On yaşındaydım. Bir gün dışarıda oynuyordum. En yakın arkadaşım, hatta bu dünyadaki ilk arkadaşım Ş. koşarak yanıma geldi ve, "bugün A.'yı istemeye gelecekler," dedi. A. ablasıydı. Babasının biraz önce şehirden geldiğini görmüştüm. Adam eve gitmiş, hazırlık yapılmasını, akşama misafir geleceğini, A.'yı isteyeceklerini söyleyince Ş. de dayanamayıp müjdeli haberi vermek için bana koşmuştu.
Kapı komşumuzdular. Gelip istedikleri akşam A. on dört yaşındaydı. İstediler, babası da verdi. Daha sonra gelip nişan mişan yaptılar, arada ziyaretine geldiler, derken bir gün düğününü yapıp alıp götürdüler. Sevindirici olan, on dört yaşındaki A.'yı verdikleri çocuğun da on altı yaşında olmasıydı. En azından yaşlı birine vermediler.
Geçen gece rüyamda A.'nın öldüğünü öğreniyordum. Şimdi gidip bizim eve söyleyince üzülürler, diye geçiriyordum içimden, ablamın çok yakın çocukluk arkadaşıydı çünkü. Hatta, oyla ablam, çok eski, büyük olasılıkla Ermenilerden kalma bir evin yıkıntısını kendi evleri olarak belirlemiş, orada evcilik oynuyorlardı.
Galiba bilinçaltımızda tahmin edemeyeceğimiz kadar çok şey var. A.'yı en son görüşümün üzerinden yirmi yıl geçmiş olacak. Kim bilir, şimdi görsem tanıyamam da. Herhangi bir kimse, bir şey, bir olay, bir yer, bir zaman hiç aklımızda fikrimizde yokken rüyamızda karşımıza çıkıyor. Şöyle, açık bir zihinle etraflıca Freud okumanın zamanı geldi mi dersiniz?
Üzüntü Notu: O zamanlar bir fotoğraf makinemiz yoktu ne yazık ki. İnsanın ilk çocukluğuna dair elinde hiçbir şey olmaması ne kötü bir talihsizlik.
1 Ağustos 2013
22 Aralık 2008
Ortalık sapık kaynıyor...
Tesadüf mü demeli bilmiyorum, son zamanlarda üst üste üç tane telefon sapığı dadandı telefonuma. Eskiden beri de vardı, biliyorum ama bilindiği gibi genellikle telefon sapıkları kızların başına bela olurlar. Nedense artık erkeklere de el attılar...
Bunlardan bir tanesini şimdi sizinle paylaşacağım.
Tarih 5 Kasım 2008. Telefonuma 539 823 xx xx numarasından bir çağrı geldi. Numarayı tanımıyordum. Bir mesaj gönderdim: Kimsiniz? Biraz sonra cevap geldi: Sizin bir hayranizim tanismak istiyorum
Böylece aramızda uzun süren bir "muhabbet" başladı. Tabii muhabbetimiz mesajlaşma yoluyla oldu. Hiç sesli konuşmadık. Bu arada ben kız ismi kullanmaya karar verdim.
Ben: Hadi o zaman izin verdim, tanıt kendini
O: Ben universite Okuyorum edebiyat deyim ben Erdal
Ben: Ben de Ceyda hemşirelik okuyorum
O: Nerde OKUYORSUN KACINCI siniftasin
Ben: 3. Sınıf Yavuz Sultan Selim Üniversitesi, ya sen
O: Böyle uni varmi hangi ilde turksel nomaran varmi
Ben: Olmaz mı?. Çemişgezek’te. Turkcell’im var ama Recep İvedik’i protesto ettiğim için kullanmıyorum
O: Ask da kural olmaz …trksl ver de konusalim finans ekonomikde beni etkiledi isparta da okuyorum
(Şu muhteşem cümleye bakar mısınız: finans ekonomikde beni etkiledi. Üniversite okuyormuş. Türk Dil Kurumunun ödül vermesi gerekiyor.)
Yanımdaki arkadaşımın Turkcell numarasını veriyoruz. Telefona bir çağrı bırakıyor...
Mesajlaşmaya devam:
O: Aslen nerelisin hangi univ de okuyorsun
Ben: Facebook var mı
O: Yok simdi msn var
Ben: Biz ilerledik kuzum.. Ne o öyle çağdışı şeyler. MSN falan. Bu arada aslımı ne yapacaksın. Sen kendini tam tanıt önce.
O: Aslen adiyamanliyim simdi isparta da edebiyat 3 siniftayim 21 yasindayim ya sen?
Ben: Şimdi uyuyorum MSN ver yarın konuşuruz
O: Msn ver bari yarin konusuruz
On dakika sonra:
Ben: O verdiğim Turkcell numarası arkadaşıma aitti. Ona bir daha gönderme
O: (Arkadaşımın telefonuna): Askim iyi geceler arkadasina selam soyle yarin goruselim
***
Ertesi gün, 6 Kasım. Akşama doğru:
O: SLM ne Yapiyorsun AKSAM msn de konusalim mi?
Benden ses çıkmayınca 20 dakika sonra bu kez arkadaşımın telefonuna: Askim ne yapiyorsun niye cevab ver vermiyorsun merak ediyorum seni bu mesaji CEYDAYA lutfen soyle arkadasim
Saat 22:00
Ben: Mrb erdal ya ben sana dün demedim mi arkadaşın o numara onu arama çünkü her zaman yanımda değil. Sen bana MSN ver ben seni eklerim canım. Ben de çok sıkılıyorum konuşmaya ihtiyacım var. Benim Turkcell var ama kontor yok sen bana yollasan konuşuruz. Hadi iyi akşamlar Erdal.
22:30
O: Tamam bebegim kizma tatli canini erd-can@hotmail,com ikinci ögrenim yani gece okula gidiyorum gündüzleri de üni yemek hanesinde calisiyor seni ararim
***
İki gün sonra, 8 Kasım
14:54
O: Biri seni özlüyor
seni düsünüyor
seni seviyor
sensiz cok yalniz kim biliyor musun
iste o benim
15:02
Yalnizilk ne mavi derinlikleri olan bir denizde ne de sicak bir cölde olmaktir yalnizlik bu sehirde seni arayip da bulamamaktir.....
Benden cevap yok. Bu sefer saat 21:00'de arkadaşımın telefonuna:
CEYDA niye mesajlarima cevap yazmiyorsun sen zalim olamazsin bekliyorum seni
21:07, Tekrar arkadaşımın telefonuna
Arkadasim seni de rahatsiz ettigim icin ozur dilerim anla beni.......
Bundan sonra ses seda çıkmadı. Şimdi, bu yazıyı yayınladıktan sonra kendisine bir mesajla haber vereceğim. O da okusun. Sizden gelen geribildirimler sonucu belki telefon numarasını da veririm.
Bunlardan bir tanesini şimdi sizinle paylaşacağım.
Tarih 5 Kasım 2008. Telefonuma 539 823 xx xx numarasından bir çağrı geldi. Numarayı tanımıyordum. Bir mesaj gönderdim: Kimsiniz? Biraz sonra cevap geldi: Sizin bir hayranizim tanismak istiyorum
Böylece aramızda uzun süren bir "muhabbet" başladı. Tabii muhabbetimiz mesajlaşma yoluyla oldu. Hiç sesli konuşmadık. Bu arada ben kız ismi kullanmaya karar verdim.
Ben: Hadi o zaman izin verdim, tanıt kendini
O: Ben universite Okuyorum edebiyat deyim ben Erdal
Ben: Ben de Ceyda hemşirelik okuyorum
O: Nerde OKUYORSUN KACINCI siniftasin
Ben: 3. Sınıf Yavuz Sultan Selim Üniversitesi, ya sen
O: Böyle uni varmi hangi ilde turksel nomaran varmi
Ben: Olmaz mı?. Çemişgezek’te. Turkcell’im var ama Recep İvedik’i protesto ettiğim için kullanmıyorum
O: Ask da kural olmaz …trksl ver de konusalim finans ekonomikde beni etkiledi isparta da okuyorum
(Şu muhteşem cümleye bakar mısınız: finans ekonomikde beni etkiledi. Üniversite okuyormuş. Türk Dil Kurumunun ödül vermesi gerekiyor.)
Yanımdaki arkadaşımın Turkcell numarasını veriyoruz. Telefona bir çağrı bırakıyor...
Mesajlaşmaya devam:
O: Aslen nerelisin hangi univ de okuyorsun
Ben: Facebook var mı
O: Yok simdi msn var
Ben: Biz ilerledik kuzum.. Ne o öyle çağdışı şeyler. MSN falan. Bu arada aslımı ne yapacaksın. Sen kendini tam tanıt önce.
O: Aslen adiyamanliyim simdi isparta da edebiyat 3 siniftayim 21 yasindayim ya sen?
Ben: Şimdi uyuyorum MSN ver yarın konuşuruz
O: Msn ver bari yarin konusuruz
On dakika sonra:
Ben: O verdiğim Turkcell numarası arkadaşıma aitti. Ona bir daha gönderme
O: (Arkadaşımın telefonuna): Askim iyi geceler arkadasina selam soyle yarin goruselim
***
Ertesi gün, 6 Kasım. Akşama doğru:
O: SLM ne Yapiyorsun AKSAM msn de konusalim mi?
Benden ses çıkmayınca 20 dakika sonra bu kez arkadaşımın telefonuna: Askim ne yapiyorsun niye cevab ver vermiyorsun merak ediyorum seni bu mesaji CEYDAYA lutfen soyle arkadasim
Saat 22:00
Ben: Mrb erdal ya ben sana dün demedim mi arkadaşın o numara onu arama çünkü her zaman yanımda değil. Sen bana MSN ver ben seni eklerim canım. Ben de çok sıkılıyorum konuşmaya ihtiyacım var. Benim Turkcell var ama kontor yok sen bana yollasan konuşuruz. Hadi iyi akşamlar Erdal.
22:30
O: Tamam bebegim kizma tatli canini erd-can@hotmail,com ikinci ögrenim yani gece okula gidiyorum gündüzleri de üni yemek hanesinde calisiyor seni ararim
***
İki gün sonra, 8 Kasım
14:54
O: Biri seni özlüyor
seni düsünüyor
seni seviyor
sensiz cok yalniz kim biliyor musun
iste o benim
15:02
Yalnizilk ne mavi derinlikleri olan bir denizde ne de sicak bir cölde olmaktir yalnizlik bu sehirde seni arayip da bulamamaktir.....
Benden cevap yok. Bu sefer saat 21:00'de arkadaşımın telefonuna:
CEYDA niye mesajlarima cevap yazmiyorsun sen zalim olamazsin bekliyorum seni
21:07, Tekrar arkadaşımın telefonuna
Arkadasim seni de rahatsiz ettigim icin ozur dilerim anla beni.......
Bundan sonra ses seda çıkmadı. Şimdi, bu yazıyı yayınladıktan sonra kendisine bir mesajla haber vereceğim. O da okusun. Sizden gelen geribildirimler sonucu belki telefon numarasını da veririm.
30 Ağustos 2008
Afacan Çocuk
Böyle çocukların pek kalmadığını sanıyordum. Teyzemin küçük oğlunu görünce sevindim doğrusu. Bu tür çocuklar olmadan olmuyor. Sizlere bu yazıda teyzemin dört yaşındaki oğlundan söz edeceğim.
Geçenlerde teyzem çocuklarıyla bize geldi. Ben oğlunu bundan daha küçükken görmüştüm tabii ama bu kadar yaramaz bir çocuğa dönüşeceğini tahmin etmemiştim. Teyzem içeri girince su istedi. Biraz sonra su geldi, teyzem içti suyunu. Bunun üzerine bizimki başladı:
"Ben önce içecektim, neden içtiiin!"
"Sana da getirsinler oğlum sen de iç."
"Hayır ben o suyu içecektiiim!"
"Oğlum ne fark eder su değil mi istediğin?"
"Hayır o senin içtiğindi benim suyuuum, çabuk karnından çıkar ver o suyu!"
Diyalog bir süre devam etti. Bizimkinin inadı inat: İlla ki o suyu içeceğim. Annem de amcamlardaydı, o an geldi. Bizimki tekrar başladı:
"Bu kadın da nereden çıktı? Söyleyin gitsin çabuk. Kim bu?"
Annem de huyunu bildiğinden çıktı, biraz sonra arka kapıdan tekrar girdi. Bu sefer de sızlandı mızlandı ama... Bu arada teyzemle annem öpüştüler. Ufaklık bu sefer de bu duruma bozuldu:
"O kadın seni niye öptü?"
"Oğlum ablam o benim."
"Olmaz seni öpmesin!"
"İyi tamam bir daha öpmez."
"Hayır seni öptü, çabuk yüzünü kes!"
"..."
"Hadiii, sana yüzünü kes diyorum."
Baktılar olacak gibi değil, mutfaktan bir bıçak getirdiler. Annesi yüzünü keser gibi yaptı ama olur mu? Gerçekten kesmesi gerekiyormuş.
Devam etmeme gerek yok. Böyle bir çocuk işte. Böyle çocuklar da olmasa yani hayatın bir damarı eksik olacak değil mi? Laf aramızda ben de küçükken böyleydim.
Geçenlerde teyzem çocuklarıyla bize geldi. Ben oğlunu bundan daha küçükken görmüştüm tabii ama bu kadar yaramaz bir çocuğa dönüşeceğini tahmin etmemiştim. Teyzem içeri girince su istedi. Biraz sonra su geldi, teyzem içti suyunu. Bunun üzerine bizimki başladı:
"Ben önce içecektim, neden içtiiin!"
"Sana da getirsinler oğlum sen de iç."
"Hayır ben o suyu içecektiiim!"
"Oğlum ne fark eder su değil mi istediğin?"
"Hayır o senin içtiğindi benim suyuuum, çabuk karnından çıkar ver o suyu!"
Diyalog bir süre devam etti. Bizimkinin inadı inat: İlla ki o suyu içeceğim. Annem de amcamlardaydı, o an geldi. Bizimki tekrar başladı:
"Bu kadın da nereden çıktı? Söyleyin gitsin çabuk. Kim bu?"
Annem de huyunu bildiğinden çıktı, biraz sonra arka kapıdan tekrar girdi. Bu sefer de sızlandı mızlandı ama... Bu arada teyzemle annem öpüştüler. Ufaklık bu sefer de bu duruma bozuldu:
"O kadın seni niye öptü?"
"Oğlum ablam o benim."
"Olmaz seni öpmesin!"
"İyi tamam bir daha öpmez."
"Hayır seni öptü, çabuk yüzünü kes!"
"..."
"Hadiii, sana yüzünü kes diyorum."
Baktılar olacak gibi değil, mutfaktan bir bıçak getirdiler. Annesi yüzünü keser gibi yaptı ama olur mu? Gerçekten kesmesi gerekiyormuş.
Devam etmeme gerek yok. Böyle bir çocuk işte. Böyle çocuklar da olmasa yani hayatın bir damarı eksik olacak değil mi? Laf aramızda ben de küçükken böyleydim.
27 Ağustos 2008
Hayat bir komediydi
Size şimdi anlatacağım olay ayniyle vakidir. Başından sonuna kadar gerçektir. Nereden başlasam ki anlatmaya? O kadar ilginç, o kadar ilginç ki! Ama durun, belki de sadece bana ilginç geliyordur, kim bilir?
Vakti zamanında, ben daha çocukken bizim köyde benden birkaç yaş büyük Mustafa adlı bir çocuk vardı. Benim o zamanki yaşımı sorarsanız, beş veya altı. Çocuk da taş çatlasa on yaşında. Bu çocuğun babası ve amcası iki kız kardeşle evlenmişlerdi. Yani iki kardeş aynı zamanda bacanaktı. Bizimkinin annesi de nasıl bir kadındı öyle, nasıl anlatılır ki? Biraz dominantlığı vardı ama öyle kocasını kılıbıklaştıran türden bir dominant değil. Yani kocasına dediğini yaptırır ama mesela kocasının sözünden de pek çıkmazdı.
Bu kadın bir gün büyük oğlunu evlendirmeye niyetlenir. Kadının niyetini de tam olarak anlamak mümkün değil. Yani sen kalkıp on yaşındaki çocuğu neden evlendiriyorsun? Tabii, ben o zamanlar daha çocuktum, aklım da pek ermiyordu ya. Kadının esas amacı zannediyorum eve bir hizmetçi kız almaktı. Çünkü bizim buralarda maalesef oğlan evlendirmenin, yani eve gelin getirmenin amacı biraz da bu. Her ne kadar şimdi eskisi kadar olmasa da. Bir de bizim buralarda, bilhassa köylerde iş çok olur. Suyu çeşmeden taşıyorsun, ailelerde çocuk sayısı fazla olduğundan yemeği çok yapıyorsun, çamaşırı çok yıkıyorsun vs. Bir de bu çocukların bakımı var tabii. Dolayısıyla da evlerde çalışan kadın sayısının birden çok olması lazım ki tüm bu işlerle başa çıkılabilsin. İşte kadının, büyük oğlu Mustafa'yı çocuk yaşta evlendirmek istemesinin birincil sebebi bu olsa gerekti. Tabii cehaletin rolünü de yabana atmamak gerek. Yani on yaşında bir çocuğu her ne sebeple olursa olsun evlendirmek cehalet değil de nedir? Her ne ise, konuyu epey dağıttım.
Efendim, bizim bu abla kalktı oğlumu evlendireceğim dedi, kocası da onayladı, gittiler Mustafa'dan en az beş yaş büyük amcasının kızını kendisine istediler. (Tabii kız aynı zamanda teyzesinin de kızı). Kızın yaşı biraz ilerlemiş olduğundan haliyle artık pek çocuk da sayılmazdı. Ama Mustafa kelimenin tam anlamıyla çocuktu. Hem yaşı yönünden hem de zekâ bakımından yaşıtlarından bir iki yaş kadar "geriden" geliyor olması yönünden. Kızı istediler, anne-babası da verdiler. Verdiler vermesine de bunları evlendirmek başlı başına bir iş oldu. Çünkü çocuk daha evliliğin ne olduğunun bile farkında değildi. Ama bu pek de problem olmadı. Nasıl olsa çocuğun annesine şimdilik bir kız lazımdı, gerisinin ne önemi vardı?
Şöyle bir çözüm bulundu: Ayten, kızın adıydı bu, eve getirilecek, birkaç yıl evde kalacak, hem bu arada kaynanasına da ev işlerinde yardım edecek, Mustafa biraz büyüdü müydü de düğün yapılacaktı. Tamam işte, mesele hallolundu. Yalnız ufak bir sorun vardı. Kızın kaçıp evine gitmemesi gerekiyordu. Ona da hemen şu akıl dolu, zekâ fışkıran pratik çözüm bulundu: Bir akşam, hava iyice karardıktan sonra gittiler ve Ayten'i evlerine giden normal yoldan değil de bir diğer yoldan, üstelik gözünü bağlayarak, evet evet yanlış duymadınız gözünü bağlayarak getirdiler. (Bizim köy biraz büyüktü, neredeyse bir kasaba kadardı). Ayten artık kayınpederinin evindeydi. Mustafa'yla tam anlamıyla iki küçük arkadaş gibiydiler. Birgün Ayten'in köyün biraz dışından geçen görece büyük bir çaydan Mustafa'yı sırtına alarak geçirdiğini görenler bile oldu.
Gel zaman git zaman, tabii bu arada Ayten'in bir-iki kaçma denemesi de oldu, kızın bu şekilde dört-beş yıl bekleyemeyeceği anlaşıldı. Kız artık büyümüş, aklı iyiden iyiye başına gelmişti. Bu oyundan sıkıldığı her halinden belliydi. Netice olarak, yaklaşık bir yıl sonra, düğünü bir an önce yapmanın en iyi seçenek olacağı düşünüldü ve karar hemen uygulamaya konuldu. Kızı tekrar alıp düğün gününe kadar kalmak üzere babasının evine götürdüler.
Ve nihayet nişan günü geldi çattı. Buraya dikkat lütfen, nişan günü muhteşemdi. Sabah erkenden davetliler gelmeye başladı. Pek davetli de yoktu zaten. Çoğu da bizim köydendi. Davetlileri gelin evine götürecek minibüs de geldi. İki ev arasında yaklaşık iki kilometre mesafe vardı. Saat 9-10 gibi davetliler minibüse doluşmaya başladılar. Bu arada damadın hal ve hareketlerinden onun da gitmeye gönüllü olduğu belli oluyordu. Velakin kendisi nişan günü gelemezdi. Adet böyleydi. Minibüs doldu, artık hareket vaktiydi. Ama sevgili damat ben de gideceğim diye tutturmuş, inadından vazgeçmiyordu. Baktılar olacak gibi değil, minibüs de geç kalıyor, Mustafacığımızın dayılarından biri çıkarıp, o zamana göre hatırı sayılabilecek miktarda bir banknot verdi kendisine. Ama bu da fayda etmedi. Çocuk nuh diyor peygamber demiyordu. En sonunda aynı dayısı, şoföre gitmesini, kendisinin de Mustafa'yı tutacağını sonra da kestirmeden kendilerine yetişeceğini söyledi. Dediğini yaptılar. Dolmuş hareket etti, korna çala çala gitti. Kornanın sesi artık kesilir gibi olunca dayısı, o zamana kadar kendisini kollarından kurtarmaya çalışan Musto'yu bırakarak kestirme yoldan minibüse yetişmek için koştu. Ama damat da tabanları yağladı ve normal yoldan koştu. Bu arada damadın gelin evine gitmeye neden bu kadar istekli olduğu da biraz sonra anlaşıldı: Çocuk çerez için gitmeye can atıyormuş. Hani düğünde, nişanda dağıtılan çerezler var ya.
Netice itibariyle damat o gün, kendi nişanının yapıldığı gün gelin evine gitti. Sanırım yeterlice çerez de yemiştir orada.
O nişanın sonu maalesef gelmedi. Çünkü Ayten bu çocukla bu kadar oyunun yeterli olduğuna karar vermişti. O da tutturdu inadı, bununla evlenmem dedi, nihayetinde nişan bozuldu.
Bugün, o komediden yıllar sonra bunları yazmak bile bana o kadar zevk veriyor ki. Köyümüzde televizyon bile büyük bir lükstü. Sinema, tiyatronun zaten ne olduğunu bilmiyorduk. Ama hayatımızdaki gerçek tiyatro oyunlarının sayısı o kadar çoktu ki. Çok eğlenceliydi çocukluğumuz.
Bu gerçek öyküyü hatırlayabildiğim kadar zaten hatırlıyordum, hatırlayamadığım kısımlarını da birkaç yıl önce anneme ve o gün, nişan günü orada bulunmuş birkaç kişiye sormuştum. Hep beraber hatırlamış, gülmüş, eğlenmiştik.
Köyden ayrılalı çok oldu. Ayten'i en son onların evinde görmüştüm. Başka biriyle evlenip bizim köyden ayrıldı. Yüzünü bile artık hayal meyal hatırlıyorum. Musto'yu görmeyeli de epey oldu. O da evlendi sonradan. Tabii bu sefer büyümüştü, askerliğini falan da yapmıştı. Kendinden sonraki kız kardeşini berdel yaptılar. Çocuklarını hatırlıyorum.
Ne komediydi hayat.
Vakti zamanında, ben daha çocukken bizim köyde benden birkaç yaş büyük Mustafa adlı bir çocuk vardı. Benim o zamanki yaşımı sorarsanız, beş veya altı. Çocuk da taş çatlasa on yaşında. Bu çocuğun babası ve amcası iki kız kardeşle evlenmişlerdi. Yani iki kardeş aynı zamanda bacanaktı. Bizimkinin annesi de nasıl bir kadındı öyle, nasıl anlatılır ki? Biraz dominantlığı vardı ama öyle kocasını kılıbıklaştıran türden bir dominant değil. Yani kocasına dediğini yaptırır ama mesela kocasının sözünden de pek çıkmazdı.
Bu kadın bir gün büyük oğlunu evlendirmeye niyetlenir. Kadının niyetini de tam olarak anlamak mümkün değil. Yani sen kalkıp on yaşındaki çocuğu neden evlendiriyorsun? Tabii, ben o zamanlar daha çocuktum, aklım da pek ermiyordu ya. Kadının esas amacı zannediyorum eve bir hizmetçi kız almaktı. Çünkü bizim buralarda maalesef oğlan evlendirmenin, yani eve gelin getirmenin amacı biraz da bu. Her ne kadar şimdi eskisi kadar olmasa da. Bir de bizim buralarda, bilhassa köylerde iş çok olur. Suyu çeşmeden taşıyorsun, ailelerde çocuk sayısı fazla olduğundan yemeği çok yapıyorsun, çamaşırı çok yıkıyorsun vs. Bir de bu çocukların bakımı var tabii. Dolayısıyla da evlerde çalışan kadın sayısının birden çok olması lazım ki tüm bu işlerle başa çıkılabilsin. İşte kadının, büyük oğlu Mustafa'yı çocuk yaşta evlendirmek istemesinin birincil sebebi bu olsa gerekti. Tabii cehaletin rolünü de yabana atmamak gerek. Yani on yaşında bir çocuğu her ne sebeple olursa olsun evlendirmek cehalet değil de nedir? Her ne ise, konuyu epey dağıttım.
Efendim, bizim bu abla kalktı oğlumu evlendireceğim dedi, kocası da onayladı, gittiler Mustafa'dan en az beş yaş büyük amcasının kızını kendisine istediler. (Tabii kız aynı zamanda teyzesinin de kızı). Kızın yaşı biraz ilerlemiş olduğundan haliyle artık pek çocuk da sayılmazdı. Ama Mustafa kelimenin tam anlamıyla çocuktu. Hem yaşı yönünden hem de zekâ bakımından yaşıtlarından bir iki yaş kadar "geriden" geliyor olması yönünden. Kızı istediler, anne-babası da verdiler. Verdiler vermesine de bunları evlendirmek başlı başına bir iş oldu. Çünkü çocuk daha evliliğin ne olduğunun bile farkında değildi. Ama bu pek de problem olmadı. Nasıl olsa çocuğun annesine şimdilik bir kız lazımdı, gerisinin ne önemi vardı?
Şöyle bir çözüm bulundu: Ayten, kızın adıydı bu, eve getirilecek, birkaç yıl evde kalacak, hem bu arada kaynanasına da ev işlerinde yardım edecek, Mustafa biraz büyüdü müydü de düğün yapılacaktı. Tamam işte, mesele hallolundu. Yalnız ufak bir sorun vardı. Kızın kaçıp evine gitmemesi gerekiyordu. Ona da hemen şu akıl dolu, zekâ fışkıran pratik çözüm bulundu: Bir akşam, hava iyice karardıktan sonra gittiler ve Ayten'i evlerine giden normal yoldan değil de bir diğer yoldan, üstelik gözünü bağlayarak, evet evet yanlış duymadınız gözünü bağlayarak getirdiler. (Bizim köy biraz büyüktü, neredeyse bir kasaba kadardı). Ayten artık kayınpederinin evindeydi. Mustafa'yla tam anlamıyla iki küçük arkadaş gibiydiler. Birgün Ayten'in köyün biraz dışından geçen görece büyük bir çaydan Mustafa'yı sırtına alarak geçirdiğini görenler bile oldu.
Gel zaman git zaman, tabii bu arada Ayten'in bir-iki kaçma denemesi de oldu, kızın bu şekilde dört-beş yıl bekleyemeyeceği anlaşıldı. Kız artık büyümüş, aklı iyiden iyiye başına gelmişti. Bu oyundan sıkıldığı her halinden belliydi. Netice olarak, yaklaşık bir yıl sonra, düğünü bir an önce yapmanın en iyi seçenek olacağı düşünüldü ve karar hemen uygulamaya konuldu. Kızı tekrar alıp düğün gününe kadar kalmak üzere babasının evine götürdüler.
Ve nihayet nişan günü geldi çattı. Buraya dikkat lütfen, nişan günü muhteşemdi. Sabah erkenden davetliler gelmeye başladı. Pek davetli de yoktu zaten. Çoğu da bizim köydendi. Davetlileri gelin evine götürecek minibüs de geldi. İki ev arasında yaklaşık iki kilometre mesafe vardı. Saat 9-10 gibi davetliler minibüse doluşmaya başladılar. Bu arada damadın hal ve hareketlerinden onun da gitmeye gönüllü olduğu belli oluyordu. Velakin kendisi nişan günü gelemezdi. Adet böyleydi. Minibüs doldu, artık hareket vaktiydi. Ama sevgili damat ben de gideceğim diye tutturmuş, inadından vazgeçmiyordu. Baktılar olacak gibi değil, minibüs de geç kalıyor, Mustafacığımızın dayılarından biri çıkarıp, o zamana göre hatırı sayılabilecek miktarda bir banknot verdi kendisine. Ama bu da fayda etmedi. Çocuk nuh diyor peygamber demiyordu. En sonunda aynı dayısı, şoföre gitmesini, kendisinin de Mustafa'yı tutacağını sonra da kestirmeden kendilerine yetişeceğini söyledi. Dediğini yaptılar. Dolmuş hareket etti, korna çala çala gitti. Kornanın sesi artık kesilir gibi olunca dayısı, o zamana kadar kendisini kollarından kurtarmaya çalışan Musto'yu bırakarak kestirme yoldan minibüse yetişmek için koştu. Ama damat da tabanları yağladı ve normal yoldan koştu. Bu arada damadın gelin evine gitmeye neden bu kadar istekli olduğu da biraz sonra anlaşıldı: Çocuk çerez için gitmeye can atıyormuş. Hani düğünde, nişanda dağıtılan çerezler var ya.
Netice itibariyle damat o gün, kendi nişanının yapıldığı gün gelin evine gitti. Sanırım yeterlice çerez de yemiştir orada.
O nişanın sonu maalesef gelmedi. Çünkü Ayten bu çocukla bu kadar oyunun yeterli olduğuna karar vermişti. O da tutturdu inadı, bununla evlenmem dedi, nihayetinde nişan bozuldu.
Bugün, o komediden yıllar sonra bunları yazmak bile bana o kadar zevk veriyor ki. Köyümüzde televizyon bile büyük bir lükstü. Sinema, tiyatronun zaten ne olduğunu bilmiyorduk. Ama hayatımızdaki gerçek tiyatro oyunlarının sayısı o kadar çoktu ki. Çok eğlenceliydi çocukluğumuz.
Bu gerçek öyküyü hatırlayabildiğim kadar zaten hatırlıyordum, hatırlayamadığım kısımlarını da birkaç yıl önce anneme ve o gün, nişan günü orada bulunmuş birkaç kişiye sormuştum. Hep beraber hatırlamış, gülmüş, eğlenmiştik.
Köyden ayrılalı çok oldu. Ayten'i en son onların evinde görmüştüm. Başka biriyle evlenip bizim köyden ayrıldı. Yüzünü bile artık hayal meyal hatırlıyorum. Musto'yu görmeyeli de epey oldu. O da evlendi sonradan. Tabii bu sefer büyümüştü, askerliğini falan da yapmıştı. Kendinden sonraki kız kardeşini berdel yaptılar. Çocuklarını hatırlıyorum.
Ne komediydi hayat.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
