22 Haziran 2018

Yol

Yol, kendine bir yer bulamamış
kişinin özlemidir.

Kendi yerini yerleşiklikte
bulamayan kişi,
onu yolculukta arar.

***

Yeni bir yola çıkan kişi,
yolun nasıl bir olanak olduğunu anlar
— ama, ancak, yola çıktıktan sonra...

Yola çıkan kişi, yolun gerektirdiklerini
sonuna dek kabullenmek zorundadır.

Bir yeri toptan terkedip yeni bir yola çıkan
kişi, terkettiği yerdeki herşeyi —herkesi—
mutlak bir biçimde terketmiş; çıktığı yolda
rastlayacağı herşeyi —herkesi—de,
mutlak bir biçimde kabullenmiş olmalıdır
—sağlam yürümenin ilk koşuludur bu.

***

(...)
Yerleşiklikten rahatsız olan kişinin
gezginlikte aradığı, aslında,
yerleşebileceği bir yerdir: Düzenini
bozarak gezginliğe çıkan kişi, kendi
düzeninin peşine düşmüştür.

***

Ancak bir yeri terketmesi gerektiğini
anlayan kişi, bir yola çıkabilir
—ve tersi: ancak bir yola çıkması gerektiğini
anlayan kişi, bir yeri terkedebilir.

Oruç Aruoba, Yürüme.

12 Haziran 2018

Kediler

Kedi sevmek, kedinin, kendisini seven (kendisinin de sevdiği) kişi karşısındaki umursamaz bağımsızlığını baştan kabul etmek demektir. O umursamaz bağımsızlığı, sırası gelince, kendi de göstermek olanağını -çocukça bir haklılık duygusuyla- elinde tutmak demektir. Kedi, kendi canı istediği zaman gelir sokulur size; canı istemiyorsa, çağrılarınızı karşılıksız bırakır. Üç beş okşayışla mırıltılar, gırıltılar başlar, bunlar gitgide yükselir; bir birliktelik kurulmuştur. Ya siz, bir kımıltınızla, onun rahatını bozduğunuz için, ya da o, uyarım doygunluğuna erdiği için, bu birliktelik bir anda çatışma halini alabilir. Kedinin "nankörlüğü" denen, denegelen, kedinin bu "bencilliği"dir; insanca davranış kurallarından esinlenerek hayvana yakıştırdığımız bir "bencillik..." On sekizindeki bir delikanlının gücüne erişmiş altı aylık bir bebekle oynamağa kalksaydık, sonuç daha başka olmazdı ki... 
Bilge Karasu, Göçmüş Kediler Bahçesi, Metis Yay.

9 Haziran 2018

Köprü

Akşamdı. Hava kararmak üzereydi. Omzumda heybem, şehre gidiyordum. Fakat yolu bilmiyordum, çünkü ilk kez geçiyordum buralardan. İleride köprü vardı. Besbelli, şehir köprünün öte yanındaydı. Gelgelelim köprünün hemen karşı tarafından yol ikiye ayrılıyordu. Hangisinden gitmeliydim? Yanlış yola girersem birazdan havanın iyiden iyiye kararmasıyla kaybolabilirdim de. Neyse ki biraz daha yaklaşınca köprünün üzerinden karşıya geçmekte olan birinin karartısını gördüm. Sevindim haliyle. Epeyce yavaş yürüyordu, kısa boylu biriydi. Az sonra yetişecektim. Bu uzunca köprü geniş bir yatakta akan bir ırmağın üzerindeydi. Nihayet köprüye vardım, birkaç adım sonraysa seslendim: "Selamün aleyküm, dayı!" Bana döndü. Dönmesine döndü de o da nesi, insan sandığım kişi meğer bir ayıymış. İlkin kaçmayı düşündüysem de bunun hiç de iyi bir fikir olmayacağına karar verip adımlarımı da biraz yavaşlatarak yürümeyi sürdürdüm. Yanına varınca, "Ve aleyküm selam," diyerek selamımı aldı ve bir şey demeden yüzüme baka durdu. Bunun üzerine bir şey deme gereği duydum. Ne desem, ne demesem, diye düşünürken nasıl olduysa, "Kusurumu bağışlayın," dedim, "size dayı diye hitap ettim ama doğrusunu söylemek gerekirse bir ayıya nasıl hitap edileceğini de bilmiyorum." Bunları söylememle yüzünde bir gülümseme belirdi, ardından şunları söyledi: "Amaan evladım, takıldığın şeye bak, bizim memlekette, üstelik de yıllardır, handiyse herkes köprüyü geçmekteyken bize dayı diye hitap eder, biz çoktan alıştık buna."

5 Haziran 2018

Denizini Özleyen Martı

Dün gece şöyle bir rüya gördüm: Tramvaya biniyorum. Vagon küçük, bir tek boş koltuk var, geçip ona oturuyorum. Altmış yaşlarında bir adamla yüz yüze geliyorum, önümdeki koltukta oturuyor. "Çantanız çok güzel," diyor. Gözüm çantama ilişiyor, güzel olup olmadığı konusunda bir fikrim olmadığını anlıyorum. Teşekkür ediyorum. Adamın söze girmek için çantayı kullandığını anlıyorum. Bir-iki laf daha ettikten sonra, "Size bir teklifim var," diyor. "Buyurun," diye yol açıyorum kendisine. "Bu geceden başlayarak göreceğiniz bütün rüyaların gerçekleşmesini ister misiniz?" Bunu söylerken gözlerinin içi gururla gülüyor, karşısındakine reddedilemeyecek bir hazine vaat eden birinin tavrı var üstünde. Kararsız bir kuşkuculukla, "Kötü rüyalar görme olasılığını ne yapacağız peki?" diye sorup sürdürüyorum: "Rüyamda beni kaplanların parçaladığını düşünsenize." Ciddileşiyor: "Hayır hayır," diyor, "o kadar uzun boylu değil." Gülüyor sonra, "Meraklanmayın, size bir şey olmayacak," diyor. Camdan dışarı bakarak az düşünüyorum bu tuhaf adamın teklifini. Sonra ona dönüyorum: "Kabul. Ucunda ölüm yok madem..."

4 Haziran 2018

Hayat

Hayat aklımızda kalanlarla aklımızdan çıkanların toplamıdır.

2 Haziran 2018

Aklımı başımdan alan bu beklenti ve umut

Islık çalmaya başladım. Arabasında giderken hızın ve müziğin keyfini çıkaran birine benzemiştim. Karşıdan geleni son anda fark edebildim. Helen, diye seslenmek istedim. Ama sesim çıkmadı. Ve örtülere bürünmüş kişi yanımdan sessizce geçti gitti. Ben ise sevgiye susamışlığımla öylece kalakaldım. Örtülere bürünmüş kişi çoktan gözden kaybolmuştu bile. Neden sonra kendime gelerek otele yöneldim, kibarlığım beni zor durumda bırakıyordu hep. Helen'i düşünmeyi sürdürüyordum. Her yanımı arzu sarmıştı, ama soluk alabiliyordum; attığım her adımda biraz daha rahatlıyordum.
Helen'den korkuyordum. Hiçbir zaman benim sevgilim olmamıştı. Öylesi bir yakınlık değildi bizimki. Aklımı başımdan alan bu beklenti ve umut nereden çıkmıştı ki! Helen beni eskisi gibi kaşılarsa belki yine onu bulmuş olacaktım.
Bodo Kirchhoff, Kum Adam.

1 Haziran 2018

Niyet

"Niyetli misin," diye sordu, "evet," dedim, "pek çok şeye niyetliyim."

29 Mayıs 2018

Derin deniz'e doğru giderken

Düşümde serin bir yaz akşamıydı. Yeryüzünün bütün memleketlerini kendi memleketime benzer biliyor, bütün mevsimlerini kendi mevsimlerim gibi düşünüyordum. Bir de ay ışığının bir adının da mehtap olduğunu bilmiyordum.

Sonra uyanıyordum.

26 Mayıs 2018

Köpek

Uzun tel örgünün dibinden geçen yaya yolunda yürüyorum. Karşıdan, telin öbür yanından bana doğru bir köpek geliyor. Şu bodur olanlardan. Köpek ırklarını pek bilmem etmem, bir Alman kurdu, bir de Kangal'dır tanıdığım. Yanına varınca ıslık çalıyorum. Yaklaşıp kuyruk sallıyor, yönünü değiştirip bana katılıyor, beraberce yürümeye başlıyoruz. Durmadan bu yana geçecek bir yer arıyor ama ne çare, tel örgü. O taraf daha yeni açılan çevre yolu. Arabalar, çokça da kamyonlar, iş makinaları durmadan geçiyorlar, vızır vızır. Köpekten yana bir tehlike yok, kaldırımdan yürüyor. Fakat işte, dedim ya, bu yana geçmek istiyor. Gelmesin istiyorum, gelse, bir yolunu bulup bu tarafa geçse, yiyecek bir şeyler isteyecek, verecek bir şey de yok. Neyse ki az sonra yürüdüğüm yol yavaş yavaş sola kıvrılarak tel örgüden uzaklaşıyor, böylece o da benden umudunu kesip yürümeyi bırakıyor. Birkaç dakika sonra dönüp baktığımdaysa gözden kaybolduğunu görüyorum.
***
O esnada ülkedeyse kısa süre sonra yapılacak seçimden, dolar karşısında rakibinden sert yumruklar yiye yiye bir türlü ayağa kalkamayan ezik bir boksörün durumunu andıran paradan ve daha bir sürü gereksiz şeyden konuşuluyordu. İşin acı yanı, hayatımızın böylesi gereksiz şeyler yüzünden heba olup gidiyor oluşuydu.
***
Akşam üzeri yanımda arkadaşın biriyle yemekhaneden çıkınca "köpeğimizi" gördük. Meğer o da tanıyormuş. "Buranın" köpeğiymiş. Öbür köpeklerle birlikte buralara takılıyorlarmış. Bekçilerle yemekhane işçileri ara sıra besliyorlarmış da. Sevindim. Başını okşadık köpeğimizin. Bizimle birlikte epey yürüdü. Bizi çok sevdiği her halinden belliydi. Ülkedeki insanların nereden baksan yarısından daha iyi olduğu su götürmezdi. Bir kez daha anladım ki kötü yönetilen bir ülke içinde yaşayan insanların kötülüğünün eseridir. Ancak iyi insanların varlığı da gelecek için umutlu olmanın nedenidir.

23 Mayıs 2018

Anı

Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil bu anılacak şey değil
Apansız geliyor aklıma

Nerdeyse gün doğacaktı
Herkes gibi kalkacaktınız
Belki daha uykunuz da vardı
Geceniz geliyor aklıma

Sevdiğim çiçek adları gibi
Sevdiğim sokak adları gibi
Bütün sevdiklerimin adları gibi
Adınız geliyor aklıma

Rahat döşeklerin utanması bundan
Öpüşürken o dalgınlık bundan
Tel örgünün deliğinde buluşan
Parmaklarınız geliyor aklıma

Nice aşklar arkadaşlıklar gördüm
Kahramanlıklar okudum tarihte
Çağımıza yakışan vakur, sade
Davranışınız geliyor aklıma

Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil, unutulur şey değil
Çaresiz geliyor aklıma.

Melih Cevdet Anday

21 Mayıs 2018

Dört yıl gecikmeli

21 Mayıs 2014'te başlayıp yarım bıraktığım
bir yazı. Bunlardan o kadar çok var ki...
Bari bu yılın aynı günü yayımlamış olayım.


Altıncı sınıflardan bir öğrencinin soyadı Yeşilçınar. Ömer Yeşilçınar. Sempatik bir çocuk. Ömer, dedim, sana bir ödev veriyorum, Bahçada Yeşil Çınar türküsü ezberlenecek. Hiç duymuş muydun bu türküyü, diye de ekledim. Duymamış. Yarı şaka, yarı ciddi dediğimi o da anladı. Madem soyadın Yeşilçınar, ezberleyeceksin, dedim. Ömer akşam evde internete girip türküyü bulmuş. Ancak sanırım internet pek hızlı olmadığından kesik kesik dinleyebilmiş. Hocam, hiçbir şey anlamadım, diyordu ertesi gün.
***
Her yer yeşillenmeye başladı on gün içinde. Bizim burada ağaçlardan en çok kavak var. Milyonlarca. Keşke başka başka ağaçlar da bu kadar çok olsaydı diyorum kendime sık sık. Çınar pek yok ama  Yapacak bir şey yok. 

Kavak geçmişte işe en çok yarayan ağaç olduğu için insanlar hep kavak da kavak demişler. Eskiden evler taştan örülür, üstü de ağaç ve tahtalarla örtülürdü. Bu iş için de en iyi ağaçtır kavak. Uzun ve düzdür çünkü. Geçmişteki kadar olmasa da bugün de hâlâ kullanılıyor böyle.
***
Yıllar önce, hiç Ankara'nın doğusuna geçmemiş bir arkadaşım bizim burada elma yetiştiğini duyunca şaşırmıştı. Aynı yıllarda bir başka arkadaşım da –Antalyalıydı– Van'da yazın hiç terleyip terlemediğimizi sormuştu. Evet, buranın iklimi elbette Antalya'nınkinden daha soğuk, ama herhalde o arkadaşım burayı Kuzey Kutbu gibi tahayyül etmişti. Olabilir tabii, bunlar görülmemiş duyulmamış şeyler değil. O halde biraz anlatayım, önce ağaçları, sonra havayı.

Burada meyve ağacı olarak elma, erik, kayısı, armut, kuşburnu, kiraz var. Hem de bol miktarda. Çok olmasa da badem de var. Ceviz'in anavatanının Van-Bahçesaray olduğunu okumuştum, ne kadar doğru olduğunu bilmiyorum ama çokça ceviz ağacı var bu coğrafyada. Diğer ağaçlardansa kavak, söğüt, akasya, servi, karaağaç, ardıç ve bir-iki çam türü var.

İklime gelince... Doğu Anadolu'da Erzurum-Kars bölümü çok soğuk ama Van, gölün de etkisiyle daha ılıman. Her yıl ocağın sonlarıyla şubatın başlarında yirmi gün kadar dondurucu diyebileceğimiz soğuk havalar görülür. Bunun dışında İstanbul'da nasıl geçiyorsa kış buranın şehir merkezlerinde de öyle geçer. Dağlık bölgelerde haliyle biraz daha sert yaşanır. Nisanın başında ısınmaya başlayan hava mayıs geldi mi kendini iyice hissettirir. Mayıs başlarından haziran başlarına kadar hava sıcaklığı 10 - 25 derece arasında seyreder.

18 Mayıs 2018

Bir Akşamın Üzeri

Kadın iki eliyle karnını kavramıştı. Besbelli, acılar içindeydi. Kara saçlarının kalınca örüklerinden biri turuncu kazağının üzerinde göğsü boyunca iniyordu. Geçen ay annesi kaybolan yavru kedi olan bitene kayıtsız görünüyordu. Hayatsa hep olduğu gibi ilginç bir trene benziyordu.

9 Mayıs 2018

Tamam

Seçmen kaydımızı buraya aldırmaya birkaç hafta önce karar vermiştik de ben unutakalmışım, bugün son gün müymüş neymiş, dün akşam arkadaşlar söyledi, iyi dedik, gidelim. Gittik bu sabah, yeni ev sahiplerimizi beklerken site içindeki küçük Migros'a su almaya girdim, bir suyla bir sakız alıp çıktım. Sakız ister misiniz, diye sorarken elimdeki sakızın ambalajını açıyordum, birer tane uzattım, arkadaşlardan biri aldı, öbürü, ben almıyorum, dedi, cebinde zaten çiğnenmemiş yarım sakızı varmış. Ben de öyleyim, bir sakız fazla gelir, yarısını çiğner, yarısını kâğıdına sarıp sonraya bırakırım. Bir arkadaş öbür arkadaşa, oku bakayım falını, dedi, o da okudu. Şu bilindik sakız fallarından biri. O bitirince, ben de okuyayım bari, diyerek başladım okumaya:

Beni candan usandırdı
Cefadan yar usanmaz mı
Felekler yandı ahımdan
Muradım şemi yanmaz mı

Arkadaşların biri inandı, öbürü, inanma üfürüyor, dedi. Biri yüzüme bakadururken, Fuzuli'nin yahu bu, diyerek güldüm. Öbürüyse, sen daha fuzulisin, dedi bana, hep birlikte güldük. 

Diğer arkadaşlar da geldiler, nüfus kaydımızı bunların evine alacağız, yeni ev sahibi dediklerim, binip kaymakamlığa gittik, kaydımızı aldırdık filan. Sırada bekleyenlerin kaydadeğer kısmı Suriyeli. Arkadaş, bunlar da oy kullanmak için mi geliyor, diye sordu. Yok, dedi memur kadın, Birleşmiş Milletler yardımı almak için nüfus kayıtlarını mı yaptırıyorlarmış neymiş. Eğer milletler gerçekten birleşseydi bugün bu Suriyeliler bu halde olmazdı herhal, ha?

Elimizde Nüfus Müdürlüğünün verdiği kâğıtla bu kez de İlçe Seçim Kuruluna gittik, seçmen kaydı işlemi hemen halloldu. Gelmişken adayların biri için imza verelim, dedi arkadaş, pek gönülsüzdüm ama kabul ettim, hayatımda oy vermeyeceğim, hatta selam vermeyeceğim biri aday olsun diye imza verdim, ne günlere kaldık be! Ülkeyi bu duruma koyanlar gün yüzü görmesin, ne diyeyim.

Dönüşte taksi bulana kadar canımız çıktı. Nihayet bulduğumuzsa tanıdık çıktı, geçen gün de binmiştim. Köyden çağla gelmiş, uzattı birer avuç, aldık bir-iki tane, Çanakkaleliymiş, çok güzeldi çağlası, taptaze.

Hava da yağmurluydu bugün.

7 Mayıs 2018

Yeni Türkiye, yeni kelimeler

Müstenbil: İstanbullu
Müzmir: İzmirli
Mavnun: Vanlı
Makrıs: Karslı
Mabrus: Bursalı
Müçenakkil: Çanakkaleli
Mayezgut: Yozgatlı
Müdenni: Adanalı
Mükyesri: Kayserili
Müsemsin: Samsunlu

27 Nisan 2018

Hani

hiç bitmeyecekmiş gibi gelen o uzun ve kıvrımlı yokuşu çıkıyorduk, rastgele bir radyo kanalı açmıştık (hangimiz?), Slav dillerinin birinde bir şarkı çalıyordu (şimdi tek bir sözünü hatırlamıyoruz şarkının), daha yarım saat evvel açık olan hava şimdi kapanmaya yüz tutuyordu, yağacağı bile vardı, iliğine kadar ormanlarla örtülü dağların manzaraları ne de güzeldi, hele bir de geride bıraktığımız o masmavi deniz, iki genç çocuk almıştık (el mi kaldırmışlardı, kendimiz mi durmuştuk?), on sekiz-yirmi yaşında var yoklardı, köylü çocuklarıydı, üst başları köylülük kokuyordu, açık etmeden kendi köylülük zamanlarımı anmıştım oracıkta, "bu çalan parça Sırpça mı?" anlamında "Srpski?" diye sormuştum, sağda oturanı "Srpski" diye yanıtlamıştı beni (anlamış mıydı ne sorduğumu?), gideceğimiz yolu sormuştuk da anlaşamamıştık doğru dürüst, az sonra eski, "biz kentlilerin" kullanmaktan utanacağı telefonunu uzatıp haritayı göstermiş, gideceğimiz yolu tarif etmişti, on km. kadar ötede bırakıp devam etmiştik yolumuza...

26 Nisan 2018

Providing

This life provides us nothing,
we, too, provide nothing to it.

or

Since we provide nothing to this life,
it provides nothing to us. 

Kim kârlı, kim zararlı, kararı size bırakıyorum.

23 Nisan 2018

Geçmişin ölmüşlüğü

Helmut'u, tam da geçmişin ölmüşlüğü ilgilendiriyordu. Klaus Buch, geçmişi dobra dobra anlatmayı seviyordu halbuki. Geçmiş olanla, dobra dobralık kadar birbirine bu denli az uyan iki şey daha var mıdır? Klaus Buch'ta geçmiş, seslerle, kokularla, gürültülerle deviniyordu; geçmiş bugünden daha canlıymış gibi dalgalanıyor, hoş kokular salıyordu. Anımsayanlar, devlerin kıyasıya savaştığı gökyüzüne işaret eden cücelere dönüşür. Helmut yalnızca, parçalar, delikler, sararıp solmuş, tükenmiş, yok edilmiş, şeyler görüyordu. Aslında çoktandır, kendini yok edilmiş şeylerle yaşamaya alıştırmaktan başka bir şey yapmamıştı. Helmut'u bu yok edilmiş olandan daha fazla çeken bir şey yoktu. Günün birinde, sabahtan akşama dek, etrafında bu yok edilmiş olanı toplayacaktı. Kendi varlığını da, geçmişin yok edilmişliğine olabildiğince benzeyen bir duruma sokmaktı hedefi. Daha şimdiden, geçmiş olmak istiyordu. Yönü buydu. İçindeki, çevresindeki ve önündeki her şey, geçmişteki gibi parça parça olmalıydı. İnsanın ölü olduğu süre, yaşadığı süreden çok daha uzundur. Şimdinin, geçmişle kıyaslandığında küçücük kalması grotesk bir durumdur. Bu orantı, şimdinin her saniyesini uygun bir biçimde en aza indirgemeli, parçalamalı, duyumsanamaz oluncaya dek bozmalıydı. 
Martin Walser, Ürkmüş Bir At.

11 Nisan 2018

Sevgili Yakınlığı

Seni hatırlarım sulara günün
          Şavkı vurunca;

Seni hatırlarım, dağlara ay
          Renkler verince.

Seni görür gözüm uzak yollarda
          Tozlar kalkarken;

Derin gecelerde, dağ yollarında
          Yolcu titrerken.

Seni işitirim, boğuk seslerle
          Su yükselince;

Kırlarda sükutu dinlerim gece
          Her şey susunca;

Uzakta da olsan, ben yanındayım,
          Sen yanımdasın.

Gün söker, yıldızlar ışık gökte, ah.
          Burada olsaydın.

W. V. Goethe (1749-1832)
Çeviren: Selahattin Bata

28 Mart 2018

27 Mart 2018

Hayat dediğimiz bir kurmacadır

Bir akşam yemeği sonrasında konuşma yaparken telaffuz ettiğim sözcükleri saymamanın yapacağım konuşmaya yardımcı olması gibi, hayatın anlamını bilmemenin hayatın anlamının bir parçası olduğunu düşünmek akla yatkındır. Belki de hayat onun temel anlamı konusundaki bilgisizliğimizle sürdürülen bir şeydir; tıpkı Karl Marx için kapitalizmde olduğu gibi. Filozof Arthur Schopenhauer ve hatta bir anlamda Sigmund Freud da buna benzer bir şey düşünmüştü. Die Geburt der Tragödie’nin Nietzsche’sine göre hayatın gerçek anlamı onunla baş edemeyeceğimiz kadar dehşetlidir ve bu nedenle eğer varlığımızı sürdüreceksek avutucu yanılsamalara ihtiyaç duyarız. “Hayat” dediğimiz yalnızca lazım olan bir kurmacadır. Fantezinin muazzam katkısı olmasaydı gerçeklik sona ererdi. 
*** 
Günümüzde kültür endüstrisinin en popüler ve etkili dallarından birisi hiç şüphe yok ki spordur. Kendi kendinize, “Şu günlerde pek çok insan ve özellikle de erkekler için hayata bir parça anlam kazandıran nedir?” şeklinde bir soru soracak olsaydınız “Futbol!” yanıtını vermeniz fena olmazdı. Belki onların birçoğu bu kadarını itiraf etmeye razı olmayacaktır; ama spor ve Britanya özelinde futbol, insanların yüzyıllar boyunca uğruna ölmeye hazır olduğu, dini inanç, ulusal egemenlik, kişisel onur ve etnik kimlik gibi soylu değerlere tekabül eder. Spor, kabilesel bağlılıkları ve rekabetleri, sembolik ritüelleri, masalsı efsaneleri, ikonik kahramanları, epik savaşları, estetik güzelliği, bedensel gerçekleşmeyi, entelektüel tatmini, olağanüstü gösterileri ve derin bir aidiyet duygusunu kapsar. Ayrıca televizyonda olmayan bir insani dayanışma ve bedensel dolaysızlık da sağlar. Bu değerler olmasaydı muhakkak ki birçok yaşantının içi boş olurdu. Bugün insanların afyonu olan şey din değil, spordur. Aslında radikal Hıristiyan ve İslami tutuculuğun dünyasında din, insanların afyonu olmaktan çok kitlelerin yarığıdır. 
Terry Eagleton, Hayatın Anlamı.
Çeviren: Kutlu Tunca, Ayrıntı.

26 Mart 2018

Bir deneysel şiir daha: Throw Back

Bu muhteşem deneysel şiiri dün akşam efkârlıyken yazdım:

Throw back monday
Throw back tuesday
Throw back wednesday
Throw back thursday
(Don't throw back, çünkü adı üstünde, fri day)
Throw back saturday
Throw back sunday

Ebet.

(Not: Sondaki "ebet" şiire dahil değildir.) 

Nasıl, beğendiniz değil mi?

15 Mart 2018

2016'nın muhasebesi: Neler izlemişim?

Baktım, 140 tane taslak yazı birikmiş blogda. Ne zaman bu kadar oldu kendim de pek farkında değilim. Taslak olarak bekleyen yazılar ilk günden itibaren hep vardı ama sayı bu kadar olmuyordu. Üç-beş yıldan bu yanaysa ipin ucu enikonu kaçtı. Hiç olmazsa yayımlayayım diyorum. Taslaklarda bekleyeceklerine yarım yamalak da olsa yayımlansınlar daha iyi bence. 23 Aralık 2016'da yazmışım bunu mesela.

Sonuncusu dün olmak üzere bu yıl altmış film izlemişim. Arada unutup da yazmadığım üç-beş tane de oldu sanki. İzlediğim filmlerin listesini tutmaya 2012'de başladım ama yılın başından itibaren değil, çünkü o yılın listesinde yalnızca on dokuz film var. Bunu böyle sürdürünce haliyle 2013'ün listesi yılın başından başladı, o yıl da elli film izlemişim. Geleneği sürdürdüm artık, filmler klasöründe her yılın izlenenler listesi duruyor, bir tür kişisel tarihçe. 2014'te otuz sekiz, 2015'teyse elli dokuz film izlemişim.

Bu yılla geçen yıl üç aşağı beş yukarı haftada bir film izlemişim. Tabii, ortalamaya vurunca öyle de, bazı zamanlar oldu üst üste çok film izledim, bazı zamanlar da oldu uzun süre hiç izlemedim. Listede yer alanlardan daha fazla Yeşilçam filmi izledim. Ama bazılarını çocukluğumdan beri zaten pek çok kez izlemiş olduğum için listeye almadım. Aldıklarım, daha seyrek izlediklerim. (t) ile belirtilenler tekrar izlediklerim. Bunların da kimisini ikinci, kimisiniyse belki onuncu kez izledim. Koyu olanlar en beğendiklerim.

Yabancı filmleri özgün dillerinde izlemek özellikle dikkat ettiğim bir şey. Bazılarının özgün adını yazmış olmam bundan. 

1. Rus Gelin
2. Boynu Bükük Küheylan (Kemal Sunal)
3. Tepenin Ardı
4. İftarlık Gazoz
5. Yoksul (Kemal Sunal)
6. Uzun Bir Gece, Süreyya Duru
7. Bedrana, Süreyya Duru
8. Yol, Yılmaz Güney
9. Kasabanın Sırrı / The Secret of Santa Vittoria
10. Uzaklarda Arama, Türkan Şoray
11. Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü (t)
12. Çoğunluk
13. Aşk Penceresi (Yeşilçam)
14. Gecelerin Hakimi (Yeşilçam)
15. Tersine Dünya (Yeşilçam)
16. Vangölü Canavarı
17. Çakal
18. İnatçı (Kemal Sunal)
19. The Revenant
20. Die Höhle des gelben Hundes / Sarı Köpeğin Yuvası
21. Propaganda (t)
22. Belle de Jour
23. The Words / Çalıntı Hayat
24. Spotlight
25. Taken / 96 Saat
26. Hükümet Kadın II
27. Anomalisa
28. The Bourne Identity / Geçmişi Olmayan Adam
29. Yedi Kocalı Hürmüz (t)
30. Frozen River
31. Mandıra Filozofu
32. Kolpaçino (t)
33. Vavien
34. El Laberinto del Fauno / Pan’ın Labirenti
35. Tangerines / Mandalina Bahçesi
36. Hævnen / In a Better World
37. Soğuk, Uğur Yücel
38. Wolves (Belgesel)
39. Pardon (t)
40. Antichrist
41. Meryem
42. The Eagle
43. Hayat Var
44. Limonata (t)
45. One Flew Over the Cuckoo’s Nest (t)
46. Django Unchained (t)
47. Takva (t)
48. İkimizin Yerine
49. Raşomon
50. Değirmen (Şener Şen)
51. Kynodontas
52. Bir Küçük Bulut (Tarık Akan)
53. El Rey de la Montaña (t)
54. Yozgat Blues
55. Arabesk (Şener Şen, Müjde Ar)
56. Herkes mi Aldatır
57. Zehir Hafiye (Kemal Sunal)
58. 13 Tzameti
59. Kor, Zeki Demirkubuz
60. Antares, Götz Spielman

13 Mart 2018

Anladım ki

İnsan bir defteri doldurmaya karar verdi mi hiç dolmuyor o defter. Fakat böyle bir karara bel bağlamayıp yazası geldikçe yazdı mıydı defterler gelip defterler geçiyor.

11 Mart 2018

Berber

Dün beni tıraş eden berber keldi. "Fırında çalışan bir ekmek ustasının hiç ekmek yememesi gibi herhalde," diye geçirdim içimden. Biraz tuhaf bir benzetme ama ne edeyim. Bir de şunu düşündüm: Herhalde kel olup da saçlıları kıskanmayan tek meslek grubu berberlerdir değil mi?

9 Mart 2018

If we accept this basic outline...

Although many Western historians of Islam are not Muslims, it would be difficult to determine this from their writings on the first centuries of Islamic history. This is in stark contrast to historians of Judaism and Christianity, who tend to adopt an outsider's approach to their subject when writing in academic contexts (despite often being themselves Jews and Christians). Why the difference? Before turning to answers, it is worth underlining the question. The traditional accounts of Islam's rise tell us that in a remote and isolated region of Arabia (the Hijaz), in a pagan town unaccustomed to monotheism (Mecca), an illiterate man (Muhammad) began to recite verses full of references to Biblical characters and established monotheistic ideas. If we accept this basic outline – and most do – how are we to explain Muhammad's acquaintance with this ideas? To traditionally minded Muslims, the answer is clear: God, via an angel, revealed the verses to him. In fact, it would be hard to be a believing Muslim in the traditional sense without accepting this version of events. Equally, however, Wansborough might argue that it would be hard to accept the broad outlines of the story without being a Muslim (or at least without accepting God's hand in these events), for which reason he argued that Islam and the Quran developed later and elsewhere, where Jewish and Christian ideas were prevalent.
Adam J. Silverstein, Islamic History: A Very Short Introduction.
Oxford University Press

8 Mart 2018

Hüseyin'in sıkıntısı

Bir çocuk var, adı Hüseyin, beş yaşında. Hayatının muhtemelen ilk ve kesinlikle en büyük kararsızlığını yaşıyor, büyük bir ikilemde kalmış ve bundan nasıl çıkacağına dair de bana öyle geliyor ki hiçbir fikri yok. 
***
Top oynuyorlardı her zamanki gibi. Seslenip adını sordum, Hüseyin, dedi. Hangi takımı tuttuğunu sordum bu kez, Fenerbahçe, dedi. Der demez de yüzüne ağır bir sıkıntı çöktü. "Ama," diye sürdürdü sözünü, "ben Luka Modriç'im." Bu adı ilk duyuşumdu, kimin nesi olduğunu bilmiyordum fakat bir futbolcu olduğu ve Fenerbahçe'de oynamadığı apaçık ortadaydı. Hüseyin'in sıkıntısının kaynağı da buydu zaten. Fenerbahçe, dedikten hemen sonraki o "ama" her şeyi açıklıyordu: "Ama ben Luka Modriç'im." Kararsızlığını, içine düştüğü ikilemi bu ama'dan daha duru bir biçimde ortaya koyacak hiçbir kelime yoktu. Bir yanda tuttuğu bir futbol takımı, öte yanda çok sevdiği, kendini onunla özdeşleştirdiği, başka bir takımda oynayan bir futbolcu. 

Hüseyin'in kararsızlığını hepimiz gündelik hayatımızda yaşarız, yaşamışızdır. Çok sevdiğimiz, çok istediğimiz şeylerin bir arada bizim olmasını isteriz. Ne ki bu çoğu kez mümkün olmaz. O zaman da kimimiz tıpkı Hüseyin gibi yalnızca üzülürüz, kimimiz Luka Modriç Fenerbahçe'ye gelsin diye dua eder ya da dilekte bulunuruz, kimimizse hiçbir şey yapmadan başımızı ellerimizin arasına alırız. Hayatsa devam eder ve hep olduğu gibi ilginç bir trene benzer.

3 Mart 2018

Filoloji nedir?

Filoloji en genel anlamıyla “fil bilimi” demektir. Fillerin her türlü özelliğini araştıran bilimin adıdır. Önceleri zoolojinin bir dalıyken yirminci yüzyılda ondan ayrılarak kendi başına bir bilim dalı olarak kabul edilmiştir.

Filoloji, biyolojinin filleri konu edinen dalı olarak fillerin yapısını, evrimini, embriyolojisini, sınıflandırmasını, davranışlarını ve dağılışını inceler. Filolojinin kurucusu İtalyan zoolog Olfendo Elefanti’dir. Elefanti henüz genç bir araştırmacıyken Afrika’ya gitmiş, burada gördüğü filler çok dikkatini çekince bu hayvanları araştırmaya karar vermiş, nitekim ömrünün sonuna kadar başka bir işle uğraşmamıştır. 

Filolojide filler çeşitli özelliklerine göre kategorilere ayrılırlar. Örneğin yeryüzünde dağılışlarına göre Afrika fili ve Asya fili, büyüklüklerine göre büyük fil ve küçük fil, renklerine göre gri fil ve boz fil, tüylü olup olmamalarına göre tüylü fil ve tüysüz fil, insanlarla ilişkilerine göre evcil fil ve yabani fil vb. gibi kategoriler halinde ele alınıp incelenirler.

Filolojinin uğraştığı meseleler dönemden döneme değişmiş olup bugün daha çok gelecekte soylarının tükenebileceğine yoğunlaşmıştır. Özellikle geride bıraktığımız yüzyılda Afrika’da fildişi elde etme uğruna yoğun olarak fil avcılığı yapılması bu hayvanların geleceğini tehlike altına atmıştır. Bir diğer önemli konu, daha çok Asya’da, özellikle de Hindistan’da fillerin ağır koşullarda çalıştırılmasıdır. Filolog Hans Baumann 2001’de yayımladığı bir makalede Hindistan’da fillerin yetersiz beslenme ve aşırı çalıştırılmadan dolayı biyolojik yapılarında geri dönülmez değişiklikler meydana geldiğini ifade ediyordu. Bunlar kadar yaygın olmasa da fillerin sirklerde oynatılması da eleştirile gelmiş konulardan biridir. Bir diğer filolog Jeffry James ise eğer gelecekte fil popülasyonunda bir düşüş olur da soyları tükenirse filoloji biliminin de tarihe karışabileceği uyarısı yapmaktadır.

1 Mart 2018

Uğultusu arı kovanının

Eski Mısır'ı ve Yunan'ı bilirim
Nijerya'yı, İran'ı;
Fakat yeğlerim dağ vadilerinde
Sabah rüzgârıyla buluşmayı.

Pek çok öykü bilirim
İnsan soyları ve didişmeleri üstüne;
Fakat uğultusu arı kovanının
Daha hoştur, yaz enginliğinde.

Ezbere bilirim türküsünü
Rüzgârda inildeyen meşeliğin:
Çünkü, inanın bana, rüzgâr
En harikasıdır mucizelerin.

Bilirim yaralı alageyiği
Kuytuda can verirken inini sayıklayan
Ve öyküsünü yorgun yüreğin
Ölümü hınçsız, kedersiz karşılayan.

José Martí
Çeviren: Ataol Behramoğlu

26 Şubat 2018

Bir kitaba benzese hayatımız

İnsan bazen hayatın da bir kitap gibi olmasını istiyor. Şöyle:
Bir kitabı okumaya başlayacağı zaman ilkin kaç sayfa olduğuna bakar hani. Tutalım 167 sayfadır. Ardından ilk yaprağından çevirmeye başlar. Diyelim bu ilk yaprak bomboştur, her iki yüzünde de bir şey yoktur. İkinci yaprağın ön yüzünde yazarla çevirmenin kısa birer yaşamöyküsü vardır, arka yüzüyse gene boştur. Üçüncü yaprağın ön yüzünde yalnızca yazarla kitabın adı, arkasındaysa künyesi yazılıdır. Bir sonraki yaprakta kitapla yazarın adı bir kez daha vardır ve arka yüzü bir kez daha boştur. Arka yüzü gene boş olan beşinci yaprağın ön yüzünde diyelim tek bir cümle vardır, o da yazarın kitabı adadığı birilerinin adıdır. Bunun aynısı olan altıncı yaprakta diyelim yazarın sevdiği birilerinden alıntıladığı bir epigraf vardır. Bundan sonraki yaprakta da diyelim ki birinci bölümün adı yazılıdır yalnızca. Etti mi yedi yaprak, on dört sayfa. Bu, kitap aslında birinci değil, on beşinci sayfadan başlıyor demektir ki tamamının da 167 değil, 152 sayfa olduğu anlamına gelir. Kitap boyunca karşılaşacak diğer olası boş sayfalar da cabası. Ne kadar şanslı sayar kendini insan. Bugün değilse yarın bitiririm ben bunu, der kendine, hem de sindirerek iyice. Kitabın hikâyesine zaten dahil olmayan o ilk on dört sayfayı okumuşçasına bir yol gururlanır.
Evet, insan bazen durup dururken düşünüyor bunu sahiden. Yaşantılarım da böyle başlasa, diye geçiriyor içinden, "birinci sayfasından değil de şöyle on beşinci sayfasından. Aralarda da atlamamı sağlayacak boş sayfalar, resimli sayfalar filan olsa... 

Gelgelelim hayat bunu yapmaz çoğu kez. Kapağı çevirir çevirmez, üstelik de küçük puntolarla, baştan sona dolu bir sayfayla başlar çoğu yaşantımız. İşin zor yanıysa onu her halükârda yaşayacak zorunda oluşumuz.

21 Şubat 2018

Hayatlar uzun muamelelerle hazırlanır

İnsanların hayatlarını güzelce birbirine karıştırmak, kısa süreliğine de olsa, çocuk oyuncağı değil. Kimyada olduğu gibi, birbirini arayan ve iten elementler var. Hayatlar uzun muamelelerle hazırlanıyor. Evet, tıpkı yemekler gibi. Hayır, doğru, yemek yapan kimse yok, insan hayatın kendisini aşçı olarak nitelemiyorsa elbet; hem, neden olmasın? Her halükârda, burada gerekli olan kimyanın karmaşık olmadığı söylenemez. Bir hayat diğerinden daha uzun sürede pişirir, ocaklar yeryüzünün farklı yerlerindedir, sonuçta ortaya nasıl bir şey çıkacağı belirsizdir. Burada, hikâyemizde en uzun vakti bu kıyaslama aldı; o yüzden şimdi sadece bir şey daha söyleyelim: Hayat –bu aptalca soyutlamayı son bir kez daha kullanacak olursak– aşçı olarak tam bir ahmaktır. Bunun acısını genellikle insanlar çekerler ve bundan bazen, çok sık olmamakla birlikte, edebiyat faydalanır. Göreceğiz.
***
Ben bir kaybı telafi etmek üzere yola çıkıyorum. Kitap yazmış olan herkes bu duyguyu bilir. Bir tür veda ve dolayısıyla daima bir tür yastır bu. Bir iki yıl karakterlerle birlikte yaşarsın, onlara uyan ya da uymayan isimler takarsın, onlara acı çektirir ya da onları güldürürsün, onlar sana acı çektirir veya seni güldürürler, sonra da onları koca dünyaya salıverirsin. İyi olacaklarını, nefeslerinin bir süre daha yaşamaya yeteceğini umarsın. Onları yalnız bırakırsın ama onların seni yalnız bıraktıkları duygusuna kapılırsın. Eski Doğu Berlin'deki terk edilmiş bir tren garında yalnız kalırsın. Bundan daha hazin bir şey yoktur.  
Cees Nooteboom, Cennet Kayıp.
Çeviren: Esen Tezel, YKY.

11 Şubat 2018

Kasette Madrigal

Hani hep basıyorsun ya
play düğmesine
ben de artık cüret edeceğim söylemeye
sana daha önce hiç
yüz yüze
söylemeye cesaret edemediğim şeyi

bir de yüklenir misin var gücünle

şu stop düğmesine

Mario Benedetti
Çeviren: Bülent Kale

6 Şubat 2018

Darısı başına ne demek?

Bir süredir "darısı başına" sözünün kökeni üzerine araştırma yapıyordum. Birkaç ay önce bir düğüne gitmiştik. Millet oynuyordu falan. Ben de oturmuş ortalığı izliyordum. Bir ara baktım damadın annesi gençlerle sohbet ediyor, onlara, "Hadi bakalım, darısı başınıza," diyordu. Duyunca bir düşünce aldı beni, bu darısı başına sözü ne anlama geliyor olabilirdi? Yıllardır duyuyorduk da nereden çıkmıştı, neyin nesi olabilirdi? Böylece orada bu meseleyi araştırmaya karar verdim ve geçen ay başladım. Bugünse araştırmamı tamamladım.

Ne yazık ki kesin bir bulgu elde edemedim. Ancak "darısı başına" sözünün kökeni hakkında kabul gören iki ana görüş olduğunu tespit ettim. Görüşlerden biri Anglosakson dünyaya ait, 1962 yılında Amerikalı etimolog Peter A. Collier tarafından öne sürülmüş. Öbürüyse yakın bir zamanda Çinlilerce ortaya atılmış; 1998'de Pekin Üniversitesi'nden iki genç araştırmacı Xiulan Li ve Rong Zhang, Collier'ın görüşünü çürütmeyi amaçlayan makalelerini yayımlamışlar. 

Collier ve takipçilerinin görüşüne göre darısı başına sözünün kaynağı "yarısı başına". Li ve Zhang'a göreyse bu söz "karısı başına" kökünden geliyor. Şimdi gelin bunları biraz açalım. 

Collier'a göre vakti zamanında İskoçya'nın orta bölgelerinden birinde bir şenlik geleneği varmış. Bir güz şenliğinde genç oğlanlar ikiye böldükleri bir patatesin yarısını çiğ çiğ yer, öbür yarısınıysa, "Yarısı başına!" diye bağırarak evlenmek istedikleri kızın başına doğru fırlatırlarmış. Patatesi çiğ yemenin esprisi de şuymuş: "Bak, ben seninle gerçekten evlenmek istiyorum, o kadar ki senin uğruna çiğ patates bile yiyorum." Eğer patates gidip kızın başına değerse kız dönüp kimden geldiğine bakarmış. Oğlanda onun da gönlü varsa patatesi yerden alıp heybesine koyarmış. Gönlü yoksa patatesi yerden almazmış. Eğer oğlanın attığı yarım patates kızın kafasına değmezse zaten kızın da yapacağı bir şey olmazmış. Hatta bu durum oğlan için büyük bir utanç kaynağıymış. Bu yüzden intihar edenler bile olurmuş. Patatesi yerden almış olan kız patatesini eve götürür, ailesine durumu bildirirmiş. Aile de olur verince yarım patatesi pişirip bir pazar günü oğlanın evine gönderirlermiş. Onlar da bir sonraki pazar kızı istemeye gelirmiş. 

İşte bu gelenekten kaynaklı olarak, genç kızlar arasında yarısı başına sözü yayılmış. Patates usulüyle gelin olup giden kızlar arkadaşlarına ve kız kardeşlerine de evlilik dileklerinde bulunur ve "Yarısı başına," derlermiş. Bu söz zamanla o kadar kullanılmış ki, ilkin İskoçya'dan Britanya'ya, sonra da bütün bir Avrupa'ya yayılmış. Collier'a göre bu yarısı başına sözü zamanla değişerek darısı başına olmuş. Çinli araştırmacılarsa bunun doğru olmadığını ileri sürmüşlerdir.

Li ve Zhang'a göre Ortaçağ'da İtalya'nın Umbria bölgesindeki bir köyde olabildiğince şirret bir kadın yaşarmış. Kadının asıl şirretliğiyse kocasına karşıymış. Adamcağıza etmediğini bırakmazmış. Öyle ki tüm köy halkı Massimo adlı bu adama içtenlikle acırmış. Gel zaman git zaman, bu köyde adamla zalim karısının bu halinden erkeklere yönelik bir beddua çıkıvermiş. Mesela bir kimse adamın birine beddua edecek olduğunda, "Dilerim Massimo'nun yaşadıklarını sen de yaşarsın," anlamında "Massimo'nun karısı başına" dermiş. Ve bu söz zamanla ilkin civardaki köylere, sonra kasaba ve kentlere yayılmış. Üzerinden zaman geçince de kimse artık ne Massimo'yu ne de yaşadıklarını bilir olmuş. Nihayetindeyse Massimo adı unutulmuş ve söz yalnızca "karısı başına" şeklinde söylenmiş. İtalya sınırlarını aşıp başka ülkelere yayılmasıyla beraber ise nasıl olmuşsa "darısı başına" biçimine girmiş ve günümüze kadar öyle gelmiş.

Panta Rhei

Elimizde zaman diye yenilmez yutulmaz bir kavram olduğuna göre, bana öyle geliyor ki her şey gider. Ama her şey. Dağlar bile. 

4 Şubat 2018

Terazi

Terazinin neyden yapılmış olabileceğini düşündüm. Alüminyuma benziyordu benzemesine de o güne değin gördüğüm tekmil alüminyum malzeme beyazdı, buysa sarı. Cansız bir sarı. Olabildiğince eskiydi de. Yalnızca o mu ama? Dükkân da eskiydi. Sahibiyse ikisinden de eskiydi, dükkânından da, terazisinden de.

Terazinin alüminyumdan mı, bakırdan mı, başka bir maddeden mi yapılma olduğunu hiç öğrenemedim. Günün birinde terazi durup dururken aklıma gelmişti de gidip İbrahim Amca'ya oradan taşınalı kaç yıl olduğunu sormuştum. Kırk, demişti. Nasıl yani, diye atılmıştım hemen, mesela otuz sekiz değil de kırk mı? Evet, demişti, tam olarak kırk. Aradan bunca zaman geçmişken dönüp oraya gitsem, dükkân hasbelkader hâlâ yerinde duruyor olsa, terazisi içinde duruyor mudur acep, diye sormuştum. İlkin içimden kendime, sonra da seslice İbrahim Amca'ya. Yalnızca alaycı bir bakışla vermişti cevabımı. Susup kalmıştım ben de.

26 Ocak 2018

Sizin İçin Günlerdir Pul Biriktiriyorum

dün sesiniz kalmıştı durakta
arkanızdan yetişemedim
bari şimdi dinleyin lütfen
kanat uçup durmasın adımlarınız
günler var ki size niyetliyim
ama hep böyle durgun dudaklısınız

Çok mu gevezeyim -
haklısınız...

bir tarihiniz vardır elbette
peki ya coğrafyanız
küçük bir gezinti yapardık sizinle
sözcüklerinize kadar ıslanırdınız
yanlış anlamayın lütfen
birlikte kaynardı suyumuz

Çok mu cüretliyim -
haklısınız...

size dokunsam
- biliyorum - hükümet sarsılır ama
bir ah ile bu alemi viran ederim ben de
divan şairleri bile söyleyemez bu lafı
inanır mısınız
öyle bakmayın lütfen
yalan söyleyecek değilim ya göz göre göre
hem bir tutuşursam dilimde patlarsınız

Çok mu serseriyim -
haklısınız

ama siz tam da bu şiirin fikrisiniz

Enver Ercan
Sayfa başına git