29 Mart 2026

İçimizde Çalan Islık

Adam, öğleden sonra odanın tam ortasında durmuş, karşısındaki boş duvara bakıyordu. Duvarın arkasında kadının olduğunu biliyordu. Kadının nefes alışını değilse bile nefes almaktan vazgeçtiği anlardaki o ağır sessizliği duyabiliyordu. Kadın, o sabah hiçbir şey söylemeden yan odaya geçip kapıyı kilitlemişti.

Adam önce kapıyı zorladı, sonra yalvardı da para etmedi. Sonunda bir sandalye çekip kapının önüne oturdu. "Elbet acıkacak," dedi kendi kendine, "elbet susayacak ya da anlatacak bir hikâyesi birikecek içinde."

Beşinci günün şafağında adam, sandalyenin üzerinde iki büklüm olmuş, başı göğsüne düşmüş halde uyukluyordu. Rüyasında kadının bir anahtar deliğinden sızıp bulutlara karıştığını görüyordu. Oysa kadın, odanın içindeki gardırobun en alt çekmecesine cenin pozisyonunda uzanmış, karanlığın tadına bakıyordu. Orası dar, havasız ama güvenliydi. Adamın dışarıda bekliyor oluşu kadına içerideki yalnızlığını daha kıymetli hissettiriyordu. Dışarıda bir bekleyen olduğu sürece saklanmanın bir anlamı vardı.

Adam beklemekten bir heykele dönüştüğünde kadın da karanlığın bir parçası olmuştu. Artık ne kapının açılmasına gerek vardı ne de birinin dışarı çıkmasına.

***

Sokaktaki simitçi her sabah olduğu gibi aynı tonda bağırarak köşeyi döndü. Köpekler havladı, güneş bir parmak boyu yükseldi. Ve hayat, rayları hiç değişmeyen o eski tren gibi, içindeki yolcuların nerede saklandığıyla zerre ilgilenmeden gürültüyle akıp gitmeye devam etti.

O sırada ikisinden birinin aklına çok eskiden okuduğu bir kitaptaki şu cümle geldi: Bazen en büyük savaşlar, hiç hareket etmeden ve tek bir kelime etmeden kazanılır. Ya da her iki taraf da aslında çoktan kaybetmiştir, sadece trenin geçmesini bekliyorlardır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumunuzda bir web sayfasına bağlantı vermek istiyorsanız buraya bakabilirsiniz.

Yorumlarla ilgili notlar için buradaki sayfanın sonuna bakabilirsiniz.

Sayfa başına git