7 Şubat 2016

Yağmurlu Kentin Güneşçisi

Ufarak teferek, sıskaca, kuruca bir adam duruyordu pencerenin ardında. Pencere kapalıydı; camı, su çizikleri içinde. Dışarıdan bakan, adamın yüzünü dalgalı dalgalı görürdü. Adam gözlerini kaldırmış, gökyüzüne bakıyordu. Oysa gökyüzünde görülecek hiçbir şey yoktu. 
Düpedüz yoktu. Bu ülkeye her gece, her sabah, her akşam yağmur yağardı çünkü. Durgu durak bilmeksizin, hızlanmadan, yavaşlamadan, hele hele hiç dinmeden, tel tel, iplik iplik yağmur yağardı. Kurşun rengi şuncacık değişmeyen bir gökyüzünde bakacak ne olsun, görecek ne olsun? 
Yağmur yağdığı için caddelerin asfaltları, sokakların taşları hep pırıl pırıl ışıldar, duvarlar hep tertemiz ama karanlık yüzlü olur, pencere pervazları, köşelerinden aşağı hep çizgi çizgi is bıyıkları salar, kiremit damlar hep cilalanmış gibi dururdu. Bahçeler yemyeşil olurdu ya kendi halinde kalsa, nasıl kalsındı ki yağmur bacalardan çıkan dumanları hep bu yeşilliğin üzerine örterdi. 
Bu kentte oturanlar, doğdukları günden öldükleri güne değin, gökyüzüyle denizi bir tek renkte bilirler, gökyüzünün mavi –açık olsun, koyu olsun, gene de mavi– olabileceğini, denizin de ona uyarak koyu maviden açık yeşile dek akla gelebilecek her türlü renge girip çıktığını, kırmızı, mor, sarı bile görünebileceğini, ancak, dünyayı gezmiş görmüş kişilerden öğrenirlerdi. Hele, bunların anlattığına göre başka gökyüzülerinde parıl parıl ışıyan sarı –sarımsı, akımsı, kırmızımsı– bir güneş olurmuş gündüzleri. Geceleri ay, sürü sürü, türlü türlü yıldızlar görülürmüş bu göklerde. Bu kentten çıkmayanlar ise bu güneşi de hiç görmemişlerdi, ayla yıldızları da... Gerçi, öğrenirlerdi okullarda, güneşin gün aydınlığı verdiğini. Onların günü ise, gökyüzleri gibi, denizleri gibi, kurşun rengi, daha doğrusu, kurşunumsu bozumsu bir renkti. 
İnsanlar bu kentte rengi yalnız deniz teknelerinde görürlerdi. Sandallar, mavnalar, gemiler, sarı, kırmızı, yeşil, mavi, mor, akla geldik, düşünüldük her türlü renge boyanırdı yol yol, öyle salıverilirdi denize.  
Yağmur durmadan yağdığı için kediler köpekler, hele hele tavuklar, hiç dışarıda dolaşmazdı. Çıkıp tüyün teleğin sırılsıklam ıslansın diye gezilir miydi hiç? Akılsız kediler, köpekler, tavuklar da vardı elbet. Onlar çıkar, ıslanır, sonra da hastalanır, yataklara düşerlerdi. Bir kazlar vardı, bu yağmurun altında gezmekten hoşlanan. Onar yirmişer, kanatları, kuyrukları biribirine değe değe dolaşırlar, yerin biraz üstünde salınan ayaklı bir buluta benzerlerdi. Bu bulutun üzerinde de uzun boyunları kavaklar gibi ırganır, gagaları, neredeyse, bu boyunlara bağlı değilmiş gibi açılır kapanırdı. Ama kaz sürüleri tek tük görülürdü; saçak altlarında, duvar diplerinde küskün küskün oturan köpekler, kediler ise pek çok... 
Bu kentte, sokakta gezen herkes şemsiye kullandığı için, dışarıdayken de şemsiyeler hiç kapanmadığı için, ana caddelerde adam boyunda bir dalgalı örtü gerilmiş gibi olurdu yerle gök arasında. Bu örtü ancak otobüslerin, tramvayların, evlerin, dükkânların, iş yerlerinin kapısında, çekilir, gerilir, yutuluverirdi iki dudak, iki çene, iki silindir arasına sıkışmış gibi...

Gene bu yüzden her evde, şemsiye, pabuç kurutma gözleri, bu gözlerde biriken suları akıtacak küçük oluklar olurdu.

Daha önemlisi, gene bu yüzden, sabahları uyanan adamlar, başka kentlerde oturanlar gibi pencerelere, kapalı kepenklere, pancurlara koşup "hava bugün nasıl acaba?" diye heyecanla, ya da sıkıntıyla, gökyüzüne bakmaz, yahut, yattığı yerde, perdelerden sızan, pencerelerden duvara vuran ışığa bakıp, kimi zaman da arabaların tekerlek seslerine kulak verip yağmur mu yağıyor, kar mı, hava kuru mu, güneşli mi, diye kestirmeğe kalkmağı akıllarının köşesinden bile geçirmezlerdi. Bu kentte yaşayanlar, havanın nasıl olsa yağmurlu olacağını bildiklerinden, ne ışığa bakarlardı ne de seslere kulak verirlerdi. Doğdukları günden bu yana, bunların hiçbiri değişmemişti ki...
Bu kentin insanları, hava konusunda ne umut bilirlerdi, ne umut kırıklığı; ne sinemadan, tiyatrodan, kahveden, konserden çıkıp şakır şakır yağan yağmurla karşılaşır, şemsiyelerini yanlarına almadıkları için saçak altlarında bekler ya da koşa koşa giderlerdi gidecekleri yere; ne de, pazar günü, hava güzel olursa, denize, maça, kıra gideriz diye düşünürlerdi. Böyle bir şey beklemezlerdi ki...
Bu kentin insanları, yağmura tutulma korkusunu nedir bilmez, havanın açmasını beklemezlerdi ya, içlerinden yalnız bir tanesi onlara benzemezdi. Bu adam, pencereden gökyüzüne bakan bu adam... Bu adamın kimi kimsesi yoktu. Kentin iş kesimindeki koca koca yapılardan birindeydi iş yeri; oraya gider, gelir, evine kimseyi çağırmazdı. Gelmeyeceklerini bilirdi çünkü. Kendi de eşinin dostunun evine pek gitmezdi, üst üste çağırılmadıkça. Sessiz bir adamdı bu. Kimseye kötülüğü dokunmamıştı, kimseyi kırmamıştı şimdiye dek. Bir tek kusuru vardı. Eşi dostu da bu yüzden, yalnız bu yüzden, tedirgin olurdu. 
Bu kentten çıkıp dünyayı gezmemişti gezmesine, başka gökyüzüleri görmemişti ama güneş üzerine söylenenleri dinlemiş, okumuştu. Susar susar, "yarın sabah..." diye söze başlayacak olurdu; yanındakiler de "ya, ya..." deyip kaçarlardı hemen yanından. Bilirlerdi çünkü arkasından ne geleceğini. Hoş, bu yüzden, adam çoğu zaman sözünü bitirmezdi bile. 
"Yarın sabah, gökyüzünde, hani, güneşi görecek olsanız ne yaparsınız?" Deyip deyeceği de bu kadardı yani. Deyecek zaman bıraksalar...  
Tutturmuştu işte. Güneş çıkıverecek, kendini gösteriverecek olsa, diye... Oysa, hep bildikleri şeydi. Güneşin çıkması yağmurun durması, bulutların açılması demekti; doğdukları günden bu yana bildikleri gökyüzünün değişmesi, şemsiyelerin kapanması, kurutma odalarının kullanılmaması, daha kötüsü, umutla umut kırıklığının içlerinde baş göstermesi demekti. Taşların, duvarların, kiremitlerin kuruyup parıltılarını yitirmesi, dumanların yeşilliğin üzerine inecek yerde göğe ağması demekti. Olacak şey miydi bütün bunlar?Bu tedirgin edici takınağı, saplantısı olmasa, adamın arkadaşları, tanıdıkları, ona daha bir yakınlık gösterirlerdi ya, şimdi söyleyecek o "yarın sabah..." sözlerini, birazdan söyleyecek, diye keyifleri kaçardı

Adam evine gelir, yıkanır, dişini fırçalar, yatağına yatardı; kitap okurdu, cıgara içerdi. Uyuya kalırdı sonra.

Ama o alışılagelmiş bozumsu kurşun rengi, ya da kurşunumsu bozumsu renk, ışık olup, odasına dolup, sabahın eriştiğini kendisine haber verince...

Kendini tutamaz, çılgınlık olduğunu bile bile, yatağından kalkar, pencereye gelir, yağmurdan çizik çizik olmuş camın ardından gökyüzüne bakar. 
Dışarıdan bakan birinin dalgalı dalgalı göreceği yüzünde, merak izi bile bulamayacağı, umut izi bile sezemeyeceği yüzünde, salt gözleri canlıdır sanki adamın. Gökyüzüne bakar. Bugün belki güneş açmıştır diye, çıkacaktır diye. Bugün olmazsa yarını var bunun, daha öbür günü var. Ama pencerenin önüne geldiğinde, kesinlikle bildiği şu oluyor: Güneş bugün de çıkmayacak, görünmeyecektir...

Oysa, daha yatağındayken, ışığın değiştiğinin farkına varmadıkça, pencereye gittiğinde güneşi görebileceğini nasıl aklına getirir bu adam? Daha önce de söyledik. Tuhaflıkları, gariplikleri var bu kişiceğizin... Umudu yüzüne bile çıkarmadan, biraz da alıkça, gönlünde besleyip duruyor...
Bilge Karasu, Göçmüş Kediler Bahçesi, Metis Yay.

6 Şubat 2016

Yeryüzü Ayetleri

O zaman
Güneş soğudu
Ve bereket topraklardan gitti

Ve çöllerde yeşillikler kurudu
Ve balıklar denizlerde kurudu
Ve toprak
Ölülerini kabul edemez oldu artık.

Bütün solgun pencerelerde gece
Belirsiz bir düşünce gibi
Birikiyor durmadan ve taşıyordu
Ve yollar
Sonlarını karanlığa bıraktılar

Kimse aşkı düşünemez oldu.
Kimse düşünemez oldu yengiyi
Kimse
Hiçbir şey düşünemez oldu artık.

Mağaralarında yalnızlığın
Uyumsuzluk doğdu
Afyon ve esrar kokusuyla kan.
Başsız çocuklar doğdu
Gebe kadınlardan.
Koştular mezarlara sığındılar
Beşikler
Utançlarından.

Kötü günler geldi ve karanlık.
Yenilince ekmeğe şaşırtan gücü
Tanrı elçiliğinin
Kaçtılar adanmış topraklardan
Aç ve sefil peygamberler.
İsa'nın kaybolmuş kuzuları
Çobanın seslenişini duymaz oldular
Çöllerin cennetinde.


Aynaların gözlerinde sanki
Tersine yansıyordu renkler
Kıpırtılar, davranışlar, görüntüler.
Bir şemsiye gibi tutuşuyordu
Başlarında aşağılık soytarıların
Utanmaz yüzlerinde orospuların
Tanrının o kutsal ışık çemberi.

Bataklıkları alkolün
Ağulu buharıyla buruk,
Çekti derin köşelerine
Durgun aydınlar yığınını
Kemirici açgözlü fareler
Altın yapraklarını kitapların
Eskimiş raflarda, dolaplarda.

Güneş ölmüştü
Güneş ölmüştü ve yarın
Uslarında küçük çocukların
Yitik, belirsiz bir kavramdı.
Defterlerine sıçrayan kapkara
İri bir mürekkep lekesiyle
Anlatıyordu çocuklar
Tuhaflığını bu eskimiş sözcüğün.

Zavallı halk
Yüreği ölgün, bitmiş, dalgın
Huzursuz ağırlığı altında ölü gövdesinin
Birden bir yere sürükleniyordu
Ve önlenmez cinayet isteği
Durmadan büyüyordu ellerinde.

Kimi zaman ufacık bir kıvılcım
Bu cansız ve sessiz topluluğu
Tâ içerden dağıtıyordu birden.
İnsanlar saldırarak birbirlerine
Biri karısının boğazını
Kör bir bıçakla kesiyordu
Bir ana birer birer çocuklarını
Tandırın ateşine atıyordu.

Boğulmuş kendi korkusunda
Ürkütücü duygusu suçluluğun
Öldürdü öldürdü kör ruhlarını
Ve çocukları.

Ne zaman bir tutsak asılırken
Darağacının yağlı halatı
Korkudan kasılan gözlerini
Sıkarak dışarıya fırlatsa
Onlar dalardı içlerine
Şehvetle titreyen düşünceden
Gerilirdi yaşlı yorgun sinirleri.

Ama her zaman alanın kıyısında
Bu küçük cânileri görürdün
Durmuşlar ve dalgın bakıyorlar
Fıskiyelerden suyun durmaksızın akışına.
Ola ki gene de arkasında
Ezilmiş gözlerinin ve donmuş derinlerinde
Yarı canlı bir küçük şey, karışık,
Kalmıştır.
Güçsüz bir kıpırdanışla istiyordu
İnanmayı su sesinin doğruluğuna.

Ola ki...
Ola ki... ama ne sonsuz boşluk...
Güneş ölmüştü
Kim bilebilirdi artık
Yüreklerden kaçan o üzgün güvercinin
İnanç olduğunu...

Ah tutsağın sesi...
Büyüklüğü senin umutsuzluğunun
Işığa bir küçük yol açmayacak mı
Bu uğursuz gecenin bir köşesinden?
Ah tutsağın sesi...
Son seslerin sesi...

Furuğ Ferruhzad
Çeviren: Onat Kutlar

5 Şubat 2016

Örülmemiş Bir Yaşam

İbrahim yıllar yılı her kış başlangıcında karısına, "Bana bir başlık ör de kafam üşümesin," deyip durmuş. Karısıysa hiç oralı olmamış, hep kulak ardı edivermiş kocasının isteğini. Fakat günün birinde kış yaklaşıp da İbrahim gene söylenmeye başlayınca karısı bu kez onu kaale alacak olmuş. Düşünmüş, "Biz evlendik evleneli bu adam kendisine başlık örmemi ister durur, düğünümüzün üzerinden geçense temiz bir yirmi yıl," diye geçirmiş içinden ve nihayet kışın elinin kulağında olduğu günlerin birinde kocasına bir başlık örmeye koyulmuş. Birkaç güne iş bitmiş, karısı İbrahim'i çağırıp, "Al bakalım," demiş, "istediğin başlığı ördüm." İbrahim başlığı eline alınca yüzünde beliren ifadenin renginden hiçbir şey anlaşılmamış. Sevinme ifadesi miymiş bu, üzülme ifadesi mi, yoksa kızgınlık mı, hiç anlayamamış karısı. Adam başlığı aldığı gibi başına geçirmiş, bir daha da çıkarmamış. Günler geçmiş, haftalar geçmiş, başlığı çıkmamış başından. Yalnızca gündüzleyin değil, geceleyin de başında duruyormuş. Mevsimler gelip geçmiş, kış bitip bahar gelmiş, bahar yaza, yaz güze dönmüş, İbrahim'in başlığı hep başında durmuş. Günlerden bir gün karısı, başlığın kocasının yalnızca başını değil, yüzünü de iyiden iyiye örttüğünün ayırdına varmış. Fakat bunu da pek umursamamış. Zaten de İbrahim'in yazgı hamurunda umursanış mayası hiç yokmuş. Bir gün falcı bir kocakarı gelmiş köye. İbrahimlerin kapısından da geçmiş. Kadın çağırmış, "Gel, benim de falıma bak," demiş. Kocakarı, "Falını okuyacağız elbet, fakat önce sen kocanın gözünün rengini de bana," demiş. Kadın kocasının göz rengini bilmediğini fark etmiş. "Bir bekle de," demiş kocakarıya, "ben bakıp geleyim." İçeriye geçmiş, İbrahim oracıkta oturuyormuş her zamanki haliyle. Elini atıp başlığı kocasının başından çekiverince ne görsün, İbrahim'in başı yerinde yokmuş. Kadın, elinde sallanan başlığa öylece bakakalmış. Aralanmış kapıdan olan biteni izleyen falcı kadın, "Başla başlık bir olmuş," demiş.

23 Ocak 2016

Bahçemizde Nar Ağacı Yoktu

Orada hayalet bir değirmen
Nazlı buğday başakları, dua, bekleyiş
Rüzgârları soyunmuş parmak sular
Terli bir gökyüzü, can sıkıntısı, ağır zaman
İçine bağıran bir adam
Nereye büyüyeceğini bilmeyen çocuklar
Etekleri yaz bahçesi bir kadın

Orada merhametli yoksulluk
Sürmeli geceler, bulanık sabahlar
Güneşle çiçeklenen yorgunluk
Ay ışığında solan sözler
Atların köpeklerle konuştuğu bir bozkır
Yıldızlar çıkmadan görünmeyen gökyüzü
Bakır bir tencerede eriyen evler

Orada masalların hevesi
Bir küçük radyoya dolan uzaklar
Üzüm kağnıları, elma günahları, ıslak rüyalar
Mezarlıkta içilen bir sonsuz sigara
Ayva sarı tüyler komşu camlarda
Kâkülünde annesi halkalanan kızlar
Uzak akrabaların getirdiği yalnızlık

Sevgilim, çemberciğim, arapbülbülüm
İki gözün kocaman iki gökyüzü
Neden ağladığımı soruyordun ya sevişirken
Bahçemizde nar ağacı yoktu bizim
Senin ağzın yoktu gövdemiz tarazlanırken
Arzular kaşımızda başlar kirpiğimizde biterdi
Ağlamıyordum

Benim geçmişimi senin geleceğini seviyordum...

Şükrü Erbaş, Bağbozumu Şarkıları, Kırmızı Kedi Yay.

22 Ocak 2016

Yüklü kelimeler

2015'te hiç etimoloji yazısı yazmamışım. Bugün okuduğum bir makalede yeni bir kelime görünce blogda paylaşayım dedim, böylece uzunca bir aradan sonra kelimeler üzerine bir yazı da yazmış olurum.

Sözünü ettiğim kelime hamule. Şu uzun cümlede şöyle geçiyor: 

(...) kıyı setlerinde inşa edildikten sonra, kanallardan denize açılan ve bu şekilde kurak memleketin üzerinde yelken açmış gibi görünen ve kıymetli hamulelerini rıhtıma taşıyan gemilerin kimin malı olduklarını da tahmin edebiliyordu. (Ref.
Kelimeyi, dediğim gibi, ilk kez bugün duydum. Cümleye bakıldı mı anlamı oracıkta tahmin edilebiliyor. "Yük" anlamına geliyor hamule (حَمُولة). Bazı sözlüklerde bu şekilde, bazılarındaysa hamûle şeklinde yer alıyor. Bundan on beş yıl kadar önce de "Hamil-i kart yakinimdir" diye bir şeye rastlamış ve şans eseri oradan geçmekte olan yaşlı bir dil hocasına gidip sormuştum. Sorumu cevaplamış ve hamil ile hamile'nin aynı kökten geldiğini söylemişti. Aslına bakarsanız, "taşıyıcı", "yüklü" anlamlarına gelen bu iki kelime birbirinin aynısı (حامل). Arapçanın bir özelliği olarak, taşıyıcı kişi erkekse hamil, kadınsa hamile olur. Naci ile Naciye'deki mantık. Dolayısıyla "Hamil-i kart yakinimdir," sözü "Kartı taşıyan benim yakınımdır," anlamına geliyor. Bu topraklarda her devirde varlıklarını sürdüren çanak yalayıcılar, kendilerine bir yerlerde torpil filan lazım oldu mu bir büyüklerinin, mesela götünü yaladıkları bir siyasetçinin yanına giderler, siyasetçi bir kart, kâğıt vs. yazıp ellerine tutuşturur, onlar da götürüp torpillenecekleri yere verirlermiş. İşte, oradaki muhatapları kartı alıp üstünde "Hamil-i kart yakinimdir," sözünü ve altında da bunu yazan siyasetçinin imzasını görünce gereğini yaparmış. Tabii, bu kelime eskimiş sayılır artık, şimdilerde kullanıldığını sanmıyorum, ama örneğin doksanlarda, seksenlerde filan siyasetçilik yapan tanıdıklarınız varsa onlara sorun muhakkak bilirler. Neyse, konumuzdan sapmayalım. 

Aynı kökten, yani Arapça /hml/ kökünden gelen bir kelime daha var elimizde. Tahmin etmişsinizdir, hamal (حمّال). Bu kelime Türkçeye tek /m/ ile geçmişse de Arapça orijinalinde şeddelidir, yani m'si çift sesli okunur, hammal biçiminde.
***
İnsan bu hayatta pek çok şey taşır. İyi şeyler de taşır, kötü şeyler de taşır. Karnında çocuk taşıyan da vardır haram lokma taşıyan da. Kimi ekmeğini kazanmak için odun taşır, kimiyse bir yerlere kapılanmak için cebinde bir kart taşır. Kimi kafasında bilgi taşırken kimi binbir türlü kötülük taşır. Ortaokul yıllarımda bir dolmuşun arkasında okuduğum yazıyı hiç unutmam: "Taş taşı laf taşıma." İnsan iyi bir yük taşıdı mı hiçbir zaman yorulmaz.

21 Ocak 2016

İlk e-kitabımı okudum

Önceki gün ilk e-kitabımı bitirdim. Son birkaç yılda bilgisayardan ve telefondan pek çok şey okudum, özellikle de makale, öykü ve şiir, ama hiç e-kitap okumamıştım. Geçenlerde ablam aradı, "Bende kullanmadığım bir tablet bilgisayar var, al sen kullan," diyerek gönderdi. Ben de bilgisayarda biriktirdiğim yüzlerce e-kitabı, makaleyi falan gözden geçirip birkaç tanesini tablete yükledim. İlk olarak da hemen her yıl okuduğum Orwell'ın Hayvan Çiftliği'ne başladım. 

Geçen yıl okuduğum kitapların neredeyse tamamını metroda okudum. Ayak üstü okumak sıkıntılı bir şey, kitaba adamakıllı kendini veremiyor, yoğunlaşamıyorsun, ama başka yolu da yok, zira vakit yok. Bunun yanında, çoğu kez okurken not almak, kelimelerin, satırların üzerini boyamak, bazı sayfaları işaretlemek vs. gerekiyor, böylece gene sıkıntı çıkıyor. Metro da hemen her zaman kalabalık oluyor. Kulağında kendini sesten yalıtmak için taktığın kulaklık, bir elinde kitap, öbüründe fosforlu kalem, hiç de rahat bir okuma değil. Ara sıra yere düşen ayracı, not kâğıdını filan almak için eğilip kalkmak da cabası. Gene de metroda okumak otobüste, hele de dolmuşta okumaktan çok daha rahat. Ankara metrosunun pek gürültülü patırtılı olmamasıysa işin olumlu yönü. Sözün kısası, e-kitap bu tür teknik meselelerle daha az karşılaşılmasını sağlıyor. En azından şimdilik izlenimim bu. 

E-kitabın basılı kitabın yerini tutup tutmayacağı meselesine girmeyeceğim. Bana sorarsanız, tutmaz. Basılı kitaplar daha uzunca bir süre kültür yaşamının temel bileşenlerinden biri olmayı sürdürecektir. Fakat elektronik metinler de artık iyiden iyiye kendilerine yer açmış bulunuyorlar, bunu da göz ardı edemeyiz.

20 Ocak 2016

Yarım bir ay bir bıçak yarasını andırıyordu

Gecenin ilerlemiş bir saatinde köpek havlamalarına uyandım sıçrayarak. Bütün ova bir savaş meydanı ya da bir çiftlik avlusu olmuştu sanki. Kızılımsı bir ışık vardı, her tarafım tutulmuş, ezilmiş olarak arabadan indim; alçak bulutların arasından çıkan yarım bir ay bir bıçak yarasını andırıyor ve ovayı kan rengine boyuyordu. Bir süre durup baktım. Gerçekten de büyük bir korkuya kapılmıştım.
Cesare Pavese, Ay ve Şenlik Ateşleri. Can Yay.

18 Ocak 2016

Kitap fuarı, kitaplar vs.

Ankara Kitap Fuarı'na gittik geçen gün. Beklentilerime hiç de uyan bir fuar değildi. Beklentilerin neler ki, diye soracak olursanız, önce indirim derim, sonra da daha çok indirim. Eh, bir kitap fuarından başka ne bekler ki insan?

Büyülü Gerçeklik'le birlikte gittik fuara. Bunu ona da söyledim. "Kitap fuarı dediğin salt indirim demek değildir," dedi. "Ya nedir?" diye sordum. "Bütün yayınevlerini bir arada görüyorsun," diye yanıtladı. "Doğru," diye sürdürdüm ben de, "fakat bütün yayınevlerini İdefiks-nokta-kom'da da bir arada görüyoruz." Öyle değil mi? Yetmişlerde, seksen-doksanlarda kitap fuarlarının o tür bir işlevi vardı kuşkusuz, tüm yayınevlerini bir arada görebiliyordu insanlar, fakat bugün, 2016 yılında, kitaba ulaşma gibi bir sorunla herhalde çok ender karşılaşılır. Ben şahsen, ilki 2002 ya da 2003'te olmak üzere, bugüne kadar yüzden fazla kitap aldım internetten, bir-ikisi dışında hepsi en fazla bir hafta içinde elime ulaştı. Şayet muhatabınız olan site kıytırık bir şey değilse herhangi bir sorun yaşamıyorsunuz, bunu bizzat tecrübe ettim. Çok çok, yayınevinin basımını artık yapmadığı kitapları bulamıyorsunuz. İşin internet boyutu bir yana, ben neredeyse haftanın yeni günü Kızılay'a gidiyor ve Dost Kitabevi'nin önünden geçiyorum. Çoğu kez de içine giriyorum. Orada da bütün yayınevleri bir arada duruyor. Bunun yanı sıra, Kızılay'da YKY, İş Kültür, Evrensel, İmge kitabevleri de bulunuyor. Hal böyleyken, filanca kitabın Dost Kitabevi'ndeki fiyatıyla Ankara Kitap Fuarı'ndaki fiyatı arasında bir fark olmayacaksa ben ne anladım bu fuardan? Üstelik, fuarın girişinde 2₺ de ayakbastı parası alıyorlar utanmadan. Kitabevlerinde hiç olmazsa bu yok. İnternet siteleriyle kitap fuarları bir mi be adam, fuarda kitaba dokunuyorsun, öpüp kokluyorsun, üstüne, oranın atmosferini soluyorsun, diyeceklere de gene kitabevleri örneğini veriyorum.

Meramımı anlatabildim galiba. Kitap fuarlarının adamakıllı kitapçısı olmayan Anadolu kentlerinde kurulmasına bir diyeceğim yok –gerçi Anadolu'da da okuyan insan yok, o da işin başka bir boyutu– fakat bir İstanbul'da, bir Ankara'da kitap fuarı kurdunuz mu insanların kitabevine mi yoksa fuara mı geldiklerini ayırt etmelerini sağlamalısınız. Eh, bunu da salonun büyüklüğüyle değil, fiyatların düşüklüğüyle sağlarsınız. Böyle düşünüyorum, naçizane.
*
Ben bir yayıncı, kitapçı vs. olsaydım bu yazıyı okuyunca yazana sövüp sayardım herhalde. Bunu yapmakla kendime epey bir hak da verirdim. Bre adam, serbest piyasa dünyasında yaşıyoruz, Ankara metrosunda tuvalete girip işemek bile 1,25₺, eleştireceğin başka fiyat mı kalmadı da kitap fiyatlarından söz ediyorsun? Böyle bir düşünceye kesinlikle hak veriyorum. Fakat bana da hak verilmesini bekliyorum. Bu da işin çelişkisi işte.

Şunu da söyleyeyim ki haksızlık olmasın, fiyatlarını çok indiren yayınevleri de var. Yüzde ellili, altmışlı indirimlere de rastlanabiliyor. Fakat böyleleri de damak tadına uyan yayınevleri değil. Çoğu adı sanı duyulmayan, duyulsa bile yayımladıklarının arasında nitelikli bir şeyler bulunmayan yayınevleri. Benim sevip saydığım yayınevleri arasında en fazla yüzde otuz indirime rastlanıyor. Kaldı ki bunlar zaten hep söz konusu olan indirimler. Örneğin, fuara girer girmez kapının önündeki YKY standına yanaşıp ne kadar indirim olduğunu sordum. Yüzde yirmi dediler. "E Kızılay'da da yüzde yirmi var," dedim, "hem de yılın on iki ayı." Gülümsediler. 
*
Tahmin edebileceğiniz gibi, fuardan hiç kitap almadım. Büyülü Gerçeklik birkaç tane aldı. Benim zaten şimdilik okuyacağım birkaç kitap var elimde. Bir de, daha önce de yazmıştım, Ankara'daki kütüphaneler sağ olsun, sayelerinde pek sıkıntı çekmiyorum. Gene de insan satın almak da istiyor.
***
Bir süredir Dost Kitabevi'nde inşaat çalışması vardı. Dükkânın arka kısmındaki duvarı yıkmış, yerine bir perde neyim çekmişlerdi. Perdenin arkasında işçiler çalışıyordu. Kafe yapacaklar diye tahmin etmiştim ben. Kafeyle kitabevi bir arada güzel olur diye de düşünmüştüm. Meğer dükkânı büyütüyorlarmış. Dün gördüm, bir hayli genişlemiş. Karşıdaki dükkân da kapanmış, yani kitap-dergi satan Dost'la kalem-defter satan Dost birleşmişler. (Millet şimdi beni Dost'un reklamcısı sanacak, valla yok öyle bir şey, tanımam etmem.) Velhasıl, kitabevleri iyidir hoştur. Kütüphaneler de hoştur. 

Bu yazıda internet kütüphanelerinden de söz edecektim de, fazla uzamasın, o da başka bir güne kalsın. Selamlar...

16 Ocak 2016

Eşeğimle Yolculuğa Çıkıyoruz

Yirmi günlüğüne Ankara'ya gitmem icap etti. Gitmeden bir gün önce akşam ev halkını, "Ben dönene kadar eşeğime iyi bakasınız ha," diye tembih ettim. Bakacaklarından çok emindim ya, bir de iyi bakmalarını söylüyordum. "Biz eşek meşek bakamayız," demezler mi, "hem de yirmi gün." Şaka yaptıklarını sandım ilkin, ancak baktım ki hiç de şakalık bir halleri yok. "E ne yani, eşek aç susuz mu kalsın yirmi gün?" diye çıkıştım. "Kalmasın kalmasına da, biz eşek bakamayız yani," diyerek hiç bu konuyu tartışacak halleri olmadığını bir güzel ifade ettiler. "Bakın," dedim, "bir gün değil, iki gün değil, yirmi günde bu eşek ölür." Cevapları hazırdı: "Biz eşek bakmaktan anlamayız." Ertesi gün erkenden evden ayrılacaktım, eşeğime yirmi gün boyunca bakacak birini şimdi nereden bulacaktım? İki ayağım oracıkta bir pabuca girmişti işte. Son bir kez üstelemekte yarar var düşüncesiyle, "Anlamıyor musunuz," dedim, "keyfimden değil, işim var, ondan gidiyorum." Ablam söze girdi oradan, "İyi ya işte, eşeğini de götür. Hem şehir de görmüş olur hayvancağız, bütün ömrü bu dağda mı geçecek." Hep beraber hi hi hi, ha ha ha, keh keh keh güldüler bana. Anladım ki ensemi kaşımaktan başka çarem yok. Hem, ablamın şaka yollu da olsa söylediği hemencecik aklıma yatmıştı. Ben ertesi sabah kalkıp Ankara'ya gitmek için o pazar akşamı valizimi neyim hazırlamışken hiç yoktan büyük bir sorun doğmuş, birkaç dakika içinde de kendiliğinden çözüme kavuşmuştu. Oyalanmayayım diyerek kalkıp yatmaya gittim. Sabahleyin eşeğimle beraber yola çıkacaktık.

Sabah güneş doğmadan kalktım. Gittim eşeğimin otunu suyunu verdim. Kendim de gelip kahvaltımı ettim. Bir saat sonra da köy meydanına gittik. Eşeği dolmuşun bagajına zar zor sığdırdık. Şehre varır varmaz otogara gittik. "Ankara'ya önlerden iki bilet alabilir miyiz?" dedim adama. "Tabii ki," dedi adam, "yalnız önlerden yan yana yerimiz kalmadı, ortalardan verelim." Ben başımla onaylayınca da, "İsim neydi abi," diye sordu. Ben de adımı söyledim. Bu kez, "Diğer yolcunun ismi nedir?" dedi. "Eşek," dedim ben de. Başını kaldırıp şaşkınlıkla yüzüme baktı, ellilerinde bir adamdı. Yüzündeki şaşkınlığı gidermek için, "Benle eşeğim Ankara'ya gidiyoruz," dedim, "işte bakın, dışarıda beni bekliyor." Adam ilkin kendisiyle eğlendiğimi sanmıştı herhalde, fakat eşeği görünce meseleyi anladı. Anladı ama şaşkınlığını henüz üstünden atamamış bir tavırla, "Eşekler için maalesef yerimiz yok," dedi. "Yok mu?" dedim ben de. "Evet," diye sürdürdü, "bütün koltuklarımız insanlara göre yapılmış. Bagajın yüksekliği de malum. İsterseniz kendiniz bakın, aha işte orada otobüs." Azıcık düşündükten sonra, "Haklısınız," dedim adama. Sahiden de haklıydı. İyi günler dileyerek kapıya yöneldim. Tam çıkıyordum, adam seslendi, dönüp baktım. "Uçak bileti sordunuz mu?" "Yok," dedim. "Bir sorun," diye devam etti, "kedi köpek falan alıyorlar uçağa, belki eşek de alıyorlardır." Verdiği fikir mantıklı göründü, neden olmasındı? Teşekkür ettim adama. 

Eşeğimi alıp bir bilet acentesine gittim. "Merhaba, kolay gelsin," diyerek içeri girdim. Burada da bir genç kadındı muhatabım. "Sağ olun, hoş geldiniz," dedi. "Hoş bulduk," dedim ve konuyu açtım, "Uçaklar hayvan taşıyor mu?" diye sordum. "Hayvanınız nedir?" diye yanıtladı beni. "Bir eşek," dedim, "olabildiğince sevimli. Aşağıda, kapıda bekliyor." İkinci kattaydı bu dükkân. Kendisiyle eğlendiğimi sandı kızcağız. Biraz düşündü ne cevap vereceğini. Baktı ki yüzümde ciddi bir ifade var, kalkıp cama yöneldi, aşağıya baktı, gördü ki hakikaten de bir eşek var orada. Geldi yerine oturdu, "Eşeğiniz gerçekten de çok sevimliymiş," dedi gülümseyerek. Sonra eline telefonu aldı, "Bir bakalım," dedi. Bir yerleri aradı. "Uçakta eşek taşınıyor mu?" diye sordu. Karşıdaki kişi olumsuz cevap verdi ki kız telefonu kapatıp, "THY ile Anadolu Jet taşımıyor, bir de Pegasus'a soralım," deyip bu kez de orayı aradı. Ama oradan da olumsuz yanıt alınca üzgün bir yüz ifadesiyle dönüp bana baktı. "Başka yok mu?" diye sordum. "Sun Express var da o da Ankara'ya uçmuyor," dedi. Ne yapabilirim diye düşünmeye koyuluyordum ki, "Tren sordunuz mu?" dedi kadın. "Yok," dedim sevinçli bir tavırla. "Bir sorun, umarım olur," diye sözünü bitirdi. Ben de teşekkür edip iyi günler diledim ve çıktım. Aşağıya eşeğimin yanına indim. Telefonumu çıkarıp internete girdim, Devlet Demiryolları'nın numarasını bulup aradım. Meseleyi bildirdim, "Bir eşeğim var, Ankara'ya gidecek, trenle gitmesi mümkün mü?" Karşıdaki ses beklediğim cevabı verince çok sevindim, "Çarşambaları hayvan vagonunda gidebilir," dedi. Tamam dedim. Bir internet kafeye gittik, biletlerimizi aldık. Şimdilik tek sorun iki gün beklememiz gerektiğiydi. Artık boşuna köye dönmeyelim dedim, zaten kar yolları kapatıyor ikide bir. Amcamların evine gitmeye karar verdim. İki gün onlara misafir olacaktık benle eşeğim.

13 Ocak 2016

Küçük kız niçin ağladı?

Bir gün öylesine bir taş atmıştım, gidip küçük yeğenimin kafasına değmişti. Bereket versin, taş kızın kafasındaki tokaya değmişti, yoksa kafasını yarabilirdi. Taşın tokaya değerken çıkardığı sesi duyunca nasıl da sevinip atılmıştım: "Tokaya değdi, bir şey olmaz." Bunu duyan kız, durumun gayet olağan olduğunu oracıkta kavramışçasına sakinleşmişti. Bense rahatlamıştım, çünkü eğer ağlarsa sesini duyan annesi çıkıp gelirdi, ben de ne diyeceğimi bilemezdim. Gel gör ki, içim tam rahatlamışken bir andır susmuş olan kız ağlamaya başlamıştı,,,

12 Ocak 2016

Kendini çok iyi hissettiğin anlar

Sıcak bir duşun altına girdiğin an,
Karnın zil çalarken ağzına ilk lokmayı attığın an,
Birine sımsıkı sarıldığın an,
Uzun bir günün sonunda kendini yatağa attığın an,
Alnından öpüldüğün an,
Sabahleyin uykunu almış olarak uyandığın an.

10 Ocak 2016

Kör Pencere

İçinde hiçbir şeyin olmadığı bir oda vardı komşumuzun evinde. Komşunun oğlu benim en yakın arkadaşımdı. Akranlarımı bilmiyorum ama kendi payıma bazı şeyleri, örneğin neden bazı ağaçlarda elma varken bazılarında erik olduğunu içten içe sorguladığım oluyordu. Fakat bu odanın neden hep böylesine boş durduğunu hiç merak etmemiştim. İbrahim de elbette bizim arkadaşımızdı. Bunu bir gün ona sordum, "O oda niçin hep boş, biliyor musun?" dedim. İbrahim sanki ben biliyormuşum da şimdi ona da anlatacakmışım gibi dönüp yüzüme bakmıştı da kuru bir bakıştan başka bir yanıt alamamıştı benden. İçinde hiçbir şey olmayan o odanın penceresine kör pencere derlerdi. Kör pencere mahallemizin en iyi gözlendiği yerdi. (Mahalle dediysem, şimdikiler gibi düşünmeyeceksiniz elbette. Birbirine bakan birkaç eve bir mahalle diyoruz biz.) Gelgelelim o pencereye çıkamıyorduk biz. Biraz yüksekçeydi çünkü, boyumuz yetişmiyordu. İçeride de ayağımızın altına koymaya bir şeycikler yoktu. Günün birinde beni kaldırıp pencereye koyması için arkadaşımın annesini çağırmayı düşündüm. Düşündüğümü yaptım. Kadın öbür odadan seslenip ne istediğimi sordu. İsteğimi bildirdim. Kendisi yerine kızı geldi, yani arkadaşımın ablası. Beni kaldırıp öylece tuttu. Dışarıyı görebiliyordum ama öyle havada asılı kalarak değil, pencereye oturarak, dilediğimce bakmak istiyordum. "Beni pencereye koy, sen git," dedim. "Peki, sonra nasıl ineceksin?" diye karşılık verdi. "İneceğim zaman sana seslenirim," dedim. Kız beni pencereye bırakıp gitti. Pencereden mahallemizi izlemeye koyuldum. Bizim evin duvarıyla damı da görünüyordu. Hayatımda ilk kez olarak kendimize bunca ait bir şeyleri, mesela bir evi, bir mahalleyi, elinde testileriyle su almaya giden bir komşu kadını değişik bir açıyla görmenin mutluluğu doldu içime birdenbire.
(...)
Bir yanım o pencereden hiç inmedi. İndirmeye gelen de olmadı. Bir ömür orada kaldı. Bir yanımsa yıllar yılı dolandı, her nereye gittiyse bir pencere aradı durdu.

6 Ocak 2016

Su Isıt Sevgilim

Su ısıt sevgilim yıkanayım
Üzerimde dünyanın tüm kirleri
Onlardan arınmadan sana sarılma'yım
Su ısıt sevgilim yıkanayım

Şimdi dışardan geldim
Yalanlar söyledim, iftira ettim
Onurum yitti, para kazandım derken
Su dökmeden ekmeğe el sürme'yim

Alın terim bugün de soğuk, kuşkulu aktı
Gömleğim ıslandı ama tenim soğuktu
Tedirgin bu hayatın sınırlarından
Bekledim soluklanmaya akşamı

Sevgilim, kırlarda bir gece senin kokun
Beyaz yüzün, sarı gözlerin
İnsan yürekleri yetiştiğin toprak
Ben sana su, ekmek getiren

Sen böyle olmasan, böyle beyaz
Gözlerin böyle sarı bakmasalar
Hep ilk kez sarılıverecekmiş gibi
Ben başkası olurdum o zaman

Su ısıt sevgilim yıkanayım
Üzerimde dünyanın tüm kirleri
Bir sen varsın kalbimi koruyan.

Turgay Fişekçi

5 Ocak 2016

Anlatılanla anlaşılmayan

İnsanın kendisi dışındaki bir durumu anlayamaması pek çoklarınca olağan sayılır, fakat kendindeki bir durumu anlayamaması nereden baksan tuhaf. Sözgelimi, aklımızda olup bitenleri anlamlandıramadığımız olur, bir başka deyişle, aklımızda olduğu halde ne olduğunu bilmediğimiz şeyler olur. 

Pencereden dışarı bakıyorum. Yağmakla yağmamak arasında gidip gelen kar, ağaçların arasından seçilen bomboş çocuk parkı, çamlar olduğu gibi dururken yapraklarını döküp çıplak kalmış akasyalar, akasyaların dallarında kuşlar, kuşların yanında düşmeyi becerememiş tek tük kuru yapraklar, karşı binanın balkonunda yanan sarı ışık, pencerenin camında güvercin pislikleri ve tüm bunların üzerine eğilmiş içinde beyaz barındıran koyumsu bulutlar... Bilgisayarın ekranındaki yeşil bir İzlanda manzarası da ne yapıp edip bunlara katılmayı başarıyor. Tüm bunlar elbette bir şey anlatıyor. Anlatılan şeyler beynimin içinde dönüp duruyor. Ne ki, ben hiçbir şey anlamıyorum.

2 Ocak 2016

Arayış

Babamla dayım sobanın yanına kurulmuş konuşuyorlar. Bir saat önce yemek yedik. Şimdi onlar çay içiyor, bense konuşmalarına kulak kesiliyorum. Ben çayı hiç sevmem. Çünkü çay sevmeyi hiç öğrenmedim. İnsan her şeyi annesinden öğrenir. Çünkü babalar gündüzün hiç evde değildir. İnsan geceleri uyur, gündüzleriyse bir şeyler öğrenir ve arada başka şeyler yapar. Ben öğrendiğim ne varsa annemden öğrendim. Öteki çocuklar da her şeyi annelerinden öğrenmişler. Benim annem de benim gibi çay sevmez. Çay sevmeyen bir anne çocuğuna çay sevmeyi öğretemez. İnsan sevmeyi öğrenir. Pek çok şeyi öğrenmez, yani pek çok şey kendiliğinden ortaya çıkar demek istiyorum, ama sevmeyi öğrenir. İnsan nasıl ağladığını da nasıl güldüğünü de bilmez ama nasıl sevdiğini ya da nasıl sevmediğini bilir. Çünkü insan bir şeyi sevmeyi ya öğrenmiştir ya öğrenmemiştir. Babamla dayım sobanın yanına kurulmuş konuşuyorlar. Bir yandan da çay içiyorlar. Bense onları dinlemeyi seviyorum. Dinlerken başka şeyler de yapıyorum. Dayımın önündeki çay bardağının burmasına bakıyorum. Onu kim, nasıl öyle burmuş, düşünüyorum. Dönüp babamınkine bakıyorum. O da burulmuş. Tabaklara bakıyorum. Şekilli, bezekli beyaz çay tabakları. Komşumuz Hediye Teyze geçenlerde İran tabaklarından söz ediyordu. Kocası satıcılık yapıyor, İran tabakları da satıyormuş. İnsan sevmeyi kendiliğinden bilmez, bir yerlerden de getirmez, ama öğrenir. Bundandır ki, sevmek bazen çok basit gelir insana, bazense çok zor. Ağlamak, gülmek öyle değildir halbuki, ikisi de ne basittir ne de zor. Çok basit veya çok zor olan ne varsa sonradan öğrenilir. Elbette insan neyi öğrenirse bu hayatta annesinden öğrenir. Sobanın üzerindeki çaydanlığın sesi geliyor. Komşumuzun bir köpeği var, kışın hiç havlamıyor. Bir yerlere de gitmiyor. Çünkü kurtlar çok uzaktalar. Ben hiç kurt görmedim ama babamla dayım görmüşler. Onlar gördükleri için ben de görmüş sayılıyorum. Dışarı çıkınca arkadaşlarıma bunu söyleyeceğim. Kurt görmüş olduğum için beni çok kıskanacaklar, biliyorum. Sonra belki kardanadam yaparız. Biz kardanadamları da çok severiz. Ama yalnızca kışın severiz. Ben çayı yalnızca kahvaltıda içerim. Annem çayımın yarısını tabağa döker, soğutur, öyle içirir. Dün aklıma harika bir fikir geldi. Duyunca annemin bana aferin diyeceğini biliyordum. Çayımı hiç tabağa dökmeyelim, dedim anneme, ben dışarıdan biraz kar getireyim, onunla soğutalım. Annem hiçbir şey demedi. Çayımı alıp yarısını tabağa döktü. İnsan bu dünyada her şeyi annesinden öğrenir. Benim arkadaşlarım da ne öğrenmişlerse annelerinden öğrenmişler. Babamla dayım sobanın yanına kurulmuş konuşuyorlar.

1 Ocak 2016

Vıladimir'e Altıncı Mektup

Sayın pek kıymetli ve de kardeşim Vıladimir,

Satırlarıma başlamadan önce selam eder, her iki karakaş gözlerinden hasretle öperim. Nasılsın, iyi misin? İyi olmanı, senden yana her şeyin yolunda olmasını canı gönülden dilerim. Senin ve sizinkilerin yeni yılını da kutlarım. Gönlünüzce geçen bir yıl olsun.

Sevgili kardeşim, geride bıraktığımız yılda sana yalnızca bir mektup yazmış olduğum dikkatimi çekince derhal oturup bunu yazmaya koyuldum. İnsan kardeşine daha çok yazmalı.

Bizleri soracak olursan, şükür iyiyiz. Şimdilik bir değişiklik yok, her bir şey bildiğin gibi. Bizim buraya kış enikonu geldi. Sizin orayı zaten hiç sormuyorum. Biliyor musun, baharın gelmesini dört gözle bekliyorum. Neden dersen, kendime bir eşek aldım da ondan. Şu an bu satırları okurken şaşırdın mı yoksa olağan mı karşıladın, inan çok merak ediyorum. Zira benden beklenen şeyler bunlar, ondan ötürü de beni tanıyan biri için, hele de senin için hiç de şaşırtıcı olmaması lazım, fakat aldığım şey de bir eşek, sözgelimi, bir akvaryum balığı ya da bir kuş değil ki. İşte buradan bakınca da şaşırabilirsin, bilemiyorum. Demem o ki, şaşırma. 

Bir eşek almayı uzun zamandır istiyor ve düşünüyordum. Aslında benimki henüz tam bir eşek sayılmaz, sıpa, bildiğin sıpa. Ama sıpa dediysem de öyle çok küçük bir şey gelmesin aklına, geçen baharda doğmuş, yaz sonu da sütten kesilmiş. Birkaç gün önce her zamanki gibi satranççıların kahvesine gitmiştim, orada laf lafı açınca birisi karşı köyden filankesin eşeğini elden çıkarmak istediğini söyledi. Bari gidip ben alayım, dedim. Hiç zaman yitirmedim. Ertesi sabah kalkıp kahvaltımı edip yola koyuldum. Bereket versin, kar henüz çok değildi, yoksa gidemezdim. Köye varınca adamın evini sordum, gösterdiler. Meğer uzaktan hısımlığımız da varmış, adamın ablalarından biri bizimkilerden biriyle evliymiş, sen tanımazsın. Buyur etti, geçtik biraz lafladık. Sonra ben meseleyi açtım. Adam şaşırdı, bu soğuk kış günü eşek için mi kalkıp geldin, der gibi bir ifade belirdi suratında. Ama bir yandan da sevindi, eşeği elden çıkaracaktı nasıl olsa. Doğrusu ben de merak etmiştim adamın bu mevsimde eşeği niçin satmak istediğini. Meğerse eşeğini değil, sıpasını vermek niyetindeymiş ve parayla filan da değil, öylesine, kim almak isterse verecekmiş. Nedenini sorarsan, adamın zaten bir eşeği var, bir ikincisine ihtiyacı yok haliyle, kış boyu bakıp boşuna masraf etmeyeyim diye düşünmüş. Kim olsa aynısını düşünürdü zaten. 

Uzatmayayım, eşek almaya gittiğim için yanıma para da almıştım, ama ne yapıp ettiysem adam almadı, handiyse üstüne o bana bir şey verecekti. Anlayacağın eşeğimi alıp bizim köye döndüm. Yol boyunca da eşeğime bir ad düşündüm. Bulabildin mi, diye soracak olursan, hayır, henüz bulabilmiş değilim. Çünkü eşeğimi görür görmez o kadar çok sevdim ki, ona vereceğim ad çok iyi olsun diye gereksiz titizleniyorum. Bak aklıma ne geldi, çok uzun zaman önce bizim komşu kadının biri bir kız doğurdu. Adının filanca konduğunu söylediler, fakat birkaç gün geçti, bu kez adının falanca olduğunu duyduk. Değiştirmişlerdi. Bir-iki gün daha geçti, gene değiştirdiler adını, herhalde beğenmemişlerdi. Bir ara ilk verdikleri ada geri döndükleri de söylendi. Böyle böyle, kızın adı en son ne oldu, inan anımsamıyorum, fakat hiç de öyle alıcı bir ad olmadığı kalmış aklımda. Bunu hatırlayınca beni en çok da ne gülümsetiyor biliyor musun, tabii biz oradan ayrılalı yıllar oldu, bugün o aileden herkesin adını hatırlıyorum da bir kızın adını hatırlamıyorum. Ne diyordum, benim eşeğin adının da bu akıbete uğrayacağından korktum bak şimdi. Senin aklında varsa havalı bir eşek adı, ilk mektubunda yaz. Unutmadan söyleyeyim, eşeğimin rengi gri. Ama biliyorsun, hemen her eşeğin burnu beyaz olur, benimkininki siyah.

İşte böyle kardeşim, bu kış bana ne sıkıntı var ne bir şey. Zaten satranç kahvesinde oynayıp laflamaktan başka yapıp edecek bir şey de yok. Dilediğimce eşeğimle ilgileneceğim. Bahara değin epey bir büyür serpilir artık. Sana fotoğrafını da çektirip göndermeyi düşündüm, gelgelelim fotoğraf makinesini şehirde unutmuşum, bu kış günü de gidip alacak durumda değilim. Üç gündür buraya çok kar yağıyor. Eşeğimden sizin çocuklara da söz etmeyi unutmayasın ha, bol bol merak etsinler. Etsinler ki, yazın buraya gelmeyi istesinler. Ben de onlarla ve tabii eşekle bol bol zaman geçireyim. Zaten o zamana kadar eşek büyümüş olur, binerler de. Bilirsin, beni bu hayatta en çok keyiflendiren bir şey, çocukları eşeğe bindirmektir. Senin büyükler ne yapıyor peki, okulları nasıl gidiyor? Her şey yolundadır umarım.

Aleksey Amca ile Galina Teyze nasıllar? Aleksey Amca benim eşeği duyunca yüzünde belirecek gülümsemeyi tahmin edebiliyorum. Eminim her şey hakkında olduğu gibi eşekler hakkında da anlatacağı çok anısı vardır. Nasip olsa da bir gün dinlesek. Her ikisinin de ellerinden öpüyorum, sıcak selamlarımı ilet. Ee, böylece mektubun sonuna da gelmiş oldum.

Kardeşim Vıladimir, satırlarıma son vermeden önce tekrar selam eder, mutluluk dolu bir yıl geçirmeni dilerim. Selamlarımı ve sevgilerimi gönderiyorum.

27 Aralık 2015

Delik deşik olmuş, köhne, kara bir çadırı andırıyordu...

Akşamüstü esrar mangalının başından kalktım. Odamın penceresinden dışarı baktım. Kapalı bir kasap dükkânıyla kara kuru bir ağaç görünüyordu. Karanlık gölgeler birbirine karışmıştı. Her şeyin boş, gelip geçici olduğunu hissediyordum. Katran karası gökyüzü sayısız parlak yıldızla, delik deşik olmuş, köhne, kara bir çadırı andırıyordu. Bu sırada sela duyuldu. Zamansız bir selaydı. Güya kadının biri, belki de o şırfıntı doğuruyordu; oturmuştu kerpiç üstüne. Bir köpeğin çenilemesi de karışıyordu sabah selasına. Düşündüm de, herkesin gökyüzünde bir yıldızı varsa, benim yıldızım uzak, karanlık, anlamsız olmalı. Belki de hiç yıldızım olmadı.
Sâdık Hidâyet, Kör Baykuş.

Uygarlık Tarihi

© Eric Lowenbach
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Sayfa başına git