Sayın pek kıymetli ve de kardeşim Vıladimir,
Satırlarıma başlamadan önce selam eder, her iki karakaş gözlerinden hasretle öperim. Nasılsın, iyi misin? İyi olmanı, senden yana her şeyin yolunda olmasını canı gönülden dilerim. Senin ve sizinkilerin yeni yılını da kutlarım. Gönlünüzce geçen bir yıl olsun.
Sevgili kardeşim, geride bıraktığımız yılda sana yalnızca bir mektup yazmış olduğum dikkatimi çekince derhal oturup bunu yazmaya koyuldum. İnsan kardeşine daha çok yazmalı.
Bizleri soracak olursan, şükür iyiyiz. Şimdilik bir değişiklik yok, her bir şey bildiğin gibi. Bizim buraya kış enikonu geldi. Sizin orayı zaten hiç sormuyorum. Biliyor musun, baharın gelmesini dört gözle bekliyorum. Neden dersen, kendime bir eşek aldım da ondan. Şu an bu satırları okurken şaşırdın mı yoksa olağan mı karşıladın, inan çok merak ediyorum. Zira benden beklenen şeyler bunlar, ondan ötürü de beni tanıyan biri için, hele de senin için hiç de şaşırtıcı olmaması lazım, fakat aldığım şey de bir eşek, sözgelimi, bir akvaryum balığı ya da bir kuş değil ki. İşte buradan bakınca da şaşırabilirsin, bilemiyorum. Demem o ki, şaşırma.
Bir eşek almayı uzun zamandır istiyor ve düşünüyordum. Aslında benimki henüz tam bir eşek sayılmaz, sıpa, bildiğin sıpa. Ama sıpa dediysem de öyle çok küçük bir şey gelmesin aklına, geçen baharda doğmuş, yaz sonu da sütten kesilmiş. Birkaç gün önce her zamanki gibi satranççıların kahvesine gitmiştim, orada laf lafı açınca birisi karşı köyden filankesin eşeğini elden çıkarmak istediğini söyledi. Bari gidip ben alayım, dedim. Hiç zaman yitirmedim. Ertesi sabah kalkıp kahvaltımı edip yola koyuldum. Bereket versin, kar henüz çok değildi, yoksa gidemezdim. Köye varınca adamın evini sordum, gösterdiler. Meğer uzaktan hısımlığımız da varmış, adamın ablalarından biri bizimkilerden biriyle evliymiş, sen tanımazsın. Buyur etti, geçtik biraz lafladık. Sonra ben meseleyi açtım. Adam şaşırdı, bu soğuk kış günü eşek için mi kalkıp geldin, der gibi bir ifade belirdi suratında. Ama bir yandan da sevindi, eşeği elden çıkaracaktı nasıl olsa. Doğrusu ben de merak etmiştim adamın bu mevsimde eşeği niçin satmak istediğini. Meğerse eşeğini değil, sıpasını vermek niyetindeymiş ve parayla filan da değil, öylesine, kim almak isterse verecekmiş. Nedenini sorarsan, adamın zaten bir eşeği var, bir ikincisine ihtiyacı yok haliyle, kış boyu bakıp boşuna masraf etmeyeyim diye düşünmüş. Kim olsa aynısını düşünürdü zaten.
Uzatmayayım, eşek almaya gittiğim için yanıma para da almıştım, ama ne yapıp ettiysem adam almadı, handiyse üstüne o bana bir şey verecekti. Anlayacağın eşeğimi alıp bizim köye döndüm. Yol boyunca da eşeğime bir ad düşündüm. Bulabildin mi, diye soracak olursan, hayır, henüz bulabilmiş değilim. Çünkü eşeğimi görür görmez o kadar çok sevdim ki, ona vereceğim ad çok iyi olsun diye gereksiz titizleniyorum. Bak aklıma ne geldi, çok uzun zaman önce bizim komşu kadının biri bir kız doğurdu. Adının filanca konduğunu söylediler, fakat birkaç gün geçti, bu kez adının falanca olduğunu duyduk. Değiştirmişlerdi. Bir-iki gün daha geçti, gene değiştirdiler adını, herhalde beğenmemişlerdi. Bir ara ilk verdikleri ada geri döndükleri de söylendi. Böyle böyle, kızın adı en son ne oldu, inan anımsamıyorum, fakat hiç de öyle alıcı bir ad olmadığı kalmış aklımda. Bunu hatırlayınca beni en çok da ne gülümsetiyor biliyor musun, tabii biz oradan ayrılalı yıllar oldu, bugün o aileden herkesin adını hatırlıyorum da bir kızın adını hatırlamıyorum. Ne diyordum, benim eşeğin adının da bu akıbete uğrayacağından korktum bak şimdi. Senin aklında varsa havalı bir eşek adı, ilk mektubunda yaz. Unutmadan söyleyeyim, eşeğimin rengi gri. Ama biliyorsun, hemen her eşeğin burnu beyaz olur, benimkininki siyah.
İşte böyle kardeşim, bu kış bana ne sıkıntı var ne bir şey. Zaten satranç kahvesinde oynayıp laflamaktan başka yapıp edecek bir şey de yok. Dilediğimce eşeğimle ilgileneceğim. Bahara değin epey bir büyür serpilir artık. Sana fotoğrafını da çektirip göndermeyi düşündüm, gelgelelim fotoğraf makinesini şehirde unutmuşum, bu kış günü de gidip alacak durumda değilim. Üç gündür buraya çok kar yağıyor. Eşeğimden sizin çocuklara da söz etmeyi unutmayasın ha, bol bol merak etsinler. Etsinler ki, yazın buraya gelmeyi istesinler. Ben de onlarla ve tabii eşekle bol bol zaman geçireyim. Zaten o zamana kadar eşek büyümüş olur, binerler de. Bilirsin, beni bu hayatta en çok keyiflendiren bir şey, çocukları eşeğe bindirmektir. Senin büyükler ne yapıyor peki, okulları nasıl gidiyor? Her şey yolundadır umarım.
Aleksey Amca ile Galina Teyze nasıllar? Aleksey Amca benim eşeği duyunca yüzünde belirecek gülümsemeyi tahmin edebiliyorum. Eminim her şey hakkında olduğu gibi eşekler hakkında da anlatacağı çok anısı vardır. Nasip olsa da bir gün dinlesek. Her ikisinin de ellerinden öpüyorum, sıcak selamlarımı ilet. Ee, böylece mektubun sonuna da gelmiş oldum.
Kardeşim Vıladimir, satırlarıma son vermeden önce tekrar selam eder, mutluluk dolu bir yıl geçirmeni dilerim. Selamlarımı ve sevgilerimi gönderiyorum.
1 Ocak 2016
24 Temmuz 2015
Vıladimir'e Beşinci Mektup
Çok kıymetli kardeşim Vıladimir,
Satırlarıma başlamadan önce selam eder, hep yaptığım gibi her iki karakaş gözlerinden hasretle öperim. Nasılsın, iyi misin? İyi olmanı da her zamanki gibi canı gönülden dilerim. Her şeyin yolunda olduğunu umarım.
(Sözü açılıp aklıma gelmişken şunu söylemeden geçmek istemem, her şeyin yolunda olması sanıldığı kadar da günlük güneşlik bir durumu ifade etmez sanki, ne dersin? Zira her şeyin yolunda oluşu hayatın rutin bir renge büründüğünün kanıtıdır. Rutin de sıkıcılığın diğer adıdır. Bana öyle geliyor. Aslında bu bağlamda kafama takılan mesele tam olarak şu ki, insanlar yalnızca her şeyin yolunda olup olmadığıyla ilgileniyorlar. Ne yazık. Mesela yol nasıl bir yoldur, dahası, nereye gitmektedir, kimse bunları soracağa, sorup bir cevabın peşine düşeceğe benzemiyor. Her şey dönüp dolanıp zamanın kıskacına kapılıyor anlayacağın, yol sürüyor, sürüp gidiyor, giden de elbette bir yerde sona eriyor. Hiçbir şey değil, yalnızca bu!)
Kardeşim, sana bu mektubu oldukça serin geçen bir yaz gününden yazıyorum. Hiçbir anlamıyla baş olmayan; yani ne coğrafi, ne kültürel, ne sosyal, ne siyasal, ne bilmem ne'sel anlamda baş olabilen, ama bunlara rağmen baş olan kentten yazıyorum sana; başkentten. Fakat bugün ayrılıyorum buradan. Biraz da bundan ötürü yazıyorum ya bu mektubu. Çünkü sana son mektubumu yazdıktan kısa bir süre sonra buraya geldiydim ve aklıma geldi ki burada olduğum sürece sana hiç yazmamışım. İnsan kardeşine yazmaz mı?
Kıymetli kardeşim, mektubun buraya kadarını tam on beş gün önce yazdım. Elbette bitirip zarfa koyup hemen göndermekti niyetim fakat olmadı ve işte gördüğün gibi anca şimdi yazabiliyorum devamını.
Mektubun ilk bölümünde de dediğim gibi, o gün ayrıldım Ankara'dan. O günden beri de burada, memleketteyim. Kürkçü dükkânımda. Tilkinin dönüp dolaşacağı yer kürkçü dükkânıdır demişler, biliyorsun. Bu noktada ben tilkinin durumunu biraz iyi görüyorum. Kimsenin aklına gelmeyen, dolayısıyla kimsenin de konuşmadığı mesele kürkçünün kendisidir. Kürkçü dükkânının sahibi hayatının neredeyse bütününü yaşadığı yerde, dükkânının bulunduğu memlekette geçirir. Geçirmek zorundadır. Bu bir anlamda onun kaderidir. Gelgelelim kimin umurundadır bu? Kimsenin. Zaten konuşulmamasının nedeni de budur. Hemen herkesin kendini düşündüğü, bireyselleşmenin handiyse bir din rengine bürünmeye başladığı böylesi bir zamanda, işin aslına bakarsan, ne kürkçü artık tilkinin umurundadır ne de tilki kürkçünün. Her biri kendinin umurundadır. Böylelikle tilkinin kürkçü dükkânına "dönüşü" de artık yalnızca kendisinin bir kararı olarak değerlendirilebilir; kendisini ilgilendirir. Yani, sözü geçen atasözünün ruhu da yitip gitmiştir. Tilkinin dönüşünü belirleyen artık bir zorunluluk değil, bir karardır. Gene de içinde bulunduğu durumu kolaycacık yabana atmamak gerekir. Kürkçü dükkânına tamamen özgür iradesiyle gelmiş olsa bile ola ki bu "içsel bir özgürlük"tür.
Geçelim, yaz günü kafanı bunlarla bulandırmayayım.
Hayat ne garip! Galina Teyze'nin ekmeğimizin üzerine sürdüğü taze tereyağlı günlerimizi ne çok özlüyorum bilemezsin. Sen de özlüyorsundur o günleri muhakkak, fakat emin ol ben senden daha çok özlüyorum. Neden, bilmiyorum.
Bu vesileyle Galina Teyze'yle Aleksey Amca'ya çok içten selamlarımı iletmeni istemeye bilmiyorum gerek var mı? Bu arada, aklıma gelmişken, Aleksey Amca'nın iki ay önce gönderdiği "ilaç"tan haberin var mı? Sizin oralarda yapılan şu koca karı ilacından söz ediyorum, votkayla yapılan. Aleksey Amca dediğine göre bu ilacı yapmayı büyükannesinden öğrenmiş. Ne güzel, sen de öğrensene, belki bir gün bana da öğretirsin, fena mı olur?
İyisi mi uzatmayayım kardeşim. Uzattıkça gözümde pek çok şey tütmeye başlıyor çünkü. Arayı fazla açmadan sana sık sık yazmak ümidiyle. Kendine çok iyi bak.
Satırlarıma son vermeden evvel tekrar selam eder, seni hasretle kucaklarım kardeşim.
Görüşmek dileğiyle...
Satırlarıma başlamadan önce selam eder, hep yaptığım gibi her iki karakaş gözlerinden hasretle öperim. Nasılsın, iyi misin? İyi olmanı da her zamanki gibi canı gönülden dilerim. Her şeyin yolunda olduğunu umarım.
(Sözü açılıp aklıma gelmişken şunu söylemeden geçmek istemem, her şeyin yolunda olması sanıldığı kadar da günlük güneşlik bir durumu ifade etmez sanki, ne dersin? Zira her şeyin yolunda oluşu hayatın rutin bir renge büründüğünün kanıtıdır. Rutin de sıkıcılığın diğer adıdır. Bana öyle geliyor. Aslında bu bağlamda kafama takılan mesele tam olarak şu ki, insanlar yalnızca her şeyin yolunda olup olmadığıyla ilgileniyorlar. Ne yazık. Mesela yol nasıl bir yoldur, dahası, nereye gitmektedir, kimse bunları soracağa, sorup bir cevabın peşine düşeceğe benzemiyor. Her şey dönüp dolanıp zamanın kıskacına kapılıyor anlayacağın, yol sürüyor, sürüp gidiyor, giden de elbette bir yerde sona eriyor. Hiçbir şey değil, yalnızca bu!)
Kardeşim, sana bu mektubu oldukça serin geçen bir yaz gününden yazıyorum. Hiçbir anlamıyla baş olmayan; yani ne coğrafi, ne kültürel, ne sosyal, ne siyasal, ne bilmem ne'sel anlamda baş olabilen, ama bunlara rağmen baş olan kentten yazıyorum sana; başkentten. Fakat bugün ayrılıyorum buradan. Biraz da bundan ötürü yazıyorum ya bu mektubu. Çünkü sana son mektubumu yazdıktan kısa bir süre sonra buraya geldiydim ve aklıma geldi ki burada olduğum sürece sana hiç yazmamışım. İnsan kardeşine yazmaz mı?
Kıymetli kardeşim, mektubun buraya kadarını tam on beş gün önce yazdım. Elbette bitirip zarfa koyup hemen göndermekti niyetim fakat olmadı ve işte gördüğün gibi anca şimdi yazabiliyorum devamını.
Mektubun ilk bölümünde de dediğim gibi, o gün ayrıldım Ankara'dan. O günden beri de burada, memleketteyim. Kürkçü dükkânımda. Tilkinin dönüp dolaşacağı yer kürkçü dükkânıdır demişler, biliyorsun. Bu noktada ben tilkinin durumunu biraz iyi görüyorum. Kimsenin aklına gelmeyen, dolayısıyla kimsenin de konuşmadığı mesele kürkçünün kendisidir. Kürkçü dükkânının sahibi hayatının neredeyse bütününü yaşadığı yerde, dükkânının bulunduğu memlekette geçirir. Geçirmek zorundadır. Bu bir anlamda onun kaderidir. Gelgelelim kimin umurundadır bu? Kimsenin. Zaten konuşulmamasının nedeni de budur. Hemen herkesin kendini düşündüğü, bireyselleşmenin handiyse bir din rengine bürünmeye başladığı böylesi bir zamanda, işin aslına bakarsan, ne kürkçü artık tilkinin umurundadır ne de tilki kürkçünün. Her biri kendinin umurundadır. Böylelikle tilkinin kürkçü dükkânına "dönüşü" de artık yalnızca kendisinin bir kararı olarak değerlendirilebilir; kendisini ilgilendirir. Yani, sözü geçen atasözünün ruhu da yitip gitmiştir. Tilkinin dönüşünü belirleyen artık bir zorunluluk değil, bir karardır. Gene de içinde bulunduğu durumu kolaycacık yabana atmamak gerekir. Kürkçü dükkânına tamamen özgür iradesiyle gelmiş olsa bile ola ki bu "içsel bir özgürlük"tür.
Geçelim, yaz günü kafanı bunlarla bulandırmayayım.
***
Sevgili kardeşim, bizleri soracak olursan iyiyiz. Ben bildiğin gibiyim, şimdilik bir değişiklik yok yani. Hayatımı gözlerden uzakta, bir dağ başında akıp giden küçük bir dereye benzetiyorum. Akmasına akıyor ama kendileyin. Kendinin de umurunda olmadan. Böyle oldu muydu da ister istemez aklına gelen o soruya takılıp kalıyor insan, ben neden akıyorum peki? Bu da o ezeli sorulardan biri, farkındayım, kolaycacık bir yanıt bulamayacağımı da elbette biliyorum, ama neylersin, soramadan da edemiyorum ki.
***
Geçenlerde resim öğretmenleriyle karşılaştım, oturduk çay may içtik, konuştuk. Resim yeteneğimin hiç olmadığını onlara da söyledim. Bir ara, yetenekli bir ressam olsaydım Galina teyzemle Aleksey amcamın portresini çizerdim dedim kendi kendime. Ne güzel olurdu, değil mi? Tanrı eğer onları bir resim çerçevesine beraber girsinler diye yaratmamışsa niçin yaratmış olabilir diye düşünüyor insan.Hayat ne garip! Galina Teyze'nin ekmeğimizin üzerine sürdüğü taze tereyağlı günlerimizi ne çok özlüyorum bilemezsin. Sen de özlüyorsundur o günleri muhakkak, fakat emin ol ben senden daha çok özlüyorum. Neden, bilmiyorum.
Bu vesileyle Galina Teyze'yle Aleksey Amca'ya çok içten selamlarımı iletmeni istemeye bilmiyorum gerek var mı? Bu arada, aklıma gelmişken, Aleksey Amca'nın iki ay önce gönderdiği "ilaç"tan haberin var mı? Sizin oralarda yapılan şu koca karı ilacından söz ediyorum, votkayla yapılan. Aleksey Amca dediğine göre bu ilacı yapmayı büyükannesinden öğrenmiş. Ne güzel, sen de öğrensene, belki bir gün bana da öğretirsin, fena mı olur?
***
Buralarda havalar biraz ısındı bu aralar. Akşamları kapı pencere hep açık. Sizin oralar serindir. Bol bol balığa çıkıyorsunuzdur yeğenlerimle. Benim de balığa çıkmaya epey ihtiyacım var, en son ne zaman çıktığımı bile hatırlamıyorum. Diyorum ki, olur da yolum o taraflara düşerse, oraya ayak bastığım gün balığa çıkalım. Harika olur vallahi. Sende ve tabii Aleksey Amca'da her daim olta takımları falan da bulunur zaten.İyisi mi uzatmayayım kardeşim. Uzattıkça gözümde pek çok şey tütmeye başlıyor çünkü. Arayı fazla açmadan sana sık sık yazmak ümidiyle. Kendine çok iyi bak.
Satırlarıma son vermeden evvel tekrar selam eder, seni hasretle kucaklarım kardeşim.
Görüşmek dileğiyle...
27 Aralık 2014
Vıladimir'e Dördüncü Mektup
Sayın pek kıymetli kardeşim Vıladimir,
Satırlarıma başlamadan önce selam eder, her iki karakaş gözlerinden hasret, bir o kadar muhabbet, bir o kadar da samimiyetle öperim.
Nasılsın, iyi misin? İyi olmanı canı gönülden temenni ederim. Bizleri soracak olursan, şükür şimdilik hepimiz iyiyiz. Şimdilik diyorum, zira bu sıralar burada soğuk havalardan ötürü herkes hastalanıyor; bir grip, bir nezle, sorma...
Sana son mektubu geçen yaz göndermiştim. Üstünden beş ay geçmiş, araya bir de mevsim girmiş. Velhasılıkelam, zaman hızla akıp gidiyor diye diye dilimizde tüy bitti. Beni son zamanlarda bu konuda birkaç yıl süreceğe benzer bir düşüncedir aldı; acaba ilerleyen yaşlarımızda zaman algımız değişecek mi? Yirmi yıl sonra da zamanın hızlı geçtiğini mi algılayacağız yine? Ne bileyim, çocukluğumuzda –yaz tatillerini sayma– bazı zamanlar neredeyse duracak seviyeye gelirdi; öyle algılardık. Dürüst olmak gerekirse, ben gene öyle bir zamanın peşindeyim. Ha, mümkün olur mu, olmaz mı, bilemem. Doğrusu pek beklentim de yok ya bu konuda, yine de insan umut etmekten kendini alamıyor işte. Yok, eğer gelecekte zaman bugünkünden de hızlı geçecekse, o zaman söylenecek tek söz kalıyor geriye, çekine çekine de olsa söylenmesi gerekiyor; gelmesin, geçmesin daha iyi.
Yaz tatilleri dedim de, hatırlıyor musun, seninle tanışmamız da bir yaz tatiline rast gelmişti. Aleksey Amca bizi Yukarı Göl'e yüzme öğretmeye götürmüştü, ikimiz de korkmuş, suya girememiştik. Aleksey Amca bir başına girip yüzmüş, biz de kenardan onu izlemeye koyulmuştuk. İşte oradaydı tanışmamız. Vay be kardeşim, kaç yıl geçmiş!..
Geçen gün durup dururken aklıma geldi, Mıradov hayatta mı? Bir hayli zaman oldu ondan haber almayalı. Onun varlığını bile unutmuştum, öyle diyeyim. Ve işte, diyorum ya, aklıma geliverdi durduk yerde, ben de sana sorayım dedim, işte soruyorum da.
Galina Teyze'nin dişi ne oldu? Bir önceki mektubunda söz etmedin hiç, ben de diş henüz Avrupa'dan gelmedi diye yordum, gelse bahsederdin. Geçmişler olsun tekrar. Kendisini görmeye geleceğim. Galina Teyze'nin bize keçi sütü sağıp içirdiği günleri de az özlemedim ha! İnsan bazen duygulanıyor da.
Kardeşim Vıladimir, Sibirya işi ne oldu, henüz bir şey yok gibime geliyor? Ama siz de biraz boşluyorsunuz sanki. Peşine düşün derim. Düşerseniz olur, olmayacak şey değil ki. Hatırlasana yıllar önce Elizarov'ların Vladivostok'taki işin üstesinden nasıl geldiklerini. Sahi, Elizarov Ailesi ne âlemde? Düğünleri vardı en son haber aldığımda. Arkadi Elizarov bir kartal yakalamış, köydeki evde bakıyor dediler de pek inandırıcı gelmedi, var mı bu işin aslı astarı? Bizim buralarda görülmüş şey değil de sizin orası için kartalın evde beslenmesi olmayacak bir şey değil. Eğer duyduklarım doğruysa, söyle de kartalıyla fotoğraflar filan çekilip bana göndersin bir zahmet, bizim arkadaşlara göstereceğim. Ona da çok selamlarım olduğunu söyle bu arada.
Benim diyeceklerim şimdilik bu kadar kardeşim. Seni mektupsuz bırakmayacağımı biliyorsun. Şimdilik sağlıkla kal. Aleksey Amca'yla Galina Teyze'nin ellerinden, yeğenlerimin gözlerinden öpüyorum.
Satırlarıma son vermeden önce tekrar selam eder, seni hasretle kucaklarım.
Satırlarıma başlamadan önce selam eder, her iki karakaş gözlerinden hasret, bir o kadar muhabbet, bir o kadar da samimiyetle öperim.
Nasılsın, iyi misin? İyi olmanı canı gönülden temenni ederim. Bizleri soracak olursan, şükür şimdilik hepimiz iyiyiz. Şimdilik diyorum, zira bu sıralar burada soğuk havalardan ötürü herkes hastalanıyor; bir grip, bir nezle, sorma...
Sana son mektubu geçen yaz göndermiştim. Üstünden beş ay geçmiş, araya bir de mevsim girmiş. Velhasılıkelam, zaman hızla akıp gidiyor diye diye dilimizde tüy bitti. Beni son zamanlarda bu konuda birkaç yıl süreceğe benzer bir düşüncedir aldı; acaba ilerleyen yaşlarımızda zaman algımız değişecek mi? Yirmi yıl sonra da zamanın hızlı geçtiğini mi algılayacağız yine? Ne bileyim, çocukluğumuzda –yaz tatillerini sayma– bazı zamanlar neredeyse duracak seviyeye gelirdi; öyle algılardık. Dürüst olmak gerekirse, ben gene öyle bir zamanın peşindeyim. Ha, mümkün olur mu, olmaz mı, bilemem. Doğrusu pek beklentim de yok ya bu konuda, yine de insan umut etmekten kendini alamıyor işte. Yok, eğer gelecekte zaman bugünkünden de hızlı geçecekse, o zaman söylenecek tek söz kalıyor geriye, çekine çekine de olsa söylenmesi gerekiyor; gelmesin, geçmesin daha iyi.
Yaz tatilleri dedim de, hatırlıyor musun, seninle tanışmamız da bir yaz tatiline rast gelmişti. Aleksey Amca bizi Yukarı Göl'e yüzme öğretmeye götürmüştü, ikimiz de korkmuş, suya girememiştik. Aleksey Amca bir başına girip yüzmüş, biz de kenardan onu izlemeye koyulmuştuk. İşte oradaydı tanışmamız. Vay be kardeşim, kaç yıl geçmiş!..
Geçen gün durup dururken aklıma geldi, Mıradov hayatta mı? Bir hayli zaman oldu ondan haber almayalı. Onun varlığını bile unutmuştum, öyle diyeyim. Ve işte, diyorum ya, aklıma geliverdi durduk yerde, ben de sana sorayım dedim, işte soruyorum da.
Galina Teyze'nin dişi ne oldu? Bir önceki mektubunda söz etmedin hiç, ben de diş henüz Avrupa'dan gelmedi diye yordum, gelse bahsederdin. Geçmişler olsun tekrar. Kendisini görmeye geleceğim. Galina Teyze'nin bize keçi sütü sağıp içirdiği günleri de az özlemedim ha! İnsan bazen duygulanıyor da.
Kardeşim Vıladimir, Sibirya işi ne oldu, henüz bir şey yok gibime geliyor? Ama siz de biraz boşluyorsunuz sanki. Peşine düşün derim. Düşerseniz olur, olmayacak şey değil ki. Hatırlasana yıllar önce Elizarov'ların Vladivostok'taki işin üstesinden nasıl geldiklerini. Sahi, Elizarov Ailesi ne âlemde? Düğünleri vardı en son haber aldığımda. Arkadi Elizarov bir kartal yakalamış, köydeki evde bakıyor dediler de pek inandırıcı gelmedi, var mı bu işin aslı astarı? Bizim buralarda görülmüş şey değil de sizin orası için kartalın evde beslenmesi olmayacak bir şey değil. Eğer duyduklarım doğruysa, söyle de kartalıyla fotoğraflar filan çekilip bana göndersin bir zahmet, bizim arkadaşlara göstereceğim. Ona da çok selamlarım olduğunu söyle bu arada.
Benim diyeceklerim şimdilik bu kadar kardeşim. Seni mektupsuz bırakmayacağımı biliyorsun. Şimdilik sağlıkla kal. Aleksey Amca'yla Galina Teyze'nin ellerinden, yeğenlerimin gözlerinden öpüyorum.
Satırlarıma son vermeden önce tekrar selam eder, seni hasretle kucaklarım.
19 Temmuz 2014
Vıladimir'e Üçüncü Mektup
Pek kıymetli kardeşim Vıladimir,
Satırlarıma başlamadan önce selam eder, her iki karakaş gözlerinden hasretle öperim. Nasılsın, iyi misin? Umarım iyisindir.
Bizim buraya yaz geldi. Eminim sizin oraya da gelmiştir. Neler yapıyorsunuz bu yaz, çok merak ediyorum? Çehov'un mezarına gidecek misiniz mesela? Şayet gidecekseniz benim yerime de bir gül koyarsanız çok ama çok sevinirim. Umarım bir gün benim de fırsatım olur da ben de ziyaret ederim mezarını Çehov amcamın.
Yaz tatillerinde bunca sıkılıp durmam Tanrının bir emri midir acep? Farkındayım, bir mektupta can sıkıntından söz edip muhatabının da canını sıkmak doğru değildir, ama ne yapayım, sen de kan kardeşimsin bir yerde, canımın sıkıntısından sana söz etmeyeceğim de kime edeceğim? Zaten artık herkes biliyor, sana mektup yazdım mı bil ki canım sıkılıyor.
Bugün yoldaydım. Yol boyunca bir sağımdaki denize, bir solumdaki tarlalara baktım. Çokluk buğday tarlaları. Neden bilmiyorum, buğday tarlası bana öteden beri çok şeyler çağrıştırır. O kadar ki, bazen uzaktan başakları izlerken aklımda bin bir türlü şey dolanır durur, gelgelelim ne olduğunu bilemem. Denizin rengi de elbette çok şeyler çağrıştırmıştır bana yıllar yılı. Sanırım maviyi bu denli sevmem bizim bu denizden ötürü. Bir de mavinin farklı tonları bir arada oluyor ya bazen, insanın aklını başından alıyor. İşte bugün tam da öyleydi.
Buğday tarlası dedim de, Çehov'un o enfes uzun öyküsü Bozkır geldi aklıma. Ne güzel öyküdür o! Diyorum ki, günün birinde uçsuz bucaksız bir bozkırda, başı var sonu yok buğday tarlaları arasında okusam. Hatta yanımda bir de çay olsa. Semaver çayı. Başka da kimsecikler olmasa. Hayali bile ne kadar güzel be!
Sonbahar oldu mu buğdaylar sararır hani. Gökyüzü de mavidir. Yer yer de beyaz bulutlar vardır. Sarıyla mavinin birbirine bu denli yakıştığını başka hiçbir yerde, hiçbir zamanda göremezsin. Ama bugün de yeşillerle maviler pek yakışmışlardı doğrusu. Deniz ne iyi bir fikirdir Vıladimir, deniz ne iyi bir fikirdir!
Aleksey amcamla Galina teyzemi çok özledim. Ne yapıyorlar? Halleri vakitleri yerinde mi? Galina teyzeme söyle bana önümüzdeki kış için bir kazak örsün. İlaç yapmak için istediği çiçeklerle otları göndereceğim gene. Olgunlaşmalarına bir ay var. Yeğenlerimin de gözlerinden öp benim yerime. Kitap adları vermiştim onlara, muhakkak okusunlar. Gözün üzerlerinde olsun.
Doğrusu uzun uzadıya yazmak istiyorum ama ne yazacağımdan pek emin değilim. Senin de kafanı şişiriyorum ya, fazla da şişmesin. Sana yine yazacağım. Kendine çok çok iyi bak. Millete selamlarımı ilet.
Satırlarıma son vermeden önce tekrar selam eder, seni hasretle kucaklarım.
Satırlarıma başlamadan önce selam eder, her iki karakaş gözlerinden hasretle öperim. Nasılsın, iyi misin? Umarım iyisindir.
Bizim buraya yaz geldi. Eminim sizin oraya da gelmiştir. Neler yapıyorsunuz bu yaz, çok merak ediyorum? Çehov'un mezarına gidecek misiniz mesela? Şayet gidecekseniz benim yerime de bir gül koyarsanız çok ama çok sevinirim. Umarım bir gün benim de fırsatım olur da ben de ziyaret ederim mezarını Çehov amcamın.
Yaz tatillerinde bunca sıkılıp durmam Tanrının bir emri midir acep? Farkındayım, bir mektupta can sıkıntından söz edip muhatabının da canını sıkmak doğru değildir, ama ne yapayım, sen de kan kardeşimsin bir yerde, canımın sıkıntısından sana söz etmeyeceğim de kime edeceğim? Zaten artık herkes biliyor, sana mektup yazdım mı bil ki canım sıkılıyor.
Bugün yoldaydım. Yol boyunca bir sağımdaki denize, bir solumdaki tarlalara baktım. Çokluk buğday tarlaları. Neden bilmiyorum, buğday tarlası bana öteden beri çok şeyler çağrıştırır. O kadar ki, bazen uzaktan başakları izlerken aklımda bin bir türlü şey dolanır durur, gelgelelim ne olduğunu bilemem. Denizin rengi de elbette çok şeyler çağrıştırmıştır bana yıllar yılı. Sanırım maviyi bu denli sevmem bizim bu denizden ötürü. Bir de mavinin farklı tonları bir arada oluyor ya bazen, insanın aklını başından alıyor. İşte bugün tam da öyleydi.
Buğday tarlası dedim de, Çehov'un o enfes uzun öyküsü Bozkır geldi aklıma. Ne güzel öyküdür o! Diyorum ki, günün birinde uçsuz bucaksız bir bozkırda, başı var sonu yok buğday tarlaları arasında okusam. Hatta yanımda bir de çay olsa. Semaver çayı. Başka da kimsecikler olmasa. Hayali bile ne kadar güzel be!
Sonbahar oldu mu buğdaylar sararır hani. Gökyüzü de mavidir. Yer yer de beyaz bulutlar vardır. Sarıyla mavinin birbirine bu denli yakıştığını başka hiçbir yerde, hiçbir zamanda göremezsin. Ama bugün de yeşillerle maviler pek yakışmışlardı doğrusu. Deniz ne iyi bir fikirdir Vıladimir, deniz ne iyi bir fikirdir!
Aleksey amcamla Galina teyzemi çok özledim. Ne yapıyorlar? Halleri vakitleri yerinde mi? Galina teyzeme söyle bana önümüzdeki kış için bir kazak örsün. İlaç yapmak için istediği çiçeklerle otları göndereceğim gene. Olgunlaşmalarına bir ay var. Yeğenlerimin de gözlerinden öp benim yerime. Kitap adları vermiştim onlara, muhakkak okusunlar. Gözün üzerlerinde olsun.
Doğrusu uzun uzadıya yazmak istiyorum ama ne yazacağımdan pek emin değilim. Senin de kafanı şişiriyorum ya, fazla da şişmesin. Sana yine yazacağım. Kendine çok çok iyi bak. Millete selamlarımı ilet.
Satırlarıma son vermeden önce tekrar selam eder, seni hasretle kucaklarım.
27 Aralık 2013
Vıladimir'e İkinci Mektup
Kıymetli kardeşim Vıladimir,
Satırlarıma başlamadan önce selam eder, her iki karakaş gözlerinden hasretle öperim.
Biliyorum, bu giriş sana epey tanıdık gelecektir, çünkü yazdığım son mektuba da aynen böyle başlamıştım. Ne yapayım, gelenek bir yerde, bir zamanlar mektup yazmanın pabucu henüz dama atılmamışken dünyanın bütün mektupları böyle başlamaz mıydı?
Nasılsın, iyi misin, diye de soracağım elbette ama sen sorma, çünkü pek de iyi sayılmam. Evet, böyle davranmak şık değil, insan hiç olmazsa âdet yerini bulsun diye iyiyim, der ama ben demeyeceğim. Peki niye iyi değilsin, diye de sormazsan çok sevinirim.
Elbette, orada havalar nasıl, diye de soracağım. Zira bu da yine dünyada bugüne dek yazılmış olan tüm mektupların değişmez cümlelerinden biri. Geçen yıl sorup cevabını kendim vermiştim, bu yıl da aynısını yapacağım. Yalnız, bir fark var geçen yılla bu yıl arasında. Burası bu yıl çok soğuk. Hepimizin temennisi bundan daha fazla soğuk olmaması. Geçen gün çocuklara son on yıldır böyle kış görmediğimi söylüyordum, baktım oradan yaşlıca bir amca, "On yıl dediğin ne ki evladım, ben son elli yıldır böyle kış görmedim," dedi. Var anla artık bu yılki kışın sertliğini. Bir-iki gün önce de bir arkadaşla konuşuyorduk. "Burası böyleyse Sibirya nasıldır acep?" diye söylendim ben, arkadaş, "Sibirya mibirya diyoruz ama sanırım burası bu yıl Sibirya'yı da geçti," deyince, sahiden de öyle, diye geçirdim içimden. Neyse, bu hava muhabbetini fazla uzatmayayım, sözün kısası, burası bu yıl pek bir soğuk.
Aleksey Amca ile Galina Teyze ne yapıyorlar? Çok çok selamlarımı söyle, her ikisinin de ellerinden öperim. Galina Teyzenin turşularını nasıl özledim anlatamam. Yahu, bazen düşünüyorum da Tanrı insanlığı yaratırken siz Rusları biraz kayırmış galiba, ne dersin? Anneleriniz ayrı bir marifetli, kızlarınız ayrı bir güzel...
Geçen yılki mektubumun üzerinden neredeyse bir yıl geçmiş. Ocağın yirmi birinde yazmışım. Haliyle bu da bu yıl sana yazdığım ikinci mektup oluyor, sonra alınmak yok haa, yılda bir mektup yazıyorsun, deme yani.
Yarın bizim burada cumartesi. Eskiden hafta sonlarını nasıl severdik, hatırlıyor musun, dört gözle beklerdik? Şimdi artık o tat tuz yok. Cumartesiyle pazarın tek sevdiğim yanı saati kurmadan yatağa girmek. Gerisi yalan dolan.
Geçen gün ne oldu, biliyor musun? Bir kızla karşılaştım. "Aman Tanrım," dedim hemen, "işte aradığım kız!" Hani her bekâr erkeğin aklının "tam evlenilecek kız" köşesinde biri oturur ya, işte öyle biriydi. Oracıkta hayaller kurmaya başladım. İlk hayalimde Palamutbükü'ndeydik, balayında. Sabah erkenden kalkıp tekneyle günübirlik Rodos gezisine katılıyorduk. Bol bol fotoğraf çektiriyorduk. Rodos çarşısında gezerken bir dükkânın önünde durup gazete standındaki Yunan gazetelerine bakıyordum. Yunanca bildiğim yok, Yunan alfabesini okuyabiliyor muyum, diye kendimi denemeye yelteniyordum yalnızca, ne var ki kız, "Öff yaa, burada da mı gazete-kitap!" diyerek tepkisini gösteriyordu ve ilk kavgamızı henüz daha balayındayken yapıyorduk. İşin ilginç yanı, ben hayalimde kızla evlenmiştim ama daha adını bile bilmiyordum. Kız kimdi, diye soracaksın. Geçen gün kafedeydim, oturmuş dergi okuyordum, birden masama iki kişi yaklaştı, baktım biri kuzenim, teyzemin kızı, öbürünü tanımıyorum. Buyurun oturun dedim, oturdular, zaten boş masa da yoktu, işte hayalimde kendimle evlendirdiğim kız kuzenimin arkadaşı olan o kızdı. Tanıştık, sohbete daldık tabii, ancak ben oradan da hayallere daldım hemen. Zaten bu yüzden kızın adını da aklımda tutamadım. Oyla kuzenim bana bakıp bir şeyler söylüyorlardı ha bire, ben de dinliyordum güya, ne var ki bedenim oradaydı ama aklım hayallerimin beni götürdüğü yerlerdeydi. İkinci hayalimde bütün bir kışı Yeni Zelanda'da geçiriyorduk ve böylece o yıl hiç kardı, buzdu, soğuktu görmeden kış mevsimini atlatıyorduk. Ben tam da bu hayali kurarken, –oturduğumuz masa da pencerenin bitişiğindeydi– dışarıdan soğuk hava geliyordu ve kuzenim de üşüdüğünü söylüyordu. Her neyse, üçüncü hayalimi anlatmayacağım. Tabii, dördüncü, beşinci ve altıncıyı da. Neden mi? Çünkü kızın nişanlı olduğunu öğrenmemle bütün o hayallerim Türk kahvesinin yanında gelen bir bardak suyun içine düştü. Allah aşkına sen söyle, bu bendeki de şans mı şimdi?
Ee, sen neler yapıyorsun? Yeğenimin okulu nasıl gidiyor? Umarım her şey yolundadır. Aleksey Amca hâlâ ava çıkıyor mu? Söyle de artık emekli olsun bu avcılık işlerinden. Günün birinde ayının biri onu avlayacak, ondan korkuyorum.
Neyse kardeşim, bu mektup da burada sona ermiş olsun. Nasıl olsa artık sana yılda iki mektup yazabiliyorum. Bol bol mektuplaşacağız demektir bu da. Tüm tanıdıklara selamlarımı ilet. Kendine de çok iyi bak.
Satırlarıma son vermeden önce tekrar selam eder seni hasretle kucaklarım.
Selamlar...
Satırlarıma başlamadan önce selam eder, her iki karakaş gözlerinden hasretle öperim.
Biliyorum, bu giriş sana epey tanıdık gelecektir, çünkü yazdığım son mektuba da aynen böyle başlamıştım. Ne yapayım, gelenek bir yerde, bir zamanlar mektup yazmanın pabucu henüz dama atılmamışken dünyanın bütün mektupları böyle başlamaz mıydı?
Nasılsın, iyi misin, diye de soracağım elbette ama sen sorma, çünkü pek de iyi sayılmam. Evet, böyle davranmak şık değil, insan hiç olmazsa âdet yerini bulsun diye iyiyim, der ama ben demeyeceğim. Peki niye iyi değilsin, diye de sormazsan çok sevinirim.
Elbette, orada havalar nasıl, diye de soracağım. Zira bu da yine dünyada bugüne dek yazılmış olan tüm mektupların değişmez cümlelerinden biri. Geçen yıl sorup cevabını kendim vermiştim, bu yıl da aynısını yapacağım. Yalnız, bir fark var geçen yılla bu yıl arasında. Burası bu yıl çok soğuk. Hepimizin temennisi bundan daha fazla soğuk olmaması. Geçen gün çocuklara son on yıldır böyle kış görmediğimi söylüyordum, baktım oradan yaşlıca bir amca, "On yıl dediğin ne ki evladım, ben son elli yıldır böyle kış görmedim," dedi. Var anla artık bu yılki kışın sertliğini. Bir-iki gün önce de bir arkadaşla konuşuyorduk. "Burası böyleyse Sibirya nasıldır acep?" diye söylendim ben, arkadaş, "Sibirya mibirya diyoruz ama sanırım burası bu yıl Sibirya'yı da geçti," deyince, sahiden de öyle, diye geçirdim içimden. Neyse, bu hava muhabbetini fazla uzatmayayım, sözün kısası, burası bu yıl pek bir soğuk.
Aleksey Amca ile Galina Teyze ne yapıyorlar? Çok çok selamlarımı söyle, her ikisinin de ellerinden öperim. Galina Teyzenin turşularını nasıl özledim anlatamam. Yahu, bazen düşünüyorum da Tanrı insanlığı yaratırken siz Rusları biraz kayırmış galiba, ne dersin? Anneleriniz ayrı bir marifetli, kızlarınız ayrı bir güzel...
Geçen yılki mektubumun üzerinden neredeyse bir yıl geçmiş. Ocağın yirmi birinde yazmışım. Haliyle bu da bu yıl sana yazdığım ikinci mektup oluyor, sonra alınmak yok haa, yılda bir mektup yazıyorsun, deme yani.
Yarın bizim burada cumartesi. Eskiden hafta sonlarını nasıl severdik, hatırlıyor musun, dört gözle beklerdik? Şimdi artık o tat tuz yok. Cumartesiyle pazarın tek sevdiğim yanı saati kurmadan yatağa girmek. Gerisi yalan dolan.
Geçen gün ne oldu, biliyor musun? Bir kızla karşılaştım. "Aman Tanrım," dedim hemen, "işte aradığım kız!" Hani her bekâr erkeğin aklının "tam evlenilecek kız" köşesinde biri oturur ya, işte öyle biriydi. Oracıkta hayaller kurmaya başladım. İlk hayalimde Palamutbükü'ndeydik, balayında. Sabah erkenden kalkıp tekneyle günübirlik Rodos gezisine katılıyorduk. Bol bol fotoğraf çektiriyorduk. Rodos çarşısında gezerken bir dükkânın önünde durup gazete standındaki Yunan gazetelerine bakıyordum. Yunanca bildiğim yok, Yunan alfabesini okuyabiliyor muyum, diye kendimi denemeye yelteniyordum yalnızca, ne var ki kız, "Öff yaa, burada da mı gazete-kitap!" diyerek tepkisini gösteriyordu ve ilk kavgamızı henüz daha balayındayken yapıyorduk. İşin ilginç yanı, ben hayalimde kızla evlenmiştim ama daha adını bile bilmiyordum. Kız kimdi, diye soracaksın. Geçen gün kafedeydim, oturmuş dergi okuyordum, birden masama iki kişi yaklaştı, baktım biri kuzenim, teyzemin kızı, öbürünü tanımıyorum. Buyurun oturun dedim, oturdular, zaten boş masa da yoktu, işte hayalimde kendimle evlendirdiğim kız kuzenimin arkadaşı olan o kızdı. Tanıştık, sohbete daldık tabii, ancak ben oradan da hayallere daldım hemen. Zaten bu yüzden kızın adını da aklımda tutamadım. Oyla kuzenim bana bakıp bir şeyler söylüyorlardı ha bire, ben de dinliyordum güya, ne var ki bedenim oradaydı ama aklım hayallerimin beni götürdüğü yerlerdeydi. İkinci hayalimde bütün bir kışı Yeni Zelanda'da geçiriyorduk ve böylece o yıl hiç kardı, buzdu, soğuktu görmeden kış mevsimini atlatıyorduk. Ben tam da bu hayali kurarken, –oturduğumuz masa da pencerenin bitişiğindeydi– dışarıdan soğuk hava geliyordu ve kuzenim de üşüdüğünü söylüyordu. Her neyse, üçüncü hayalimi anlatmayacağım. Tabii, dördüncü, beşinci ve altıncıyı da. Neden mi? Çünkü kızın nişanlı olduğunu öğrenmemle bütün o hayallerim Türk kahvesinin yanında gelen bir bardak suyun içine düştü. Allah aşkına sen söyle, bu bendeki de şans mı şimdi?
Ee, sen neler yapıyorsun? Yeğenimin okulu nasıl gidiyor? Umarım her şey yolundadır. Aleksey Amca hâlâ ava çıkıyor mu? Söyle de artık emekli olsun bu avcılık işlerinden. Günün birinde ayının biri onu avlayacak, ondan korkuyorum.
Neyse kardeşim, bu mektup da burada sona ermiş olsun. Nasıl olsa artık sana yılda iki mektup yazabiliyorum. Bol bol mektuplaşacağız demektir bu da. Tüm tanıdıklara selamlarımı ilet. Kendine de çok iyi bak.
Satırlarıma son vermeden önce tekrar selam eder seni hasretle kucaklarım.
Selamlar...
21 Ocak 2013
Vıladimir'e Mektup
Sevgili kardeşim Vıladimir,
Satırlarıma başlamadan önce selam eder, her iki karakaş gözlerinden hasretle öperim. Nasılsın iyi misin? İyi olmanı Cenabı Hak'tan niyaz ederim. Bizleri soracak olursan, hamdolsun hepimiz çok iyiyiz.
Moskova'da havalar nasıl, diye sormayacağım. Burada havalar böyleyse, orayı düşünemiyorum bile. Gerçi siz alışkınsınızdır. Her şey alışkanlıklar üzerine kuruludur, diyordu ya bir filozof, kimdi o, hatırlıyor musun? Misal, şimdi senle baban Moskova'dan kalkıp buraya gelseniz tişört mişörtle dolaşmaya kalkarsınız maazallah. Hele bir de senin Sibirya'da yaşayan bir teyzenle enişten vardı, adlarını da hatırlamıyorum şimdi, onlar gelse nasıl dolaşırlar, Allah bilir.
Unutmadan söyleyeyim, dedem geçenlerde 100 yaşına girdi. Gerçi doğum gününü tam olarak bilmiyoruz ama, 1913'te doğduğu için 2013'e girer girmez, onu da 100 yaşına girdi kabul ettik. Eğer şu son zamanlarda birileri doğum yapmadıysa, iki tane torununun torunu, yüzü aşkın da torunu var. Nasıl bir duygudur acaba?
Duyduğuma göre senin oğlan Moskova Anadolu Lisesi'ni kazanmış. Seni de yeğenimi de tebrik ederim. İnşallah kazandığı gibi bitirir ve iyi bir üniversiteye gider. Bu nasıl iştir arkadaş, benim daha çocuğum yok, seninki liseye başladı. Hayır, yaşlandığımı falan hissetsem yine dert değil, henüz gencim, daha yaşım kaç başım kaç. Gerçi, seni de çok erken evlendirdiydiler, değil mi? Neyse, bu konulara fazla girmeye gelmez.
Yazın buraya gelecek misiniz? Yolunuzu gözlüyorum, haberiniz olsun. Geçen yıl da o kadar bekledim, gelmediniz, aşk olsun yani. Antalya'ya gittim, üç kişiden birinin adı İvan, birinin Dimitri, birinin Ali. Antalyalı'dan çok sizinkiler var, herkes gelmiş, bir sen yoksun be kardeşim, olacak iş mi. Umarım bu önümüzdeki yaz da aynısını yapmazsınız.
Ludmila'yı görüyor musun? Pek göreceğini sanmıyorum ama yine de aklında olsun, görürsen çok selamlarımı söyle.
Şimdilik kendine çok iyi bak kıymetli kardeşim Vıladimir. Aleksey amcam ile Galina teyzeme çok selam söyle, ikisinin de ellerinden öperim.
Satırlarıma son vermeden önce tekrar selam eder, seni hasretle kucaklarım. Bu arada mektubun başına yanlışlıkla karakaş gözlerin yazmışım, senin kaşın gözün kara değil ki, alışkanlık kardeşim alışkanlık.
Baki selam.
Not: Acele cevap bekliyorum.
Satırlarıma başlamadan önce selam eder, her iki karakaş gözlerinden hasretle öperim. Nasılsın iyi misin? İyi olmanı Cenabı Hak'tan niyaz ederim. Bizleri soracak olursan, hamdolsun hepimiz çok iyiyiz.
Moskova'da havalar nasıl, diye sormayacağım. Burada havalar böyleyse, orayı düşünemiyorum bile. Gerçi siz alışkınsınızdır. Her şey alışkanlıklar üzerine kuruludur, diyordu ya bir filozof, kimdi o, hatırlıyor musun? Misal, şimdi senle baban Moskova'dan kalkıp buraya gelseniz tişört mişörtle dolaşmaya kalkarsınız maazallah. Hele bir de senin Sibirya'da yaşayan bir teyzenle enişten vardı, adlarını da hatırlamıyorum şimdi, onlar gelse nasıl dolaşırlar, Allah bilir.
Unutmadan söyleyeyim, dedem geçenlerde 100 yaşına girdi. Gerçi doğum gününü tam olarak bilmiyoruz ama, 1913'te doğduğu için 2013'e girer girmez, onu da 100 yaşına girdi kabul ettik. Eğer şu son zamanlarda birileri doğum yapmadıysa, iki tane torununun torunu, yüzü aşkın da torunu var. Nasıl bir duygudur acaba?
Duyduğuma göre senin oğlan Moskova Anadolu Lisesi'ni kazanmış. Seni de yeğenimi de tebrik ederim. İnşallah kazandığı gibi bitirir ve iyi bir üniversiteye gider. Bu nasıl iştir arkadaş, benim daha çocuğum yok, seninki liseye başladı. Hayır, yaşlandığımı falan hissetsem yine dert değil, henüz gencim, daha yaşım kaç başım kaç. Gerçi, seni de çok erken evlendirdiydiler, değil mi? Neyse, bu konulara fazla girmeye gelmez.
Yazın buraya gelecek misiniz? Yolunuzu gözlüyorum, haberiniz olsun. Geçen yıl da o kadar bekledim, gelmediniz, aşk olsun yani. Antalya'ya gittim, üç kişiden birinin adı İvan, birinin Dimitri, birinin Ali. Antalyalı'dan çok sizinkiler var, herkes gelmiş, bir sen yoksun be kardeşim, olacak iş mi. Umarım bu önümüzdeki yaz da aynısını yapmazsınız.
Ludmila'yı görüyor musun? Pek göreceğini sanmıyorum ama yine de aklında olsun, görürsen çok selamlarımı söyle.
Şimdilik kendine çok iyi bak kıymetli kardeşim Vıladimir. Aleksey amcam ile Galina teyzeme çok selam söyle, ikisinin de ellerinden öperim.
Satırlarıma son vermeden önce tekrar selam eder, seni hasretle kucaklarım. Bu arada mektubun başına yanlışlıkla karakaş gözlerin yazmışım, senin kaşın gözün kara değil ki, alışkanlık kardeşim alışkanlık.
Baki selam.
Not: Acele cevap bekliyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
