26 Aralık 2017

Dünlük

Hiçbir şey yapamıyordum. Yapasım yoktu, demiyorum, vardı, yapasım vardı da yapamıyordum işte. Bir yazıya başlamıştım fakat yarım saattir ben ona bakıyordum, o bana. Bir saat kadar önce aklıma bir kelime düşmüş, uzanıp sözlüğe bir bakayım demiş, fakat unutmuştum, şimdi onu hatırlamak için beynim didinip duruyordu bir yandan. Ne yapacağını bilemez bir halde bilgisayardaki e-kitaplar klasörünü açtım, bir-ikisini birden açıp rastgele okumaya başladım. Sonra bıraktım ve bunlardan birini tablete atıp daha sonra okumaya karar verdim. Nereden baksan iki aydır kullanmadığım tableti aldım elime. En son geçen ay kardeşim oyun oynamıştı, getirdikten sonra şarj edip kaldırmıştım. Baktım, şarj durumu %38. Ee, ne demişler, işlemeyen demir pas tutar, işlemeyen bilgisayarsa demek ki kendini deşarj eder. Tableti bilgisayara bağladım. Books klasörüne iki kitap attım, aylar önce attıklarım da hâlâ duruyordu. Hafızası da dolmak üzereydi. Oyun cache'larını sildim. Çekilmiş fotoğraflarla videoları bilgisayara kopyalayıp onları da sildim. Bunlar da neyin nesi diye meraklanıp videoları açtım, elektriğin kesik olduğu bir akşam Elif şarkı söylüyor. Şarkılarının sözleri anlamsız. Birinde "A-ma ame-ni kuli, vamma rihm bali" diyor. Üç video. "Eli karanlıkta şarkı söylüyor" diye kaydedip Videolar klasörüne attım. Açmışken, sonra dinlerim diyerek kim bilir ne zaman indirdiğim bir senfoni konserine tıklayıp dinlemeye koyuldum. Sibelius diye bir şef Şikago Senfoni Orkestrası'nı yönetiyor. Doğru anladıysam Köln Filarmoni Orkestrası'yla beraber çalıyorlar. Güzel çalıyorlar vesselam. Bu orkestra şefliği de bildiğin spor yahu, adam konser boyunca hayalet görmüşçesine titreyip duruyor. Neyse, ne diyordum, şimdi insanın kafasına bir şeyin takılıp kalması hakikaten nahoş bir durum kardeşim, işte dün gece de bir şeyler takılıp kalmıştı aklıma ama neydi? Bu durumdan kurtulmak adına gidip bir elma getirip yemeyi düşündüm, sonra vazgeçtim. Bunun yerine uzun zamandır görmediğim akrabalarımı hatırlamaya karar verdim. Ne yapıyorlardır? Herkes kendi halindedir muhtemelen. Derken elektrik kesildi. Taa iki saat önce içtiğim çayın bardağı yanı başımda duruyordu, dibinde bir yudum kadar kalmıştı, alıp içtim, sopsoğuk. Bir şeker yemeyi düşündüm, ne var ki kalkıp onu da almaya üşendim. Zaten şeker yemek zararlı, diye avuttum kendimi. Komşunun bahçesinde bağlı köpek havlayınca geçen günkü hali geldi aklıma. Bunlar iki köpekti, birini galiba başkasına verdiler, gençten iki kişi gelip alıp götürünce öbürü ağladı. Yani bildiğin ağladı ha, sesini duysan insan ağlıyor sanırdın. Şimdi yalnızlıktan geberiyordur. Sinanların da bir köpeği var, çok yaşlı, adı Tomak. O da bir başına evin önünde bağlı. Film mi izlesem, dedim, gelgelelim film izleyecek atmosferde değildim, kendimi bilmez miyim, böylesi durumlarda film oynarken ben bilgisayarda başka bir şeyle uğraşırım. Açıp feysbok'a baktım, bir bok yoktu, kapattım. Şimdi sahiden bu nasıl bir iştir kardeşim be, bir şeyler yapasın vardır ama hiçbir şey de yapasın yoktur. Tek kanallı televizyon dönemini ucundan da olsa yakalamış biriyim ya, bir tek kanal varken izlenecek ne çok şey olduğu, şimdiyse milyon kadar kanal varken izleyecek bir şey olmadığı meselesine benzettim bu durumu. Ben benzetmeyi yapa durayım, çişim geldi affedersiniz, kalkıp tuvalete gittim. Dönüşte yolumun üstü mutfaktan bir mandalina alıp geldim. Onu yerken bir yandan da hiçbir şey yapamıyorum diye diye aslında ne çok şey yaptığımın ayırdına vardım. Her şey bir yana, boyuna düşünmüştüm. Kafamın içinde düşünceler okul bahçesinde koşuşup duran çocuklar gibi bir saatten fazladır koşturuyorlardı işte. Köpek gene havladı. Öyle uzun uzadıya bir havlayış da değil, iki havlayıp susuyor, birkaç dakika sonra bir daha havlıyordu. Mandalinayı yemek iyiydi hoştu da şimdi elimi yıkamak için bir daha kalkacak olmam da neyin nesiydi. Vakit de geç olmuştu. Bu gece ay var mıydı ki? Yoktu sanki. Kalkıp pencereden bakmaya üşenmedim. Açtım hatta, başımı uzattım, epey soğuktu. İyisi mi artık yatmak, diye geçirdiysem de içimden, yatasım da yoktu. Galiba yapılacak en iyi şey yatağa bilgisayarla beraber girip bir film açmak ve uykumun gelmesini beklemekti. Adı da dizüstü değil mi zaten bu makinelerin? Öyle yaptım. Işığı kapattım, bilgisayarı alıp yatağa girdim. O ana dair son hatırladığım şey, film seçmeye çalışıyor olmamdı. Aslına bakarsanız durum bunun tam tersiydi, yani sanki onca filmin arasından birini seçmemek için direniyordum. Gece bir ara uyku moduna geçmiş olan bilgisayarı kalkıp masanın üzerine bıraktığım gibi kendimi gerisin geri yatağa bıraktığımı anımsıyorum.

25 Aralık 2017

Söz

İlkin Söz vardı, der Kitap. Bunu Platon duysa, söz mü, hangi söz, diye sorar. Çünkü eski Yunan dilinde söz kavramını vermek için bir değil, üç sözcük vardır: Biri "mythos", öbürü "epos", üçüncüsü "logos". Mythos söylenen veya duyulan sözdür, masal, öykü, efsane anlamına gelir. Ama mythos'a pek güven olmaz, çünkü insanlar gördüklerini, duyduklarını anlatırken birçok yalanlarla süslerler. Bu yüzdendir ki Herodot gibi bir tarihçi mythos'a tarih değeri olmayan güvenilmez söylenti der, Platon gibi bir filozof da mythos'u gerçeklerle ilişkisiz, uydurma, boş ve gülünç bir masal diye tanımlar. Epos daha değişik bir anlam taşır: Belli bir düzen ve ölçüye göre söylenen, okunan sözdür, epos insana tanrı armağanıdır, güzelim süslü sözleri bir araya getirerek büyüler dinleyicilerini bir ozan. Ozanın sözünü tanımlayan epos böylece şiir, destan, ezgi anlamına gelmiş ve o gün bugün epik ve epope diye Batılı dillerin hepsinde yerini almıştır. Mythos'la epos arasında ilkinden bir yakınlık vardır, mythos söylenen sözün, anlatılan öykünün içeriği ise, epos da onun doğal olarak aldığı ölçülü, süslü ve dengeli biçimidir. Epos ne kadar güzelse, mythos o kadar etkili olur, epos'la mythos'un bu başarılı evlenmesidir ki, ilkçağdan kalma efsanelerin ürün vere vere günümüze dek yaşamasını ve mythos kavramının çağlar ve uluslararası bir nitelik kazanarak ölmezliğe kavuşmasını sağlamıştır.
Ama bir de logos vardı. Onun sözcüğünü başta Herakleitos olmak üzere İonya düşünürleri eski deyimiyle "physiologoi", yani doğa bilginleri yapmıştır. Onlara göre logos gerçeğin insan sözüyle dile gelmesidir. Logos bir yasal düzeni yansıtır, insanın bedeninde ve ruhunda bir logos bulunduğu gibi, evrenin ve doğanın da logos'u vardır. Logos insanda düşünce, doğada kanundur, her yerde ve her şeyde vardır, ortaklaşa ve tanrısaldır. Logos'u bulmak, sırlarını göz önüne sermek, insan sözüyle dile getirmek düşünürün asıl ödevidir. Logos kavramıyla açılan bu çığır dosdoğru bilime varmış, öyle ki logos-logia bugün herhangi bir araştırma dalında bilgini ve bilimi dile getirmek için kullanılan birer ek olmuştur.
Azra Erhat, Mitoloji Sözlüğü.

Genç Kızın Yakınışı

Ağaçlar hışıldıyor, bulutlar uçuşuyor,
Bir kız oturmuş yeşilliklerinde kıyının,
Dalgalar çarpıyor devler gibi,
Oysa içini çekiyor kapkaranlık gecede,
Ağlamaktan buğulanmış gözleri.

“Kalbim öldü, bomboş bu dünya.
Hiçbir şey vermiyor artık arzulara.
Yanına al çocuğunu ne olur kutsal varlık,
Tattım yeterince yeryüzü mutluluğunu ben,
Yaşadım, sevdim!”

Boş yere akıp gidiyor gözyaşları,
Diriltmez ölenleri bu acı yakınışlar;
Ama söyle, ne teselli eder, ne iyileştirir gönlü
Tatlı bir sevginin kaybolmuş sevinci ardından.
Ben, göksel varlık, yoksun komayacağım seni ondan.

Bırak boş yere aksın bu gözyaşları;
Diriltmesin ölenleri bu acı yakınışlar!
En tatlı mutluluk yas çeken gönül için,
Sevginin acısıyla yakmıştır,
Tatlı bir sevginin kaybolmuş sevinci ardından.

Friedrich Schiller (1759-1805)
Çeviren: Vural Ülkü

20 Aralık 2017

Bir arayışın romanı

Geçen yılki okunacaklar listemde bulunan Deniz Kenarında Geyikler'le bu yılkinde bulunan Günah Keçisi'nden birini ya da ikisini birden almak üzere halk kütüphanesine gittim. Dışarıdan bakılınca hiç mi hiç belli olmasa da her zaman şanssız olduğumu iddia etmiş, iddiamda haklı olduğumu da savunmuşumdur. Nitekim kim bilir kaç bin kitabın bulunduğu kütüphanede almaya niyetlendiğim hepi topu iki tanesi de tamir için depoya kaldırılmıştı. Şayet o gün örneğin kütüphane görevlisiyle konuşan birine kulak misafiri olup da almak istediği iki kitabın da tamirde olduğunu duysaydım inanın çok şaşıracak, tesadüfün de böylesi, diye geçirecektim içimden, gelgelelim konu bendim ve, dedim ya, kendim dışında neredeyse hiç kimse bilmese de dünyadaki en şanssız insanlardan biriydim, velhasılıkelam hiç şaşırmadım. Eh, gelmişken başka bir kitap alayım bari diyerek raflar arasında dolaşmaya koyuldum ve gene geçen yılki listede yer alan Lizbon'a Gece Treni'ni görünce hemen alıp oracıkta okumaya başladım.
***
Raimund Gregorius İsviçre'nin başkenti Bern'de yaşıyor. Öğretmen. Evine yakın bir lisede eski diller dersi veriyor yıllardır. Türkiye'de kesinlikle bulamayacağınız türden bir lise öğretmeni; branşına büsbütün hakim, o kadar ki üniversite profesörlerini bile cebinden çıkarır. Olabildiğince tekdüze olan hayatı günün birinde bir tesadüfle ansızın değişir. 

İnsan zaman zaman tesadüflerin gerçekten tesadüf olup olmadığını sorgular. Tesadüf diye bir şey gerçekten var mıdır? Konuya felsefi pencereden yaklaşan var, dini pencereden yaklaşan var, kozmos meselesine giren var, evrende yalnız olmadığımızı söyleyip bizi küçük çocuklar gibi korkutmaya çalışan var, galiba konuyu psikolojik olarak ele alan bile var. Kitabın ilk bölümünü okuyunca üzerinde ilk durduğum mesele bu oldu. Gregorius'un başına gelen tesadüf gerçekten bir tesadüf müydü acaba?
*
Lizbon'a Gece Treni, Pascal Mercier
Gregorius günün birinde bir kadınla tesadüfen karşılaşır, sıradışı denebilecek bir-iki olay yaşanır, kadın göründüğü gibi sırra kadem basar ve Gregorius'un, yaşını başını almış, bileğinin hakkıyla herkesin saygınlığını kazanmış bu adamın hayatının akışı değişir. Bern'den Lizbon'a aktarmalı giden trene bindiğinde kendisi de henüz farkında olmasa da eski yaşamını bir kenara bırakmıştır bile. İlk bakışta kadından çok etkilenip onun peşinden gittiği izlenimine kapılır insan, fakat çok geçmez, aslında kadının değil de bu tesadüfler zincirinin bir halkası olarak eline geçen bir kitabın gizemli yazarının peşinde olduğu anlaşılır. Böylece kitap baştan sona bir arayışla geçer. En nihayetindeyse öğreniriz ki Gregorius aslında ne güzel bir kadını ne de gizemli bir yazarı arıyordur, bizzat kendisidir aradığı.

Kitabı okuyup bitirince, hayat nedir, diye soruyor insan kendine. Bir de şu: Bir hayat, sahibine ne kadar dahildir? Bir ad gibi midir mesela hayat, ya da yüzümüzün şekli gibi mi, gitgide bizimle bütünleşir mi? Yoksa bize ait ama bizim dışımızda olup biten bir şey mi? Cevabı uzakta görünen bir soru.

Gregorius'un yaşamı, kendi payıma, kesinlikle yaşanabilecek, sonuna kadar götürülebilecek bir yaşam. Bugün bana öylesi bir yaşam vaat edilse bir dakika bile düşünmeden kabul ederim. Ama işte, burada bitmiyor iş. Çiğ süt emmiş ya insanoğlu, üstelik bir de tercih diye bir illet verilmiş kendisine, yaşamını durmadan değiştiresi geliyor, ille daha fazlasını değil, fakat daha başkasını, daha farklısını istiyor. En azından içinde yaşadığımız dünyanın büyük bölümünde yaşayan insanlar için bu böyle. Romanın yarısından sonra hep sorduğum soru, Gregorius'un yaşamındaki eksikliğin ne olduğu, onu arayışa sürükleyenin ne olduğuydu. Cevabını bulamadım. İlk elden cevap gibi görünen bir-iki yüzeysel şey ortaya çıkıyor, fakat sonra anlaşılıyor ki değil. Her kim olursa olsun, hangi koşullar altında bulunuyorsa bulunsun, insan niye değiştirmek ister hayatını?
***
Günümüz insanının hayvandan pek farkı kalmamış görünüyor. Bunu ciddiyetle söylüyorum. Şöyle ki bir hayvanın gündelik yaşamı sabah kalkıp akşama dek karnını doyurmak, akşamdan sabaha kadar da dinlenmekten ibarettir. Geri kalan şeyler ayrıntılardır. Dünyanın başka yerlerinde hayat nasıl işliyor bilmiyorum, yaşamadan bilinmez, fakat kendi toplumumuza bakınca temel yaşama güdüsünün tam da böyle, hayvanlarınki gibi bir hal aldığını görüyorum. Arada tek bir fark var. Hayvan yalnızca o gün karnını doyurmanın derdindedir, yarını düşünmez, fazlasını da almaz. İnsansa hep daha fazlasının peşindedir. Gözünü doyuracak bir şey henüz bulunamamıştır. Hep daha fazlası istenince haliyle peşinden koşulmalıdır. İşte böyle olunca da sabahları dolmuşlar, otobüsler, metrolar, arabalar tıklım tıkış olur, insanoğlu işe gidiyordur, akşam gene aynı manzara. Bir yerde geçim derdi en önemli şey halini almışsa orada insan yaşamı hayvan yaşamının seviyesine inmiş demektir.

Bunları söylemekle maksadım nedir? Lizbon'a Gece Treni'ni okuyunca yaşamın böyle bir şey olmaması gerektiğini düşündüm ister istemez. Madem aklımız var, hayvanlardan üstün yönlerimiz var, o halde onlardan farklı bir yaşamımız da olmalı değil midir? Şu da atlanamayacak bir soru: İnsan neden yerinde duramaz? Gitme isteğinin altında yatan esas neden nedir? Ve de şu: İnsanı arayışa iten güdü tam olarak nedir?

Soru sorduran kitap iyi kitaptır.

16 Aralık 2017

Okunacaklar

Geçen yıl olduğu gibi, bu yıl da okuma konusunda pek randımanlı geçmedi. Gene geçen yılki gibi bu yıl da okumalarım çok bölük pörçük oldu. Başlayıp da bitirmediğim ya da yalnızca belli bölümlerini okuduğum kitaplar çok oldu, onları saymadığım için ne kadar olduklarını da şimdi kestiremiyorum. Aslına bakarsanız hep böyleydi.

İki-üç ay önce başlayıp da yarım bıraktığım iki kitap vardı, böyle durumlarda hep olduğu gibi aklımın bir köşesini meşgul ediyorlardı (neyse ki bana özgü bir durum değil bu, psikolojide Zeigarnik etkisi diyorlar), üstelik öyle çok hacimli kitaplar da değillerdi, birini geçen gün baştan açıp okudum, öbürünü de dün elime aldım. Bir de geçen yıl bitiremediğim bir kitap vardı, on dört bölümünü okumuş, on beşinci ve son bölümünü bitiremeden evden ayrılınca öylece kalmıştı, anladım ki ben farkında olmasam da öylece duruyor aklımda, açıp o kalanını da okudum.

Bu yıl şu vakte kadar hepi topu on sekiz kitap okumuşum. Çok az. Bir ara kitap okuma orucuna girmiştim. Dergi mergi okuyordum gerçi. Bir de kütüphanelerle kitapçılarda ayak üstü okuduklarım vardı, bazen beş sayfa, bazen yirmi-otuz. Bir ara bir kitapçıda ayak üstü bir kitabın neredeyse üçte birini okudum, param yoktu, sonra alırım, dedim, ama daha sonra gelince, şansa bak, satılmıştı. Daha sonra dediğime bakmayın ama, arada şehir değiştirmiştim, nerden baksan üç ay geçmişti.

Bu yılki okumalarımın en dikkat çekici yanı, okuduğum ilk altı kitabın e-kitap oluşu. Bir gün bir arkadaşımın evinde bir kitap alıp yarıya kadarını okudum, güzeldi, birkaç gün sonra tesadüfen gördüm ki bende o kitabın elektroniği varmış, kalanını da öyle okudum. Tuhaf bir şey gibi geliyor, teknolojinin bu denli olmadığı bir devirde anlatsan insanlar yadırgardı herhal.

Yapılacaklar listeleri genelde tutmaz, bilirsiniz. Açıp listelerime baktım, 2016 için on altı kitaplık bir liste yapmışım fakat yalnızca dördünü okumuşum onların, birini de yarım bırakmışım. 2017 de farklı olmamış, yirmi üç kitaplık bir liste yapmışım ama okuduklarımın yalnızca üçü bu listeden. Niye böyle oluyor ki? Kitapların çokluğundan olsa gerek. Okunacak o kadar şey var ki. 

14 Aralık 2017

İnsan ne zaman kendisidir?

Hayatımız sürüklenen kumlardan meydana gelen geçici oluşumlardır, bir rüzgârla kurulur, bir başkasıyla yıkılır. Doğru dürüst kurulamadan dağılıp giden nafile oluşumlardır.
***
İnsan ne zaman kendisidir? Her zaman olduğu gibiyken mi? Kendini hep gördüğü biçimdeyken mi? Yoksa düşüncelerin ve duyguların yakıcı lavları bütün yalanları, maskeleri ve kendini kandırışları içine aldığı zaman olduğu gibi mi? Bir insanın artık kendi gibi olmadığından yakınanlar çoğu kez başkalarıdır.
Pascal Mercier, Lizbon'a Gece Treni.

12 Aralık 2017

Hangi

Geçen yıl olsun, daha önceki yıllar olsun, tam da bu vakitlerde yapıp ettiğimiz bir şeyin bu yıl aynı vakitte kendiliğinden aklımıza gelmesi olur mu acaba? Sanmam. Olsa bile bunun büsbütün tesadüf olarak geliştiğini sanmam. Şöyle oluyordur belki, geçen yıl bu vakitlerde olup biten şeyler üç aşağı beş yukarı bu yıl da aynı biçimde olduğu için o zamanlar yapmış olduklarımızı aklımıza getirirler. Ne bileyim, okullar her yıl aynı vakitlerde açılır, yapraklar aynı vakitlerde dökülür, havalar aynı vakitlerde soğur filan.
*
Bu hafta kar yağdı buraya. Etraftaki köylere, dağlara çoktan yağmıştı da şehre de yağmış oldu sonunda. Hem pencereden hem dışarıdayken doğrudan doğruya karın yağışını izledikçe içimden geçen yıl okuduğum Norveçli yazar Levi Henriksen’in romanının adı çınladı durdu: Kar Yağacak. Baktım, iki-üç gün boyunca boyuna bu iki kelimeyi içimden tekrarlayıp duruyorum. Dindarların sık sık içlerinden bir duayı, şiir severlerin bir şiiri, kimilerinin bir şarkıyı tekrarlaması misali tekrarlayıp durdum ben de: kar yağacak. Bir ara fark ettim ki bunu böyle içimden söylemek bana ne olduğunu anlayamadığım bir şeyler hissettiriyor. Özlem mi desem, yalnızlık mı bilemedim.

Açıp bakınca, kitabı geçen yıl tam da bu vakitte okuduğumu gördüm. Acaba karın yağışı mıydı bana onu anımsatan, yoksa zamanın uyuşması mı?

10 Aralık 2017

Kahkahanın özgürleştirici gücü

Başıma harika bir şey geldi. Göğün yedinci katına çıkarıldım. Bütün tanrılar toplanmış oturuyordu. Özel bir lütufla bir dilek hakkı bahşedildi bana. Şöyle dedi Merkür: “Gençlik mi istersin, güzellik mi, güç mü, uzun ömür mü, dünyanın en güzel kızını mı yoksa hazinemizdeki diğer hazları mı? İstediğini seç ama sadece birini seçebilirsin.” Bir an için ne diyeceğimi bilemedim, sonra tanrılara şöyle seslendim: “Ey muteber çağdaşlarım, bir şey seçiyorum, kahkahanın her zaman benden yana olmasını.” Karşılığında tanrılar tek kelime etmedi. Onun yerine hepsi birden gülmeye başladı. Bundan dileğimin kabul edildiğini anladım. Tanrıların bir tarzı olduğunu da öğrenmiş oldum: Karşımda ciddi ciddi durup şöyle cevap verseler yakışık almazdı ne de olsa: “Dileğiniz işbu vesileyle kabul edilmiştir.”
Kierkegaard, Either/Or, Akt.: Robert Ferguson, Kierkegaard’dan Hayat Dersleri.

8 Aralık 2017

Kimin fikri?

Bazan başkasına ait bir fikri o denli sever, benimser, paylaşırız ki bir zaman sonra onun kendimize ait bir fikir olduğuna kanaat getiririz. Bir yerden sonraysa gerçek sahibinin –bu bir filozof, bir şair, bir karikatürist olabilir– nasıl olup da “tıpkı bizim gibi” düşünmüş olduğuna hayret ederiz.

Bu durumun bir adı var mıdır ki?

6 Aralık 2017

Felek

Felek seninle gizlice uyuşup anlaşsa bile sonunda yine onun elinden kurtulamazsın. O sana bazan taç ve taht verirse, bazan da felaket verir. Düşmana da benzer dosta da. İnsana bazan iç yedirir bazan da kabuk. Felek bir hokkabaz gibidir: zamanına göre türlü türlü oyunlar yapar. Önce başını bulutlara kadar yükseltir, sonra da kara toprağın içine sokuverir. Kimini denizden ta aya kadar yükseltir, kimini de aydan kaldırıp bir çukura atar. Dükkat et de ona güveneyim deme, bu yeryüzüne gönül vermeye gelmez. 
Firdevsi, Şehname.

3 Aralık 2017

Bilinmez

Rüyamda adamın biri gelip kendini Müdür diye tanıttıktan sonra ne rüyası görmek istediğimi soruyor. Gülüyorum. Neye güldüğümü soruyor. “Bu ismi nereden buldun,” diyorum. “Nereden bulduysam buldum,” diye cevaplıyor. “Ben,” diyorum, “gerçek hayatta pek çok arkadaşıma Müdür diye hitap ediyorum da...” Şaşırarak soruyor: “Gerçek hayat?” 

Sustuğumu görünce kendi cevabını kendi verircesine sürdürüyor: “Bunun bir rüya oluşu gerçek olmadığı anlamına gelmez dostum. Hem sonra, bunun hayat olduğunu da nereden çıkardın? Bir rüyayla bir hayat büsbütün farklı şeylerdir.”

Hoşuma gidiyor bilgece sözleri. Sanki uzun uzadıya konuşacakmış da ben de keyifle dinleyecekmişim gibi arkama yaslanıyorum. Fakat bunu görünce silkinip sorusunu yineliyor: “Ne rüyası görmek istiyorsun?”

“Kafam karıştı,” diye yanıtlıyorum, “bu zaten bir rüya değil mi? Demin bunun bir rüya olduğunu kendin dedin. Şimdi rüya içinde rüya göreceğim, öyle mi? Üstelik de dilediğim rüyayı?”

Kollarını bağlayıp hafifçe gülümsedikten sonra, “Evet,” diyor, “senin gibi bahtsızlar ancak rüyalarında diledikleri rüyayı görebilirler.” Bunu duyunca çok üzülüyorum. Üzüntüm beni huzursuz etmiş olacak ki uykum bölünüyor, uyanıyorum. Telefona uzanıp saate bakıyorum, üçü yirmi yedi geçiyor. Karanlıkta bahtsızlığıma üzülüyorum bir süre daha, rüyada değil, gerçekte. “Rüyada bile dilediğin rüyayı görmen için önüne seçenek konuyor fakat dileyemeden uyanıyorsun be bahtsız adam,” diye geçiriyorum içimden.
***
Rüyalardan gerçeklere geçelim. Bir arkadaşımızın annesi öldü. Haberi alır almaz üç-dört arkadaş evlerine gittik. Cenaze şehir dışında, bir aydır yatmakta olduğu hastanedeydi, oradan yola çıkmış geliyordu. Bizler de mezar işiyle uğraşalım diyerek gerisin geri çıktık evden. Benle Yunus Çay bizim eve gidip kazma kürek alıp diğer arkadaşların yanına döndük. Onlar da kürek mürek ayarlamıştı, binip mezarlığa gittik. Annesini kaybeden arkadaşımız da bizimleydi. Bizim mahallenin mezarlığı olabildiğince dolu. Neredeyse hiç yer kalmamış. Kalan da 2011 depreminde dolmuş dediklerine göre. Her yer mezarla dolu olunca haliyle kepçe filan giremiyor, mecburen elle kazılıyor mezarlar. İlk olarak sekiz-on dakika arayıp bir yer bulduk. O sırada muhtar geldi. Mezar kazıcılığı yapan birileri varmış. İki mi üç mü kardeşmiş bunlar, filankesin oğulları derlermiş, bir saate varmadan mezarı kazıp bitirirlermiş. Muhtar numaralarını bulup aradı fakat adamlar Mersin’e mi nereye portakal yükleyip getirmeye gitmişlermiş. Akşamın karanlığında cep telefonu fenerleriyle başladık kazmaya. Toprak sert. Hava da tıpkı bugün olduğu gibi epeyce soğuk. Hiçbirimiz kazma küreğe alışkın tipler değiliz. Her birimiz en son bilmem kaç yıl önce eline kürek aldığını söylüyor. Ben mesela, en son üniversitenin birinci sınıfını bitirdiğim yaz tatilinde inşaatta çalışmışım. İşin kötüsü, hepimiz hastayız. Kimimiz nezle olmuş, kimimizin boğazı dolmuş, kimimiz öksürüp duruyor. Üstüne bir de işe bak ki hepimiz kahvaltıyla duruyoruz, kimse öğle yemeği yememiş. Fakat bunların hiçbiri umurumuzda değil doğrusu. Duraklamadan çalıştık. Kazdıkça derinleşti, bir de baktık bitirmişiz. İki saatimizi aldı. Hepimiz şaşırdık bu işi nasıl çıkardığımıza. Kadınların mezarı erkeklerinkinden daha derin oluyormuş, onu da yenice öğrendim. Mezarı bitirip cenaze evine döndük. Kadınlar filan toplaşmışlardı, kimisi ağlıyordu. Erkeklerse odada sessizce oturuyorlardı. Arkadaşımızın babasını gördük. Beş dakika kadar oturduk. Çay ikram ettiler, içip kalktık. Çarşıya gittik. Bir başka arkadaşımızın çorbacı dükkânı geç vakte kadar açık. Sobası cayır cayır yanıyor. Her birimiz ikişer kâse sımsıcak çorba içip kendimize geldik. Sonra tekrar cenaze evine. Oradan da cenazeyi karşılamaya. Şehrin kırk-elli km. dışına çıkmıştık ki cenaze arabasıyla karşılaştık. Vakit tam gece yarısıydı. Getirip hastanenin morguna kaldırdık, oradan da evlere dağıldık. Sabah da erkenden gidip defnettik.

Arkadaşımızın annesi 78 yaşındaydı, uzunca süredir KOAH hastasıydı. Bütün cenazelerde hep duyduğumuz o bilindik sözleri gene duydum birkaç kez: “Dünya fani.” “Her şey boş.” “Tek gerçek ölüm.” Bense yıllar önce bir yerlerde okuduğum, çok hoşuma giden o sözü bir kez daha tekrarladım arkadaşlarıma: “Günün birinde hepimiz ölmüş olacağız.” Bu gördüğümüz yüzlerce, binlerce insandan hiç kimse yüz yıl sonra burada olmayacak. 
***
Yunus Çay’ın ilkokuldaki kızı hafta sonları kursa gidiyormuş. Bitiş saatine yakın kızı alıp eve bırakmaya gittik. Okul taziye evine yakın. Okulun bahçesinde liseden ikimizin de sınıf arkadaşı M.yi gördük. Bu okulda öğretmen. Epey olmuştu görmeyeli. M. ile çok iyi arkadaştık lisede. Aradan yıllar geçmiş su gibi. Yatılıydı okulumuz. Evi yakın olan bizler hafta sonu tatiline çıkardık. Cuma gününe önemsiz dersler konmuştu. Bundan ötürü son derse kadar boşuna beklemeyip erkenden kaytarmak en iyisiydi. İşte o yıl M.yle gayet iyi işleyen bir düzen oturtmuştuk. Cuma gününün ikinci, bilemedin üçüncü teneffüsünde kendimizi hastalığa vurur, müdür yardımcısının kapısını çalar, bize sevk kâğıdı vermesi için bir şeyler uydururduk. Hoca haliyle inanmazdı bize ama ne yapar eder, bazan sakız gibi yapışır, sevki almayı başarırdık. Kapıdan çıkar çıkmaz da sabahtan hazırladığımız çantamızı kapıp kaçardık. Ne güzel günlerdi.

Yukarıda rüyamı anlatırken bahtsız olduğumu söyledim ya, evet, tek bahtsız ben değilim elbette, bunun gayet iyi farkındayım. M. küçücük yaşta anasını kaybedip öksüz büyümüştü. Kadere bak ki kendi çocukları da babalarının kaderine ortak oldular. On yıl kadar önce okulu bitirip öğretmen olduktan sonra evlendi M. İki-üç yıl aradan sonra eşinin ikinci doğumunu yaparken öldüğünü duydum bir gün. Bir süre sonra çarşıda karşılaştık, çok üzgündü, “İki yavrucağı geride bırakıp gitti,” dedi.

Hayat böyle bir şey işte. Koca bir muamma. Bir anlaşılmazlıklar, bilinmezlikler sistemi. 
***
Arkadaşımız M.’den ayrılınca eski günleri yâd ettik biraz. M.nin hiç değişmediğini söyledim. Yunus güldü. İçi elbette değişir insanın fakat dışında hakikaten de neredeyse hiç değişiklik yoktu arkadaşımızda. On beş yıl önce nasılsa bugün hâlâ öyle. Bir an M.’nin yerinde olmak istedik. O okulu bitirir bitirmez atanmıştı, bizse bir türlü atanamadık, ikimizin de içinde kaldı öğretmenlik illeti. Sonra biraz daha düşününce insan gerçekten başkasının yerinde olmak ister mi ki, diye geçirdim içimden? Bir insanın hayatının ne kadarının, neresinin yerinde olmak isteriz mesela? Sevgili arkadaşımız M.nin bahtsız hayatının neresinde olmak isterdik ki? Belki de herkes olması gerektiği yerdedir, kim bilir. Son tahlilde, günün birinde hepimiz ölmüş olacağız.

19 Kasım 2017

Turnam, Bir Gün Bırakmıyacağım…

Güz geldi mi göçüp gidiyorsun buralardan
Mahzun kalıyor kalbim ve gözlerim..
Sen sevgileri ve yolları hatırlatıyorsun bana
Turnam, bir gün bırakmıyacağım peşini,
Ömrüm oldukça ardından geleceğim..

Bir yamalı yelkenden sular damlıyacak,
Veya gemici şarkıları söyliyeceğim bir şilepte.
Merhaba rüzgâr diyeceğim, merhaba maden kömürü
Verin elinizi, kahve kokulu sahillere.

Turnam, bir gün bırakmıyacağım peşini,
Cümle sevgilere, tekrar buluşmak üzre, veda.
Ormanlar, deniz çiçekleri, yunuslar
Vatanım tuz biber gibi kalbimde ama
Bu sevda başka sevda..

Hiçbir zaman dertsiz kalmadı gönlüm
Bir çift gözden, bir yapraktan, bir kuştan.
Daima daha taze, daima yeni baştan
Turnam bir gün bırakmıyacağım peşini,
Sen nereye, ben oraya, adım adım
İnsan sevdikçe iyileşiyor artık anladım..

Bilmem nerelere gidersin gönlünce
Hangi medar şehrine, bir akşam vakti.
Gürültülü sokaklar, evler, iri kuşlar
Çıplak kadınlar arpa döver taş havanlarda
Bir pencereden ansızın bir hazin şarkı başlar...

Bir basık meyhanedir köşedeki, kemerli
Yol boyunca keşkül uzatır sıska çocuklar.
Trahomlu ve sıtmalı bir viski içerim
Sahilde zencefil yüklü gemiler uyuklar..

Ne denmişse yalan hayat için,
İşte o, yaşandığı gibi sokaklarda.
Cümle geçmişimi aziz bileceğim
Turnam bir gün bırakmıyacağım seni
Yaşamak ve sevmek için ardarda,
Ömrüm oldukça peşinden geleceğim...

Turgut Uyar

2 Kasım 2017

The Meaning of Life

I doubt whether a doctor can answer this question in general terms. For the meaning of life differs from man to man, from day to day and from hour to hour. What matters, therefore, is not the meaning of life in general but rather the specific meaning of a person’s life at a given moment. To put the question in general terms would be comparable to the question posed to a chess champion: “Tell me, Master, what is the best move in the world?” There simply is no such thing as the best or even a good move apart from a particular situation in a game and the particular personality of one’s opponent. The same holds for human existence. One should not search for an abstract meaning of life. Everyone has his own specific vocation or mission in life to carry out a concrete assignment which demands fulfillment. Therein he cannot be replaced, nor can his life be repeated. Thus, everyone’s task is as unique as is his specific opportunity to implement it. 
As each situation in life represents a challenge to man and presents a problem for him to solve, the question of the meaning of life may actually be reversed. Ultimately, man should not ask what the meaning of his life is, but rather he must recognize that it is he who is asked. In a word, each man is questioned by life; and he can only answer to life by answering for his own life; to life he can only respond by being responsible. Thus, logotherapy sees in responsibleness the very essence of human existence.
Viktor E. Frankl, Man’s Search for Meaning.

31 Ekim 2017

Güz

Ekimi bitirmişiz. İyi mi etmişiz, kötü mü, bilmiyorum. Bir yerden sonra insan olaylara ve olgulara yetişemiyor, neyi iyi, neyi kötü yaptığını etraflıca düşünüp değerlendirmekten kaçınıyor. Varsın kaçınsın, ne çıkar.

Elma ağacının sararmış yaprakları dökülünce ağaçlarının altına serilmiş yuvarlak bir halıya benziyorlar. Ne kadar güzel duruyorlar öyle. Bir saksağan da gelip konmuş üstlerine, sanırsın ağacın komşusu, oturmaya gelmiş. Bir nevi öyle değil mi zaten.

Güz ne güzel bir mevsimdir öyle!..

30 Ekim 2017

Çürümüş

çürümüş çürümemiş bütün tahtaları kim yakar
yerli yersiz kim bakar dolunaya durmadan
kim kullanır siyasal partiler yelpazesini yaz sıcağında
kimin sağında karaciğeri solunda yüreği var
kimdir eskimolarla üşüyüp zencilerle terleyen
kim ha

havuza girildiğinde su sıcaktı daha
eskiden çok eskiden bir eski kaplıcada
sandalyeleri yaz boyu bahçede unutulmuş
kurnaları kara palmiyeleri cılız
bir kaplıca şöyle avuç içi kadar
bornozları kirli garsonları yalnız
herkesi bir ücret olarak belirleyen tarifesiyle
oda kapılarının arkasında sorulan
nedir kimdir umutlandıran kişiyi
kimin hakkı var buna
belki iri bir çakıltaşı bahçede
iyi yürekli bir yaşlının düşünden arta kalan

şimdi caddelerdeyiz ya da alanlarda
çoluk çocukmuş arkadaşmış
masanın üstünde zeytin çekirdeği dolu bir tabak
yanında sıkılmış bir limon
görkemli bir taze yarım ekmek
gittiğin her yere taşıdın bunları
şimdi kim ne yapacak ha
bütün hüznün elinde kaldı devredemedin
paylaşamadın bile otobüs yolcularıyla

bütün tahtaları yaktım çürümüş çürümemiş
kokusu iyiydi gümüş kolyeleri aydınlattı ışığı
ne güzel ışıktı ama
kimse görmedi bir insanın böyle öldüğünü
biri bir dağda kendi öldüğünden bu yana

Turgut Uyar

30 Eylül 2017

Özleyiş

Yarın en yakın arkadaşım evleniyordu, ben de sağdıcıydım. Onun kadar sevinçli ve heyecanlıydım. Ne ki kendimi bütün her şeye kapatıp bir başıma gezintiye çıkma arzumun nüksettiği akşamlardan biriydi. Hiçbir zaman karşı koyamadığım bir arzuydu bu. Arkadaşıma bundan söz etmenin gereği de yoktu anlamı da. Sağdıcının düğün arifesinde bir başına akşam gezintisine çıkacağını duysa kim garipsemez? Bir saat kadar daha oyalandıktan sonra biraz düşünüp makul sayılabilecek bir bahane buldum, ona söyleyip düğün evinden ayrıldım.

Birkaç dakikalık yürüyüşle evlerinin bulunduğu sokağı bitirip iki yanı boyuna elma bahçeleriyle örtülü dar yola girdim. Akşam yerini geceye bırakmak üzereydi. Ay ortalığı ışıtıyordu. İnsan şu yeryüzünde hiçbir şey yapmasa, yalnızca ama yalnızca yaşasa, diye geçiriyordum içimden.

Yerde bir elma buldum. Aldım, gömleğime silip yemeye başladım. O güne değin kaç kez böyle bir başıma, amaçsızca dolaştığımı düşündüm. Ama şimdi ne önemi vardı ki bunun? Şu an şuracıkta bir elma yiyecek olmak bile yüce bir amaç sayılamaz mıydı?

Elmaya bakınca gecenin bizi pek çok şeyden koruduğuna kanaat getirdim. Geceleyin elmanın üzerindeki kiri, tozu toprağı görmeyiz de onu şöyle bir gömleğimize silmeyi yeterli buluruz. Halbuki gündüz böyle değildir; elmaya dair her bir şeyi görmek onun hakkında pek çok farklı yargıda bulunmaya, bundan ötürü de pek çok farklı eylemde bulunma gereksinimi duymaya götürür bizi. Sözgelimi onu canımız çekse bile yememeye, yiyecek olsak da evvela yıkayıp temizlemeye karar veririz. Tuhaf olan, bunun yalnızca elmalar için değil, fakat diğer pek çok şey için de, ve ne acıdır ki insanlar için de böyle olması değil midir? Gece bizi insanların üzerindeki pisliği görmekten de korumaz mı mesela? Gelgelelim her gece yerini bir sabaha bırakmak durumundadır, ne çare.

Elmama bir ısırık vurdum. Kurtluydu. Fakat yarısına geldiğimde gördüm ki dalından düşünce kurdu da onu terk edip gitmiş. Belki de kurdun sevdiği elma değil ağaçtır, nereden bileceksin. Çürük kısımları güya yememeye dikkat ettiysem de bir baktım elma bitmiş, neredeyse hepsini yemişim. Elmanın tadı çürüğün tadına baskın gelmişti. Buna öyle sevindim ki sevincim katlansın diye aya baktım, hayatımda nadir rastlanan bir şeydi zira.

Ağaçlarla bezeli yolu bitirip mahallenin kıyısına vardım. Burası, üzerine vakti zamanında yerleşim kurulmuş yüksekçe bir yerdi. Aşağıda buğday, arpa, yonca tarlalarının doldurduğu ova uzanıyordu, çok uzaktaysa kayıtsız bir halde sıradağlar görünüyordu. Biçilmiş ekinlerin yerini göz alıcı bir sararmaya bıraktığı bu düzlük ay ışığında handiyse kutsal bir edaya bürünmüştü. Uzakta iki at öylece kıpırtısız duruyorlardı, belki de sessiz sedasız bir ayin yapıyorlardı, kim bilir. 

Oturdum. Ayın ışıltısını, ovayı, uzaktaki dağları, bir-iki ay önceki buğday başaklarının yerinde esen yelleri izledim. Yerimde kim olsa bu gece hiç bitmesin isterdi.

24 Eylül 2017

Sinekler üzerine

Sabah güne iki karasineği kesinlikle öldürme niyetiyle başladım. Gece boyunca yüzüme konup vızıldayıp durdular. Hadi vızıltılara bir şey demiyorum, belki de kendi dillerinde ninni söylüyorlardı bana, fakat yüzüme konup ikide bir uyandırıp huylandırmalarına epey kızdım haliyle. Üstelik pencere de açıktı, çıkıp gidebilir, bütün geceyi benimle geçireceklerine başka bir açık pencereden girip bir başkasının yüzüne de konabilirlerdi. Ne var ki bende bir şey bulmuş olacaklar ki gece boyu yanımda kalmakta kararlıydılar. Eh, böyle olunca ben de kendilerini öldürmeye karar verdim. Gelgelelim şanslıydılar, kalkıp yataktan çıkınca yeltendim ama yakalayamadım. 

Eskiden Salih dayının çarşıda bakkal dükkânı vardı. Ben sinek yakalamayı ondan öğrendim. Bir gün içeri girdiğimde Salih dayıyı koltuğuna oturmuş, tezgâhının üzerindeki sinekleri avlamakla meşgul görmüştüm. Sinekleri böyle ustalıkla yakaladığına şaşırdığımı görünce, "Bak," demişti, "avucunu sineğin yüzünün dönük olduğu tarafa tutup ona doğru hızlıca hamle ediyorsun, o da uçup kendiliğinden avucuna giriyor." İşe yarar bir yöntemdi, o günden beri öylece yakaladığım sineğin haddi hesabı yok.

Sinek, böcek gibi hayvanların öldürülmesi neden olağan karşılanıyor acaba? Ya da ne bileyim, hayvan hakları savunucuları neden sinekler için de bir şeyler yapmıyor mesela? Belki de yapıyorlardır da haberimiz olmuyor. Bana sorarsanız, sinekler küçük olup pek göze batmadıkları için kimse de onları önemsemiyor. Bir de kamusal alan dedikleri şu tuhaf yerde görünmedikleri için. Değil mi ya, kediyi, köpeği, güvercini sokakta, parkta, orada burada hep görüyoruz da sinekleri ancak yakınımıza konarlarken görebiliyoruz. Bir de şu var, mesela kendi payıma konuşayım, dışarıda bir yerde yemek yerken masaya bir kedi yanaşıp miyavlasa bir şeyler veriyorum, keza kuşlar gelip konsa onlara da ekmek kırıntısı filan saçıyorum, fakat sinek öyle mi, yemek yediğim yerde masaya sinek kondu mu hemen ayıplıyorum orayı. Herkes de böyle yapıyordur herhal. İşte ben bunu merak ediyorum. Neden sahi? Kediyle sineğin farkı ne? Acaba karasineğin pis, hastalık taşıyan bir hayvan olduğu kabulü bilinçaltımızda yer etmiş de ondan mı? İyi de sokakta yaşayan hangi hayvanın temiz olduğuna emin olabiliriz ki?
.
Sinek yedili. © Muammer Yanmaz
Sinek demişken aklıma iki hafta önceki günü birlik Samsun yolculuğum geldi. Sabahın köründe otogara indim, lavaboya gidip elimi yüzümü yıkadıktan sonra otogarın içindeki lokantaya oturup çorba istedim. Oturur oturmaz sinek sürülerinin masalarda cirit attığını gördüm. Bir hayli yadırgadım. Samsun'a ilk gidişimdi, böylesi büyük, güzel bir sahil kentinin otogarının bu kadar pis olacağını hiç düşünmemiştim. Konu sinekler ya, onların pis olduğundan söz etmiyorum, doğrusu karasineklerin öbür hayvanlardan ne kadar pis, ne kadar temiz olduğunu bilmiyorum, mesele şu, bir yerde karasinek varsa orada pislik vardır. Tıpkı akbabaların hayvan leşlerini yiyip doğaya mikrop saçılmasını önlemeleri gibi, bana öyle geliyor ki sinekler de önemli bir hizmet görüyorlar. Hiç değilse oradaki pisliğin farkına varmamızı sağlıyorlar. Odamda iki tane olması da bunu gösteriyordur muhtemelen. Ne diyordum, Samsun, bereket versin, şehrin otogar dışında kalanını temiz gördüm de kötü bir izlenimle ayrılmadım oradan.

Geçenlerde arkadaşım Mustafa'yla israf üzerine konuşuyorduk. Eskiden ben de yenmeyip çöpe giden yiyeceklerin israf olduğuna inanırdım pek çok kimse gibi. Fakat son yıllarda bu fikrim değişmiş görünüyor. Zira ülkede haddinden fazla sokak hayvanı var ve çöp konteynerleri, çöplükler filan beslenmeleri için hayati önemde. Koku alma duyularının gelişmişliği sayesinde kolayca bulup yiyorlar o yiyecekleri. Otel, restoran, okul, hastane yemekhanesi gibi yerlerdeki yiyecek israfı başka konu tabii, ama evlerden çöpe giden yiyeceklerin israf olduğunu düşünmüyorum. Benimle aynı fikirde olan Mustafa da bir gün bu konuyu arkadaşlarıyla tartışırken aralarında hastane müdürü olan biri onu gayet haklı bularak o günden sonra yiyecek artıklarının çöpün yanına ayrıca bırakılması emri vermiş.

Sineklere geri dönelim. Arkadaşım Yunus Çay geçenlerde bir sinek spreyi almış. Bir-iki gün kullandıktan sonra fark etmişler ki bu ilaç sinekleri öldürmüyor, fakat bayıltıyor. Sinekler ilkin öldü sanılırken birkaç saat sonra ilacın etkisi geçince ayılıyorlarmış. Yunus bu durumu ilacı üreten firmanın daha çok ilaç satmak için başvurduğu bir oyun olarak değerlendiriyordu.

Benim de maalesef hayvanlara çektirmişliğim var. Çocukken bir gün beş-on sinek yakalayıp kanatlarını koparmış, pencereye bırakmıştım. Karınca gibi yürüyorlardı. Böyle sineklerin ölmediğini, bir süre sonra kanatlarının gene çıktığını söylüyorlar, bilmiyorum. Bir gün de komşunun çimenliğinde şu siyah-beyaz benekli, sırtı kabuklu, sokmayan büyükçe arılardan görünce eve gelip boş bir tomurcuk çay kavanozu almış, gidip içini onlarla doldurmuştum. Getirip babamın küçük metal dolabını boşaltmış, arıları içine salmıştım.

12 Eylül 2017

Durum bu

İki erkek çocuk konuşarak hızlıca pencerenin önünden geçtiler. Seslerinden birinin on beş, öbürünün on yaşlarında olduğu anlaşılıyordu, galiba kardeştiler. Konuşmalarının şu kısmını duydum, büyüğü küçüğüne nasihat ediyordu:
—İlkin, artık böyle konuşmayacaksın, küfür müfür yok.
—Niye?
—Okul açılıyor, öğretmenler filan duyarsa...
—Ya, siktir et okulu.

29 Ağustos 2017

Her zaman ve her yerde ve her şey için zaman olsaydı

Ciddi olarak ölümsüz olmayı arzulayan var mı? Kim sonsuza kadar yaşamak ister? Şunu bilmek ne kadar sıkıcı ve yavan olurdu: Bugün neler olduğunun hiç önemi yok, bu ay, bu yıl: Daha sonsuz gün, ay ve yıl var. Sayılamayacak kadar çok, kelimenin tam anlamıyla. Böyle olsaydı eğer, başka bir şeyin anlamı kalır mıydı? Artık zamanı hesap etmemize gerek kalmazdı, hiçbir şeyi kaçırmazdık, acele etmemizin anlamı olmazdı. Bir şeyi bugün ya da yarın yapmamız fark etmezdi, hiç fark etmezdi. Kaçırdığımız milyonlarca şeyin, ebediliğin karşısında hiçbir değeri kalmazdı, bir şeyin arkasından üzülmenin de anlamı olmazdı, çünkü onu telafi etmek için zaman hep kalırdı. Günün akışına bile karışamazdık, çünkü bu mutluluk, akan zamanın bilincinde olmaktan beslenir, avare kişi ölümün karşısında bir maceraperesttir, telaşın zorlamasına karşı çıkan bir haçlı askeridir. Her zaman ve her yerde ve her şey için zaman olsaydı: Zaman harcamanın vereceği keyfe yer kalır mıydı? 
Pascal Mercier, Lizbon'a Gece Treni.

24 Ağustos 2017

Kavanozun Dibinde

Kraldan kaçan kraliçe saklanacak yer ararken gözüne ilişen teneke kavanozun içine girdi. Ardından kral geldi, karısının buraya, sarayın kilerine girdiğini görmüştü, fakat şimdi kraliçe yoktu ortalıkta, başka kapı da yoktu, pencereyse demir parmaklıklıydı. O halde burada bir yerlere gizlenmiş olmalıydı. Tezgâhın altına, dolapların arkasına neyim baktı da para etmedi, kraliçe görünmüyordu. Karısının türlü çeşitli entrikalarından biriyle karşı karşıya olduğunu düşündü kral, onun burada olduğuna şüphe yoktu, o vakit ne olursa olsun bu kapıdan çıkmayacaktı, günlerce beklemesi gerekse bile çıkmayacaktı, böylece nasıl olsa kraliçe gizlendiği yerden çıkardı.
***
Üçüncü günün akşamında kral kapının yanında yerde bitkince oturmuş, sırtını duvara dayayıp bacaklarını uzatmış, öylece duruyordu. Aklından neler geçtiğini kendi bile bilmiyordu. Kraliçeyse üç gündür içinde olduğu kavanozun dibine sırt üstü boylu boyunca uzanmış, ellerini başının altında kenetlemiş, gözlerini görebildiği tek yere, tavana dikmiş öylece bakıyordu. 

Halkın ise hep olduğu gibi, olan bitenden haberi yoktu. Ve hayat elbette o zaman da ilginç bir trene benziyordu.

21 Temmuz 2017

Scripta manent

O kadar yazı malzemesi birikiyor ki günde rahatlıkla üç yazı yazmaya yeter. Gelgelelim ben uzunca bir süredir, mesela şöyle üç-dört aydır yazma orucundayım, doğrusu çıkmakta da zorlanıyorum. Yazma orucu hadi neyse de beni asıl huzursuz eden okuma orucuna da girmiş olmam. Epeydir kitap okuyamıyorum doğru dürüst. Hiç okumuyorum değil, internetten her gün bir dünya metin okuyorum. Okumasına okuyorum da hani şu okuduğu metinlerin sayısı, hacmi ne denli çok olursa olsun kitap okumuyorsa kendini hiç okumamış sayan insanlar yok mu, ben de onlardanım işte. 

Geçen haziranın hemen başında köye gittim, 3 ve 4 haziranda dağ, bayır, yayla epey dolaştık ettik, döner dönmez yazacaktım güya, bunun için köyde çektiğim fotoğrafları da hazırladım, masaüstünde bir klasöre attım, hâlâ bekliyorlar öyle. 
***
Büyük teyzem iki hafta önce öldü. Çok iyi bir kadındı. Epeydir görmemiştim, ölümünden önce son bir kez görmediğim için üzüldüm, keşke görseydim. Tabutu evin önüne getirildiğinde çocuklarıyla kız kardeşleri son bir kez görmek istediler. Ambulansın içine geçip yüzüne baktılar. Anneme bakıyordum o sıra. Orada öylece yatan teyzem kendisinden on yaş büyüktü. Nasıl bir çocukluk geçirdiklerini düşlemeye çalıştım. Annem on yaşındayken yirmi yaşında olan bu teyzem annemin gözünde ne kadar büyük bir ablaydı kim bilir.

Öğle vakti camiye götürdük tabutunu, öylece yere bıraktık caminin içinde. Tabutun baş kısmının üzerine bir yazma örtülmüştü. Hem olabildiğince tuhaf, hem de olabildiğince olağan görünüyordu. Derin düşüncelere daldım. Günün birinde hepimiz ölmüş olacağız. 
***
Kuşumuz yumurtlamaya başladı. Şimdilik iki tane. Kaç yumurtadan sonra kuluçkaya yatacağını bilmiyorum. Tavuk gibi her gün yumurtlamıyorlarmış, bedenleri küçük olduğu için her gün bir yumurta üretmeye elverişli değilmiş filan, kuşçu söyledi bunları. Kardeşim kafese ip parçaları koydu, kadınların kazak mazak ördüğü şu yumuşak ipler, kuşlar onlardan yuva yaptılar kendilerine. Yuva da kafese koyduğumuz küçük bir kutunun içinde.
***
Yaz günleri... Geceleri yatamıyorum, uykum gelmiyor, böyle olunca sabahları da geç uyanıyorum, bir kısır döngüdür almış başını gidiyor. Halbuki ne çok istiyorum sabahın köründe uyanmayı. Geçen gün bu meseleyi düşündüm biraz, eğer gerçekten istiyorsam bunu kolaylıkla yapabilmem lazım, acaba istediğimi sanıyorum da gerçekte istemiyor muyum?

Gece uykum gelmeyince ayaktayım haliyle. Horozların ötüşünü duyuyorum her gün. Sabah horozları henüz gün ağarmadan ötüyorlar. Geçen gün gene komşulardan birinin evinden horoz sesi gelince doğanın kendisini hiç değiştirmediğini, yalnızca biz insanların değişime bu kadar meyilli oluğumuzu düşündüm. Değil mi, bin yıl önce de horozlar bu saatte ötüyorlardı, bugün de öyle. Peki biz insanlar öyle miyiz? Değişim dediğin, aslında tehlikeli bir mesele. Etraflıca ele almak, üzerinde derince düşünmek lazım. Kısacası, değişim her zaman iyi değildir. Bugün bunca gelişmiş bir teknolojiyle iç içe yaşıyoruz da bazı konularda iki bin yıl önceki dünyanın bile gerisindeyiz. 
***
Komşunun civcivi kaybolmuş, sabahtan beri onu arıyorlar. Kanımca ya kedi götürmüştür ya karga.
***
Canımızın bir şeye sıkılması bir dert, neye sıkıldığını bir türlü bulamamak ayrı bir dert. Deminden beridir canım bir şeye sıkkın, nedir, düşünüyorum, bulamıyorum.
***
Bu yıl pek film de izlemiyorum. Haziranda bir, temmuzda iki tane izledim. Çalgı Çengi'nin birkaç yıl önce çekilen ilki çok özgün bir filmdi, epey sevmiştim, ikincisiyse berbat olmuş, izlemek sadece zaman kaybı, oldukça kötü bir film. Sivas epey methedilen bir filmdi, oturdum izledim. Fena değil ama bu hikâye daha güzel çekilebilirdi, yazık olmuş. Bir arkadaşım Il Postino'yu şiddetle önerince izledim. Pek matah bir şey değil. Neruda'nın İtalya sürgünü esnasında kendisine gönderilen mektupları ona götüren bir postacının hikâyesi anlatılıyor. Kuru bir hikâye.
***
Rüyamda beş-altı kişi, adı Emanuel olan bir adamın dün doğan kızına isim arıyorduk. İyi bir rüya yorumcusu olmama rağmen bir anlam veremedim. Bir kere, ortada kızın annesi yoktu, "emanuel" kelimesi üzerinden bir kız bebeğine isim aranıyordu. Uyandıktan sonra, hay Allah, neden hiçbirimizin aklına "Manuela"yı önermek gelmedi, diye hayıflandım.

Rüya yorumu dedim de, hiç kimse bir başkasının rüyasını yorumlayamaz. Bir insan ancak kendi rüyalarını, yakınlarının kendisiyle ilgili gördüğü rüyaları ve bir de belki çok yakından tanıdıklarının bazı rüyalarını yorumlayabilir. Kitaplardan rüya yorumlarına bakmak da komediden başka bir şey değildir.

19 Temmuz 2017

Hayyam'dan


Geçti Bor’un Pazarı

Başta kavak yelleri estiği günler hani?
Umduğumuz neşeler, şerefler, ünler hani?
Beklenilen alaylı, şanlı düğünler hani?

Servi gibi ümitler döndü birer iğdeye,
Geçti Bor'un pazarı, sür eşeği Niğde'ye!

Sende cevher var imiş, onu herkes ne bilsin.
Kimler böyle züğürdün huzurunda eğilsin?
Şöyle bir dairede müdür bile değilsin.

Ne çıkar öğrenmişsin mesahası pi diye,
Geçti Bor'un pazarı, sür eşeği Niğde'ye!

Bilmem ki ne olmaktı senin gayen, maksadın?
Fare gibi kitaplar arasında yaşadın.
Ne dans ettin, eğlendin, ne de sevdin kız kadın,

Kim dedi hey serseri gençliğine kıy diye?
Geçti Bor'un pazarı, sür eşeği Niğde'ye!

Gönül ne çalgı ister, ne eğlence ne de dans,
Ne güzel kadınların önlerinde reverans,
Kapandıkça kapandı bunca yıldır kahpe şans,

İhtiyarlık gölgesi perde çekti dîdeye,
Geçti Bor'un pazarı, sür eşeği Niğde'ye!

Fırsatı iyi kolla, olma sakın dangalak,
Genç iken vur partiyi, durma, ye, keyfine bak,
Sonra iç şampanyalar, viskiler bardak bardak,

Dokunuyor üç kadeh şimdi bizim mideye,
Geçti Bor'un pazarı, sür eşeği Niğde'ye.

Hasan'ın böreğine vaktinde yetişmeli,
Hiç durmadan gövdeye atıştırıp şişmeli,
Yanıp da kavrulmadan mükemmelen pişmeli,

Sonra seni almazlar hiçbir yere çiğ diye,
Geçti Bor'un pazarı, sür eşeği Niğde'ye!

Namdar Rahmi Karatay
Sayfa başına git