25 Kasım 2014

Çoğunun annesi, babası benim yaşıtım; kimi çocukluk arkadaşım

Müdür Odasına girdim. Küçücük bir oda. İçeride soba yok. Soğuk.

Perdeyi kenara çektim, oda aydınlandı. Üzerinde "Diplomalar" yazılı cildi çekip çıkardım. Baştan başladım bakmaya. Sararmış, daktilo yazılı kâğıtlar... Kırk yıl önce mezun olup diplomasını alanların kayıtları... Bazıları fotoğraflı. Aralarında şimdi torun torba sahibi olanlar bile var. Zaman ne kadar zalim!..

Sayfaları çevirdikçe bugüne doğru geldim. Otuz beş yıl önce mezun olanlar, otuz yıl önce mezun olanlar... Her geçen yıl artıyor sayı.

Yaşıtlarım da var aralarında. Bir kısmı çocukluk arkadaşım. Evlenmişler, çoluk çocuğa karışmışlar. İşte şimdi boy boy çocukları geliyor okula. Diploma defterlerindeki fotoğraflara bakınca kendi çocukluğuma uzandım ister istemez. Zaman ne ilginç bir şey! Eski mezunların çocukluk fotoğraflarına bakarken pencereden kendi çocuklarının sesleri geliyordu. Bir zamanlar onlar da aynen böyle oynamışlardı burada. Onların da sesi pencereden gitmişti birilerine...

19 Kasım 2014

Şahane kelimeler

İngilizcede royal diye bir kelime var. Pek yabancı bir kelime de sayılmaz, zira Türkiye'de de çokça kullanılıyor. Latince kökenli bir kelime; regalis'ten geliyor. Aslında İngilizcede regal diye de bir kelime var, o da yine aynı kökten gelme ve royal'le de aynı anlama sahip. 

Latince rex "kral" demek. Rex'in iyelik hali ise regis. Regalis oradan geliyor. Dolayısıyla royal, "krala/kraliyete ait, kralla/kraliyetle ilgili" anlamlarına geliyor. Royal family ile "kraliyet ailesi" denmiş oluyor mesela. Büyük otellerde royal suite vardır "kral dairesi" anlamında.
*
Lise yıllarında bir gün futboldan laf açılmış, bayan bir hocamız neden İspanyol takımlarının adının başında hep Real var diye merakla bize sormuştu da bilememiştik. Real Madrid, Real Sociedad, Real Betis... Efendim, işte o real de royal'in İspanyolcası. İspanya halihazırda krallıkla yönetilen bir ülke. Böylece Real Madrid Club de Fútbol'un Türkçesi, "Madrid Kraliyet Futbol Kulübü" olmuş oluyor. Bilen bilir, Real Madrid Kral'ın, Atlético Madrid ise halkın takımıdır derler İspanya'da. Bu real'in İngilizcede "gerçek" anlamına gelen real'le bir ilgisi yoktur.
*
İspanya'dan İran'a geçelim şimdi. Şah ve şahane kelimeleri Türkçeye Farsçadan geçmişler. Şah, kral'ın Farsçası zaten. Şahane ise "şahla ilgili, şaha ait" anlamına geliyor. Yani, royal ile tıpatıp aynı anlama geliyor. Fakat her zaman söylendiği gibi, dil canlı bir organizmadır ya, bu kelime de değişe değişe bugün artık Türkçede başka bir anlama bürünmüştür. Şahane dediğinizde insanların aklına ilk gelen anlamı "çok güzel, harika, mükemmel". Aradaki ilgiyi kavramak son derece basit. Çok güzel, harika, mükemmel olan, şaha layıktır; mantık bu. Hani, "krallara layık" derler ya, işte o mantık. 
*
Sizi bilmem ama benim için kelimelerin tarihi –en azından şu an için– insanların tarihinden daha önemli. İnsanların tarihi yalan dolandan ibaret, bir doğru varsa, on uydurma var, kelimelerin tarihiyse tek kelimeyle şahane.

17 Kasım 2014

Kuşatma

İsa’dan sonra 115 yılının 18 Eylül günü, yani yeryüzünün alacakaranlığında, Romalı komutanlardan biri, küçük ordusuyla Fırat kıyısında bir düzlükte konakladı. Aynı günlerde İmparator Traianus Edessa’yı kuşatıyordu. Gökyüzünde büyük bir ay vardı ve yorgun askerler derin bir uykuya daldılar. Romalı komutanı uyku tutmadı. Kalktı, olgun üzümlerle yüklü bağ kütükleri ile ırmağı ayıran çakıllı kıyıda uzun süre yürüdü. Romalı düşünür ve ozan Euphrates’ten dizeler mırıldanıyordu. O çağlarda bir komutanın şiir düşünmesi tuhaf değildi. Euphrates yedi yıl önce kendi isteği ile ve İmparatordan izin alarak canına kıymıştı ama işte ona adını veren ırmak ve onun kıyısında şiir ölümsüzlüğe akıp gidiyordu. Bir an durdu ve ırmağın öbür yakasına baktı. Ay ışığında parlayan uçsuz bucaksız yeni ülkeler. Yazgının ve ırmağın sınırına gelmişti. Suyun sesiyle ta uzak denizlere ulaşan derin düşlere daldı. 
Önce anlayamadı, düşün belirsiz sınırlarını mı geçmişti yoksa değişimlerin tanrısı ay, ona bir oyun mu oynuyordu? Ama gözlerinin gördüğü gerçekti. Karşıda bembeyaz bir kent yükseliyordu. Irmak tanrısının köpüklü atlarının çektiği büyük bir yelkenli gibi. "Vaşukaani!" diye mırıldandı Komutan. Atı evcilleştiren barbar kavimlerin en eskisi Hurri'lerin bin yıldır yeri bilinmeyen kayıp başkenti. Fetih kartallarının bin yıldır peşinden uçtukları beyaz güvercin, çöllerde yiten orduların düşlerindeki deniz, gözüpek gemicilerin sisler içinde aradıkları cennet, ayışığı ülkesinin başkenti: Vaşukaani. 
Sessizce soyundu komutan. Ağır zırhını ve kılıcını sandallarının ve giysilerinin üstüne koydu. Fırat'ın serin sularına daldı. Akıntıyı ve suyun pırıltılarını keserek öbür kıyıya yaklaştıkça şaşkınlığı ve sevinci arttı. Bir gerçekti gördüğü. Silkindi, çıktı. Alçak surları aştı ve kente girdi. Mermer sokaklar masmavi bir uykuda yüzüyordu. Depremlerle deniz dibine göçen batık Myra kentleri gibi. Kimsecikler yoktu ortalıkta. .Barış ya da suskunluk. Başıboş atlar dolaşıyordu küçük alanlarda. Havada koyu yeşil ve acı defne yapraklarının kokusu. Ve sakız ağaçlarının. 
Kentin en yüksek yerindeki ay tanrısı tapınağına doğru yürüdü. 
Sin tapınağının tek rahibesi olan genç kadın, büyük sunağın önünde diz çökmüş, gökyüzüne bakıyor ve soğuk yaratıcıya kendini adıyordu. Saçları yeşil yosunlar gibiydi. Yüzü duru ve aydınlık. Genç ve çıplak tenini büyük yapraklar örtüyordu. Elinde kutsal şarapla dolu gümüş bir kadeh. "Doğa kırar umutları, yazgı değişir ve tanrı yukarıdan bakar tüm olup bitenlere..." Genç kadın şarap kupasını uzattı tanrıya. Gözleri şaşkınlıkla iri iri açıldı. İşte tanrı önünde duruyordu. Çırlçıplaktı. Esmer derisinde alacakaranlığın çiğleri parlıyordu. Kupayı aldı. Doğu toprağının sayısız lezzetleriyle yüklü koyu şarabı içti ve gülümsedi. Genç kadın sessizce sunmadan önce kendini, bilinmeyen bir dilde iki sözcük mırıldandı. 
Ay, alçak tepelerin ardında kayboluncaya kadar sunağın önünde seviştiler. 
Romalı komutan, askerlerinin yanına döner dönmez Suriyeli kölelerin en bilgesini çağırttı. Genç kadının mırıldandığı iki sözcüğün anlamını sordu. Yaşlı köle bir süre düşündü, sonra, "Bizi kurtar! demek olmalı" dedi, "Arami dilinde söylenmiş bir sözdür..."
"Bizi kurtar!" Bu iki sözcük, çatallı bir doğu kılıcı gibi yüreğine dokundu Komutanın. Kente elini kolunu sallayarak giremeyeceğini anladı. Bir gecede doğan hırslı özlem, bedeninin tümünü fethetmiş, kendi yurdu gibi oturmuştu oraya. Askerlerine emir verdi, kuşatma başladı. 
Tam on yıl sürdü kuşatma. Kent, inanılmaz bir inatla direndi. Ne Yahudiye’de Simon ve taraftarları, ne de Edessa’da Abgar Prensleri böylesine direnmemişlerdi Roma ordularına. O sessiz ve evcil atların dolaştığı sokakların alçak duvarlarından oklar yağıyor, yazın alev topları, kışın bitmez tükenmez kar yığınları yolları kesiyordu. Tüm kuşatma biçimlerini denedi Komutan. Cepheden görkemli hücumlar düzenledi, gizli tüneller kazdırdı toprağın altından, kanşık dış kale yollarının haritasını yaptırdı, bir süre uzaklaşıp birden kuşatarak şaşırtmaca verdi, boşuna. Yıllar geçiyor, Komutanın bu düş kentine tutkusu artarken, ordusu ağır ağır eriyordu. 
Doğulu barbarların kentini içten fethetmeyi düşündü. Kentin bilge kişilerine elçiler yolladı gizlice. Roma uygarlığının üstünlüklerini anlattı elçiler. Felsefe ve şiir kitapları götürdüler, Latin dilinin inceliklerini öğrettiler. Barbarlar, yeni bilgileri bir sünger gibi özümlediler. Ama bütün bunlar, kapıların açılmasına yetmedi. 
Üstelik Komutan, askerleri azaldıkça kentin yakınlarına bile yaklaşamaz olmuştu. Arada sırada cesur bir Roma garnizonu surları yararak kente giriyordu. Duvarların ardında, günler süren bir boğuşmanın sesleri yankılanıyordu. Sonra sessizlik. Gidenlerden hiçbiri geri dönmüyordu. 
Milattan sonra 125 yılının gene bir güz gecesi, Romalı Komutan, düşlerinin kentine girdi. Gene kocaman bir ay vardı gökyüzünde ve yeryüzünde kimsecikler yoktu. Küçük ordusundan bir tek asker bile kalmamıştı. Yıllardır Fırat, ölü savaşçıları uzak denizlere sürüklüyordu. Zırhı yırtılmış, sandalları parçalanmış, sakalları uzamıştı Komutanın. Yorgun ve umutsuz, yanıp yıkılmış sokaklardan geçti, tapınağa doğru yürüdü. Barbarlar ölmüşlerdi ve sakin atlar şimdi uzak ovalardaydılar. 
Doğa kırmıştı işte umutları, yazgı değişmişti ve tanrı...
Yıkılmış tapınağın kırık altarı önünde ağlayan genç kadın bir an başını kaldırdı. Karşısında ayışığında parlayan eski zırhıyla Romalı bir asker gördü. "İşte geldim" dedi Komutan. Rahibe uzun uzun baktı ona ve Latince, "Neye yarar?" dedi, "kurtarılacak bir kent kalmadı ki" Sonra sessizce uzaklaştı oradan. Arkasında acı, koyu yeşil bir defne kokusu bırakarak. 
Hurrilerin yitik başkenti Vaşukaani, pek yakında, sonsuza dek Fırat’ın suları altında kalacak. Ve hiçbir arkeolog anlayamayacak barbarların ay tapınağının altarı önünde bir Romalı asker heykelinin ne işi var?
Onat Kutlar, Bahar İsyancıdır

16 Kasım 2014

Bulunamadı

Borcum var mı diye internetten Vergi Dairesine girip sorguladım. Borç Bulunamadı diye cevap verdi bana. Önüne bir maalesef koymadıkları kalmış.

Bulunmadı ile bulunamadı arasındaki fark tepe ile dağ arasındaki kadardır. Evet, ikisi de yükseltidir, fakat adı üstünde, bir dağdır biri tepe.

Bulunamadı sözünde, "Aslında bulunmak isteniyordu" anlamı vardır. "Bulunmak isteniyordu ama bulunamadı." 

Yorumu size bırakıyorum...

15 Kasım 2014

Karamsarlık

Suların bir süre akmaması gibi bir şeye mi benzetmeli bilmiyorum, insan bazen durgun bir ruh haline bürünüyor. Kesinlikle istenmeyen bir ruh hali. O yüzden bir an önce etkisinden kurtulmak gerekiyor. 

Gerekiyor gerekmesine de nasıl? Elden pek bir şey gelmez ki. Düşünmekten başka. İşin kötü yanı, düşünmek de pek fayda etmez böyle durumlarda. Hatta, fayda etmek şöyle dursun, işi daha bir karmaşıklaştırır. Zaten zihnimizin de ara ara tatile ihtiyacı yok mudur? En basit düşünceye bile kapatılması gerekir ki kendine gelsin. Beyin bir yerde, makine değil. Kaldı ki, makine bile dinlenmek zorundadır. 

Rahmetli Hasan Amcamız, "Şu insanlar," derdi, "hastalandıkları zaman gidip yorgan-döşeklerden medet umup yatıyorlar." Sonra da eklerdi:"İnsan hastalandığında yatmaz, bilakis gidip usul usul çalışır ki çabucak iyileşsin." Evet, oldukça değişik bir yaşam felsefesine sahipti Hasan Amca. Bu görüşleri de pek çoklarınca tuhaf karşılanacaktır biliyorum. Ne ki, bu sözleri öylesine kestirip atarcasına değil, fakat sahip olduğu o yaşam felsefesinin bir gereği olarak söylerdi. Çalışmaya inanırdı zaten. Az konuşur çok çalışırdı. Ömrü boyunca çalıştı. Hep de kendi bağında bahçesinde, tarlasında. Başkalarının işinde çalıştığına nadiren tanık olunmuştur.

Ben ilk gençliğime vardığımda Hasan Amca artık iyice yaşlanmıştı. Şimdi en çok da onunla yaşam üzerine uzun uzadıya sohbetler edememiş olmaya hayıflanıyorum. Elden ne gelir? Belki onda böylesi kara bulutlu ruh halleri için bir çare de vardı, kim bilir. Gerçi çalışmak derdi ona da.

Böyle zamanlarda hep aklıma gelir, kimdi şu, "Belki de bu dünya başka bir yaşamın cehennemidir," diyen adam? Sahiden de olabilir ha. Neticede "öbür dünya" dedikleri yer hakkında aslında o kadar bilgimiz yok. Peki, bu dünyanın da başka bir öbür dünya olmadığı ne malum? Bazen inanmıyor değilim, galiba dünyalar hep birbiri ardına geliyor. Bu dünyada bedenimizi bırakıp başka birine gidiyor, ruhumuzu yeni bir bedene koyup bir süre de orada yaşıyoruz. Sonra oradan da yine başka birine. Böyle sürüp gidiyor. Çok mantıklı değil mi?

Yalnız, işin içinde bir tezatlık da var. Karamsar ruh hali gündüz vakti daha bir etkili oluyor. Karanlık basıp da ortalıktan el ayak çekildi mi karamsarlık bir nebze azalıyor sanki. Belki de bana öyle geliyordur, ne bileyim. Gece oldu mu karamsarlığı tavana vuranlar da vardır belki.

Karamsar kelimesinin kökü kara'dır. Kara olan her şey talihsizdir. İnsanlık, kara olanı kötüleyip küçümsemiştir. Kara kedi buna en güzel örnektir. Buna karşılık, ak olan her şey yüceltilmiştir. Halbuki kara yoksa ak da yoktur, bu çok basit bir yasadır. Yanında kara olmasaydı ak da olmayacaktı gayet tabii. Şu halde karamsarlık da sandığımız kadar kötü bir şey olmayabilir mi acaba? Üzerine düşünmekte çok yarar var bence. En azından avunmuş oluruz böyle düşünmekle. Karamsarlık aslında kötü bir durum değildir diye kendimizi inandırmaya çalışırız.

Her şey bir yana, insan yazı da yazmak istemiyor karamsarlık zamanlarında. Çalış, geçer derdi Hasan Amca. Ama bu yazı yazma işi de öbür işlere benzemez ki. Diyelim elinde kürek, bahçede çalışıyorsun, her hâlükârda yaptığın iş aynı, o anki ruh halin ister durgun olsun ister şen şakrak. Ama yazmak öyle mi, kıymetsiz bir blog yazısını bile insan neşeli bir ruh haliyle yazmak istiyor vallahi.


Gene de yaşam devam ediyor ya...

13 Kasım 2014

Sağanak

Otobüs İbrahim'i yarım saat sonra bırakacak. Bırakıp yoluna devam edecek. Kalan yolcular kim bilir nereye gidecekler. Dakikalardır yağmur çiseliyor. İbrahim, bir dışarıda akıp giden görüntüleri, bir camlara vuran damlaları izliyor. "Şemsiyemi yanıma alsaydım ya," diye söyleniyor içinden ve ekliyor: "Gerçi hafiften yağıyor, bu yağmurda ıslanılmaz."

Bildi bileli, kendini şanssız bir adam addediyor. Sayısız kez, "Hiç şansım yok bu hayatta," demişliği vardır. Sayısız kez, "Ben gibi şanssızını görmedim," demişliği vardır. Hayata hep şans - şanssızlık penceresinden bakar.


Kimseden ses yok. Şoförün açtığı müziğin sesi kısık, yalnızca kendisi duyabiliyor. Zaman çabucak geçiyor. Şehre girmek üzereler. Yağmur şiddetleniyor. Cam silecekleri hızlanıyor.


"Vay arkadaş, ne bahtsız adamım ben!" diye söyleniyor yine, "Bir saattir usul usul yağan yağmur, ben birazdan ineceğim diye sağanağa döndü. Böylesi de anca beni bulur. Şemsiyem de yok..."


Otobüsten iniyor İbrahim. İnmesiyle ıslanmaya başlaması bir oluyor. Gideceği yere varana dek sırılsıklam olacak. Ne yapsın?..

***
Bu hayata İbrahim'in gözünden bakanların haddi hesabı yok. Adına şanssızlık denen zehrin etkisi bir türlü geçmek bilmez. Yaşam öyle bir hal almıştır ki her şeye yakıştırılır da bir tek yaşanılmaya yakıştırılmaz. Ha bire bir şeyler alıyorken hiçbir şey vermez. Kepçeyle alıyorken çay kaşığıyla vermeye bile eli gitmez. Eli bol, gönlü bol davranması gerekir ama bir cimriden farkı yoktur. 

Sözün kısası, hayata düşmanvari bir gözle bakanların sayısı hiç de az değildir.
***
Islana ıslana, söylene söylene kaldırımlarda yürüyor İbrahim. Bu yaşamın anlaşılmazlığına, bu dünyanın düzensizliğine içinden küfürler savuruyor. Fakat bu küfürler ne yaşamın ne de dünyanın umurunda, her ikisi de kayıtsız. İbrahim buna daha bir bozuluyor, bozuldukça küfürlerin şiddetini daha bir arttırıyor. 
***
Haklı elbet, haklı olmasına haklı. Gelgelelim, yaşamın keşmekeşinde göz ardı ettiği şeyler var.
***
Aslında şehirde bir saattir sağanak yağmur yağıyordu. Otobüsün geçip geldiği yollardaysa çiseliyordu. İşte, İbrahim bunu bilmiyor. Kendisi şehre geldikten sonra yağmur şiddetlendi sanıyor. Yaşam ve dünyayla beraber bu şehre ve kendisini ıslatan sağanağa da küfrediyor. Halbuki ne şehrin bir suçu var ne yağmurun. Bu şehre kendi ayaklarıyla geldi İbrahim. Gelmese ıslanmayacaktı.

12 Kasım 2014

Serçenin yuvasında bir nar olsa

Bir serçe kuşu günde birkaç nar tanesi yiyerek yaşamını sürdürebilir. Nasıl ki biz insanlar zor koşullarda günde çok az da olsa bir şeyler yiyerek hayatta kalmayı başarabiliriz, serçeler de günde birkaç nar yiyerek hayatta kalabilirler kanımca. Serçelerin gözünden bakarsak, çok iyi bir hayat olmayacağı kesin. Ama işte, adı üstünde, zor koşullar.

(Kış yaklaşınca ister istemez aklıma geliyor bu. Serçe göçmeyen bir kuştur, sınıfta çocuklara da söyledim bunu dün. Bundan ötürü kışın çok yiyecek sıkıntısı çeker. Her kim ki karlı günlerde serçelerin ne yiyip içtikleri üzerine iki dakikasını ayırıp düşünür, en yüce insan odur.)
.
Bir serçenin bir narı olsa, yalnızca bir narı, bütün bir kışı onunla geçirebilir. Günde birkaç tane yiyerek baharı getirebilir. Gelgelelim, bu yeryüzünün düzeni öyle bir düzen değil. Serçenin, yuvasına narı taşıyabilecek gücü yoktur. Yuvasında da zaten narın sığacağı yer yoktur. İşte keşke sözcüğünün doğduğu yerdir burası. 

11 Kasım 2014

Çobanın kalbi

Bir dağ köyüne giden yoldur bu. Kendisi de dağların üzerinde. Her şeyin iyisi şehirlere layıktır ya, asfaltın da iyisi şehir caddelerine, kötüsüyse dağ yollarına dökülür. Bundan ötürüdür kışın ağırlığına dayanamaması dağ yollarının. Bu yüzden her yıl karlar eriyip yerler kuruyunca yamanması icap eder. Biraz çakıl, üstüne de biraz zift, seneye Allah kerim... 

Taze asfalt dökülüp işçiler gerisin geri gittikten sonra dağlarda koyunlarını otlatan bir çoban yola yanaşır. Birer birer eline aldığı çakıl taşlarından güzelce bir kalp yapar özene bezene. Kendi kalbidir bu. Kim bilir kaç zamandır sızısını duyduğu sevda okunu eklemeyi de unutmaz. Ve elbette kendisinin ve "onun" adının baş harflerini de ekler kalbinin içine. Sonra yolun kıyısında durup uzun uzun izlemeye koyulur eserini. Döner koyunlarına bakar, onlara da gösteresi gelir, gururlanır. 

Bu yoldan gelip geçenler, ne onun, ne de sevdiğinin kim olduğunu bilemezler. Fakat sevdasını görürler elbet. O da sevgisinin bir kanıtı olarak yola çizdiği bu kalbi insanlar gördü diye uzaktan uzağa, içten içe sevinir durur.

9 Kasım 2014

Yıkılan duvarların duyguları

Bugün Berlin Duvarı'nın yıkılışının yirmi beşinci yıldönümüydü. Evet, zaman çok çabuk geçiyor. Tarihe, "yakın tarih" adı altında tanık olmak da tuhaf doğrusu. Bizden önce olup bitenler, mesela altmışlar, yetmişler bir yana, çocukluğumuzda tanık olduğumuz olayların üzerinden de hatırı sayılır denebilecek zamanlar geçmiş olduğunu görmek tuhaf geliyor, evet. Çernobil felaketinin üzerinden yirmi sekiz yıl geçmiş. Oysaki, çok iyi hatırlıyorum, el kadar çocukken televizyonda görünce merakla anneme neler olduğunu sorduğumda, iki-üç yıl önce büyük bir patlama olmuştu, diyerek bana meseleyi anlatmaya çalışmıştı. Demek ki annemin bana bunu anlatışının üzerinden yirmi beş yıl geçmiş; çeyrek yüzyıl. Nasıl derler, eğer ömrümüz vefa ederse ellinci yıldönümü de göz açıp kapayıncaya kadar gelmiş olacak. İnsanın çocukluğunun yakın tarih olmuş olması da bir başka tuhaf. 
*
Sekiz buçuk yıl etmiş, okuduğum okula Oya Baydar gelmişti. Kendisini Milliyet'teki yazılarıyla tanıyordum birkaç yıldır. Gazetede okuyordum ama kitaplarından hiç haberim yoktu. Gidip önce konuşmasını dinlemiş, sonra da kitaplarından birini alıp imzalatmıştım. Sanırım oradaki en ucuz kitaptı da ondan onu almıştım, öğrenciydim, param yoktu. O zamanlar nedense soyadımla adımı da birbirlerinin yerine kullanıyordum. İmzalattığım kitabımı alıp oradan ayrıldım. "Yıkılan duvarların duygularıyla." yazmıştı Oya Baydar. Ne demek istediğini ilkin anlamadım tabii. Daha sonra okuyunca, kitapta yıkılan bir duvarın olduğunu gördüm. Meğer bu kitap "1989 Sonbaharı'nda [Almanya'da] doruğa ulaşan çalkantıların yaşanması sırasında edinilmiş izlenimlerden, gözlemlerden yola çıkılarak yazılmış öykülerden oluşuyor"muş. Çünkü Baydar da 12 Eylül'le birlikte yurtdışına kaçmak zorunda olan aydınlardan biri. On bir yıl Batı Almanya'da yaşamış. Böylece Duvar'ın yıkılışıyla sonuçlanan iki Almanya'nın birleşmesi sürecinden önceki ve sonraki çalkantılı zamanların bizzat tanığı olmuş.
*
Berlin Duvarı'nın yıkılışıyla iki Almanya'nın birleşmesini konu alan çok güzel bir film var: Elveda Lenin. Doğu Almanyalı fakir bir ailenin öyküsünü anlatır. Ağır bir hastalık geçirip komaya giren annesini iyileştirip ayağa kaldırmaya uğraşan bir genç, annesinin gözlerini açmasıyla birlikte ağır bir görevin içinde bulur kendini. Annesinin asla heyecanlanmaması, hayatındaki her şeyin gayet normal olması gerekmektedir. Gelgelelim kadın komadayken Duvar yıkılmış, iki Almanya birleşmiştir. Doğu Almanya'nın siyasi felsefesine son derece bağlı, kendi halinde bir yaşam sürüp giden bu kadın gerçeği eninde sonunda öğrenecektir ancak biricik oğlu bunu ona nasıl söyleyeceğini düşünüp durmaktadır. Bir gün kadın yattığı odanın penceresinden karşı binanın duvarında kocaman bir Coca-Cola reklamı görünce buna bir anlam veremez. Oğlu da çaresiz, annesine bir yalan uydurur. "Coca-Cola aslında sosyalist bir içecekmiş," der, "şimdiye kadar bizden gizlenmiş bu," diye de ekler. Gerisini anlatmayayım, izlenmesini öneririm.
*
"Yıkılan duvarların duyguları" çağrışım gücü yüksek, derin anlamı olan bir söz gibi duruyor. Yıkılan duvarlar ne duyar ne düşünürler acep? Yıllar yılı ayakta kalmış duvarlar... Hele de bu duvarlar insanları birbirinden ayırmak için dikilmişlerse? Birbirini sevenleri; akrabaları, dostları, birbiri için atan yürekleri ayırmışlarsa? Ne duyar ne düşünür duvarlar? Hani derler ya, filanca şey dile gelse de konuşsa... Böylesi duvarlar da yıkılmadan önce dile gelseler de konuşsalar... Kim bilir neler anlatırlar.

7 Kasım 2014

Bilginin kıymetiharbiyesi

Sende bir elma var, bende bir elma var,
Sen bana elmanı ver, ben sana emlamı vereyim,
Yine senin bir elman olur, benim bir elmam olur.

Sende bir bilgi var, bende bir bilgi var,
Sen bana bilgini ver, ben sana bilgimi vereyim,
Senin iki bilgin olur, benim iki bilgim olur.

Anonim

5 Kasım 2014

Komşu Ülkeler

Diğer ülkelerin kendi dillerindeki adları nedir, hiç merak ettiniz mi? Mesela bizim Çin dediğimiz ülkeye Çinlilerin kendisi ne diyor acaba? Uzakdoğu'daki şu pek ünlü ülkeye biz Japonya diyoruz, İngilizler de Japan, peki ama Japonlar kendi ülkelerine ne diyorlar? Bizim kısa adıyla bildiğimiz ülkelerin, örneğin İngiltere'nin tam adı nedir?

Bu tür şeylere çocukluğumdan beri meraklıyım işte. Hatta son yıllarda eskiye kıyasla merakım epey bir azaldı, siz beni eskiden görecektiniz ayıptır söylemesi. Haritalara da çok meraklıyım. Henüz daha ilkokula bile başlamamışken kendini belli eden bir merak bu. Bir harita koleksiyonum da var. (İçinde eski haritalar yok maalesef ama koleksiyon neticede.)

Dün facebook'ta bu ülke adlarıyla ilgili bir şey gördüm de bu konu aklıma geldi yine. Bir-iki yıl önce yazacaktım güya, unutuvermişim. Bizim komşu ülkelerin kendi dillerindeki adlarını merak ettiniz mi hiç? Ben on beş yıl kadar önce Ermenistan'ın adını öğrendiğimde şaşırmıştım. Keza birkaç yıl önce Gürcistan'ın adını öğrendiğimde.

Demin sorduğum soruların yanıtını vereyim önce. Sonra da gelin komşularımızın kendi dillerindeki tam resmi adlarının ne olduğuna ve ne anlama geldiklerine bakalım. Çin'in Çince adı Zhongguo. Japonlar da Japonya'ya Nihon veya Nippon diyorlar. İngiltere dediğimiz ülkenin tam adını Türkçeleştirdiğimizde Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı olur. Ve işte komşularımız, kendi dillerindeki resmi adları ve bu adların anlamı:
  1. Republika Balgariya: Bulgaristan Cumhuriyeti
  2. Elliniki Dimokratia: Helen Cumhuriyeti
  3. Kypriaki Dimokratia (Rumca), Kıbrıs Cumhuriyeti (Türkçe)
  4. El-Cumhuriye el-Arabiye es-Suriye: Suriye Arap Cumhuriyeti
  5. Cumhuriyet el-Iraq (Arapça), Komarî Eraq (Kürtçe): Irak Cumhuriyeti
  6. Comhuri-ye Eslami-ye İran: İran İslami Cumhuriyeti
  7. Azerbaycan Respublikası: Azerbaycan Cumhuriyeti
  8. Hayastani Hanrapetut'yun: Ermenistan Cumhuriyeti
  9. Sak'art'velo: Gürcistan

Bunlar da komşu ülke adlarının kendi alfabeleriyle özgün yazılışı:
  1. Bulgaristan: Република България
  2. Yunanistan: Ελληνική Δημοκρατία
  3. Kıbrıs: Κυπριακή Δημοκρατία / Kıbrıs Cumhuriyeti
  4. Suriye: الجمهورية العربية السورية
  5. Irak: كۆماری عێراق / جمهورية العـراق
  6. İran: جمهوری اسلامی ایران
  7. Azerbaycan: Azərbaycan Respublikası
  8. Ermenistan: Հայաստանի Հանրապետություն
  9. Gürcistan: საქართველო

4 Kasım 2014

Ağaran Bir Suyum

Nereden mi anlıyorum yaşlandığımı 
Kadınlar gittikçe daha güzel

Güneş daha hızlı adımlıyor gökyüzünü 
Sular daha soğuk rüzgâr daha serin

Eskiden her konuda konuşurdum istekle 
Bir geniş gülümsemeyle dinliyorum şimdi

Büyük yapılar ışıklı çarşılar bitti 
Ara sokaklara salaş kahvelere gidiyorum

Kurtulmak için çırpındığım çocukluğu 
Yeniden öğreniyorum çocuklardan şaşarak

Bütün sesler çın çın bir yalnızlık oluyor 
İçimden geçenleri söyledim sanıyorum

Birisi bir şarkı söylemesin kederle 
Tenimde bir titreme kirpiklerimde buğu

Kısa söz basit eşya kedi sevgisi 
Aktıkça ağaran bir suyum zamanın ırmağında

Nereden mi anlıyorum yaşlandığımı 
Kadınlar daha güzel kadınlar daha uzak...

Şükrü Erbaş

3 Kasım 2014

Zürafa

Zürafaya özenen çocuklar olmuştur muhakkak. Çünkü, malumumuz üzere, boynu uzundur bu hayvanın ve herhangi yüksek bir yere çıkmadan uzakları görebilir. Doğrusu, yüksek bir yere çıkmak yalnızca uzakları görebilmek için değildir. Çocuklar bazen biz yetişkinler için hiç de yüksek sayılmayan, fakat boylarını aştığı için öte tarafını göremedikleri duvarların ardına bakabilmek için ya yüksek bir yere çıkmaya veyahut birileri tarafından yukarı kaldırılmaya gereksinim duyarlar. Bazen de, herkesin toplanıp izlediği seyirlik bir şeyi, boyları haliyle kısa olduğu için öbür insanlardan fırsat bulup da izleyemezler ve yine birilerinin kendilerini kaldırmasına ihtiyaç duyarlar. Böylesi kimi durumlarda etrafı görebilmek için ağaca çıkar çocuklar. Ama her çocuğun harcı değildir ki ağaca çıkmak. Hem sonra, her zaman ağaç bulunmayabilir. İşte çocuklar boylarının kısa oluşunun dezavantajlarıyla sık sık karşılaştıkları için bol bol hayal kurarlar, kurdukları hayallerde kendilerini büyütürler. Böylece akıllara zürafa gelir. Zaten çocuklar için büyümek demek uzamak demektir. Düz mantık. Meselenin burasında kafalar bulanmasın diye iki açıklama yapmak lazımdır. Apartmanların çok yüksek katlarında oturan çocukların her şeyi gayet de rahat görebilecekleri gibi bir düşünce varsa kafalarda, işe yaramayacağı peşinen bilinmelidir. Zira yüksekliğin ne zaman nerede lazım olacağı bilinmez. Zürafaya özenme meselesinin kaynağı da burasıdır. Pek tabii, aşırı derecede saçma bulunma ihtimali de var bu savın, hadi oradan, zürafaya özenen çocuk da mı olurmuş! Olur diyorum ben, her şey olur. Çocuklar ki hayal güçleri sınırsızdır, illa ki dünyanın bir yerlerinde zürafaya özenenleri de çıkmıştır. Pek mantıksız bir hayal de değildir bu, alt tarafı zürafa olmak isteyeceksin. Boynun uzun olacak ve her an etrafında olup biten her şeyi görebileceksin. Aslında daha da mantıklısı, boynunun zürafa gibi her zaman değil de, şöyle bir tür sihir gibi, senin dilediğin an uzayıp dilediğin an kısalmasıdır. 
.
Hayatımda hiç zürafaya özenmedim ben. Herhalde çocukluğunda zürafaya özenmiş ki bunları böyle söylüyor, diye düşünülebilir. Hayır. Üç-dört yaşlarımda ablalarımla oynadığımız oyunlarda köpek olmuşluğum vardır ama. Hiç kimseyi eve yaklaştırmayan köpekler tanıyordum çünkü, düpedüz onlara özeniyordum. Buna karşılık, balık olduğumu hiç hatırlamıyorum. Çocukluğum dedim de, okulda Köpeğe Özenen Çocuk diye bir hikâye okutmuşlardı bize. Bir köyde yaşıyordu aile. Sabahleyin kalkıp evcek tarlaya gidiyorlardı çalışmaya. Bir gün Ali'nin dikkatini evin köpeği çekiyordu. Köpek de her sabah onlarla tarlaya geliyor fakat gelir gelmez gidip bir ağacın gölgesine uzanıyordu, ta ki akşama onlar eve dönene kadar. Öğle vakti yemek yenince köpeğe de veriliyordu,  böylece karnı da doyuyordu. Ali de o köpeğe özeniyordu işte. Demek ki güneşin altında çalışmadan da yaşayıp gitmek mümkünmüş. Ertesi gün aile sabahtan tarlaya gelir gelmez Ali köpeğin yaptığı gibi gidip bir ağacın gölgesine boylu boyunca uzanıyordu. Bunu soran babasına da meramını açıklıyordu. Babasıysa, peki oğlum, senin keyfin bilir, yollu bir şeyler söyleyerek kendi haline bırakıyordu onu. Öğle olunca annesi, babası, kardeşleri işi bırakıp yemeğe oturunca Ali de hemen yanlarına gidiyordu, fakat babası, sen şöyle uzakta dur, sofraya yanaşma, bekle, diyordu. Şaşırıp bunun nedenini sorduğundaysa, ee, köpeğe özenen sensin oğlum, o halde köpek hangi muameleyi görüyorsa sen de onu göreceksin demeye getirerek güya ders veriyordu oğluna. Çocukların çalıştırılmasının kötü bir şey olduğu düşüncesi henüz yoktu piyasada o zamanlar, ya da vardı da benim haberim yoktu. O zamanlar ülkemizde çocuklar insandan da sayılmıyordu galiba. Hoş, şimdi de sayıldığı pek söylenemez ya. Dediğim şudur ki, çocukların diledikleri zaman köpek, diledikleri zaman zürafa olma hakları vardır. Hatta ejderha olma hakları da.

Zürafa Afrika'da yaşar ama Afrika dışında da herkesçe tanınır. Dünya çocukları arasında zürafayı bilmeyen yoktur. Resimlerden ya da belgesellerden görülmesine rağmen bu kadar bilindik olan başka bir hayvana rastlamak zordur. Tanrı her hayvana bir nitelik bahşetmişken zürafaya iki tane uygun görmüş, hem desenleri var, hem boynu uzun. Çok güzel zürafa resmi çizen bir kız var, adı Fatma. Geçen gün bizim okula İstanbul'dan kitap filan gönderildi. Kitaplar kullanılmış ama temiz. Çoğunun üstünde Fatma yazıyor. Biz de bu Fatma'nın, kitapları gönderen kişinin kızı olduğuna kanaat getirdik. Kitapların birinin iç kapağına çizilmiş çok güzel bir zürafa resmi var. Halbuki kızın yaşı çok küçük olmalı, çünkü kitaplar birinci, ikinci sınıf düzeyinde. 

Zürafa bir zamanlar eşekti. Sonra büyüdü at oldu. Ondan sonra da şimdiki haline dönüştü. Bir zamanlar eşek olduğunun en büyük kanıtı yeleleriyle kuyruğunun ucudur. Dileyen bakabilir, zürafanın yeleleriyle kuyruğunun ucundaki kıl yumağı tıpatıp eşeğinkilere benzer. Tabii o zamanlar atgillerin boynuzları vardı. Atın, eşeğin, zebranın hep boynuzu vardı. Zamanla evrile evrile boynuzları tamamen ortadan kalktı. Öte yandan zürafanın da evrile evrile boynu uzadı fakat boynuzları tam olarak ortadan kalkmadı. Çünkü enerjisinin neredeyse tamamı boynunun uzamasına gitti. Fakat zürafanın ayaklarının atgillerin aksine tek toynaklı değil de çift toynaklı oluşu bilim insanlarını uzunca bir süre düşündürmüştür. Ama sonunda bunun da nedeni anlaşılmıştır. Tanzanya'da bulunan bir belgeye göre zamanın birinde zürafanın birinin ayağına sivrice bir taş batmış ve toynağını ikiye ayırmış. Bu durum hemen genlerine işlemiş ve bu zürafanın yavrusu çift tırnaklı olarak doğmuş. Bunun da annesi gibi tek ayağı çift tırnaklıymış, öbürleriyse tek tırnaklı. Bu da büyüyüp bir yavru doğurunca yavrusunun iki ayağının tek tırnaklı, ikisinin de çift tırnaklı olduğu görülmüş. Böylece dört kuşakta zürafalar tamamen çift tırnaklı hayvanlar haline gelmişler.

2 Kasım 2014

Her tevi afitab ve suayi mahitab

Filmlerde diyalog ve tirat sahnelerini çok severim. Bazı filmlerde öyleleri var ki, kelimenin tam anlamıyla bayılırım. İşte onlardan biri, Ezel Akay'ın Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü filminden bir sahne:

— Her tevi afitab ve suayi mahitab,
sultanül selatinül Arab vel Acem ve Rum,
zillullahi fil alem Demirtaş Han,
(güzel oldu) 
Kâfinur'u sizin eteğinize gönderirüz.
Naçiz hazinemiz, zat-ı şahanenin gölgesinde,
(yok bu olmadı, dur)
gölgesinden...
—cömertlik ve bereketüyle şerefyam ola!
—Hah, şerefyab ola!
(Güzel oldu).

Bu sahnede, Eşrefoğlu Beyliği'nin sahibi Süleyman, Anadolu Tatar valisi Demirtaş'a, ya da özgün adıyla Timurtaş'a kendisine ilişmemesi için Kâfinur adlı çok değerli bir elmas eşliğinde göndereceği bu "çok yağlı" mektubu yazdırmaktadır. Süleyman "Cenk itme, sevüş" felsefesini benimsemiş biridir. Kaldı ki cenk etmek istese bile edemeyecektir, zira gücü kalmamıştır. Mektubu, iyice küçülmüş olan beyliğin elinde kalan son elçi olan Hacivat Çelebi yazmaktadır. Kadı Pervane de divanda hazır bulunmaktadır.

Kadı Pervane, affedersiniz puştun tekidir. Kadısı olduğu beyliği yıkma telaşında olan bir menfaatçidir. Bu yüzden de Süleyman'ın yazdırdığı mektubu, baştan sona ağır küfürlerle dolu başka bir mektupla değiştirtir, içinde güya Kâfinur'un olduğu küçük bir sandığa da bir yılan koydurur. Hacivat'ı da sevmemektedir zaten. Böylece bir taşla iki kuş vuracaktır, hem Süleyman, hem Hacivat.
*
Ezel Akay'ın sinemasını oldukça beğenirim. Eşrefoğlu Süleyman'ı oynayan da kendisidir. Hacivat Çelebi'yi Beyazıt Öztürk, Kadı Pervane'yi ise oyunculuğunu hayli hayli beğendiğim Güven Kıraç canlandırıyor.
*
Hacivat Çelebi hemen yola çıkar. Demirtaş'ın karargâhına varır. Çadıra alınır. Hayli sert mizaçlı biridir Demirtaş. Elçi hediyeyi sunar, okumak üzere mektubu çıkarır. Çıkarır ki ne görsün, mektup değişmiş; küfürle doludur. O da ne yapsın, canını kurtarmak için bir şeyler uydurmaya bakar. Mektubu okuyormuş gibi bol keseden sallamaya başlar:

Hakanlarun hakanu,
âlemi cihan! 
Hem ad ü hemü de hakim,
melik ve sultanlarun medaru iftiharu Demirtaş Han, 
Allah bizi sana bağışlaya! 
Zamanun ışığu, 
harici ve dahili mihrakların yok edicüsü, 
kâfir ve müşriklerin kökünü kazıyıcu, 
mücahüt, 
her şeyden önce, Allah cennette rütbesini yükseltsin inşallah! 
Memalikül İslam ve Biladı Rum'un koruyucusu, 
gazilerin gazisü Demirtaş Han, 
Alâüd-dünya ve eddün münzil İslam vel müslimin...

Hacivat'ın sayıp döktüğü bu övgüler iyidir güzeldir ama hesaba katmadığı bir şey vardır. Demirtaş Müslüman değildir. Bundan ötürü de o son övgüleri duyar duymaz kızgınlıkla yerinden fırlayıp "Men Müslüman değilem!" diye bağırır. O sırada adamlarından biri mektubu Hacivat'ın elinden kaptığı gibi okumaya başlar. Şunlar yazılıdır: 

Domuzun yılandan doğmuş evladı Demirtaş,
senin o taş gibi karanfilinü kızgın demirden anahtar ile açacağüz,
billur kaselü Rum diyarının en yaşlı kısraklarına tokmaklatacağüz,
senin ananın o yoğurtlu...

Keskin bir kılıç sesi duyulur. Mektuptaki bu küfürleri okuyan en yakın adamının kellesini bir vuruşta kesip yere fırlatır Demirtaş, o derece hiddetlenmiştir. O hiddetle ordusunu toplayıp hepsini yakıp yıkmak üzere Eşrefoğulları ve diğer beyliklerin üzerine yürür.

Demirtaş çadırdan çıkıp gittikten sonra elçi Hacivat Çelebi sonunun geldiğine o denli emindir ki, peşinen yere eğilip boynunu kılıcın önüne serer. Oysaki Demirtaş'ın çadırında yer alan Eretna her şeyin farkındadır. Bu oyunun Pervane tarafından oynanmakta olduğunu da biliyordur elbette. Onun sayesinde kurtulur Hacivat.
.
En sevdiğim filmlerden biridir bu. Hiç izlememişsem beş kez izlemişimdir. Bu diyalog sahneleriyle öbür bir-iki sahneyi izleyişimse on kereden az değildir.

Filmde Karagöz'ü de Haluk Bilginer canlandırıyor. Onun oyunculuğu da elbette şapka çıkarılacak cinsten. Bu filmde de öbürlerinde olduğu gibi harika bir rol çıkarıyor. Ondan hiç söz etmedim, çünkü amacım andığım sahnelerden söz etmekti sadece.

Henüz izlemediyseniz mutlaka bir an önce izlemelisiniz.

31 Ekim 2014

30 Ekim 2014

İki kelime: metro, metropolitan

Geçen gün bir arkadaşım metro kelimesinin kökenini merak ettiğini söyledi. Bilmiyorum ama araştıracağım dedim. Acaba metre ile bir ilgisi var mıdır diye de düşündüm ama bir çıkar yol bulamadım. Çünkü metre'nin Grekçe metron'dan geldiğini ve anlamını biliyordum. Bugün baktım, metre'yle metro'nun bir ilgisi yokmuş.

Metro kelimesi Paris metrosuyla ortaya çıkmış. Metroyu işleten şirketin adı Compagnie du chemin de fer métropolitain de Paris imiş. Türkçesi Paris Büyükşehir Demiryolu Şirketi. Kısaltıp Le Métropolitain demişler. Daha sonra bunu da kırpıp Métro haline getirmişler. Bugün bildiğimiz anlamıyla büyük şehirlerdeki yolcu trenlerine genel olarak metro denmesinin kaynağı burası.

Metro bir kısaltma olup metropolitan'dan geliyor dedik. Peki metropolitan ne demek? Metro ve polis sözcüklerinden müteşekkil birleşik bir sözcük olan metropolis'ten geliyor o da. Buradaki metro ile az önce andığımız tren anlamındaki metro'yu karıştırmamak gerekir. Burada metro "anne" demek olan meter'den gelir. Polis ise "şehir" demektir. Dolayısıyla metropolis "ana şehir" anlamına gelir. Anakent bugün de büyükşehir yerine kullanılıyor zaten. Metropolitan, "Büyükşehire ait, büyükşehirle ilgili" gibi bir anlam verir. Mesela metropolitan belediye dediğimizde büyükşehir belediyesi demiş oluruz. 

Buradaki "anne" anlamındaki meter'i de uzunluk ölçüsü olan İngilizce meter ile karıştırmamak gerek. İngilizcede "anne" demek olan mother'ın meter ile aynı kökten doğduğunu eklemeyi unutmayalım.

Eski Yunan'da şehir devleti sistemi olduğunu da hatırlatalım. Şehir devletlerinden güçlü olanlar, örneğin Atina ve Sparta, daha küçük ve güçsüz olan öbür şehir devletlerini zaman zaman sömürerek kendi kolonileri haline getirirlerdi. İşte küçük kolonilerin bağlı olduğu bu büyük şehir devletlerine metropolis, yani "ana kent" denirdi. Bugünse dünyanın belli başlı birçok dilinde nüfusu bir milyonu aşan şehirlere metropol denir, buna Türkçe de dahil.



 Kaynak: Bura, şura, ora.
Sayfa başına git