22 Aralık 2006

Düşünceden Gelen Varlık

(Varlık Felsefesi dersi kapsamında yazılmıştır.)
Her şeyden şüphe ediyorum. Şüphe etmediğimden de şüphe ediyorum. Şüphe etmeyeceğim bir şey varsa şayet o da yine şüphe ediyor olduğumdur.
Şüphe ediyorum. O halde bir zihnimin olduğunu da söyleyebilirim. Eğer şüphe ettiğim su götürmez bir gerçekse, ki öyle, bu durumda şüphe eden bir zihnimin olması da bir o kadar gerçek.
Bir zihnim var. O halde düşünüyorum. Şüphe ediyor olmam bir zihnimin olması gerektiğini kaçınılmaz kıldığı gibi, zihnimin olması da düşünüyor olmamı garanti eder.
Bir zihnim var ve bununla düşünebiliyorum. Düşünebiliyorsam kesin olarak var olduğumu da söyleyebilirim.
Düşünüyorum. Öyleyse varım.
René Descartes Aydınlanma felsefesinin babası, felsefe tarihinin de en büyük filozoflarından biri. Onun felsefesi, Avrupa’nın küllerinden doğmaya başladığı döneme denk gelir. Belki rastlantısal olarak filozofun ismi de bu döneme işaret eder. John Cottingham Descartes kitabına şöyle başlar: “René Descartes’ın ismi Modern Çağın doğuşuyla eşanlamlıdır.”1
Descartes felsefede devrim yapmıştır. Kendi adıyla anılan Kartezyen Devrim. O yepyeni bir yöntem geliştirir. Felsefeyi Ortaçağ karanlığından çıkarır. Teolojiden koparıp insan aklına dayandırmaya çalışır. Rasyonalisttir. Aynı zamanda büyük bir fizikçi ve matematikçidir. Analitik geometrinin de kurucusudur.
Descartes tamamen yeni olan yöntemini geliştirirken otoritelere bağlılığı da ortadan kaldırır, kendisinden önce söylenenlerin üzerine bir örtü çeker. Bunu başarabilmek de şüphesiz basit bir olay değildir. Toplumların alışageldikleri kuralları bir kalemde silmek ve yanlış olduklarını onlara anlatmak oldukça zordur. O nedenle Descartes, felsefesini geliştirirken zorluklarla da karşılaşmış, eleştirilere maruz kalmıştır.
...
Bu makalenin devamını okumak istiyorsanız yazarla iletişim kurunuz.

11 Aralık 2006

Fotoğraflarla 2006

İyisiyle kötüsüyle bir yılın daha sonuna geldik. 2006 yılı geride kalmak üzere. Dünya tarihine geçecek çokça şey yaşandı. 2006'da. Farklı bir yıldı. Dolu doluydu. Umarız olumsuz ne yaşandıysa 2006 ile birlikte geride kalır. 2007 çok daha yapıcı, çok daha olumlu bir yıl olur tüm dünya için.

Bilindiği gibi yıl sonları birçok kurum ve kuruluş o yılın dökümünü çıkarır. Bu gelenek Türkiye'de pek yoktur gerçi. Ama özellikle Amerika ve Avrupa'da yerleşmiş bir aktivite.

Bu dökümlere ulaşmak da son yıllarda oldukça kolaylaştı, deyim yerindeyse çocuk oyuncağı haline geldi. Yediden yetmişe herkes Internet aracılığıyla gayet rahat bunlara ulaşabiliyor artık.

Bunlar arasında benim dikkatimi en çok The Year in The Photoslar çeker. Yani fotoğraflarla geçen yıl adlı kataloglar. Çünkü -her bakımdan profesyonelce çekilmiş- bir fotoğraf sayfalarca yazıyla anlatabileceğiniz bir olayı, bir haberi tek bir karede önünüze serer. Görselliğin gücü...

İşte bu yılı da geride bırakmaya hazırlandığımız şu günlerde uluslararası haber ajansları ve istatistik ofisleri başta olmak üzere, kurum ve kuruluşlar söz konusu dökümlerini hizmetimize sunmaya başladılar.

İşte bunlardan Reuters'ın hazırladığı online katalogları sizlerle paylaşmak istedim. Pictures of The Year 2006/Yılın Fotoğrafları 2006; Ahmad Massood Sample of Work/Ahmad Massood Çalışmalarından Numuneler , 2006 Award Winners/Ödül Alanlar 2006 adlı katalogları görmenizi mutlaka tavsiye ederim. Biraz da dünya gündemiyle ilgiliyseniz, 2006 yılı gözlerinizin önünden geçecektir.


28 Nisan 2006

Yazın Çocukları

Annesi, her zamanki gibi yine o yumuşak sesiyle uyandırdı onu. Gözlerini açtı, annesine baktı. Bir o tarafı, bir bu tarafı yokladı. Değişen bir şey yoktu. Annesi hep olduğu gibi yine sabah erkenden kalkmış, oraya buraya koşuşturmaya başlamıştı. Bu her halinden belliydi. Öte yandan, duvarlar her zaman durdukları yerde duruyor, kapı ve pencere onlara eşlik ediyordu. Ama bir şey vardı. Gün başkaca bir gündü. Uyanma töreni, oda, annesi, eşyalar vesaire. Her şey yerli yerindeydi de... Bakındı durdu. Hiçbir değişiklik yoktu ortada. Ama bir şey vardı, buna emindi.

Bir hareketle hafif vücudunu yataktan dışarı fırlattı. Kapıdan öyle bir hızla çıktı ki, ablası az daha elindeki bardakları düşürüp kıracaktı. Soluğu avludaki çeşmenin başında aldı. Yalaktaki sebze döküntüleriyle meşgul tavukları kovduktan sonra, yüzüne yıkama niyetine biraz su çırptı. Kahvaltı için içeri girmeye hazırlanırken bakışları gökyüzüne ilişti. İşte tam o anda içine tarif edilemez bir coşku doldu. Bir şey vardı, evet. Hisleri onu yanıltmamıştı. Bugün sıradan bir gün değildi. İşte, güneşin sarısı, gökyüzünün mavisini önüne katmış, yaz geliyordu.

Yaz onun için hayat demekti. Geride kalan ilkbaharın yağmuru, çamuru çoğu vaktinin evde geçmesine neden olmuştu. Hele kış... İçeride, pencereden dışarıdaki karları ve tavuklarla birlikte yemlenen serçe kuşlarını izleyerek geçirmişti koca kışı.

Henüz altı yaşındaydı. Buna rağmen olabildiğince hareketli bir yapısı vardı. Kışın evin içi hapisten farksızdı onun için. Bundan ötürü yaz, onun en sevdiği mevsimdi. Akşama kadar dışarıda gezmek, dolaşmak, oynamak, koşmak, yüzmek… Düşündükçe içi içine sığmıyordu. Hayat sanki yeni başlıyordu. Yaz geliyordu.

Bir tek geçen yazı hatırlıyordu. Zaten hayatçığından kaç yaz geçmişti ki? İki yıl önce, bebeklikten yeni çıkmış mini minnacık bir çocukken, ablası ellerinden tutup sık sık dışarı çıkarmıştı. İlk o zaman hayranlık duymaya başlamıştı yaza. Ancak şimdi tek hatırladığı geçen yazdı. İlk arkadaşlıklarının tohumlarını atmış, ilk oyunlarını oynamaya başlamıştı. Şimdi içi kıpır kıpırdı yine.

Şüphesiz, arkadaşları da aynı duygular içindeydi. Yaz demek çocukluk demek değil midir? Onlar da hayata yaz ile başlıyorlardı işte. Henüz hiçbir menfaat, kırgınlık, dargınlık, art niyet yoktu aralarında. Olmayacaktı da. Büyüyüp eski dost olacaklardı ve eski dostlar hiçbir zaman düşman olmayacaktı. Üç dört arkadaştılar. Ebeveynleri kapı komşusu oluyordu, onlarsa küçücük arkadaşlar. Hepsini toplasan bir büyük adamın hacmini geçmezlerdi ama kalpleri coşkuyla dolup taşıyordu.

Hepsinde de ilk çocukluğun o bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi vardı. Dünyayı tanıma hevesi. Bu uğurda, elbette türlü yaramazlıklardan da geri kalmıyorlardı. Bir gün oynaşırken, yakınlardaki bir bahçeden kendilerinden büyük çocukların çıkıp kaçtığını, yanlarından geçerken de kendilerine avuç dolusu erikler atıp uzaklaştıklarını, hemen sonrasında da pala bıyıklı bir adamın peşleri sıra koşuşturduğunu gördüler. Çocukların bırakıp kaçtıkları erikleri topladıktan sonra her biri kendince, ilk kez karşılaştıkları bu olayın sebebini düşünüyordu. Şimdilik anlamaları mümkün değildi ama gelecekte o denli iyi anlayacaklardı ki biri ağaçtan düşüp kolunu incitecek, bir diğeri elma ağacına fırlattığı taşı geri kafasında bulacaktı.

Günler böyle mutlu, hareketli geçip gidiyordu. Etraflarında yaşanan hiçbir şey ilgilendirmiyordu onları. Çocuktular. Yazın tadını çıkaran çocuklar. Bazı bazı fark etseler de dünyanın onlar gibi çocuk olmadığını, görmezden geliyorlardı bunu. Çocukluklarının tadını çıkarıyorlardı. Ne var ki, yaz yavaş yavaş büyütüyordu onları. Ama onlar hiç büyümemek, hep çocuk kalmak istiyorlardı. Yazın çocukları olarak kalmak vardı içlerinde. Kimi zaman içlerinden büyümek istekleri geçmiyor değildi ama çocukluğu da bırakmak olmazdı ki. Yaz hiç bitmemeliydi. Çocukluk hiç bitmemeliydi.

23 Mart 2006

Kitaptan Mektup Var

Sevgili Üniversiteliler;

Sizlere bu mektubu, Anadolu’nun ücra bir kasabasındaki bakımsız bir binanın, ikinci katındaki orta boy bir salonun, sol duvarına dayalı raflardan birindeki, tozlu köşemden yazıyorum.

Öncelikle kendimi tanıtayım. Aslında hepiniz beni tanıyorsunuz. Daha doğrusu tanıdığınızı zannediyorsunuz. Tek taraflı tanıyorsunuz desek de yerinde olur. Beni biliyorsunuz ancak benim de sizleri tanımam şerefine nail olmam fırsatı vermiyorsunuz.

Lafı fazla uzatmanın âlemi yok. Ben Kitap. Yanımdaki arkadaşlarımın söylediğine göre, yetmişli yılların başında, İstanbul’da bir yayınevinde doğmuş, sonra da buraya getirilmişim. Ömrümün neredeyse tamamını burada, bu tozlu rafta geçirdim. Sıkılmıyorum dersem yalan olur. Ama dünyanın sonu değil, sabrım ve umudumla yaşayıp gidiyorum. Duyduğuma göre siz insanlar bir gün boyunca hiç dışarı çıkmadan evde oturunca sıkıntıdan patlıyormuşsunuz. İşin garip tarafı, çoğunuz sıkıntılı anlarınızda bizden birini alıp keyifle okuyabileceğinizi ve sıkıntınızı dağıtabileceğinizi de akıl etmiyorsunuz. Sahi, siz aklınızı nasıl kullanıyorsunuz? Mesela bizdeki engin bilgileri alıp aklınıza kaydetseniz de işinize yaradığında kullanırsınız hani, kötü mü olur?

Bu mektubu niçin siz üniversitelilere yazdığımı da unutmadan söyleyeyim. Sevgili arkadaşlar,

Bundan önce de çok sayıda mektup yazdım. Malum, kimse beni alıp okumayınca ben de bol bol mektup yazma fırsatı buluyorum. Hem böylece vakit de geçiyor.

Bundan çok önce, belki de kiminiz daha yoktunuz, köylülere bir mektup yazdım. Neden köylülere? Çünkü sürekli, köylülerin çok zor şartlarda oldukları, neredeyse ilkel koşullarda ve teknik bilgilere sahip olmadan tarım ve hayvancılık yaptıkları, mesela yamaçları enine sürmeleri gerekirken boyuna sürdükleri, durumun ciddi olduğu, kalkınmalarının muhakkak gerekli olduğu yönünde haberler geliyordu. Köylüler bu durumdayken rafta boş oturmak içime sinmedi. Nihayet oturup bir mektup yazdım ve mektupta onlara şöyle seslendim:

Sevgili Köylüler;

Ben Kitap. Bu aralar durumunuzun çok kötü olduğuna dair haberler alıyoruz. Ben ve arkadaşlarım buna en az sizin kadar üzülüyoruz. Lakin üzülüp ağlamanın zamanı değil. Çalışmak zamanıdır, üretmek zamanıdır. Üretip kalkınmak zamanıdır. Okumak zamanıdır. Bütün kitaplar emrinize amadeyiz. Bizi okuyunuz. Sizden hiçbir karşılık da talep ettiğimiz yok. Muhakkak birimizin sizlere yardımı dokunacaktır.

Gelin görün ki uzun süre beklememe rağmen köylülerden herhangi bir cevap gelmedi. Çok üzüldüm. Ama umudumu kaybetmedim. Tam oturup onlara bir mektup daha yazıyordum ki tekrar kaygı verici haberler gelmeye başladı. Bu sefer de şehirlilerin kötü durumda oldukları söyleniyordu. Gelen haberlere göre eskiden muazzam kültür yuvaları inşa edilen, bilge insanlarla dolup taşan, çok kitap okunan şehirler, bu meziyetlerden yoksun insanlarla dolmaya başlamıştı. Kıraathanelerde artık hiç kıraat yapılmıyormuş mesela. Bunu bırakın, kıraathane dedikleri yerlerde kıraat yapacak bir tek kitap bile bulmak mucizeymiş artık. Hal böyleyken rafta boş durmak beni rahatsız etti ve oturup şehirlilere bir mektup yazdım ve mektupta onlara şöyle seslendim:

Sevgili Şehirliler;

Ben Kitap. Gelen haberlerden anlaşılıyor ki, bu aralar durumunuz hiç iç açıcı değil. Şehirlerinizi yaşanmaz yerlere çevirmişsiniz. Kendinize birçok yersiz mesele üretmişsiniz. Mesela binalarınızı çok kaba, zevksiz, estetik kaygılar taşımadan inşa ediyormuşsunuz. Bundan da yine kendiniz şikâyetçi oluyormuşsunuz. Canım, suç biraz da sizde değil mi? Neden kendinize çekidüzen vermiyorsunuz? Sadece binalarınız da değil, köprüleriniz, yollarınız, kaldırımlarınız, park ve bahçeleriniz de çok kötü durumdaymış. Kısacası hemen her faaliyetinizde sahteciliğe başvuruyormuşsunuz. Sonra, insani ilişkilerinizde de ciddi problemleriniz varmış. Komşuluk müessesesini unutmuş kiminiz. Bakın biz kitaplar yıllardır bu raflarda yaşarız, birimizin birimizle herhangi bir sorun yaşadığı görülmemiş, duyulmamıştır. Birbirinizle ne alıp veremediğiniz var?

Diyeceğim odur ki, ben ve arkadaşlarım içinde bulunduğunuz duruma en az sizin kadar üzülmekteyiz. Lakin üzülmenin zamanı değil. Kıraathaneleri doldurup aylak aylak oturmanın zamanı değil. Çalışmak, üretmek, güzelleşmek zamanıdır. Şehirlerimizi kültür yuvalarıyla doldurmak, okumak zamanıdır. Ben ve arkadaşlarım emrinizdeyiz. Bizi okuyun. Olur ki birimizin sizlere faydası olur. Bizi okuyun, sizlere ışık olalım, yol olalım. Sizden herhangi bir karşılık da beklemiyoruz. Yeter ki okuyun.


Yazık ki şehirlilerden de ses çıkmadı. Bu duruma da çok üzüldüm, düşüncelere daldım. Bu insanlar okumadıklarına göre akıllarını ne yapıyorlar? Bu kadar zor mu okumak?

İşte böyle sevgili üniversiteli dostlarım. Bunun gibi daha birçoklarına; doktorlara, mühendislere, memurlara, işçilere, anne-babalara, siyasetçilere vs. bunlara benzer mektuplar gönderdim. Hiçbirinden cevap gelmedi. Yıllarımı insanlara mektup yazarak geçirdim. Yorulmadım, usanmadım. İşte şimdi de siz üniversitelilere yazıyorum. Şimdiye kadar sizlere yazmamış olmam önyargılarımdan kaynaklanmaktaydı. Sizin gibi pırıl pırıl gençlerin üniversite çatıları altında bol bol okuduğunuzu, oralardaki soydaşlarımla haşir neşir olduğunuzu düşünürdüm hep. Meğer yanılmışım. Ama haksız mıyım? Benim yerimde kim olsa böyle düşünürdü. Bir üniversitede gençlerin biz kitaplarla içli dışlı olması kadar doğal ne olabilir? Haberler geldiğinde kulaklarıma inanamadım. Herkesten beklerdim de sizden beklemezdim bunu. Böyle olacağınız aklıma gelmezdi. En son mektup yazacağım, hatta yazmaya hiç gerek duymayacağım kesimin üniversiteliler olacağını düşünmüştüm hep.

Sevgili genç arkadaşlarım;

Üzülerek söylüyorum ki gelen haberler durumunuzun ciddi olduğu yönünde. Köylülerden, memurlardan, şehirlilerden de öte. Nihayetinde siz üniversitelisiniz. Bilim yuvaları dediğimiz üniversitelerin çatıları altında öğrenim görmektesiniz. Her şeyden ve herkesten önce sizin okumanız gerekmez mi? Faraza, bir köylüden beklenen ilk iş okumak değildir. Ancak buna rağmen okumalı. Köylü de olsa şehirli de olsa okumalı. Oysa sizden ilk beklenen iş okumanız, öğrenmeniz, bilmenizdir. Sizin kitap okumuyor olmanız durumun ne boyutlarda olduğunu gösteriyor.

Böyle bir durumda olmanız elbette üzücü. Ancak üzülmenin zamanı değil. Bu vahim durumdan bir an önce kurtulmak zamanıdır. Akılları başlara devşirme zamanıdır. Okumak, bilmek zamanıdır. Biz bütün kitaplar hazır bekliyoruz. Bizi alıp okuyun, mutlaka faydamız dokunur sizlere. Sizden karşılık olarak da hiçbir şey beklemiyoruz.

Bizi her fırsatta okuyun, okutun. Çevrenize örnek olun. Mesela bugünlerde bir vakıf mı kurmayı planlıyormuşsunuz ne? Öyle duyumlar aldım. Nasıl bir vakıf kuracağınızı, vakfınızın ne tür hizmetler verebileceğini düşünüyormuşsunuz. Bu konuda, işinize karışmak gibi olmasın, size yardımcı olabilirim diye düşünüyorum. Gelin şu önerime kulak verin.

Dostlarım, vakıf kültürüne yüzyıllardır aşinasınız. Vakıflar yolu ile bugüne kadar sayılamayacak kadar çok insana sayılamayacak kadar çok hizmet verilmiştir. Şimdi saymak mümkün değil belki ama çok çeşitli bir o kadar da değerli hizmetler sunulmuştur. Vakıf çatıları altında kamu hizmetlerinde bulunulmuş, fakirler doyurulmuş, kültürel, sanatsal faaliyetlere ön ayak olunmuş, yolculara, düşkünlere, yaşlılara, kimsesizlere el uzatılmıştır. Dikkat ederseniz, vakıf kültürünün özünde daima insan yer almıştır.

Uzun lafın kısası, kuracağınız vakıf bir kitap vakfı olsun diyorum. Başta kendiniz olmak üzere, tüm toplumun günümüzde en çok buna ihtiyacı var, haksız mıyım? Bakın sosyal çözülme insanları ne hale getirdi. Hem, bir insana her gün balık tutmaktansa bir gün balık tutmayı öğretmek daha iyidir. İnsanların karnını doyurmakla günübirlik çözümler üretmiş olursunuz. Oysa insanlara okuma sevgisi kazandırıldı mı, okuyan insanlar kendilerini zamanla geliştirir, kalkınma yolları arar. En iyisi, en anlamlısı bir kitap vakfı kurmanızdır.

Bu vakfın çatısı altında, insanlara okuma sevgisi kazandırmak için çeşitli etkinlikler yapabilir, kampanyalar düzenleyebilirsiniz. Mesela gençlerin sigaraya, şans oyunlarına vs. harcadığı paralarla kitap alıp okumaları yönünde, bilinçlendirmek amaçlı çalışmalar yapabilirsiniz.

Bir kitap toplama masası oluşturup topladığınız kitapları okurlara buradan dağıtabilirsiniz. Kütüphanelerle sıkı işbirlikleri yapıp toplumla kütüphane arasında bir köprü vazifesi üstlenebilirsiniz. Ne bileyim, bunlara benzer daha çok sayıda çalışma yapabilirsiniz. Hoş, siz bu işleri benden daha iyi biliyorsunuz ya, bilgiçlik yapmış olmayayım, ben sadece öneride bulunuyorum.

Sevgili arkadaşlar, ben kendi adıma bu işten çok umutluyum. Kim bilir, belki ben de bu sayede yıllardır durduğum bu tozlu raftan çıkma şansı bulurum. Dilerim siz de benim kadar umutlusunuzdur. Unutmayın, insanı ayakta tutan en büyük güç umududur. Bakın ben bir kitap olmama rağmen yıllardır bu rafta umudumla yaşıyorum.

Kuracağınız kitap vakfı aracılığıyla insanlara okuma sevgisiyle birlikte umut da dağıtın olur mu?

Sevgilerimle, Kitap.

24 Şubat 2006

Yaşayamadığım Çocukluk 1 Lira

Bizim orada bir Rus Pazarı vardır. Çocukken pek gidemesek de sıklıkla duyardık ismini. Daha sonra, şehirde ortaokula başlayınca sık sık uğrar olduk. Çeşit çeşit oyuncaklar, ilginç aletler falan, ne ararsanız vardı. Haftasonları çarşıya çıktık mı mutlaka giderdik oraya, zaten pek büyük olmayan şehrimizin yolları, eninde sonunda çıkardı Rus Pazarına.

Şimdilerde Rus Pazarlarının yerini "Patron Çıldırdı", "Ne Alırsan 1 YTL", "Sosyete Bit Pazarı" dediğimiz Çin Pazarları aldı. Sovyetler'in 70'ini devirdikten sonra dağılmasıyla birlikte Rus Pazarları da dağıldı. Onların yerine tıka basa Çin mallarıyla dolu dükkanlar açıldı. Hem de öyle bir açılış ki kısa sürede yurdun hemen her tarafına yayıldı.

Bu dükkanlarda ojeden tutun kokulu mumlara, anahtarlıktan el fenerine, tırnak çakısından fırçaya, Meryem Ana heykelciğinden Kâbe maketine, buzdolabı süsünden inci-boncuğa kadar her birşey var. Üstelik hepsi de 1 liraya. Müşteri fiyatı önceden bildiği için de "içi rahat", dalıyor içeri.

Hayret ediyorum şu Çinlilere. Oturup herşeyi düşünmüşler, akıllarına geleni yapmışlar. Mallara baktıkça bizi ne kadar da iyi okuyabildiklerini anlıyorum. Biz yeter ki isteyelim onlar yapmaya hazır. Mesela kaç zamandır, coğrafya dersi için bir küre almak istiyordum da öğrenci bütçeme bir türlü küre giderini koyamıyordum. En ucuzu 50 YTL. Neyse ki Çinliler yetişti imdadıma. En büyüğü 10, orta boy olanı 5, küçüğü ise 1 YTL.

Birgün yine bu dükkanlardan birindeyken dikkatimi küçük oyuncak arabalar çekti. Yok yok uzaktan kumandalı, kurmalı arabalar değil. Beni çocukluğuma götüren türden. Hani kendi "çocukça imalatımız" arabalar vardı ya, tahtadan, çividen arabalar. Vay canına, Çinli bunu da yaptı! Meğer bizden bile iyi tanıyor bizi adamlar. Çocukluğumuzda "gerçekten" yaşayamadıklarımızı şimdi sahte bir biçimde yaşamaya çalıştığımızı nasıl da biliyorlar. Çocukluğumuzu dört duvar arasında kek, yeyip çizgi film seyrederek geçirmiş olduğumuz için hiçbir zaman kendi arabamızı yapma özgürlüğüne sahip olamadığımızı Çinliler bizden daha iyi biliyor sanırım. Ve elbette yaşayamadığımız çocukluğumuzu yaşamak isteyeceğimizi de biliyorlar. İşte bu yüzden bize tahtalı, çivili arabalar yapıp gönderiyorlar. Hem de 1 liraya. Biz de çocuğumuza bir kumandalı araba, kendimize ise "yaşayamadığımız çocukluğumuzdan bir hatıra" alıyoruz. 1 liraya.
Sayfa başına git