1 Mayıs 2016

Mayıs

Bir martı
kıyıdaki sokak lambasına konmuş
balıkçı dükkânından gelen türküye kulak kesiliyor:
o leyli leyliii...

21 Nisan 2016

Amor est vitae essentia

Dobro doşli'yi nerede, ne zaman duyduğumu düşünüyorum. Elbette ne anlama geliyor olabileceğini de. Bir filmde duymadığıma emin olmakla birlikte bir yerlerde okumuş olma ihtimalim var. Şu ihtimaller de olmasa ne yapıp edeceğiz, bilmiyorum hiç. Dobro doşli'yi boş verelim de şimdi, Sabina hangi filmde oynuyordu yahu? 
***
Meğer geçen gün burada iki günlük bir Kant Sempozyumu varmış. O tarafa gittiğim gün sonuncu günmüş. Oradan geçerken kalabalığı da gördüm üstelik. Bir etkinlik olduğu besbelliydi. Zaten de hafta sonuydu, hafta sonları bina kapalı olur, ortalıkta da pek kimse olmaz, halbuki o gün ana baba günüydü.  İnsan bir gidip bakar. Eğer baksaydım yapmam gereken bir-iki işi erteleyecektim gerçi, bu da biraz canımı sıkacaktı, fakat Kant üzerine yeni ve belki çok heyecanlı bir şeyler öğrenecektim. 

Kant'ı çok severim. Günün birinde bir Alman arkadaşım olsa ve bir oğlu doğsa adını Immanuel koymasını öneririm. Bir Alman, diğer her şey bir yana, sırf Kant'ın yurttaşı olduğu için doya doya övünebilir.
***
Bir de Kiyarüstemi'nin fotoğraf sergisi vardı CerModern'de. Aylar önce, sergi henüz açılmadan afişlerini görmüştüm metroda. Zaman bol, elbet giderim dedim. Dedim de dedim. Ha bugün, ha yarın derken gidemedim, inanabiliyor musun! (Bu paragrafı yazar yazmaz CerModern bitişik mi, ayrı mı yazılıyor diye CerModern'in sitesine girdim ve serginin 24 Nisan'a kadar uzatıldığını gördüm. İnanabiliyor musun!)
*
Kiyarüstemi'nin film çekmenin yanında fotoğraf da çektiğini bilmiyordum. Sergi afişinde kullanılan fotoğrafı şahaneydi. Zaten sinemayla fotoğraf kardeş iki sanat dalı değil mi? Biri öbürünün hareketli hali.
***
Bu CerModern, cermodern diye mi okunur, sermodern diye mi, ne zaman yanından geçsem bunu düşünüyorum.
***
Babasını kıskanan insanlar var mıdır acaba, bugün bunu da düşündüm.
***
Kant Sempozyumu'nun afişinde N. Hoca'nın da adı vardı. Görünce zamanın bu denli hoyratça geçişine bir kez daha içerledim. Vakti zamanında ondan da bir-iki ders almıştım. Çok iyi insandı. Hâlâ da öyledir. Evet, bazı insanların iyiliği dönemseldir. Yani, galiba öyledir. Bazılarınınkiyse daimidir. Yüzlerine bakınca anlarsınız bunu. N. Hoca onlardandı. Alman terbiyesi de almıştı. Doktorasını Mainz'da yapmıştı filan. 
***
Trivia Crack diye bir oyun çıkmış. Bir tür bilgi yarışması. Millet oynayıp duruyor. Ben de biraz oynadım. Soruları kullanıcılar hazırlayıp gönderiyor galiba. Genel olarak kıytırık sorular.
***
Dün terleten bir güneşli hava vardı, bugünse herkes üşüyordu.
***
Sabina gerçek bir oyuncu muydu, yoksa o da filmde oynayan diğer pek çoğu gibi ora halkından biri miydi, bunu hiç bilemedim.
***
Annem bana çilek yıkayıp getirdi. Babamsa akşam gelince bana ceviz içi verdi. Hayır, çocukluğumda değil, bugün oldu bunlar.
***
Norveç'in kendi dilindeki adı Norge. Bu kelime Eski Norse dilindeki nordr ve vegr kelimelerinden türemiş. "Kuzey yolu" anlamına geliyormuş.
***

19 Nisan 2016

Baharat Yolu

[Baharatın] Avrupalının ağız tadıyla ilgili lüks bir ihtiyaca karşılık verdiği düşünülmemelidir. Baharata Batı ülkelerince neden bu kadar değer verildiğini anlamak için Ortaçağ'ın hayat şartlarını incelemek gerekir. Bu çağda Avrupa mutfağı genellikle baharata dayanmaktaydı. Patates ve birçok sebze cinsleri henüz bilinmiyordu. Buna karşılık büyük tüketimi olan etlerin uzun süre bozulmadan saklanması gerekmekteydi. Kuzey Avrupa'da hayvan kesimi ve etlerin kış ayları için baharatlanması sonbaharda yapılırdı. Ortaçağ Avrupasının yemek listesi, bugüne kıyasla çok sınırlıydı. Ne çay biliniyordu ne kahve, ne de kakao. Ancak çok zengin ailelerin şeker ve şarap almaları mümkündü. Halkın çoğunluğu, büyük bir gıda yoksunluğu içindeydi. Yalnız tat bakımından çok kuvvetli olan ilaçların iyi edici nitelikte olduğuna inanılıyor, bu nedenle baharat ayrıca ilaçları tatlandırmakta da kullanılıyordu. 
(...)
Karabiber, karanfil, tarçın, hindistancevizi, zencefil, havlıcan, kakule, Çin tarçını, ve günlük gibi baharat cinsleri, yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı, Avrupa'nın ticaret hayatını yüzyıllar boyu etkiledi durdu. 
Joachim G. Leithäuser, Ufkun Ötesindeki Dünyalar

15 Nisan 2016

Saksağan geçiyor, biz zaman geçti sanıyoruz

Kütüphanedeyim. Sabahtan geldim. Bugün hiç saate bakmadım. Bir ara karnımın acıktığını fark ettim, aşağıdaki kantine inip bir peynirli çizi bir de çay aldım, yedim içtim, gene yukarı çıktım. 

Saate baksan da bakmasan da zaman geçiyor ya, küçük çocuklar gibi seviniyorum bu duruma. Bak mesela, geçen yıl gene burada, birkaç masa ötede dışarıya bakıp saksağanları görüşümün üzerinden bir yıl geçmiş. Hatta bir yılı on gün aşmış. İlginçtir, o gün salonun en sonundaki masada oturmuştum, bugünse en başındakinde oturuyorum. Bu masanın bir sorunu var, hemen yanında kalınca bir kolon var, dışarıyı adamakıllı görmemi engelliyor. Gerçi epey yoğundum bugün, bilgisayardan başımı kaldıracak zamanım pek olmadı. Demin iki güvercin gördüm de aklıma geçen yılki saksağanlarım geldi, başladım bunu yazmaya. 

Geçen yıl bu vakitler hava şimdikinden daha sıcaktı. Günlük güneşlikti. Bugün de açıktı açık olmasına, biraz esiyordu ama. 

Bana sorarsanız zamanın geçtiği filan yok. Esasında zaman denen bir şey yok. Bir dünya şey oluyor, milyonlarca, milyarlarca, sonsuzca, sınırsızca şey oluyor ve bu oluşların adına da toptan zaman deniyor. Haksızsam söyleyin. 

Saksağanlar birbirini seviyor, saksağanlar yumurtluyor, yumurtalardan yeni saksağanlar çıkıyor, ağaçlar yapraklanıyor, birinde saksağanların yuvası duruyor, dalların içinden başka kuşların sesi geliyor, oynayan çocuk seslerine karışıyor, uzaktan bir köpeğin havlayışı duyuluyor, arabalar geçiyor, yel esiyor, biri yerinden kalkıp pencereyi açıyor, biri toparlanıp evine gidiyor, kütüphaneci ışıkları yakıyor, havanın rengi akşama yüz tutuyor... Oluyor da oluyor. Sonra da oturup tüm bunların adına zaman diyoruz.

12 Nisan 2016

İpsiz Kuyu

Doya doya su içip susuzluğunu gidermiş olan kadın kuyunun dibinde bekliyor. Yukarı çıkmak için ip yok. Kuyuya inmeden önce içini kavurmuş olan susuzluk, inip su içtikten sonra nasıl geri çıkacağını düşünmesine engel olmuştu. Şimdi susuzluğunu gidermiş ama nasıl çıkacağını bilmiyor. Ne edecek bu kadın?

7 Nisan 2016

Yaşamın symptoma'sı

Bazı şeyler yoktur. Fakat olmadıkları halde onları var biliriz. Bilmek hadi neyse de, var “kabul ederiz” ve asıl yanılgıya da işte o zaman düşeriz.

Mesela, şişede duran şey nedir?

Alıp tencereye boşalttığımızda yalnızca şişedeki sütü değil, ayrıca ağırlığı da boşaltmış oluruz. Elimizde boşalıp hafiflemiş bir şişe kalır geriye. Şu halde, tencereye boşaltmadan önce şişede duran şeyin süt mü yoksa ağırlık mı olduğu meselesi sanıldığından daha önemlidir. “Burada önemli olan ne var ki? Hem süt hem de ağırlık, ikisi bir arada bulunur,” diyecek olanlara verilecek bir yanıtımızın olmadığını unutmadan söylemeliyiz. Bununla birlikte, edilecek ısrarlara da hazırlıklı olmalıyız. Şişeden boşalan kadar sütün şişeden boşalan kadar ağırlıkla birlikte tencereye geçmiş olduğu iddiasıyla üzerimize gelinebilir. Biz de o an bilumum ağırlık ölçer aletlerin, örneğin terazinin, tartının, kantarın insan yapımı olduğunu, bunlara güvenmemekte ya da bunları yok saymakta herkes kadar özgür olduğumuzu söylemeliyiz. Şöyle bir karşı sav da geliştirebiliriz: Küçük bir çocuğa kaldıramayacağı denli ağır gelen bir şişe süt, bir yetişkine gayet de hafif gelebilir. Evet, şu halde ağırlık denen şey gerçekte yoktur. Oysaki süt bütün gerçekliğiyle orada duruyordur. Çocuğa, yetişkine ya da başka bir şeye göre değişmez bu, süt süttür ve orada duruyordur. İşte bunun gibi, aslında yok olduğu halde var kabul edilen şeylere felsefede araz derler. Sonradan ilinek diye Türkçeleştirilmiş de.

Gelmek istediğim yer şurası, eğer ağırlık denen şey yoksa, ki yok, bize ağır gelen onca şeyin altında hiç yere mi eziliyoruz? Diğer milyon kadar şey bir tarafa, bazen hayatın kendisi bir bütün halinde bize ağır gelmiyor mu? O vakit, gerçekte olmayan şeyi varmış gibi düşünmemizi, öyle kabul etmemizi sağlayan şeyi bulmamız gerekiyor galiba. Bulduk mu dünyanın tekmil ağırlıklarını üzerimizden kolayca atabiliriz, değil mi?

Derdest Çağrışım (xxxvi)

Via

6 Nisan 2016

Karınca’nın Merakı

Karınca doğduğu günden beri o dağın ardını merak edip durmuştu. Henüz küçücük bir yavruyken ne pahasına olursa olsun günün birinde oraya gideceğine dair kendine söz vermişti. Bir gün bu konudan Karga'ya da söz açmıştı. Karga, "Dostum, gel seni götüreyim oraya, bu benim için hiç de zor bir şey değil," demişti. Karınca bunu duyar duymaz heyecanlanmış, ama heyecanı geçer geçmez de düşüncelere dalmıştı. Bir huzursuzluk sezmişti. Nitekim çok geçmemiş, bulmuştu huzursuzluğun nedenini. Başkasının sırtında gidecek olmak onu enikonu rahatsız edecekti. Vicdanına sığmazdı bu. –Evet ya, karıncaların da vicdanı vardır. Hem de insanlarınkine hiç benzemeyen.– Hem, yıllar sonra gitmeyi koymuştu kafasına, şimdi değil. Eğer hemen şimdi dostu Karga'nın sırtına atlayıp da oraya gidip gelse merakını giderecekti gidermesine, fakat o büyük idealini yitirmiş olacaktı. "Karıncaları yaşatan idealleri değil midir," demişti içinden ve eklemişti, "oraya kendi başıma, kendi emeğimle gitmeliyim." Karga'nın önerisini nazikçe geri çevirmiş, orada ne olduğuna dair kendisine tek bir şey söylememesini de tembihlemişti.

3 Nisan 2016

Tik tak

Via
Saatini kolundan çıkarıp masanın üzerine koyuyor. Kollarını da koyuyor masaya, öylece duruyor. Ne düşünüyor? Kendi de bilmiyor. Saatin tik taklarını işitiyor. Nicedir kolunda gezdirdiği saatin sesini ilk duyuşu oluyor bu.
Şimdi o da en az senin kadar kendine uzak,,,

1 Nisan 2016

Kayıkçı

Kayıkçı kayığının içini dışını, küreklerini maviye boyadı, denizde belirgin olmasın diye. Kendi de baştan ayağa mavi kıyafetler giyindi, denize açıldı. Gelgelelim denizin canı o gün yeşile bürünmek istemişti.

31 Mart 2016

Tarih bölümünün bu dönem açtığı dersler

T501 - Tarihin Derin Çukuruna Giriş
T502 - Nitelikli Yalanlar Söyleme Yöntem ve Teknikleri
T503 - Bir Yalanı Yüzyıllar Boyu Sürdürebilme
T504 - Tarih Öğretiminde Palavroloji Entegrasyonu
T505 - İyiyi Kötü, Kötüyü İyi Gösterme Yöntemleri
T506 - Aslanların Gözünden Tarih
T507 - Ceylanların Gözünden Tarih

29 Mart 2016

Deneysel

Yıllar önce bir gün okuldan sevk kâğıdı alarak yakındaki sağlık ocağına gidip derdimi anlatmış, beni dinleyen doktor da bir ilaç yazıp geçmiş olsun demişti. Bir süre önce durup dururken o günü hatırlayıp çok duygulanınca kendimi tutamadım, oturup şu deneysel şiiri yazdım:

My name is Abdülrezzak,
Once I used some prozac.

25 Mart 2016

Komşu Kadını Beklerken

Annem, komşu kadın gelecek, deyip beni kapıya dikip gitti. Başlangıçta her şey yerli yerindeydi. Güneş yerli yerindeydi, yukarıda duruyordu. Mevsim de yerli yerindeydi, pırıl pırıl bir yazdı. Evimiz zaten yerli yerindeydi. Annemle ben de yerli yerimizdeydik, beni çağırmadan önce annem dışarı çıkıyordu, yazın hep böyledir zaten, annemin işi dışarıdadır, su almaya gidiyordur, ne bileyim, bahçeye iniyordur, tavuklara bakmaya gidiyordur vesaire, bense avluda oynuyordum, yazın güzel havanın altında hep yaptığım bir şeydir bu. Komşu kadın gelecek, diyerek beni kapıya dikip gitti annem. İlkin her bir şey o denli yerli yerindeydi. Ama az sonra ne olduysa burada ne beklediğimi sordum kendime. Annem komşu kadın deyince aklıma neden hemen Bedriye gelmişti? Bize en yakın kapıda oturduğu için mi? İyi hoş, fakat annemin kastettiği kadının Şehriban olmadığını nereden bilebilirdim? Fatma, Saniye ya da Nurgül olmadığını da? Belki de Senem'di. Ya da Songül. Hatta belki Melek. Hatta hatta, belki de Meliha'ydı. Durup dururken bir merak bulutu gelip tepeme dikilmişti. Hiç yoktan. Beklediğimin hangi kadın olabileceğine ilişkin kafamdaki kargaları o yana bu yana uçuşturuyorken bu kez de gelecek olan komşu kadının niçin geleceği meselesi takılmasın mı kafama. Komşu kadınların herhangi biri geldi, hadi diyelim bu Bedriye Teyze'ydi, neye gelecekti peki? O gelince ben bir şey yapacak mıydım, yoksa annemin dönmesini mi bekleyecektim? Neyse ki bu soru üzerinde pek de kafa yormadım. Neye gelecekse gelsindi, beni ne ilgilendirirdi? Tam da böylece kafamı rahatlatıyordum ki, bu kez annemin nereye gittiğini düşünüp merak etmeye başladım. Annemin suya gittiğini peşinen kabul etmiştim. Annem dışarı çıkınca suya gider. Yalnızca o da değil, bütün kadınlar dışarı çıkınca suya giderler, bizim burada neredeyse kadim bir ön kabuldür bu. Peki de, ya suya gitmediyse? Bir kadın yalnızca suya gitmek için mi dışarı çıkar? Şöyleydi, böyleydi derken iyice huzursuzlandığımı hissettim. Kapıda ne beklediğim meselesine döndüm gene. Komşu kadın gelecek diye ben kapıda niçin bekliyordum? Kapı her daim açıktı. Burası bir köydü. Gece dahi kapısını kitlemeyen vardı. Kadın gelecekse gelir, geçer içeri oturur, sonra annem geldi mi her ne işleri varsa görürlerdi. Belki de sadece laflarlardı. Ne edeceklerini kendileri bilirlerdi. Ben şimdi bu kapıda ne bekliyordum? Kafamı bu meseleyle daha fazla meşgul edemeyecektim. Oyunuma döndüm. Çocukları bilen bilir, üzerlerine vazife saymadıkları şeyleri oracıkta unutma gibi bir huyları vardır. Nitekim ben de oyunuma tekrar dalınca demin kafamı kurcalayan komşu kadın meselesini unutuverdim. O gün ne kadar oynadığımı hiç bilmiyorum. Zaten de yaz günü oyun oynayan dertten tasadan azade çocukların süreyle, saatle bir alıp veremedikleri olmaz. Bir ara arkadaşım Nihat geldi, Bedriye Teyze'nin oğlu, çubuk oyunu oynadık biraz, sonra o gitti, ben gene kendi başıma oyalandım. Taş attım yola doğru, bir türlü yolun öbür kıyısındaki bahçeye eriştiremeyince attığım taşlara kızdım. Sonra horozu kovalamaya başladım. Ne edeceklerini bilmeyen tavuklar şaşkın bir halde bir bana, bir horoza bakıp durdular. Ben böylece eğleşirken annemin geldiğini, daha sonra bir kadının da geldiğini, hatta galiba komşu kızlarının da gelip gittiğini hep anımsıyorum şimdi. Anımsıyorum anımsamasına, fakat gelen kadın kimdi, neye geldi, hiç bilmiyorum. Öyle görünüyor ki hiç de bilmeyeceğim. Zira üzerinden yıllar geçmişken annem de hiç anımsamıyor o günü.

22 Mart 2016

Balıkçı ile Oğlu

Pek az kimsenin izlediği, ama her izleyenin kesinlikle çok beğendiği, uzun zaman önce çekilmiş bir başka filmin bir sahnesinde kadının biri kayalıklı bir deniz kıyısına bakan bir telefon kulübesinde konuşuyorken sahilde yassı bir taşın üstünde durmuş oltasını denize atan bir adamla yanındaki küçük oğlu fark edilir belli belirsiz. Tam da o sırada, nasıl oluyorsa, orada hafif bir rüzgârın kendi halinde esip gittiğini fark eder izleyici. Oysaki bunun hiçbir kanıtı yoktur. Acaba izleyiciye bunu fark ettiren nedir?

21 Mart 2016

Şehirde Şair Yok

Gördüm beni görmediler, görüldüm ben görmedim,
Çölü geçip gelemedi hiç kimse, şehirde şair yok

Ağaçlar geceye zülüflerini gerince her yıldız eğretileme
Her ses imge tezgâhı ama şehirde şair yok

Afrika savanlarından Anadolu'ya yürüyerek gelmiş ağaç
Ağaçta bir kuş: Söyler haykırışlarla doğranmış geceyi
Başkalarının kanını...
Herkes duydu ama şehirde şair yok

Camlarda ilk harfleri yağmurun, göçün ilk hecesi
Peykelerinde ebediyet umduğumuz anlar meğer bina değil, inşâ değil
Acısına şiir-merhem gerek ama şehirde şair yok

Kelimeyi tamamladı yağmur, buğudan doğmuş sele dönüşecek
Uzun bir dizeye geçecek ama şehirde şair yok

Gelir ikindiler kadehleri gölgeyle doldurur
Eder ruhlara sirayet akasyaların arasından kara tren
Geçip gider makaslardan, dize borcunu ödemeden
Düşen kömürleri alıp değerlendirecek şair yok

Bu iltihaplı yağmur işi kitap yazmaya döktü
Pay kapmış dokunup geçen trenlerin isinden
Doluyor sımsıkı mürekkep hokkasına
Boşuna! Şehirde şair yok

Tren isine batık mendil kaldı havada
Çiçeklenmeye vakit bulamamış
Bir gönül şairi çıksa çiçekle çevrelese...
Şehirde şair yok ki

Şehir günden de dün kadar yorulmuş
Bin metreden görülüyor, bir metreden görülmeyen
Bulutların üstüne hayır çıkamayız, şehirde şair yok

Alçalamayız, gönüller yüksek
Akıl kaldırımlardadır ama şehirde şair yok

Sevildik de gibi, köşeli dil eğrisi
Bu şehrin belki en doğrusu, doğusu
Çıkıp söyleyecek şair yok

Neden eski baharda değilsin
Yeşerenin nisan değil insan olduğu
Benzinin yanmadığı metalin tutuştuğu yerde
Hicran mektubudur anayasa, şehirde şair yok

Zifiri karanlıkta söndü sönecek mumla gelen adam kitaptan bahis sordu
Hangi kitap, hangi bahis karanlıkları mumla aşan birine üstün gelir ki
Diyecek bir şair yok

Kavak aynadan, yorgun düşten dize istedi
Gün damladan, çözüm denklemeden...
Koştururken rüzgârlar savrulan dizelerden
Ivır zıvır arasında boy süren dizelerden
Külü sıcak dizeler istedi sis çanları
Sızlıyor bileklerde zincir yerleri, şehirde şair yok

Harekete geçiyor yıllarca donup kalmış bir gülüş
Eğleniyor "donup kalmış gülüş" klişesiyle
Şehirde şair yok

Melâle tırmanıyor gök merdiveni
Sessiz gemide bilet indirimi yok
Akranları bahar ayartmış kime ne, şehirde şair yok

Horasan'ın yüreğine insek Konya gerek
Karaburun'da dursak Serez inler
Şehirde şair yok

Eskiden efkârlanan üç beş meyhane avlardı çarşıda
Bir küçük bahçesi, üç beş sevdalı ağacı olan
Yanlamış birkaç gemisi, kimisi hasret çeken, kimisi bıkmış yârdan
Bir içki ısmarlamak için şair yok

Geçilmiyor zaten çarşıdan
Her yan ruh alım satımı
Mum için şehirde şair yok

Erken bitince meşale sınır bulanıyor
Batman çekiyor pamuk
Gürültüyle düşüyor kâğıt
Boşuna: Şehirde şair yok

Bahçe tımarı bile siper kazımı gibi artık
Mezar kazımı da diyenler var akıl yürütmeye
Dilden dile geçen gemi, ağırdan alan kuşku dili
Şehirde şair yok ki

Herkes kendi güneşli sokağında
Elin sokağı hep yağmur
Sesleri buraya yas şarkısı gibi geliyor
Buradaki ses oraya ne gibi gidiyor?
Şehirde şair yok

Akşam hizasıdır, yüzlere dağılma vaktidir
Oradadır yatışmamış değirmen
Orada biçilir hicran ipeği
Hasat için şehirde şair yok

Bereket durduruldu nizamiyede
Geçersiz gül pasaportu diyor derbent çavuşu
Rüzgâr giriyor araya, ekmek kokusu alt üst ediyor nizamı
Ediyor ama şehirde şair yok

Sabaha karşı, ruh ak süte doymadan
Geçip kapılardan, süzülür gibi elekten
Kırıp alçıdan güvercinleri
Anımsayıp incittiği yürekleri
Makas nasıl sararsa treni
Anlam ansızın uyanır ama şehirde şair yok

Zaten şairlerde şehir yok

Tahir Abacı

20 Mart 2016

Ruh da bazen kaybolur

İnsanın ruhu bir, ruh hali çoktur. Tıpkı bedeni gibi. Nasıl ki beden halden hale girer, renkten renge bürünür, ruh da öyle, değişir, sabit bir hali, sabit bir rengi yoktur. Beden kimi zaman buradadır, kimi zaman orada. Ruh da öyledir, yerinde durmaz. Beden ilkin küçüktür, gitgide büyür, sonra yaşlılık zamanında gene küçülmeye yüz tutar. Ruhun da bir farkı olmasa gerek. Beden hareket eder, gider gelir, düşer kalkar. Ruh niye öyle olmasın? Elbette o da hareketlidir, gidip gelir de, düşüp kalkar da. Beden bazen ağarır, bazen kararır, bazen morarır, bazen kızarır, bazen sararır. Sanmayın ki ruh başkadır, onun da ağarıp kararıp morarıp kızarıp sarardığı olur. Bedenin kaybolduğu zamanlar olur. Öyle zamanlar olur ki, bedenin sahibi bile nerede olduğunu bilmez. İşte ruh da tıpatıp böyledir, bazen kaybolur ve o zaman ne başkaları, ne de kendisi bilir nerede olduğunu.

19 Mart 2016

Dipsiz Kuyu

Susuzluktan boğazı kurumuş olan kadın kuyunun başında bekliyor. Kova yok. Olsa da kuyuya daldırmak için ip de yok. Tek çare kuyuya inmek. Fakat merdiven de yok. Ne edecek bu kadın?
Sayfa başına git