20 Nisan 2021

Psikoloji nedir?

Psikoloji en geniş anlamıyla "kedi bilimi" demektir. Kedileri her açıdan ele alan bilim dalının adıdır. IX. yüzyılın ortalarından beri kullanılan bir terimdir. Kedilerin çeşitli özelliklerine göre sınıflandırılması, insanlarla ilişkileri, yaşadıkları ortamlar, tüy renklerine göre aldıkları adlar, farelere yaklaşımları, köpeklerle aralarındaki sosyal mesafe vb. hep psikoloji biliminin inceleme alanı olan konulardır.

Her ne kadar müstakil bir bilim dalı olması yüz elli yıl kadarlık bir geçmişe sahipse de psikoloji biliminin kurucusu olarak Orta Çağ'da yaşamış ünlü Portekizli zoolog Felixao da Catto kabul edilmektedir. Catto, psikolojinin zoolojiden ayrılarak kendi başına bir disiplin haline gelmesi gerektiğini ilk defa olarak dillendiren kişidir. Ya.

29 Aralık 2020

Noel

"Noel" kelimesi no-el'den gelmektedir. No el, yani el yok. Rivayete göre dört arkadaş oturmuş, eşli okey oynuyorlarmış. Bunlardan ikisi, rakipleri anlamasın diye güya İngilizce işaretleşiyorlarmış. Bir ara biri arkadaşına "elin nasıl" anlamında kaş göz yapmış, o da "no el" demiş, yani elimde bir şey yok. Ne dedin, diye sormuş rakiplerden biri. Bu da, anlamasınlar diye, hiç demiş, arkadaşım bugün ayın kaçı diye sordu, ben de cevap verdim. O gün de 25 aralıkmış. Rakipler bütün elleri alarak kazanmışlar oyunu ve bunu kutlamışlar. O güne de sevinçten "no el" adını vermişler. Ve bu böyle sürüp gitmiş. Yaa.

3 Eylül 2018

Yaklaşım

Yaklaşım kelimesini duymayanımız yoktur. Peki, bu kelime nereden çıkmıştır, hiç merak ettiniz mi? Söyleyeyim, yaklaşım kelimesini literatüre bizim köyün avcıları soktu. Evet evet, aynen böyle oldu. 

Bizimkiler bir gün gene takım taklavatlarını alıp ava çıkarlar. Beklenti bellidir, akşama her biri elinde ördekler, angutlar, tavşanlar ile dönecektir. Gelgelelim işler bekledikleri gibi gitmez. Av yerine gittiklerinde bir ayı karşılar onları. Dönüp kaçamayacaklarını çok iyi bilirler. Zira bunu yaparlarsa ayı derhal peşlerine düşecek, aralarından en az birini yere devirdiği gibi bir pençe darbesiyle parçalayacaktır. Şu halde ne yapmalı? Akşama değin böyle yerimizde duracak halimiz de yok, demişler. Ne yapalım ne edelim, derken içlerinden biri, madem ayıdan kaçıp uzaklaşamıyoruz o halde yaklaşalım, deyivermiş. Diğerlerinin aklına da yatmış bu. Peki, demişler, yaklaşalım o vakit. Yaklaşalım yaklaşmasına da nasıl yaklaşalım? İşte efendim, yaklaşım kelimesinin temelleri de tam olarak burada atılmış.


Birisi demiş, şöyle yaklaşalım, öbürü demiş, böyle yaklaşalım. Örneğin Mehmet Şirin demiş ki, "Sağdan yaklaşalım." Mahmut da demiş ki, "Olmaz, sağda tepe var, soldan yaklaşalım." Oradan Muhsin girmiş söze: "Aşağıdan yaklaşalım." "Yok olmaz," demiş Kemal, "aşağıdan yaklaşırsak üstümüze atlayabilir, yukarıdan dolaşıp yaklaşalım." Bunlardan başka bir dünya laf daha söylenmiş ama biri birine baskın çıkamamış. Biraz sonra bakmışlar ki handiyse ayıyı unutup birbirlerine düşecekler. Mustafa amcam tam o sırada duruma müdahale etme gereği duymuş. Düşünmüş ki madem herkes kendi dediğinde diretiyor, "Hepiniz haklısınız," demiş. Bunun üzerine ortalık biraz sakinleşmiş. Sürdürmüş amcam: "Madem herkes kendince haklı o vakit herkes dediği yerden yaklaşsın ayıya." Bunun üzerine herkes altta kalmayıp haklılığını ispatlamak için ayıya kendi dediği yerden yaklaşmış. Bunu gören hayvancağız korkayazmış. Bizimkiler biraz da tırsarak üç-beş temkinli adımla çepeçevre bir şekilde ayıya yaklaşınca bir de ne görsünler, ayı tabanları yağlamış bile. Ayı kaçmış, ekipse bugün bu kadar macera yeter, diyerek köyün yolunu tutmuş. Köye dönünce olan biteni herkes duymuş tabii. 

Birkaç gün sonra köyde bir fikir ayrılığı çıkmış. Herkes gene fikrini söylemeye başlamış ve gene hiçbiri bir diğerine sözünü geçirememiş. Oradan biri, "Bizim avcıların ayıya yaklaşımına döndü bu iş," demiş. Ve işte o günden sonra köyde ne zaman bir konuda fikir ayrılığı çıksa avcıların ayıya yaklaşımından dem vurulup ona benzetilir olmuş. Gel zaman git zaman, ayı mayı unutulmuş tabii ve yaklaşım kelimesi de artık bir başına kullanılır olmuş. Örneğin bugün "filanca filozofun şu konudaki yaklaşımı" gibi sözler duyarız filan. Yaa.

9 Ağustos 2018

Başarı kelimesi nereden geliyor

Vakti zamanında köyün birinde bir evin kerpiç duvarındaki delikte bir arı kolonisi yaşardı. Bu evde yaşayan ailenin küçük bir oğlu vardı. Bu çocuk, evlerinin duvarına yuva yapmış arıları çok sever, bir o kadar da merak ederdi. Her gün gidip duvarın karşısındaki bir taşın üzerine oturup arıları izlemeye koyulurdu.

Çocuk günün birinde kolonideki arıların insanlara benzer bir yaşam sürdüklerini keşfetmişti. Sözgelimi, onların da aile reisi, çoluk çocuğu filan vardı. Daha da ilginci, her birinin belli bir işi, bir görevi vardı. İçlerinden biriyse diğer hepsinin başı gibi davranıyordu. Bundan ötürü çocuk bu arıya "baş arı" adını vermişti. Bu baş arı'nın en göze çarpan özelliği çok çalışkan olmasıydı. Baş arı çok çalışıyor, neticesinde de çok şeyler elde ediyordu.

İşte çocuk buradan hareketle çok çalışıp bir şeyler elde edenlere "baş arı gibi" demeye başladı. Ve kısa süre içinde ev halkı da bu sözü benimsedi. Mesela o yıl yaz tatili gelip de karneler dağıtıldığında dönem boyunca derslerine çok çalışıp yüksek notlarla dolu karnesini eve getiren büyük kızına annesi, "Aferin benim kızıma, tıpkı baş arı gibi," dedi. Böyle böyle, önce konu komşu, sonra da tüm köy halkı arasında da tutuldu bu söz. Bir zaman sonra da "baş arı gibi" yerine "baş arılı" biçiminde kullanılmaya başlandı. Sonralarıysa artık ayrı değil, bitişik olarak "başarı" diye söylendi ve günümüze kadar geldi. Yaa.

3 Mart 2018

Filoloji nedir?

Filoloji en genel anlamıyla “fil bilimi” demektir. Fillerin her türlü özelliğini araştıran bilimin adıdır. Önceleri zoolojinin bir dalıyken yirminci yüzyılda ondan ayrılarak kendi başına bir bilim dalı olarak kabul edilmiştir.

Filoloji, biyolojinin filleri konu edinen dalı olarak fillerin yapısını, evrimini, embriyolojisini, sınıflandırmasını, davranışlarını ve dağılışını inceler. Filolojinin kurucusu İtalyan zoolog Olfendo Elefanti’dir. Elefanti henüz genç bir araştırmacıyken Afrika’ya gitmiş, burada gördüğü filler çok dikkatini çekince bu hayvanları araştırmaya karar vermiş, nitekim ömrünün sonuna kadar başka bir işle uğraşmamıştır. 

Filolojide filler çeşitli özelliklerine göre kategorilere ayrılırlar. Örneğin yeryüzünde dağılışlarına göre Afrika fili ve Asya fili, büyüklüklerine göre büyük fil ve küçük fil, renklerine göre gri fil ve boz fil, tüylü olup olmamalarına göre tüylü fil ve tüysüz fil, insanlarla ilişkilerine göre evcil fil ve yabani fil vb. gibi kategoriler halinde ele alınıp incelenirler.

Filolojinin uğraştığı meseleler dönemden döneme değişmiş olup bugün daha çok gelecekte soylarının tükenebileceğine yoğunlaşmıştır. Özellikle geride bıraktığımız yüzyılda Afrika’da fildişi elde etme uğruna yoğun olarak fil avcılığı yapılması bu hayvanların geleceğini tehlike altına atmıştır. Bir diğer önemli konu, daha çok Asya’da, özellikle de Hindistan’da fillerin ağır koşullarda çalıştırılmasıdır. Filolog Hans Baumann 2001’de yayımladığı bir makalede Hindistan’da fillerin yetersiz beslenme ve aşırı çalıştırılmadan dolayı biyolojik yapılarında geri dönülmez değişiklikler meydana geldiğini ifade ediyordu. Bunlar kadar yaygın olmasa da fillerin sirklerde oynatılması da eleştirile gelmiş konulardan biridir. Bir diğer filolog Jeffry James ise eğer gelecekte fil popülasyonunda bir düşüş olur da soyları tükenirse filoloji biliminin de tarihe karışabileceği uyarısı yapmaktadır.

6 Şubat 2018

Darısı başına ne demek?

Bir süredir "darısı başına" sözünün kökeni üzerine araştırma yapıyordum. Birkaç ay önce bir düğüne gitmiştik. Millet oynuyordu falan. Ben de oturmuş ortalığı izliyordum. Bir ara baktım damadın annesi gençlerle sohbet ediyor, onlara, "Hadi bakalım, darısı başınıza," diyordu. Duyunca bir düşünce aldı beni, bu darısı başına sözü ne anlama geliyor olabilirdi? Yıllardır duyuyorduk da nereden çıkmıştı, neyin nesi olabilirdi? Böylece orada bu meseleyi araştırmaya karar verdim ve geçen ay başladım. Bugünse araştırmamı tamamladım.

Ne yazık ki kesin bir bulgu elde edemedim. Ancak "darısı başına" sözünün kökeni hakkında kabul gören iki ana görüş olduğunu tespit ettim. Görüşlerden biri Anglosakson dünyaya ait, 1962 yılında Amerikalı etimolog Peter A. Collier tarafından öne sürülmüş. Öbürüyse yakın bir zamanda Çinlilerce ortaya atılmış; 1998'de Pekin Üniversitesi'nden iki genç araştırmacı Xiulan Li ve Rong Zhang, Collier'ın görüşünü çürütmeyi amaçlayan makalelerini yayımlamışlar. 

Collier ve takipçilerinin görüşüne göre darısı başına sözünün kaynağı "yarısı başına". Li ve Zhang'a göreyse bu söz "karısı başına" kökünden geliyor. Şimdi gelin bunları biraz açalım. 

Collier'a göre vakti zamanında İskoçya'nın orta bölgelerinden birinde bir şenlik geleneği varmış. Bir güz şenliğinde genç oğlanlar ikiye böldükleri bir patatesin yarısını çiğ çiğ yer, öbür yarısınıysa, "Yarısı başına!" diye bağırarak evlenmek istedikleri kızın başına doğru fırlatırlarmış. Patatesi çiğ yemenin esprisi de şuymuş: "Bak, ben seninle gerçekten evlenmek istiyorum, o kadar ki senin uğruna çiğ patates bile yiyorum." Eğer patates gidip kızın başına değerse kız dönüp kimden geldiğine bakarmış. Oğlanda onun da gönlü varsa patatesi yerden alıp heybesine koyarmış. Gönlü yoksa patatesi yerden almazmış. Eğer oğlanın attığı yarım patates kızın kafasına değmezse zaten kızın da yapacağı bir şey olmazmış. Hatta bu durum oğlan için büyük bir utanç kaynağıymış. Bu yüzden intihar edenler bile olurmuş. Patatesi yerden almış olan kız patatesini eve götürür, ailesine durumu bildirirmiş. Aile de olur verince yarım patatesi pişirip bir pazar günü oğlanın evine gönderirlermiş. Onlar da bir sonraki pazar kızı istemeye gelirmiş. 

İşte bu gelenekten kaynaklı olarak, genç kızlar arasında yarısı başına sözü yayılmış. Patates usulüyle gelin olup giden kızlar arkadaşlarına ve kız kardeşlerine de evlilik dileklerinde bulunur ve "Yarısı başına," derlermiş. Bu söz zamanla o kadar kullanılmış ki, ilkin İskoçya'dan Britanya'ya, sonra da bütün bir Avrupa'ya yayılmış. Collier'a göre bu yarısı başına sözü zamanla değişerek darısı başına olmuş. Çinli araştırmacılarsa bunun doğru olmadığını ileri sürmüşlerdir.

Li ve Zhang'a göre Ortaçağ'da İtalya'nın Umbria bölgesindeki bir köyde olabildiğince şirret bir kadın yaşarmış. Kadının asıl şirretliğiyse kocasına karşıymış. Adamcağıza etmediğini bırakmazmış. Öyle ki tüm köy halkı Massimo adlı bu adama içtenlikle acırmış. Gel zaman git zaman, bu köyde adamla zalim karısının bu halinden erkeklere yönelik bir beddua çıkıvermiş. Mesela bir kimse adamın birine beddua edecek olduğunda, "Dilerim Massimo'nun yaşadıklarını sen de yaşarsın," anlamında "Massimo'nun karısı başına" dermiş. Ve bu söz zamanla ilkin civardaki köylere, sonra kasaba ve kentlere yayılmış. Üzerinden zaman geçince de kimse artık ne Massimo'yu ne de yaşadıklarını bilir olmuş. Nihayetindeyse Massimo adı unutulmuş ve söz yalnızca "karısı başına" şeklinde söylenmiş. İtalya sınırlarını aşıp başka ülkelere yayılmasıyla beraber ise nasıl olmuşsa "darısı başına" biçimine girmiş ve günümüze kadar öyle gelmiş.

29 Ocak 2017

Hayde

Evin tek çocuğuydu. Bundan ötürü her gün kahvaltısını eder etmez birilerini bulup onlarla oynamak için dışarı çıkardı. En yakın evden başlayarak kapının ya da pencerenin önüne gider, yaşıtlarına, "Haydi gel, oynayalım," diye seslenirdi. Gelirse gelirdi, gelmezse bizimki başka kapıya, pencereye gider, aynını yapardı: "Haydi gel, oynayalım." Bir zaman sonra mahalleli alıştı bu duruma. O kadar ki kimse adını anmaz oldu, herkes ona "Haydigel" demeye başladı. Misal, komşu evlerden birine arkadaşını sormaya gittiğinde evin kadını çocuğuna, "Oğlum, arkadaşın Haydigel seni çağırıyor," derdi. Tuhaftır, kendisi de zamanla bu Haydigel adını benimsedi. Adını soranlara Haydigel diyordu artık.

Günlerden bir gün ailesi ekonomik nedenlerden ötürü Almanya'ya göçtü. Haydigel'in okula orada devam etmesi gerekiyordu haliyle. Gideli henüz kısa bir süre olmasına karşın meraklı bir çocuk olan Haydigel biraz Almanca öğrenmişti bile. Nitekim babası onu okula yazdırmaya götürdüğünde müdür adını sorunca bunu anladı ve hemen atılarak "Haydigel" deyiverdi. Kaydı yapıldı, pazartesi gelip okula başlaması söylendi. Pazartesi günü 3/A sınıfının öğretmeni sınıf listesinde yeni bir ad olduğunu fark etti. İşte bu ad, sahibi gelecekte ünlü bir filozof olacak olan Heidegger'di.

23 Kasım 2016

Tarih dersi

Tarih kitapları, hemen her konuda olduğu gibi, Sanayi Devrimi konusunda da yalan söylemektedir. Güya Sanayi Devrimi XVIII. yüzyılın ikinci yarısında Büyük Britanya'da başlamış. Yok tabii böyle bir şey. Hakikatte Sanayi Devrimi 1840'larda Hollanda'da başlamıştır. İşte tam da bundan ötürü, Hollanda –kendi nüfusu çok az olduğu için– fabrikalarda çalıştırılmak üzere Osmanlı devletinden işçi ister. Bunun üzerine memleketin dört bir yanından insanlar Hollanda'ya gitmek üzere işçi olarak yazılır. Padişah bir emirname yayımlatır. Buna göre, Hollanda'ya gidecekler payitahtta, yani İstanbul'da toplanacak, Hollanda'ya hep birlikte gidilecektir. İlk kafile 1845 yılında yola çıkar ve dört ay sonra sağ selamet Rotterdam limanına ulaşır. İşte, kendi halinde fakir bir köylü olan Vanlı Taha İdris de bu kafiledeki işçilerden biridir.

Gemi limana yanaşınca Hollandalı görevliler derhal gelip işçileri karşılar ve onları saymaya, kayıtlarını tutmaya başlarlar. Taha İdris, kafiledeki hemen herkes gibi haliyle Felemenkçe bilmemektedir. Zaten bunu bilen Hollandalılar gemi henüz oraya varmadan Türkçe bilen tercümanlar getirtmiştir.

İşçiler gemiden inmiş, isimlerini kaydettirmek için limanda sıraya dizilmişlerdir. Sıra Taha İdris'e gelir. Tercüman, adın nedir, diye sorunca bizimki "Taha İdris Vanî" der. Gelgelelim Hollandalı kâtip bunu "Theodorus Van" diye anlar ve öyle kaydeder. Tesadüfe bakın ki tercüman da askerliğini Van'da yapmış biridir. Karşısında bir Vanlı görünce heyecanlanır, "Yaa, demek Vanlısın, neresinden?" diye sorar bu kez. Ancak Türkçe bilmeyen kâtip, tercümanın ona soyadını sorduğunu zanneder. Taha İdris kendisine yöneltilen soru üzerine köyünün adını söyler: Kox. Kürtçede kümes demektir kox, rivayete göre vakti zamanında bu köyde epeyce tavuk beslendiği için köy bu adı almıştır. Taha İdris köyünün adını söyleyince, dedik ya, kâtip bunu soyadı sanır ve kendi alfabesince "Gogh" yazar. (Bilmeyenler için küçük bir not: Kürtçede /x/ boğazdan okunan kalın /h/ harfidir. Felemenkçede bu sesi /gh/ bileşimi verir.) Kâtip, Taha İdris'in kartını eline verir, tercüman da "Hayırlı uğurlu olsun," der ve bizimki oradan ayrılır. Elinde tuttuğu kâğıtta isminin "Theodorus van Gogh" olarak yazıldığından haberi yoktur elbette.

Taha İdris, diğer bazı işçilerle birlikte gönderildiği fabrikada çalışmaya başlar. İşçiler yabancı olduklarından Hollandalılar onları tanıyabilmek için yaka kartı dağıtmışlardır. Bunlara da doğal olarak işçi kartlarında yazılan isimler yazılmıştır. Taha İdris de farkında bile olmadan yakasında "Theodorus van Gogh" ismiyle yaşıyordur artık. Gelen giden de kendisini bu isimle çağırmaktadır haliyle. Başlangıçta buna bir anlam veremese de kısa sürede duruma alışır ve bu yepyeni adını benimser.

Yıllar geçer. Taha İdris'in, pardon, Theodorus'un artık memlekete dönmeye niyeti yoktur. Hollanda'ya iyicene alışmıştır. Hem, dillerini de öğrenmiştir. Bu arada, Anna Carbentus adında Hollandalı bir kadınla da evlenmiştir. Evlenince Anna onun nüfusuna geçmiştir.

Theodorus-Anna van Gogh çiftinin 30 Mart 1853 yılında bir oğlu dünyaya gelir. Adını Vincent koyarlar. Ve işte bu çocuk gelecekte dünyaca ünlü bir ressam olacak olan Vincent van Gogh'tur.

Evet, Van Gogh aslında Vanlıdır. Dolayısıyla da bizim hemşehrimiz sayılır. Yaaa.

19 Ağustos 2015

İyi heceler

Size bugün iyi geceler sözünün nereden çıktığını anlatacağım. 

Bilindiği gibi, bu sözü insanlar geceleri birbirlerine esenlik dilemek için kullanırlar. Tıpkı sabahları günaydın, gün içinde iyi günler, akşamları iyi akşamlar dedikleri gibi, geceleri de, iyi geceler derler. Peki ama bu söz gerçekten de böyle midir?

Hayır, değildir. Toplumdaki çok yaygın ama bir o kadar da yanlış bir kanının aksine, bu sözün doğrusu iyi heceler'dir. Evet, iyi heceler. 

Kafanız karışacak haliyle, hatta karışmıştır bile, ne alâka yani; iyi geceler nere, iyi heceler nere? Kafa karışıklığı hususunda tamamen haklı olduğunuzu belirteyim öncelikle, ilk duyduğumda benim de kafam karışmıştı. Ama merak etmeyin, her bir şey yerli yerine oturdu sonra; eminim dinleyince sizin de kafa karışıklığınız geçecek.
*
Şimdi efendim, biliyorsunuz, tarih boyunca şairlerin bir kısmı şiirlerini aruz ölçüsüyle, bir kısmı hece ölçüsüyle filan yazmış. Kimi zaman aruz ölçüsü revaçta olmuş, kimi zaman hece ölçüsü. İşte, iyi heceler sözü de hece ölçüsünün revaçta olduğu bir zamanda çıkmış. Peki, nasıl olmuş bu?

Hepimizin bildiği gibi, şairlerin şiir yazması için gerekli olan enstrümanlardan biri ilham perisidir. İlham perisi olmadan şiir yazmak imkânsız gibi bir şeydir. Gelgelelim ilham perisi dediğin de öyle ha deyince gelen türden bir şey değildir. Gelmek için uygun zamanı, uygun mekânı, ve elbette uygun insanı kollar. 

Şair zaten uygun insandır. Yani, şiir yaza yaza kendini bir biçimde ilham perisinin uygun kişisi konumuna sokar. Uygun insan olunca da geriye kalıyor uygun zaman ve mekân. Eh, şair olan kişi için uygun mekânı bulmak da pek zor bir mesele değildir. Bilinen bir şeydir ki her şairin, içinde ruhunu da barındıran bir çalışma odası vardır. Uygun insan ve uygun mekân böylece tamam olunca nihayet uygun zamana geliyoruz.

Şiir yazmak için en uygun zaman nedir, diye sorulsa herhalde on kişiden dokuzu, gecedir, diye cevap verir. Çünkü gece, ortalıktan el ayağın çekildiği, dünyanın çoğunlukla sessizliğe büründüğü zamandır. Böylece şiir yazmak için de gayet uygun bir zamandır. Zaten uzmanlara göre ilham perisi elden geldiğince az insana görünmek isteyen, ayrıca gün ışığından da pek hazzetmeyen bir peridir. Bundan ötürü de çoğu şaire gece gelir, gece gelince onlar da şiirlerini gece yazar.
*
İşte efendim, rivayet olunur ki, pek çok devirde olduğu gibi, Ortaçağ'da da şairlerin, yazarların, sanatçıların toplandığı kahveler filan varmış. Buralarda bir araya gelen şairler başta şiir ve edebiyat üzerine olmak üzere pek çok konuda konuşur dururlarmış. Akşamın geç vakitlerine kadar sohbet edip dertleştikten sonra evlere dağılma vakti gelince birer birer kalkıp birbirlerine esenlik dileyerek ayrılırlarmış. Tabii, şair milleti bu, herkes bir diğerinin eve gidince yatıp uyumayacağını, sabahın ilk ışıklarına değin şiir yazmakla uğraşacağını bilirmiş. Ve işte bundan ötürü de birbirlerine "iyi şiirler" anlamında "iyi heceler" derlermiş.

Gel zaman git zaman, bu söz yayılmış. Ve pek çok örnekte olduğu gibi, yayıldıkça anlamı bilinmez olmuş. Bir zaman sonra da –geceleri kullanıldığı için– bu sözün iyi geceler olduğu sanılmış ve öyle söylenmeye başlamış. Günümüze kadar da böyle süregelmiş.

Çok ilginç, değil mi?
Sayfa başına git