23 Nisan 2014

Kitaplar, okumak vs.

Bugün Dünya Kitap Günü'ymüş. Yenice öğrendim. 
Kitaplar ve okuma üzerine söylenmiş bir kısım güzel söz...


Son sayfasını kapattığınızda bir dostu yitirmiş duygusuna kapıldıysanız, bilin ki iyi bir kitap okudunuz.
Paul Sweeney

Bir zaman gelir, sayfayı çevirmekle kitabı kapatmak arasında kalırsınız. 
Josh Jameson

Yaşanacak yalnızca bir hayatı olduğunu düşünen bir kimse, bir kitabın nasıl okunduğunu bilmiyor olmalıdır.
Anonim

Olağanüstü bir zekâya sahip biriyle karşılaşınca ona hangi kitapları okuduğunu sormalıyız.
Ralph Waldo Emerson

Yalnızca herkesin okuduğu kitaplardan okursanız, herkesin düşündüğü gibi düşünürsünüz.
Haruki Murakami

Bir çocuğa okuma alışkanlığı kazandıran, okumayı onun en temel gereksinimlerinden biri yapan kitap, iyi kitaptır.
Maya Angelou

İyi bir roman, kahramanı hakkındaki gerçeği anlatır, kötü bir romansa yazarı hakkındakini. 
–G.K. Chesterton

İnsanoğlunun bugüne dek icat ettiği en verimli teknolojik makine kitaptır.
–Northrop Frye

Kitap, bir bakıma dünyadır. Eğer sevmiyorsanız ya bir kenara atın, ya da kendinizinkini ortaya koyun.
–Salman Rushdie

Sevdiğimiz bir kitapla geçirdiklerimizin dışında, doyasıya yaşadığımız bir çocukluk günümüz yoktur muhtemelen.
Marcel Proust

Dünyanın ahlaksız dediği kitaplar, dünyaya kendi utancını gösteren kitaplardır.
Oscar Wilde

Evlilik, ilk bölümü şiir, gerisi ise düzyazı olan bir kitaptır.
Beverly Nichols

Kırılgan bir düşünceyi kırmadan deneyebileceğiniz tek yer vardır: kitap.
–Edward P. Morgan

Öncelikle en iyi kitapları okuyun. Sonra onların hepsini okuma şansınız olmayabilir. 
–Henry David Thoreau

Şöyle bir kuralınız olsun: Kendi okumadığınız bir kitabı hiçbir zaman bir çocuğa vermeyin.
–George Bernard Shaw

Kitaplar insana, kendi özgün düşüncelerinin aslında pek de yeni olmadıklarını gösterir.
Abraham Lincoln

Bir kitabı, çok sevdiği halde sadece bir kez okuyan bir insan yoktur herhalde.
C.S. Lewis

Beklentiyle açılıp kazançla kapanan şey iyi bir kitaptır.
–Amos Bronson Alcott

Bütün okurları iki sınıfa ayırırım: Hatırlamak için okuyanlar, unutmak için okuyanlar.
–William Lyon Phelps

Eskiden kitaplar bilge insanlar tarafından yazılır, halk tarafından okunurdu. Şimdilerde ise halk tarafından yazılıyor, kimse tarafından okunmuyorlar.
Oscar Wilde

Kitapları yakmaktan daha kötü suçlar vardır. Onlardan biri de kitapları okumamaktır. 
–Joseph Brodsky

Kitap ayna gibidir. Bir aptal baktığında bir dehanın görünmesini bekleyemezsiniz.
–J.K. Rowling

Yeni kitapların en kötü yanı, bizi eski kitapları okumaktan alıkoymalarıdır.
–Joseph Joubert

İyi bir kitap hiç bitmez.
–R.D. Cumming

Kaynak

22 Nisan 2014

Karganın evi

Dünyadan ne denli çok beklentisi varsa insanın, mutluluğu yakalaması da o denli zorlaşıyor. Sanırım bunda bir tekimiz bile dışarıda kalmamak üzere hemfikiriz.

Bakınız, bu aşağıda gördüğünüz olay benim penceremin önünde geçiyor. İki gün içinde evini dayadı döşedi karga. Evet, sadece iki gün. Belki bir gün daha çalışacak üstünde, sonra girip yerleşecek. Peki ya, siz üç günde bir ev yapıp yerleşebilen bir insan gördünüz mü hiç? Göremezsiniz. Çünkü insanoğlunun beklenti çıtası o kadar yüksek ki, doğanın kanununu hiçe sayıp geçiyor. O nedenledir ki çokluk insanlar bir ömür boyu bir ev, bir araba için didinip duruyorlar. Zavallı insanlar!

Nihayet o evi elde ettiklerinde ömür bitme noktasına gelmiş oluyor. Sağlık, gençlik, enerji hep gitmiş oluyor. Peşinde onca koşulan mutluluksa zaten bunlar olmadan olanaksız. Sözün kısası, insan bu dünyada mutlu olmak istiyorsa kargaları gözlemlemeli biraz. Ciddiyim.
.

21 Nisan 2014

Gel zaman git zaman...

Dedektiflerin piri, nefis insan Sherlock Holmes’un yaratıcısı Sir Arthur Conan Doyle tiyatro oyunları da yazmış. Bir dönem bu oyunlarından iyi de para kazanmış. Yazdığı oyunlarda da oyuncu olarak haftalık 10 pound’a çalışan genç bir oyuncu var. Bir gün bu genç arkadaş yaşlı Sir’e teklifte bulunmuş: Şu andan başlayarak ölene dek kazanacağımız paraları birleştirip ikiye bölerek harcayalım mı? Yani arkadaş o hafta 10 pound kazanmış. Doyle’un telifi de 1000 pound; topla 1010, böl ikiye 505, Sir’e 505, gence 505! O açıdan demiş, uçlan bakalım 495’liği! İyi de demiş Sir, bu işte benim kazancım ne? Genç, şimdi zararda gibi göründüğünüze bakmayın, ilerde çok ünlü olacağım, o zaman kazanacağım tonla paranın da yarısı sizin olacak. Gencin adı Charles Chaplin’miş. 71 yaşına kadar yaşayan Doyle, Şarlo’nun dünya yıldızı olup onca para kazandığını gördükçe ölene dek hep gitti paracıklar diye söylenip durmuş.
Onur Caymaz
(Buradan)

20 Nisan 2014

Konuşma

aman, kendini asmış yüz kiloluk bir zenci,
üstelik gece inmiş, ses gelmiyor kümesten;
ben olsam utanırım, bu ne biçim öğrenci?
hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten.

iyi nişan alırdı kendini asan zenci,
bira içmez ağlardı, babası değirmenci,
sizden iyi olmasın, boşanmada birinci...
çok canım sıkılıyor, kuş vuralım istersen.

Ülkü Tamer

19 Nisan 2014

Saksağan

Bugün cumartesi. Saati yediye kurmuştum, hafta içi beşe kuruludur hep. İki saat fazladan uyur, sonra uyanıp yataktan çıkmadan elimdeki kitabın kalan elli sayfasını okurum, diye düşünmüştüm. Tabii, evdeki hesabın çarşıya uymadığını daha bin yıl önce söylemişlerdi zaten. Saat yedide uyandım. Yataktan da çıktım. Tuvalete gidip geldim, yine yatağa girdim. Birkaç dakika daha uyuyayım, diyerek gözlerimi yumdum. Yumuş o yumuş. Zaten uyanıp birkaç dakikanın hesabını yaptıktan sonra tekrar uyuyan bir insanın hesabını yaptığı o birkaç dakika sonrasında uyandığı dünyanın hiçbir yerinde görülmemiştir. Sen beş dakika daha dersin, olur üç saat. Yine öyle oldu. Uyandığımda saat ondu. Gerçi bu benim suçum da değil pek. Hafta içi her gün beşte uyanınca uykumu alamıyorum. Böyle olunca da uyku ihtiyacım birikip birikip hafta sonu patlıyor. Ne yapalım, başa gelen çekilir. 

Bugün hava çok güzel. Şu anda saat 10:14. Notlara daha sonra devam edeceğim. Bakalım ne oluyor birkaç saat içinde. Şimdilik nokta.

***
Kitabımı bitirdim. Önce balkona çıkıp güneşin altında okudum biraz. Güneş rahatsız edince kalkıp içeri geçtim. Salonda bir-iki sayfa okuyup odaya geçtim. Yatakta uzanarak okudum. Biraz sonra kalkıp enstrümantal bir müzik açtım, sesini de oldukça kıstım, öylece okudum kitabımı. Bir ara gözlerimi kapattım. Öylece kalsam uyuklayabilirdim, ama uykumu almış olduğum için uyumadım. 

Kitabı okumaya başlamadan önce yemek yedim. Bugün kahvaltı etmedim, doğrudan öğle yemeği yedim. Balkondayken de ağaca tünemiş iki saksağan gördüm. Makineyi getirip birkaç tane fotoğraflarını çektim. Uzunca bir süre orada kaldılar. Sonra bir baktım yok olmuşlar. Şu an saat 13:07. Yine nokta.

***
Dışarı çıktım. Dayım ve yeğenimle oturup çay içtik, oradan buradan konuştuk. Sonra kalkıp dağıldık. Eve geldim. Yemek yedim. Bir film izleyesim var. Ama bir yandan da yok. Eskiden çok film izlerdim, son zamanlarda eskisi kadar izlemiyorum. Alışkanlıklarımız çok değişiyor biz farkında olmadan. Kim bilir, on yıl, yirmi yıl sonra nelerle uğraşıyor olacağım.
.

Bugün çektiğim saksağan arkadaşlar işte bunlar. Sık sık, keşke resim yeteneğim olsaydı, hatta çok iyi resimler yapan biri olsaydım, diye geçiriyorum içimden. Sanırım o zaman en çok hayvanları çizerdim. Kara kargaları, saksağanları, kurtları, köpekleri, koyunları, keçileri ve daha birçoğunu. Gelgelelim elde bir şey yoksa yoktur, deşmek, derinlere inmek çok da bir şey kazandırmıyor. Filanca yeteneğin yoksa yoktur. Hafta sonu atlayıp Lizbon'a gitmek istiyorsundur ama gidemiyorsundur; imkânın yoksa yoktur. Oturacaksın oturduğun yerde. Lakin şöyle bir durum var, bir zaman geliyor, oturduğun yer senden sıkılıyor. Sen sıkılmıyorsun ha, zinhar, sen hiçbir şeyden sıkılmıyorsun zaten, ama işte, diyorum ya, durduğun yer senden sıkılıyor. Ve işte o zaman başını ellerinin arasına alıyorsun. Neyse... Yazının başlığı da saksağan olsun bari. Saat 21:27. Nokta.

18 Nisan 2014

Platonik

Vasfi'nin gülü kimdi acaba? Sanırım hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

Bu gördüğünüz fotoğraf bir mizansen aslında. İki yıl önce arabaya doluşmuş bir yere gidiyorduk birkaç arkadaş. Bu kamyoneti görmekle çantamdan makineyi çıkarmam bir oldu. Çocuğa işaret ederek bir poz vermesini istedim. Beni kırmadı ve büyük bir keyifle verdi pozu, ben de çektim.

İlk bakışta bu çocuğun Vasfi olduğunu sanmak işten bile değil. Halbuki Vasfi kamyonetin sahibi olmalı. Çocuğunsa kamyonetin sahibi olmadığı her halinden belli. Zaten öyle olsaydı kasada değil direksiyonda olurdu. Ama işte, dediğim gibi, çocuk sanki Vasfi'nin kendisiymiş de adıyla birlikte poz vermiş gibi algılanıyor. Mizansen demem bundan.
***
Vasfi'nin gülünün bir kız olduğuna kuşku yok. Ve kalıbımı basarım, kızın Vasfi'den de, kendisine atfedilen bu kocaman kamyon arkası yazısından da haberi yoktur. Türkiye platonik aşklar cennetidir. Bakıyorsun bir ağacın kabuğuna kızın adını kazımış, bakıyorsun tuvaletin kapısına yazmış. Uçsuz bucaksız yerlere, dağ başındaki taşlara, köprü altlarına baksanız milyon tane kız adı görürsünüz. 

Peki, nedir bunların anlamı? Manyak mı bu insanlar? Kızın haberdar olmayacağını bile bile neden tutar adını bir yerlere yazarlar? İşin aslı şu ki, bu bir psikolojik mesele. Bir tür rahatlama yöntemi. Bunu yaparak içlerindekini dışarı atıyorlar, başka bir şey değil.

17 Nisan 2014

Mucize

Bugün beşinci sınıfların dersinde çocuklar verdiğim etkinliği yapmakla meşgulken Azad yanıma geldi. Çok zeki, bir o kadar da meraklı bir öğrenci. Oturaklı sorular sorduğu oluyor sık sık. "Hocam," dedi, "siz küçükken, yani benim yaşlarımdayken hiç karşılaştığınız bir mucize oldu mu?" 

Bunu duyar duymaz gülümsedim hafiften, çünkü aramızdaki yaş farkı yirmi bile yok, ama o bunu olabildiğince uzun bir zaman sayıyor. Evet, sanıyor değil, sayıyor. İstisnasız her insan böyle değil midir? On iki yaşındaki birinin gözüne yirmi yaşındaki biri ne de büyük gözükür. Halbuki otuz yaşındaki birine göre yirmi yaşındaki biri henüz çocuktur. Çocukken zaman kavramını bambaşka bir biçimde tahayyül ederiz; kırk yıl, asla geçmeyecek olan bir zaman dilimidir örneğin. Haliyle Azad da benim çocukluğumun kadim bir zamanda yaşanmış olduğunu varsayıyor, bundan ötürü de o kadim zamanda mucizelerin gerçekleşmiş olabileceğini düşünüyordu. Azad'ın farkında olmadığı bir şey var işin içinde. Ama yalnızca o mu, yetişkinlerin de neredeyse hiçbiri bunun farkında değil: Binlerce yıl önce eğer bir mucize gerçekleşmişse bugün de gerçekleşmek zorundadır. Bu bir, ikincisi, neredeyse hepimiz mucizelerin, gerçekleşmesi neredeyse imkânsız, olağanüstü olaylar olduğunu düşünürüz. Gerçi aksi yönde düşünme şansımız da yoktur pek. Zira sözlüklerde bile tanımı böyle yapılır mucizenin. Gelgelelim hepimiz neredeyse her gün mucizelerle karşılaşırız aslında.


Azad'ın sorusunu cevapladım. "Evet," dedim, "hayatımda çok mucizelere tanık oldum." Epey ciddi bir tavırla söyledim üstelik. Meraklandı doğal olarak, "Ne oldu mesela," diye sürdürdü. Ben de merakını gidermeye çalıştım: "Bir gün bir köpeğin bir kediyi kovaladığını gördüm. Köpek kovaladı, kedi can havliyle kaçtı. Tam yakalanmak üzereydi ki bir kavak ağacına çıkıp canını kurtarmayı başardı." Bunları söyledim ve durdum. Merakla bana bakıyordu Azad, çünkü anlatacağım mucizeyi bekliyordu sabırsızlıkla. Ama baktı ki benim devam edeceğim yok, "Sonra ne oldu," diye sordu. Ben de, "Bu kadar," dedim. Azıcık şaşırarak şaka ettiğimi sandı. "Ama bu bir mucize değil ki," dedi. Sürdürdüm: "Bundan daha büyük bir mucize olabilir mi? Kedinin, canını kurtarmış olması onun için hayattaki en büyük mucizedir." Azad yine pek ikna olmadı. "Bir aslanın seni kovaladığını düşün," diye devam ettim ben de, "bir anlığına yaşamla ölüm arasında gidip geliyorsun, ölümle burun buruna geliyorsun hatta ve canını kurtarmayı başarıyorsun. Bundan daha büyük bir mucize olabilir mi?" Kafasındaki mucize tanımına pek uygun düşmese de mantıklı buldu bu söylediklerimi ve gidip yerine oturdu.

16 Nisan 2014

Beğenilmenin getirileri

(İltifata tabi olan yalnızca marifet midir?
Yazar bu öykümsüde, naçizane, bu soruyu dikkate sunmak istemektedir.)

Osman, bilgisayarındaki fotoğraf klasörünü açmış, fotoğraflara bakıyordu. Klasörlerin birinde Seda'nın çektiği fotoğraflar vardı. Seda eski bir arkadaşıydı. Başka bir şehirde yaşıyordu şimdi. Bir zamanlar bir hevesle fotoğrafçı olmaya soyunmuş, bir makine alıp fotoğraflar çekmeye başlamıştı. İşte, Seda'nın çekmiş olduğu o sakil fotoğrafların bir kısmı da hâlâ Osman'ın bilgisayarında duruyordu. Birkaç tanesine baktı Osman ama devamını getiremedi. Çektiği fotoğraflar hakikaten kötü olsa da Seda'nın kendisi hem bir arkadaş olarak hem de bir insan olarak çok iyiydi. Uzun zaman olmuş görüşmeyeli, bir arayayım, diyerek elini telefonuna uzattı Osman. Seda'yı aradı. Cevap verdi o da. Hal hatırdan sonra Osman söze girdi: "Bilgisayarda fotoğraflara bakınıyordum, seninkileri görünce aklıma geldin, bir arayayım dedim." Seda da, "İyi etmişsin," dedi. "Fotoğraf çekmeye devam ediyor musun," diye sürdürdü Osman. "Valla, pek çekemiyorum eskisi kadar, ayda yılda bir," dedi Seda. "Niye ya," diye ekledi Osman, "çekiyordun ne güzel." Bunu duyan Seda hafiften şişindi: "Öyle de, pek zaman bulamıyorum artık." Bunun üzerine Osman, sırf söylemiş olmak için, "Yine çek bence, güzel çekiyordun," dedi. Seda da biraz daha şişindi. Konuşma sona erip telefonlar kapandıktan sonra Osman içinden, iyi ki artık çekmiyorsun arkadaşım, dedi. 

O günün akşam üzeri Seda'yı Teknosa'ya girerken gördüler.

15 Nisan 2014

Orhan Veli

© Sadık Öztürk
Bedava

Bedava yaşıyoruz, bedava;
Hava bedava, bulut bedava;
Dere tepe bedava;
Yağmur çamur bedava;
Otomobillerin dışı,
Sinemaların kapısı,
Camekânlar bedava;
Peynir ekmek değil ama
Acı su bedava;
Kelle fiyatına hürriyet,
Esirlik bedava;
Bedava yaşıyoruz, bedava.




Gölgem

Bıktım usandım sürüklemekten onu,
Senelerdir, ayaklarımın ucunda;
Bu dünyada biraz da yaşayalım,
O tek başına,
Ben tek başıma.


Ah Neydi Benim Gençliğim!

Nerede böyle hüzünlenmek o zaman;
İçip içip ağlamak,
Uzaklara dalıp şarkı söylemek;
Hafta sekiz ben eğlentide;
Bugün saz, yarın sinema,
Beğenmedin Aile Bahçesi;
Onu da beğenmedin, parka;
Sevdiğim dillere destan;
Sevdiğim,
Meyil verdiğim;
Ben dizinin dibinde elpençe divan,
Samanlık seyran.
Nerde,
Nerde,
Nerde böyle hüzünlenmek o zaman!


Ayrılış

Bakakalırım giden geminin ardından;
Atamam kendimi denize, dünya güzel;
Serde erkeklik var, ağlayamam.


Baharın İlk Sabahları

Tüyden hafif olurum böyle sabahlar
Karşı damda bir güneş parçası,
İçimde kuş cıvıltıları, şarkılar;
Bağıra çağıra düşerim yollara;
Döner döner durur başım havalarda.

Sanırım ki günler hep güzel gidecek;
Her sabah böyle bahar;
Ne iş güç gelir aklıma, ne yoksulluğum.
Derim ki: "Sıkıntılar duradursun!"
Şairliğimle yetinir,
Avunurum.

13 Nisan 2014

Karınca'nın Merakı

Karınca doğduğu günden beri o dağın ardını merak edip durmuştu. Henüz küçücük bir yavruyken, ne pahasına olursa olsun günün birinde oraya gideceğine dair kendine söz vermişti. Bir gün bu konudan Karga'ya da söz açmıştı. Karga, "Dostum, gel seni götüreyim oraya, bu benim için hiç de zor bir şey değil," demişti. Karınca bunu duyar duymaz heyecanlanmış, ama heyecanı geçer geçmez de düşüncelere dalmıştı. Bir huzursuzluk sezmişti. Kısa sürede de bulmuştu huzursuzluğun nedenini. Başkasının sırtında gidecek olmak onu çok rahatsız edecekti. Vicdanına sığmazdı bu. –Evet ya, karıncaların da vicdanı vardır. Hem de insanlarınkine hiç benzemez.– Hem, yıllar sonra gitmeyi koymuştu kafasına, şimdi değil. Eğer hemen şimdi dostu Karga'nın sırtına atlayıp da oraya gidip gelse, belki merakını giderecekti ama o büyük idealini yitirmiş olacaktı. Karıncaları yaşatan idealleri değil midir, demişti içinden ve eklemişti, oraya kendim gitmeliyim. Karga'nın önerisini nazikçe geri çevirmiş, orada ne olduğuna dair kendisine tek bir şey söylememesini de tembihlemişti.


(Eğer bir yerde zaman geçiyorsa, 
öykülerin devamı da gelecektir muhakkak. 
Ama bugün, ama bir gün.)

12 Nisan 2014

Yollarda

Canım bir şeyler yazmak istiyor. Alışkınım, sık sık yaşarım bunu. Bereket versin, defter kalem var yanımda.

Trendeyim. Ankara - Eskişehir. Karşımda iki kadın oturuyor, birinin kucağında çocuğu var. Yanımda da bir genç, yirmi-yirmi iki yaşlarında. Doğrusu hiç yüzüne bakmadım, yaşını öyle tahmin ettim sadece. Trene binip yerime oturacağım zaman bu yanımdaki çocuğu elindeki telefona gömülmüş halde buldum. Bana yer vermek için kalktığında bile gözünü telefonun ekranından alamadı garibim. Ah bu teknoloji, ne gaddar bir şey, çocuklarımızı, gençlerimizi –tabii bu arada bizi de– ne hale sokuyor! Tren kalktıktan birkaç dakika sonra da çocuğun iki telefonu olduğunu fark ettim. Her ikisi de son derece teknolojik.

Şimdi önümdeki kadından da azıcık bahsetmesem bu yanımdaki çocuğa haksızlık olacak. Bu kadın, çocuktan da "tekno" biri çıktı. Benden bir-iki dakika sonra gelip bindi, tam karşıma oturdu. Oturur oturmaz o da telefonunu çıkardı, cicili bicili bir kabı vardı telefonun, biraz bakındı. Sonra telefonu masaya bıraktı, çantasından bir tablet çıkardı. Bir şeyler okudu tabletten, ben bir e-kitap okumaya daldığını düşündüm. Ancak yalan olmasın, iki dakika baktı bakmadı, tableti de elinden bıraktı ve bu kez de çantasından bir laptop çıkardı, açtı ve gözlerini ekrana dikti. 

Yanımda ve önümde bunlar olup biterken beni bir düşünce aldı. Hayat mı çok hızlı akıyor, ben mi çok yavaşım? Bir karar veremedim doğrusu. Allahtan, dedim içimden, Japonya gibi teknolojimizi kendimiz üreten bir ülke değiliz, yoksa maazallah, öyle bir durumda bu yanımdaki genç arkadaşın iki değil beş telefonu olur, önümdeki hanımın da aletleri bir değil dört çantaya anca sığardı.

Teknoloji elbette her zaman kötü bir şey değildir. İyi yönlerine rastlandığı da oluyor. Örneğin teknoloji sayesinde tren biletimi internetten alıp zaman kazanmış olmam bir yana, trende oturacağım masalı koltuğu da internetten seçmiş olmasaydım, doğrusu bu yazıyı yazarken çok zahmet çekecektim. Çünkü özellikle böyle durumlarda çantamın bagajda değil de yanımda olması gerekiyor. Kitabımı içinden çıkarasım geliyor örneğin, sonra defterimi, kalemimi, ve bir de fotoğraf makinemi. Tüm bunlar için de masa bulunmaz bir nimet.
.
Çantam dedim de, ondan da söz etmeliyim biraz. Bu çantam, yanlış anımsamıyorsam, dokuz yıldır benimle birlikte. Şu yanda gördüğünüz fotoğrafını üç yıl önce bir piknik sırasında çekmiştim. Çok seviyorum onu. Aldığımda henüz öğrenciydim. Bir öğrencinin cebine göre de pahalıydı. Ama kafama koymuştum, alacaktım. Nitekim aldım da. Umarım daha kaç yıl birlikte oluruz sevgili çantamla.

Trene bindikten on beş dakika sonra uyuklamaya başladım. Yorulmuştum çünkü. Arkadaş, sen taa Van'dan Ankara'ya bir buçuk saatte gel, Esenboğa'dan Ulus'a da bir saat on dakikada gel. Olacak şey değil. Ama oluyor işte. Bir zamanlar bir turistten buna benzer bir serzeniş duymuştum. Adam Londra'dan Dalaman'a üç-dört saatte gelmiş ama Marmaris'teki oteline ulaşması iki saati bulmuş. Ne anladım ben bu işten, diyordu şakayla karışık. Ben de, merak etme, dedim, zaten Gökova'nın başı var sonu yok arazisi boş boş duruyor orada, yaparız içine bir havaalanı olur biter. Her neyse, ne diyordum, uyukladıktan sonra uyuyakalmışım. Çay, kahve servisi yapılırken uyandım, oldukça sert bir kahve içtim de kendime geldim. Tabii, o arada on dakika kestirmek de epey işe yaramıştı. Bazen saatlerce uyuduğumuz halde alamayız uykumuzu, bazense on dakikada alırız.

Eskişehir'e inmemize on dakika kaldı. Notlara daha sonra devam ederim belki.

11 Nisan 2014

I wanna swear

I wanna 
swear swear swear swear swear
to somebody
in a language
they don't understand
for the possibility
of making them shame,
because, my dears,
they do not 
understand anything,
they never
understand anything,
never ever
understand anything
in their own language.

10 Nisan 2014

Eskişehir

Şehrin eskisi bu kadar güzel, bu kadar çekici oluyorsa hiçbir şehrin yeni olmasına lüzum yok, gerçekten yok. Her gidişimde içimden bunu geçiriyorum.

Bir yere şehir dememiz için olmazsa olmaz iki ölçüt var. Biri temiz olması, öbürü yeşil olması. Yeşilliği belki yeterli değil ama yine de pek çok şehirden daha yeşil Eskişehir. Temizliğineyse diyecek yok. Sokaklar sanki sokak değil evin içi, o derece temiz. Ulaşım çok rahat. Tramvay şehrin hemen her yerinden geçiyor. Bir de kentin simgesi, tam ortasından geçen Porsuk Çayı var ki, adeta şehrin boynunda parıldayan bir kolye. Bu kadar genç, bu kadar hareketli olan şehrin ortasından neden böyle ağır aheste aktığını merak edip durursunuz.

Eskişehir Orta Avrupa kentlerine benziyor. Tarihi yapıların korunması için büyük bir gayret gösterilmiş, hemen fark ediliyor. Keşke daha fazla tarihi yapısı olsaydı.

Eskişehir'in denizi yok, bu yüzden eldeki Porsuk Çayı'nı gözleri gibi sakınıyor Eskişehirliler. Çayın kenarındaki İSKELE tabelasını görünce şaşırmamanız lazım. Bir de yapay gölet yapmışlar, plajı bile var, insanlar denize giriyorlar. Ne zaman gittiysem bizim uçsuz bucaksız Van Gölü'nün kenarında Eskişehir gibi bir şehir hayal ettim ister istemez. Gün gelir olur belki, hayal etmek bedava.

9 Nisan 2014

Kuşlar geçecek damların üstünden...

Olsun da Gör

O gün gelsin neşemiz tazelensin de gör
Dünyayı hele sen bir barış olsun da gör
Seyreyle gülü bülbülü
Çifter çifter aylar gökyüzünde
Her gece ayın ondördü

Kuşlar geçecek damların üstünden
Kuşlar konacak dallara
Kanat seslerini duyup uyanırlarsa
Gene kuşlarla uyusun çocuklar
Olanı biteni anlatma

Hiç görmediğim şey bu
Kurdun gözü yılmış sürüden
Elmanın yarısı soğuk yarısı sıcak
Ağulu bitkilere dolanmış salkım
Güneşten yağmur boşanacak

Yetsin demir çağının beyliği
Yeni bir gün başlıyor demek
Yeryüzünde korkusuz yaşamak
İki milyar kişiye bir dünya
İki milyar kişiye iki milyar ekmek

Yazık olur bu düş yarı kalırsa
Barış günü insan hakkı yenirse
Köroğlu’nun sözü dinlenmelidir
Sivas ilinin Banaz köyünden
Pir Sultan Abdal dirilmelidir

Ah günüm yetse görmeye seni
Seni övmeye gücüm yetse
Barış çağı altın çağ
Son ozanı ben olayım bu özlemin
Bu özlem bitse

O gün gelsin neşemiz tazelensin de gör
Dünyayı hele sen bir barış olsun da gör
Seyreyle deli ozanı
Baştan başa sevda baştan başa tutku
Dili baldan tatlı

Melih Cevdet Anday

8 Nisan 2014

Körü Körüne İnanmak

Öyle köylüler biliyorum ki ayaklarının altını yakmışlar, bir tüfeğin tetiği altında parmaklarının ucunu ezmişler, başlarını cendereye sokup gözlerini kan içinde dışları fırlatmışlar, yine de ağızlarından söz alamamışlar.
Bir tanesini gözümle gördüm: Ölmüş sanarak bir çukura atmışlardı; boynundaki ip hâlâ duruyordu; bu iple onu bütün gece bir atın kuyruğuna bağlayıp sürüklemişlerdi. Öldürmek için değil, salt eziyet etmek için, yüz yerine hançer saplamışlardı. Kendisiyle konuştum; bütün bunlara katlanmış, sonunda da kendini kaybetmiş; istedikleri sözü söylemektense, bin kez ölmeyi göze almış. Çektiği acılar yanında ölüm hiç kalırdı. Hem de bu adam o semtin en zengin çiftçilerinden biriydi. Nice insanlar kendilerinin olmayan inanışlar için, başkalarından aldıkları, ne olduğunu bilmedikleri fikirler için ses çıkarmadan diri diri yanmışlardır.
Montaigne, Denemeler
Çeviren: S. Eyüboğlu

6 Nisan 2014

Şeylerin altında yatan nedenler

Kaç yıl önce bir hocam vardı. Aslen Urfa-Siverekliydi ama uzun yıllar olmuştu İzmir'e yerleşeli. Birkaç yıl da İngiltere'de yaşamıştı. Bir gün konuşurken laf lafı açmış, bana vejetaryen olduğunu söylemişti. İlginç karşılamıştım. Çünkü o güne dek hiç Urfalı bir vejetaryen görmemiştim. Üstelik çokça Urfalı da tanımıştım, ev arkadaşım dahil. Aslına bakarsanız Antalyalı, Çanakkaleli vs. bir vejetaryen de görmemiştim, ama nasıl desem, Urfa'dan vejetaryen çıkabileceğini sanırım hiç beklemiyordum, buydu ilginç gelen. 

Duymuşsunuzdur belki, bir zamanlar Urfa'nın lokantalarında sulu yemek bulmak hiç de kolay değilmiş, varsa yoksa kebap, ızgara, döner... Urfalı olup da vejetaryen olmak nasıl mümkün olabiliyordu? Sahiden merak ediyordum.

Bir gün yine söz açılmış, ben de tam yeridir diyerek merakımı gidermek için sormuştum: "Hocam, merakımı bağışlayın, Urfalı bir vejetaryen tanıyacağımı hiç düşünmezdim?.." Gülümseyerek, "Rahmetli babamın," demişti, "lokantası vardı, günde üç öğün et yiyerek büyüdük..." O zaman bir kez daha anlamıştım ki, basit olsun karmaşık olsun, şeylerin altında yatan nedenleri bilmektir esas olan.

5 Nisan 2014

Einstein'dan

  • Dünden ders al, bugünü yaşa, yarın için umutlu ol. Yeter ki sorgulamaktan hiç vazgeçme. 
  • Yalnızca iki şey sonsuzdur, evrenin kendisi ve ahmaklık. Hangisinin hangisinden daha eski olduğunu doğrusu bilmiyorum.
  • Okulda öğrendiklerimizi unuttuktan sonra elimizde kalana eğitim denir.
  • Güzel bir kıza kur yaparken bir saat bir an gibi geçer. Kızgın közlerin üzerine oturunca da bir an bir saat gibi geçer. Bu göreliliktir.
  • Ne zaman ki sınırlarımızın farkına varıp onları kabul ederiz, o zaman onları aşarız.
  • Bir şeyi rahatça açıklayamıyorsanız onu yeterince anlamamışsınızdır.
  • Ölüm korkusu tüm korkuların en mantıksızıdır. Çünkü ölen biri zaten ölmüştür; korksa ne korkmasa ne.
  • Sorunlarımızı, onları yaratırken düşündüğümüz gibi düşünerek çözemeyiz. 
  • Hayal gücü bilgiden daha önemlidir. 
  • Sık sık kafamı karıştıran bir soru var: Ben mi deliyim, diğerleri mi? 
  • Benim daha zeki olduğum falan yok, sorunlarla daha çok uğraşıyorum, o kadar. 
Albert Einstein
Sayfa başına git