Kedi sevmek, kedinin, kendisini seven (kendisinin de sevdiği) kişi karşısındaki umursamaz bağımsızlığını baştan kabul etmek demektir. O umursamaz bağımsızlığı, sırası gelince, kendi de göstermek olanağını -çocukça bir haklılık duygusuyla- elinde tutmak demektir. Kedi, kendi canı istediği zaman gelir sokulur size; canı istemiyorsa, çağrılarınızı karşılıksız bırakır. Üç beş okşayışla mırıltılar, gırıltılar başlar, bunlar gitgide yükselir; bir birliktelik kurulmuştur. Ya siz, bir kımıltınızla, onun rahatını bozduğunuz için, ya da o, uyarım doygunluğuna erdiği için, bu birliktelik bir anda çatışma halini alabilir. Kedinin "nankörlüğü" denen, denegelen, kedinin bu "bencilliği"dir; insanca davranış kurallarından esinlenerek hayvana yakıştırdığımız bir "bencillik..." On sekizindeki bir delikanlının gücüne erişmiş altı aylık bir bebekle oynamağa kalksaydık, sonuç daha başka olmazdı ki...Bilge Karasu, Göçmüş Kediler Bahçesi, Metis Yay.
12 Haziran 2018
Kediler
5 Şubat 2017
9 Haziran 2016
Denizde boğulan balık
Adamın biri bir deniz balığı tutmuş günün birinde, o kadar sevmiş ki yanında hep kalsın istemiş. Her gün suyunu tazelermiş, denizden kova kova çekip taşıyarak. Bir süre sonra usanmış deniz suyu taşımaktan, musluk suyunu denemiş. Balık biraz tedirgin olmuş ama alışmış sonunda tatlı suya. Gel zaman git zaman adamın içine merak olmuş, tatlı suya alışan balık havaya da alışır mı diye... Balık önce boğulayazmış, debelenmiş, sonunda havaya da alışmış. Günlerden bir gün adamın denize gideceği tutmuş. Balığı da yanında. Koymuş onu çakıllığın gölgeli bir köşesine, kendi de denize girmiş. Çocuklar geçiyormuş oradan o ara. Balığı görmüşler. Nasılsa, acımışlar, bu balık karaya vurmuş, yazık, denize atalım, demişler. Adam deliler gibi yüzüp yetişesiye balık boğuluvermiş denizde.Bilge Karasu, Göçmüş Kediler Bahçesi
1 Mart 2016
7 Şubat 2016
Yağmurlu Kentin Güneşçisi
Ufarak teferek, sıskaca, kuruca bir adam duruyordu pencerenin ardında. Pencere kapalıydı; camı, su çizikleri içinde. Dışarıdan bakan, adamın yüzünü dalgalı dalgalı görürdü. Adam gözlerini kaldırmış, gökyüzüne bakıyordu. Oysa gökyüzünde görülecek hiçbir şey yoktu.
Düpedüz yoktu. Bu ülkeye her gece, her sabah, her akşam yağmur yağardı çünkü. Durgu durak bilmeksizin, hızlanmadan, yavaşlamadan, hele hele hiç dinmeden, tel tel, iplik iplik yağmur yağardı. Kurşun rengi şuncacık değişmeyen bir gökyüzünde bakacak ne olsun, görecek ne olsun?
Yağmur yağdığı için caddelerin asfaltları, sokakların taşları hep pırıl pırıl ışıldar, duvarlar hep tertemiz ama karanlık yüzlü olur, pencere pervazları, köşelerinden aşağı hep çizgi çizgi is bıyıkları salar, kiremit damlar hep cilalanmış gibi dururdu. Bahçeler yemyeşil olurdu ya kendi halinde kalsa, nasıl kalsındı ki yağmur bacalardan çıkan dumanları hep bu yeşilliğin üzerine örterdi.
Bu kentte oturanlar, doğdukları günden öldükleri güne değin, gökyüzüyle denizi bir tek renkte bilirler, gökyüzünün mavi –açık olsun, koyu olsun, gene de mavi– olabileceğini, denizin de ona uyarak koyu maviden açık yeşile dek akla gelebilecek her türlü renge girip çıktığını, kırmızı, mor, sarı bile görünebileceğini, ancak, dünyayı gezmiş görmüş kişilerden öğrenirlerdi. Hele, bunların anlattığına göre başka gökyüzülerinde parıl parıl ışıyan sarı –sarımsı, akımsı, kırmızımsı– bir güneş olurmuş gündüzleri. Geceleri ay, sürü sürü, türlü türlü yıldızlar görülürmüş bu göklerde. Bu kentten çıkmayanlar ise bu güneşi de hiç görmemişlerdi, ayla yıldızları da... Gerçi, öğrenirlerdi okullarda, güneşin gün aydınlığı verdiğini. Onların günü ise, gökyüzleri gibi, denizleri gibi, kurşun rengi, daha doğrusu, kurşunumsu bozumsu bir renkti.
İnsanlar bu kentte rengi yalnız deniz teknelerinde görürlerdi. Sandallar, mavnalar, gemiler, sarı, kırmızı, yeşil, mavi, mor, akla geldik, düşünüldük her türlü renge boyanırdı yol yol, öyle salıverilirdi denize.
Yağmur durmadan yağdığı için kediler köpekler, hele hele tavuklar, hiç dışarıda dolaşmazdı. Çıkıp tüyün teleğin sırılsıklam ıslansın diye gezilir miydi hiç? Akılsız kediler, köpekler, tavuklar da vardı elbet. Onlar çıkar, ıslanır, sonra da hastalanır, yataklara düşerlerdi. Bir kazlar vardı, bu yağmurun altında gezmekten hoşlanan. Onar yirmişer, kanatları, kuyrukları biribirine değe değe dolaşırlar, yerin biraz üstünde salınan ayaklı bir buluta benzerlerdi. Bu bulutun üzerinde de uzun boyunları kavaklar gibi ırganır, gagaları, neredeyse, bu boyunlara bağlı değilmiş gibi açılır kapanırdı. Ama kaz sürüleri tek tük görülürdü; saçak altlarında, duvar diplerinde küskün küskün oturan köpekler, kediler ise pek çok...
Bu kentte, sokakta gezen herkes şemsiye kullandığı için, dışarıdayken de şemsiyeler hiç kapanmadığı için, ana caddelerde adam boyunda bir dalgalı örtü gerilmiş gibi olurdu yerle gök arasında. Bu örtü ancak otobüslerin, tramvayların, evlerin, dükkânların, iş yerlerinin kapısında, çekilir, gerilir, yutuluverirdi iki dudak, iki çene, iki silindir arasına sıkışmış gibi...
Gene bu yüzden her evde, şemsiye, pabuç kurutma gözleri, bu gözlerde biriken suları akıtacak küçük oluklar olurdu.
Daha önemlisi, gene bu yüzden, sabahları uyanan adamlar, başka kentlerde oturanlar gibi pencerelere, kapalı kepenklere, pancurlara koşup "hava bugün nasıl acaba?" diye heyecanla, ya da sıkıntıyla, gökyüzüne bakmaz, yahut, yattığı yerde, perdelerden sızan, pencerelerden duvara vuran ışığa bakıp, kimi zaman da arabaların tekerlek seslerine kulak verip yağmur mu yağıyor, kar mı, hava kuru mu, güneşli mi, diye kestirmeğe kalkmağı akıllarının köşesinden bile geçirmezlerdi. Bu kentte yaşayanlar, havanın nasıl olsa yağmurlu olacağını bildiklerinden, ne ışığa bakarlardı ne de seslere kulak verirlerdi. Doğdukları günden bu yana, bunların hiçbiri değişmemişti ki...
Bu kentin insanları, hava konusunda ne umut bilirlerdi, ne umut kırıklığı; ne sinemadan, tiyatrodan, kahveden, konserden çıkıp şakır şakır yağan yağmurla karşılaşır, şemsiyelerini yanlarına almadıkları için saçak altlarında bekler ya da koşa koşa giderlerdi gidecekleri yere; ne de, pazar günü, hava güzel olursa, denize, maça, kıra gideriz diye düşünürlerdi. Böyle bir şey beklemezlerdi ki...
Bu kentin insanları, yağmura tutulma korkusunu nedir bilmez, havanın açmasını beklemezlerdi ya, içlerinden yalnız bir tanesi onlara benzemezdi. Bu adam, pencereden gökyüzüne bakan bu adam... Bu adamın kimi kimsesi yoktu. Kentin iş kesimindeki koca koca yapılardan birindeydi iş yeri; oraya gider, gelir, evine kimseyi çağırmazdı. Gelmeyeceklerini bilirdi çünkü. Kendi de eşinin dostunun evine pek gitmezdi, üst üste çağırılmadıkça. Sessiz bir adamdı bu. Kimseye kötülüğü dokunmamıştı, kimseyi kırmamıştı şimdiye dek. Bir tek kusuru vardı. Eşi dostu da bu yüzden, yalnız bu yüzden, tedirgin olurdu.
Bu kentten çıkıp dünyayı gezmemişti gezmesine, başka gökyüzüleri görmemişti ama güneş üzerine söylenenleri dinlemiş, okumuştu. Susar susar, "yarın sabah..." diye söze başlayacak olurdu; yanındakiler de "ya, ya..." deyip kaçarlardı hemen yanından. Bilirlerdi çünkü arkasından ne geleceğini. Hoş, bu yüzden, adam çoğu zaman sözünü bitirmezdi bile.
"Yarın sabah, gökyüzünde, hani, güneşi görecek olsanız ne yaparsınız?" Deyip deyeceği de bu kadardı yani. Deyecek zaman bıraksalar...
Tutturmuştu işte. Güneş çıkıverecek, kendini gösteriverecek olsa, diye... Oysa, hep bildikleri şeydi. Güneşin çıkması yağmurun durması, bulutların açılması demekti; doğdukları günden bu yana bildikleri gökyüzünün değişmesi, şemsiyelerin kapanması, kurutma odalarının kullanılmaması, daha kötüsü, umutla umut kırıklığının içlerinde baş göstermesi demekti. Taşların, duvarların, kiremitlerin kuruyup parıltılarını yitirmesi, dumanların yeşilliğin üzerine inecek yerde göğe ağması demekti. Olacak şey miydi bütün bunlar?Bu tedirgin edici takınağı, saplantısı olmasa, adamın arkadaşları, tanıdıkları, ona daha bir yakınlık gösterirlerdi ya, şimdi söyleyecek o "yarın sabah..." sözlerini, birazdan söyleyecek, diye keyifleri kaçardı
Adam evine gelir, yıkanır, dişini fırçalar, yatağına yatardı; kitap okurdu, cıgara içerdi. Uyuya kalırdı sonra.
Ama o alışılagelmiş bozumsu kurşun rengi, ya da kurşunumsu bozumsu renk, ışık olup, odasına dolup, sabahın eriştiğini kendisine haber verince...
Kendini tutamaz, çılgınlık olduğunu bile bile, yatağından kalkar, pencereye gelir, yağmurdan çizik çizik olmuş camın ardından gökyüzüne bakar.
Dışarıdan bakan birinin dalgalı dalgalı göreceği yüzünde, merak izi bile bulamayacağı, umut izi bile sezemeyeceği yüzünde, salt gözleri canlıdır sanki adamın. Gökyüzüne bakar. Bugün belki güneş açmıştır diye, çıkacaktır diye. Bugün olmazsa yarını var bunun, daha öbür günü var. Ama pencerenin önüne geldiğinde, kesinlikle bildiği şu oluyor: Güneş bugün de çıkmayacak, görünmeyecektir...Bilge Karasu, Göçmüş Kediler Bahçesi, Metis Yay.
Oysa, daha yatağındayken, ışığın değiştiğinin farkına varmadıkça, pencereye gittiğinde güneşi görebileceğini nasıl aklına getirir bu adam? Daha önce de söyledik. Tuhaflıkları, gariplikleri var bu kişiceğizin... Umudu yüzüne bile çıkarmadan, biraz da alıkça, gönlünde besleyip duruyor...
18 Kasım 2013
Bilge Karasu
Bilge Karasu'yu okumayı uzun zamandır istiyordum. Ancak buna bir türlü cesaret edemiyordum. Onun "başka" şeyler yazdığını biliyordum çünkü. Gündelik hayatımızda yapıp ettiklerimiz farklı derecede cesaret isterler; kıyıda oturup denizi izlemekle denize yirmi metre yükseklikten atlamak farklı derecede cesaret isteyen edimlerdir. Yazarların metinleri için de böyledir bu, her yazarı okumak için bize gerekli olan cesaretin miktarı aynı değildir. Umarım verdiğim örnek yadırganmaz.
Nihayet Bilge Karasu'yu da okudum. Herhangi bir sürprizle karşılaşmadım. Beklediğim gibi çıktı, yazdıklarından hiçbir şey anlamadım. Buna karşılık, kitabı bir solukta okuduğumu söyleyebilirim, çok zevkliydi çünkü okuduklarım. Hiçbir şey anlamadan nasıl zevk alabildin ki be adam, diye sormazsanız alınırım. Buna verecek eli ayağı düzgün bir yanıtımın olmadığını da söyleyeyim ama. Ne bileyim, Bilge Karasu derin bir adam nihayetinde, derin adamların yazdıkları da öyle sıradan şeyler olmayacaktır. Anlamıyorsan bile sana bir şeyler anlatıyor olacaktır. Öyle değil mi, size biri boş şeyler anlatıyor ve siz de gerçekten anlıyorsanız bile yalnızca zaman harcamış olursunuz onu dinlemekle, adı üstünde, boş şeylerdir, ama bir de bunun tersini düşünün, size biri hakiki şeyler anlatıyor ve siz de hiç anlamıyorsanız bile, gene de bir katkısı vardır size o anlatılanların, adı üstünde, hakiki şeylerdir, anlatabiliyor muyum?
.
Bilge Karasu'nun Gece'sini okudum. Aslında Göçmüş Kediler Bahçesi'ni okumayı düşünmüştüm. Neden, diye sorarsanız, adından ötürü. Hani, bazı kitapları sırf kapaklarından ötürü okumak isteriz ya, bize bir şeyler çağrıştırır kapaklar, ben de bazı kitapları adından ötürü okumak isterim. Son zamanlarda nedense kediler üzerine okumak istiyorum. Hatta bir ara kedili metinlerin listesini çıkarmıştım, bilgisayarın bir yerlerinde duruyor olmalı, başında da Salâh Birsel'in bir metni vardı. Sahi bak, Salâh Birsel de okunmayı bekliyor onca zamandır. Yeri gelmişken söyleyeyim, deneme okumayı çok severim. Nermi Uygur'u örneğin, henüz okumadıysanız çok şeyler kaçırıyorsunuz demektir. Ne diyordum, Bilge Karasu okumanın vakti geldi, deyip halk kütüphanesinin yolunu tuttum. Göçmüş Kediler Bahçesi yoktu, ben de mecburen Gece'yi alıp eve geldim.
Bazı şiirleri okurken yaşadıklarımı yaşadım Gece'yi okurken. Şiirden hiçbir şey anlamam ama severek okurum, üst üste birkaç kez okurum üstelik. Bir zamanlar böyle değildi ama, onu da itiraf edeyim. "Ne saçmalamış bu" diye söylendiğim çok olmuştur bir şiiri okurken. Tabii, birini yargılamaktan kolay ne var. Okullarda hep karşılaştığımız bir şeydir, öğrenci, diyelim otuz almışsa "Hocam, bana niye otuz verdiniz?" diye sitem eder, ama doksan almışsa teneffüsü dört gözle bekler, yan sınıftaki arkadaşına "Doksan aldım" demek için. Benimki de o hesaptı bir zamanlar, şiiri anlamışsam ben anlamıştım, yok, anlamamışsam şair saçmalamıştı, başka işi gücü mü yoktu oturup bunları yazmakla vakit harcıyordu. Neyse ki çok sürmedi bu yargılamalarım. Şimdi hiç anlamadığım bir İkinci Yeni şiirini örneğin, severek, defalarca okuduğum olur. Ha, anlayınca iki kat severek okurum, o ayrı.
Kitabı anlamadığımı söyledim. Belki Bilge Karasu'nun tüm kitaplarını okuduktan sonra dönüp bunu bir daha okumalıyım anlamak için. Belki de okuduğum her kitabında biraz daha anlayacağım. Bilemem. Kitabın adı Gece. Bunun üzerine düşündüm uzunca. Gece nedir? Ya da gece denince aklımıza ilk gelen nedir? Elbette karanlık. En azından benim aklıma ilk gelen bu. O halde karanlık bir durumdan söz ediyor olmalı Bilge Karasu. Peki ama, nasıl karanlık bir durum bu? Bir tür daralma, sıkılma, hayattan bıkma mı? Siyasi ve toplumsal olayların doğurduğu bir karanlık mı? Düşün dur... Tabii ki gece demek yalnızca karanlık demek değildir. Gecede başka şeyler de var, örneğin yıldızlar. Işımaları için gece olması gerek. Karanlık ne denli olumsuz bir anlam barındırıyorsa, yıldızlar da o denli olumlu bir anlam taşır, haksız mıyım? Gecede bir de yalnızlık var, onu da atlamamak gerek. Yalnızlık, ama sıkıntı veren türden değil, seni kendinle başbaşa bırakan türden bir yalnızlık. Dinginlik anlamındaki yalnızlık. Bunları hep hesaba kattım ama yine de bir sonuca varamadım. Bilge Karasu nasıl bir geceden söz ediyor?
Bir şey anlamadın, tamam, ama gene de söyleyecek bir şeyin yok mu bu kitapla ilgili, diye sorsa biri, "metaforlar kitabı" derim herhalde. Nasıl yani, diye üstelerse, öyle işte, baştan sona metaforlarla dolu, diye sürdürürüm ben de. Bakın mesela:
Yalnızca gecenin işçileri de değil, N. diye biri var, Sevinç adında başka biri var. Bu ikisinin insan olduğuna yönelik kuşku yok. (Gibi.) Öyle sanıyorum ki bunlar yazarın yaşamında yer almış kişiler. Evet ama kitapta ne işleri var? Sonra, Bilgiler Sarayı diye bir yer var. Ne menem bir saraydır bu? Burada nasıl bilgiler bulunur, dahası, ne kadar bilgi bulunur? Burası bilgilerin üretildiği bir saray mıdır, tüketildiği bir saray mı? Düşün dur... Bir de Hareket var. Bu hareketin niteliğini de çıkaramadım. Toplumsal bir hareket midir bu, siyasal bir hareket mi?
Böyle sorular işte... Kitap boyunca kafamı kurcaladı durdular. Şunu da söylemezsem kendime haksızlık etmiş olacağım, kitabı açık bir zihinle okuyamadım maalesef. Son bir yıldır özellikle, kafamı hiç toparlayamıyorum. Bunlar söylenmez gerçi, millete ne senin kafanın dağınıklığından, yine de söylemiş bulundum işte. Bakın örneğin, ne diyor kitabın başlarında:
Nihayet Bilge Karasu'yu da okudum. Herhangi bir sürprizle karşılaşmadım. Beklediğim gibi çıktı, yazdıklarından hiçbir şey anlamadım. Buna karşılık, kitabı bir solukta okuduğumu söyleyebilirim, çok zevkliydi çünkü okuduklarım. Hiçbir şey anlamadan nasıl zevk alabildin ki be adam, diye sormazsanız alınırım. Buna verecek eli ayağı düzgün bir yanıtımın olmadığını da söyleyeyim ama. Ne bileyim, Bilge Karasu derin bir adam nihayetinde, derin adamların yazdıkları da öyle sıradan şeyler olmayacaktır. Anlamıyorsan bile sana bir şeyler anlatıyor olacaktır. Öyle değil mi, size biri boş şeyler anlatıyor ve siz de gerçekten anlıyorsanız bile yalnızca zaman harcamış olursunuz onu dinlemekle, adı üstünde, boş şeylerdir, ama bir de bunun tersini düşünün, size biri hakiki şeyler anlatıyor ve siz de hiç anlamıyorsanız bile, gene de bir katkısı vardır size o anlatılanların, adı üstünde, hakiki şeylerdir, anlatabiliyor muyum?
.
Bilge Karasu'nun Gece'sini okudum. Aslında Göçmüş Kediler Bahçesi'ni okumayı düşünmüştüm. Neden, diye sorarsanız, adından ötürü. Hani, bazı kitapları sırf kapaklarından ötürü okumak isteriz ya, bize bir şeyler çağrıştırır kapaklar, ben de bazı kitapları adından ötürü okumak isterim. Son zamanlarda nedense kediler üzerine okumak istiyorum. Hatta bir ara kedili metinlerin listesini çıkarmıştım, bilgisayarın bir yerlerinde duruyor olmalı, başında da Salâh Birsel'in bir metni vardı. Sahi bak, Salâh Birsel de okunmayı bekliyor onca zamandır. Yeri gelmişken söyleyeyim, deneme okumayı çok severim. Nermi Uygur'u örneğin, henüz okumadıysanız çok şeyler kaçırıyorsunuz demektir. Ne diyordum, Bilge Karasu okumanın vakti geldi, deyip halk kütüphanesinin yolunu tuttum. Göçmüş Kediler Bahçesi yoktu, ben de mecburen Gece'yi alıp eve geldim.
Bazı şiirleri okurken yaşadıklarımı yaşadım Gece'yi okurken. Şiirden hiçbir şey anlamam ama severek okurum, üst üste birkaç kez okurum üstelik. Bir zamanlar böyle değildi ama, onu da itiraf edeyim. "Ne saçmalamış bu" diye söylendiğim çok olmuştur bir şiiri okurken. Tabii, birini yargılamaktan kolay ne var. Okullarda hep karşılaştığımız bir şeydir, öğrenci, diyelim otuz almışsa "Hocam, bana niye otuz verdiniz?" diye sitem eder, ama doksan almışsa teneffüsü dört gözle bekler, yan sınıftaki arkadaşına "Doksan aldım" demek için. Benimki de o hesaptı bir zamanlar, şiiri anlamışsam ben anlamıştım, yok, anlamamışsam şair saçmalamıştı, başka işi gücü mü yoktu oturup bunları yazmakla vakit harcıyordu. Neyse ki çok sürmedi bu yargılamalarım. Şimdi hiç anlamadığım bir İkinci Yeni şiirini örneğin, severek, defalarca okuduğum olur. Ha, anlayınca iki kat severek okurum, o ayrı.
.
![]() |
| Bilge Karasu |
Bir şey anlamadın, tamam, ama gene de söyleyecek bir şeyin yok mu bu kitapla ilgili, diye sorsa biri, "metaforlar kitabı" derim herhalde. Nasıl yani, diye üstelerse, öyle işte, baştan sona metaforlarla dolu, diye sürdürürüm ben de. Bakın mesela:
"Gecenin işçileri" epeyden beridir artık herkesin ağzında dolaşan bir deyim. Buna karşılık olacak bir deyim, örneğin "gündüzün işçileri" deyimi, kullanılmıyor. Hiç değilse, kullanıldığını daha işitmediğimi söyleyebilirim.Kimdir bu gecenin işçileri? Kitap boyunca onlardan söz edilir. Ama bilemeyiz bunların nasıl işçiler olduğunu. İşçi varsa ortada, iş de vardır haliyle. Ne iş görüyor peki bu adamlar? Sahi, bunlar adam mı? Belki de insan değillerdir...
Yalnızca gecenin işçileri de değil, N. diye biri var, Sevinç adında başka biri var. Bu ikisinin insan olduğuna yönelik kuşku yok. (Gibi.) Öyle sanıyorum ki bunlar yazarın yaşamında yer almış kişiler. Evet ama kitapta ne işleri var? Sonra, Bilgiler Sarayı diye bir yer var. Ne menem bir saraydır bu? Burada nasıl bilgiler bulunur, dahası, ne kadar bilgi bulunur? Burası bilgilerin üretildiği bir saray mıdır, tüketildiği bir saray mı? Düşün dur... Bir de Hareket var. Bu hareketin niteliğini de çıkaramadım. Toplumsal bir hareket midir bu, siyasal bir hareket mi?
Böyle sorular işte... Kitap boyunca kafamı kurcaladı durdular. Şunu da söylemezsem kendime haksızlık etmiş olacağım, kitabı açık bir zihinle okuyamadım maalesef. Son bir yıldır özellikle, kafamı hiç toparlayamıyorum. Bunlar söylenmez gerçi, millete ne senin kafanın dağınıklığından, yine de söylemiş bulundum işte. Bakın örneğin, ne diyor kitabın başlarında:
Uzatıyor, dolaştırıp karıştırıyor muyum lâfı? Şimdiye değin doğru dürüst olmuş bitmiş bir şey yok. Geçişin sertliği, çarpıcılığı, istediğim bir şey mi? Oysa tasarladığım çeşitli izleklerden ancak birini sezdirebildim şimdilik. Dağınıklığı toparlamak gereği var, her şeyin ardındaki yazar ben miyim, benim bir yaratığım mı, karşılaştırmak gereği var...Sözü edilen izleği sezemedim ne yazık ki? O bir yana, burada konuşan kişi kim, sözünü ettiği izleği bize sezdiren kim, Bilge Karasu mu, yoksa kitaptaki biri mi? Buna da emin olamadım. İyisi mi ben de lafı fazla uzatmayayım. Besbelli, işin içinden çıkamayacağım. Zaten uzun blog yazıları pek çoklarınca okunmaz, yıllardır blogger'ım ya güya, bunu çok iyi bilirim. Sahi, buraya kadar okudunuz mu? Eğer öyleyse, siz ya bir kitap kurdusunuz ya da bir Bilge Karasu hayranı, kalıbımı basarım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



