aynı kişiyle iki kez karşılaştım, her ikisinde de bırakıp kaçtı. Bugün bir kez daha çıktı karşıma, fakat baktım isim değiştirmiş. İsminin yanına da bir gülücük işareti koymuş sırıtıyor. 

Malımı tanıyorum ya, biraz kafa bulayım dedim ve aramızda şöyle bir diyalog geçti, noktasına virgülüne dokunmadan yazıyorum, maviler benim, siyahlar o:

— kardeş, bedavadan 40 oyun kazanmak ister misin?
— nasıl
— ikimiz de kazanacağız, 40'ar oyun. şimdi aynı anda birbirimizle 10 oyun açıyoruz, sonra üç kere daha yapıyoruz aynısını
— puan olarak getirisi varmı
— ben bilgisayar programcısıyım, bu kelimelik'in açığını yakaladım
— yada yazışmaya yardımı oluyomu
— tabii ki var, her oyundan standart 50 puan. var mısın? yalan söylemiyorum bak.
— pek gerçekçi gelmiyo
— sen bilirsin
— çünkü teslim olanlardan puan alınmıyo
— bak mesela, hemen bilgilerine girdim ve senin yakın zamanda isim değiştirdiğini gördüm. sana açığını yakaladım diyorum, sen teslim diyorsun.
— önceki ismimi söyle bakalım
— o kadarını görmek için yarım saat kadar uğraşmam lazım
— daha önce karşılaşmış ve teslim olmuş olabilirim buda bir ihtimal
— yok, seni hiç görmedim. 
tamam, anlaşılan sen yoksun, ben başkasına bakacağım, haydi selametle.
— eyvallah saol

Dikkat ettiyseniz, "Yazışmaya yardımı oluyor mu" diye soruyor. Çünkü bu oyunda birilerine mesaj gönderebilmek için belli bir puan seviyesine gelmiş olmanız gerekiyor. Adam kadın kullanıcılara mesaj gönderecek, o yüzden "getiri" peşinde.

Beş dakika kadar bekledim, baktım ki bu henüz teslim olup gitmemiş. İlk sıra da onda, onun başlatması gerekiyor. Eğer oynamazsa oyun bir saat sonra iptal olacak. Ben de bunun damarına basmaya karar verdim. Elbette hangi damara basacağımı çok iyi biliyordum. Şunları yazdım:

e oyna o zaman, niye oynamıyorsun?
anlaşılan sen buralarda karı kız peşindesin.
yalnız sana bir şey söyleyeyim birader, karı kız peşinde koşuyorsun da, acaba sen erkek misin, bir düşün bakalım.
hele bir oyna da, erkekliğini bir de oyunda görelim bakalım.
sana meydan okuyorum lan, kaçma fare gibi
ben sazcıyım, sazıma tel yapacağım seni
heyy, ERKEK, seni bekliyorum
işte, iki dakikada senin erkekliğinin boyunu ölçüp koydum önüne. bu kadar.
-
Görüldüğü gibi 2516 oyun kazanmış ama bu sayı 
oynadıklarının %15'ine tekabül ediyor. Yani hafız
on altı binden fazla oyun "oynamış".
Bu yazdıklarıma hiç cevap vermedi. Ama bu son cümlemle birlikte bir ses geldi. Rakibin hamle yaptığının sesiydi bu. Bastığım damar böyle ses getirmişti işte. Epey de şanslıydı ama şansı ona yetmedi. Meydan okuduğum üzere ben kazandım. :) 

Bu sanal âlemin icadı bir yandan iyi oldu aslında, sokaklarda gerçekten kadınları rahatsız edeceklerine hiç olmazsa internette etmiş olurlar, haksız mıyım? Demem o ki, sanal âlem böylelerinin biraz gazını alıyor. Bu bakımdan da faydalı oluyor. Ama başka bir açıdan da bakılabilir elbette, internet üzerinden de olsa kim rahatsız edilmek ister? 

Aziz Nesin bu internet devrinde yaşayacaktı... Neler yazardı neler...
***
Bu arada, benimle oynamak isteyen olursa memnuniyetle oynarım. Oyunda adım Harun Efendi. Kullanıcı Adıyla seçeneğini tıklayarak beni davet edebilirsiniz. Oyun Facebook üzerinden bilgisayarda oynanabildiği gibi, telefona indirilerek de oynanabilir.

27 Haziran 2015

Aynadaki

Pek az kimsenin izlediği, ama izleyen herkesin kesinlikle çok beğendiği, uzun zaman önce çekilmiş bir filmin bir sahnesinde adam içeride oturuyorken kapı çalınır. Kalkıp kapıya doğru yürür. O sırada, kapının yanında asılı duran aynadan karşı duvarda asılı belli belirsiz bir kurt başı görünür. Tam da o anda dokunaklı mı dokunaklı bir müzik çalmaya başlar. Kişi bir izleyici olarak eğer aynada görünenin farkına varırsa ne olup bittiğini hiçbir zaman anlayamaz. Fakat aynada görüneni, ve hatta aynanın kendisini fark edemeyip dikkatini yalnızca görünenlere verdi mi esasında her şeyin farkındadır, zira her şey gün gibi ortadadır. Gelgelelim,,,

26 Haziran 2015

Ramazan şirinlikleri

Reyhan Abla anlatıyor:

Kızın biri henüz ezan okunmadan iftar sofrasına oturmuş. Karnı o kadar açmış ki ezan vaktini sabırsızlıkla bekliyormuş. Bekliyormuş ama epey de bir zorlanıyormuş. Hani utanmasa onca saattir tuttuğu orucu birkaç dakika kala bozacakmış. Belki de yalnız olsa bozacaktı, kim bilir? O kadar dayanamıyormuş ki, sonunda eline bir sarma almış. Ağzına yaklaştırmış, koklamış filan. Annesi görünce şaşkınlıkla sormuş ne yaptığını. O da, "Şeytan'a inat olsun diye yapıyorum anne," diye cevap vermiş. Güya sarmayı ağzına götürünce Şeytan seviniyormuş kız orucunu bozdu diye, fakat o yemeyerek Şeytan'ın sevincini kursağında bırakıyormuş.

Bunu da Emel Abla anlatıyor:

Adamın biri bu ramazanda oruç tutmaya, tövbe filan etmeye karar vermiş. Bir daha günah işlemeyecek, mesela içki içmeyecekmiş. Gelgelelim ertesi gün ramazan başlıyormuş ve yetmişlik rakının yarısı hâlâ şişede duruyormuş. Atmaya kıyamamış. Ne etmiş dersiniz? Şişenin fotoğrafını da çekip Facebook'a koyarak ilan vermiş, bu rakıyı satıyorum, almak isteyen var mı diye.

24 Haziran 2015

Oğuz Atay kimdir?

Oğuz Atay diye bir isme sık sık rastlıyorum. İnternete baktım, doyurucu bir bilgi bulamadım. Kimdir bu, neler yapıp etmiş, neden kendisinden söz ediliyor, var mı beni bilgilendirecek kimse?

21 Haziran 2015

Yaşama Sevinci

Bütün güzel kadınlarını bu dünyanın
      sevdim, diyebildiğim zaman
Bütün kentlerini gezdim, denizlerine girdim
Ve artık bir tek taş kalmadı tanımadığım,
      bir tek yüz, bir tek yer adı
Söylenecek bütün sözleri dinledim ve söyledim
      bütün söyleyeceklerimi
Acının bütün uçurumlarına indim ve çıktım
      sevincin bütün dağlarına
Bütün çiçekleri kokladım ve kopardım
      bütün meyvaları dallarından
Islanmadığım yağmur, savrulmadığım yel
      kalmadı...
Bütün haklı kavgalarında bu dünyanın
      dövüştüm diyebildiğim zaman
Okudum bütün kitapları, bütün şiirleri yazdım
Ve topladım bütün dillerin en güzel sözlerini,
      sıraladım tek bir sözlükte
Bütün mayınları, bütün dikenli telleri
      ayıkladım sınırlardan
Ve bir tek zorba çıkamadı önüme.
Bu dünyada acı çeken tek bir insan yoktur,
      diyebildiğim zaman
İşte o zaman ölebilirim.

Toprağımda bir çığlık olur da büyür
      yaşama sevincim...

Ahmet Erhan

18 Haziran 2015

Bir diş yazısı

Bazen okula sağlık ekibi gelir çocukları aşılamaya. Hemşireler biraz sonra yapacakları aşı için hazırlanmaya koyulurken çocukların korkusunun yarattığı heyecan yüzlerine çoktan yansımıştır bile. Tabii, siz yetişkin halinizle ne kadar yakından bakarsanız bakın en fazla hissedersiniz biraz, nasıl bir heyecan olduğunu anlayamazsınız. Elbette siz de zamanında o sıralarda oturmuş, birazdan kolunuza sokacağı iğneyi hazırlayan hemşireyi korkuyla izlemişsinizdir, ancak üzerinden yıllar geçmiş, doğal olarak unutmuşsunuzdur. Olur ki bir gün sizde o heyecanı yaratacak bir durumda bulursunuz kendinizi. İşte ben de bugün tam da onu yaşadım.

Daha oraya varmadan başlamıştı heyecanım. Danışma masasındaki bir arkadaş iki dakika oturmamı, birazdan beni alacaklarını söyledi. Elime bir gazete alıp okumaya başladım. Böyle korkuyla karışık heyecanlanmanın elbette olumlu bir yönü de var. Beyni diriltiyor. Çok sağlıklı, berrak düşünebiliyor insan. Nitekim ben de gazetedeki bir köşe yazısını okumaya başlar başlamaz her cümlenin, hatta kelimenin olduğu gibi beynime oturduğunu gördüm. O an elime bir şiir alsam, ezberlemem üç dakikayı ya alır ya almazdı, öyle diyeyim.


Efendim, dişçiden geliyorum. On dakika önce iki tane dişimi çektiler. Bu dişlerden birinin çok uzun bir hikâyesi var, bir ara hakkında yazdıydım bir şeyler, ama nedense yayımlamadım, bilgisayarda duruyordur umarım, yayımlarım bugün yarın. Birkaç yıl önce diş doktoruna gittiğimde bana iki tane ilaç yazmıştı. Bu ilaçları kullanınca dişin kökündeki apse iltihaplaşıp bir şişlik halinde dışarı çıkmış, çıkınca da ağrı geçmişti. Diş doktorlarının başkalarına da aynı ilaçları yazdığına denk gelmiştim. Bu dişim yılda bir kez ağrıyordu, böyle bir düzen tutturmuştu. Ben de hiç dişçiye gitmeden hastanenin acil servisinin yolunu tutuyor, o iki ilacı yazdırıp kullanmaya başlıyordum. Gene aynı şey oluyordu, iltihap çıkıyor, ağrı bir sonraki yıla kadar ertelenmiş oluyordu. Böyle böyle, bir buçuk ay kadar önce yine ağrımaya başladı. Her zaman olduğu gibi, birkaç gün boyunca ağrısı giderek arttı. Doktora gittim, sözünü ettiğim ilaçlardan da bahsettim. Bana onlardan daha etkili iki ilaç yazdığını söyledi. Eczaneye gidip aldım. İkisi de efervesanmış, şu suda eritilip içilenlerden. Yirmi gün kadar kullandım onları. Diş ağrım biraz dindi dinmesine ama baktım bu sefer inat edecek gibi. Ağırdan alıyor, kalmak niyetinde. Sonuç olarak sevgili blogdaşım Aze'nin de telkinlerine dayanamayarak doktora gittim. Beraber gittik daha doğrusu.


Bu doktora da olan biteni özetledim. Orta yaşlı, gözlüklü bir arkadaş. Ağzımın filmini çektirdi. Beraber baktık. Sen ne etmişsin, dedi, niye böyle ihmal etmişsin falan filan. Durumun iyi olmadığı anlaşılıyordu. Meğer o ünlü dişimle birlikte yirmiliklerden biri de kötüymüş. Bu doktor da ilaç yazdı, beş gün kullan, filanca gün gel, cerrah arkadaşımız çekecek, dedi. İyi dedim, madem durum ciddi, çektirmekten başka çare yok. Yoksa ben diş çektirmeye –ilke olarak olmasa da medikal olarak– karşıyım. (O da nedir diye sormayın.)


İlacı kullandım, filanca gün geldi, ve işte çıkıp gittim doktora. Kafamda elli-elli beş yaşlarında bir doktor vardı. Cerrah demişlerdi ya, herhalde o yaşlarda biridir diye düşündüm haliyle.


Gazete okurken sekreter arkadaş, sizi bekliyorlar, dedi, ben de peki deyip kalkıp gittim. Önce hemşireyle karşılaştım. Biraz sonra da doktor geldi. Oturdum koltuğa. Geçen günden kalan dosyam önündeydi zaten, baktı, iki tane çekimimiz var, dedi. Aldı eline iğnesini, ağzımın orasına burasına daldırıp çıkardı. Bir-iki dakikada ağzım uyuştu. Uyuşunca da doktor aldı eline alet edevatını, başladı operasyona. Önce yirmilik dişi çekti, çok kolay oldu bu, hemencecik çıktı, çok şaşırdım. İkincisiyse iki parça halinde çıktı, bunun da pek zor olduğu söylenemezdi. Diş köklerine, şu ince hastane bezlerinin adı neydi, onlardan koydu, yavaşça ısırmamı söyledi, böylelikle operasyon sona ermiş oldu. Son olarak da elime bir buz tüpü verdiler, on dakikada bir dışarıdan çeneme tutacakmışım şişmesini önlemek için. Geçmiş olsun, sağ olun, kolay gelin faslından sonra doktorun elini sıkıp çıktım. Velhasıl, hastaneye girişimle çıkışım yirmi dakikayı bulmadı. 


Şimdi gelelim niçin heyecanlanıp korktuğuma.


Sekiz yıl önce. Bir gün sağ üst dişlerimden biri ağrımaya başladı. Bir-iki gün içinde ağrısı arttıkça arttı. Nihayet dayanılmaz bir hal aldı. Kalkıp hastaneye gittim. Bugün pazar, diş doktoru yok, bir ağrı kesici iğne yapacağız, yarın geleceksiniz, diyerek iğnesini yaptı hemşire. İğne ağrıyı keser mi yollu bir şeyler sordum, o da, akşama kadar keser, gece biraz ağrıyabilir, dedi. Eğer "biraz" ağrı o kadarsa, çok ağrının ne kadar olduğunu hâlâ merak eder dururum. Akşamdan yavaş yavaş tekrar ağrımaya başladı dişim. Saat ilerledikçe ağrısı dayanılmaz bir hal aldı. Gece yarısı kalkıp dolaplarda pense, kerpeten aradığımı hatırlıyorum. Bereket versin, bulamamışım, yoksa çenemi sakatlamam işten bile olmayacaktı. O gece nasıl uykuya daldığımı hiç bilmiyorum. Sızıp kalmış olmalıyım. Sabah kalkınca hemen doktora koştum tabii. Sıra aldım, inleye inleye beklemeye başladım. Şimdi nasıldır bilmiyorum tabii, Muğla Devlet Hastanesi'nin diş bölümü o zamanlar genişçe bir salon, üç-dört doktor aynı yerde çalışıyor. Bana orta yaşlı bir kadın doktor düştü. O da iğne yaptı, dişin uyuşmasını bekledi, biraz sonra da aldı aletini ve başladı operasyonuna. Fakat baktım operasyon çok ağır ilerliyor. Kadın oradan çeviriyor, buradan çeviriyor ama dişin geleceği yok. Güya çaktırmamaya çalışıyor ama paniklediği de her halinden belli. Her şey yolunda, birazdan çıkacak gibi bir şeyler söyleyerek benim de paniğe kapılmamamı sağlamaya çalışıyor aynı zamanda. Uzatmayayım, kadıncağız beş-altı dakika uğraştı da anca çıkarabildi dişimi. Öyle tecrübesiz biri de değildi, demek ki zor bir dişti. Zor olduğu bana çektirdiği ağrıdan belliydi ya. 

O gün hastaneden eve inleye inleye gittim. Sonrasını anımsamıyorum. Evde birkaç saat ağrı dinene kadar inleyip durmuşumdur muhtemelen. O günden sonra da bugüne kadar hiç diş çektirmemiştim. İşte, bugün hastaneye doğru giderken de gene böyle bir süreçten geçeceğimi sandım da ondan korktum. Neyse ki öyle olmadı. Şimdilik her şey yolunda gözüküyor. 


Diş ağrısının böbrek taşı ağrısından sonra insanı en çok süründüren ağrı olduğunu da belirtmiş olayım yeri gelmişken. 


Biz Ortadoğulu topluluklar beyinsiziz. Zekâsızız. Geri zekâlı bile değiliz, onda geri de olsa hiç olmazsa bir zekâ var. Son hesaplaşmada bizde beyin yok, zekâ yok, akıl mantık yok, ben bunu anladım. Sağlığımıza dikkat etmeyiz, iş işten geçmeden önce epey bir ağrısını, sızısını da çekeriz, geçtikten sonra da pişmanlığını yaşarız. Velhasılıkelâm, dişlerimizin, sağlığımızın kıymetini bilelim.


Sağlıkla kalınız.

12 Haziran 2015

Haylaz zamanlar

Tembel bir melek Efendi'nin kendisine verdiği emirleri kaç zamandır yerine getirmiyor. Haylazlıkta sınır tanımayan zamanlar geldiğine dair söylentiler dolaşıyor ortalıkta. "Korkmuyor mu?" diye soruyor biri, endişeli. "Kim?" diye karşılıyor onu başka biri. "Kim olacak, melek," diye cevaplıyor o da. "Kimden?" diye soruyor bu kez öbürü, meraklı. "Efendi'den," diyor yanındaki. Elbette meleklerin korkmadıklarını henüz bilmiyor soruyu soran. Belki de hiç bilmeyecek. Korku yalnızca biz insanlar içindir. Bunun belki melekler bile farkında değil. Gelgelelim gerçeklik değişmez, sular hep aynı yöne akar. Bu böyle.

10 Haziran 2015

"Biz, uçarı kişiler, otururuz yıkılmaz sanılan evlerde"

Eski zamanların birinde benim bir eşeğim vardı. Patates kabuklarını yemeyi çok severdi. Bundan ötürüydü benim yemeklerden en çok patatesi sevişim. Neylersin, eşeğini seven her gün patates yemeye katlanır. Bir ara bu söz sözlüklere girdi hatta, kendim görmedim gerçi, kulağıma geldi, Almanya'nın Kara Ormanlar bölgesinde bir sözlükte rastlamışlar, "Eşeğini seven patatesine katlanır," diye bir nadide atasözü türemiş birden bire, sonra on beş yıl geçmiş, bu söz tekrar sözlüklerden çıkmış. Böyle değil midir zaten, yalnızca Kara Ormanlar'ın değil, yalnızca Almanya'nın değil, tekmil dünyanın tarihi, kelimelerin sözlüklere girip çıkmasından ibaret değil midir? Kelimesine göre değişir elbette. Kelime var, kelime var. Bin yıllık kelime var, bir yıllık kelime var. Eşek böyle değildir ama: "Eşek var, eşek var," demek akla mantığa sığmaz. Eşek eşektir, eşeğin ayrısı gayrısı olmaz. Eşek var oldukça da eşek kelimesi duracaktır. Dünya tarihi budur işte: Eşek varsa, eşek kelimesi de vardır, o yoksa o da yoktur. 

Ne diyordum, eşeğim patates kabuklarını yemeyi çok severdi. Günlerden bir gün kilere girdim, gözüme patates çuvalı takıldı. Aldım içinden birkaç tane, doğruca eşeğimin yanına gittim. Koydum önüne patatesleri, güya iştahla yiyişini izlemek üzere kurulup oturdum bir yere. Fakat ben oturana kadar eşeğim dudağını bükmüştü bile. Kabuğunu çok seven eşeğim patatesin kendisini niye sevmedi acaba? Tadına bir baksaydı hiç olmazsa. Allahallaah! Hayret! 

İşte o gün anladım ki, her bir şey birilerince anlaşılmak için bir başka şeye ihtiyaç duyar. Misal, kabukla patatesin her ne kadar bir bütün gibi duruyor olsalar da aynı şey olmadıklarını anlamak için bir eşek gerekir.

O günün sonunda kendi kendime dedim ki, patatesle kabuğunun bile aynı olmadığı bu dünyada bizim yaşamak için onca debelenmemiz neden?

6 Haziran 2015

Sır

Bir yaz başı günü. Avluda oturmuş nar soyan kadınlar görüyorum. Düş değil, bu bir gerçek. Küçük kızlar evcilik oynuyor susuz bir leğende. Bir ihtiyar gelip dikiliyor karşıma, bakıp duruyor yüzüme, kendi gençliğini görüyor gözlerimde. Kadınlar ihtiyardan bihaber, benden haberdar. Tek odalı bir ev bu. Dışarıdan bakınca içerisi karanlık. Pencere pervasız. Camlar gölgeli. Bu güneş ne işe yarar peki? Odada ne var; kadınlar biliyor, ben bilmiyorum, ihtiyarsa meraktan ölmek üzere. Oysaki tüm ihtiyarlar yaşamaktan ölmek üzere. Yarım boy yüksekliğindeki bir duvarın üzerine tünemiş bir horoz mevsimin güzel geçeceğini işaret etmekte! Mevsimler hiç geçmezler halbuki. Olup biten, yalnızca içimizdeki yanılgıdır. Dört mevsim de orada duruyordur işte, biz hangisini görürsek mevsim odur. Anahtarlık kadınlardan birinin gerdanında asılı. Görünürde kapıları korur bir anahtar. Fakat işin özü bambaşkadır. Dışarları içerlerden ayıran marifetin adı kapıysa, yasaklayanın adı da anahtardır. Alçak duvar pek masum sayılır bu yüzden. Yoksa bir horoz hiç tüner mi üzerine?

Pencerenin ardından bana bakan gözlerin öteden beri farkındayım. Kime ait olduklarını bilmek istemiyorum. Belki de güneş sırf bundan ötürü böyle apaydınlık etmektedir ortalığı. Nereden bilebilirim?

5 Haziran 2015

Gözünde tüten taşlar

Taşları çok olan kenti özlüyorsun.
Karşı masada oturan kişi, başı çevrili, hâlâ sana bakıyor.
Deniz hiç gelmezdi aklına,
gökyüzünden gözünü alamazdın.

Orada her yaşamın temelinde taş vardır; 
İnsanları taşla düşünür oranın.

Taş eski'dir. Hem yeni'dir.
Taş bugündür ve dündür. 
Taş gizemdir orada.

3 Haziran 2015

Yağmurlu bir akşam, denizde şarkı söylüyor martılar

Metroya girdiğimde yağmur çiselemeye başlamıştı. Merdivenlerden inerken, "Eve varana değin bu yağmur başlayıp bitmiş olur," diye geçirdim içimden. Saat altı civarıydı, metro çok kalabalıktı. Bu saatte pek gözükmem buralarda, bazen böyle denk geliyor işte. Kalabalığa rağmen yer bulabildim, şanslıymışım bu akşam. Oturur oturmaz çantamı açıp kitabımı çıkardım. Bir de baktım içerisi birkaç saniyede tıklım tıklım dolmuş. Bereket versin, gözüme bir yaşlı ilişmedi, çok yorgundum çünkü, kalkıp yer vermek zorunda kalacaktım. Aferin yaşlılara, akşam akşam ortalıkta dolaşıp da ne yapacaklar? Hemen solumda oturan iki amcayı görmezden geliyorum tabii.

Tren hareket etti, ben kitabıma daldım. Önümde, babasının yanında duran bir çocuk beni süzüp duruyor. Belli ki kitap okuyan birini bu kadar yakından görmemiş garibim. Evlerinde kitap olmadığına kalıbımı basardım. Kızılay - Batıkent tamı tamına yirmi beş dakika sürer. Nasıl geçti anlamadım, kitabım iyiydi demek ki. Bir baktım, herkes hareketlenmiş, gelmişiz, ama solumda oturan amcaların kalkmaya niyetleri yoktu anlaşılan, "Batıkent'e geldik mi?" diye sordu biri, "Evet," dedim gülerek, "oturmak iyi geldiyse Kızılay'a dönecek bu tren." Arkadaşı da güldü.

İnip karşıya geçtim yolcuların çoğu gibi. İkinci tren geldi, yağmur epey keyifli anlaşılan, camlar ıpıslak. Bu trende yer bulamadım maalesef. Bu da bazen on dört, bazen on beş dakika sürer. Ayakta kitabıma devam ettim. Yorgunluğuma çantanın ağırlığı eklenmeyeydi iyiydi. 

İndim. Yağmur devam ediyordu ama şiddeti hakkında dışarı çıkmadan bir şey söylenemezdi. Merdivenleri inip kapıya vardım. Baktım, orta karar bir yağmur. Şemsiyesizler kapıda yağmurun dinmesini bekliyorlar. Kadının biri evi arayıp şemsiye getirmelerini istiyor. Şemsiyesi olanlar tam çıkış kapısına geldiklerinde öyle bir gururla şemsiyelerinin düğmesine basıyorlar ki, görülmeye değer. "Akıllılık edip siz de şemsiyenizi yanınızda taşısaydınız, hımm!" diyorlar içlerinden. Böyle durumlarda insanın içinden bir şeyler geçer ama geçmekle kalır; ne diyebilirsin ki, vatandaşın şemsiyesi var son tahlilde. 

Kapıda durup bir durum analizi yapmaya çalıştım. Beklesem mi, beklemesem mi? Bu yağmuru beklesem de mi izlesem, beklemesem de mi ıslansam, diye bir şeyler geveledim içimden. Sonunda, eğer bu yağmurun dinmesini beklersem dakikalarca, belki bir saat bekleyebilme ihtimalimi sevebileceğimi düşündüm ve kararımı oracıkta verdim. Vurdum kendimi yağmura. Hem zaten yağmurda ıslanmak her zaman nasip olmaz diyerek de avutmaya çalıştım kendimi. Nasrettin Hoca'nın yağmurlu fıkrası ise eve gelince aklıma gelecekti. 
_
Yağmur bildiğin sağanak halinde yağıyordu. Maşallahı vardı. Büfeye kadar ilk etabı fena atlatmadım gene de. Ekmek aldım. Islanmasın diye ikinci bir poşet de istedim tabii. Elimde çantam ve ekmeğim, tekrar gaza bastım. Karşıya geçtim. Her zaman gittiğim yol su doluydu, ayaklarımı ıslatmaktansa yolu değiştirmeyi daha iyi buldum ve derhal birkaç adım geri dönüp kaldırım boyunca yürümeye başladım.

Eve vardığımda nasıl bir halde olduğum merakıyla hemen aynanın önüne koştum. Fakat hiçbir şey göremedim. Ne olduysa, gözlüğümü çıkarmam gerektiğini akıl ettim. Çıkardım. Kurutup tekrar taktım. Ne göreyim, balıkla insan arası bir acayip canlı. Sanırsın üstündeki kıyafetle havuza düşmüş. Öyle yani. 

Sonuç olarak yağmurun iyi bir şey olduğunda karar kıldım.

2 Haziran 2015

Bir gölgeliğe benzemek

Gölgelik

Hafız, Basra'da görülebilecek her şeyi gördükten sonra, dostu Bektaş'la birlikte Şiraz'a gitmek üzere yola koyuldu; neredeyse kentin kapılarına varacaklardı ki, kervanbaşı, köylerde bir işi olduğunu söyleyerek, yolculardan, dalları bir bahçenin duvarını aşarak kırlara doğru uzanan ve hoş bir gölgelik oluşturan yüksek ağaçların altında biraz dinlenmelerini istedi. Duvarın üst bölümünde süs olarak, üzerinde sülüs yazısıyla yazılmış şu sözlerden başka bir şey bulunmayan bir kenarlık vardı:
Bu gölgeliğe benze, iyiliklerini sana ait alanın duvarları içine kapatmaktan sakın.
***
Kapı

Bu arada yolcularımız bahçenin kapısına yaklaşıyordu; kapının üzerinde şu yazıyı okudular:
"Ben, güzel Leyla'nın âşığı Mecnun'un bahçelerine açılan kapıyım.
Aşkı tatmışsan ya da tatma isteği duyuyorsan, bu kapı senin için açılmıştır.
Koruluklarımda gizemin gölgelerini, çayırlarımda yumuşaklığın yatağını bulacaksın.
Zeminimde esrikliğin buhurlarını içine çekeceksin ve gözlerin düş bulutlarıyla dolacak.
Eğer aşkı hiç tatmamışsan, gel burada tat; daha önce tatmışsan, yine gel, onu daha da çok sev."

Jan Potocki, Hafız'ın Yolculuğu.
Çev.: Aykut Derman, YKY.

31 Mayıs 2015

Yorganın gidişi

Yorgan gitti kavga bitti, dediler. Kavganın yorgandan çıktığı yadsınamaz bir gerçek, ne var ki bunda yorganın bir suçu yoktu. Ne yani, yorgan mı dedi kavga edin diye? Kavganın son bulmasını sağladığı için yorganın gitmiş olmasına olumlu gözle bakılıyor olabilir, ama neresinden bakarsan bak, yorganın gitmek zorunda bırakılmış olması apaçık bir adaletsizlik. Olması gereken, kavganın bitirilmesi için başka yolların aranmasıydı, yazık ki o da yapılmadı. Mesela, kavga edenlerden biri de gidebilirdi yorgan gideceğine. Tabii, o zaman da kim gidecekti? O hiçbirimizin sorunu değil, kavga edenlerin sorunu. Elbette bir de yorganı götürenin. Bu bağlamda, yorganı götürenin kim olduğu da akıllara bir merak olarak düşecektir. Düşmelidir. Bu kişi acaba kavga eden taraflardan birinin yakını olabilir mi? Kavgayı sona erdirdikten sonra yorganı gizlice getirip ona verebilir mi? Bunlar hemen öyle cevap bulabilecek sorular değil maalesef, yalnızca zaman gerek bunların cevaplanabilmesi için, o yüzden bekleyip görmekten başka çare yok, şimdilik elden bir şey gelmez. 

Her şey bir yana, yorgan gittiyse kavgacıların ikisi de üstü açık yatacak demektir bu gece. Vay onların haline. Topraklar başlarına.

30 Mayıs 2015

Kimse bilmiyor

© Todd Klassy
Güvercinlerin ne istediğini kimse bilmiyor. Kedilerin nerede olduğunu da kimse bilmiyor. Şarkıyı söyleyenin kim olduğunu kimse bilmiyor. Şarkının sözlerinin nece olduğunu kimse bilmiyor. Kadının elleri neden ıslak, kimse bilmiyor. Yaz geldi, demiş biri, kimmiş, kimse bilmiyor. Adamın elleri titriyor. Harfler birbirine karışıyor. Yanlış kelimeler çıkıyor ortaya. Yanılmış insanlar uçuşuyor havada. Yere düşenler oluyor arada. Gemilere binenlerin nereye gittiğini kendileri bile bilmiyor. Kimileri kalkıp uzak yerlere gidiyor. Kimileri uzak yerlerden kalkıp geliyor. Kimin neden gittiği, kiminse neden geldiği kimseyi ilgilendirmiyor, ilgilendirmeyince kimsenin bilmesi gerekmiyor, bilmesi gerekmeyince de kimse bilmiyor. O uzak yerler, o uzak yerlerde yaşayanlar için uzak yerler değiller. Kadınlar çalışıyor. Kadınlar eziliyor. Neden beklediklerini kimse bilmese de çoğu kitap okunmayı bekliyor. Çoğu insan kitap okumayı bilmiyor oysa. Şöyle ya da böyle, çorba pişiyor. Çorbanın dibi bazen tencereyi tutuyor. Tencere yuvarlanıp kapağını buluyor. Bazı müzikler insanın ruhunu okşuyor, kim besteliyor o müzikleri, kimse bilmiyor. Bazan ruh bedenden dışarı taşıyor. Mavi boya bulamayınca Picasso kırmızı kullanıyor. İçim daralıyor. İçim dışım bir oluyor. Neden? Kimse bilmiyor.

19 Mayıs 2015

Tutulmaz Sözler

Dün sözümü bozdum ve bir kitap aldım. Hani şurada söylemiştim, bir süre kitap almayacağım diye. Aslında daha geçen haftadan niyeti bozmuştum ben. Italo Calvino amcamızın Görünmez Kentler'i okunacaklar arasında sırasını bekliyordu kaç zamandır. Geçenlerde gidip bir kütüphaneden aldım ve okumaya başladım. Baktım, beklediğimden de güzel bir kitap. Yüz sayfa kadarını okudum. Fakat gördüm ki hiç tatmin edici bir okuma değil. Bari bu yüzeysel bir okuma olsun, geri kalanını da bitireyim de hiç ara vermeden ikinci okumaya geçeyim, dedim kendi kendime. İkincisinde not ala ala, sindire sindire okuyacaktım. Fakat kitabın kütüphaneye ait olması ufak bir sorun olarak duruyordu. Şayet sindire sindire okuyacaksam kitap benim olmalı. Benim olmalı ki dilediğim gibi kullanabileyim. Sözgelimi, yeri gelecek kenarına not almak gerekecek, yeri gelecek renkli kalemle bir cümlenin altını çizmek icap edecek. Bunun yanında, bir de kütüphaneden aldığın kitabın bir süresi var, okumanı o süreye sığdırmak zorundasın. Gerçi süre pek de sıkıntı değildi ama ben bu kitabı almanın her bakımdan iyi olacağına karar verdim. Öyle metrolarda okunacak bir kitap değil işin açıkçası.

Dün Söğütözü'nden Kızılay'a gider gitmez YKY kitabevinin yolunu tuttum. Geçen hafta da gelmiştim ya, akşamdı, kapanmıştı. Dedim ya, o zamandan bozmuştum niyeti. Gelmişken raflara bir göz atmamak olmazdı tabii. On dakika kadar bakındım. Bunu zaten çok yapıyorum. Kitap almamaya karar verişimden bu yana nereden baksan on beş kez kitapçıları dolaşmışımdır. Kitabımı aldım ve çıktım. Gittim bir kafede oturdum, sunuş kısmıydı, şuydu buydu okudum. Kitabın kendisine evde sakin kafayla başlayacaktım. Kütüphaneden aldığım, 1990 basımı, Remzi Kitabevi'nden. Işıl Saatçıoğlu'nun aynı çevirisi olmakla birlikte, YKY'nin bu basımında Calvino'nun kitap üzerine iki kısa yazısı da var.

Bir süre kitap almamaya karar verişimi açıkladığım iki ay önceki o yazıda, "Bu kararı almış olmam, bundan böyle hiç kitap almayacağım anlamına gelmez, ... bazı çok değer verdiğim, kitaplığımda dursun dediğim kitaplar olabilir ve ben de bir ara karar'la almak isteyebilirim," demiştim. Tam da dediğim oldu ve işte bir tane aldım. Ama kararım hâlâ geçerlidir, bu kitabı almam da bir ara karar olmuş oldu. Kararıma da uyuyorum zaten, eski ben olsaydım bu kadar kitapçı dolaşan biri olarak şimdiye kırk kitap almıştım.
Sayfa başına git