25 Ağustos 2026

Kitabımız çıktı

Yazarları arasında kulunuzun da bulunduğu, sosyal bilgiler öğretmenleri başta olmak üzere, eğitim camiasına ve konuyla ilgilenenlere hitap eden kitabımız yayımlandı. Buradan basılı, buradan da ekitap versiyonunu edinebilirsiniz.

20 Ağustos 2020

Okunacak kitaplar

Bu yazıyı 5 Kasım 2016'da yazmış, öylece bırakmışım, taslak olarak kalmış. Bu renkteki kısımlar şu anda eklediklerim.

***
Okuyacağım kitapların listesini artık eskisi kadar dağınık tutmuyorum. Hatta son bir-iki yıldır iyicene düzene soktum. Eskiden kitaplıkta, defterdeki, bilgisayardaki listede, kütüphane rafında ve bir de kafamın içinde sayısını kendim bile bilmediğim okunacak kitaplarım vardı. Şimdiyse adına kalkınma planı dediğim, her yıl için bir önceki yılın sonunda hazırladığım, ete kemiğe bürülü okuma listeleri yapıyorum. Öyle çok uzun da tutmuyorum listeyi, sözgelimi, yirmi kitaplık bir liste yapıyorum, onları okuyup bitirdikten sonra üzerine ne kadar başka kitap eklersem de kâr sayıyorum. Geçtiğimiz aralıkta da oturup okumak istediklerimi derleyip toparladım, böylece 2016 kalkınma planı çıktı ortaya. 
Bunu sekiz ay kadar önce yazmışım. Sözünü ettiğim o kalkınma planı şuydu:
  1. Ağaçların Özel Hayatı, Alejandro Zambra
  2. Başka Bir Ülkede, David Constantine
  3. Deniz Kenarında Geyikler, Ralf Rothmann
  4. At Çalmaya Gidiyoruz, Per Petterson
  5. Ve Bir Pars, Hüzünle Kaybolur, Faruk Duman
  6. Bir İntihar Efsanesi, David Vann
  7. Vişne'nin Cinsiyeti, Jeanette Winterson
  8. Swastika Geceleri, Katharine Burdekin
  9. Lizbon'a Gece Treni, Pascal Mercier
  10. C, Tom McCarthy
  11. Rojnivîska Spinoza, Şener Özmen
  12. Döşeğimde Ölürken, Faulkner
  13. Kitap Evi, Enis Batur
  14. Qûma Mezopotamyayê, Fawaz Hussain
  15. Haw, Kemal Varol
  16. Ay ve Şenlik Ateşleri, Pavese
Yılın bitmesine iki aydan az bir zaman kaldı. Görülüyor ki kalkınma planım umduğum gibi neticelenmeyecek. E, plana uymazsan olacağı bu. On altı kitaplık listeden beş tanesini okumuşum, altı çizili olanlar. 

(Ağaçların Özel Hayatı, Lizbon'a Gece Treni ve Kitap Evi'ni de okudum daha sonra.)

Neden bu kitapları almıştım okuma listeme? Zambra'nın Eve Dönmenin Yolları'nı okuyup beğenince onun bir kitabını daha okuyasım geldi, bu da Ağaçların Özel Hayatı oldu. Başka Bir Ülkede ile Deniz Kenarında Geyikler, galiba ikisini de Semih Gümüş'ün bir yazısında gördüm, öneriyordu, okuyayım dedim. Deniz Kenarında Geyikler LAMER'in kütüphanesinde var, almak için gittim, şu an bir kütüphane görevlisi olmadığından ödünç veremiyoruz, dediler. Geçen gün yolum gene o tarafa düşünce gittim, aynı şeyi söylediler. Doğru mu söylüyorlar, uyduruyorlar mı, bilmiyorum.  At Çalmaya Gidiyoruz'u okumak isteyişimin nedenini şurada demiştim. Ve Bir Pars, Hüzünle Kaybolur üç-beş yıldır kafamdaki listede duruyordu, galiba bir kitapçıda görmüştüm ilkin. Hem, Faruk Duman'ın henüz bir kitabını okumuş değilim. Bir İntihar Efsanesi'ni gene Semih Gümüş'ten duyduydum. Hangi kütüphanedendi, hatırlayamadım, alıp neredeyse tamamını metrolarda okumuştum. Vişne'nin Cinsiyeti'ne ya bir gazete kitap ekinde ya da bir kitap sitesinde rastlamıştım. Swastika Geceleri'nin konusu hakkında internetten bir-iki yazı okuyunca ilgimi çekti. Lizbon'a Gece Treni'nden çoğu yazarın övgüyle söz ettiğine rastladım birkaç kez. Hacettepe Kütüphanesi'ne gitmiştik Aze'yle, C'yi orada görmüştüm, yeni gelmişti üstelik, benim için ödünç aldı, okudum. Şener Özmen son yıllarda adı birden duyulup ünlenen bir Kürt yazar. Henüz bir kitabını okumadım, iyi yazar olduğunu söyleyen bir-iki yazıya rastlayınca merak ettim ve Rojnivîska Spinoza'yı (Spinoza'nın Günlüğü) okuma listeme aldım. Döşeğimde Ölürken'i, yanlış anımsamıyorsam gene Semih Gümüş salık vermişti bir yazısında. Enis Batur'un Kitap Evi'ni çıktığı zaman gazetelerin kitap eklerinde görmüştüm. Fawaz Husên de henüz okumadığım Kürt yazarlardandı, nihayet bu yaz Qûma Mezopotamyayê'yi (Mezopotamya'nın Kumları) okudum. Ayrıntı Yayınları geçen yıl Sarı Kitaplar adıyla bir dizi başlattı. Kürt olup da başka dillerde yazan yazarların kitaplarını hem Kürtçeye hem de Türkçeye çevirip yayımlayacakları bir dizi. Şimdilik üç kitabı olan dizinin devamı gelmeyecek gibi görünüyor. Kemal Varol'un Haw'ı da çıktıktan hemen sonra epey övgü alan bir kitap oldu. Pavese'nin Ay ve Şenlik Ateşleri'ni okumayı ise herhalde on yılı aşkındır erteliyordum, nihayet bu yıl okudum.


Zorunlu olarak okuduklarım hariç yılda otuz civarında kitap okuyorum. En azından son birkaç yılki okuma düzenim bu. Fakat anlaşılan bu yıl son yıllar içinde en feci yıl olmuş, çünkü şu ana değin yalnızca on üç kitap okuyabilmişim. Şunlar:

  1. Üç Damla Kan, Sâdık Hidâyet
  2. Animal Farm, Orwell (e-kitap)
  3. Ay ve Şenlik Ateşleri, Cesare Pavese
  4. Göçmüş Kediler Bahçesi, Bilge Karasu
  5. C, Tom McCarthy
  6. Türkler Kürtler Kıbrıslılar / İngiltere’de Türkçe Yaşamak, Tayfun Atay
  7. Ufkun Ötesindeki Dünyalar, Joachim G. Leithäuser
  8. Bir İntihar Efsanesi, David Vann
  9. Haydutun Aşkı, Massimo Carlotto
  10. Meseleya Wijdanê, Ahmed Muxtar Caf
  11. Quma Mezopotamyayê, Fawaz Husên
  12. Ekmek Arası, Charles Bukowski
  13. Kâğıt Ev, Carlos María Domínguez
Bu yılın listesinde yer alıp da okuyamadığım, okuyamayacağım kitapların önümüzdeki yılın listesine kendiliğinden girmeleri gerekir mantıksal olarak. Ancak bu, önümüzdeki yıl için yeni bir liste yapılmayacağı anlamına da gelmez elbette. Nitekim şimdiden yapmaya başladım da. İşte, henüz taslak durumunda olan 2017 kalkınma planım:
  1. Dava, Kafka
  2. Keçiler Dönemi, Luan Starova
  3. Cennet Kayıp, Cees Noteboom
  4. Kış Uykusu, Goli Taraghi
  5. İncelenen Hayatlar, Stephen Grosz
  6. Buzda Yürüyüş - Münih Paris, Werner Herzog
  7. Sisifos Söyleni, Albert Camus
  8. Yabancı, Albert Camus
  9. Sincaplı Gece, Cem Akaş
  10. Ne Yapabilirim, Gündüz Vassaf
  11. Babamın Tüfeği, Hiner Saleem
  12. Paris ve Londra'da Beş Parasız, Orwell
(Bu listeden de Üç Damla Kan, Keçiler Dönemi, Cennet Kayıp, İncelenen Hayatlar, Buzda Yürüyüş ve Yabancı'yı okudum. Yabancı'yı daha önce bir-iki kez okumuştum zaten, amacım bu kez Sisifos Söyleni'yle beraber okumaktı güya, ne oldu o iş!)

Dedim ya, bu liste henüz taslak durumunda. Bundan ötürü de önerilere sonuna kadar açık olduğumu belirtmek isterim. Yukarıdakilere bakılınca ne tür kitaplar okuduğum kolaylıkla anlaşılabilir sanırım.

Yazıyı buraya kadar yazıp neden öylece bırakmışım ki?
***
Eski bir alışkanlığım da nüksetmiş görünüyor bu arada. Pek çok kitabı bir arada okuyorum. Böyle olunca okuma hızı da biraz düşüyor tabii. Rüzgârın Gölgesi (Carlos Ruiz Zafón), Cam (Sam Savage), Kröyçer Sonat (Tolstoy), Hazar Sözlüğü (Milorad Paviç) ve Atocha'dan Ayrılış (Ben Lerner) şu an okuduklarım.

11 Eylül 2018

İhtiyar düşünürden düşünceler

Doğrusu ben de iyi düşününce ihtiyarlığı kötü gösteren dört sebep buluyorum: Birincisi, insanı işlerden uzaklaştırması; ikincisi, vücudu zayıflatması; üçüncüsü, insanı hemen hemen her zevkten mahrum etmesi; dördüncüsü, ölüme yakın oluşu.
* 
Çocuklarda zayıflık, yetişkinlerde taşkınlık, orta yaşlılarda ağır başlılık, ihtiyarlarda olgunluk tabii hallerdir, bunları zamanında kabul etmek lazımdır.
*
Kuvvetimizi mahvedecek kadar değil, tazeleyecek kadar yiyip içmek lazımdır.
*
Gençlerde ihtiyarların, ihtiyarlarda da gençlerin bazı hallerinin bulunması iyi bir şeydir.
*
Solon: “Her gün bildiklerime birçok şeyler katarak ihtiyarlıyorum” diyor. Bunu demesi kendisi için bir şereftir. Şu muhakkak ki hiçbir maddi zevk manevi zevklerden daha üstün olamaz.
*
İtibar ihtiyarlığın şanındandır.
*
Bir ihtiyara selam vermek, yanına yaklaşmak, onu görünce ayağa kalkmak, önüne geçmemek, onu geçirmek, ona akıl danışmak gibi önemsiz ve alelade görünen şeyler bile ona gösterilen saygıya işarettir.
*
Atina’da ihtiyar bir adam oyunun ortasında tiyatroya girince, o kalabalık seyirciler içinde hiçbir vatandaşı kendisine yer vermemiş, ama elçi oldukları için hususi yerlere oturan Spartalıların yanına yaklaşınca hepsi ayağa kalkmış ve ihtiyarı oturtmak istemişler. Seyircilerin hepsi birden onları alkışlayınca, içlerinden biri: “Atinalılar iyilik nedir bilirler ama yapmak istemezler” demiş.
*
İhtiyarların hasisliğine gelince, buna aklım ermiyor. Öyle ya, yol kısaldıkça yolluğu arttırmaktan daha saçma bir şey olabilir mi?
*
Ölüm gençlerin de başında olduğuna göre neden ihtiyarlığı kötülemek için bir sebep olsun?
*
Diyebilirler ki: İyi ama, bir genç uzun zaman yaşayacağını ümit eder, ihtiyar bir insan böyle bir ümit besleyemez. (…) Öyle ama, ihtiyar gencin ümit ettiğini ele geçirmiş olduğuna göre daha iyi bir durumdadır: Biri uzun müddet yaşamayı ümit eder, öteki uzun müddet yaşamıştır.
*
Sonu olan bir ömür uzun sürmüş sayılmaz. Çünkü sona varılınca geçmiş zaman akıp gitmiştir; elde kala kala fazilet ve dürüstlükle kazandığın şey kalır.
*
Kendilerini daha uzun müddet anmamız için ruhları bize tesir etmeseydi, büyük adamlara ölümlerinden sonra hala saygı gösterilmezdi.
Cicero, İhtiyarlık.

28 Temmuz 2018

Sineklerin Tanrısı

Sineklerin Tanrısı'nı ilkin askerde, nöbet sıralarında okumuştum. Herhalde çok sevmiş olacağım ki, bir kere daha okuyasım tuttu, aldım okudum. Güzel kitap kendini her zaman okutuyor tabii. Güzel çeviriyi de yabana atmamak lazım bu arada. Çeviri bir kitap okuyacağım zaman ilk olarak çevirmenine bakıyorum, iyiden iyiye alışkanlık oldu bu bende. Mîna Urgan gibi, çevirdiği dile bütünüyle hakim bir çevirmenden okumak var, adı sanı belirsiz birinden okumak var. 
***
Bana kalırsa, Sineklerin Tanrısı'nı okumadan önce Platon'un Devlet'ini okumalı. Neden? Çünkü Devlet'te, insanların basit küçük topluluklardan toplumlara, oradan uygarlıklara geçişinin analizi yapılmaktadır. Bildiğim kadarıyla bu konuda ilk kalem oynatan filozof da Platon'dur. Birkaç kişilik bir topluluk nasıl büyüyüp organize, karmaşık bir toplum haline gelir? Binlerce yıldır insanların merakını yönlendiren ilginç bir soru. 
***
Sineklerin Tanrısı önemli bir konuya dikkatimizi çekiyor. Bilmiyorum, bütün ülkelerde böyle midir, yoksa yalnızca Türkiye'deki tarih öğretiminin sakatlığından mı kaynaklanıyor, biz tarihin hep düz bir çizgi halinde ilerlediğini, uygarlığın böyle geliştiğini düşünüyoruz. Halbuki tarihin ilerleyişi başlangıcından itibaren sürekli zikzaklar halinde olmuştur. Uygarlık bazen çok ilerlemiş, bazense tepetaklak olmuştur. İşte, tarihin hep ileriye doğru gittiği yönündeki bu ön kabulün bir sonucu olarak, toplumda insanların sürekli olarak vahşilikten medeniyete doğru ilerlediği yönünde yanlış bir algı var. William Golding bizi uyandırıyor: İnsanlar pek tabii ki uygarlıktan ilkelliğe doğru da gidebilirler, uygarken vahşileşebilirler, nitekim olmuşlardır da.
***
Bir savaş sırasında, bir İngiliz yatılı okulunda okuyan on-on iki yaşındaki birkaç çocuğu saldırılardan korumak için başka bir yere taşıyan bir uçak, okyanus üzerindeyken ıssız, muhtemelen daha önce hiç insan eli değmemiş bir adaya düşer. Kurtulanlar arasında hiç büyük yoktur, yalnızca hepsi de daha önce birbirini tanıyan birkaç çocuk sağ çıkar kazadan. 

Başta her şey normaldir. Çocuk da olsalar, olağanüstü durumlarda medeni insanların davranması gerektiği gibi davranırlar. Ne de olsa Britanya gibi bir uygarlık yuvasından gelmişlerdir. Diğerlerinden bir-iki yaş büyük çocukların liderliğinde, ilk günlerde üzerlerindeki şoku atmaya çalışırlar. İlk zamanlarda hiç kimsenin aklına gelmeyen şey,  bu adada uzun bir süre kalacak olmalarıdır. Herkes kısa sürede birilerinin gelip onları kurtaracağını düşünmektedir doğal olarak. Yeryüzüne ayak bastığımız günden beri sahip olduğumuz bir içgüdü değil midir bu: hep kendimizi güvenli bir limana atma içgüdüsü. 

Günler ilerledikçe durum karmaşıklaşır. Gelen giden yoktur. Burası ıpıssız bir adadır. Doğal hayattan başka bir şey yoktur. Uygarlık çok uzağındadır buranın. Çocuklar yeni hayata alışırlar. Türlü türlü meyve vardır adada bol miktarda, onlarla beslenirler. Bir de, çocuklardan birinin gözlük camından yararlanarak ateş elde ederler. Amaç, ateşin çıkaracağı dumanla uzaktan geçebilecek gemilere işaret göndermektir. Ancak günler geçer, hiç kimse uğramaz adaya. 

İlk günlerde büyükçe bir şeytanminaresi de bulmuşlardır ve bunu bir tür boru olarak kullanabileceklerini fark ederler. Borunun üflenmesi, herkesin üfleyenin etrafında toplanması ve onu dinlemesi anlamına gelecektir; böyle kararlaştırırlar ve tüm çocuklar hemencecik benimserler bu kuralı. Ayrıca, o sırada boru kimin elindeyse yalnızca onun konuşma hakkı vardır. Böylece, Britanya'dan getirdikleri medeniyetin bu adada tezahür edişini de görmüş oluruz. Bu, demokrasinin ta kendisidir aslında. Ancak pek de ideal bir demokrasi sayılamaz, "borusu ötenin" toplumu yönettiği bir düzen pek ideal değildir de ondan. Yine de, çocukların bulduğu bu yöntem fena bir fikir değildir, sonuç olarak, bir yöneticinin etrafında toplanıp geleceğe yönelik fikirler üretmeye çalışmak, düzensizlikten iyidir. Üstelik de böylesi olağanüstü bir durumda.

Bu yazıya başladığımda 2013'tü. Yarın devam ederim, demiştim ama işte görüldüğü gibi, etmemişim. Blogculukta olur böyle şeyler, ne edelim?

20 Aralık 2017

Bir arayışın romanı

Geçen yılki okunacaklar listemde bulunan Deniz Kenarında Geyikler'le bu yılkinde bulunan Günah Keçisi'nden birini ya da ikisini birden almak üzere halk kütüphanesine gittim. Dışarıdan bakılınca hiç mi hiç belli olmasa da her zaman şanssız olduğumu iddia etmiş, iddiamda haklı olduğumu da savunmuşumdur. Nitekim kim bilir kaç bin kitabın bulunduğu kütüphanede almaya niyetlendiğim hepi topu iki tanesi de tamir için depoya kaldırılmıştı. Şayet o gün örneğin kütüphane görevlisiyle konuşan birine kulak misafiri olup da almak istediği iki kitabın da tamirde olduğunu duysaydım inanın çok şaşıracak, tesadüfün de böylesi, diye geçirecektim içimden, gelgelelim konu bendim ve, dedim ya, kendim dışında neredeyse hiç kimse bilmese de dünyadaki en şanssız insanlardan biriydim, velhasılıkelam hiç şaşırmadım. Eh, gelmişken başka bir kitap alayım bari diyerek raflar arasında dolaşmaya koyuldum ve gene geçen yılki listede yer alan Lizbon'a Gece Treni'ni görünce hemen alıp oracıkta okumaya başladım.
***
Raimund Gregorius İsviçre'nin başkenti Bern'de yaşıyor. Öğretmen. Evine yakın bir lisede eski diller dersi veriyor yıllardır. Türkiye'de kesinlikle bulamayacağınız türden bir lise öğretmeni; branşına büsbütün hakim, o kadar ki üniversite profesörlerini bile cebinden çıkarır. Olabildiğince tekdüze olan hayatı günün birinde bir tesadüfle ansızın değişir. 

İnsan zaman zaman tesadüflerin gerçekten tesadüf olup olmadığını sorgular. Tesadüf diye bir şey gerçekten var mıdır? Konuya felsefi pencereden yaklaşan var, dini pencereden yaklaşan var, kozmos meselesine giren var, evrende yalnız olmadığımızı söyleyip bizi küçük çocuklar gibi korkutmaya çalışan var, galiba konuyu psikolojik olarak ele alan bile var. Kitabın ilk bölümünü okuyunca üzerinde ilk durduğum mesele bu oldu. Gregorius'un başına gelen tesadüf gerçekten bir tesadüf müydü acaba?
*
Lizbon'a Gece Treni, Pascal Mercier
Gregorius günün birinde bir kadınla tesadüfen karşılaşır, sıradışı denebilecek bir-iki olay yaşanır, kadın göründüğü gibi sırra kadem basar ve Gregorius'un, yaşını başını almış, bileğinin hakkıyla herkesin saygınlığını kazanmış bu adamın hayatının akışı değişir. Bern'den Lizbon'a aktarmalı giden trene bindiğinde kendisi de henüz farkında olmasa da eski yaşamını bir kenara bırakmıştır bile. İlk bakışta kadından çok etkilenip onun peşinden gittiği izlenimine kapılır insan, fakat çok geçmez, aslında kadının değil de bu tesadüfler zincirinin bir halkası olarak eline geçen bir kitabın gizemli yazarının peşinde olduğu anlaşılır. Böylece kitap baştan sona bir arayışla geçer. En nihayetindeyse öğreniriz ki Gregorius aslında ne güzel bir kadını ne de gizemli bir yazarı arıyordur, bizzat kendisidir aradığı.

Kitabı okuyup bitirince, hayat nedir, diye soruyor insan kendine. Bir de şu: Bir hayat, sahibine ne kadar dahildir? Bir ad gibi midir mesela hayat, ya da yüzümüzün şekli gibi mi, gitgide bizimle bütünleşir mi? Yoksa bize ait ama bizim dışımızda olup biten bir şey mi? Cevabı uzakta görünen bir soru.

Gregorius'un yaşamı, kendi payıma, kesinlikle yaşanabilecek, sonuna kadar götürülebilecek bir yaşam. Bugün bana öylesi bir yaşam vaat edilse bir dakika bile düşünmeden kabul ederim. Ama işte, burada bitmiyor iş. Çiğ süt emmiş ya insanoğlu, üstelik bir de tercih diye bir illet verilmiş kendisine, yaşamını durmadan değiştiresi geliyor, ille daha fazlasını değil, fakat daha başkasını, daha farklısını istiyor. En azından içinde yaşadığımız dünyanın büyük bölümünde yaşayan insanlar için bu böyle. Romanın yarısından sonra hep sorduğum soru, Gregorius'un yaşamındaki eksikliğin ne olduğu, onu arayışa sürükleyenin ne olduğuydu. Cevabını bulamadım. İlk elden cevap gibi görünen bir-iki yüzeysel şey ortaya çıkıyor, fakat sonra anlaşılıyor ki değil. Her kim olursa olsun, hangi koşullar altında bulunuyorsa bulunsun, insan niye değiştirmek ister hayatını?
***
Günümüz insanının hayvandan pek farkı kalmamış görünüyor. Bunu ciddiyetle söylüyorum. Şöyle ki bir hayvanın gündelik yaşamı sabah kalkıp akşama dek karnını doyurmak, akşamdan sabaha kadar da dinlenmekten ibarettir. Geri kalan şeyler ayrıntılardır. Dünyanın başka yerlerinde hayat nasıl işliyor bilmiyorum, yaşamadan bilinmez, fakat kendi toplumumuza bakınca temel yaşama güdüsünün tam da böyle, hayvanlarınki gibi bir hal aldığını görüyorum. Arada tek bir fark var. Hayvan yalnızca o gün karnını doyurmanın derdindedir, yarını düşünmez, fazlasını da almaz. İnsansa hep daha fazlasının peşindedir. Gözünü doyuracak bir şey henüz bulunamamıştır. Hep daha fazlası istenince haliyle peşinden koşulmalıdır. İşte böyle olunca da sabahları dolmuşlar, otobüsler, metrolar, arabalar tıklım tıkış olur, insanoğlu işe gidiyordur, akşam gene aynı manzara. Bir yerde geçim derdi en önemli şey halini almışsa orada insan yaşamı hayvan yaşamının seviyesine inmiş demektir.

Bunları söylemekle maksadım nedir? Lizbon'a Gece Treni'ni okuyunca yaşamın böyle bir şey olmaması gerektiğini düşündüm ister istemez. Madem aklımız var, hayvanlardan üstün yönlerimiz var, o halde onlardan farklı bir yaşamımız da olmalı değil midir? Şu da atlanamayacak bir soru: İnsan neden yerinde duramaz? Gitme isteğinin altında yatan esas neden nedir? Ve de şu: İnsanı arayışa iten güdü tam olarak nedir?

Soru sorduran kitap iyi kitaptır.

16 Aralık 2017

Okunacaklar

Geçen yıl olduğu gibi, bu yıl da okuma konusunda pek randımanlı geçmedi. Gene geçen yılki gibi bu yıl da okumalarım çok bölük pörçük oldu. Başlayıp da bitirmediğim ya da yalnızca belli bölümlerini okuduğum kitaplar çok oldu, onları saymadığım için ne kadar olduklarını da şimdi kestiremiyorum. Aslına bakarsanız hep böyleydi.

İki-üç ay önce başlayıp da yarım bıraktığım iki kitap vardı, böyle durumlarda hep olduğu gibi aklımın bir köşesini meşgul ediyorlardı (neyse ki bana özgü bir durum değil bu, psikolojide Zeigarnik etkisi diyorlar), üstelik öyle çok hacimli kitaplar da değillerdi, birini geçen gün baştan açıp okudum, öbürünü de dün elime aldım. Bir de geçen yıl bitiremediğim bir kitap vardı, on dört bölümünü okumuş, on beşinci ve son bölümünü bitiremeden evden ayrılınca öylece kalmıştı, anladım ki ben farkında olmasam da öylece duruyor aklımda, açıp o kalanını da okudum.

Bu yıl şu vakte kadar hepi topu on sekiz kitap okumuşum. Çok az. Bir ara kitap okuma orucuna girmiştim. Dergi mergi okuyordum gerçi. Bir de kütüphanelerle kitapçılarda ayak üstü okuduklarım vardı, bazen beş sayfa, bazen yirmi-otuz. Bir ara bir kitapçıda ayak üstü bir kitabın neredeyse üçte birini okudum, param yoktu, sonra alırım, dedim, ama daha sonra gelince, şansa bak, satılmıştı. Daha sonra dediğime bakmayın ama, arada şehir değiştirmiştim, nerden baksan üç ay geçmişti.

Bu yılki okumalarımın en dikkat çekici yanı, okuduğum ilk altı kitabın e-kitap oluşu. Bir gün bir arkadaşımın evinde bir kitap alıp yarıya kadarını okudum, güzeldi, birkaç gün sonra tesadüfen gördüm ki bende o kitabın elektroniği varmış, kalanını da öyle okudum. Tuhaf bir şey gibi geliyor, teknolojinin bu denli olmadığı bir devirde anlatsan insanlar yadırgardı herhal.

Yapılacaklar listeleri genelde tutmaz, bilirsiniz. Açıp listelerime baktım, 2016 için on altı kitaplık bir liste yapmışım fakat yalnızca dördünü okumuşum onların, birini de yarım bırakmışım. 2017 de farklı olmamış, yirmi üç kitaplık bir liste yapmışım ama okuduklarımın yalnızca üçü bu listeden. Niye böyle oluyor ki? Kitapların çokluğundan olsa gerek. Okunacak o kadar şey var ki. 

18 Ocak 2016

Kitap fuarı, kitaplar vs.

Ankara Kitap Fuarı'na gittik geçen gün. Beklentilerime hiç de uyan bir fuar değildi. Beklentilerin neler ki, diye soracak olursanız, önce indirim derim, sonra da daha çok indirim. Eh, bir kitap fuarından başka ne bekler ki insan?

Büyülü Gerçeklik'le birlikte gittik fuara. Bunu ona da söyledim. "Kitap fuarı dediğin salt indirim demek değildir," dedi. "Ya nedir?" diye sordum. "Bütün yayınevlerini bir arada görüyorsun," diye yanıtladı. "Doğru," diye sürdürdüm ben de, "fakat bütün yayınevlerini İdefiks-nokta-kom'da da bir arada görüyoruz." Öyle değil mi? Yetmişlerde, seksen-doksanlarda kitap fuarlarının o tür bir işlevi vardı kuşkusuz, tüm yayınevlerini bir arada görebiliyordu insanlar, fakat bugün, 2016 yılında, kitaba ulaşma gibi bir sorunla herhalde çok ender karşılaşılır. Ben şahsen, ilki 2002 ya da 2003'te olmak üzere, bugüne kadar yüzdenyen fazla kitap aldım internetten, bir-ikisi dışında hepsi en fazla bir hafta içinde elime ulaştı. Şayet muhatabınız olan site kıytırık bir şey değilse herhangi bir sorun yaşamıyorsunuz, bunu bizzat tecrübe ettim. Çok çok, yayınevinin basımını artık yapmadığı kitapları bulamıyorsunuz. İşin internet boyutu bir yana, ben neredeyse haftanın yedi günü Kızılay'a gidiyor ve Dost Kitabevi'nin önünden geçiyorum. Çoğu kez de içine giriyorum. Orada da bütün yayınevleri bir arada duruyor. Bunun yanı sıra, Kızılay'da YKY, İş Kültür, Evrensel, İmge kitabevleri de bulunuyor. Hal böyleyken, filanca kitabın Dost Kitabevi'ndeki fiyatıyla Ankara Kitap Fuarı'ndaki fiyatı arasında bir fark olmayacaksa ben ne anladım bu fuardan? Üstelik, fuarın girişinde 2₺ de ayakbastı parası alıyorlar utanmadan. Kitabevlerinde hiç olmazsa bu yok. İnternet siteleriyle kitap fuarları bir mi be adam, fuarda kitaba dokunuyorsun, öpüp kokluyorsun, üstüne, oranın atmosferini soluyorsun, diyeceklere de gene kitabevleri örneğini veriyorum.

Meramımı anlatabildim galiba. Kitap fuarlarının adamakıllı kitapçısı olmayan Anadolu kentlerinde kurulmasına bir diyeceğim yok –gerçi Anadolu'da da okuyan insan yok, o da işin başka bir boyutu– fakat bir İstanbul'da, bir Ankara'da kitap fuarı kurdunuz mu insanların kitabevine mi yoksa fuara mı geldiklerini ayırt etmelerini sağlamalısınız. Eh, bunu da salonun büyüklüğüyle değil, fiyatların düşüklüğüyle sağlarsınız. Böyle düşünüyorum, naçizane.
*
Ben bir yayıncı, kitapçı vs. olsaydım bu yazıyı okuyunca yazana sövüp sayardım herhalde. Bunu yapmakla kendime epey bir hak da verirdim. Bre adam, serbest piyasa dünyasında yaşıyoruz, Ankara metrosunda tuvalete girip işemek bile 1,25₺, eleştireceğin başka fiyat mı kalmadı da kitap fiyatlarından söz ediyorsun? Böyle bir düşünceye kesinlikle hak veriyorum. Fakat bana da hak verilmesini bekliyorum. Bu da işin çelişkisi işte.

Şunu da söyleyeyim ki haksızlık olmasın, fiyatlarını çok indiren yayınevleri de var. Yüzde ellili, altmışlı indirimlere de rastlanabiliyor. Fakat böyleleri de damak tadına uyan yayınevleri değil. Çoğu adı sanı duyulmayan, duyulsa bile yayımladıklarının arasında nitelikli bir şeyler bulunmayan yayınevleri. Benim sevip saydığım yayınevleri arasında en fazla yüzde otuz indirime rastlanıyor. Kaldı ki bunlar zaten hep söz konusu olan indirimler. Örneğin, fuara girer girmez kapının önündeki YKY standına yanaşıp ne kadar indirim olduğunu sordum. Yüzde yirmi dediler. "E Kızılay'da da yüzde yirmi var," dedim, "hem de yılın on iki ayı." Gülümsediler. 
*
Tahmin edebileceğiniz gibi, fuardan hiç kitap almadım. Büyülü Gerçeklik birkaç tane aldı. Benim zaten şimdilik okuyacağım birkaç kitap var elimde. Bir de, daha önce de yazmıştım, Ankara'daki kütüphaneler sağ olsun, sayelerinde pek sıkıntı çekmiyorum. Gene de insan satın almak da istiyor.
***
Bir süredir Dost Kitabevi'nde inşaat çalışması vardı. Dükkânın arka kısmındaki duvarı yıkmış, yerine bir perde neyim çekmişlerdi. Perdenin arkasında işçiler çalışıyordu. Kafe yapacaklar diye tahmin etmiştim ben. Kafeyle kitabevi bir arada güzel olur diye de düşünmüştüm. Meğer dükkânı büyütüyorlarmış. Dün gördüm, bir hayli genişlemiş. Karşıdaki dükkân da kapanmış, yani kitap-dergi satan Dost'la kalem-defter satan Dost birleşmişler. (Millet şimdi beni Dost'un reklamcısı sanacak, valla yok öyle bir şey, tanımam etmem.) Velhasıl, kitabevleri iyidir hoştur. Kütüphaneler de hoştur. 

Bu yazıda internet kütüphanelerinden de söz edecektim de, fazla uzamasın, o da başka bir güne kalsın. Selamlar...

28 Temmuz 2015

Okuduklarım

Baktım pek çok kişi okuduğu kitapların listesini yapmış orada burada, bari ben de yapayım dedim. Zaten bir zamanlar ben de yapardım böyle listeler, sonraları nedense bıraktım. İşte geçtiğimiz ay okuduğum kitaplar: 

  • Kalın Ahmet - Yaşlı Kemal
  • Tutunabilenler - Uğur Altay
  • Senin Adın Mavi - Korhan Pamuklu
  • Bir Kına Gecesi - Hürriyet Paşaoğlu
  • Bulancaklı Yusuf - Selahattin Ali
  • Kalemdağ'da Var Bir Akrep - Sacit Faruk Ceketiyanık
  • Memleketimden Hayvan Manzaraları - Kâzım İsmet
  • iPhone'ları Ayarlama Enstitüsü - Ahmet Hâdi Akpınar
  • Ana Evi - Korhan Cemal
  • Özel Okul - Füruğzan
  • Yıldız Kaydığı Gece - Kemal Binbasar
  • Bir Hüzünlü Kaz - İhsan Ali Tektaş

19 Mayıs 2015

Tutulmaz Sözler

Dün sözümü bozdum ve bir kitap aldım. Hani şurada söylemiştim, bir süre kitap almayacağım diye. Aslında daha geçen haftadan niyeti bozmuştum ben. Italo Calvino amcamızın Görünmez Kentler'i okunacaklar arasında sırasını bekliyordu kaç zamandır. Geçenlerde gidip bir kütüphaneden aldım ve okumaya başladım. Baktım, beklediğimden de güzel bir kitap. Yüz sayfa kadarını okudum. Fakat gördüm ki hiç tatmin edici bir okuma değil. Bari bu yüzeysel bir okuma olsun, geri kalanını da bitireyim de hiç ara vermeden ikinci okumaya geçeyim, dedim kendi kendime. İkincisinde not ala ala, sindire sindire okuyacaktım. Fakat kitabın kütüphaneye ait olması ufak bir sorun olarak duruyordu. Şayet sindire sindire okuyacaksam kitap benim olmalı. Benim olmalı ki dilediğim gibi kullanabileyim. Sözgelimi, yeri gelecek kenarına not almak gerekecek, yeri gelecek renkli kalemle bir cümlenin altını çizmek icap edecek. Bunun yanında, bir de kütüphaneden aldığın kitabın bir süresi var, okumanı o süreye sığdırmak zorundasın. Gerçi süre pek de sıkıntı değildi ama ben bu kitabı almanın her bakımdan iyi olacağına karar verdim. Öyle metrolarda okunacak bir kitap değil işin açıkçası.

Dün Söğütözü'nden Kızılay'a gider gitmez YKY kitabevinin yolunu tuttum. Geçen hafta da gelmiştim ya, akşamdı, kapanmıştı. Dedim ya, o zamandan bozmuştum niyeti. Gelmişken raflara bir göz atmamak olmazdı tabii. On dakika kadar bakındım. Bunu zaten çok yapıyorum. Kitap almamaya karar verişimden bu yana nereden baksan on beş kez kitapçıları dolaşmışımdır. Kitabımı aldım ve çıktım. Gittim bir kafede oturdum, sunuş kısmıydı, şuydu buydu okudum. Kitabın kendisine evde sakin kafayla başlayacaktım. Kütüphaneden aldığım, 1990 basımı, Remzi Kitabevi'nden. Işıl Saatçıoğlu'nun aynı çevirisi olmakla birlikte, YKY'nin bu basımında Calvino'nun kitap üzerine iki kısa yazısı da var.

Bir süre kitap almamaya karar verişimi açıkladığım iki ay önceki o yazıda, "Bu kararı almış olmam, bundan böyle hiç kitap almayacağım anlamına gelmez, ... bazı çok değer verdiğim, kitaplığımda dursun dediğim kitaplar olabilir ve ben de bir ara karar'la almak isteyebilirim," demiştim. Tam da dediğim oldu ve işte bir tane aldım. Ama kararım hâlâ geçerlidir, bu kitabı almam da bir ara karar olmuş oldu. Kararıma da uyuyorum zaten, eski ben olsaydım bu kadar kitapçı dolaşan biri olarak şimdiye kırk kitap almıştım.

22 Nisan 2015

Öyle kitaplar

M.'nin babası okuduğumuz ortaokulda memurdu. Yıllardır orada çalışıyordu. Genişçe bir alana yayılmıştı okul. Bir ilköğretim okuluydu ama handiyse kampüs denmesini sağlayacak genişlikte bir araziye kurulmuştu. Bu yerleşkenin içinde ilkokul ve ortaokul binaları; pansiyon, yemekhane, banyo binaları; idare binası, kalorifer dairesi, lojmanlar, depolar ve spor salonunun yanı sıra iki tane futbol sahası vardı. Ve bir de küçük ama kullanışlı kütüphane.

O zamanlar kütüphanenin yoluna pek aşina değildik. Neden bilmiyorum. Bini aşkın öğrencisi, ona nazaran da elliden fazla öğretmeni olan o okulda bir günden bir gün bir öğretmenin öğrencilere "Kitap okuyun" dediğini duymadım.

Liseye geçtik. Ortaokulumuzdan on civarında öğrenci aynı liseye kaydolduk. Burası da bir önceki gibi yatılı bir okuldu. Tabii, M.'nin ailesi lojmanda yaşadığı için ortaokulu bizim gibi yatılı okumamıştı o.

Lisenin kaçıncı sınıfındaydık hatırlamıyorum, bir gün M. bize bir keşfinden söz etti. Çocukluğu hep okuduğumuz o ortaokulun yerleşkesinde geçmiş olduğu için kütüphaneyi yettiği kadar "tanıması" zor olmamıştı. O zamanlar tabii "ahlaksız" şeyler yoktu. Vardı aslında da biz yaştakilerin erişmesi zordu. İnternet desen hak getire, diyelim bir gazete sayfasında rastladığımız kadın bacaklarına "çok şey" dediğimiz zamanlar işte. (Duyan da 1950'lerden söz ediyorum sanacak, yok yahu, 90'ların ikinci yarısı.) M. ortaokulun kütüphanesinde "açık saçık" kitaplar keşfetmiş meğer, ama hiç kimseye daha önce söylememiş. Herhalde gidip beni hocalara şikâyet etmesinler diye düşünmüştür. 

(Okumaya yabancı bir toplumda bir ortaokul öğrencisinin bir kütüphanedeki binlerce kitap arasından spesifik olan birkaç tanesini bulabiliyor olması da ancak parantez içinde yazılabilir, değil mi?)

Barbara Cartland adlı bir İngiliz kadının kitaplarıydı M.'nin keşfettikleri. Ailesi hâlâ söz konusu lojmanlarda oturduğu için hafta sonu izinlerinde oranın kütüphanesine gidebiliyordu. Bir gün getirdi iki tane kitap. Birini kendi okuyacakmış, birini de bana verdi. Başladım okumaya. Tabii, M. öyle bir anlatmıştı ki, kitabın malum sahnelerini bir an önce bulabilmek sabırsızlanıyordum. 


Açık saçık dediğime bakmayın, esasında gayet normal kitaplardı. Nedir, arada birkaç öpüşme, sevişme epizodu vardı. Fakat dedim ya, o zamanlar böyle şeylere pek alışık olmadığımız için bize olağandışı görünüyordu o tür kitaplar. İlk kitabı hızlıca okuyup bitirdiğimi hatırlıyorum. Benden sonra bir-iki arkadaş da sıraya girmişti zaten, onlar alıp okudular. Boş zamanlarımızda hep kitap üzerine konuşuyorduk güzel güzel. "Bazı paragrafla"ın iyiden iyiye çözümlemesini yapıyorduk. Şimdi düşünüyorum da, okumayı sevdirmek için fena yollar değil sanki bunlar, ha? Hani söylenir ya, Efesliler Celcus Kütüphanesi'nin tam karşısına umumhane kurmuşlar, gençleri kütüphaneye çekmek, dolayısıyla okuma kültürünü artırmak için. Kim ne der bilemem. Kitap okumak iyidir, bildiğim bu.


Arkadaşımız M. getirdiği o ilk kitabı biz çok beğenince sonraki hafta sonları eve gittikçe bize yeni kitaplar da getirdi aynı yazardan. Biz de her birini yeni bir heyecanla okuduk. Sonra, bekleneceği gibi tat vermemeye başladılar, bir yerden sonra da bıraktık zaten. Şimdi adlarını bile hatırlamıyorum o kitapların.

Nereden esti bu mesele diye sorarsanız, bugün kütüphanede raflar arasında dolaşırken Barbara Cartland'ın şu altta gördüğünüz kitabı çarptı gözüme, eski günleri andım.


12 Mart 2015

Kitap al(ma)mak

Bugüne kadar çok kitap aldım ayıptır söylemesi. Son on üç yılda hemen her zaman aldım. Bazen, özellikle öğrencilik zamanlarımda, param yokken bile bir yolunu bulup istediğim kitapları almaya çalıştım. Sonradan, keşke almasaydım, almasam da olurmuş, dediğim kitaplar da oldu elbet. Aldığım kitapların kimini alır almaz okumaya başladım, kimini aldıktan birkaç ay, kimini birkaç yıl sonra okudum, kiminiyse henüz okumuş değilim. Zaten böyle olur, sık sık kitap alan biriyseniz, doğal olarak onların hepsini hemen okuyup bitiremezsiniz. O halde neden kitap alınır, diye bir soru sorulabilir. Tabii, mantıklı, insan okumayacağı kitabı neden alır? Neden olacak, istediği için elbette. İnsanlar kitapları okumak istedikleri için alırlar. Bazıları zamanları olmadığını bile bile alır, çünkü onu gerçekten okumak istiyorlardır. Tek seferde çokça kitap alan insanlar da vardır, ve hepsini okumanın epey zaman istediğini de bilirler, ama gene de alırlar, çünkü o aldıkları kitapları, dedim ya, okumak isterler. İşte insana kitap aldıran şey, bu istektir.

Efendim, lafı dolaştırmayayım, bir süre kitap almamaya karar verdim. Bu sürenin ne kadar olacağını doğrusu bilmiyorum, birkaç ay da olabilir, birkaç yıl da. Ne olduysa, birdenbire bugüne kadar yeterince kitap almış olduğum kararına vardım. Ne olduysa, diyorum ama aslında ne olduğu belli. Eğer etrafta yeterince kütüphane varsa, kitap almanın gereksiz olduğu gibi, an itibariyle epey makul gördüğüm bir sonuca ulaşmış bulunuyorum. Bir kitabı almaktan kasıt ne? Tabii ki onu okumak. Ee, madem öyle, ha paranı verip de almışsın, efendime söyleyeyim, ha kütüphaneden ödünç almışsın, bir farkı var mı? Bence yok. Ama yayıncılara, kitapçılara ve tabii ki yazarlara sorsanız elbette bir farkı var. Onlar da kendilerince haklılar, bunda su götürür bir şey yok, gelgelelim ben de kendimce haklıyım, ve ilginçtir, bunda da su götürecek bir şey yok. Bu kararı almış olmam, bundan böyle hiç kitap almayacağım anlamına gelmez tabii. Almak zorunda kalacağım kitapları alacağım mecburen. Bir de bazı çok değer verdiğim, kitaplığımda dursun dediğim kitaplar olabilir ve ben de bir ara karar'la almak isteyebilirim. Fakat onun dışında eskisi kadar kitap almayacağımı dile getirmek isterim. Hayırlı uğurlu olsun.

7 Ağustos 2014

Önerdiğim Kitaplar

Blogdaşlardan Dr. Blue son zamanlarda herkese önerdiğim kitapları sormuş. Sorması iyi oldu, zira bu konuda bir şeyler karalamayı düşünüyordum zaten. (Evet, hep böyle yazmayı düşündüğüm konular vardır kafamın bir yerlerinde. Kafamın içinde kaç yer, kaç köşe bucak olduğunu da az merak ediyor değilim hani.) Belki daha sonra yine yazarım, şimdi, biraz spontane olacak bu yazıda aklıma gelenleri yazayım bari. 

İnsanlara kitap önerme taraftarı değilim. İki nedenden ötürü. Birincisi, muhatabım eğer okuyan bir insansa doğal olarak kitaba aşinadır zaten, böylece ne okuyacağını da bilir, ona benim önermemin gereği de kalmaz. Gene de böyle bir insan yakınımsa eğer beğendiğim bir kitabı ona önerdiğim olur. İkincisi, eğer okuyan bir insan değilse ona hangi kitabı önerirsem önereyim okumayacağını, okusa bile ondan bir feyz almayacağını bilirim, bildiğim için de önermeyi gereksiz bulurum. "Neyi seviyorsan onu oku," böyle insanlara en çok söylediğim sözdür, "çocuk kitabı seviyorsan çocuk kitabı oku."

Kitap dediğin bir bütün değildir aslında. Fiziksel olarak neredeyse hepsi birbirine benzer ama içerikleri bakımından asla yan yana koyamayacağımız kitaplar vardır. Misal, bir yemek kitabıyla bir şiir kitabı, bir taşla bir tahtanın benzemesi kadar benzerler birbirine. Nasıl ki bir bakkala girdiğimizde aynı rafta gördüğümüz şampuan kutularıyla sıvı yağ şişeleri birbirlerinden bütünüyle ayrı şeylerse, bir kitapçıya girdiğimizde de aynı rafta gördüğümüz bir romanla bir sosyoloji kitabı büsbütün ayrı şeylerdir kanısındayım. Bazı insanların çay, bazılarının gazoz sevmesi gibi, kimi insanların öykü, roman, şiir, deneme, kimilerininse felsefe, sosyoloji, tarih, siyaset kitapları sevmeleri normal karşılanmalıdır. Daha da indirgenebilir hatta; tarihi roman seven insan olabileceği gibi, aşk romanı seven de çıkabilir. O vakit çay seven birine neden gazoz önerelim ki? 

Tabii, bunları genel anlamda söylüyorum. Kitap önereceğimiz insanı tanıyorsak o başka, önerebiliriz elbette. Edebiyat seven yakın bir arkadaşımıza ya da ailemizden birine pek tabii ki bir şiir kitabı, bir roman önerebiliriz.

Dr. Blue'nun sorusu üç aşağı beş yukarı yanıtını buldu sanırım. Yalnızca son zamanlarda değil, hiçbir zaman herkese önerdiğim bir kitap olmamıştır. Belki bir arkadaş sohbetinde ortaya, "Şu kitabı çok severim, herkes okumalı," yollu bir şeyler söylemişimdir. Blogda söylediğim de olmuştur. Öylesi bir durumda da benim dediğimi isteyen üzerine alınır zaten. Söz gelimi, filanca romanı çok beğendiğimi dile getirmişsem, edebiyata aşina, roman okuyan bir insan alıp okuyabilir, ben de öneride bulunmuş olarak sevap işlemiş olurum. Ancak, yukarıda da söyledim, insanlara kitap önerdiğim olmuştur, hatta, nadiren de olsa, okumayacaklarından emin olduğum insanlara bile kitap önerdiğim olmuştur, fakat herkese "kendine göre" kitaplar önermişimdir. Unutmadan, öğrencilerimi tüm bu söylediklerimin dışında tuttuğumu da belirteyim. Onlara daha çok okuma alışkanlığı kazandırma yolunda önerilerde bulunuyorum, şimdilik konumuz ayrı olduğu için üzerinde durmayacağım.

Gene de burada birkaç kitap adı sayacağım. Hepsini öneri olarak kabul edin. Cervantes'in Don Quijote'sini (daha bilinen adıyla Don Kişot) ne zamandır bir kez daha okuyasım var, umarım bu yıl bitmeden okurum. Aynı şekilde Çehov'un Bozkır'ının da tadı damağımda kalmış. Yaşar Kemal'in İnce Memed'i de koca dört cilt, vakit bulup onu da bir kez daha okusam hiç fena olmaz hani. Sait Faik hikâye ustası, hiç olmazsa Seçme Hikâyeler'i okunmalı. Deneme dendi mi aklıma Nermi Uygur gelir, tüm kitaplarını okuyup bitirmek düşüncesindeyim, bakalım, Dilin Gücü'nü çok severim, üç kere okudum galiba, yine okuyacağım. Albert Camus'nün Yabancı'sını severek okumuştum. Comtesse de Ségur'den Bir Eşeğin Anıları'nı pek çok kişiye önerdiğim olmuştur. Garip ve İkinci Yeni şairlerinin şiirlerini severim. Daha geçen gün Göğü Delen Adam adlı bir kitap okudum ve çok beğendim, blogda yazacağım zaten. Ferit Edgü'nün Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı'sını beşinci okuyuşumdu galiba. Bunların dışında sevdiğim birçok kitap daha var tabii, ancak bunlar yeter diye düşünüyorum. Bir de, görüldüğü üzere, edebiyatın dışına çıkmak istemedim. Yalnızca bir tane felsefe kitabı önereceğim, madem Sokrates'in yeğeniyim, Sokrates'in Savunması'nı da okuyun derim. 

Kalın sağlıcakla...


Üşenmedim bir de kolajını yaptım.

23 Nisan 2014

Kitaplar, okumak vs.

Bugün Dünya Kitap Günü'ymüş. Yenice öğrendim. 
Kitaplar ve okuma üzerine söylenmiş bir kısım güzel söz...


Son sayfasını kapattığınızda bir dostu yitirmiş duygusuna kapıldıysanız, bilin ki iyi bir kitap okudunuz.
Paul Sweeney

Bir zaman gelir, sayfayı çevirmekle kitabı kapatmak arasında kalırsınız. 
Josh Jameson

Yaşanacak yalnızca bir hayatı olduğunu düşünen bir kimse, bir kitabın nasıl okunduğunu bilmiyor olmalıdır.
Anonim

Olağanüstü bir zekâya sahip biriyle karşılaşınca ona hangi kitapları okuduğunu sormalıyız.
Ralph Waldo Emerson

Yalnızca herkesin okuduğu kitaplardan okursanız, herkesin düşündüğü gibi düşünürsünüz.
Haruki Murakami

Bir çocuğa okuma alışkanlığı kazandıran, okumayı onun en temel gereksinimlerinden biri yapan kitap, iyi kitaptır.
Maya Angelou

İyi bir roman, kahramanı hakkındaki gerçeği anlatır, kötü bir romansa yazarı hakkındakini. 
–G.K. Chesterton

İnsanoğlunun bugüne dek icat ettiği en verimli teknolojik makine kitaptır.
–Northrop Frye

Kitap, bir bakıma dünyadır. Eğer sevmiyorsanız ya bir kenara atın, ya da kendinizinkini ortaya koyun.
–Salman Rushdie

Sevdiğimiz bir kitapla geçirdiklerimizin dışında, doyasıya yaşadığımız bir çocukluk günümüz yoktur muhtemelen.
Marcel Proust

Dünyanın ahlaksız dediği kitaplar, dünyaya kendi utancını gösteren kitaplardır.
Oscar Wilde

Evlilik, ilk bölümü şiir, gerisi ise düzyazı olan bir kitaptır.
Beverly Nichols

Kırılgan bir düşünceyi kırmadan deneyebileceğiniz tek yer vardır: kitap.
–Edward P. Morgan

Öncelikle en iyi kitapları okuyun. Sonra onların hepsini okuma şansınız olmayabilir. 
–Henry David Thoreau

Şöyle bir kuralınız olsun: Kendi okumadığınız bir kitabı hiçbir zaman bir çocuğa vermeyin.
–George Bernard Shaw

Kitaplar insana, kendi özgün düşüncelerinin aslında pek de yeni olmadıklarını gösterir.
Abraham Lincoln

Bir kitabı, çok sevdiği halde sadece bir kez okuyan bir insan yoktur herhalde.
C.S. Lewis

Beklentiyle açılıp kazançla kapanan şey iyi bir kitaptır.
–Amos Bronson Alcott

Bütün okurları iki sınıfa ayırırım: Hatırlamak için okuyanlar, unutmak için okuyanlar.
–William Lyon Phelps

Eskiden kitaplar bilge insanlar tarafından yazılır, halk tarafından okunurdu. Şimdilerde ise halk tarafından yazılıyor, kimse tarafından okunmuyorlar.
Oscar Wilde

Kitapları yakmaktan daha kötü suçlar vardır. Onlardan biri de kitapları okumamaktır. 
–Joseph Brodsky

Kitap ayna gibidir. Bir aptal baktığında bir dehanın görünmesini bekleyemezsiniz.
–J.K. Rowling

Yeni kitapların en kötü yanı, bizi eski kitapları okumaktan alıkoymalarıdır.
–Joseph Joubert

İyi bir kitap hiç bitmez.
–R.D. Cumming

Kaynak

18 Kasım 2013

Bilge Karasu

Bilge Karasu'yu okumayı uzun zamandır istiyordum. Ancak buna bir türlü cesaret edemiyordum. Onun "başka" şeyler yazdığını biliyordum çünkü. Gündelik hayatımızda yapıp ettiklerimiz farklı derecede cesaret isterler; kıyıda oturup denizi izlemekle denize yirmi metre yükseklikten atlamak farklı derecede cesaret isteyen edimlerdir. Yazarların metinleri için de böyledir bu, her yazarı okumak için bize gerekli olan cesaretin miktarı aynı değildir. Umarım verdiğim örnek yadırganmaz.

Nihayet Bilge Karasu'yu da okudum. Herhangi bir sürprizle karşılaşmadım. Beklediğim gibi çıktı, yazdıklarından hiçbir şey anlamadım. Buna karşılık, kitabı bir solukta okuduğumu söyleyebilirim, çok zevkliydi çünkü okuduklarım. Hiçbir şey anlamadan nasıl zevk alabildin ki be adam, diye sormazsanız alınırım. Buna verecek eli ayağı düzgün bir yanıtımın olmadığını da söyleyeyim ama. Ne bileyim, Bilge Karasu derin bir adam nihayetinde, derin adamların yazdıkları da öyle sıradan şeyler olmayacaktır. Anlamıyorsan bile sana bir şeyler anlatıyor olacaktır. Öyle değil mi, size biri boş şeyler anlatıyor ve siz de gerçekten anlıyorsanız bile yalnızca zaman harcamış olursunuz onu dinlemekle, adı üstünde, boş şeylerdir, ama bir de bunun tersini düşünün, size biri hakiki şeyler anlatıyor ve siz de hiç anlamıyorsanız bile, gene de bir katkısı vardır size o anlatılanların, adı üstünde, hakiki şeylerdir, anlatabiliyor muyum?
.
Bilge Karasu'nun Gece'sini okudum. Aslında Göçmüş Kediler Bahçesi'ni okumayı düşünmüştüm. Neden, diye sorarsanız, adından ötürü. Hani, bazı kitapları sırf kapaklarından ötürü okumak isteriz ya, bize bir şeyler çağrıştırır kapaklar, ben de bazı kitapları adından ötürü okumak isterim. Son zamanlarda nedense kediler üzerine okumak istiyorum. Hatta bir ara kedili metinlerin listesini çıkarmıştım, bilgisayarın bir yerlerinde duruyor olmalı, başında da Salâh Birsel'in bir metni vardı. Sahi bak, Salâh Birsel de okunmayı bekliyor onca zamandır. Yeri gelmişken söyleyeyim, deneme okumayı çok severim. Nermi Uygur'u örneğin, henüz okumadıysanız çok şeyler kaçırıyorsunuz demektir. Ne diyordum, Bilge Karasu okumanın vakti geldi, deyip halk kütüphanesinin yolunu tuttum. Göçmüş Kediler Bahçesi yoktu, ben de mecburen Gece'yi alıp eve geldim. 

Bazı şiirleri okurken yaşadıklarımı yaşadım Gece'yi okurken. Şiirden hiçbir şey anlamam ama severek okurum, üst üste birkaç kez okurum üstelik. Bir zamanlar böyle değildi ama, onu da itiraf edeyim. "Ne saçmalamış bu" diye söylendiğim çok olmuştur bir şiiri okurken. Tabii, birini yargılamaktan kolay ne var. Okullarda hep karşılaştığımız bir şeydir, öğrenci, diyelim otuz almışsa "Hocam, bana niye otuz verdiniz?" diye sitem eder, ama doksan almışsa teneffüsü dört gözle bekler, yan sınıftaki arkadaşına "Doksan aldım" demek için. Benimki de o hesaptı bir zamanlar, şiiri anlamışsam ben anlamıştım, yok, anlamamışsam şair saçmalamıştı, başka işi gücü mü yoktu oturup bunları yazmakla vakit harcıyordu. Neyse ki çok sürmedi bu yargılamalarım. Şimdi hiç anlamadığım bir İkinci Yeni şiirini örneğin, severek, defalarca okuduğum olur. Ha, anlayınca iki kat severek okurum, o ayrı.
.
Bilge Karasu
Kitabı anlamadığımı söyledim. Belki Bilge Karasu'nun tüm kitaplarını okuduktan sonra dönüp bunu bir daha okumalıyım anlamak için. Belki de okuduğum her kitabında biraz daha anlayacağım. Bilemem. Kitabın adı Gece. Bunun üzerine düşündüm uzunca. Gece nedir? Ya da gece denince aklımıza ilk gelen nedir? Elbette karanlık. En azından benim aklıma ilk gelen bu. O halde karanlık bir durumdan söz ediyor olmalı Bilge Karasu. Peki ama, nasıl karanlık bir durum bu? Bir tür daralma, sıkılma, hayattan bıkma mı? Siyasi ve toplumsal olayların doğurduğu bir karanlık mı? Düşün dur... Tabii ki gece demek yalnızca karanlık demek değildir. Gecede başka şeyler de var, örneğin yıldızlar. Işımaları için gece olması gerek. Karanlık ne denli olumsuz bir anlam barındırıyorsa, yıldızlar da o denli olumlu bir anlam taşır, haksız mıyım? Gecede bir de yalnızlık var, onu da atlamamak gerek. Yalnızlık, ama sıkıntı veren türden değil, seni kendinle başbaşa bırakan türden bir yalnızlık. Dinginlik anlamındaki yalnızlık. Bunları hep hesaba kattım ama yine de bir sonuca varamadım. Bilge Karasu nasıl bir geceden söz ediyor? 

Bir şey anlamadın, tamam, ama gene de söyleyecek bir şeyin yok mu bu kitapla ilgili, diye sorsa biri, "metaforlar kitabı" derim herhalde. Nasıl yani, diye üstelerse, öyle işte, baştan sona metaforlarla dolu, diye sürdürürüm ben de. Bakın mesela: 
"Gecenin işçileri" epeyden beridir artık herkesin ağzında dolaşan bir deyim. Buna karşılık olacak bir deyim, örneğin "gündüzün işçileri" deyimi, kullanılmıyor. Hiç değilse, kullanıldığını daha işitmediğimi söyleyebilirim. 
Kimdir bu gecenin işçileri? Kitap boyunca onlardan söz edilir. Ama bilemeyiz bunların nasıl işçiler olduğunu. İşçi varsa ortada, iş de vardır haliyle. Ne iş görüyor peki bu adamlar? Sahi, bunlar adam mı? Belki de insan değillerdir...

Yalnızca gecenin işçileri de değil, N. diye biri var, Sevinç adında başka biri var. Bu ikisinin insan olduğuna yönelik kuşku yok. (Gibi.) Öyle sanıyorum ki bunlar yazarın yaşamında yer almış kişiler. Evet ama kitapta ne işleri var? Sonra, Bilgiler Sarayı diye bir yer var. Ne menem bir saraydır bu? Burada nasıl bilgiler bulunur, dahası, ne kadar bilgi bulunur? Burası bilgilerin üretildiği bir saray mıdır, tüketildiği bir saray mı? Düşün dur... Bir de Hareket var. Bu hareketin niteliğini de çıkaramadım. Toplumsal bir hareket midir bu, siyasal bir hareket mi? 

Böyle sorular işte... Kitap boyunca kafamı kurcaladı durdular. Şunu da söylemezsem kendime haksızlık etmiş olacağım, kitabı açık bir zihinle okuyamadım maalesef. Son bir yıldır özellikle, kafamı hiç toparlayamıyorum. Bunlar söylenmez gerçi, millete ne senin kafanın dağınıklığından, yine de söylemiş bulundum işte. Bakın örneğin, ne diyor kitabın başlarında:
Uzatıyor, dolaştırıp karıştırıyor muyum lâfı? Şimdiye değin doğru dürüst olmuş bitmiş bir şey yok. Geçişin sertliği, çarpıcılığı, istediğim bir şey mi? Oysa tasarladığım çeşitli izleklerden ancak birini sezdirebildim şimdilik. Dağınıklığı toparlamak gereği var, her şeyin ardındaki yazar ben miyim, benim bir yaratığım mı, karşılaştırmak gereği var... 
Sözü edilen izleği sezemedim ne yazık ki? O bir yana, burada konuşan kişi kim, sözünü ettiği izleği bize sezdiren kim, Bilge Karasu mu, yoksa kitaptaki biri mi? Buna da emin olamadım. İyisi mi ben de lafı fazla uzatmayayım. Besbelli, işin içinden çıkamayacağım. Zaten uzun blog yazıları pek çoklarınca okunmaz, yıllardır blogger'ım ya güya, bunu çok iyi bilirim. Sahi, buraya kadar okudunuz mu? Eğer öyleyse, siz ya bir kitap kurdusunuz ya da bir Bilge Karasu hayranı, kalıbımı basarım.

3 Ekim 2013

Kayıp Kedi

Bazen kitaplar konusunda maymun iştahlı olup olmadığımı sorguluyorum. Sanırım hayır. Yani, öyle bir durum olsa bile abartılacak derecede değil. Pek çok şeyi okumak istiyorum. Böyle olunca, hepsini okuyup bitirmek de zaman istiyor haliyle. Okunacaklar biriktikçe de insanın canı sıkılıyor doğal olarak, hepsini bir an önce okuyup bitirmek, böylelikle sırtındaki yükü atmak istiyor çünkü. 

Okumak istediklerimin pek çoğu zaten okunması gerekenler. Ben söylemiyorum, büyük yazarlar, eleştirmenler söylüyor. Örneğin Proust'un Kayıp Zamanın İzinde'lerini okumak istiyorum uzun zamandır, ama ne yazık ki bir türlü fırsat bulamıyorum. Buradan bakınca, bunun pek de sözünü ettiğim maymun iştahlılıkla ilgisinin olmadığını düşünüyorum, Proust okumayı istemek kadar doğal ne olabilir? Yalnızca Proust da değil, henüz okuyamadığım çokça klasik var. Onlar yetmiyormuş gibi, okumak istediğim, sıraya koyduğum birçok başka kitap da var. Onlar da yetmiyormuş gibi, okumuş olmama rağmen bir daha okumak istediğim klasikler var, en başta da Don Quijote, klasik sonuçta, birkaç kez okuyası tutabilir insanın. Gelgelelim, ndemiş Calvino: "Bir kişi kendini yetiştirmek üzere ne kadar çok okursa okusun, yine de hep okuyamadığı yığınla temel kitap kalır geride." Amin, diyelim, ne diyebiliriz ki başka. 

Bir ara, her şeyi bırakıp yalnızca klasikleri okumaya yeltendim. Düşünce olarak yeltendim ama, yoksa buna girişmedim. Askere gideceğim sırada vermiştim bu kararı. Askere gittim geldim, baktım kararımı değiştirmişim. Kaldı ki, askerdeyken bile yirmi kadar kitap okudum, onlardan yalnızca Faust vardı klasik olarak, hadi modern klasiklerden Çavdar Tarlasında Çocuklar ile Sineklerin Tanrısı'nı da say, üç. Demem o ki, ne ederseniz edin, illa ki okumak istediğiniz başka kitaplar çıkıyor. 

Uzunca bir girizgâh oldu. Hatta yazının tamamı girizgâh oldu. Kayıp Kedi adlı bir kitap varmış. Onu da okuyasım tuttu şimdi. Ha, sırası ne zaman gelir, Allah bilir. 

via
Sayfa başına git