"Yanlış bir hayat doğru yaşanmaz," önermesini doğru kabul edersek tam tersi de doğru olur mu? Yani, doğru bir hayat yanlış yaşanır mı?
29 Nisan 2023
1 Ocak 2021
Olacak iş
Yıl olmuş 2021, benim hâlâ zaman zaman canım sıkılıyor. Olacak iş değil. Ee, olacak iş değilse nasıl oluyor ki bu iş? Oluyor işte, nasıl oluyorsa öyle oluyor demek ki. Yağmayacak yağmurla kar da yağsa bari. Yağsa da ortalığı biraz şenlendirse.
***
Bugün Facebook'ta 158 arkadaşımın doğum günüymüş. Ne diyelim, insanın arada doğası da geliyor demek ki.
***
Bir zamanlar maarif nazırı olan Emrullah Efendi'nin "Şu mektepler olmasaydı maarifi ne güzel idare ederdik," dediği söylenir ya, o minvalde, şu insanlar da olmasaydı dünyayı ne güzel idare ederdik. Geride bıraktığımız 2020'ye dönüp şöyle bir bakınca aklıma pandemi mandemi gelmiyor da bu geliyor nedense.
Hadi iyi akşamlar.
22 Ağustos 2020
22 Mart 2019
Bilmiyorum
Mesele tam olarak şu: Ne ettiğimi bilmiyorum.
Bir ağaç nasıl rüzgâra karşı koyamaz, onun şiddetince o yana bu yana sallanır durur, ben de hayata karşı sallanıp duruyorum öylece. Biliyorum, hep söylediğin gibi gene keyfimin yerinde, havamın da hoş olduğunu, hayatımı yaşadığımı, mutlu olduğumu söyleyeceksin. Dışarıdan bir gözle hiç de öyle savrulup duruyor gibi görünmediğimi iddia edeceksin. Bak, ağaç gibi diyorum, anlıyor musun? Sen rüzgârda sallanan bir ağaca bakınca ne görüyorsun? Doğanın muhteşem bir görüntüsünü, değil mi? Bir mucizesini. Hiçbir insan yapımı aletin çıkaramayacağı mükemmellikte bir uğultuyu. Bir ahengi. Halbuki (evet, bir ağacın ağaç olmaktan yana şikâyet edeceği düşünülmez fakat) bütün bir ömrünü tekdüze bir biçimde yaşayıp tüketmek ne demektir! Bu.
Bir ağaç nasıl rüzgâra karşı koyamaz, onun şiddetince o yana bu yana sallanır durur, ben de hayata karşı sallanıp duruyorum öylece. Biliyorum, hep söylediğin gibi gene keyfimin yerinde, havamın da hoş olduğunu, hayatımı yaşadığımı, mutlu olduğumu söyleyeceksin. Dışarıdan bir gözle hiç de öyle savrulup duruyor gibi görünmediğimi iddia edeceksin. Bak, ağaç gibi diyorum, anlıyor musun? Sen rüzgârda sallanan bir ağaca bakınca ne görüyorsun? Doğanın muhteşem bir görüntüsünü, değil mi? Bir mucizesini. Hiçbir insan yapımı aletin çıkaramayacağı mükemmellikte bir uğultuyu. Bir ahengi. Halbuki (evet, bir ağacın ağaç olmaktan yana şikâyet edeceği düşünülmez fakat) bütün bir ömrünü tekdüze bir biçimde yaşayıp tüketmek ne demektir! Bu.
8 Mart 2019
8 Kasım 2018
20 Eylül 2018
Göğe bakalım
"Eğer göğe bakarsak ikimizin birden sevinme ihtimali doğar, o vakit durmadan göğe bakalım," dedi İbrahim.
"Olur," dedi muhatabı, "zaten ben de yıldızları çok severim."
"Olur," dedi muhatabı, "zaten ben de yıldızları çok severim."
31 Temmuz 2018
Yeni işim
Vincent van Gogh'un Ünlü Tablosu'nda patates yiyenlerin izleyicisi olarak işe başladım bugün. Hayırlı uğurlu olsun.
17 Temmuz 2018
10 Temmuz 2018
Yel
Yaz günü, gölgelikteki hamağında bekleyen çocuk, hiç kimseden değil, tek rüzgârdan umuyor medet: bir yel esse, sallasa beni.
4 Haziran 2018
1 Haziran 2018
29 Mayıs 2018
Derin deniz'e doğru giderken
Düşümde serin bir yaz akşamıydı. Yeryüzünün bütün memleketlerini kendi memleketime benzer biliyor, bütün mevsimlerini kendi mevsimlerim gibi düşünüyordum. Bir de ay ışığının bir adının da mehtap olduğunu bilmiyordum.
Sonra uyanıyordum.
Sonra uyanıyordum.
26 Nisan 2018
Providing
This life provides us nothing,
we, too, provide nothing to it.
or
Since we provide nothing to this life,
it provides nothing to us.
Kim kârlı, kim zararlı, kararı size bırakıyorum.
we, too, provide nothing to it.
or
Since we provide nothing to this life,
it provides nothing to us.
Kim kârlı, kim zararlı, kararı size bırakıyorum.
28 Mart 2018
13 Mart 2018
Anladım ki
İnsan bir defteri doldurmaya karar verdi mi hiç dolmuyor o defter. Fakat böyle bir karara bel bağlamayıp yazası geldikçe yazdı mıydı defterler gelip defterler geçiyor.
6 Şubat 2018
Panta Rhei
Elimizde zaman diye yenilmez yutulmaz bir kavram olduğuna göre, bana öyle geliyor ki her şey gider. Ama her şey. Dağlar bile.
15 Nisan 2017
31 Ocak 2017
Her şey tamam da, bu yazının başlığını ne koysam yahu?
Birkaç rüya gördüm her zamanki gibi. Şu an hatırlamıyorum ne hakkında olduklarını. Tek hatırladığım, ne sevimli ne de sevimsiz rüyalar olduklarıydı. Gözümü açtığımda saati tahmin etmeye çalıştım. Yataktan çıkmadan uzanıp perdeyi açtım. (Perdeyi açmak: Bir perde nasıl açılır ki? Enteresan! Vizontele'deki çocuğun deyişiyle, enteresan!) Uzandım gene. Yüzüm dışarıya dönüktü. Karşıdaki binanın duvarına, pencerelerine bakıyordum. Saat dokuz-on civarı bir şey olmalı, diye tahmin yürüttüm. (Acaba bu yeryüzünde ilk tahmini kim yürüttü? Nereden nereye yürüttü? Bunlar da sorulası sorular kardeşim.) Saati nasıl tahmin ettiğimi sordum kendime. Binanın duvarına bakarak günün hangi saatinde olunduğu nasıl tahmin edilebilir? Sonra etrafta sesler olduğunu fark ettim. Gündelik sesler yani. Dışarıdan, rastgele gelen sesler. İşte, saati asıl bu seslere bakarak tahmin ettiğimi anladım. Öyle ya, sabahın köründe gelen sesler farklı olur, değil mi? Akşam üzeri gelenlerin de farklı olduğu gibi.
Saate bakmadan önce kitabımdan bir bölüm okumaya karar verdim. Yanıbaşımda iki kitap duruyordu. Biri kara, öbürü ak kapaklı. Kara kapaklı kitap demek Yapı Kredi Yayınları demek, ak kapaklı kitap demekse Can Yayınları demek, biliyorsunuz, söylememe lüzum yok. (İşte böyle, bazı şeyleri söylememize lüzum olmadığını kendi ağzımızla söylememize rağmen gene de söyleriz.) Bu iki kitabı dün yatmadan hemen önce çantamdan çıkardım. İlkin ak olanı aldım, bir sayfalık Giriş bölümünü okudum, son satırlara gelince aklımı veremediğimi gördüm. Sonra karayı aldım, biraz bakındım, onu da doğru dürüst okuyamayacağımı gördüm. Bunun birkaç sayfasını geçen gün kütüphanede okumuştum da.
Dün gece yatağa girmeden önceki iki-üç saati masada, bilgisayar başında, ara sıra kalkıp çay may almak suretiyle oturarak geçirmiştim. Kelimelik oynadım. Oraya buraya baktım. Aklıma bir şey takıldıkça hemen açıp Wikipedia'ya baktım çoğu kez yaptığım gibi. Falan filan. Fakat yatağa girince içimin hiç de rahat olmadığını, canımın sıkıldığını gördüm. Uykum zaten yoktu. Demek ki bilgisayar, başında oturduğum o iki-üç saat boyunca beni uyuşturmuş, can sıkıntımın farkında olmamamı sağlamıştı. Kitap da okuyamıyordum, çünkü, dedim ya, kafamı veremiyordum. Neyse ki korktuğum olmadı, çok da debelenmeden, yatakta bir yarım saat, kırk dakika kadar kafamdaki dağınık düşünüşlerle hemhal olduktan sonra uyumuşum.
Kelimelik diyordum, birkaç aydır kapatmıştım, oynamıyordum, geçen gün gene açtım. Tee o zaman oynadıklarımın adları hâlâ kayıtlı, çoğunu yenmişim. Mesela biriyle sekiz oyun oynamışız, durum 6-2. Oyun isteği gönderdim, kabul etti. Beş oyun daha oynadık, beşinde de yenilince artık benimle oynamayacağını söyleyerek çıktı. Başkalarıyla oynadım ben de.
Kara renkli kitabı geçen gün Aze benim için aldı, onların kütüphanesinden. Bizimkinde yoktu çünkü. YKY'nin Kızılay'daki kitabevinde bile yoktu, Tunalı'daki şubede bir tane varmış yalnızca. Oraya da kim gidecek şimdi, diye söylenmiştim içimden. Kitabı çantamda epeyce dolaştırdım son on günde. Benimle birlikte gelmediği yer kalmadı. Şehir şehir. Fakat hiç açıp bakmaya fırsatım olmadı. Çok doluydum yani. Ak renkli kitabıysa dün bizim kütüphanelerin birinden aldım. Yolum o tarafa düştü, hazır gelmişken uğrayıp aldım. (Ne kadar muğlak konuşuyorum böyle.)
Elime aldığım kitabın ilk bölümünü, geçenlerde kütüphanede okumuştum ya, bir kez daha okudum ve kalkıp yataktan çıktım. Saat onu bir şeyler geçiyordu. Dün akşam yapıp bir-iki kâse kadarını yediğim çorba henüz burada duruyorken şimdi kim kahvaltı hazırlar, dedim kendime. İşin gerçeği, hazırlamaya üşenmiştim. Çorba sağ olsun, imdadıma yetişti. Hemen ısıttım, oturup kaşıklamaya başladım. Fakat bir yumurta haşlamayı da araya sıkıştırdım. Onu da çorbadan sonra yaptığım kahveyle yedim. Tuzlayarak. Her zaman yaptığım gibi. Benim yumurtayı nasıl tuzladığımı bilen bilir. (Çorba yenilir mi, içilir mi, yıllardır düşünüyorum?)
Söylemeyi unutmuşum, çorbadan önce, yani kalkar kalkmaz dolabın içini şöyle bir elden geçirdim. İçindeki kitaplardan bazılarını bugün götürmem gerek. İkisini Serdar'dan ödünç almıştım, bir hafta bende kalsınlar dediydim de galiba iki haftayı da doldurdular. Üçü de bizim kütüphanenin, götürüp iade edeceğim. Bir poşet bulup bunları içine koydum. Dosya mosyalar, kâğıtlar hep karışmış, onları da düzenledim. Ondan önce de tabii yüzümü yıkamıştım.
Kahvemle yumurtamı içip yedikten sonra tıraş oldum. Hayatımın daimi işkencelerinden biridir sakal tıraşı olmak. Peki, tıraştan sonra ne yaptım? Hatırlayamıyorum, iyi mi. Sonra, götürüp fotokopilerini çekeceğim, taratacağım bir şeyler vardı, bilgisayara kaydetmiştim, onlar neydi, bir bakayım, derken bilgisayarı açtım. Açmışken, telefona atıp otobüste filan dinlemek üzere masaüstüne attığım bir-iki müzik parçası gördüm, onları gönderdim telefona. Birini çocukluk arkadaşım, akrabam İsmail'le ekibi söylüyorlar. Aynı şekilde, tablete atmak için masaüstüne ayırdığım birkaç e-kitabı gönderdim. Sonrasında ne oldu, onu da anımsamıyorum, bir baktım ki Kelimelik'te oyun oynuyorum gene. Jardzy bloğa yorum yapmış, bir ara onu görüp yayımladım. Velhasıl, bilgisayar başında ne kadar oturduğumu şu an kesinlikle saptayamayacak durumda olduğumu belirtmek istemekle birlikte, yarım saattir bu yazıyı yazdığımı dile getirmek de beni mutlu edecektir.
Yazıya oturmadan hemen önceyse pilav yaptım. Bir şeyler yiyip öyle çıkayım, dedim de ondan ötürü yaptım. Tel şehriyeli pirinç pilavı. Neden pilav, diye sorulacak olursa daha pratik bir yemek bilen varsa beri gelsin derim. Yumurta kırma hariç. (Bu "pratik yemek" sözü de ne kadar itici duruyor yahu!) Şu an pilavım hazır. Yazının yarısındayken kalkıp söndürdüm. Yiyip çıkacağım birazdan. Gelgelelim... Saat dördü geçiyor, ben varasıya Serdar gitmiş olur, okul tatil olduğundan kütüphane de erkenden kapanmış olabilir. İyisi mi gidip gölde biraz yürümek. Tam olarak şu anda biri bağırıyor dışarıdan. Ne dediği anlaşılmıyor. Bir sokak satıcısı olmalı.
Her şey tamam da, bu yazının başlığını ne koysam yahu? Sahi, ne koysam?
Saate bakmadan önce kitabımdan bir bölüm okumaya karar verdim. Yanıbaşımda iki kitap duruyordu. Biri kara, öbürü ak kapaklı. Kara kapaklı kitap demek Yapı Kredi Yayınları demek, ak kapaklı kitap demekse Can Yayınları demek, biliyorsunuz, söylememe lüzum yok. (İşte böyle, bazı şeyleri söylememize lüzum olmadığını kendi ağzımızla söylememize rağmen gene de söyleriz.) Bu iki kitabı dün yatmadan hemen önce çantamdan çıkardım. İlkin ak olanı aldım, bir sayfalık Giriş bölümünü okudum, son satırlara gelince aklımı veremediğimi gördüm. Sonra karayı aldım, biraz bakındım, onu da doğru dürüst okuyamayacağımı gördüm. Bunun birkaç sayfasını geçen gün kütüphanede okumuştum da.
Dün gece yatağa girmeden önceki iki-üç saati masada, bilgisayar başında, ara sıra kalkıp çay may almak suretiyle oturarak geçirmiştim. Kelimelik oynadım. Oraya buraya baktım. Aklıma bir şey takıldıkça hemen açıp Wikipedia'ya baktım çoğu kez yaptığım gibi. Falan filan. Fakat yatağa girince içimin hiç de rahat olmadığını, canımın sıkıldığını gördüm. Uykum zaten yoktu. Demek ki bilgisayar, başında oturduğum o iki-üç saat boyunca beni uyuşturmuş, can sıkıntımın farkında olmamamı sağlamıştı. Kitap da okuyamıyordum, çünkü, dedim ya, kafamı veremiyordum. Neyse ki korktuğum olmadı, çok da debelenmeden, yatakta bir yarım saat, kırk dakika kadar kafamdaki dağınık düşünüşlerle hemhal olduktan sonra uyumuşum.
Kelimelik diyordum, birkaç aydır kapatmıştım, oynamıyordum, geçen gün gene açtım. Tee o zaman oynadıklarımın adları hâlâ kayıtlı, çoğunu yenmişim. Mesela biriyle sekiz oyun oynamışız, durum 6-2. Oyun isteği gönderdim, kabul etti. Beş oyun daha oynadık, beşinde de yenilince artık benimle oynamayacağını söyleyerek çıktı. Başkalarıyla oynadım ben de.
Kara renkli kitabı geçen gün Aze benim için aldı, onların kütüphanesinden. Bizimkinde yoktu çünkü. YKY'nin Kızılay'daki kitabevinde bile yoktu, Tunalı'daki şubede bir tane varmış yalnızca. Oraya da kim gidecek şimdi, diye söylenmiştim içimden. Kitabı çantamda epeyce dolaştırdım son on günde. Benimle birlikte gelmediği yer kalmadı. Şehir şehir. Fakat hiç açıp bakmaya fırsatım olmadı. Çok doluydum yani. Ak renkli kitabıysa dün bizim kütüphanelerin birinden aldım. Yolum o tarafa düştü, hazır gelmişken uğrayıp aldım. (Ne kadar muğlak konuşuyorum böyle.)
Elime aldığım kitabın ilk bölümünü, geçenlerde kütüphanede okumuştum ya, bir kez daha okudum ve kalkıp yataktan çıktım. Saat onu bir şeyler geçiyordu. Dün akşam yapıp bir-iki kâse kadarını yediğim çorba henüz burada duruyorken şimdi kim kahvaltı hazırlar, dedim kendime. İşin gerçeği, hazırlamaya üşenmiştim. Çorba sağ olsun, imdadıma yetişti. Hemen ısıttım, oturup kaşıklamaya başladım. Fakat bir yumurta haşlamayı da araya sıkıştırdım. Onu da çorbadan sonra yaptığım kahveyle yedim. Tuzlayarak. Her zaman yaptığım gibi. Benim yumurtayı nasıl tuzladığımı bilen bilir. (Çorba yenilir mi, içilir mi, yıllardır düşünüyorum?)
Söylemeyi unutmuşum, çorbadan önce, yani kalkar kalkmaz dolabın içini şöyle bir elden geçirdim. İçindeki kitaplardan bazılarını bugün götürmem gerek. İkisini Serdar'dan ödünç almıştım, bir hafta bende kalsınlar dediydim de galiba iki haftayı da doldurdular. Üçü de bizim kütüphanenin, götürüp iade edeceğim. Bir poşet bulup bunları içine koydum. Dosya mosyalar, kâğıtlar hep karışmış, onları da düzenledim. Ondan önce de tabii yüzümü yıkamıştım.
Kahvemle yumurtamı içip yedikten sonra tıraş oldum. Hayatımın daimi işkencelerinden biridir sakal tıraşı olmak. Peki, tıraştan sonra ne yaptım? Hatırlayamıyorum, iyi mi. Sonra, götürüp fotokopilerini çekeceğim, taratacağım bir şeyler vardı, bilgisayara kaydetmiştim, onlar neydi, bir bakayım, derken bilgisayarı açtım. Açmışken, telefona atıp otobüste filan dinlemek üzere masaüstüne attığım bir-iki müzik parçası gördüm, onları gönderdim telefona. Birini çocukluk arkadaşım, akrabam İsmail'le ekibi söylüyorlar. Aynı şekilde, tablete atmak için masaüstüne ayırdığım birkaç e-kitabı gönderdim. Sonrasında ne oldu, onu da anımsamıyorum, bir baktım ki Kelimelik'te oyun oynuyorum gene. Jardzy bloğa yorum yapmış, bir ara onu görüp yayımladım. Velhasıl, bilgisayar başında ne kadar oturduğumu şu an kesinlikle saptayamayacak durumda olduğumu belirtmek istemekle birlikte, yarım saattir bu yazıyı yazdığımı dile getirmek de beni mutlu edecektir.
Yazıya oturmadan hemen önceyse pilav yaptım. Bir şeyler yiyip öyle çıkayım, dedim de ondan ötürü yaptım. Tel şehriyeli pirinç pilavı. Neden pilav, diye sorulacak olursa daha pratik bir yemek bilen varsa beri gelsin derim. Yumurta kırma hariç. (Bu "pratik yemek" sözü de ne kadar itici duruyor yahu!) Şu an pilavım hazır. Yazının yarısındayken kalkıp söndürdüm. Yiyip çıkacağım birazdan. Gelgelelim... Saat dördü geçiyor, ben varasıya Serdar gitmiş olur, okul tatil olduğundan kütüphane de erkenden kapanmış olabilir. İyisi mi gidip gölde biraz yürümek. Tam olarak şu anda biri bağırıyor dışarıdan. Ne dediği anlaşılmıyor. Bir sokak satıcısı olmalı.
Her şey tamam da, bu yazının başlığını ne koysam yahu? Sahi, ne koysam?
30 Ocak 2017
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
