21 Temmuz 2014

Geçip gitmiş

Geçen gün bir ilkokul arkadaşımı gördüm. Sanırım şöyle temiz bir yirmi yıl vardı görüşmeyeli. Hiç değişmemişsin, dedi bana. Halbuki tüm eski arkadaşlarım, tanıdıklarım, şimdi de değil, daha on yıl önce çok değiştiğimi söylemişlerdi. Belki zaman içinde bir kez daha değişip eski halimi almışımdır, belli mi olur.

İlkokulun hangi sınıfındaydık hatırlamıyorum, yeni gelen öğretmenimiz –Ayşe örtmen miydi Özgül örtmen mi, onu da hatırlamıyorum– iki ay kadar süreyle benim adımı bu sözünü ettiğim arkadaşınkiyle karıştırdı. Daha doğrusu bana hep onun adıyla hitap etti. 

Hitap etmek dedim de, geçenlerde de aklıma gelen bir konuyu hatırladım gene. Hitap, birine yönelik konuşma demektir. Falankes hitap ediyor, denildiği zaman anlarız ki birilerinin karşısında konuşuyor, onlara yönelik konuşuyor. Halbuki konuşma fiilinin kendisi bu anlamı tam olarak karşılamıyor. Filankes konuşuyor, dediğimizde, illa birilerine yönelik konuştuğu anlamı çıkmayabilir. Çünkü filankes kendi kendine de konuşuyor olabilir.

Ben dördüncü sınıftayken Ayşe hocaların tayini çıktı, gittiler. Aradan on-on iki yıl geçmişti, bir gün internette arayıp buldum. Bir resmi vardı, o kadar değişmişti ki... Hayır, aslında değişen o değildi, biraz o zamanları anımsamaya çalışarak baktım resme, kendisi gibiydi, ne ki ben değişmiştim, o benim öğretmenim, ben de küçük bir öğrenciyken gözümde farklı biriydi, ben büyüyüp kocaman bir adam olduktan sonraysa farklı biri olmuştu. Zaman ne anlaşılmaz bir meseledir!

Yaylamızın envai çeşit çiçeğinden biri.
Arkadaşım, diyordum. Ayaküstü beş-on dakika konuştuk. Neler yaptın, neler ettin, derken, sen çoktan evlenmişsindir, dedim. Evet, evlendim, dört tane de çocuğum var, büyüğü ilkokul bilmem kaça gidiyor, dedi. Bense hâlâ bekârım. 

O yıl okula 60 küsur kişi başladıydık. Birkaç gün küçük sınıfımızda tıklım tıkış kaldıktan sonra bizi ikiye böldüler. Yarımızı adına Yukarı Okul dediğimiz yeni okula gönderdiler, yarımızı da eski okulda bıraktılar. Ben de eski okulda kalanlardandım. 

Başlarda isteyen istediği okula gidiyor sandığımdan ben de Yukarı Okul'a gidiyordum. Mahalleden tanıdığım arkadaşlarım hep oraya gidiyorlardı çünkü. Bir gün Aşağı Okul'dan çocuklar gelip beni sordular, öğretmen beni istiyormuş, mecbur, çantamı alıp gittim. Meğer benim kaydım oradaymış, kafama göre Yukarı Okul'a gitmişim bir süre. Yirmi gün kadar gittiğim o okuldaki öğretmenimi de bir türlü hatırlamıyorum. Bir kadındı sanki, ne adı kalmış aklımda ne de yüzü.

Köyümüzde iki ayrı okul var sanıyorduk hepimiz. İlginçti, her iki okulun da müdürü aynıydı. Sonra anladık tabii, aynı okulun ayrı iki binasıymış onlar. Kurumla binanın farkını o zaman öğrenmiş olmalıyım.

Bina dedim de, geçenlerde arkadaşıma gitmiştim. Küçük kızıyla kızından iki yaş büyük yeğeni konuşuyorlardı. "Şu an bu yediğimiz aşam yemeği," dedi kızı. Yeğeni, "Aşam değil, akşam," diye düzeltti. Kız itiraz etti: "Hayır, benim söylediğim doğru." Öbürü de itiraza itirazla karşılık verdi: "Hayır, benimki doğru." Küçük kız üsteledi: "Benim söylediğim doğru, çünkü burası bizim binamız." Bunları duyunca Türkiye'deki demokrasi anlayışını düşündüm. Doğru yanlışa bakılmadan, o an kimin binasında bulunuluyorsa onun söyledikleri doğru kabul ediliyor ne yazık ki. Son tahlildeyse bina sahiplerine giren çıkan pek olmuyor da olan halka oluyor. Filler ve çimen meselesi yani; filler tepişir, çimenler ezilir. Nereye kadar böyle süreceğini hiç kestiremiyor insan.

Bizim sınıfta S. adında bir kız vardı. Sarıya yakın kıvırcığımsı saçları vardı. Akıllı uslu bir kızdı. Benimle çok iyi geçinirdi. İlkokul bitti. Babası okutmadı öteki pek çok kızın babası gibi. Bir yıl sonra duyduk ki S.'yi evlendirmişler. Çocuk yaşta. Kim bilir şimdi kaç çocuğu vardır.

19 Temmuz 2014

Vıladimir'e Üçüncü Mektup

Pek kıymetli kardeşim Vıladimir,

Satırlarıma başlamadan önce selam eder, her iki karakaş gözlerinden hasretle öperim. Nasılsın, iyi misin? Umarım iyisindir.


Bizim buraya yaz geldi. Eminim sizin oraya da gelmiştir. Neler yapıyorsunuz bu yaz, çok merak ediyorum? Çehov'un mezarına gidecek misiniz mesela? Şayet gidecekseniz benim yerime de bir gül koyarsanız çok ama çok sevinirim. Umarım bir gün benim de fırsatım olur da ben de ziyaret ederim mezarını Çehov amcamın.

Yaz tatillerinde bunca sıkılıp durmam Tanrının bir emri midir acep? Farkındayım, bir mektupta can sıkıntından söz edip muhatabının da canını sıkmak doğru değildir, ama ne yapayım, sen de kan kardeşimsin bir yerde, canımın sıkıntısından sana söz etmeyeceğim de kime edeceğim? Zaten artık herkes biliyor, sana mektup yazdım mı bil ki canım sıkılıyor. 

Bugün yoldaydım. Yol boyunca bir sağımdaki denize, bir solumdaki tarlalara baktım. Çokluk buğday tarlaları. Neden bilmiyorum, buğday tarlası bana öteden beri çok şeyler çağrıştırır. O kadar ki, bazen uzaktan başakları izlerken aklımda bin bir türlü şey dolanır durur, gelgelelim ne olduğunu bilemem. Denizin rengi de elbette çok şeyler çağrıştırmıştır bana yıllar yılı. Sanırım maviyi bu denli sevmem bizim bu denizden ötürü. Bir de mavinin farklı tonları bir arada oluyor ya bazen, insanın aklını başından alıyor. İşte bugün tam da öyleydi.

Buğday tarlası dedim de, Çehov'un o enfes uzun öyküsü Bozkır geldi aklıma. Ne güzel öyküdür o! Diyorum ki, günün birinde uçsuz bucaksız bir bozkırda, başı var sonu yok buğday tarlaları arasında okusam. Hatta yanımda bir de çay olsa. Semaver çayı. Başka da kimsecikler olmasa. Hayali bile ne kadar güzel be!

Sonbahar oldu mu buğdaylar sararır hani. Gökyüzü de mavidir. Yer yer de beyaz bulutlar vardır. Sarıyla mavinin birbirine bu denli yakıştığını başka hiçbir yerde, hiçbir zamanda göremezsin. Ama bugün de yeşillerle maviler pek yakışmışlardı doğrusu. Deniz ne iyi bir fikirdir Vıladimir, deniz ne iyi bir fikirdir!

Aleksey amcamla Galina teyzemi çok özledim. Ne yapıyorlar? Halleri vakitleri yerinde mi? Galina teyzeme söyle bana önümüzdeki kış için bir kazak örsün. İlaç yapmak için istediği çiçeklerle otları göndereceğim gene. Olgunlaşmalarına bir ay var. Yeğenlerimin de gözlerinden öp benim yerime. Kitap adları vermiştim onlara, muhakkak okusunlar. Gözün üzerlerinde olsun.

Doğrusu uzun uzadıya yazmak istiyorum ama ne yazacağımdan pek emin değilim. Senin de kafanı şişiriyorum ya, fazla da şişmesin. Sana yine yazacağım. Kendine çok çok iyi bak. Millete selamlarımı ilet.

Satırlarıma son vermeden önce tekrar selam eder, seni hasretle kucaklarım.

18 Temmuz 2014

Yıldızları görüyor musun?

Filozoflar kampa giderler. Gece birisi uyanır. Yanındakinin de uyanık olduğunu fark eder. Ne görüyorsun, diye sorar. Yıldızları, der arkadaşı. Ne anlatıyor sana yıldızlar, diye sürdürür. Öbürü başlar anlatmaya. Filozof bu ya, dünyanın düzeninden girer insanın beyin hücrelerinden çıkar. Yarım saat alır cevaplaması. Bitirdikten sonra bir süre sessizlik olur. Bu kez o sorar arkadaşına: Ya sen ne görüyorsun? Ben de yıldızları görüyorum, diye yanıtlar arkadaşı. Peki, sana ne anlatıyor yıldızlar, der. Filozof cevabı yapıştırır: Aptal, çadırı çalmışlar.

17 Temmuz 2014

O dört harfli kelime

elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis
elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis
elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis
elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis
elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis
elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis
elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis
elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis
elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis
elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis
elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpielpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis
elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis
elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis
elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis
elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis
elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis
elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis elpis


Not: Mobil bir cihazdan bakınca anlaşılmayabilir. Bilgisayardan bakılması önerilir.

16 Temmuz 2014

Futbol vesaire

Dünya Kupası geçen gün sona erdi. Almanya'nın şampiyon olması sürpriz olmadı, zira dünyanın en başarılı takımlarından biri. Brezilya'nın Almanya'ya 7-1 yenilmesiyse gerçekten bir sürprizdi. Çünkü beş kez dünya şampiyonu olmuş, futbol denince ilk akla gelen ülke. Üstelik kupa kendi evinde düzenleniyor. Üstüne bir de mahalle maçlarında bile her zaman rastlanılmayan bir skorla yenildi. Sözün kısası, çok sevindim. Hatta ardından üçüncülük maçında Hollanda'dan da üç gol yiyince daha bir sevindim. Neden mi? Çünkü ezberlerin bozulması iyidir. 
***
Bir sonraki Dünya Kupası 2018'de Rusya'da, ondan sonraki de 2022'de Katar'da düzenlenecek. Şimdiye dek sadece bir sonraki kupanın nerede düzenleneceği önceden belli olurdu, bu kez sonraki iki kupanın yerleri birlikte belli oldu. Sanırım FIFA kendini garantiye almak için bu yola başvurdu. Çünkü dünyada ekonomik kriz var. Onca stadı yapmaya her ülke yanaşmaz. Trilyonlarca, hatta katrilyonlarca para ister bu iş. Zaten bana sorarsanız 2022'nin Katar'a verilmesinin esas nedeni de buydu. Araplarda para bol nasılsa. Katar'ın yüzölçümü 11,586 km², yani tamı tamına Ağrı ili kadar bir yer. Nüfusuysa 2 milyon. Ve burada 12 tane stat inşa edilecek. Hem de son teknolojiyle. Katar'da futbol mutbol yok, milyar dolarlarca para hepi topu bir aylığına oynanacak bir kupa için harcanacak. Sonra da büyük ihtimalle o statlar çürümeye terk edilecek. Sözün kısası, Batı uygarlığında her şey ihtiyaca bakılarak yapılır. İhtiyaç varsa on iki tane de yapılır, kırk iki tane de. Doğu uygarlığındaysa pek çok şey gösteriş için yapılır. 
***
Almanlar kadar disiplinli bir halk yoktur yeryüzünde. Disiplin oldu mu beraberinde her şey gelir. Halbuki kime sorsan soğuk karakterli bir halktır der Almanlar için. Dünyanın soğuk karakterli halklarıyla sıcak karakterlileri karşılaştırılsa ortaya ilginç sonuçlar çıkacağı kesin.
***
Ben bu dünya kupasında Kolombiya'yı tutuyordum. Neden derseniz, özel bir nedeni yoktu. Arkadaşıma gitmiştim, baktım televizyonda Kolombiya'nın maçı var, hangi takımla oynuyordu, onu da unuttum, oracıkta Kolombiya'yı tutmaya karar verdim. Finalde Brezilya'yla karşılaştı benim takım. Yenildi ne yazık ki.
***
Geçenlerde üç-beş arkadaş dolaşıyorduk. Biri, gelin de şu mağazadan kendime tişört bakayım dedi. Girdik içeri. Baktım spor malzemeleri, formalar falan var. Mağazada çalışan çocuk, abi hangi takımı tutuyorsunuz, bir forma verelim, dedi. Ben de, tuttuğum takımın forması Türkiye'de yok, dedim. Meraklandı, hangi takımı tuttuğumu sordu. Ben de Kolombiya dedim. Gülerek, işte şu köşede var abi, dedi. Tesadüfün de bu kadarı, diye geçirdim içimden, ben Türkiye'de yok diyorum, o bana birkaç metre ötedeki mağazayı gösteriyor. Çıktık. Geçerken o sözünü ettiği mağazaya baktım. Meğer Columbia diye bir marka varmış, spor malzemeleri falan üretiyormuş.
***
Hava da çok güzel bizim burada. 30 dereceyi geçmiyor. Akşamları da bir serin oluyor, sormayın. Allah herkese böyle hava versin.

15 Temmuz 2014

Büyük sorunlar

Saat gecenin biri. Adam telefonla konuşuyor. Tuvaleti geliyor, konuşmaya ara vermek zorunda kalıyor. Uzun bir ara olmayacak bu, tuvalete gidiş geliş iki dakika bile almayacak ama işte, yine de ara verilecek konuşmaya. 

Hava serin. Soğuk bile denebilir. Bacaklarının üşüdüğünü hissediyor. Şortunu çıkarıp eşofman giyiyor. 

Karnı acıkmış azıcık. Bilerek az yemek yiyor son günlerde, doymadan kalkıyor sofradan. Ağzına bir lokma bir şey atası geliyor, o kadarından bir şey olmaz. Mutfağa yöneliyor. Ekmek poşetini açıyor, küçük bir parça kuru ekmek alıp odaya dönüyor.

Yeniden telefonu alıp yatağa uzanıyor. Bakıyor ki şarjı bitmek üzere. Kalkıyor yine. Şarj aleti nerede? Haydaa, ışığı yakması gerek; gece gece hiç yoktan sürüyle iş çıktı ama başa gelen çekilir. Telefonu şarja takıyor, kulaklığını alıp ışığı da söndürdükten sonra yine yatağa bırakıveriyor kendini.

Bu kez de kulaklığın kabloları birbirine dolanıyor. El yordamıyla açmaya çalışıyor ama zorlanıyor. Uzun bir uğraş verdikten sonra nihayet çözmeyi başarıyor.   

Tam her şey tamam deyip telefon konuşmasına kaldığı yerden devam edecekken aklına bir şey takılıyor. Akşamüzeri kitabın birinde bir şey aramış da bir türlü bulamamış. Dönüp dönüp bir daha bakmış ama faydası olmamış. Neredeydi, hangi sayfadaydı?.. Düşünüyor ama bir çıkar yol bulamıyor.

Bunlar, hayattaki en büyük sorunlardır işte. Günümüzde hemen hemen tüm insanlar böylesi büyük sorunlarla çekişiyor. Sorunlar büyük olunca çözülmeleri de öyle basit olmuyor elbette.

Bunların yanında bir de mutsuzluk, belirsizlik, can sıkıntısı, stres, gelecek kaygısı, işsizlik, güçsüzlük, ülke ve dünyanın boktan gündeminde kaybolma, dört bir tarafı cehaletin kaplamış olması, hemen her gün kadınların öldürülüyor olması, doğa katliamı, hava kirliliği, gürültü, trafik gibi çok daha önemsiz, basit sorunları var insanların. Ancak bunlar, adı üstünde, basit sorunlar olduklarından öyle çok da üstlerinde durulmuyor.

Her şeye rağmen hayat devam ediyor.

14 Temmuz 2014

Şiir Sanatı

Dokunulabilir ve sessiz olmalı şiir
Yuvarlak bir meyve gibi,

Başparmağa bir şey söylemeyen
Eski madalyonlar gibi dilsiz,

Yosun tutmuş pencere pervazındaki
Aşınmış taş gibi suskun –

Kuşların uçuşu gibi
Sözsüz olmalı şiir.

Zamanda kımıltısız olmalı şiir
Ayın tırmanışı gibi,

Geceye takılan ağaçları dal dal
Özgür bırakır ya ay,

Kış yapraklarının gerisinde
Anı bekler bellekte kalır ya 

Zamanda kımıltısız olmalı şiir
Ayın tırmanışı gibi.

Gerçeğe eşit olmalı şiir:
Gerçeğin kendisi değil.

Acının bütün tarihi çünkü
Boş bir eşik, bir akçaağaç yaprağı.

Çünkü aşk
Yana yatmış otlar ve denizin üstünde iki ışık — 

Bir şey anlatmalı şiir
Olmalı.

Archibald MacLeish
Çeviren: Cevat Çapan

13 Temmuz 2014

Ramazan üzerine düşünceler

Aç Kalmak: Düşünsene, akşam seni mükellef bir sofranın beklediğini biliyorsun. Türlü türlü yemekler; çorbalar, sıcaklar, soğuklar, salatalar, pideler, kolalar, gazozlar, limonatalar... Ne ararsan var. Böyle bir durumda aç kalmakta ne var? Değil akşam ezanına, hafta sonuna kadar bile bekleyebilirsin. Kendini Somali'deki çocuklarla bir karşılaştırsana. Hani şu kaburga kemikleri teker teker sayılabilen çocuklarla. Kaldı ki, çocukların oruç tutması bile farz değil. Demem o ki, oruç bir gönüllü açlıktır, hakiki açlıksa zorunlu açlıktır ve çok daha başka bir şeydir elbette; bir dram, bir trajedi ve çok daha ötesi.

Gündüz yeme içmeyi kesmekle kimsenin açın halinden anladığı falan yok kardeşim. Varsa aksini iddia eden buyursun gelsin, dilediği kadar konuşalım. Bakınız, yemeyi geçtim, dünyada su bulamayan insanlar var. Afrika'da bazı yörelerde sırf içme suyu bulabilmek için kilometrelerce yol kat edenler var. 

Efendim, mesele aç kalmak değil, nefsi terbiye etmek. Çok doğru. Ama bakıyorsun, nefisler hiç de terbiye edilmiş gibi durmuyor. İftardan sonra her yerde eğlence. Hatta Ramazan eğlencesi diye literatüre bile girmiş. Yeni bir şey değil, yüzlerce yıllık gelenek halini almış. Böyle terbiye mi olur yahu?

Kabaran Duygular: Ramazan geldi mi pek çok kişinin dini duyguları kabarır. Eskiden daha sık görülürdü; fakir komşusuna yemek götürür insanlar. Herkesin bir anda huyu suyu düzelir. İyilik yarışına girilir. Ramazanın bitmesiyle de aynı tas aynı hamam. Ne anladım ben bu işten?

İftar Çadırı: İftar çadırı fikri kadar ahlaksız bir şey olabilir mi? Başta belediyeler olmak üzere bazı kurum ve kuruluşlar ramazanı büyük bir fırsat olarak görürler. Nihayetinde siyaset müessesesinin işi gücü propaganda. Başka Müslüman ülkelerde de var mıdır bilmiyorum, Türkiye'de hangi partiden olursa olsun her belediye ramazanda iftar çadırı kurar. Yolda kalmışlar, iftar vaktinde eve yetişememiş olanlar falan bir yana, onlar zaten azınlıkta kalıyorlar, benim gözlemlediğim kadarıyla iftar çadırlarına gidenler hep yoksullar. İyi güzel. Peki de kardeşim, bir ay boyunca günde bir öğün karnını doyurduğun o insanlar on bir ay boyunca ne yiyip içiyorlar, haberin var mı? İşte, sözünü ettiğim ahlaksızlık tam da burada kendini gösteriyor. Bu da bize meselenin aslında din iman falan değil, dünyevi menfaatler olduğunu gösteriyor.

Ben: Riyakârlığı hiç sevmem. Ben de yukarıda özelliklerini saydığım milyonlarca insan gibi düşündüm yıllar yılı. Gündüz karnım açken mutfağa gidip annemin o gün ne pişireceğini öğrenerek bekledim iftar vaktini. Ve evet, riyakârlığı hiç mi hiç sevmem, hal böyleyken benim tuttuğum oruçlardan sevap falan kazanacağım yok, akşama kadar aç kalıyorum o kadar. 

İçinde vicdan barındırmayan inanç neye yarar?


12 Temmuz 2014

Zıt

Birbirinin karşıtı olan beş kelime kökü:
  • al - ver
  • iç - dış 
  • in - kalk
  • var - yok
  • yer - hava

Bunlara aynı sonekler getirilerek ortaya çıkan yeni kelimeler:
  • algı - vergi
  • içki - dışkı
  • indirim - kaldırım
  • varış - yokuş
  • yerli - havalı

Ek deyip geçmemek lazım. Kelimelerin fiziğini, kimyasını, biyolojisini altüst edebiliyor.

11 Temmuz 2014

3 Boyutlu

via
Bir zamanlar müptelası olmuştum üç boyutlu resimlerin. Bir tanesini saklamıştım, galiba hâlâ bir yerlerde duruyor. Lisede tanıştım bunlarla. Bir hocamız getirip göstermişti. Gördüğüm ilk üç boyutluyu çözmekte epey zorlanmıştım. Çünkü işin tekniğini bilmiyordum. İlk bakan hemen herkes gibi "yanlış tarafa" bakıyordum. Alıştıktan sonra çok zevkli geliyor bunlara bakmak. Şimdi herhangi bir üç boyutlu resimde üçüncü boyutu görmek iki-üç saniyemi alıyor ayıptır söylemesi. 

Eğer aşinaysanız zaten hemen görürsünüz. Değilseniz, resimde gördüğünüz iki boyutlu şekillere takılmayın. Sanki arkada bir şey varmış da onu görmeye çalışıyormuşsunuz gibi bakın. Ayrıca gözünüzü olabildiğince yaklaştırın. Bir süre öylece baktıktan sonra yavaşça uzaklaşın. İnsanlar genelde görünen şekillere takıldıklarından üçüncü boyutu görmekte zorlanırlar. 

Bu resimde iki şey var. İpucu: doğa. Bunu yapan vatandaşın şuradaki galerisine göz atın. Çok güzel şeyler yapmış.

10 Temmuz 2014

Çorba

Sabah kalkıp ülke ve dünya gündemine göz atınca insanın içi kararıyor. Nasıl kararmasın? Bir tane olumlu haber varsa yanında yüz tane de olumsuz haber var. Şurada savaş, orada yıkım... Şu şunu dedi, bu bunu dedi... Düşünüyorum da, epey sağlıklı bir beynimiz var galiba; tahmin ettiğimizden çok daha sağlıklı. Çünkü efendim, ortalama bir beyin böylesi bir gündemde en fazla altı ay dayanabilir. Ama biz toplum olarak yıllarca dayanabiliyoruz, dayanacağız.

Televizyon izlemeyi 2002 yılında bıraktım. O tarihten önce düzenli olarak izlediğim diziler vardı herkes gibi. Pazar günleri Formula 1'i hiç kaçırmazdım. Hatta cumartesileri sıralama turlarını bile izlerdim çoğu kez. Sonra, haberler, maç özetleri, klipler, filmler falan. Ortalama bir memleket insanından farkım yoktu. Televizyon milyonların hayatını yönlendirdiği gibi benimkini de yönlendiriyordu. Televizyonda gördüğümüz kıytırık bir meseleden saatlerce konuşabiliyorduk. Televizyon izlemeye ayırdığım süre gün be gün azaldı. Bugün neredeyse hiç izlemiyorum. Evde açık olunca bile farkında değilim çoğu kez. 

Eşe dosta oturmaya, misafirliğe falan gittiğimde her evde aynı manzarayla karşılaşıyorum. Televizyon muhakkak açık oluyor. Ev halkı da izliyor. Hele hele o saatte bir dizi varsa, herkes sus pus olup gözünü ekrana dikiyor. Misafirlik kavramının da içi boşalıyor böylece.

87 yaşındaki bir akrabamla konuşuyordum geçen gün. Eski devirlerden söz açıldı. "Bugünle o günü nasıl karşılaştırıyorsun" diye sordum, "sizin yaştakiler hep eskileri özleyip duruyorlar. Bugünün hiç mi yok olumlu bir yönü?" Verdiği cevap olabildiğince düşündürücüydü: "O zaman açtık, karnımız doymuyordu doğru dürüst, ancak şunu bil ki, o günün açlığını bugünün bolluğuna değişmem."

İnsan, dünya döndükçe birbirine ihtiyaç duyacaktır. Aslında yalnızca insan da değil, tüm canlılar birbirlerine ihtiyaç duyarlar. Bir ağaç bile bir başına uzun süre yaşayamaz. Binlerce yıldır doğayı egemenliği altına alma çabaları içinde olan insanoğlu bu çabaları sonucunda bugün epey yol kat etmiş, epey başarı sağlamış bir noktada bulunuyor. Bugün bir insan tek başına uçağa atlayıp dünyanın en uzak noktasına gidebilir. Eskiden mümkün müydü böyle bir şey? Yakın mesafelere bile kervan kervan gidiliyordu. Eskiden dermansız dert denen hastalıkların bugün esamesi bile okunmuyor. Zamanla bilim gelişti, teknoloji doğdu. Önce pek çok şeyi, sonra da hemen her şeyi üretti insan. Yollar yaparak mesafeleri kısalttı, köprüler yaparak ırmakları, hatta denizleri aştı. Olanaksız gözüken pek çok gereksinimin giderilmesi zamanla çocuk oyuncağına dönüştü. Böyle olunca da insanlar gereksinimlerini tek başına giderebilecek duruma geldiler. Ve işte tam da bu noktada insanların yalnızlaşmasının yolu açıldı.

Yirminci Yüzyılda pek çok şey yapıldı yapılmasına, gene de hiçbir şey televizyonun yaygınlaşıp kanalların çoğalması kadar etkili olamadı insanları yalnızlaştırmakta. İnternet ise bu konuda deyiş yerindeyse öldürücü darbe oldu.

Bugün dönüp baktığımızda, insan ilişkilerinde bin yıl öncesine oranla devasa bir farklılığın olduğunu rahatlıkla görebiliyoruz. Arkadaşımla konuşuyorduk geçen gün, "Amerika'da artık yol sorma, yön sorma yok," diyordu, "gideceğin yeri akıllı telefonundan elinle koymuş gibi buluyorsun." Böyle bir şeyin olacağını değil bin yıl, yüz yıl önce desen kim inanırdı? Demek ki bugün bizim de inanmayacağımız, aklımıza bile gelmeyen şeyler gelecekte gerçekleşecek. Kim inkâr edebilir bunu?

Peki, gelecek daha mı iyi olacak, daha mı kötü? Bazılarına göre daha iyi, bazılarına göreyse daha kötü olacak. Örneğin, yukarıda sözünü ettiğim akrabam gibi düşünürsek, elbette daha kötü olacak. Çünkü ona göre bugün geçmişe göre daha kötü. Gidiş de aynı gidiş olduğuna göre doğal olarak gelecek de bugünden daha kötü olacak. Ancak bu fikre itiraz edilebilir tabii. Mesela, ortalama yaşam süresinin geçmişte kırk-elli yılken bugün seksen yıl olması kanıt gösterilebilir. Geçmişte çaresi olmayan bir hastalığın bugün basit ilaçlarla giderilebiliyor olması da. Bir kanser hastası düşünün, gelecekte kansere de çare bulunacak olması ihtimaline bakıp elbette, gelecek daha iyi olacak, diyecektir. Gelgelelim, bunun gibi tekil örneklere değil de, meseleye bir bütün olarak baktığımızda iş değişiyor. Tokyo'da 35, Meksiko'da 21 milyon insan yaşıyor. Bununla birlikte, insanların en yalnız olduğu yerler de metropoller.

Başa dönelim. Bu coğrafyanın havasından mıdır, suyundan mıdır bilemem, insanları yorum yapmayı çok severler. Facebook'u açıyorsun, en basit bir konuda sürüyle yorum yapılıyor. Herkesin her konuda söyleyecek illa ki bir sözü var. Sanki olmak zorundaymış gibi. Adına susmak denen erdem unutuldu neredeyse.

Gündeme bakınca insanın moralinin bozulmaması elde değil. Üstüne bir de bu gündeme sözünü ettiğim bini bir para sürüyle yorumu da boca edin, sonra da sağlıklı bir zihnim var deyip ortalıkta dolaşın dolaşabilirseniz.

Dünyamız çorbaya dönmüş. Benim görebildiğim bu.

8 Temmuz 2014

Düş'eriz, kalkarız...

Birkaç kişi bir yerdeyiz. Neresi olduğunu bilmiyorum. Niçin orada olduğumuzu da bilmiyorum. Biraz sonra gideceğiz buradan. Eve gideceğiz herhalde. Araba var yanımızda, Yunus'un arabası galiba. Tam binip ayrılacağımız sırada yolcu sayısının birden arttığını görüyoruz. Nereden çıktılar, hiç anlamıyorum. İki kişiyi tanımıyorum. Aslında sanki tanıyorum ama gerçek hayatta değil. Araba küçük, hepimiz sığamayız. Ne yapabiliriz? Birbirimizin yüzüne bakıyoruz.

Ben, yakın arkadaşım Yunus, kardeşim, arkadaşım Mehmet, bir de tanımadığım diğerleri. 

Yunus bu sorunu çözmek için bir şeyler söylüyor ve söyledikleri derhal kabul görüyor. Zaten uzun uzadıya bekleyecek durumda da değiliz. Direksiyona geçmiş olan Mehmet de onu destekliyor. Bu arada, daha önce görmediğim kırmızı bir araba bu. O anda öğreniyorum ki Norveç’e gidiyoruz. Niye gidiyoruz peki, onu da bilmiyorum. Turistik bir geziye benziyor ama. Ne var ki her şey karmakarışık. Bu yanımızdakiler kim? Ne işleri var bizimle?

Yola çıkıyoruz. Çıkar çıkmaz kendimizi Norveç yollarında buluyoruz. Gerçekte hiç Norveç’e gitmişliğim yok ama fotoğraflardan görmüşlüğüm çoktur tabii, kıvrıla kıvrıla giden o yüksek standartlı yollardan birindeyiz. O sırada fark ediyorum ki arabada altı kişiyiz. Direksiyonda Mehmet, yanında ben, arkada kardeşim, o iki yabancı ve bir de benim tam arkamda başka biri. Fakat kim olduğunu bilmiyorum. Gerçek hayatta olsa, henüz arabaya biniş esnasında dönüp bakmam lazım. Sadece ben mi, kim olsa bakar. Hadi biniş esnasında bakmadın, bari yolda dön bir bak, kimdir bu, diye. Ama yok, dönüp bakmıyorum. Çünkü galiba merak da diğer pek çok şey gibi gerçek hayata ait bir kavram, ne var ki bu bir rüya, rüyada gerçek hayata ait kavramlarımızın bir değeri olmuyor, çoğumuz bu deneyimi yaşamışızdır. 

Sözün kısası, arabaya beş kişi binmemiz gerekirken altı kişi binmiş Norveç'e gidiyoruz. Gelgelelim bir anda bambaşka bir yolda olduğumuzu fark ediyorum. Hayır hayır, bir anda değil aslında, nasıl olduğunu bir türlü anlatamayacağım bir biçimde, sanki baştan beri bu yoldaymışız gibi geliyor bana. Nasıl denir ki, Norveç yolundan bu yola o kadar esnek bir geçiş olmuş ki ben farkına varamamışım. Bu yol dediğim de, Çaldıran'dan Doğubayazıt'a giden yol. Norveç'e değil, Doğubayazıt'tan sonra İran'a gidiyor. Ama ben artık nereye gideceğimizi de bilmiyorum artık. Mehmet'le de yol boyunca konuşuyoruz ancak ne konuştuğumuzu hiç mi hiç hatırlamıyorum. Havadan sudan şeyler sanırım. Koltuğum da çok rahat bu arada. Arkadaki dört kişi ise olabildiğince sıkışık bir haldeler.

Yol o kadar dar ki anlatamam. Bizim dağ köyünün yolu bile bundan daha geniş. Mehmet'e, "Şimdi karşıdan bir tır gelse nasıl yol vereceksiniz birbirinize?" diye soruyorum. Susuyor. Ama ilginç bir biçimde cevap içime doğuyor. Biz bu yoldayken herhangi bir aracın gelmeyeceğini biliyorum. Garip. Araba da bu daracık yolda öyle hızlı gidiyor ki...

Karşımıza martılar çıkıyor birden. Yoldaki balıkları yiyorlar. İhtimal ki balık taşıyan bir araçtan düşmüşler. Ama büyük balık bunlar. Bizim denizdekilerin üç-dört katı büyüklükteler. Arabamız hızla üstlerinden geçiyor ama martılara bir şey olmuyor. Rüyamın son sahnesi oluyor bu aynı zamanda. Uyanıyorum.

İşte böyle dostlar, neredeyse her gün böylesine karmaşık rüyalar görüyorum. Kaldı ki, bu anlattıklarım rüyanın ana hatları, ufak tefek sürüyle ayrıntıyı da hatırlamıyorum.

Kafamın içi çok dolu galiba. Neyse ki rüya görmek sağlık işaretidir. Çünkü rüyalarla bilinçaltımız boşalıyor. Rüya görmeyen insanlar agresifleşiyor, hatta bir süre sonra çıldıracak düzeye geliyorlarmış.

Bazen hiç bitmesin denen türden rüyalar görüyorum. Her insan görür aslında bu türden rüyaları. Hiç bitmesin, bir ömür boyu uyumaya razıyım, dediğim olmuştur.

Aslına bakarsanız bu yaşadığımız hayat da bir rüya olabilir. Başta Platon olmak üzere, bilge insanlar da tarih boyunca demişler zaten, belki bir gün adına ömür dediğimiz bu kadim rüyadan uyanacağız. Kim bilir?

7 Temmuz 2014

Dileğimiz

Ey Efendi! 
Hiçbir dileğimiz gerçekleşmiyor. 
Hiç olmazsa dilediğimiz rüyayı görebilelim. 
Çok şey mi istiyoruz?

6 Temmuz 2014

Çocuk Ne Zaman Ağlar?

Bugün Aziz Nesin'in ölüm yıldönümü.
İçi dışı bir, özü sözü bir, güzel bir insandı.

— Bir oğlum var, görmelisin... dedi.
— Allah bağışlasın... dedim.

İkimiz bir yerde çalıştığımızdan günde biriki kez karşılaşıyorduk. Beni her görüşünde oğlunu övüyordu:
— Zekâ tulumu... Öyle bir çocuk işte.  Afacaaaan...
— Maşallah...
— Hepimize kan kusturuyor.
— Allah bağışlasın...

Anaların, babaların çocuklarını övmekteki enayiliklerini, kendim de dört çocuk babası olduğumdan, çok iyi bilirim. Böyleyken, yine de Cacık Cavit'in oğlunu merak etmeye başlamıştım. Beni her görüşünde evine çağırıyordu.

Bir cumartesi öğleden sonra Cacık Cavit'in evine gittim. Kapı açılır açılmaz, merdivenden paldır küldür bişey yuvarlanmaya başladı. Yuvarlanan o şey, takla ata ata taa ayaklarımın dibine kadar geldi, düştü. Düşmesiyle birlikte ok gibi fırlaması bir oldu. Karşımda eciş bücüş bişey vardı. İnsan desem insan değil, hayvan desem hayvan değil...
Cavit,
— İşte oğlum, dedi, nasıl?
— Maşallah...

5 Temmuz 2014

Can Sıkıntısının Tarihçesi

Dünyanın henüz bu denli dolmadığı, her bir insana günümüz gözüyle neredeyse bir ülkenin düştüğü günlerdi.

Beş kere sekizin kırk etmesine henüz epey bir zaman vardı, sıfırın bulunmasınaysa epey epey bir zaman.

Kedigiller adlı bir familya yoktu hayvanlar âleminde, zira kedi henüz giller'e ayrılmamıştı; tek bir kedi vardı, o da doğada vahşi bir hayat sürüyordu.

Yalnızca kedi mi, at da henüz evcilleştirilmemişti. Ata binmeyi akıl edecek olan ilk insanın gelmesine nereden baksan bin yıl vardı.

Güneşin altındaki her şey yeniydi.

Ev denen bir "gereç" henüz yoktu, çünkü bir eve gereksinim duyulmuyordu.

Şarkı söyleyen kimseye de rastlanmamıştı daha. İlk müzik aletinin ne zaman icat edileceği kimsenin aklının ucundan geçmiyordu.

Henüz ne ilk resim çizilmişti bir mağaranın taştan duvarına, ne de ilk yazı yazılmıştı.

Denize girip de yüzmek kimsenin aklına gelmez, güneşin altına uzanıp da güneşlenmek kimsenin aklından geçmezdi.

Gelecek yoktu, geçmiş yok olup gitmişti zaten, bugünden gayrı hiçbir şey yoktu elde avuçta.

Hiçbir şey hiç kimse tarafından unutulmuyordu, çünkü unutmak dedikleri şeyin esamesi bile okunmuyordu. 

Arkadaşlık denen bir olgu da yoktu henüz, buna ihtiyaç duyulmamıştı çünkü.

İşte o günlerin birinde bir çocuğun birden canı sıkıldı. Sıkıntıdan kurtulmak için ne yapacağını, ne edeceğini bilemedi. Bunun ne olduğunu bilmiyordu çünkü. Evet, can sıkıntısı da henüz icat edilmemişti. Fakat heyhat, bu çocukcağızın canı sıkılıyordu! O yana gitti olmadı, bu yana geldi olmadı. Ne yapayım, ne edeyim derken başını alıp gitmeye karar verdi. Düşünülerek verilmiş bir karar da değildi ya, çaresizlik... Aldı başını gitti çocuk. Günlerce gecelerce, haftalarca aylarca gitti. Durmadan dinlenmeden gitti. Ve gittiği her yere canındaki sıkıntıyı bulaştırdı. Öyle ki, bir zaman geldi dünya can sıkıntısıyla doldu taştı. Rivayete göre öyle bir can sıkıntısıydı ki bu, sonsuza değin silinmemek üzere sinmişti dünyaya. Ve söylenenler doğruysa eğer, bugün hâlâ insanların canı sıkılıyor yeryüzünde.


Canı sıkılan tüm insan yavrularına.

4 Temmuz 2014

Neler gördüm?

Şekerini çaya batırıp kırtlayanlar gördüm.
Bisküvisini çaya batırıp yiyenler gördüm.

Sevgisini çaya batırıp katlayanlar gördüm.
Kederini çaya batırıp dağıtanlar gördüm.

Bir de parmağını çaya batıran çocuklar gördüm.

3 Temmuz 2014

Dönüşüm

Bugün Franz Kafka'nın doğum günü,
20. Yüzyılın dahi çocuğuna selam.

Bremor Kanka bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir öküze dönüşmüş olarak buldu. Öküz zaten dev bir hayvan sayılır, ama o normal bir öküze göre dev bir öküz olmuştu. Varın düşünün ne denli büyük olduğunu. Yatak ağırlığına dayanamayıp kırılmıştı, ancak o bunun farkında değildi.

Bremor sırt üstü uzanmış, hiç hareketsiz öylece duruyordu. Yorgan kocaman karnının üzerinde âdeta bir bez parçası haline gelmişti. Bremor elini uzatıp yorganı almak isteyince acı gerçeğin farkına vardı. Elleri yoktu. Aslında vardı, fakat kocaman iki ön ayağa dönüşmüşlerdi ve aynı biçimi almış olan ayaklarıyla birlikte havaya dikilmiş, her biri bir yana açılmış, böylece garip mi garip bir görünüm doğurmuşlardı. 

Bremor bunun bir düş olduğunu sandı ilkin. Ancak daha demin gördüğü bir düşten uyanmamış mıydı zaten? Düş içinde düş mü görüyordu? Gözlerini kapadı. Geçecek, dedi içinden. Bir dakika kadar kapalı kalan gözlerini açtığında değişen bir şeyin olmadığını gördü.

Bunun da elbette devamı gelecek.

2 Temmuz 2014

Temmuz

Yirmi bir yıl önce bugün Sivas'ta gözü dönmüş insan sürüleri bir otel binasına tıkıştırdıkları 35 insanı yakarak öldürdüler. O kadar belgesel izledim, hayvanlarla ilgili o kadar yazı okudum, o kadar ansiklopedi karıştırdım, bir hayvanın başka bir hayvana ya da bir insana böyle muamele ettiğini görmedim. Yakılarak öldürülenler arasında 12 yaşında çocuk bile vardı, düşünün. Düşünün, bazı insanların ne kadar rezil olabildiğini.
*
Temmuza da girmişiz. Ben daha haziranın bittiğinin farkında değilim. Güya geçen yıl olduğu gibi bu yıl da bir haziran yazısı yazacaktım. Sonbahara ne kaldı ki şurada? Göz açıp kapayıncaya bir bakacağız eylüldeyiz.
*
Neredeyse her yıl okuduğum bir kitap var. Hep de aynı vakitte, Eylülün Gölgesinde, yani ağustosta okurum. Bu yıl temmuzda okumaya karar verdim.
*
Havada hafif bir esinti varken denizin yüzeyi usul usul oynar. Kavak yapraklarının da esintili havada oynaşıp durmaları aynı görüntüyü çağrıştırır.
*
Bazı bahçeler vardır, içlerinde sadece kavak ağaçları bulunur. Bazı bahçeler de vardır, içlerinde kavaklarla söğütler bir aradadır. Bu ikisine akasyaların da eşlik ettiği bahçeler de yok değildir hani.
*
Kargaların en sevdiği ağaçtır kavak. Öyle olmasa hepsinin yuvası kavak ağacında olur mu? Günün birinde bir çocuk bir söğüt ağacında bir saksağan yuvası görür. Söğüdün boyu kavaktan kısadır. Tırmanılması kolaydır. Bunu da fırsat bilerek çıkıp yuvaya bakmaya karar verir. Çünkü saksağan yavrusu nasıl bir şey, onu merak ediyordur. Anneleri siyah-beyaz renkli olduğuna göre yavrular da öyle olmalıdırlar. Düşünsenize, küçücük, siyah-beyaz kuşlar. Çıkıp bakar yuvaya, içinde hiçbir şey yoktur. 

Belki inanmayacaksınız, leylek yuvasına girip içinde oturmuşluğum vardır. Çok kalın bir söğüt ağacı vardı, belki yüz yıllıktı. Leyleğin biri üstüne yuvasını yapmıştı. Her yıl mayıs gibi gelirdi. Sonra terk etti, bir daha da gelmedi. Nedenini hiç anlamadık. Üç-beş yıl öylece durdu yuva. Bir gün yanımda bir-iki arkadaşım, çıkıp bakalım dedik. Güç bela çıktık ağaca. Gördük ki kocaman mı kocaman bir yuva. Bildiğin gibi değil. Aşağıdan bakınca bu denli büyük olduğu hiç fark edilmiyor halbuki. İçinde biraz oturdum ben. Leyleğin onca çalı çırpıyı, onca çamuru, çer çöpü nereden nasıl getirdiği insan aklının alacağı şey değil.
*
Geçen yılki haziran yazımı bir kez daha okudum demin. Ayıptır söylemesi, çok beğendim. Tamamını değil de, bir kısmını buraya alayım, gerisi şurada.
Her şey birdenbire oluveriyor. Üzerinde yaşadığımız gezegen hiç yorulmadan, dur durak bilmeden, bıkmadan usanmadan gidip geliyor. 
Biz insanlar yeryüzüne gelir gelmez kadim bir ses şöyle fısıldar kulağımıza: "Ayağa kalk, önünde sonsuzluk var!" Nasıl da özgür hissederiz kendimizi. Oysaki dünya dönüp duruyor; durmadan dönen bir yerde insan özgür olabilir mi hiç? Hepimiz tutsağıyız bu dünyanın, sonsuzluk yoktur burada, özgürlük düşüncesini de başka yerden getirmişizdir zaten, nereden geldiysek oradan.
*
Charlie Amcamıza selam ve sevgilerimizle:

1 Temmuz 2014

Kurt ile Turna

Bir kurt avladığı bir hayvanı afiyetle midesine indirmekteyken küçük bir kemik boğazında kaldı. Ne yapıp ettiyse kemiği yutamadı. İnanılmaz bir acı duymaya başladı ve ne yapacağını bilemeyerek inleye inleye aşağı yukarı koşmaya başladı. Baktı olacağı yok, bu durumdan kurtulmak için bir çare düşünmeye başladı. Ormana koşup tanıdığı tüm hayvanları kemiği çıkarmaları için ikna etmeye çalıştı. "Bu kemiği çıkarana bir ödül vereceğim," dedi. Nihayet turnayı ikna edebildi. Turna, yere uzanıp çenesini açabildiği kadar açmasını söyledi kurda. Kurt dediğini yapınca turna uzun boynunu onun boğazına soktu, gagasıyla kemiği yakalayıp çıkarmayı başardı. 
"Şimdi bir zahmet bana söz verdiğin ödülü verir misin?" dedi kurda.
Kurt dişlerini göstererek sırıttı. "Biraz kanaatkâr ol. Başını bir kurdun ağzına sokup sağ salim bir şekilde çıkardın, senin için bundan daha büyük ödül mü olur?"
Evet, kadirbilirlikle açgözlülük bir arada olmaz.
Aisopos (Ezop)
Sayfa başına git