29 Mart 2026

İçimizde Çalan Islık

Adam, öğleden sonra odanın tam ortasında durmuş, karşısındaki boş duvara bakıyordu. Duvarın arkasında kadının olduğunu biliyordu. Kadının nefes alışını değilse bile nefes almaktan vazgeçtiği anlardaki o ağır sessizliği duyabiliyordu. Kadın, o sabah hiçbir şey söylemeden yan odaya geçip kapıyı kilitlemişti.

Adam önce kapıyı zorladı, sonra yalvardı da para etmedi. Sonunda bir sandalye çekip kapının önüne oturdu. "Elbet acıkacak," dedi kendi kendine, "elbet susayacak ya da anlatacak bir hikâyesi birikecek içinde."

Beşinci günün şafağında adam, sandalyenin üzerinde iki büklüm olmuş, başı göğsüne düşmüş halde uyukluyordu. Rüyasında kadının bir anahtar deliğinden sızıp bulutlara karıştığını görüyordu. Oysa kadın, odanın içindeki gardırobun en alt çekmecesine cenin pozisyonunda uzanmış, karanlığın tadına bakıyordu. Orası dar, havasız ama güvenliydi. Adamın dışarıda bekliyor oluşu kadına içerideki yalnızlığını daha kıymetli hissettiriyordu. Dışarıda bir bekleyen olduğu sürece saklanmanın bir anlamı vardı.

Adam beklemekten bir heykele dönüştüğünde kadın da karanlığın bir parçası olmuştu. Artık ne kapının açılmasına gerek vardı ne de birinin dışarı çıkmasına.

***

Sokaktaki simitçi her sabah olduğu gibi aynı tonda bağırarak köşeyi döndü. Köpekler havladı, güneş bir parmak boyu yükseldi. Ve hayat, rayları hiç değişmeyen o eski tren gibi, içindeki yolcuların nerede saklandığıyla zerre ilgilenmeden gürültüyle akıp gitmeye devam etti.

O sırada ikisinden birinin aklına çok eskiden okuduğu bir kitaptaki şu cümle geldi: Bazen en büyük savaşlar, hiç hareket etmeden ve tek bir kelime etmeden kazanılır. Ya da her iki taraf da aslında çoktan kaybetmiştir, sadece trenin geçmesini bekliyorlardır.

22 Haziran 2021

Massimo Segafredo Hayata Nasıl Tutundu

Vincenzo Segafredo günün birinde öldü. Kara hastalıktan öldüğünü söyleyenler olduğu gibi, kızıl hastalıktan öldüğünü söyleyenler de çıktı. Doğrusu, kasabalı her ikisi hakkında da bir şey bilmiyordu, kimsenin merak ettiği de yoktu. Herkesin tek düşündüğü, Vincenzo'nun geride bıraktığı biricik oğlu Massimo'ya kimin bakacağıydı. Tıpkı Massimo'nun kendisi gibi, babası Vincenzo da babasının tek çocuğuydu. Anlayacağınız, ne bir amcası vardı Massimo'nun ne bir halası. Başka bir memleketten olan annesiyse onu doğururken ölmüştü. Yalnızca yaşlı büyükbabası Pietro vardı, onun da yakında öleceği söyleniyordu ve kendine bile bakacak hali yoktu. Zaten hastaydı Pietro, üstüne bir de oğlu Vincenzo'nun ölümü gelince, acısı dayanılacak gibi değildi. Gelgelelim metin olmalıydı, zira o da giderse Massimo bu dünyada büsbütün yalnız kalacaktı.

Via
Konu komşuyu hayrete düşürerek kendi gücü kuvvetince toparlandı Pietro ve ölmeden önce torununa bir ekmek kapısı kotarmaya çabaladı. Massimo Segafredo o zamanlar on dört yaşındaydı. Akıllı bir çocuktu ve sağlam karakteri şimdiden göze çarpıyordu. O da tıpkı büyükbabası gibi çabuk toparlandı ve onun tembihlerini birebir yerine getirmeye koyuldu. Pietro gençliğinde kendisinin, sonralarıysa oğlu Vincenzo'nun yıllarca çalıştırdığı değirmeni yirmi süt keçisi karşılığında on yıllığına Domenico'ya kiralattı. Böylece Massimo keçi çobanı oldu. Kendi keçilerinin çobanı. Bir yıl sonra büyükbabası Pietro öldü. O ise on yedi yaşına kadar üç yıl boyunca keçi güttü. Sütünü sattı keçilerin, kılını sattı, yavrularını büyütüp sattı, nihayetinde yaşından beklenmeyecek bir çalışkanlık ve sebatla epeyce para biriktirdi ve bir kahvehane açmaya karar verdi. Beş-altısını bırakıp keçilerin gerisini elden çıkardı, kasaba meydanında bir dükkân alıp kahvehanesini çalıştırmaya başladı. Kahvesi çok beğenildi. Tekmil kasabalı her gün gelip içiyordu. Daha o zamanlarda bile kasabanın dışına yayıldı ünü. Çünkü Massimo Segafredo keçilerin sağmal olduğu mevsimlerde kahveye keçi sütü de katıyordu.

Gel zaman git zaman, ünü çevre kasabalardan bölgeye, oradan tüm ülkeye yayıldı. Bugün hâlâ Segafredo'nun kahvesi içilir o diyarlarda.

 

Keçiler süt verdiği sürece bu dünyada öykülerin devamı da gelecektir, fakat ne zaman, kim bilir.

1 Nisan 2021

Çekik Gözlü Atlar

Rüyamda günümüzden bin yıl kadar önce Çin'deyim. Neredeyse hiç şehir yok fakat çok köy var. Bu köylerin arasındaki mesafeyse azımsanacak gibi değil. Bütün bir koca coğrafya ormanlık dağlar, tepelerle kaplı. Ulaşımsa atlarla sağlanıyor. Ancak öyle her önüne gelenin atı yok. Zenginlerin var sadece. Bir köyde bir-iki at ya var ya yok.

Çinli değilim. Oraya başka bir diyardan gelmişim. Tuhaftır, Çinlilerle anlaşabiliyoruz, ama daha da tuhaftır, hangi dili konuştuğumuzu bilmiyorum, ben mi onların dilini konuşabiliyorum, onlar mı benimkini, hiç bilmiyorum.

Altı ay kadar kaldıktan sonra ayrılıp memleketime döneceğim zaman gelip çatıyor. Dönüş hazırlıklarımı yapmaya başlıyorum. Bir gün benden sekiz-on yaş büyük bir arkadaşım, "Burada kaldığın kısa süre içinde Çin'le ilgili pek çok şey öğrendin, gelgelelim bir şeyin bir türlü farkına varamadın," diyor bana. "Nedir ki o şey?" diye atılıyorum merakla. "Atlarımız," diyor, "tıpkı bizler gibi çekik gözlüdür." Bunu duyunca utanıyorum. Nasıl olur da atları çok seven ben bunu fark etmem? Mümkün mü bu? Atı olan köy büyüğünün evine gidelim, diyorum. Gidiyoruz. At evin önünde bağlı, otluyor. Yanına yaklaşıp bakıyorum, evet, sahiden de öyle, at çekik gözlü. Rüyanın burasında uyanıyorum.

Böyle gri tarihler, gri gökler altında yaşadık. İlhan Berk

13 Ocak 2021

Buz Tutmuş Bir Rüya

Rüyamda yavru ördekler annelerine, "Bizi göle götür," diye ısrar ediyorlar. Başlangıçta hiç oralı değil anne, "Bu kış günü ne gölü," diyor, "kesin sesinizi, oturun oturduğunuz yerde." Gelgelelim yavruların ısrarı kestirilip atılacak türden değil. Kümesten yaşlıca bir hindi, "Ee, kızım, bu mevsimde yavrularsan olacağı bu," diyor. "Sen sus," diyor içinden anne ördek, "mel'un hindi, yılbaşında götürülüp kesilmediğine dua et."

Yavruların ısrarının kesilmeyeceğini anlayan ördek onları alıp göle götürüyor, çaresiz. Akşama da az kalmış. Varır varmaz göle atlıyorlar birer birer. Yirmi dakika kadar yüzdükten sonra, "Hadi, yeter artık," diyor anneleri, "eve gidiyoruz." Fakat yavrular onu duymuyorlar bile. Anne bir on dakika daha sabrettikten sonra bir kez daha sesleniyor, "Yeter artık, gidiyoruz." Sızlanmalar başlıyor, "Hayır, biraz daha kalalım," sesleri duyuluyor. Anne başına iş açtığının farkına varıyor. Sesini yükseltiyor, bağırıyor, kızıyor da yavrular ancak o zaman gölden çıkmaya başlıyorlar isteksizce. Ne var ki bir tanesinin hiç çıkası yok. Anne yavruları sayınca fark ediyor bunu. Sazlıkların arasında saklanmış. Annesi çağırıyor, gelmiyor. Bağırıyor, oralı olmuyor. Bakıyor ki olacak gibi değil, "Siz kalın burada, sakın bir yere gitmeyin," diye öbürlerini uyararak suya atlıyor. Haylaz yavru kaçmaya başlıyor. Sazlıkların arasında gizleniyor, kimi zaman etrafında dolanıyor, annesini iyicene yoruyor. Anne ördek afallıyor, nesi var bu yavrunun böyle, anlamak için sudan çıkıp diğerlerinin yanına gidiyor. Biraz sessizce bekledikten sonra bu kez tatlı dille onu çıkarmayı deniyor. Bebeğim, şekerim, kuzum, sıralıyor. Fakat bu da para etmiyor. Ördek bir kez daha suya atlayıp kovalıyor ama bir sonuç alamıyor. Tepesi atıyor, gölden çıkıp yavruları alıp eve doğru yol alıyor. Hava da kararmaya başlıyor. Epey de soğuk. Ördeğin öbür yavrularını bırakıp döneceğini sanıyorum. Gelgelelim uzunca bir zaman geçiyor da gelen giden olmuyor.

Nihayet bir ses yükseliyor. Epeycedir sazlıkların arasında pusup kalmış olan yavru bağırarak annesini çağırıyor. Anne duyuyor mu, duymuyor mu, belirsiz. Vakit geçiyor biraz. Ve ben pek çok kez olduğu gibi, en heyecanlı yerinde uyanıyorum rüyanın. Tuvalete gidip geliyorum ve derhal gözümü kapatıyorum belki devamını görürüm diye. Şansıma bak ki bu kez görüyorum da, halbuki hiç olmaz böylesi. Rüyam kaldığı yerden değil de kesintiye uğramış da devam ediyor. Sabah olmuş, yavru ördeğin yarısı donmuş olan suyun içinde donakalmış, göğsünden yukarısı da dışarıda, annesiyle kardeşleri gelmiş, kenardan onu izliyorlar, o da bir neşeli, bir neşeli ki sorma. Diğerleri de yüzlerinde gülümseyişle bakıyorlar ona. Yarısı böylecene buz tutmuş haldeyken neden bu kadar neşeli ki bu ördek, diye meraklanıyorum. Ve işte o sırada bir kez daha uykum bölünüyor. "Rüyamızın en heyecanlı yerinin neresi olduğunu nereden bilebiliriz," diyorum kendi kendime.

26 Aralık 2020

Salya

Olabildiğince tuhaf bir kadın bu. Yani öyle böyle değil, bir tuhaf ki sorma gitsin. Nasıl mesela? Ağlayışı mesela. Ne varmış ağlayışında? Ağlarken gözyaşı yerine salya akıtıyor bu kadın. Evet, salya sümük ağlayışlara çok rastlanmıştır fakat bunda ne sümük var ne gözyaşı, tek salya. Şimdi, bilinen bir şeydir ya, salya dendi mi akla ilkin köpek gelir. Burada da bir köpek var elbette. Nerede? Burada işte, bu yazıda. Bir köpek var, hatta daha sonra başkaları da geliyor, birkaç köpek oluveriyorlar. Ne ki bu köpekler salya akıtmıyor, bilakis kadının akıttığı salyaları bekliyorlar.

27 Ekim 2020

Çıkmadık Can

Kadın söylediği her kelimede haklı. Zaman zaman sesini yükseltiyor, zaman zaman sakince konuşuyor. O söyledikçe adam azarlandığını düşünüyor. Fakat durum bu, yapıp edecek bir şey de yok, kadın kesinlikle haklı. Adam kendini bir adamdan çok bir çocuk gibi hissediyor. "Belki de tüm bu olup bitenler, bu başıma gelenler çocukluğumda pek az azarlanmış olmamdan ileri geliyordur." İşte böyle geçiriyor içinden adam. Çocuk. Böyle durumlarda hiçbir şeyin nedenini, sonucunu anlayamıyor, algılayamıyor. Her şey duruyor öyle. Kafasında düşünceler duruyor. Bir kapana yakalandığını farz ediyor fakat ondan kurtulmak için bir şey yapmadığının da farkında. Galiba bu kapandan kurtuluşun olmadığının ön kabulü her şeye baskın geliyor: "Boşuna ne demelere çırpınayım?" düşüncesi içten içe beynini kemiriyor olmalı. Öğrenilmiş çaresizlik! Hatta daha da ilerisi, kendini gerçekleştiren kehanet! Gelgelelim her şeye rağmen soluk alıp verdiğinin ayırdında. Çıkmadık candan ümit kesilmez, diyerek önüne bakmanın iyi bir fikir olacağını düşünüyor. Düşünebiliyor. Her şeye rağmen.

3 Eylül 2020

Çürük Elmalar

"Sepetteki elmalar kimin?" diye sordum. "Çürük olanlar benim," dedi İsa, "gerisini bilmiyorum." İsa'nın henüz efendi olmadığı günlerden biriydi. 

Maksadım İsa'ya merak ettiğim bir meseleyi sormaktı. Yanaşıp bir bahaneyle sözü açmam gerekiyordu. Bundan ötürü yanına gittiğimde oracıkta duran içi elma dolu sepeti görüp öylesine sordum. Neden sordun, diye sorsa verecek cevabım da yoktu ya. 

Geçen gün kraliçenin tebdilikıyafet çarşıya çıkıp İsa'nın dükkânını ziyaret ettiğini gördüydüm. Onun kraliçe olduğunu biliyordum elbette. Bunu o an yanımda bulunanlara söylemedim haliyle. Ne var ki ziyadesiyle meraklandım. Kraliçe İsa'dan ne istemeye gelmiş olabilirdi? Elbette bütün kraliçeler ve krallar bir fakirin dükkânına yalnızca istemek için girerler. İşte bunu sormaya vardıydım İsa'nın yanına.

"Kraliçe ne istedi senden?" dedim. O kadının kraliçe olduğunu biliyor oluşuma şaşırmadı İsa. Ben de buna şaşırmadım. Birbirimizi nicedir tanıyorduk. "Akıl istemeye gelmiş," dedi. "Neymiş?" diye sürdürdüm. "Kral onu sevmiyormuş. Üstelik de başka kadınlarla gününü gün ediyormuş," dedi. "Ne demelere kralla evlenmiş," dedim ben de. Bana cevap vermek yerine sepetteki çürük elmalardan birini alıp bana uzatarak, "Biliyorsun ki," dedi, "ben hayatta sana pek çok kez çürük elma uzatmışımdır, gelgelelim niyetim her daim sağlam olmuştur." "Bilmez miyim," dedim. "Sepetimizin büsbütün sağlam elmalarla dolacağı o gün," diye sürdürdü İsa, "o gün gelecek mi?"

25 Mart 2019

Duvarsız Bir Merdiven

Rüyasında Grigorya ölmek üzere olan yaşlı bir adamın sihirli merdiveni pazara getirip bedavaya satışa çıkardığını görmüş. Sihirli merdivenin ününü duymayan yokmuş. Bu merdiven efsunluymuş, bineni göklerdeki altın elma veren ağaca eriştiriyormuş. Gören duyan kim varsa merdiveni kapmak için sıraya girmiş haliyle. Herkes ölesiye bir merak içindeymiş. Öyle ya, bedavaya verilen merdivenin kime, nasıl, ne şartlarda verileceğini tekmili merak ediyormuş. Nihayet adam konuşmaya başlamış ve bir şart koşmuş. Meydandaki çeşmeden bir tas suyu doldurup hiç dökmeden kendisine getirecek ilk kişiye sihirli merdiveni vereceğini söylemiş. Gençten biri bunu duyar duymaz derhal koşup tasını doldurmuş ve hiç dökmeden getirip ona sunmuş. Adam da tası aldığı gibi tamamını içmiş. Merdiveni de sözünde durup gence vermiş. Vermiş vermesine de bu merdivenle göğe erişebilmesi için onu dayayacağı doğru duvarı bulması gerektiğini tembih etmiş ve ölmüş.
***
Grigorya uyandığında sihirli merdiveni alan gencin tam yetmiş yedi yıldır duvarı aradığını söylüyordu. Sonunu da olabildiğince merak ediyordu.

14 Ocak 2019

Bu Yolculuğa Çıkan Bizler

Üç yıl boyunca
Hiç durmadan haberciyi bekledik
—Yorgo Seferis



Grigorya köyümüzün en güzel kızıydı. Hiç kuşkusuz öyleydi.
***
Köye taşındıkları günü an be an hatırlıyorum. Zaten nasıl unutulabilir? Sabahın öğleye evrileceği bir saatte köyün hepi topu üç beş çocuğu; akranlarım, arkadaşlarım, hatta ablam ortalığı birden şenlik yerine çevirmişlerdi. Çocuklardan biri köye yeni bir ailenin taşındığını öğrenmiş, bunu da hemen öteki çocuklara ve ardı sıra bütün köye yetiştirmek için tabanları yağlamıştı. Haberi duyduğumda taş duvarlı evimizin oturmaya epey elverişli penceresine kurulmuş, taa uzaklardan görünen denizi izliyordum. Sıcak –ama her anlamda sıcak– bir bahar günüydü. Ağaçlar henüz adamakıllı yapraklanmadıklarından kışın hiç çıkıp oturamadığım pencereden şimdi denizi doyasıya izleyebiliyordum. Ne büyük bir zevkti bu bana. İşte Grigorya'ların evi böyle bir günde gelmişti köyümüze. Komşulardan birinin küçük ama küçüklüğüyle büsbütün orantısız bir merakı olan kızı Leyla gelenlerin kaç kişi olduklarını, neye benzediklerini hemencecik öğrenmişti. Gözüme ilişir ilişmez bağırarak yanıma çağırmıştım. Bu kız merakını etrafına da sıçratan türden biriydi. Büyük bir hevesle yanıma koşmaya başlamıştı, zira meraklı olduğu kadar görüp bildiklerini insanlara anlatmaya da can atardı. Gelip pencerenin dibinde durmuştu. Leyla bu ya, ilk söylediği şey, "Kızın adı Grigorya," olmuştu. Evet, gelen ailenin Grigorya adında bir kızları olduğu apaçıktı. Ardından sürdürmüştü Leyla: "Galiba senden iki yaş büyük."

Grigorya köyümüze taşındığında ben on dört yaşındaydım. Denizi izlemeyi belki de en sevdiğim yaşımdı bu. Ama yakından hiç deniz görmemiş, suyunda ıslanmamıştım. Bir denize olan bunca sevgim, kim bilir, belki onu uzaktan görüyor oluşumdandı. Nitekim bir denizi uzaktan sevebiliyor olmak da başlı başına bir şenliktir.

Grigorya'ların evini taşıyan kamyonetin okulun önünde beklediğini söylemişti çocuklar. Merakıma artık dayanamayarak çıkıp okulun önüne yollanıyordum ki kamyonet görünmüş ve inanır mısınız, gelip evimizin az ötesindeki Boş Ev'in önünde durmuştu. Anlaşılmıştı ki yeni aile bu evde yaşayacaktı. Komşumuz olacaklardı. 

Grigorya'nın babası köyümüze Ege Denizi'nden gelen bir öğretmendi. Böyle söylenirdi. Onların denizin içinden çıkıp geldiğini sanırdım. Denizden gelip Boş Ev'e yerleşen bir aile. Orası, annemin anlattığına göre, ben daha doğmadan boşalmış, sahipleri kapısına kilit vurup uzak bir memlekete göçmüş bir evdi. Duvarla çevrili küçük bahçesinin kapısı da kendi kapısı gibi hep kilitli bir boş ev. İşte şimdi nihayet Ege Denizi'nden gelen bir aile yerleşecek ve o artık boş ev olmaktan çıkacaktı. Belki biz çocuklar yazın artık duvarının üstünden atlayıp eriklerinden yiyemeyecektik fakat bu küçük, sessiz köyümüze yeni bir ailenin taşınmış olması, üstelik de bize kapı komşusu olması benim gözümde her şeye değmişti. Ben ancak onlar geldiklerinde Boş Ev'in anahtarının bizde olduğunu öğrenmiş, bundan, nasıl denir, büyük bir pişmanlık duymuştum. Madem bizdeydi, bugüne kadar neden içini bir kez olsun görmemiştim. Hemen babamı çağırmışlar, o da gelip eski bavulundaki bir sandukadan anahtarları çıkarmış, ilkin bahçenin, ardından da evin kapısını bizzat açmıştı. Köyün kadınlarıysa hep birlikte işe koyulmuş, akşama değin evi temizlemeye girişmişlerdi.

Devam edecek...

15 Kasım 2018

Sır

Hali vakti yerinde, derlerdi onun için. Bunun ne demek olduğunu merak edip durdum yıllar yılı. Nihayet günün birinde karşılaştık. Kader meleği bizi beraber bir yolculuğa çıkarmıştı, üstelik de yan yana. Merakımı bizzat sorup giderme fırsatını yakalamıştım. 

“Senin için,” demiştim, “hali vakti yerinde diyorlar, var mı aslı astarı?” “Aslı var, astarı yok,” demişti. Ben meraklanacak olunca da sürdürmüştü: “Halim yerinde, evet, gelgelelim vaktim yerinde yok nicedir.” Soran gözlerle bakmıştım yüzüne. Bunun üzerine, “Kaç yaşında görünüyorum,” diye sormuştu. “Altmış yoksan, elli beşten de aşağı değilsindir,” diye yanıtlamıştım, kendimden emin. Hayli acı bir gülümseyiş oturmuştu yüzüne. Ve bu gülümseyiş verdiği son cevap olmuştu bana. Tren, kendini kıvrımlı vadilerin insafına bırakmış gidiyordu.

3 Kasım 2018

Yavru Bir Rüya

Dün gece rüyamda sapla samanı birbirine karıştıran karıncalar gördüm. Yavru karıncalardı bunlar. Bir civciv yanlarına yanaşmış neşeyle izliyordu onları. Civcivin farkındaydılar ama hiç mi hiç aldırmıyorlardı. Esasında anne tavuk, karıncaları yakalayıp yemeye alışsın diye göndermişti civcivini oraya, gelgelelim civciv oralı bile olmamıştı. Yavru karıncaların oyununu izlemek aç kalmaya değerdi bu civcivin gözünde. Doğrusu, yavru karıncaların da civcivden geri kalır yanı yoktu, onların da açlık umurunda değildi. Anneleri eve yiyecek getirmeye alıştırmak için samanlığa yöneltmişti onları, onlarsa iki takıma ayrılmış, takımlardan biri gidip saman getirirken öbürü sap getiriyor ve bunları birbirine karıştırıp oynuyorlardı. Hayat da ilginç bir trene benziyordu.

30 Ekim 2018

Gabriel Pasternak ve Bakışları

Gabriel Pasternak tahterevalliye binmeye gidiyor ormanın dibindeki parka. Geç bir güz günü. Soğuk. Ortalık bomboş ve Gabriel Pasternak ormanın oradaki parka tahterevalliye binmeye gidiyor. Bu. Başka bir şey değil, bu. Ne ki tahterevallide karşısına oturacak kimsesi yok. Değil mi ya, bu hayatta bazı şeyler iki kişi gerektirir. Neyse ki karşısına oturacak kimsesi olmasa da bakışlarının ağırlığı var Gabriel Pasternak'ın. Bakışlarının ağırlığı, evet. Gabriel Pasternak nihayet ormanın dibindeki o parka varıyor, varıp tahterevalliye yerleşiyor. Yüzünü ormana dönüyor ve kendi ağır bakışlarını kendinin karşısına dikiyor. Bu. Sonrasında kalkıp iniyor. Hayat da, elbette, hep olduğu gibi ilginç bir trene benziyor.

19 Eylül 2018

Kraker Yiyen Tavuklar

Oldukça tuhaf bir rüya gördüm. Bir sürü horoz çölün ortasında eşeleniyorlar. Yolumun üzerindeler, yürüyorum. Niçin yürüdüğümü, nereye gittiğimi bilmiyorum. Yaklaşınca horoz değil, tavuk olduklarını fark ediyorum. “Horozlar nereye kayboldu,” diye soruyorum. “Horoz moroz yok,” diyor içlerinden biri, “o bizdik.” Bu kez şunu soruyorum: “Peki neden horoz gibi görünüyorsunuz uzaktan?” “Sadece uzaktan değil, yakından da görünebiliriz,” diyor bir başkası, “dilersek civciv gibi de görünebiliriz, hatta ördek gibi bile.” Yerden bir şey yediklerini görüp ne olabileceğine meraklanıyorum, çölde kumdan başkaca bir şey yok zira. Bunu da soruyorum. Cevabı yapıştırıyor bir tavuk: “Çubuk kraker.” Bir çölde çubuk kraker yiyen tavuklar… Üstelik uzaktan horoz gibi görünen tavuklar… Üstüne üstlük dilerse ördek gibi bile görünebilen tavuklar… Bu nasıl bir rüyadır, diye geçiriyorum içimden. Ancak içimi okuyor olacak ki bir tavuk, “Artık nasıl bir bilinçaltın varsa, böyle tuhaf rüyalar gördürüyor sana,” dedikten sonra gülüp eğleniyor benimle. “Neye gülüyorsun böyle,” diye çıkışıyorum, “eğer bu bir rüyaysa sen de bir rüya mahsulü olmuyor musun?” Daha da gülüyor tavuk, diğer birkaçı da ona katılıyor, "Rüyayı geçtim, biz yokuz bile," diyor. Cümbüş cemaat kahkaha atıyorlar. Onların kahkahasıyla uyanıyorum. Uyandıktan sonra bile seslerini duyuyorum, derinden bağırıyor biri: "Asıl sen ne kadar gerçeksin, bunu sorgulaaaa..."

18 Eylül 2018

Borges

Sonra devam ederim, diyerek böyle yarım yamalak bıraktığım öykümsülere üzülüyorum ister istemez. O sonranın büyük olasılıkla gelmeyeceğini aslında biliyorum da. Bitmeden kalıyor böyle işte. Taslaklar listesinde yıllarca bekleyen oluyor. Bloğumdaki öykümsülerin hepsini spontane yazarım. Esasında her biri birer taslaktır bu haliyle. Neyse. Epey uzun zamandır bekliyordu bu da. Taslak olarak bekleyeceğine yayımlansın da beklesin.
***

1945 yılıydı. Lise öğrencisiydim. O yılların öğretmenleri, hele hele edebiyat öğretmenleri epeyce kültürlü insanlardı. Fakat bahtsızlığımıza bak ki, bize zırcahil diyebileceğin bir edebiyat öğretmeni rast gelmişti. Cehaleti suratından akan bu "hasbelkader edebiyat öğretmeni"miz bir gün "Borges diye bir Fransız yazarı"nın çıktığından söz etti. Hiç duydunuz mu bu ismi, diye sordu. Her zaman olduğu gibi kimseden ses çıkmadı. Kendisi güya duymuştu fakat Borges'in bir tek satırını okumamış olduğunu adımız gibi biliyorduk, her zaman bildiğimiz gibi. Adamakıllı bir edebiyat öğretmeni olsaydı ne yapar eder, bir kitabını bulur, Borges'ten söz edeceği derse elinde onunla gelirdi. Ne gezer. 

Liseden sonra babam beni üniversite okumam için Fransa'ya gönderdi. Gittim. İlk yıl dil dersi almaya başladım. Hocalarımız Fransızcamızı geliştirmek için bol bol Fransızca roman okumamız gerektiğini telkin ediyorlardı. Bir gün aklıma bizim cahil edebiyatçının bahsettiği o Fransız yazarı geldi. Kitabevine gittim. Tabii, adam Fransız olduğuna göre adı Boğje olmalıydı. Boğje'nin hangi kitaplarının olduğunu sordum. Boğje de kim diye sorumu geri çevirdiler. Yeni bir Fransız yazarıymış, diye yanıtladım. Ne yeni, ne eski, öyle bir Fransız yazarı yok, dediler. Çıkıp ülkenin en ünlü, en büyük kitabevine doğru yollandım. Aradığın her kitabı bulabildiğin bir kitabeviydi. Boğje'nin kitaplarını aradığımı söyledim. Adam kendisini izlememi işaret ederek önden yürüdü. Üzerinde Littérature argentine yazan rafların yanına geldik. Bir kitap alıp elime tutuşturup işine döndü. Baktım, kitap Fransızca filan değil, İspanyolca. Çok şaşırdım, Fransa'da, üstelik de ülkenin en ünlü kitabevinde bir Fransız yazarının kitabını istiyorsun, sana İspanyolca çevirisini veriyorlar, olacak iş mi? Adamın yanına dönmeden önce kitabı çekip çıkardığı yere baktım. Bir-iki tane daha Borges vardı, fakat yalnızca biri Fransızcaydı, öbürleri gene İspanyolca. İşe bak ki Fransızca olanın üzerinde bir de çevirmen adı yazılıydı. Nasıl? Bir Fransız yazarının yazdığı kitap Fransızcaya mı çevrilmişti? Daha neler! Adama söyledim bunu. 

9 Haziran 2018

Köprü

Akşamdı. Hava kararmak üzereydi. Omzumda heybem, şehre gidiyordum. Fakat yolu bilmiyordum, çünkü ilk kez geçiyordum buralardan. İleride köprü vardı. Besbelli, şehir köprünün öte yanındaydı. Gelgelelim köprünün hemen karşı tarafından yol ikiye ayrılıyordu. Hangisinden gitmeliydim? Yanlış yola girersem birazdan havanın iyiden iyiye kararmasıyla kaybolabilirdim de. Neyse ki biraz daha yaklaşınca köprünün üzerinden karşıya geçmekte olan birinin karartısını gördüm. Sevindim haliyle. Epeyce yavaş yürüyordu, kısa boylu biriydi. Az sonra yetişecektim. Bu uzunca köprü geniş bir yatakta akan bir ırmağın üzerindeydi. Nihayet köprüye vardım, birkaç adım sonraysa seslendim: "Selamün aleyküm, dayı!" Bana döndü. Dönmesine döndü de o da nesi, insan sandığım kişi meğer bir ayıymış. İlkin kaçmayı düşündüysem de bunun hiç de iyi bir fikir olmayacağına karar verip adımlarımı da biraz yavaşlatarak yürümeyi sürdürdüm. Yanına varınca, "Ve aleyküm selam," diyerek selamımı aldı ve bir şey demeden yüzüme baka durdu. Bunun üzerine bir şey deme gereği duydum. Ne desem, ne demesem, diye düşünürken nasıl olduysa, "Kusurumu bağışlayın," dedim, "size dayı diye hitap ettim ama doğrusunu söylemek gerekirse bir ayıya nasıl hitap edileceğini de bilmiyorum." Bunları söylememle yüzünde bir gülümseme belirdi, ardından şunları söyledi: "Amaan evladım, takıldığın şeye bak, bizim memlekette, üstelik de yıllardır, handiyse herkes köprüyü geçmekteyken bize dayı diye hitap eder, biz çoktan alıştık buna."

5 Haziran 2018

Denizini Özleyen Martı

Dün gece şöyle bir rüya gördüm: Tramvaya biniyorum. Vagon küçük, bir tek boş koltuk var, geçip ona oturuyorum. Altmış yaşlarında bir adamla yüz yüze geliyorum, önümdeki koltukta oturuyor. "Çantanız çok güzel," diyor. Gözüm çantama ilişiyor, güzel olup olmadığı konusunda bir fikrim olmadığını anlıyorum. Teşekkür ediyorum. Adamın söze girmek için çantayı kullandığını anlıyorum. Bir-iki laf daha ettikten sonra, "Size bir teklifim var," diyor. "Buyurun," diye yol açıyorum kendisine. "Bu geceden başlayarak göreceğiniz bütün rüyaların gerçekleşmesini ister misiniz?" Bunu söylerken gözlerinin içi gururla gülüyor, karşısındakine reddedilemeyecek bir hazine vaat eden birinin tavrı var üstünde. Kararsız bir kuşkuculukla, "Kötü rüyalar görme olasılığını ne yapacağız peki?" diye sorup sürdürüyorum: "Rüyamda beni kaplanların parçaladığını düşünsenize." Ciddileşiyor: "Hayır hayır," diyor, "o kadar uzun boylu değil." Gülüyor sonra, "Meraklanmayın, size bir şey olmayacak," diyor. Camdan dışarı bakarak az düşünüyorum bu tuhaf adamın teklifini. Sonra ona dönüyorum: "Kabul. Ucunda ölüm yok madem..."

18 Mayıs 2018

Bir Akşamın Üzeri

Kadın iki eliyle karnını kavramıştı. Besbelli, acılar içindeydi. Kara saçlarının kalınca örüklerinden biri turuncu kazağının üzerinde göğsü boyunca iniyordu. Geçen ay annesi kaybolan yavru kedi olan bitene kayıtsız görünüyordu. Hayatsa hep olduğu gibi ilginç bir trene benziyordu.

4 Şubat 2018

Terazi

Terazinin neyden yapılmış olabileceğini düşündüm. Alüminyuma benziyordu benzemesine de o güne değin gördüğüm tekmil alüminyum malzeme beyazdı, buysa sarı. Cansız bir sarı. Olabildiğince eskiydi de. Yalnızca o mu ama? Dükkân da eskiydi. Sahibiyse ikisinden de eskiydi, dükkânından da, terazisinden de.

Terazinin alüminyumdan mı, bakırdan mı, başka bir maddeden mi yapılma olduğunu hiç öğrenemedim. Günün birinde terazi durup dururken aklıma gelmişti de gidip İbrahim Amca'ya oradan taşınalı kaç yıl olduğunu sormuştum. Kırk, demişti. Nasıl yani, diye atılmıştım hemen, mesela otuz sekiz değil de kırk mı? Evet, demişti, tam olarak kırk. Aradan bunca zaman geçmişken dönüp oraya gitsem, dükkân hasbelkader hâlâ yerinde duruyor olsa, terazisi içinde duruyor mudur acep, diye sormuştum. İlkin içimden kendime, sonra da seslice İbrahim Amca'ya. Yalnızca alaycı bir bakışla vermişti cevabımı. Susup kalmıştım ben de.

11 Ocak 2018

Yolun Bittiği Ülkede

Hatırlayabildiğim son rüyamda mevsim tam da şimdi olduğu gibi, bir kışın başlangıcı. Ancak yerde kar yok. Kimselerin geçmediği her halinden belli bir yolda yürüyorum. Yol bir ayçiçeği tarlasına varıp bitiyor. Hasadı yapılmamış bu tarlanın. Nedenini merak ediyorum. Sahibi kim acaba, diye kendime soruyorum. Ayçiçekleri kurumuşlar kurumasına da solmamışlar. Zira renkleri capcanlı. Sarıları, karaları inanılmaz. Hepsinin de yüzü bana dönük, gelgelelim başları önlerine eğik. Halbuki kış da olsa güneş parlıyor. Hava ayaz ama. Beni görünce başlarını kaldırıp bakmalarını bekliyorum nedense, fakat böyle bir şey olmuyor. Ayçiçekleri kıpırtısız. Tarla kıpırtısız. Dehşetengiz bir görüntü! Biraz izleyip yolumu sürdürmeye karar veriyorum. Ayçiçeklerinin arasına dalıp gidiyorum. Benim adımımı atmamla sanki onlar da hareketlenmeye başlıyorlar. İrkilircesine duruyorum. Ama yok, hareket yok. Deminki gibiler. Kıpırtı yok etrafta. Dünya durmuş gibi. Yürümeyi sürdürüyorum. Ve işte gene öyle oluyor, ben içlerine doğru gidince onlar da sanki bana doğru geliyorlar. Bir daha duruyorum, bir daha kıpırtısızlık. Yürüyorum, geliyorlar, duruyorum, duruyorlar. Bir baş dönmesi gibi. Tarlanın ortalarına vardığımda birden bir zebra ilişiyor gözüme. Tıpkı demin kenarda durup ayçiçeklerine bakan ben gibi, durmuş bana bakıyor. Üstelik de yolumun tam üzerinde, yürürsem birkaç adım sonra önüne varacağım. İki adım daha atınca fark ediyorum ki ben yürüyünce, evet, ayçiçekleri de yürüyor fakat zebra olduğu yerde duruyor. Gözleri bile hareketsiz, yalnızca gözlerimin içine bakıyor. Korkuyorum. Duruyorum. Daha fazla yürüyemeyeceğim artık. Benimle birlikte ayçiçekleri de duruyor. Her şey de duruyor. Üzerimizde açık bir gök, etrafımızda engin bir sarı denizi andıran ayçiçeği tarlası, kuru bir soğuk, ben ve bir zebra. Bir süre öylece durup bakışıyoruz, gözlerimiz birbirine kilitleniyor adeta. Neden sonra zebra ağzını oynatıyor, bana bir şey söyleyeceğini oracıkta anlıyorum, heyecanlanıyorum, tam da o sırada uyanıyorum.

4 Ocak 2018

Historia de un Amor

Bir kış günü bir çocuk annesinin taze sağıp verdiği sütü ninesinin evine götürüyor. Vardığında ninesinin tanımadığı bir dilde plaktan bir şarkı dinlediğini görüyor. Eve döndüğünde annesi o dilin İspanyolca olduğunu söylüyor. Çok tuhaf şeyler oluyor. Hayat ilginç bir trene benziyor.
Sayfa başına git