19 Mayıs 2015

Tutulmaz Sözler

Dün sözümü bozdum ve bir kitap aldım. Hani şurada söylemiştim, bir süre kitap almayacağım diye. Aslında daha geçen haftadan niyeti bozmuştum ben. Italo Calvino amcamızın Görünmez Kentler'i okunacaklar arasında sırasını bekliyordu kaç zamandır. Geçenlerde gidip bir kütüphaneden aldım ve okumaya başladım. Baktım, beklediğimden de güzel bir kitap. Yüz sayfa kadarını okudum. Fakat gördüm ki hiç tatmin edici bir okuma değil. Bari bu yüzeysel bir okuma olsun, geri kalanını da bitireyim de hiç ara vermeden ikinci okumaya geçeyim, dedim kendi kendime. İkincisinde not ala ala, sindire sindire okuyacaktım. Fakat kitabın kütüphaneye ait olması ufak bir sorun olarak duruyordu. Şayet sindire sindire okuyacaksam kitap benim olmalı. Benim olmalı ki dilediğim gibi kullanabileyim. Sözgelimi, yeri gelecek kenarına not almak gerekecek, yeri gelecek renkli kalemle bir cümlenin altını çizmek icap edecek. Bunun yanında, bir de kütüphaneden aldığın kitabın bir süresi var, okumanı o süreye sığdırmak zorundasın. Gerçi süre pek de sıkıntı değildi ama ben bu kitabı almanın her bakımdan iyi olacağına karar verdim. Öyle metrolarda okunacak bir kitap değil işin açıkçası.

Dün Söğütözü'nden Kızılay'a gider gitmez YKY kitabevinin yolunu tuttum. Geçen hafta da gelmiştim ya, akşamdı, kapanmıştı. Dedim ya, o zamandan bozmuştum niyeti. Gelmişken raflara bir göz atmamak olmazdı tabii. On dakika kadar bakındım. Bunu zaten çok yapıyorum. Kitap almamaya karar verişimden bu yana nereden baksan on beş kez kitapçıları dolaşmışımdır. Kitabımı aldım ve çıktım. Gittim bir kafede oturdum, sunuş kısmıydı, şuydu buydu okudum. Kitabın kendisine evde sakin kafayla başlayacaktım. Kütüphaneden aldığım, 1990 basımı, Remzi Kitabevi'nden. Işıl Saatçıoğlu'nun aynı çevirisi olmakla birlikte, YKY'nin bu basımında Calvino'nun kitap üzerine iki kısa yazısı da var.

Bir süre kitap almamaya karar verişimi açıkladığım iki ay önceki o yazıda, "Bu kararı almış olmam, bundan böyle hiç kitap almayacağım anlamına gelmez, ... bazı çok değer verdiğim, kitaplığımda dursun dediğim kitaplar olabilir ve ben de bir ara karar'la almak isteyebilirim," demiştim. Tam da dediğim oldu ve işte bir tane aldım. Ama kararım hâlâ geçerlidir, bu kitabı almam da bir ara karar olmuş oldu. Kararıma da uyuyorum zaten, eski ben olsaydım bu kadar kitapçı dolaşan biri olarak şimdiye kırk kitap almıştım.

17 Mayıs 2015

Elektrik var

Proton, nötron, elektron...

Protik yok,
Nötrik yok,
Elektrik var. 

Bu ne iştir, biri açıklasın?

16 Mayıs 2015

Umut

Bazen de üşümüş parmaklarımızı güneşte ısınmış saçımızda dolaştırırız.

14 Mayıs 2015

Fotoğraf bloğuma beklerim

PhotoGar adlı fotoğraf bloğumu açalı beş yılı aşkın bir süre olmuş. İlk fotoğrafın kayıt tarihi 1 Eylül 2009 olduğuna göre tam da o zaman açmış olmalıyım. Zaten o zaman üç tane fotoğraf yayımlamış ve beş ay boyunca uğramamışım. Doğrusu öyle bir an önce yapıp da bitireyim dediğim bir iş olarak düşünmemiştim. Çektiğim fotoğrafları ayrıca yayımlayabileceğim bir yer olsun diye düşünmüştüm. 7 Mart 2010'da ise, artık rayına girdi diyerek burada da duyurusunu yapmıştım. Gelgelelim o zamanlar da iki-üç ay boyunca otuz-kırk fotoğraf yayımlamış, sonra yine bir yıl boyunca uğramamışım.

Naçizane, fotoğrafla amatör düzeyde ilgileniyorum. İyi fotoğraf çektiğimi de söyleyemeyeceğim. Kendim bile çektiklerimin az bir kısmını beğenirim. Ama gene de çekiyorum işte. Heves... PhotoGar'da bugüne kadar yayımladığım fotoğrafların üçte biri kendi çektiklerim, üçte ikisiyse başkalarına ait olanlar. Bu düzeni sürdüreceğim. İnternette karşıma çıkan güzel fotoğrafları yayımlayacağım sık sık. Kendi çektiklerimi de koyacağım gene. Hatta arkadaşlarımın güzel fotoğraflarını da yayımlarım. 

Güzel de bir tasarımı oldu, herkesi beklerim.

Misafirlerimiz

13 Mayıs 2015

Ata binen imparator

21 Aralık 1917'de Köln'de doğdum. Birinci Dünya Savaşı'nın en berbat açlık yıllarında babamın sekizinci çocuğu olarak geldim dünyaya; babam, çocuklarından ikisini daha erken yaşlarında toprağa vermişti. Kendisi savaşa ve imparator soytarısına lanetler savururken, ben gözlerimi açtım hayata. Sonraları bir ara babam bana imparatoru heykel olarak gösterdi: "Bak orada, yukarıda," dedi, "uyuz atının üzerinde hâlâ Batı'ya doğru koşturup duruyor; oysa hanidir kendisi Doorn'da odun kırmaktadır." Ve bugün de o tunçtan uyuz atına kurulmuş, Batı'ya doğru koşturup durmakta imparator.
Heinrich Böll, Gül ve Dinamit.

11 Mayıs 2015

Denize bakıp

Bu kent iyidir hoştur amma
bazen denize bakıp kitap okumak istiyor insan.

8 Mayıs 2015

Doğunun Kadınları

biz batan güne sahip çıktığımızda
ay, bitlis'te sarı tütün
ya da bir akarsu imgesi
gibi yiğit ve bütün
bir ağıttı
            kadınlarımızda
onlar hüznü bir çeyiz
çileyi ince bir nergis
ve gülerken bir dağ silsilesi
taşırlar
ve birer acıdan ibarettiler
            kayıtlarımızda

kadınlar ki alınlarımızda
doğuyu mavi bir nokta
ve yazgıları çok uzakta
bir nehir yoluna
            karışırlar
ölümleri duvaktan beyaz
ve ahlat, erciş, adilcevaz
üzerinde geçen bir kederle
            yarışırlar
ve birer yazmadan ibarettirler
sevdalarımızda

biz bir yazın ayağında
en küçük bir gurbeti bile
içi titreyerek okuyan
ve bir gülü tersinden dokuyan
            umutlarımızda
başlığı kınadan turaç
bebesi doğuştan kıraç
ve bir ninniyle darılıp
bir türküyle barışırlar
ve birer hasretten ibarettirler
            mektuplarımızda

Hilmi Yavuz

7 Mayıs 2015

Ağaç Yaşken Eğilir

Köye büsbütün yabancı bir çocuktu.
Altı yaşında var yoktu.
Şehirli bir ana-babanın oğluydu.
Gel dedim, sana ok yapacağım.
— Ok mu!?
— Evet. Bir ok, bir de yay.
— !!!

(Yüzünün büründüğü şaşkınlığı görmeliydiniz. İnsan nasıl ok "yapardı" ki? Elbette ok da, yay da diğer her şey gibi satın "alınabilirdi". Hafta sonları! AVM'ler! Tapınaklarımız. Ne güne duruyorlardı? Dilediğimiz zaman ok, dilediğimiz zaman yay alabilmemiz için. Ama bir insan bir oku nasıl yapabilirdi?) 

Yanıma Yakup'u çağırdım. Şu ağaçtan uygun bir dal keselim.
— Şu olur mu?
— Olur olur, çok güzel.
Bir sıçrayışta ağaca fırladı, dalı koparıp getirdi. 

(Çocuk buna da şaşırdı. Şehirde bunların yapılış tarzı bambaşkadır. Diyelim ağaca tırmanmak istiyorsun, ya da kumda kürekle oynamak istiyorsun, ya da yüzünü gözünü çamurlara bulamak istiyorsun, bunun için mabede gitmen gerek. AVM'ler hep bunun için var. Sen yaptıkça sevap kazanırsın, AVM tanrıları para basar.) 

Bıçağımı çıkardım cebimden. Dalı kesip biçtim. Yaş. Kendiliğinden eğiliyor. İp lazım şimdi. 
— Koş, evden ip iste, bana ok-yay yapacağız, de.
Gitti, elinde kısacık bir örgü ipiyle deri döndü. İş başa düştü. 
— Yakup, bir koşu bir ip ayarla gel.
Yakup ipi getirdi. Dalı kavsadım. İki ucuna bağladım ipi gergince. Yay tamam, şimdi sıra okta. O kolay.
— Baştan söyleyeyim, okunu çocukların gözüne ve hayvanlara doğru atmayacaksın.
— Tamam.

(Olabildiğince ciddiydi. Sözümü dinleyecekti.)

Üç tane ok yaptım. Uçlarını sivriltmedim. Yayıyla oklarını verdim eline. Yakup nasıl atacağını göstermeye yeltendi, bir göz işaretiyle engel oldum. Kendi öğrensin. Yayı çocuğun boynundan geçirdi Yakup.

(Evin az ötesindeki bahçeydi burası. Kadınlar evin önündeki gölgeliğe yayılmış sohbet ediyorlardı. Şehirli kadına köy yaşamı üzerine akıllarına geleni anlatıp duruyorlardı buralı olanlar. Çocuk okuyla yayını alıp eve yöneldi heyecanla. Annesine göstermek istiyordu.)

Tam da tahmin ettiğim gibiydi. Hemen annesine fırlayacağını biliyordum. Şehirli bir çocuk olduğunu buradan da açığa vuruyordu işte. Köylü olsaydı ilkin bir ok fırlatmayı denerdi. Yakup'a söyledim bunları, bir şey demeden yüzüme baktı. 

Oysaki ben kaç çocuğa ok yapmıştım o güne kadar.

4 Mayıs 2015

Sürgün

Sürgün hakkında düşünmek tuhaf bir biçimde davetkâr hatta kışkırtıcı bir şeydir de, sürgünü yaşamak korkunçtur. Sürgün, bir insan ile doğup büyüdüğü yer arasında, benlik ile benliğin gerçek yuvası arasında zorla açılmış olan onulmaz bir gediktir: Özündeki kederin üstesinden gelmek mümkün değildir. Tarihin ve edebiyatın, sürgünü insanın hayatında kahramanca, romantik, şanlı ve hatta muzafferane sayfalar açan bir durum olarak betimleyen hikâyeler barındırdıkları doğrudur. Ama bunlar hikâyeden, yabancılaşmanın kötürümleştirici hüznünü alt etme çabasından ibarettir. Sürgünde elde edilen kazanımlar sonsuza dek arkada bırakılmış bir şeyin kaybedilmesiyle sürekli olarak baltalanır.
Edward Said, "Sürgün Üzerine Düşünceler", Kış Ruhu.

30 Nisan 2015

Nis-an

Nisan, sonundaki -an'dan ötürü mü bir an gibi gelip geçti acep? Bilinmez ki.

29 Nisan 2015

Ne oldu?

Tiyatroya gittik dün. Bendeniz Sokrates'in Yeğeni, Büyülü Gerçeklik ve Eee? bloglarının kıymetli sahibeleri Aze ile Jardzy. İnternetin hayatımıza iyiden iyiye yerleştiğinin, istesek de istemesek de sanal bir gerçekliğin enikonu içine oturmuş olduğumuzun göstergesidir bu. Kim derdi ki günün birinde birbiriyle hiç ilgisi alâkası olmayan insanlar önce sanal bir dünyada tanışacaklar, sonra da zaman gelecek, bu sanal tanışıklık gerçeğe dönüşecek ve bu önce-sanal-sonra-gerçek arkadaşlar beraber tiyatroya neyim gidecekler? Hayat ilginç bir trene benzer dediğimde sanırım hakkımı teslim etmek zorundasınız.
***
Mek'an Sahne diye bir yer. Konur Sokak'ta. Adını duymuştum. Dün ilk gidişimdi. Son gidişim oldu. Zira iki gün sonra başka bir yere taşınıyorlarmış. Oraya da gideriz umarım. Burası küçücük bir yer. Yirmi koltuklu küçük bir sahne. Amatör ruhlu insanlar çekip çeviriyorlar, belli. Ruh amatör ama işlerini profesyoneller kadar iyi yapıyorlar, bu da belli. "Anlatı mekânda bir andır," diye bir sloganları çarptı gözüme, sevdim.

Artık Hiçbi'şii Eskisi Gibi Olmayacak! Sil Gözyaşlarını oyunun adı. Tek kişilik. Ahmet Melih Yılmaz adında bir arkadaş oynuyor. Oyunculuğuna şapka çıkardım. Bir saat boyunca konuştu durdu. Her babayiğidin harcı değil. 


Yirmili yaşlarının başında Ankaralı bir sokak çocuğu, İstanbul'da Gezi olayları patlayıp da pek çok kente, tabii Ankara'ya da sıçrayınca ne olup bittiğini anlamadan kendini olayların ortasında bulur. İlkin biraz kafası bulanır, çünkü o güne dek hiç yan yana gelmemiş insanların bir arada, el ele, kol kola polisle çatıştığını görür. Çok kurcalamaz ama, neticede o bir sokak çocuğudur ve bana ne deme hakkına herkesten çok sahiptir. Bir gün olayların tam ortasında birden iki kişinin kendisine baktığını fark eder; bir kız bir erkek. Merak etmeye başlar haliyle, ona niye bakıyorlardır acaba? Bu merakında da sonuna kadar haklıdır, çünkü kimse kolay kolay bakmaz bir sokak çocuğuna, bilirsiniz. Sokak bir tür metafordur. Sokak; özeli, mahremi olmayan, en göz önünde, en açık, en perdesiz yer. İşin içine sokak'ın çocuğunu kattığımızda olabildiğince belirgin bir paradoks gelip önümüzde durur. Bu en açık yerde yaşayan çocuk, kendisine en az bakılan, hatta hiç bakılmayan çocuk değil midir? 

Ama işte, ne olmuşsa, orada iki kişi bu sokak çocuğuna bakmışlardır. Ve o da pek tabii merak etmeye başlamıştır bunun nedenini. İlkin kaybeder, gözden yitirir onları fakat bir-iki gün geçmeden tekrar karşılaşır onlarla. Aralarında enteresan bir dostluk oluşur. Bizim sokak çocuğu bir tür sarhoşluk havası içinde, onlarla beraber oradan oraya savrulur. Normalde insanın genzini yakan biber gazı bile hoş kokmaya başlar. Çünkü gaz da bu olayların, bu olağanüstü günlerin bir parçasıdır ve bu olağanüstü günler de sokak çocuğunu bir rüyaya daldırmıştır, güzel bir rüyaya. Üç-beş gün içinde hayatı değişmiştir. Adı bile değişmiştir, Mustafa'yken Avzer olmuştur. Başlangıçta biraz direnmesine direnmiştir ama sokak çocukluğunun verdiği o oluruna bırakırcı tavırla benimsemekte zorlanmamıştır bu yeni adını. 


Ne ki uzun sürmez Avzer'in güzel rüyası. Birkaç güne olaylar durulur, ortalık eski haline döner. Sokaklar gene o "eski sokaklar" oluverir birden bire. Avzer'in rüyadan uyandığı, tekrar Mustafa olduğu andır bu. Damağında güzel rüyanın tadı, durup "Ne oldu?" diye sormaya başlar kendine.



Tiyatro hayatın aynasıdır derler. Sahiden de hepimiz durup durup "Ne oldu?" diye sormaz mıyız kendimize? Hayat hep böyle sürüp gitmez mi? Hayat dediğin zaten ilginç bir trene benzer.

28 Nisan 2015

Berber Mehmet

Berbere girdim. Yer gösterdiler. Geçip oturdum. Yirmi iki-yirmi üç yaşlarında bir arkadaş. Elindeki birkaç meyveyi, erik miydi çağla mıydı bakmadım, tuzlayıp iştahlı iştahlı yedi, ardından önlüğü alıp boynumdan doladı. Hayatımda ilk defa gömleğimin yakasını kıvırmadan önlüğü dolayan bir berber görmüş oldum böylece. Çok düzensiz bir berber dükkânı olduğu da daha kapıdan girerken belli oluyordu zaten. 

Ne yapalım abi, dedi. Fazla değil, bir santim kadar kısaltalım, dedim. Fauller, diye devam etti. Onları da biraz inceltelim, dedim. Aldı eline makasını, iki salladı, onu bırakıp başka bir makas aldı, onunla devam etti. İranlı mısınız, diye sordu. Şaşırdım, ilk defa duyuyordum bu soruyu. Şaşkınlığım çok sürmedi ama, bu civarda fazlasıyla yabancı öğrenci var, esnaf da onlara alışkın besbelli. İranlı değilim ama epey yaklaştın, dedim, Vanlıyım. 

Bir yandan beni tıraş ediyor, bir yandan da yan koltukta tıraş olan adamla onu tıraş eden diğer berber arkadaşıyla konuşuyor. Kelimenin tam anlamıyla suskun bir geveze bu, üç dakikada anlaşılıyor. Suskun geveze de nasıl olurmuş diyeceksiniz. Hani bazı insanlar olur ya, fazla laklak etmezler ama her zaman söyleyecek bir dünya lafları hazırdır, hangi konuyu açarsan aç futbol muhabbeti gibi bir saat konuşabilirler. Bu da öyle biri işte. 

Senin adın İbrahim miydi, diye sordum, yok abi Mehmet, dedi. Doğru mu söyledi yoksa salladı mı emin olamadım. Çarçabuk tıraşını etti bitirdi. Yıkayalım mı, diye sordu, evet dedim. Kafama bakıp yaptığı işle ciddi ciddi gurur duyan bir edayla, kitap gibi bir tıraş oldu, dedi. İçimden güldüm. Benim saçım çabuk uzar, önümüzdeki ay gene buradayım, dedim. Beni çıkaracaklar abi, dedi. Ne demeye çıkarıyorlar, güzel güzel çalışıyorsun işte, dedim. Çıkaracaklar, dedi. Çalıştığın sürece sıkıntı olmaması lazım, dedim ama o ille de çıkaracaklar diye tutturdu. Yan koltuktaki berber arkadaşı da arada bir şeyler söyledi de anlamadım ne söylediğini. Daha doğrusu meseleyi anlayamadım. Belli ki bu çocuk bugün yarın işten ayrılacak. İyi de Mehmet, dedim, işten çıkarılmak için ne yaptın? Doğru dürüst bir cevap vermedi yine. Kovulacağım diyor ama hiç oralı da değil hani. İşini kaybetmek üzere olan bir insanın tavrı filan yok.  Belki var da belli olmuyor. Dedim ya, suskun geveze. Bir şey yapmış olmalısın ki seni kovsunlar, dedim. Yok dedi, ardından bir şeyler geveledi. Patronun sevgilisine mi sulandın, diye sordum, ona da yok dedi. Merak etme Mehmet, dedim, sen berbersin, sanatın var, buradan çıkar başka bir yerde iş bulursun. Böyle dedim demesine ama Mehmet'te hiç sanatçı tipi de yok işin doğrusu. 

Saçına bir şey sürelim mi, dedi, jöle, briyantin falan, Yok dedim, benden geçti öyle şeyler. Gözlüğümü taktım, tarağı alıp saçımın üzerinden şöyle bir kere de ben geçtim. Kalktım, ceketimi giydim. O da o sırada kasaya vermem için bir fiş yazdı. Aldım fişi, kolay gelsin diyerek kasaya yanaştım. Baktım sahiden de adı Mehmet'miş, fişin üzerinde yazıyor. 

Önümüzdeki ay yine oraya gideceğim, bakalım hâlâ orada mı?

27 Nisan 2015

Havva

(...) 
Az sonra, annem, babam, doktor geldiler. Ben de kapı aralığından baktım. Doktor, Havva'nın koluna iğne yaptı. Havva bağırmadı. Üçü de durup beklediler. Babam çenesindeki sivilceyle oynuyordu. Sonra annem babamın yüzüne baktı. Babam eğilip doktorun kulağına bir şeyler söyledi. Doktor başını salladı. Sonra Havva'nın gözleri açıldı. Annem Havva'nın yanına gitti, yatağına diz çöktü. "Kızım Havva iyi misin evlâdım?" dedi. "Bak iyileştin artık. Canın bir şey istiyor mu? Ne pişireyim sana?" Havva baştan bir şey demedi. Sonra gözünü iri iri açtı: "Baklava", dedi. Sonra da öldü.

Vüs'at O. Bener, Dost - Yaşamasız.

25 Nisan 2015

Kütüphane, otobüs vs.

Nihayet bugün Milli Kütüphane'de yer bulabildim. (Ref.Gönlümden pencere yanı geçmişti gerçi, bulduğum yerse neredeyse duvar yanı ama olsun, yer yerdir son tahlilde. Kütüphanenin internet sitesinde salon doluluk oranlarının olması güzel bir uygulama. Evdeyken bakıyorsun böylece, yer yoksa boşuna çıkmıyorsun.
***
Bugün aslında Amasra'da olmam lazımdı. Dün günübirlik bir Amasra gezisi ilanı görüp aradım, yerimiz kalmadı dediler, ama birkaç gün sonra İstanbul gezimiz olacak, Kapadokya olacak falan. Ama kardeşim, ben ne edeyim İstanbul'u, bana Amasra lazım. Uzatmanın âlemi yok, neticede gidemedim. (Bir bardak soğuk su alır mıydınız? Olur, tabii, zahmet olmazsa.) 
***
Kütüphane hadi neyse de otobüste pencere kenarı ya da en ön koltuk olmadı mı ben ölürüm genelde. Bir kere, otobüs yolculuklarında çevreyi izlemenin tadına doyamıyorum. İki, üç, beş saat süren yolculuklarda hiç kesintisiz etrafı izlediğim olmuştur. Bazen yolun bir tarafı çok güzel manzaralarla kaplıyken öbür tarafında hiçbir şey yoktur ve ben de o öbür taraftayımdır, işte o zaman kendimi çok kötü hissederim. Ama yapacak bir şey yoktur. 

Geceleyin otobüs yolculukları genelde sıkıcıdır. Işık az olduğu için kitap okuyamazsın. Dışarıdan bir şeyi izleyemeyince bari içeriden televizyon izleyeyim dersin ama onda da ya beğendiğin bir film yoktur ya da filmler arasında seçim yapamazsın. Ama ben zaten televizyondan sıkılan biriyimdir.
***
Milli Kütüphane dediğimiz yer aslında pek çokları için Milli Çalışma Salonu'dur. Neden diye soracaksanız, raflar kullanıcılara kapalı, istenilen kitabı görevliler getirip veriyor. Onun yanı sıra, gözlemlediğim kadarıyla buraya gelenlerin yüzde doksan dokuzu çalışmaya gelen öğrenciler. Dolayısıyla da burası birkaç salondan müteşekkil bir milli çalışma salonu. Ama harbiden çalışma salonu, insanlar harıl harıl ders çalışıyorlar. Ara ara gözlerim yaşaracak gibi oluyor. (Aslına bakarsanız, şimdi de gözlerim yaşaracak gibi oluyor ama başka bir nedenden ötürü. Az ışıkta bilgisayar ekranına uzun süre bakınca... İyisi mi ben gidip yüzümü bir yıkayayım. Sonra da kantine inip bir çay içeyim.)
Sayfa başına git