31 Aralık 2008

Gazze Dramı...

Gündüz vakti felsefe dersi işleniyor sınıfta. Konu Yeni-Aristotelesçi Özcülük Kuramı. İnsanın öz'ünün bir olduğu, İnsanların insan olmak bakımından farklılık taşımadıkları; Cinsiyet, etnisite, yaş, din, dil... gibi şeylerin ilineksel olduğu, önemli olanın insan olmak olduğu tartışılıyor.

Akşam eve geliyorum. Televizyonlarda Gazze'deki insanlık trajedisi. Bombardıman. Kaç yüz ölü. Çocuklar. Analar.

İnsan bir defa insanlıktan sapmayagörsün.


Kahraman Hektor, korkak Akhilleus!

Mağluplar: İyi erdemlerin sembolü
Bir edebiyat yazarı olarak, edebiyat dünyasından bir kahraman seçebilmek oldukça zor. Gılgamış'tan Don Kişot'a, Aeneas'tan Memê Alan'a ve İnce Memed'e kadar öyle çok kahraman var ki...

Bu bolluk içinde yine de tek bir kahraman seçeceksem eğer, bu Hektor olacaktır. Dünkü ve bugünkü mağlup ve mağdurların sembolü Hektor! Troia'nın asi, ama aynı zamanda asil çocuğu Hektor! Troia kral ve kraliçesinin hünerli ve sevimli oğlu Hektor! Zengin Troia'nın geleceği ve koruyucusu Hektor!
Hayat bir arzular toplamı değil, bir hayal kırıklıkları toplamıdır. Hayatta zaferler sayılıdır, mağlubiyetler sayısız... Hektor'un dramı bunun en iyi örneği. Hiçbir suçu, günahı olmadığı halde genç yaşta güzel karısı, küçük oğlu ve sefih şehriyle en mutlu günlerini yaşadığı bir dönemde mağlubiyete ve ölüme mahkum edilir İda Dağı'nı mesken tutmuş Tanrılar tarafından.
Öykü uzun, hatta sonsuz. En mükemmel versiyonu elbette Homeros'un ölümsüz, her zaman güncel, her zaman muhteşem İlyada anlatısıdır. Orada öykü tüm görkemi ve trajedisiyle var. Hayatın sonsuz bir mutluluk, huzur ve refah olarak göründüğü bir anda, birden bire on yıl sürecek korkunç bir savaş Troia'nın dostlara hep açık, düşmanlara hep kapalı kapılarında belirir. Hektor'un küçük kardeşi Paris suyun öteki yakasından, güzelliği dillere destan Helena'yı gizlice kaçırıp Troia'ya getirmiştir; kıyametin koptuğu andır bu. Suyun öteki yakasındaki tüm Helen beyleri de mahşerin ölüm atlıları gibi Agamemnon'un önderliğinde birleşerek Troia'ya savaş açmıştır. Aniden gelen, kaçınılmaz, herkese sadece ölüm getiren bir felakettir bu.

Oğul, eş, baba ve prens olan Hektor artık bir komutandır. Asla arzulamadıı aptalca bir savaşın, sonunda hayatından da olacak hüzünlü, çaresiz komutanı. Ülkesini, şehrini, ailesini, şi ve çocuğunu, namus ve haysiyetini korumak için, öleceğini bildiği halde savaşmak zorunda olan bir bahtsız komutan.

Ve bu kahraman komutanın son derece trajik sonu; öfkesiyle ünlü Akhilleus'un kılıç darbeleriyle Troia surlarının önündeki ölümü. Ve cesedinin öfke sahibi tarafından alabildiğine rencide edilmesi.

Mağlupların muzaferlerden üstün tarafı da, onları ölümsüz yapan özellikleri de işte bu; onlar hem iyi anlatıların sağlam kurucularıdırlar, hem de insan olarak muhtaç olduğumuz iyi erdemlerin sembolüdürler.

Kahraman Hektor; dün de böyleydi, bugün de.
Mehmed Uzun, Sizin Kahramanınız Kim? 40 Farklı İsim Kendi Kahramanını Yazdı.

24 Aralık 2008

Wikipedia’nın Kurucusu Jimmy Wales’ten Çağrı

[Bu yazı aynı zamanda Bildirgeç'te yayınlandı.]

Wikipedia üzerine yazmayı zaten düşünüyordum. Kısa bir süre içinde yazacağım da. Wikipedia'nın hayatımıza kattığının çoğumuz gerçek anlamda farkında değiliz. Bunlar üzerinde duracağım ama şimdiki konumuz Wikipedia'nın kurucusu Jimmy Wales'in biz kullanıcılara çağrısı. Belki bazılarınız Wikipedia'da okumuşsunuzdur. İngilizcesi olmayan internet kullanıcılarının da okuması gereken önemli bir çağrı. Bundan dolayı Wales'in çağrısını çevirdim. Buyrun okuyun:

Sevgili okuyucu;

Bugün senden Wikipedia’yı bir bağışla desteklemeni rica edeceğim. Bu, ilk bakışta alışılmadık gibi gelebilir: Dünyanın en popüler beş sitesinden biri olan bir web platformu neden kullanıcılarından finansal destek ister? Diye düşünebilirsiniz.

Wikipedia, diğer bütün ilk 50 sitelerinden farklı olarak kuruldu. Maaşlı çalışanlarımızın sayısı çok az. Sadece 23 kişi. Herkes, herhangi bir amaçla Wikipedia’nın içeriğini kullanabilir. Yıllık masrafımız 6 milyon doların biraz altında. Wikipedia, 2003’te kurduğum ve kar amacı gütmeyen Wikimedia Vakfı’nca işletilmektedir.

Kuruluş felsefesine uygun olarak, Wikipedia kendini bilgiyi özgürce paylaşmaya adamış 150 milyonu aşkın gönüllü bir küresel topluluk tarafından yürütülmektedir. Neredeyse sekiz yıldır bu gönüllüler, 256 dilde 11 milyonun üzerinde girdi ile katkı yaptılar. Ve ayda 275 milyondan fazla insan da, bedava ve de reklamsız bilgiye erişmek için sitemizi ziyaret ediyor.
Ve fakat Wikipedia bir internet sitesi olmanın ötesinde bir şey. Sizinle ortak bir konuda birleşiyoruz: Yeryüzündeki her bir bireyin insanlığın bütün bilgisine özgürce erişimini sağlayan bir dünya hayal edin. İşte biz bunu vaat ediyoruz.

Yapacağınız bağışlar bize birkaç açıdan yardım edecektir. En önemlisi, internetteki en popüler web sitelerinden birinin küresel trafiğini yönetmek için gerekli olan masrafları karşılamamıza yardımcı olmuş olacaksınız.

Ayrıca bu bağışlar, daha rahat arama yapmak, daha rahat okumak ve daha rahat yazmak için Wikipedia yazılımını geliştirmemize de olanak sağlayacak.

Biz, aramıza yeni gönüllüler katarak ve de birtakım kültür enstitülerinin stratejik birlikteliğini sağlayarak özgür bilgi hareketini dünya çapında geliştirmeyi üstlenmiş bulunmaktayız.

Wikipedia farklıdır. Tarihin gönüllüler tarafından yazılan en büyük ansiklopedisidir. Ulusal bir park veya bir okul anlayışından hareket ederek, reklamların Wikipedia’da yerinin olmadığını düşünüyoruz. Wikipedia’yı özgür ve güçlü tutmak istiyoruz. Ancak sizin gibi binlerce insanın desteğine ihtiyaç duyuyoruz. Sizi bize katılmaya davet ediyorum: Yapacağınız bir bağış Wikipedia’yı bütün dünya için özgürce devam ettirmemizi sağlayacak.

Teşekkürler,

Jimmy Wales

Kütüphane: Efesliler ve Biz

Bugün kütüphanedeyken, bir arkadaşım öğrencilerin kütüphaneye bilgisayarlarını getirmelerini yasaklamak gerektiği yollu birşeyler söyledi, şakayla karışık. Sebebi, internet erişimi olduğu için, öğrencilerin genelde MSN kullanmak için geliyor olmaları. Herkes tabii ki bu iş için gelmiyor. Ancak, başka bir açıdan bakarsak, kütüphaneye bu amaç için geliniyorsa dahi bunun yasaklanmasının faydadan çok zararı olur düşüncesindeyim.

Aklıma hemen Celsus Kütüphanesi geldi. Vakti zamanında Efeslilerin, o görkemi günümüze kadar ulaşmış olan Celsus Kütüphanesine insanların ayaklarını alıştırmak için kütüphanenin tam karşısına bir genel ev yaptırdıkları söylenir. Ne kadar gerçek bilemiyorum, ancak bir fikir olarak gayet kurnazca görünüyor.

Ülkemizde kitap okuma oranlarının yerlerde süründüğü zamanımızda, insanları kütüphanenin ambiansına alıştırmak için acaba bu tür kurnazlıklar yapılamaz mı?

22 Aralık 2008

TL'ye dönüş veya yediğimiz kazıklar

Hatırlanacağı gibi 1 Ocak 2005'te Yeni Türk Lirası olan para birimimiz, dört yıl aradan sonra tekrar Türk Lirası oluyor. Yeni ne var peki? 200 liralık banknotu saymazsak hiçbir şey. Peki ne gerek vardı? Muhtemelen vatandaşın hemen hemen tamamının habersiz olduğu bir konu var. Bu tür dönüşümler milyonlarca dolara mal oluyor. Siz sanıyor musunuz ki, para biriminin isminin değiştirilmesi öyle hemencecik, kolay bir biçimde oluyor. Bu iş, dediğim gibi milyonlarca dolara mal oluyor. Peki nereden geliyor bu milyonlarca dolar? Tabii ki cebimizden çıkan vergiler. BBC'ye bir demeç veren Dr. Selim Somçağ'a kulak verelim : "Yüksek meblağlı banknot niye basılır? Küçük meblağlı olanıyla birşey alamazsınız da ondan. Türkiye'de de 80'li yıllarda gördüğümüz gibi paranın değeri sürekli küçüldü mü bir işe yaramaz hale gelir ve çarşıya alışveriş yapmak için neredeyse bir bavul dolusu parayla çıkmak gerekir. İşte hükümet enflasyonun düşürüldüğünü göstermek için sıfırları paradan attı ama şimdi de 200 liralık banknot çıkardı. Bu bir çelişkidir."


Ortalık sapık kaynıyor...

Tesadüf mü demeli bilmiyorum, son zamanlarda üst üste üç tane telefon sapığı dadandı telefonuma. Eskiden beri de vardı, biliyorum ama bilindiği gibi genellikle telefon sapıkları kızların başına bela olurlar. Nedense artık erkeklere de el attılar...

Bunlardan bir tanesini şimdi sizinle paylaşacağım.

Tarih 5 Kasım 2008. Telefonuma 539 823 xx xx numarasından bir çağrı geldi. Numarayı tanımıyordum. Bir mesaj gönderdim: Kimsiniz? Biraz sonra cevap geldi: Sizin bir hayranizim tanismak istiyorum

Böylece aramızda uzun süren bir "muhabbet" başladı. Tabii muhabbetimiz mesajlaşma yoluyla oldu. Hiç sesli konuşmadık. Bu arada ben kız ismi kullanmaya karar verdim.

Ben: Hadi o zaman izin verdim, tanıt kendini
O: Ben universite Okuyorum edebiyat deyim ben Erdal
Ben: Ben de Ceyda hemşirelik okuyorum
O: Nerde OKUYORSUN KACINCI siniftasin
Ben: 3. Sınıf Yavuz Sultan Selim Üniversitesi, ya sen
O: Böyle uni varmi hangi ilde turksel nomaran varmi
Ben: Olmaz mı?. Çemişgezek’te. Turkcell’im var ama Recep İvedik’i protesto ettiğim için kullanmıyorum
O: Ask da kural olmaz …trksl ver de konusalim finans ekonomikde beni etkiledi isparta da okuyorum
(Şu muhteşem cümleye bakar mısınız: finans ekonomikde beni etkiledi. Üniversite okuyormuş. Türk Dil Kurumunun ödül vermesi gerekiyor.)

 Yanımdaki arkadaşımın Turkcell numarasını veriyoruz. Telefona bir çağrı bırakıyor...

Mesajlaşmaya devam:
O: Aslen nerelisin hangi univ de okuyorsun
Ben: Facebook var mı
O: Yok simdi msn var
Ben: Biz ilerledik kuzum.. Ne o öyle çağdışı şeyler. MSN falan. Bu arada aslımı ne yapacaksın. Sen kendini tam tanıt önce.
O: Aslen adiyamanliyim simdi isparta da edebiyat 3 siniftayim 21 yasindayim ya sen?
Ben: Şimdi uyuyorum MSN ver yarın konuşuruz
O: Msn ver bari yarin konusuruz

On dakika sonra:
Ben: O verdiğim Turkcell numarası arkadaşıma aitti. Ona bir daha gönderme
O: (Arkadaşımın telefonuna): Askim iyi geceler arkadasina selam soyle yarin goruselim

***

 Ertesi gün, 6 Kasım. Akşama doğru:
O: SLM ne Yapiyorsun AKSAM msn de konusalim mi?

Benden ses çıkmayınca 20 dakika sonra bu kez arkadaşımın telefonuna: Askim ne yapiyorsun niye cevab ver vermiyorsun merak ediyorum seni bu mesaji CEYDAYA lutfen soyle arkadasim

Saat 22:00 
Ben: Mrb erdal ya ben sana dün demedim mi arkadaşın o numara onu arama çünkü her zaman yanımda değil. Sen bana MSN ver ben seni eklerim canım. Ben de çok sıkılıyorum konuşmaya ihtiyacım var. Benim Turkcell var ama kontor yok sen bana yollasan konuşuruz. Hadi iyi akşamlar Erdal.

22:30 
O: Tamam bebegim kizma tatli canini erd-can@hotmail,com ikinci ögrenim yani gece okula gidiyorum gündüzleri de üni yemek hanesinde calisiyor seni ararim

***

İki gün sonra, 8 Kasım
14:54
O: Biri seni özlüyor
seni düsünüyor
seni seviyor
sensiz cok yalniz kim biliyor musun

iste o benim

15:02
Yalnizilk ne mavi derinlikleri olan bir denizde ne de sicak bir cölde olmaktir yalnizlik bu sehirde seni arayip da bulamamaktir.....

Benden cevap yok. Bu sefer saat 21:00'de arkadaşımın telefonuna:
CEYDA niye mesajlarima cevap yazmiyorsun sen zalim olamazsin bekliyorum seni

21:07, Tekrar arkadaşımın telefonuna
Arkadasim seni de rahatsiz ettigim icin ozur dilerim anla beni.......

Bundan sonra ses seda çıkmadı. Şimdi, bu yazıyı yayınladıktan sonra kendisine bir mesajla haber vereceğim. O da okusun. Sizden gelen geribildirimler sonucu belki telefon numarasını da veririm.

21 Aralık 2008

Dil'i seviyorum

Fenike
İbrani Yunan Latin Arap
aleph alef alfa a elif
bet bet beta b be
gmel gmel gamma c cim
dalt dalet delta d dal

19 Aralık 2008

Hayvan olduğunuzu biliyor muydunuz?

Muhtemelen biliyordunuz. Yani en azından daha önce Aristoteles'in "İnsan düşünen bir hayvandır" sözünü, Hababam Sınıfı'nda bile olsa bir kez duymuşsunuzdur.

Evet insan düşünen bir hayvandır. Tabii burada, bu kısa yazıda Aristoteles'in felsefesine girme imkanı yok, girdik mi çıkamayız. Hem, ben Aristoteles uzmanı da değilim zaten. Bu bir tarafa. Meselemiz de zaten felsefe değil şimdi, dil.

Evet, bu yazıda hayvan kelimesinin etimolojisi üzerinde duracağım. Biraz sonra hepiniz birer hayvan olduğunuzu anlayacaksınız böylece.

Şaka bir yana; Hayvan sözcüğü Arapça kökenli olup, hay (hyy/hyw) kökünden türemiştir. Bunun için kabaca can diyebiliriz. Dolayısıyla, hayvan da canlı anlamına geliyor.

Aynı şey Batı dilleri için de söz konusu. İngilizce'de hayvanın animal demek olduğunu biliyorsunuz. Keza Fransızca'da da. Bu kelime de Grekçe rüzgar demek olan animos sözcüğünün Latince'de ruh, nefes... anlamlarına gelen animus'a dönüşmesinden türemiş ve ortaya, yaşayan şey, nefes alan şey anlamlarına gelen animale çıkmıştır. Türkçe'ye de geçmiş olan animasyon (animation) kelimesinin canlandırma demek olduğunu hatırlaynız.

Görüldüğü gibi bayanlar baylar, hepiniz bu dünyada canlı birer varlık olduğunuz sürece hayvansınız. Ha, hayvan olmak kulağa hoş gelmiyorsa, animal de olabilirsiniz, sorun değil.

Bir sonraki yazıya kadar sağlıcakla kalın sevgili hayvan dostlarım...

Karıncalar

Onlar,
evimizin avlusuna yuva yapmış
karıncalar.
Her gün sabah erkenden kalkıp
işe koyulurlar.
Ne bir kaytarma, ne oyun bozma,
onlar işlerini severek yapmaktalar.
Kimseye muhtaç olmadan,
mutlu mutlu yaşarlar
evimizin avlusuna yuva yapmış
sevgili karıncalar.

Türkiye değişiyor

“Resmini millet doya doya yüzüne tükürsün diye basıyoruz” diye yazmışlardı Cumhuriyet’in birinci sayfasındaki fotoğrafının altına...1951 yılıydı.Fotoğraftaki adam, Nâzım Hikmet’ti.Hapislerde çürütüleceğine, öldürüleceğine inandığından Türkiye’den kaçıp Sovyetler’e sığınmıştı.“Nâzım da Moskofların şakşakçı peyki oldu” başlığıyla çıkmıştı Cumhuriyet...Şimdi Nâzım, ders kitaplarında “Türkiye’nin en büyük şairlerinden biri...”
Cumhuriyet’in de gözdesi...
* * *
"Zaman değişir; biz de onunla değişiriz." Değişir değer yargılarımız, görüşlerimiz... Dünkü “vatan hainleri”ni gün olur “kahraman”a çeviririz. Nâzım’ın “hain” ilan edildiği yıl, Yaşar Kemal de bir kuşağın canına okuyan 142. maddeden (“sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü tesis... vs”den)
Kozan Cezaevi’nde yatıyordu. 142. madde çöplükte bugün... Yaşar Kemal, Cumhurbaşkanı’nın sofrasında...
* * *
Yılbaşında TRT, 24 saat Kürtçe yayına başlıyor; inanabiliyor musunuz? Daha 10 yıl önce “Yeni albümüme Kürtçe bir parça koyacağım” dedi diye Ahmet Kaya‘nın nasıl linç edildiğini hatırlıyor musunuz?
Ahmet Kaya mezarda şimdi; ama Kürtçe, devlet televizyonunda...
* * *
Ermeni meselesi de bu toplumun el sürülmez tabularından biriydi. Bugün bir grup aydın, bu tabuyu vicdanla kırıyor; “1915’te Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı Büyük Felaket” konusunda “Ermeni kardeşlerinin duygu ve acılarını paylaşıyor, özür diliyor”. Dışişleri Sözcüsü “Açık bir toplumda her konu rahatça konuşulabilmeli” diyor. Hrant Dink’i anmanın vaktidir: “Bu, siyasal bir konu değil, bir vicdan meselesidir” diyen oydu... Hrant mezarda şimdi... ve onun barış çağrılarıyla gömüldüğü toprak, ilk kez bir kardeşlik mesajı veriyor.
* * *
Sırada 6-7 Eylül olayları var. Tomris Giritlioğlu’nun yeni filmi “Güz Sancısı”, Türk siyasi hayatının bir başka utanç sayfasıyla hesaplaşıyor. CHP lideri, kıyafeti kötü diye Âşık Veysel’i Atatürk Bulvarı’na sokmayan “tek parti” dönemini eleştiriyor. Aleviler, uzun bir mücadele sonunda inandıkları gibi ibadet edip çocuklarına kendi inançlarına saygılı bir eğitim verebilme haklarını devlete nihayet kabul ettiriyorlar. Dokunulmazlığıyla nam salmış bir emekli paşa, mahkeme önünde kanlı bir geçmişin hesabını veriyor. Türkiye değişiyor.
* * *
Amerika’da Obama’yı iktidara taşıyan sihirli sözcük “değişim”... Bir “isim”den çok bir “fiil”, bir ihtiyacın, bir özlemin ifadesi... O rüzgâr, sessizce Türkiye semalarında esiyor şimdi... Rengârenk bir toplumu tek tip elbiseye tıkmaya çalışan statükocuların uykularını kaçırsa da, yeni “Tükürün!” kampanyalarına yol açsa da, kimi öncülerin canına mal olsa da, canlar alıp canlar yakarak, tabuları tabutlara çakarak, dipten ve ağır aksak, geliyor değişim...
Can Dündar
(Buradan)

15 Aralık 2008

Öldüğümüz için sizden özür dileriz

Sabah, harika bir günün habercisiydi. 3 Ağustos günü saat 6.15'te, Brüksel Zaventem Havaalanı'nda kızıl bir güneş göküzüne yükselmekteydi. Sabena Havayolları'na ait Boeing 747 tam saatinde havaalanına indi. Beyaz giyssili bir kontrolör, uçağın durup yerleşmesini sağladı, ardından da yolcular, kendilerini bekleyen iki otobüse ulaşmak için uykulu gözlerle merdiven inmeye başladılar.
Uçağın sol iniş takımı kasasından bölmeye yapışmış bir elin üç parmağı sarkmaktaydı. Kontrolör daha yakına gelince, iniş takımı kasasında iki çocuğun cesedini buldu: Siyah ve narin, yüzleri korkuyla kasılmış, soğuktan büzüşmüş iki küçük ceset... 14 ve 15 yaşlarında, üstlerinde sandalet, gömlek ve bir şorttan başka birşey olmayan Fodê Tourê Keita ile Alacine Keita adlı iki Gineli çocuk.
Bir Boeing 747'nin iniş takımı ana kolsasının on altı büyük tekeri vardır. İki metre yüksekliğinde geniş bir bölmedir burası. Ancak pilot kabininden kontrol edilebilir. Fakat uçak pistteyken, kontrolörlerin gözünden kaçmayı becerebilen herkes iniş takımları kasasına tırmanabilir.

Boeing 747 yaklaşık 11.000 metre yükseklikte uçar; bu yükseklikte uçak dışı ısısı -50 derecenin de altındadır. İki küçük, uçağa Conakry inişi sırasında tırmanmış olmalılar.
Kontrolör, Fodê'nin gömlek cebinde kötü bir el yazısıyla yazılmış ama özenle katlanmış bir not bulur: "Gördüğünüz gibi yaşamımızı feda edip kurban oluyosak, nedeni Afrika'da çok acı çekiliyor olması ve Afrika'daki savaşı bitirmek, sefalete son verebilmek için size ihtiyaç duymamızdır. Ayrıca, okumak istiyoruz. Afrika'da, sizin gibi okumuş insanlar olabilmemiz için bize yardım etmenizi istiyoruz. Siz saygı duyduğumuz büyüklerimizden size böyle bir mektup yazmaya cüret ettiğimiz için de özür dileriz. Afrika'daki gücümüzün zayıflığından ötürü sizden başka şikayet edebileceğimiz kimsemiz olmadığını da unutmayın."
Jean Ziegler, Dünyanın Yeni Sahipleri ve Onlara Direnenler.

13 Aralık 2008

Sone 116

mutlu birleşmesine hiçbir engel yok bence
gerçekten sevenlerin. sevgi demem sevgiye
bir döneklik yaparsa bir değişme görünce,
başka yola saparsa sevgili saptı diye:
hayır, sevgi besbelli sağlam bir nirengidir,
boraları gözler de sallanmaz, göğüs gerer,
gemilere yön veren yıldızların dengidir,
değeri bilinmeden başı ta göğe erer.
zamanın soytarısı değildir sevgi asla,
gül yüzlüler göçse de orağına düşerek
o değişmez kısacık günlerle haftalarla,
direnir ve kanatlanır mahşerin ucuna dek.

yanılıyorsam bunda ve çıkarsa yanlışım,
ne hiç kimse sevmiştir, ne ben şiir yazmışım.

Shakespeare
Çev.: T. S. Halman

6 Aralık 2008

Yaylının Atları

Ne var ki yolculukta,
Her sefer ağlatır beni,
Ben ki yalnızım bu dünyada?
Bir sabah kızıllığında
Yola çıkarım Uzunköprü’den;
Yaylının atları şıngır mıngır;
Arabacım on dört yaşında,
Dizi dizime değer bir tazenin,
Çarşaflı, ama hafifmeşrep;
Gönlüm şen olmalı degil mi?
Nerdee!...
Söyleyin ne var bu yolculukta?

Orhan Veli

5 Aralık 2008

"Devlettir, keser de asar da"...

NTVMSNBC'nin Foto-Röportaj adlı bir köşesi var. Rast geleniniz vardır belki. Fatih Pınar, günlük hayatın belirli konularında, çektiği fotoğraflara onlarla ilgili sesler bitiştirerek hazırladığı animasyonları sergiliyor burada. Benim en çok hoşuma giden, haliyle de en çok izlediğim Şefik hayatından memnun adlı olanı. Şefik Baydar bir çöp toplayıcı. Van Başkale'den gelmiş. Röportajın adı gibi, gerçekten de hayatından memnun görünüyor. Hem de öyle bir memnun ki... Para hırsı, mal hırsı hiç kalbimde yok diyor. Tek hayali memlekete dönüp Van Gölü kenarında bir ev yaptırmak ve oradaki fakirlere yardım etmek.

Her neyse... Benim asıl söylemek istediğim bu değil. Şefik röportajın bir yerinde, devletle ilgili hiçbir sorununun olmadığını söylerken şunları ekliyor:Devlettir, keser de, asar da, bağışlar da...

Ben şunu söylüyorum: Şefik'teki bu zihniyet olduktan sonra insanda, elbette ne devletle ve ne de başka herhangi bir şeyle sorunu olabilir. Şimdi aklımda çok şeyler var, yazarsam sabaha kadar bitmez herhalde. Devlet felsefesine hiç girmeyeyim şimdi. Kısaca şunu diyeyim, Biz Doğu toplumlarında, biliyorsunuz Devlet babadır. Devlete karşı insanların boynu kıldan incedir. Kısacası vatandaş devlet için vardır. Oysaki Batı toplumlarında bunun tam aksine devlet vatandaş için vardır. İki dünya arasındaki en büyük ve en belirgin fark bu. Hal böyleyken aramızdaki binlerce, hatta milyonlarca Şefik için devlet asar da keser de. Bilmiyor ki devletin varlık nedeni, kendisi...

Röportajı buradan dinleyebilirsiniz.

4 Aralık 2008

Kirli Beyaz

haylaz bir adamdan da başlanabilir sevmeye
Tertemiz kağıtlara mürekkep dağıtır da
sonra gelip yıkanır teninle

kara bir adamdan da başlanabilir sevmeye
upuzun yola düşse gece korkar da
sonra gelip sığınır gölgene

ucuz bir adamdan da başlanabilir sevmeye
tepeden tırnağa yağma durur da
hep 'bir dostluk' kalır geriye

Enver Ercan

2 Aralık 2008

Free

We live free
Air is free, clouds are free
Valleys and hills are free
Rain and mud are free
The outside of cars
The entrances of cinemas
And the shop windows are free
Bread and cheese cost money
But stale water is free
Freedom can cost your head
But prison is free
We live free

Orhan Veli Kanik
Translated by Bernard Lewis (1982)

1 Aralık 2008

Acı bir tebessüm

Tebessüm eğer içten değilse, inanmayın ona, tutup çöpe atın.

Tebessüm gerçi, içten değilse tebessüm de değildir ya.

Gelin görün ki içten olan her tebessüm de acıdır. Hem de ne acı!

Lawrence Durrel, "Bütün genç insanlar gibi ben de dahi olmak için yola çıktım, ama acı dolu bir tebessüm engelledi." diyor.

Acı dolu.

28 Kasım 2008

Makyaj...

Tüm okurlara merhaba... Gördüğünüz gibi blogu traş ettim. Sıkılmıştım eski yüzünden. Galiba sizler de sıkıldınız. Bakalım bundan ne zaman bıkacağız...

26 Kasım 2008

Kökler

Naçizane, benden de aforizma türü şeyler çıkıyor arada. Bir parıltı var anlayacağınız. Geçenlerde, Ege'ye dönünce bir süredir beni görmemiş olan yakınlarım imajımı değiştirmiş olmama çok hayıflandılar. Bilhassa Bodrum'daki akraba ve arkadaşlar, o güzelim bıyığıma nasıl kıymış olduğumu, üzülerek sordular birkaç kez. Sorun değil tabii. Kökü her nasılsa bende. Konu da bu zaten. Kökler.

Bodrum'dan Muğla'ya geçtim, burda da her gören sordu, hayıflandı. Ya da öyle olmaya çalıştı. Her neyse. Bir arkadaşım da bu minval üzere üzüntüsünü dile getirirken nasıl olduysa dilimden şu vecizeler dökülüverdi: Esas olan köklerdir. Kökler sağlam olduktan sonra gerisinin hiç önemi yok. Gider, gelir. Sen, her daim kökleri tutmaya bak.

Söz arası, yüzüm öyle verimli, öyle bitek ki... Tohum atsanız hasat kaldırırsınız, o derece. Şimdiye kadar hangi berberin koltuğuna oturdumsa benim sakalım gibisini daha önce görmediğini söyledi. İstisnasız her berberden duydum bunu.

25 Kasım 2008

Besbelli

Besbelli ölümüm sabahleyindir,
İlk ışık korkuyla girerken camdan.
Uzan baş ucumda perdeyi indir,
Mum olduğu gibi kalsın akşamdan.

Sonra koş terlikle haber vermeye,
‘Kiracım bu sabah can verdi’ diye.
Üç beş kişi duysun ve belediye,
Beni kaldırmaya gelsin odamdan.

Evden çıkar çıkmaz omuzda tabut,
Sen de eller gibi adımı unut;
Kapımı birkaç gün için açık tut,
Eşyam bakakalsın diye arkamdan.

Ahmet Kutsi Tecer

24 Kasım 2008

Hakikaten de Traduttore Traditore

Edward Said'in Orientalism adlı eserinin ilk paragrafı:

On a visit to Beirut during the terrible war of 1975-1976 a French journalist wrote regretfully of the gutted down town area that "it had once seemed to belong to... the Orient of Chateaubriand and Nerval."

Ve iki ayrı Türkçe çevirisi

I
1975-76'daki korkunç iç savaş sırasında Beyrut'ta bulunan bir Fransız gazeteci, yerle bir olmuş kent merkezi için, "burası bir zamanlar Chateaubriand ile Nerval'in şarkına... aitmiş gibi görünürdü" diye yazmıştı yana yakıla.
Berna Ülner, Metis Yayınları

II
Beyrut'ta 1975-1976 yıllarının korkunç iç savaş günlerini yaşayan bir Fransız gazetecisi harab olmuş eski şehrin yıkıntıları önünde üzüntü ile şunları söylüyordu: "Burası vakti ile Chateaubriand ile Nerval'in sözünü ettiği Doğu'ya benziyordu."
Nezih Uzel, İrfan Yayınevi

23 Kasım 2008

"Sinema Bir Şenliktir"

Sinema filmi nedir? Sanırım bu soruya birbirinden farklı hiç olmazsa üç cevap bulunabilir. Ben kendi kafamdan, hemen şu anda doğaçlama bir-iki cevap vereyim mesela.

Teknik bir tanım olarak; Film, kamera, ses kaydedici gibi aletler kullanılarak, önceden yazılmış bir senaryonun/öykünün, bir yönetmen idaresinde oyunculara oynatılıp, bunun, daha sonra izlenmek üzere kaydedilmesine sinema denir. Ne derece iyi oldu bilmiyorum, pek önemi de yok zaten. Bu arada, etimoloji tutkunu biri olmama rağmen sinema kelimesini şimdiye kadar her nasılsa merak etmemişim. Şu an bu satırları yazarken daha bu kelimenin kökeni hakkında bir bilgim yok. Biraz sonra araştırırım. Latince ya da Grekçe gibi duruyor oradan.

Bir başka tanım olarak; Hayatın her alanından konular üzerine çekilen ve eğlence amacı güden, bir boş zamanı doldurma etkinliğidir sinema.

Bir diğer tanım olarak; İnsanların kitap okuma vb. etkinliklerinde olduğu gibi kültürlenmelerini amaçlayan bir uğraşı alanıdır.

Daha başka bir tanım olarak; Sinema bir propaganda aracıdır.

Şimdi tanımları bırakalım da bir tarafa, ben naçizane, sinemadan ne anlıyorum esas olarak, onu anlatayım. Efendim sinema benim için, ilk akla gelen anlamıyla bir eğlence aracı değildir. Kısaca, boş zamanı doldurma aracı değildir. Ama diğer anlamıyla tabii ki büyük bir eğlencedir. Sinema kültürlenmek için birebir bir araçtır bence. Sonra, son tanımda dedim, bir propaganda aracıdır. Tabii propaganda sözcüğü negatif bir anlam çağrıştırıyor olabilir ilkin, çünkü propaganda bir dayatma anlamı da içeriyor. Ama irade sahibi bir insan için bir önemi yok bunun. Pozitif olmuş, negatif olmuş, kişi nasıl bir duruş sergiliyorsa ona karşı, propaganda o biçim bir nitelik alır. Demek istiyorum, sinema film(ler)i istediği kadar propaganda içersin, onu izlemek veya izlememek senin elinde. Dahası, izlersen bile etkilenmek veya etkilenmemek senin elinde. Hem, propaganda ille negatiftir diye bir şey de yok zaten. Mesela kültürünüzü tanıtmak amaçlı, propagandasını yaparsınız, bunun neresi kötü.

İşin tam da burasında söylemek istediklerimden birini söyleyeyim. Ben dünyanın farklı kültürlerini sinema aracılığıyla öğrenmeye çalışırım ve bu çok zevklidir. Örnek: Çingeneler Zamanı’nı sadece gülüp eğlenmek amaçlı da izleyebilecekken, Çingenelerin yaşamını, geleneklerini, kültürünü anlamaya, öğrenmeye çalışırım. Bununla da kalmam filmdeki o Balkan Çingeneleriyle bizim buradaki Çingeneleri, film bir taraftan devam edip giderken, kafamdan sessiz-sedasız karşılaştırırım. Neticede, film bitmiş olduğunda az ya da çok, bir şeyler edinmiş olduğumu bilirim. Bunu elbette kitap okuyarak da yapabilir insan, evet, ama malzeme görsel oldu mu tadı bir başka oluyor.

Bir de kitap ve sinemanın birbirini tamamladığına inanırım. Hem de öylesine içten inanırım ki. Çoğu kimse bu görüşümü paylaşmayabilir tabii ki, ancak bunun benim için geçerliliği yüzde yüz. Örnek vereyim: Bir devrin ya da bir ülkenin tarihini kitaplardan okuyorsunuz, o zamanı ya da o yeri bir de sinemadan, ama bilinçli bir gözle, izlediniz mi, kanaatimce okuduğunuz o metinlerden iki kat verim alırsınız. Aynı şekilde bir kültür, bir coğrafya, bir olay, bir mekan, bir insan, bir toplum vs. hakkında okuduklarınızı, eğer kaliteli filmlerle desteklerseniz değmeyin gitsin. Bir örnek daha: Belki ondan başkasının hiç aklına bile gelmiyordur, Çetin Altan’ın hep söylediği, biz okullarda tarih derslerinde hep şanlı tarihimizle yatıp kalkarken sürekli göz ardı ettiğimiz ya da bazılarımız için, görmek istemediğimiz bir şey var: Tarih şanlı zaferlerden ibaret değildir. Osmanlı orduları bilmem nerenin kapılarına, nerenin pencerelerine dayanıyorken, yedi iklime, üç kıtaya yayılıyorken, kim bilir o esnada mesela Iğdır’ın bir köyünde insanlar ne yapıyorlardı? Ne yiyip ne içiyorlardı? Huzurlu muydular? Daha da önemlisi, üç kıtaya yayılmanın onların hayatında ne gibi bir önemi ve ne kadar değeri vardı? İşte mesela, Derviş Zaim’in Cenneti Beklerken’ini izleyince üstat Çetin Altan’ın bu meseleleri aklıma geliverdi. Böyle olunca da sorgulama, araştırma, her birşeye hemen inanıp kapılmama, kendi aklıyla hareket etme vs… Sinemaya işte bu gözle bakmalıyız.

Sinema ile ilgili söylemek istediğim bir şey daha var. Hollywood’u şu yeryüzünde duymayan insan kalmadı herhalde. Baksanıza, Türkçe Microsoft Word Hollywood’u yabancı bir kelime saymıyor bile. Hollywood bir tür fabrika oldu çıktı, geride bıraktığımız yüzyılda. Fırıncının makinasından nasıl ekmek çıkıyorsa Hollywood’dan da öyle film çıkıyor. Eh, dünyanın süper gücünün sineması da süper olur, bunda şaşılacak bir şey yok. Fakat buradan çıkan filmlerin çoğu kanımca-kanaatimce izlenesi değil. Yadırganacak bir tarafı da yok bu kanaatin: Nerede çokluk orada bokluk. Yani yılda bilmem kaç yüz tane, bin tane film, hepsinin güzel, izlenesi olması teorik olarak da pek mümkün değil. Ama asıl şuna bakıyorum: Hollywood sineması izleyerek söz konusu ettiğim kültürlenme beklentisine girerseniz umduğunuzu bulamayabilirsiniz. Çünkü bu fabrikadan çıkan filmlerin büyük bir çoğunluğu çerez niyetine eğlence amaçlı, boş vakit doldurma aracı. Bu nedenlerden ötürü, bilhassa son zamanlarda, neredeyse hiç Hollywood filmi izlemiyorum.

Peki neler izliyorsun? Şimdi de bu mesele üzerinde biraz durayım. Ama galiba yazı biraz uzadı, bunu da izninizle yarına bırakmak istiyorum. Daha sinema’nın etimolojisini araştıracağım.

15 Kasım 2008

Aydınlık

Hiçbir vakit tam karanlık değil gece
Kendimde denemişim ben
Kulak ver dinle
Her acının sonunda
Açık bir pencere vardır.
Aydınlık bir pencere
Hayal edilecek bir şey vardır
Yerine getirilecek istek
Doyurulacak açlık
Cömert bir yürek
Uzanmış açık bir el
Canlı canlı bakan gözler vardır
Bir yaşam vardır yaşam
Bölüşülmeye hazır.

Paul Eluard

14 Kasım 2008

Katranın Formülü

Başka bir gün röportaj yapmak için gelen gazetecilere, "Katranın formülü nedir?" diye sordu. Kimse yanıtlayamayınca, bastonunu kaldırarak şöyle dedi: "Ben bastonu alır, katrana sokar çıkarırım, elli bin dolar eder. Bunu siz yaparsanız deli derler. İşte aramızdaki fark budur."
Ara Güler, Salvador Dali'yi anlatıyor
Kaynak: Üç Fotoğrafçı, Jerry Schatzberg, Ara Güler, Şakir Eczacıbaşı, İKSV Yay. 

13 Kasım 2008

Küçük Kara Balık

Notos Öykü'nün, 'İyi bir kitaplık nasıl kurulur?' dosya konulu Haziran-Temmuz 2008 sayısında kimi yazarlara 'İyi bir kitaplıkta bulunması gereken 20 kitap'ın hangileri olduğu sorulmuş, onlar da sıralamışlardı kitapları. İşte oradaki yazarlardan biri, adını şimdi hatırlayamıyorum, Küçük Kara Balık'ı da koymuştu iyi bir kitaplıkta bulunması gereken 20 kitaplık listesine. Hem kitabı hem de yazarı Samed Behrengi'yi ilk defa duydum. Ne yalan söyleyeyim, bir an utandım. Ama izninizle bu utancımda kendime ortak etmek istediklerim var: Mesela ilkokul, ortaokul ve bugüne kadar bana ders vermiş bilumum öğretmenlerim. Ama özellikle Türkçe ve edebiyat dersi öğretmenlerim. Konuyu daha da genelleştirecek olursak eğitim sistemimiz. Ama üzerinde durmuyorum. Eninde sonunda bu beni ilgilendirir. Yani haberim olsaydı işte bir şekilde, değil mi?

Gelelim kitaba... Kitabı duyduktan sonra işkillendim, merak ettim. Girdim internete araştırdım. Hayret, ne kadar çevirisi varmış böyle. Bir kitap satış sitesinde dokuz  farklı yayınevinin bastığı Küçük Kara Balık var. Geçen gün kitapçıya gittim. Bir roman aradığımı söyledim, Küçük Kara Balık diye. Adam raftan minicik bir kitap alıp elime vermez mi? Şaşırdım. İnternette sayfa sayısına bakmamıştım. Hepi-topu kırk sayfalık birşey. Her neyse... Eve geldim okudum. Küçük Prens kadar olmasa da onun tadında birşey.

Yazarın kısacık yaşamını okuyunca daha da şaşırdım. İranlı Samed Behrengi sadece yirmi dokuz yıl yaşamış. (1939-1968) Üzülmediğimi söylesem yalan olur. Daha uzun yaşasaydı çok güzel romanlar yazardı belki, kim bilir.

12 Kasım 2008

Guantanamo Kapatılsın!

Time Dergisinin web sitesinde yer alan bir ankette "Obama başkan olduğunda ABD'nin Guantanamo'daki hücrelerini kapatmalı mı?" diye sorulmuş.  Resimde de gördüğünüz gibi, Kuzey Dakota hariç tüm eyaletler ve dünya, soruya "Evet" karşılığını vermiş. 

Çingeneler Zamanı

Eğer bu filmi henüz daha izlememişseniz, ne diyeyim, çok şanssızsınız. Ama kafanıza takmayın, çünkü istediğiniz an izleyebilirsiniz. Tabii eğer yaşadığınız yerde bir CD kiralayıcısı varsa. (Gerçi son yıllarda her tarafta türedi CD'ciler ama böyle filmler bazen olmayabiliyor.) Her neyse.. Bir an önce bir yerlerden bulup izlemenizi şiddetle tavsiye ederim.

Filmi Emir Kusturika, ünlü Boşnak yönetmen, yönetiyor. Müzikleri ise Goran Bregovic'e ait. Belki de, aslında belkisi fazla, bu filmi bu kadar sevmemde en çok Bregovic'in etkisi oldu. Çünkü müzik filmin dokusunu öyle bir tamamlıyor ki! Çingenelerin o renkli yaşamını anlatmaya kelimeler yetmez bence. Sonra Balkanlar... Çok merak ediyorum bu coğrafyayı. Balkanları konu alan ya da burada çekilen bir film izlediğimde pürdikkat kesiliyorum. En ufak ayrıntı bile o kadar önemli oluyor ki! Hani, sanki gidip görmüşüm gibi geliyor bazen. Yarın da Transilvanya’yı yazacağım zaten.

Filmin konusunu vs. yazmayacağım elbette. Dedim ya, bulun izleyin. Sizlere müziğini bırakıyorum. Dinleyiniz.


11 Kasım 2008

Bir düşüm var...

I have a dream/Bir düşüm var. Böyle diyordu Martin Luther King. Amerikalı siyahi rahip ve Yurttaş Hakları Hareketi aktivisti. 45 yıl önce.

Bir düşüm var. Günün birinde Georgia'nın kızıl tepelerinde eski kölelerin çocuklarıyla eski köle sahiplerinin çocukları kardeşlik sofrasına birlikte oturacaklar.

Göründüğü kadarıyla Luther King'in düşü, an itibariyle gerçekleşmiş bulunuyor. Düşler gerçekleştiklerinde gerçi, tılsımlarını yitiriyorlar, o ayrı mesele.

Amerika'da 2008 seçimleri için Demokratların adayı Barack Obama aylardır dünyanın gündemindeydi. Türkiye'nin de tabii. Bu sempatik ve enerjik genç siyah adam seçim kampanyasının başlarında kendisi hakkında yayılan dedikoduları kısa bir süre içinde zekice ve de sessizce bertaraf etmeyi başardı ve önce kendi partisi içinde Hillary Clinton'ı, sonra da Cumhuriyetçi aday John McCain'i yenerek başkan seçilmeyi başardı. Böylece Amerika Birleşik Devletleri tarihinin ilh siyah başkanı oldu.

Hiç kuşku yok ki Obama, dünya demokrasi tarihi içindeki yerini alacaktır. Amerika'nın negroları çok çekti çünkü. Afro-Amerikanların görece rahat bir nefes almaya başladıkları tarih, çok değil, yarım yüzyıl öncesi. Fazla uzağa gitmeye gerek yok, daha üç yıl önceki Katrina kasırgası sırasında siyahların Bush hükümetince nasıl ayrıma uğradıklarını gördük.

1776'da Philadelphia'da toplanan kongrenin Birleşik Devletler'i kurarken yayınladığı Bağımsızlık Bildirgesi'nin hemen başında "Tüm insanlar eşit yaratılmışlardır." yazar. Ama işte insan bu. Yazılanlara çoğu zaman uymuyor. Rüyalar da güzel olmasına güzel de gerçekleşmeleri bedel istiyor, emek istiyor. Yine de insanların düşlere sahip olması ve tamamının olmasa da bir kısmının bu düşlerin gerçekleşeceğine inanması çekilen çilelerin ve verilen emeklerin karşılığı oluyor.

Martin Luther King gördüğü düşü insanlarla paylaştığında Obama iki yaşındaydı. Ve o belki de Luther King'in gördüğü düşün birgün gerçekleşeceğine en çok inananlardan biriydi.

Şimdi düş bitti. Yeni bir sabah başlıyor. Bakalım Amerika'nın ilk siyah başkanı Obama neler yapacak. Umarız tüm dünyayı güzel bir gün bekliyordur.

10 Kasım 2008

İki gözüm

Do you know the relation between your two eyes? They blink together, they move together, they cry together, They see things together and they sleep together. Even though they never see each other. Friendship should be just like that!

İnternetten.

Kasımda aşk başkadır...

8 Kasım 2008

Her gördüğünü yapacak mısın yani?

Tuz yüklü bir eşek çaydan geçiyormuş, ayağı kayıp suya yuvarlanmış. tuz suda eriyivermiş. Eşek kalkıp da yükünün hafiflediğini görünce ayağının kaydığına pek sevinmiş. Bir gün de sahibi o eşeğe sünger yüklemiş. Eşek yükün suda hafiflediğini öğrendi ya! Çaya varır varmaz ayağı kaymış gibi suya serilivermiş. Süngerler suyu içtikçe şişmiş, şişmiş ağırlaşmış; o kadar ki eşek bir türlü kalkamamış, ölüp gitmiş.
Aisopos (Ezop)
Çev.: Nurullah Ataç


Bir başka versiyonu:


Bir eşekçi, elinde asa,
Bir Roma imparatoru edasıyla
Sürüyormuş uzun kulaklı iki düldülü.
Biri sünger yüklü, bıraksan uçacak;
Öteki ağır aksak,
Sırtında şişeler varmış gibi
Tıka basa tuz doluymuş küfeleri.
Bizim üç ahbap çavuş az gitmiş uz gitmişler
Dere tepe düz gitmişler
Varmışlar geçit veren bir ırmağa
Ve bakın orda neler gelmiş başlarına.
Oysa her gün de geçerlermiş aynı yerden
Eşekçi sünger yüklü eşeğe binmiş
Sürmüş tuz yüklüsünün ardından
Gel gör ki bu öndeki eşeğin
Keyfince yürüyesi gelmiş
Ve ayakları yerden kesilmiş.
Tekrar su yüzüne çıkınca da
Kaçmış gitmiş hoplaya zıplaya.
Neden derseniz, sularla cenkleşirken
Öylesine erimiş ki sırtındaki tuz,
Tüy gibi hafif bulmuş kendini birden
Uzun kulaklı dostumuz.
Sünger yüklü öbür dostumuz da
Aynı yolu tutmaya kalkmaz mı!
Koyun gibi uymuş başkasının kafasına
Gırtlağına kadar battığı sularda
Kendisi, eşekçi ve sünger
Bir hayli su içmişler:
— Sünger içer de biz içmez miyiz?
Demiş eşekle eşekçimiz.
Ama sünger öyle hızlı içmiş
Ve öylesine ağırlaşmış ki birden
Kıyıyı bulamamış eşek bu kadar yükle;
Üstelik eşekçi de bir yandan
Sıkı sıkı sarılmış boynuna can havliyle
Ha boğuldu, ha boğulacaklarken
Gelmiş, canlarını kurtarmış birisi
Kimmiş gelen, önemli değil orası.
Şu dersi aldık ya, o yeter bize:
Herkesin gidişi bir olmamalı,
Her gördüğünü yapanın yamandır hali.
Buydu demek istediğim başlarken söze.

La Fontaine
Çev: Sabahattin Eyuboğlu

4 Kasım 2008

Yazar Öldü

O gün sahilden ağır ağır denize açılan adam, diyelim ki bugün şişmiş bir biçimde kıyıya vursaydı ne yapardık diye düşündüm. Kabus bu ya! Hatta bir tren istasyonunda yolculara mektuplar dizen ve okura hoşgörüyle veryansın eden o adamla şu beyaz mantolu adam arasında ya bir bağ varsa; Üstelik bu bağ kadim ve hatta biyolojik bir bağsa, o zaman şunu da diyebiliriz herhalde dedim: Yazar gerçekten öldü.
Roland Barthes

3 Kasım 2008

Söz gümüşse...

Two little dogs sat by the fire
Over a fender of coal dust;
Said one little dog to other little dog,
"If you don’t talk, why, I must"

From Mother Goose

2 Kasım 2008

Beklemeler

Anlamsız bakışlarla
birbirine bakan gözler,
bir kontak hareketiyle
çekip gittiler.

Akşamüstü soğuğunda
üşüyen bedenler,
dolmuş camından
bakakalan bekleyenler,
şoförün bir hareketiyle
gözden kaybolup gittiler.

05.04.2005

1 Kasım 2008

Herakleitos'a İtirazım: Öküzlerin Mutluluğu

Şöyle diyor Herakleitos:
Si felicitas esset in delectationibus corporis, boves felices di ceremus, cum inveniant orobum ad comedendum.

Anlamı şu:
Mutluluk bedensel hazlardan kaynaklanmış olsaydı, öküzler yemek için burçak bulduklarında, onlara mutlu varlıklar derdik.

İyi de, yemek için burçak bulan bir öküze mutlu demeyeceğiz de ne diyeceğiz? Bana göre yiyecek bir tutam burçağı olan bir öküz dünyanın en mesut öküzüdür. Bir öküzün dünyaya gelmekteki amacı nedir? Hayattan beklentileri nelerdir? Dünyaya bakışı nasıldır? Bu sorular üzerinde düşündüm bir süre, bulduğum cevaplar pek de öyle üzerinde durulacak türden komplike cevaplar değil.

Nedir yani, bir öküz eninde sonunda bir hayvandır. TDK sözlüğünde de şöyle tanımlanır: Çift sürmekte, kağnı çekmekte kullanılan, etinden yararlanılan, iğdiş edilmiş erkek sığır. Bir öküzün görünürde bir varlık/varoluş amacı yoktur. Siz ister felsefi, ister dini bir açıklama yoluna sapın, öyle insanın varoluşunu irdelerkenki gibi bir labirente girmezsiniz. Hem sonra, öküz akıldan da yoksun olduğu için ne düşünme, ne karar verme ve ne de iradesiyle eyleme gücüne sahiptir. En son kertede insanların ihtiyacı için vardır. Bu kadar. Şimdi, bu noktadayken kalkıp bir öküzün mutluluğunun çok zor olduğunu söylemek haksızlık olmaz mı? Bir öküzün gündelik hayat çizelgesi de son derece basittir aslında. Eğer iş mevsimiyse, günlük yaşamı, çalışmaktan, yeyip içmekten ve dinlenmekten ibarettir. Yok iş mevsimi değilse, o zaman sadece yemek ve içmek. Dolayısıyla da yiyecek birşeyler bulmak bir öküz için son derece sevindirici olmalı. Çünkü yaşamında başkaca bir faaliyet yok zaten.

Şimdi siz kalkıp bana diyeceksiniz ki: Herakleitos bunu mu kastetti be adam! İnsanın gerçek anlamda mutluluğunun hiçbir zaman bedensel/fiziksel hazlarda olmadığını ifade etmek istemiştir. Haklısınız tabii ki. Herakleitos'un asıl demek istediğini burada irdelemiyorum zaten. Bu apayrı bir konu. Felsefi bir konu.

Ben şunu diyorum: Bir fikri dile getirirken neden illa öküzlere yüklenilsin ki. Öküzlere atfedilen sıfatların çoğu, bazen çok daha fazlası iki ayaklılarda da var.


Herakleitos
Fragmanlar
Çev.:Cengiz Çakmak
Kabalcı Yayınları
ss. 36-37

Yorum(suz)

FIFA, 2008 yılının en iyi futbolcusunu seçecekmiş. Her sene seçtiği gibi. Dünyada yılın futbolcusu, milli takım teknik direktörleri ve takım kaptanlarının oylarıyla seçilecek. 23 aday var. 3'ü siyahi.

FIFA 1991'den bu yana 17 defa seçmiş yılın futbolcusunu ve sadece bir defa siyahi bir futbolcu onore edilmiş: 1995, George Weah, Liberya.

Gayet kişisel bir yorum(um): Afrika'dan topla getir. Maksimum verimi al. Kaymağını kendin ye.

Bu dünyada zenci olmayagör.


28 Ekim 2008

On Bir Dakika

"Günün birinde birisi onun öyküsünü yazmayı aklına koyacak olursa, Maria bir peri masalı gibi başlamasını isteyecekti ondan: Bir varmış bir yokmuş..."

Paulo Coelho da Bir varmış bir yokmuş diyerek, bir peri masalı gibi başlıyor On Bir Dakika'ya. Coelho'nun bu kitabını, birkaç yıl önce yayınlandığında okumak istemiştim aslında. Ama kısmet bugüneymiş.

Coelho, modern bir perinin masalını anlatmaya çalışmış gibi geldi bana. Maria, Brezilyalı çoğu genç kız gibi birtakım hayallere sahiptir. Birgün bu hayallerini gerçekleştirmesini sağlayacak bir şans çalar kapısını. Biriktirdiği parayla, ilk defa yaşadığı şehirin dışına çıkarak Rio de Janeiro'ya gider ve burada İsviçreli bir adamla karşılaşır. Adam kendisiyle beraber İsviçre'ye gelip gece kulübünde çalışmasını teklif eder. Maria hayatının fırsatını yakaladığını düşünür ve teklifi kabul eder. İşte bundan sonrası, onun gerçek masalının başladığı andır.

Coelho dünyanın en eski mesleğine ilk kez eğiliyor. Ama bunu son derece profesyonelce ve tabii ki bir romancı titizliğiyle yapıyor. Meseleyi, sosyal, kültürel vb. açılardan ele alıyor. Bununla beraber günümüz Avrupasının çok önemli bir sorununu, bence oldukça başarılı bir biçimde gözler önüne seriyor.

Kesinlikle okumanızı tavsiye ediyorum. Zaten çok uzun değil, bir-iki okumluk.

26 Ekim 2008

Nar

Çağrışımlar

Birinci ve sonuncu olduğum için
Hem kutsanan hem aşağılanan benim
Fahişe ve azizeyim
Bir erkeğin eşiyim ve bakireyim
Anneyim ve kızım
Annemin kollarıyım
Kısırım ve çocuklarım sayısız
Evliyim ve bekârım
Dünyaya getirdim ve hiç doğurmadım
Doğum sancılarının ilacıyım
Hem karıyım hem koca
ve beni erkeğim yarattı
Babamın annesiyim
Kocamın kız kardeşiyim
ve o da benim dölümdür
Bana hep saygı gösterin
Çünkü ben, hem kepazeyim hem muhteşem

Isis ilahisi İS. 3. ya da 4. yüzyıl
Nag-Hamadi'de bulunmuştur

Paulo Coelho
On Bir Dakika'dan

22 Ekim 2008

Kış Bitti

'Vedalaşmaların ilmini yaptım ben, '
Sürgünlerin uzmanlığını.
Bir vapur nasıl kalkar bir limandan.
Tren nasıl acı acı öter, öğrendim.

Yıllarca mektuplarla yaşadım.
Kaçak tütün, yasak yayın
Larla beslendim.
Unutmadım. Unutmadım.

En çok yelkenleri özledim
Bozkırın buzlu yalnızlığında.
Dağlar yoktu, dağlar yoktu,
Rüzgârlara yaşlandım.

Çılgın mıydım, tutsak mıydım
Yüreğinde karanlığın?
Kan kurudu-
Ben gül oldum açıldım.

Cevat Çapan

8 Ekim 2008

Acı

Acı nedir?

Bu da göreceli sorulardan biri. Felsefe nedir? gibi. Herkesin kendine özgü bir tanımı olabilir. Tabii ama Felsefe nedir?'den bu soruyu ayıran bir yan var. Her insan acıya maruz kılınmış olduğu için acı evrensel bir şeydir. Bundan ötürü de her bir insan acıyı kendince tanımlayabilir. Yani, felsefeyi belki herkes tanımlayamayabilir ancak acının, kelimelere dökemese bile her insan tanımını yapabilir.

Ben büyük bir iddia (mı) ortaya atıyorum: İnsan acılarla yoğrulmuştur.

Hadi oradan sen de! Bu iddia en az beş bin yıl önce ortaya atıldı zaten, sana da ne oluyor?

İnsan dünyaya gelirken acı getirir. En basitinden annesine verdiği acı. Her insan dünyaya gelirken annesine acı verir. Kendisi de zaten acılar içinde kıvranır besbelli. Ciyak ciyak bağırmasının nedeni ne ki? Bu dünyaya gelme ihtirasına da şaşıyorum doğrusu, da bu başka bir yazının konusu. Şunu diyorum: Dışarı çıkmak için küçücük bir delikten kafasını sokuyor insan dediğimiz şu yaratık. Ve başarıyor da. Çıkıyor dışarıya. Yani annesinin karnından dünyaya. Hoşgeldin bebek! Ama biraz da acıyla geldin.

Müslüman inanışına göre Hz. Adem'e Allah Cennetteki herşeyi verdi, o yasak ağaç hariç. Ama insan bu işte, rahat durur mu? Babamız da bizim gibi meraklıydı. Binbir türlü ağacın meyvesiyle yetinmedi de gitti Şeytana kandı. Hani biz de hergün hergün kanıyoruz ya. Ne de olsa insanız.

Allah da haliyle Adem babamızı cezalandırdı ve yeryüzüne gönderdi. Şimdi soruyorum size: Suç işleyenleri nereye gönderirler?

Tabii ki cezaevine.

Şu halde, Hz. Adem cezasının karşılığında buraya gönderildiyse bu dünya da bir cezaevi değil de nedir?

Babamız, rivayete göre yeryüzünde bin yıl ağladı durdu. Allah da acıdı ve affetti. Gelin görün ki artık Cennete dönüş de yoktu. Yani O, burada kalacaktı ve çoluk çocuğa karışacaktı. Soyu-sopu öyle bir genişleyecekti ki ne bin yıllar ne de dünyanın dört bir tarafa dağılmış kıtaları, denizleri ve ne de gökler onların elinden kurtulacaktı.

İşte biz, nam-ı diğer insan,bin yıllık ağlamaklı bir acının ürünleriyiz. Değilsek neyiz? Öyle olduğumuzu da işte her dünyaya gelişimizde ciyaklayarak belli ediyoruz.

Devam edeceğim...

6 Ekim 2008

Bahçe Hırsızı

Benim çocukluğumu
bir elma ağacına astım,
ayakları sarktı.

Bir su başında oturmuş

oynaşırken,
değiverdi bir taş başıma.

Bu taş, dedim,

yabancı değil.

Kanatları çok güçlü insanlar vardır

Kanatları çok güçlü insanlar vardır. Şehvet kalabalığın ortasına indirir onları, burada kanatları kırılır. Sonra, kırık kanadını çırpar, var gücüyle fırlar, sonra gene düşer. Kanatlar iyileşecek. Çok yükseklere uçacağım. Tanrı yardımcım olsun: BEN

Ağır, kanatsız insanlar vardır. Aşağıda çırpınırlar. Aralarında güçlüler vardır. İnsanlar arasında korkunç izler bırakır, uzlaşmazlık ekerler, ama hep toprak düzeyindedirler: NAPOLYON

Kanat bırakan, yavaş yavaş havalanan, yukarıda kalan insanlar vardır: KEŞİŞLER

Kolaylıkla havalanıp geri düşen insanlar vardır: İYİ İDEALİSTLER

Kanatları çok güçlü insanlar vardır. Kanatlarını toplayarak yeryüzüne iner, öteki insalara da uçmayı öğretirler. Sonra, gereği kalmayınca, gene göğe çıkarlar: İSA

Lev Nikolayeviç Tolstoy
28 Ekim 1879

1 Ekim 2008

Dört sesin varlığı

"Mirim, hayatı yaşanılır kılan dört sesin varlığıdır. Yüreğin sesi, kadının sesi, müziğin sesi ve suyun sesi."
Mehmed Uzun, Yitik Bir Aşkın Gölgesinde.

29 Eylül 2008

Nosce te ipsum

"İstediğimiz kadar yüksek duvarlara çıkalım, yine kendi bacaklarımızla yürüyeceğiz; dünyanın en yüksek tahtına da çıksak, yine kendi kıçımızla oturacağız."
Montaigne

Nosce te ipsum: kendini bil.

Çocukluğumda Bayramlar

Üstlerinde alacalı entarilerle
Sekiz-on yaşlarında
kız çocukları.
Ellerinde poşetler,
Poşetlerde şekerden çok
umut.
Gözlerinde parıltılı,
kimi ela, kimi kahverengi,
kimi mavi mavi bakışlar,
Bakışlarda gülücükler,
Bir o kadar da umut.

Benim çocukluğumda bayramlar,
Bayramlarda şeker dolu poşetler
elimizde.
çamurlu-yağmurlu
tozlu-topraklı yollar,
Yollarda bizlerle beraber
ablalar, abiler.
Bayramlar…
Neşeliler, kederliler
Gülmeler, eğlenmeler
Daha da önemlisi çeşit çeşit
Şekerler.

Çocukluğumda bayramlar,
Bayramlarda heyecan.
Ya yakında bayram var
Ya da ne bu heyecan.
Heyecan çocuklukta
Tatlı bir şeker kadar.
Bir şekerin bayramda,
Çocukken çok hatırı var.

Bayramlarda çocuklar
Çocuklukta bayramlar.
Şekerler poşetlerde
Sevgiler yüreklerde.
Yürekler çocukturlar
Çocuklar bayramlarla
Yüreklerde coşarlar.

Poşetlerinde çocuklar
Bayramda şeker toplarlar.
Yüreğimde saklıdır,
Çocukluğumda bayramlar.

10.01.2005

27 Eylül 2008

Nasıl yazar olunur?

Faulkner, Hemingway, Malraux, Dos Passos, Camus, Sartre [...] Birçok kez onlardan birine yazıp (hepsi de hayattaydı hala) nasıl yazar olunur diye sormak geçti içimden. Ama bazen utangaçlıktan, bazen de bozum olurum korkusuyla bir türlü cesaret edemedim. Kimsenin yanıt vermeye gönül indirmeyeceğini bile bile neden yazacaktım ki? Edebiyatın birçokları için pek bir anlam taşımadığı, varlığını handiyse bir yeraltı etkinliği gibi toplumun uç boylarında sürdürdüğü ülkelerde böylesi duygulara kapılmak çoğu kez genç insanların heveslerini kursaklarında bırakır.
Mario Vargas Llosa, Genç Bir Romancıya Mektuplar.

20 Eylül 2008

The soup is too salty!

A Jewish folk tale relates the story of a mute child who had never said a word despite all the efforts of the doctors. Then one day, at the ripe age of ten, he dropped his spoon and cried out, "The soup is too salty!" His parents asked him in amazement why he had kept silent for years, and the child replied, "Until now, everything was all right".

İnternetten.

19 Eylül 2008

Duvardaki Resim (Savaşta Çocuk)

Duvardaki masum resme
Gece olunca yıldızlar,
Issızca gelerek pencereme
Hayran hayran bakarlar.

Geceleri bu saatte
Girer o düşlerime,
Onu düşündükçe ben de
Dalarım duvardaki resme.

Geceleri duvarımda
Sahnelenir senin dansın,
Duvardaki duruşunla
Odamda tek varlığımsın.

Seni düşünenler sakın
Seni bir genç kız sanmasın,
Sen cennete o kadar yakın
Savaşın ortasındasın.

NOT: Duvardaki resim uzun yıllar önce çekilmişti. "Savaşın ortasında" çekilmişti. Savaştan bir parça "hayat" çıkıvermişti ve duvarımda, geceleri açık penceremden içeri süzülen ay ışığıyla dans ediyordu. Ben olan bitenin -elbette- farkındaydım ama belli etmemek, keyiflerini kaçırmamak için, nefes almıyordum. Yorganın altında öylece pusup kalıyordum.

17 Eylül 2008

Tarayıcı Pazarı ve İnteraktif Demokrasi

Google'un birkaç gün önce duyurduğu Chrome adlı tarayıcısı büyük bir heyecan yarattı. Bunun birçok internet kullanıcısı gibi beni de gayet mutlu ettiğini söylemeliyim. Başlıca iki sebepten dolayı:

1. Google ne yaparsa iyi yapar kanısındayım. Elini attığı her şeyi sürekli olarak geliştiriyor, yenilikleri büyük bir hızla hayatımıza sokuyor, bizlere dinamik servisler sağlıyor,

2. Bir pazarda aynı hizmeti verenlerin sayısı ne kadar çoksa o hizmetin kalitesi de o oranda yüksek olur. Sadece Internet Explorer'ın olduğu günlerin üzerinden fazla bir zaman geçmiş değil. Mozilla'nın Netscape'ten sonra Firefox'u geliştirmesi zaten tam anlamıyla tarayıcı piyasasında bir devrim oldu. Firefox ile bir bakıma ufkumuz genişledi. Piyasaya gelen rekabet en çok kimin işine yaradı derseniz, tabii ki biz kullanıcıların.


Serbest piyasanın, insaniliği tamamen bir tarafa bırakan vahşi rekabetinden bahsetmiyoruz elbette ancak rekabet her zaman vahşi olacak diye de bir şey yok tabii. Nitekim bilişim dünyasının bu tür rekabetleri, görüldüğü gibi hem geliştiricilerin hem de kullanıcıların yararına. Hem sonra, hiç rekabetin olmadığı bir ortamda gelişme/ilerleme ya olmuyor ya da çok ağır oluyor. İşte bu nedenle ben Chrome gibi nur topu bir tarayıcımızın doğmuş olmasını oldukça önemsiyorum. Üstelik bunu Google gibi bir devin çıkarmış olmasını daha bir önemsiyorum.


Tarayıcılardan söz açılmışken atlanmaması gereken bir nokta daha var. Firefox'un yaptığı devrimin en büyük özelliklerinden biri tarayıcıyı bize ücretsiz sunması oldu. Google'un zaten şimdiye kadar kimseden para aldığı görülmemiş. Servislerinin neredeyse tamamını ücretsiz olarak kullanıma sunuyor. Microsoft da bu pazardaki payının azalmaması için büyük ihtimalle Explorer'ı artık ücretsiz sunacak. Yine biz kullanıcıların lehine.

İnteraktif Demokrasi
Tüm bunlar bize neyi gösteriyor? Demokrasinin, bilişim dünyasında da oturmuş olduğunu. Baksanıza, sayısı artan tarayıcılar, üstelik sadece tarayıcılar da değil, hemen her konuda bize büyük kolaylıklar sağlayan başta işletim sistemleri olmak üzere binlerce bilgisayar programı demokrasinin en önemli ilkelerinden biri olan çoğulculuğu doğurmuyor mu? Bir başka örnek vermek gerekirse, alın size Linux. Microsoft, Windows sürümlerini şimdi bile epey pahalı fiyatlardan satıyor. Siz bir de Linux ve diğer işletim sistemleri olmasaydı ne olurdu, onu düşünün.

İşte bütün bunlar Batıda birkaç yüzyıl önce temelleri atılan ve bugün artık tam olarak oturmuş olan demokrasinin doğal olarak interaktif dünyaya da hemen sirayet edip interaktif demokrasi diyebileceğimiz olgunun doğmasına yol açıyor.

Peki ya bizim buralarda? Hemen her gün sansür haberleri geliyor. Geçtiğimiz yıl Wordpress gibi bir platform aylarca kapalı kaldı. Bu yıl YouTube aynı kaderi paylaştı. Üstelik her geçen gün bu durum düzeleceğine daha da kötüye gidiyor. YouTube gibi milyarlarca videoyu barındıran bir sitenin birkaç video yüzünden aylarca kapalı kalmasının mantığını anlamak da doğrusu biraz zor. Hoş, işin içinde mantık da yok ya. Hani Çin gibi belli konularda kırmızı çizgileri olan bir ülke de değil burası, öyle olsa en azından işin biraz tutarlılığı olur. Ama o da yok.

14 Eylül 2008

İnsan bazen durur düşünür

İnsan bazen duradurur. Durur düşünür. Biraz durur, biraz düşünür sonra biraz daha durur. Durur durur durur, düşünür düşünür düşünür. İnsan bazen durur.

8 Eylül 2008

Azrail'in Karar Defteri

İş bu belge
"yukarıda"
açık hüviyeti yazılı
faninin hayatına
son verildiğini gösterir.

01.06.2005

1 Eylül 2008

Ramazan ve Kapitalizm

Bir ramazan daha geldi. Hoş geldi. Değişen, dönüşen Türkiye ve tabii ki dünya ile birlikte hemen her kültürel etkinlik değiştiği gibi ramazan da değişiyor, dönüşüyor.
Bu konu üzerinde uzun uzadıya durulabilir elbet, ancak ben burada daha çok ramazanı ve tabii ki diğer dini veya herhangi bir özelliği olan günleri bir fırsat bilen kapitalizm üzerinde duracağım.

Ben bildiğiniz anti-kapitalistlerden biri değilim. Yani gözüm kapalı bir şekilde kapitalizm karşıtlığı yapmıyorum. Elbette kapitalizmin karşı olduğum tarafları da var. Karşı olmadığım ve kabullenebilir bulduğum tarafları olduğu gibi. Konumuz bu değil tabii...

Ramazan geldi dedik, reklam sektörüne de can geldi. Cola reklamları mı dersin, gazetelerin dini kitap promosyonları mı dersin. Reklamlar da tam damara basacak türden yani. Reklam sektörü bu, zaten nerede basılacak bir damar varsa ona basıyor. Bu, o sektörde çalışanların işi. Teslim etmek gerekir ki son derece iyi de yapıyorlar işlerini. Damara basmaları bana o kadar da ilginç gelmiyor doğrusu. Hatta hiç gelmiyor.

İlginç olan şu: Bana öyle geliyor ki halk bütün bunlara inanıyor. Eğitim seviyesi vs. düşük olanlar hayli hayli inanıyor. Bir gazete falanca dini kitabı veriyorsa, o ne mübarek gazetedir o. Şu falanca televizyon da var ya, işte o eskisi gibi değil artık. Dini filmler falan da çıkarıyor. Bunu anlamaya çalışmak için akademik raporlara falan bile başvurmaya gerek yok. Şöyle çıkın, sokakta bir kulak kesilin insanların konuştuklarına, hemen anlarsınız neyin ne olduğunu. Siz bakmayın pilitikacıların her fırsatta halk dediğimiz o mefhumu kutsadıklarına. Halk o kadar da tılsımlı birşey değil aslında. Halkın ne olduğu bir başka fasıl gerçi.

Ne diyorduk. Ramazan geldi. Oruç tutacak olanların ne kazanacaklarını Allah bilir. Ama kapitalizmin ne kazanacağını hepimiz biliyoruz. Esas kazancı da o kazanıyor zaten. Siz bakmayın ramazanda dini duyguları okşadıklarına, kapitalizm için para varsa bilip bileceğiniz her yol mubahtır. Ramazan da olabilir bu, Noel de, sevgililer günü de.

Henüz dört saat var bayaa acıktım valla.

30 Ağustos 2008

Afacan Çocuk

Böyle çocukların pek kalmadığını sanıyordum. Teyzemin küçük oğlunu görünce sevindim doğrusu. Bu tür çocuklar olmadan olmuyor. Sizlere bu yazıda teyzemin dört yaşındaki oğlundan söz edeceğim.

Geçenlerde teyzem çocuklarıyla bize geldi. Ben oğlunu bundan daha küçükken görmüştüm tabii ama bu kadar yaramaz bir çocuğa dönüşeceğini tahmin etmemiştim. Teyzem içeri girince su istedi. Biraz sonra su geldi, teyzem içti suyunu. Bunun üzerine bizimki başladı:

"Ben önce içecektim, neden içtiiin!"
"Sana da getirsinler oğlum sen de iç."
"Hayır ben o suyu içecektiiim!"
"Oğlum ne fark eder su değil mi istediğin?"
"Hayır o senin içtiğindi benim suyuuum, çabuk karnından çıkar ver o suyu!"

Diyalog bir süre devam etti. Bizimkinin inadı inat: İlla ki o suyu içeceğim. Annem de amcamlardaydı, o an geldi. Bizimki tekrar başladı:
"Bu kadın da nereden çıktı? Söyleyin gitsin çabuk. Kim bu?"

Annem de huyunu bildiğinden çıktı, biraz sonra arka kapıdan tekrar girdi. Bu sefer de sızlandı mızlandı ama... Bu arada teyzemle annem öpüştüler. Ufaklık bu sefer de bu duruma bozuldu:
"O kadın seni niye öptü?"
"Oğlum ablam o benim."
"Olmaz seni öpmesin!"
"İyi tamam bir daha öpmez."
"Hayır seni öptü, çabuk yüzünü kes!"
"..."
"Hadiii, sana yüzünü kes diyorum."

Baktılar olacak gibi değil, mutfaktan bir bıçak getirdiler. Annesi yüzünü keser gibi yaptı ama olur mu? Gerçekten kesmesi gerekiyormuş.

Devam etmeme gerek yok. Böyle bir çocuk işte. Böyle çocuklar da olmasa yani hayatın bir damarı eksik olacak değil mi? Laf aramızda ben de küçükken böyleydim.

Sayfa başına git