26 Haziran 2017

My Sigmund and Freud

Geçen İbrahim'le çarşıda karşılaştık ayak üstü. "Nereden böyle," diye sordu. "Dinsizin Hakkı'ndan geliyorum" dedim. "Nasıl yani," diye sordu bu kez şaşkınlıkla. "Bizim arkadaşlardan biri," diye sürdürdüm, "yeni bir mekân açmış, adını da Dinsizin Hakkı koymuş, oradan geliyorum işte."

19 Haziran 2017

Bugünlerde ruh halim

Bir ördek, suyu hiç sevmiyor, ancak öbür ördeklerin zoruyla suya giriyor.

Bir kedi, kasap dükkânlarının önünden geçerken burnunu tutarak bir an önce oradan uzaklaşmaya bakıyor.

Bir yavru leylek, annesinin ısrarlarına rağmen uçuş eğitimine çıkmıyor, oğlaklarla yürüyüşe gidiyor.

Bir kurt, koyunlara kendisini de oyuna almaları için yalvaran gözlerle bakıyor, koyunlar aldırış bile etmiyor.

Bir köpek, kulübesini iyi koruyamadığı için sahibinden yakınıyor.

Bir at, biri olsa da beni sırtlayıp otlağa götürse, diye içinden geçiriyor.

Bir kelebek, aynanın karşısına geçmiş, ne kadar çirkin olduğuna içleniyor.

Bir kartal, karşıdaki dağın başını merak ediyor.

Bir zürafa, daldaki yaprakları nasıl getirip yiyebileceğini düşünüyor. 

Bir horoz, sabahleyin kendisini uyandırsınlar diye kargaları tembihliyor.

Eksiği fazlası var mıdır bilmiyorum, bu aralar ruh halim bu.

14 Haziran 2017

Sırıksız Fasulyeler

Fasulye tarlasının yanından geçtiğimiz günü anımsıyor musun? Bir fasulye tarlası görmüş olmaktan çok, fasulye tarlası diye bir tarlanın olmasına şaşırmıştık. Beni sorarsan, o güne değin bir hayli tarla görmüşlüğüm vardı, en başta da buğday tarlası, gelgelelim bir fasulye tarlasının da olabileceğini düşünmemiştim hiç. Çünkü ben fasulyeleri hep evlerin etrafındaki çoğunlukla küçük bostanlarda, bahçelerde görmeye alışıktım. Kendim de az fasulye ekmemiştim hani. Bu denli çok fasulyenin bir tarlada bulunuyor oluşuna şaşırmak bir yana, yarın öbür gün tellerini uzatmaya başladıklarında hepsine yetecek kadar sırığın nereden bulunacağını da iyiden iyiye merak etmeye başlamıştım. İşte sırf bu merakım yüzünden seni ve elbette başkalarını kaç kez türlü türlü bahaneyle kandırıp oraya götürmüştüm, anımsıyor musun?

11 Haziran 2017

Van balığı, namı diğer inci kefali

Bu yıl havaların biraz geç ısınması balık göçünü de bir-iki hafta geciktirdi. Mayısın on ikisinde Balık Bendi'ne pikniğe gittiğimizde suda tek bir balık yoktu. Bunu suya bakarak değil, havaya bakarak anlamıştım. Suda hiç balık olmayışı, havada hiç martı olmayışından anlaşılıyordu zira. Geçen perşembe gittiğimizdeyse havadan bildiğin martı yağıyordu. Yalnızca hava mı, su da martılarla dolup taşmıştı.
***
Martılar ziyafet çekiyor.
Halk arasında inci kefali diye bilinen balığın –son yıllarda yapılan araştırmalarla– kefal değil, sazangiller familyasına dahil bir tür olduğu anlaşılınca adı Van balığı olarak değiştirildi. Ne var ki yıllar yılı kullanılmış olan inci kefali adının hemen tutulup atılmayacağı, daha uzunca bir süre kullanılmaya devam edeceği de aşikâr. Bilimsel adı Alburnus tarichi. Endemik bir tür, yani dünyada yalnızca Van Gölü havzasında yaşıyor. Bundan ötürü, adının Van balığı olarak değiştirilmiş olması gayet isabetli. 

Bizim Van denizinin sodalı/tuzlu suları canlı yaşamına elverişli değil. Balıklar akarsuların denize döküldüğü ağız kesimlerinde yaşarlar daha çok. Üreme mevsimindeyse yumurtalarını bırakmak üzere bu akarsulara göç ederler. Yani yavru balıklar denizde değil, akarsularda gözlerini açarlar dünyaya. 

Sularını Van Gölü'ne boşaltan on kadar akarsu var. Bunların hepsinde de Van balığına rastlanabilir. Bir başka deyişle, ilkbahardaki söz konusu göç bu akarsuların tamamından gerçekleşir. Fakat aralarında bir tane var ki balıkların göçü kelimenin tam anlamıyla bir görsel şölene dönüşür. Erciş'teki Deliçay'dır bu. Bu akarsuyu farklı kılan şey, tam göle döküleceği yerde, yani bura halkının deyişiyle Balık Bendi'nde sularının bir-iki metre yükseklikten dökülmesini sağlayan taşlık bir zemine sahip olmasıdır. Ufacık bir şelale gibi yani. Tabii, göçün görsel şölene dönüşmesinde dağlardaki karların erimesiyle suların coşmasının da büyük payı var. Milyonlarca balık sertçe akan bir suyun tersi istikametine gitmeye çalışır.
***
Balıklar o kadar çok ki atlayacakları yere geldiklerinde kocaman bir balık havuzu oluştururlar. O kadar ki suyun rengi değişir. Bazılarıysa, fotoğrafta görüldüğü gibi, kenarlara yığışır. Bunlar bir nebze şanslılar, çünkü suyun kenarlarındaki seyir teraslarında boyuna insanlar durup izlediği için martılar yanaşamıyorlar. Yoksa suyun içindekileri yakalamaya çalışmakla uğraşmaz, doğrudan buralara konar, karınlarını doyururlardı bir güzel. Geceleyin martılar eve gidiyorlar mıdır bilmiyorum, bildiğim, insanların gittiği. E, insanlar gidince meydan martılara kalıyor demektir. Fakat, diyorum ya, onların da eve gitmiyor olması koşuluyla. İnsanlar dedim de, bu yıl ramazandan ötürü Balık Bendi tenha sayılırdı, izlemeye gelenlerin sayısında geçen yıllara göre gözle görülür düşüş vardı. Eskilerde sadece Ercişlilerin bildiği bir doğa olayıydı bu. Son on yılda, internetin de etkisiyle, epey bir tanındı, büyük olasılıkla gelecekte daha da tanınacak.
***
Balık Bendi
Van balığının etinin tadına bakan yalnızca martılar değil. Biz insanlar da kendimizi bildik bileli yeriz. Tabii, tazesini sadece ilkbahar aylarında, bir-iki ay kadar. Buraya özgü bir yöntem olarak tuzlanıp kış için de saklanır. Geleneksel pişirme biçimi tandır. Bizim burada tandır kuyu biçiminde olur, bir metre kadar yere gömülü. Balık tandırın duvarına yapıştırılmak suretiyle pişirilir. Piştikten sonraysa tat versin diye çay kaşığıyla ağzından tuzlu su verilir. Bazıları tandıra iyi yapışması, düşmemesi için cıvık bir hamura bandırır, biraz kuruyup yapışkan hale gelmesi içinse genişçe bir tepside ya da ekmek tahtasında bir saat kadar güneşte bırakır. İşte kedilerle saksağanların gelip bunları götürmemesi için de çocukluğumuzda başına bizi koyarlardı. O zamanlar sıkıcı bir işti haliyle, işin yoksa bir saat boyunca balıkların başında bekle, gelgelelim şimdi nasıl da özlüyor insan o günleri.
***
Etinin tadı orta karar. Deniz balığı yemeye alışkın birine çok da lezzetli gelmez. Bunun nedeni tahminimce yaşam ve beslenme alanının dar olması. Nasıl ki okyanusta yaşayan somon iç denizlerde yaşayandan daha lezzetli, açık denizde yaşayan çoğu balık da bizimkinden daha lezzetli. Ama, dedim ya, bu yalnızca bir tahmin. Deniz dedim de, acaba bunu götürüp denize bırakan, orada yaşayabilip yaşayamadığını deneyen olmuş mu, merak ettim şimdi?

Sözümü burada bitireyim artık. Bakmak isteyenler için birkaç yıl önceden kalma fotoğraflar şurada. Bu yıl çektiklerimdense dokuz videoluk bir oynatma listesi hazırladım:

 

9 Haziran 2017

Kuşumuz Öldü

Kuşlarımızdan söz etmiştim burada (ve burada). Birkaç ay önce ikisinden biri gitmiş, öbürü yalnız kalmıştı. O zamandan beridir de yalnız yaşıyordu. Biz de pek üzerinde durmadık doğrusu. Biz insanlar böyleyizdir aslında, galiba doğamız bu, yalnızca kendimizle ilgileniyoruz ya da ilgilenemiyoruz, öyle bir şeyler işte. Geçenlerde üzüldüm kuşcağızın bu haline, yanına bir arkadaş almaya karar verdim. Kuşçuya gidip meseleyi açtım, bizim bir hintbülbülümüz var, yanına bir arkadaş lazım, dedim. Cinsiyetini bilmiyordum kuşlarımızın. Serçelerin dişi mi erkek mi olduğunu bir günlük yoldan anlayabiliyorum, çocukluğumun kazanımlarından biri, gelgelelim çocukluğumda hiç hintbülbülü görmediğim için cinsiyetlerini de anlayamıyorum. Getir bir bakayım, dedi kuşçu. Zaten dükkânında epey hintbülbülü de var. Getirmeden fotoğrafını çekip göstersem anlar mısın, diye sordum, büyük ihtimalle anlarım, dedi.

Kuşun birkaç fotoğrafını çekip ertesi gün götürdüm. Kuşçu bakar bakmaz, bu ispinoz, dedi. Haydaa, diye geçirdim içimden. Zira ispinozla hintbülbülünü aynı biliyordum. Meğer akrabaymışlar ama aynı kuş değilmişler. Dükkândaki hintbüllüllerine bakınca da oracıkta anladım bizimkinin önceki arkadaşlarının da hintbülbülü olduğunu. Yumurtladıkları halde niçin üremediklerini de.

Bizim buralarda bulamazsınız bundan, dedi kuşçu. Pek tutulmuyorlarmış nedense. Şehirde başka kuşçu olup olmadığını sordum. İki tane daha varmış. Onlara da sormaya karar verdim. Bulursam ne âlâ, bulamazsam gelip bir hintbülbülü alacaktım. Gittim sordum, sahiden de yokmuş. Ertesi gün gene gelip kuşçuyla konuştum. Çare yok, hintbülbülü alacağız, dedim. İstersen kuşu getir, bir gün kalsın burada, ona uygun bir arkadaş ayarlayayım, diye önerdi. Tamam, dedim ben de. Yarına götürüp bıraktım kafesi kuşçuya. Akşama gittim. Kuşçu bana ispinozu ona bırakmamı, onun yerine birini takasa saymak üzere iki hintbülbülü almamı önerdi. Mantıklı geldi. Geldi gelmesine ama ablama sormadan bunu yapamazdım. Evet, evin kuşlarıydı ama en çok ablam sahipleniyordu onları. Aradım, cevap vermedi. Bu ikisini şimdi eve götürürüm, meseleyi de ablama söylerim, kabul ederse eder, etmezse yarın gelir bizim kuşu da tekrar alırım diye düşündüm. Kuşçuya da benden haber beklemesini söyledim. İşin aslı, sormama gerek de yoktu, ablamı tanırım ben. Yaygarayı koparacağını biliyordum. Yanılmadım da. Yarın getireceğimi söyleyip bir şekilde durumu kurtardım. Sabah gittim kuşçuya. Bizim kuş inşallah duruyordur, dedim. Maalesef, dedi. Ölmüş hayvancağız. Üzüldüm. Yerini mi yadırgadı, evi mi özledi, bilmiyorum. İyi bir kuştu. Kafesinde kendi halinde yaşıyordu. Yem kabuklarını etrafa saçışını zarardan saymak ayıp olur, kimseye bir zararı yoktu. Mekânı kuş cenneti olsun.

Öldüğünü öğrendikten hemen sonra, elbette biraz da korkarak, ablamı aradım. Kötü bir haberi bekletmenin yararı yok. Hem er geç öğrenecek. Kuş ölmüş, dedim ablama. Kızdı etti. Ben sana demedim mi yarını bekleme, akşamdan git al getir diye, dedi. Bereket versin, telefonla konuşuyorduk, yüz yüze olsaydık hiç çekilecek hal değildi yani. Bana inanası da gelmiyordu, neyse ki içinde bulunduğumuz ramazandan söz edip yemin edince inanır gibi oldu. Ablam dindar bir insan. Onu teskin etmek için dini bir ağızla konuşmanın faydalı olacağını düşünerek, her can ölümü tadacaktır, dedim ciddi bir sesle.

O gün akşam arkadaşlara gittim. Ertesi gün, yani dün akşam eve gidince ise ablamın hiç ses etmediğini görüp biraz şaşırdım. Tamam, üzerinden geçen bir günde biraz alışmış olması olağandı ama ben hiç ses etmeyişini de yadırgadım. Belki de bu yeni iki kuşun varlığı onu biraz avutmuştur diye yordadım. Fakat mesele bugün tam açıklığa kavuştu. Öğleden sonra kuşçuyu gördüm. Ablam kuşa çok üzüldü, dedim. Evet, dedi oda, neyse ki kuşun ölüsü bahçede bıraktığım yerde duruyordu da aldı götürdü, dedi. 

 Ablam dükkânın yerini sorup öğrenmişti benden. Meğer dün kalkıp gelmiş, kuşun öldüğünü teyit ettirmiş, ölüsünü de alıp gitmiş. Bizim bahçeye gömmüş. Akşam eve gidince bana bir şey dememiş olmasının nedeni buymuş.
***
İki gündür yeni kuşlarımıza isim düşünüyorum. Önerilere açığım. Şu anda ben bu yazıyı yazarken yan bahçedeki ağaçların içinden kuş sesleri geliyor.

Günün birinde bizler de kuşlar da, hepimiz ölmüş olacağız.

1 Haziran 2017

Durgun dağ

Bir düşün, dağ dediğin yüzyıllar boyunca, binyıllar boyunca, milyonlarca yıl boyunca olduğu yerde durur, durur ha durur. Bir bulutsa kayıtsızca, belki koca dağın orada olduğunun ayırdında bile olmadan üzerinden süzülür gider. 
Dağ o esnada ne düşünür acaba?

29 Mayıs 2017

Gece ile Tanış

Ben tanışlarından biriydim gecenin.
Yağmurda düşüp yollara yağmurda döndüm.
En uzak ışıklarına yürüdüm kentin.

Daldım kentin en sıkkın sokaklarına.
Nöbetteki bekçinin yanından geçtim
Ve başımı eğdim, neyimeydi benim konuşma. 

Durdum sessizce ve durdu ayak sesleri sessizce
Uzaklardayken kesik bir haykırış
Başka bir sokaktan ulaştı evler üzre;

Ama bu ne 'geri dön' diyeydi ne de 'hoşça kal' :
Daha uzaklarda, belki de göklerde
Göğe karşı bir saat ışıl ışıl 

Dedi 'ne doğru ne de yanlıştır zaman dediğin'.
Ben de tanışlarından biriyim gecenin.

Robert Frost
Çev.: Suphi Aytimur

23 Mayıs 2017

Mevsimlik

Baharın bu yıl gelmeyeceği söylentileri var. Havalarda son yıllarda pek görülmedik bir tuhaflık. Bir gün bakıyorsun günlük güneşlik, öbür gün bakıyorsun kıştan kalma. Öte yandan hemen her gün yağmur, bazen on beş dakika, bazen iki saat. Karadeniz'e döndü buralar, diyenlerin sayısı az değil. Bugün epey soğuktu. Gördüğüm herkes üşüyordu. Şu an hem soğuk hem de dışarıda sağanak yağıyor. Hazirana bir hafta kaldığı ancak bilimsel olarak ispatlanabilir. Sahiden de bahar gelmeyecek gibi.

Eğer bahar gelmezse yaz da gelmeyecek demektir, zira ilkokul duvarlarındaki mevsim şeritleri yazın hep baharın ardından geldiğini söylerler. Mustafa bugün yakınıyordu: Şunun şurasında güze ne kaldı? Doğru. Doğru olmasına doğru da bizim memleketin yazı –mesela Antalya'yla karşılaştırdıkta– zaten bir ay, hadi baharına da bir de, kaldı geriye on ay. Bunun tertemiz dört ayı kış. Hem de gönlünce kış. Kalan altı ayınsa bir kısmı güz, bir kısmının ne olduğunuysa kimse bilmez etmez.

Keşke Avustralya ya da Yeni Zelanda'da bir evim olsaydı. Eh, oralar uzak diyarlar tabii, olmuşken bir de uçağım olsaydı, buralara güz geldi mi atlardım, ver elini yazlığım. Hayal kurmak bedava. Dilin kemiği yok, demişler ama asıl beynin kemiği yok. Bereket versin, bu hayal kurma denen şey var, yoksa nice olurdu halimiz?

22 Mayıs 2017

La Soledad

“Solitude is fine but you need someone to tell that solitude is fine.” ―Balzac 

Sabah evden çıktığımda bir saattir yağan sağanak yağmur dinmeye yüz tutuyordu. Evde iki şemsiye vardı, ikisi de bozuktu. (Çoğunlukla düz bir mantıkla düşündüğümüzden ötürü iki yarımın hep bir tam ettiği yanılgısı içindeyizdir. Halbuki öyle olmadığını bugün bu şemsiyeler sayesinde bir kez daha anımsamış oldum. İki değil, on iki bozuk şemsiyen de olsa seni bir sağanaktan korumaya yetmeyeceklerdir, yani bir tamın gördüğü işi göremeyeceklerdir.) Neyse ki gideceğim yere varıncaya kadar yağmur gevşek davrandı da ıslanmaktan kurtuldum. Sonrasında da zaten tamamen durdu. Öğlene doğru ısınmaya başlayan hava öğleden sonra iyicene belirginleşti. Güneşlendik biraz. Kemiklerimiz ısınsın, sözleri duyuldu bir iki. Her zamanki gibi çabucak akşam oldu. Mustafa geldi. Az sonra çıktık. Ancak o zaman yağmurun tekrar başladığının ayırdına vardım. Çoğu kez olduğu gibi sokağın başında beni bırakıp gitti Mustafa. Sokağımızın ıslaklığında yürürken sabahki gidişimle şu anki dönüşüm olabildiğince ilginç geldi bana. Yağmuru sevdim. Bizim sokağımızı en çok bahar mevsiminde sevdiğimi anladım.

2 Mayıs 2017

Brutal

Üçüncü GünSofraya oturuyorlar. Köle kız yemeği getiriyor. Lapa kıvamında ıslakça bir yarma buğday yemeği, bir tür keşkek, etli. İlk kepçeyi efendisinin tabağına koyuyor. Yemeğe bakıyor efendi, zaten iki gündür epey durgun, iyiden iyiye değişiyor yüzünün rengi. Kusacak gibi oluyor. Kalkıp dışarı çıkıyor.

İkinci GünAkşam. Evde sessizlik var. Kadın et doğruyor. Yarınki yemeğe katsın diye hizmetçi köle kıza verecek. Kocası dünden beridir düşünceli. Şimdi de gözünü karısının elinden alamıyor. Kadın onun ete baktığını sanıyor. Aldanıyor. Aldırmıyor ama. Adam bıçağa bakıyor.

İlk GünBrutus, manevi babası Julius Kaesar'ı bıçakladıktan sonra avluya koştu. Duvarın dibindeki bir testide yarıya kadar dolu su vardı. Bıçağı iyicene yıkayıp kandan arındırdı. Testideki kanlı suyu zeytin ağacının dibine döktü. Götürüp bıçağı mutfağa bıraktı. Derhal evden çıkıp Senatus'un yolunu tuttu.

1 Mayıs 2017

Hayat tek bir fotoğrafa sığar mı?

Sığmaz bence. Fakat öyle bir an yakalarsın ki bütün bir hayatın özetidir. Gelgelelim kaç kez yakalanır böyle bir an? Diyelim yakaladın, bu senin hayatının ânı mı olacak, bir başkasınınki mi? Seninkiyse, o ânı çekecek biri o esnada orada hazır bulunacak mı? Başkasınınkiyse, çekmek için sen hazır olacak mısın, mesela yanında fotoğraf makinesi bulunacak mı? Kanımca derin mevzular bunlar.

25 Nisan 2017

Gelip geçici

Değil mi ki gelip geçici, öyleyse değeri yok... Aslında yanlış bir damgalama bu. İnsana ilişkin ne varsa zamanlıdır, zamandadır, – gelip geçer. Kendimiz çevremiz, yapıp ettiğimiz herşey (ha uzun ha kısa) belli bir zaman aralığını kaplar yalnızca.
Bir şeyin tadı değeri gelip geçiciliğiyle orantılı değildir. Tersine: bazı şeyleri tam da gelip geçici olduğu için sevip saymak, bakıp gözetmek gerekir.
İnsana özgü ne varsa yıpranır, en yıpranmaz sanılan şeyler bile – sevgi, dostluk, özlem, bağlılık...
Gelip geçici olanı sevmemek yaşamdan kaçmaktır. Gelip geçici tatlar, mutluluklar, karşılaşmalar, alışkanlıklarla dolup taşar tüm yaşam.
Nermi Uygur, Yaşama Felsefesi.

23 Nisan 2017

Arzunun Kol Gezdiği Yerler

BALTA GİRMEMİŞ ORMAN levhasını görüp takip ediyoruz. İki tam gün süren yürüyüşten sonra oraya varıyoruz. Doğru, burası hakikaten balta girmemiş bir orman, şöyle bir bakındıktan sonra ikimiz de bunun ne denli doğru olduğunu görüyoruz. Madem bulduk, ilk iş olarak durup biraz dinlenmemiz, iki günlük yürüyüşün üzerimize bindirdiği yorgunluktan bir nebze de olsa arınmamız lazım. Öyle yapıyoruz. Kendimizi öylece yere bırakıyoruz. Çok geçmiyor, işittiğimiz bir sesle başımızı çeviriyoruz, bir insan sesi. Az sonra ayak sesleri de geliyor. Ve nihayet biri çıkıp geliyor kalın ağaçların arasından. Elinde bir balta, gitgide bize yaklaşıyor.

15 Nisan 2017

26 Mart 2017

Kürkçü dükkânına dönüş

Ömrünü kürkçü dükkânında tüketenlere...

Çokluk insanlar kürkçü dükkânını herhangi bir dükkân genişliğinde, ortasında uzunca bir tezgâh duran, kürklerin duvarlar boyunca asılı ve tezgâhın üzerinde yığılı olduğu bir dükkân sanır. Öyle değildir halbuki. Kürkçü dükkânı geniş mi geniş, dilediğin kadar bırakıp gitmiş, dilediğin kadar dönüp dolaşıp gelmiş ol, gene de hiç görmediğin, bilmediğin köşe bucakları bir yerlerinde barındıracak kadar geniş bir dükkândır. Bununla birlikte, hayatının kaydadeğer bir kısmının geçtiği, arşınlamaktan kim bilir kaç ayakkabı eskittiğin, aşinası olduğun sokaklar, yollar, kaldırımlar da kürkçü dükkânındadır. İşte ne zaman dönüp dolaşıp kürkçü dükkânına gelecek olsan seni ilk karşılayan bunlardır, bu sokaklığı kalmamış sokaklar, çamura bulanık yollar, kaldırımdan gayrı her şeye benzer kaldırımlar.
***
Beş gün önce kürkçü dükkânına döndüm. Çocukluğumda, yani bütün dünyamın bu dükkândan ibaret olduğu zamanlarımda ne çok severdim kürkçü dükkânımı bir bilseniz. Ben bir zamanlar bu dükkânı kürkçünün kendisinden bile daha çok benimser, kanıksar, sahiplenirdim. Oysa şimdi öyle mi? 
***
Benzetme ne derece yerine oturur bilmiyorum, kafeste büyüyen kuşlar uçmayı hastalık sanırlar, diye bir söz vardır hani, kürkçü dükkânından başka dükkân görmeyince burayı dünyanın en güzel yeri bellemişiz gibime geliyor. Ne zaman ki kürkçü dükkânımdan ayrılıp uzak memleketlere yelken açtım, işte o zaman ufaktan ufaktan yıllarca içinde yaşadığım bu dükkânın eksiği gediği çarpmaya başladı gözüme. Bir zaman sonra da içinde sürmüş olduğum zamanı yaşamaktan değil de debelenmekten saymaya başlar buldum kendimi.
***
Kavafis'i ne zaman tanıdım, hatırlamıyorum, lise olmalı, onun insanı çarpan Şehir şiirini ilk okuyuşumda nasıl da çarpılmıştım ben de. Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda. İşte en çok da bu dizede çarpılmıştım. Bugün hâlâ içimde bir kıpırdanma olur okuyunca.
***
Bizim kürkçü dükkânı işin doğrusu zaten depremden çıkmış gibiydi, kaderin cilvesi mi denir artık, birkaç yıl önceki depremle mecaza filan gerek kalmadan bugün artık hakiki anlamıyla da depremden çıkmış bir dükkân oluverdi. Hiçbir standardı olmayan, sözgelimi birbirine benzer iki kaldırımı kimsenin göremeyeceği, çarşısının nerede başlayıp nerede bittiğini hiçbir kulun bilmediği, binalarının boyayı geçtim, sıvaya hasret olarak ömür tükettiği, deniz kıyısında olmasına rağmen yıllar yılı denizden bihaber, şehir desen değil, kasaba desen değil, köy desen hiç değil bir kürkçü dükkânına tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de kahredici bir deprem vurunca bugün artık mecaz anlamıyla değil, gerçek anlamıyla adım atacak yer bulmakta zorlandığın garip, kimsesiz bir kürkçü dükkânı oldu çıktı. Erciş: Bugün yeryüzünün hiçbir köşesinde; ne Afganistan'da ne Sudan'da ne Haiti'de böylesine yıkık, dökük, savruk, harap, viran, perperişan bir yerleşim bulamazsınız, mumla arasanız.
***
Kürkçü dükkânındaki tek tilki sen değilsindir bunu unutma. Sencileyin başını alıp gitmiş, fakat dönüp dolaşıp gelmişler vardır. Buradan dışarıya adımını atmamışlar vardır. Tuhaftır, mutluluğu buradan özge hiçbir yerde bulamayacağına iman etmişler vardır. Ve sana bir teselli kahvesi niyetine, burada ailen ve dostların vardır. Son hesaplaşmada burası senin kürkçü dükkânındır. Gerçektir. Olanca çıplaklığıyla yerli yerinde duruyordur. İçinde senin geçmişini, nice yaşanmışlıklarını barındırıyordur. Kim bilir, belki de seni döndürüp dolaştırıp buraya getiren de odur. Zira bedenini, beynini ve hatta ruhunu alıp götürsen bile geçmişini götüremezsin, o burada, yaşandığı yerde durur. Kürkçü dükkânında.

17 Mart 2017

Bir Dilek

Rüyamda Eski Mısır devrinde yaşıyoruz. İşçiyiz. Bir piramit yapıyoruz. Ustabaşının adı Geranemtet, kısaca Gerano diyoruz. Müteahhitin adını kimse bilmiyor, müteahhit diye hitap ediliyor, Kenan'dan mı, Babil'den mi gelmiş, kimsenin adamakıllı bildiği yok. Bu adam işi her kimden almışsa, "Büyük bir piramit yapacaksınız," diyor, "şu ilerideki piramitten daha büyük olmalı." Belli ki iş sahibinden epeyce para koparacak, davranışları bunu gösteriyor. Şu ilerideki piramit dediği, sabahtan yola koyulsan akşama anca varabileceğin bir yerde. O denli uzak ve bulunduğumuz yerden görülebiliyor, düşünün ne kadar büyük olduğunu. Biz işçilerin içi rahat, yapacağımız edeceğimiz belli, gerisini ustabaşı düşünsün. İçimiz rahat olmasına rahat, fakat bir yandan da o büyüklükte bir piramit yapamayacağımızı içten içe biliyoruz hepimiz. Galiba kadim bir canlılar içgüdüsüdür bu, bir şeyin olacağını olmayacağını üç aşağı beş yukarı hissedebiliyorsun. Canlılar içgüdüsü, diyorum, zira yalnızca insana değil, mesela hayvana da mahsustur bu içgüdü, belgesellerde görmüşsünüzdür, aslan o ceylanı avlayamayacağını bir biçimde hisseder ve geri döner gider. Ama ben şimdi ne anlatıyorum böyle? Rüyamda diyordum, piramit işçisiyiz. Varız şöyle seksen-yüz kişi kadar. Kimimiz taş kırıyoruz, kimimiz taşıyoruz, kimimiz diziyoruz. Müteahhit başlangıçta birkaç gün üst üste gelip güya duruma bakıyorken sonraları hiç gelmemeye başlıyor. Sarayda gününü gün ettiği söylentileri yayılmaya başlıyor. Dendiğine göre ustabaşına güveni tammış, hem zaten işler de yolundaymış, işçiler çalışıyormuş, piramit inşaatı gün be gün ilerliyormuş, inşaata gelip de ne yapacakmış. Ustabaşının hali tavrı da bunu doğruluyor önceleri. Ama günler geçtikçe, müteahhit gelip işe bakmadıkça o da fikir değiştiriyor sanki. Bir an önce işi bitirip çekip evine gitmek ister gibi bir hal seziliyor üzerinde. Nitekim birkaç güne kalmadan inşaatımızın iyicene belirginleşen biçiminden anlıyoruz ki, evet, bu piramit küçük bir şey olacak, bu iş de uzun sürmeyecek. Değil mi ya, dikdörtgen ya da silindir biçiminde tasarlanan bir yapının nerede duracağını bilemezsin, bulutlara kadar uzama ihtimali bile vardır son tahlilde, gelgelelim piramit biçimli bir yapı öyle mi, temelin üzerine koyduğun ilk taştan anlarsın onun nerede biteceğini. Nihayet bir gün akşam paydos vakti ustabaşımız bizi etrafına toplayıp inşaatın kısa bir süre içinde biteceğini, bu süreyi daha da kısaltmanın elimizde olduğunu, canla başla çalışıp işi sağ salim bitirmemizi öğütlüyor. Öyle yapıyoruz. Bir haftaya kalmadan bir ikindi vakti piramidimizin tepeye gelecek son taşını da, ki bunun kendisi de bir piramit, yerine koyuyoruz. Koyunca da Ustabaşı Gerano'yla birlikte piramitten iniyoruz. İner inmez iyi iş çıkardığımızı söyleyerek bizi kutluyor ve heybesini sırtladığı gibi ayrılıyor yanımızdan. Ne olup bittiğini bilmiyoruz. Bir şaşkınlık havası sarıyor ortalığı. Tam tersi olması gerekirdi çünkü. Ustabaşının işçiler gittikten sonra işin başından ayrılması, hatta ne ayrılması, müteahhit ve işin sahibi gelmeden ayrılmaması gerekirdi. Ve işte, işin sonunun nereye varacağını merak etmeye kalmadan, çoğu kez olduğu gibi bu rüyam da kesintiye uğruyor, uyanıyorum.

12 Mart 2017

Hı hı, evet, eğitimin anlamı

Biri bana Allah rızası için bu cümlede ne söylendiğini anlatsın, sevaptır:

Eğitim bir konuyla alakalı uygulamalı bir deneyime sahip olduğumuz bir şeyleri bildiğimizi hissettiğimiz bir aktivitedir. 

Sayın arkadaşlar, her ne kadar söyleneni anlamasam da an itibariyle Türkçedeki en uzun tamlamayı bulmuş olduğumu cümle âleme ilan ediyorum. 

Bir konuyla alakalı uygulamalı bir deneyime sahip olduğumuz bir şeyleri bildiğimizi hissettiğimiz bir aktivite.

Güzelliğe, ihtişama bakın. Kaç tamlayan, kaç tamlanan var, ben sayamadım, sayabilen çıkarsa beni de bilgilendirsin hayrına.



7 Mart 2017

Kral Su

Bunlar senin aşkının konaklarıdır
Sen uzun Haziran uzun ormanıma

Senin şövalyelerinin mızrağıdır
Çatan silahlarını geceme benim

Sen gelirsin, artık nasıl yalnızlıktır
Islanır süvarilerim, kulelerim

Şimdi yüzünün neresine uyanır
Kim bilir o kuzgunlarım uzun ağır

Senin aşkının kapanık şafağıdır
Süren o atları önüme benim.

İlhan Berk

4 Mart 2017

Cinin şişede durduğu gibi

Cinin şişede durduğu gibi durmadığı bilmediğim şey değil. O sakin, durgun görünümlü sıvı kana karıştığında anadilimdeki anlamsal karşılığına oturuveriyor. Genellikle öyle olmaz, bazan canım esrimek ister. Zaptettiğim ne çok itki, tepki, hışım, coşku, endişe tohumu vardır, yoldan çıkmalarını, açığa çıkmalarını beklerim.
Enis Batur, Kitap Evi.

28 Şubat 2017

Merhaba

İnsanları merhaba'yla selamlamayı çok severim. En çok kullandığım selamlama kelimesidir merhaba. Kendimi bildim bileli bu böyle. Bakın, Onur Caymaz bir yazısında merhaba hakkında ne demişti:
Bu merhaba kelimesi Arapça “rahab” kökünden gelir. Geniş ve ferah olmak demektir, ferahlıkla, rahat… Nâzım da Merhaba Çocuklar şiirine böyle başlar: Nâzım, ne mutlu sana  / Cân ü gönülden, / Ferah ve emin, / Merhaba, diyebildin. Şair hal böyleyken ferah ve emin kelimelerini tesadüfen kullanmamış olsa gerek.
***
Adama, "Merhaba" dedim, "aleyküm selam" diye yanıtladı beni. Üstelik bu ikincisiydi, aynısını geçen gün de yapmıştı. Yalnızca bu adam mı, yalnızca bana mı? Toplumda bu gibiler o kadar çoğaldı ki... Eskiden böyleleri ya hiç yoktu, ya yok denecek kadar azdı. Niçin böyle davrandıklarını sorsan verecekleri yanıt üç aşağı beş yukarı tahmin edilebilir. Ya dinimiz imanımız diye başlayacaklardır söze ya da geleneklerimiz kültürümüz cart curt. Sanırsın merhaba Japonca bir kelime.

Halbuki ortada ne inanç var ne kültür. Samimi inançlıların başımızın üzerinde yeri var. Onlar zaten inançlarını başkalarının gözüne sokmak yerine gönüllerinde saklarlar. Fakat bir de sahte inançlılar var ki aslında inandıkları filan yok. Azıcık yakından bakın, derhal göreceksiniz. İnsanlar tanıyorum, cuma günleri camiye gidip cuma namazı kılıyorlar. Bir cumayı olsun kaçırdıkları yok. Gelgelelim beş vakit namaz kılmaları da gerekmez mi? Kılmıyorlar. Oysaki ikisini de emreden Allah aynı Allah. Hakiki bir dindarın, hangi dine inanıyor olursa olsun, dininin gereklerini bir bütün olarak yerine getirmesi beklenir. Onu yap, bunu yapma, kim ne düşünür bilmem de bana kalırsa hiç yapmaması daha iyi. Biraz abartıyor muyum? Bence hayır. Hiç namaz kılmayan biri yalnızca cuma namazı kılan birinden daha kıymetlidir benim gözümde. Öbürü hiç olmazsa tutarlı, bu düpedüz tutarsız. Kültüre gelirsen kültür de yok. Hadi her şeyi bir yana bırak, dilini kullanmayı bilmiyor. İnsanlara hayırlı cumalar, hayırlı kandiller mesajı gönderiyor iki satırlık, bakıyorsun on tane yazım yanlışı, anlatım bozukluğu.

Bir gün kırk yaşlarında biriyle inanç üzerine bir saate yakın tartışmıştım. Kendini tam bir inançlı hissediyordu. Ona kalırsa gerçek bir müslümandı. Sen hiç Kuran'ı baştan sona okudun mu, diye sormuştum en sonunda. Evet, deyip beni kandıramayacağını biliyordu. Çaresiz kalıp hayır, demişti. İnandığını söylediği, üstelik de herhangi bir yerden değil, doğrudan Allah'tan kendisine geldiğine inandığı 600 sayfalık kitabı kırk yıllık hayatında bir kez olsun okuma gereği duymamıştı.

İşte, sevgili arkadaşlarım, bu gibi insanlardır merhabanızı aleyküm selamla karşılayanlar. Ne kadar sığ, ne kadar kör olduklarından haberleri bile yok. 

22 Şubat 2017

Nezle

Yıllardır nezle olmuyordum. Kış gelip de nezle olanlara bir tür istihzayla bakar, içimden, "İnsan hiç nezle olur mu yahu," diyordum. Bu yıl ne olduysa nezle oldum. Üç-dört gündür sürüyor. En kötüsü de bugündü. Evdeyken neyse ne de dışarıda insan içinde epey rahatsız ediyormuş adamı. Mesela akşama doğru metroda eve gelirken bir hayli sıkıldım, büzüldüm. Burnunu çeksen bir dert, çekmezsen bir dert. Her şey bir yana, insan gönül rahatlığıyla sümküremiyor affedersiniz. Mendili çıkarıyorsun, güya burnunu sileceksin, fakat ne çare, sağında solunda, bitişiğinde insanlar oturuyor, yalandan dolandan mendili sürüyorsun, öyle ediyorsun, böyle ediyorsun da işe yaramıyor, yarım dakika sonra aynı tas aynı hamam, gene burnun akıyor, gene mendili alıyorsun. Yalnızca nezle olsa gene neyse be kardeşim. Dün hem kitap okumaktan hem de bilgisayar başında oturmaktan bugün bir de sol gözüm ağrıyıp durdu. Bitmedi, üstüne bir de dün biraz eşelediğim kırık sol üst dişlerimden biri ağrıyınca cümbüşü görecektiniz. Bereket versin, şu an evdeyim. Peçetenin ucunu koparıp topak yaptım, akan sol burun deliğime pamuk niyetine tıkadım, öylece duruyorum. Annem kendimi bildim bileli bir şey dedi durdu, hâlâ da der durur,  doğruymuş; sağlık çok önemli arkadaşlar, hakikaten çok önemli. Sağlığımıza dikkat edelim, kendimize bakalım, soğuk havalara karşı korunaklı olalım. Bir de hasta olmuyoruz diye olanlarla alay etmeyelim, bizim de başımıza gelebilir. Sağlıkla kalınız.

17 Şubat 2017

Çocukluk ve cennet birbirine karışır çoğu zaman

"Babam bir küçük keçi almış! Babam bir küçük keçi almış!"
Yoksul ailelerde, kaderin kapılarının bir başka geleceğe doğru açılmasının dört gözle beklendiği bir anın çocukluk boyunca bir gün mutlaka gerçekleştiği olur. Tüm ev halkı için olduğu kadar, biz çocuklar için de, babamın satın aldığı bu küçük keçi açtı bu kapıcığı  ve böylece, biz kesinlikle, geriye dönmemecesine, ayak bastık keçiler dönemine.
Çocukluk ve cennet birbirine karışır çoğu zaman.  Küçük keçinin gelişi sayesinde kendimizi bu durumda bulduk. Bununla birlikte, sadık bir dostun yönettiği köhne bir sandalcıkta, tıpkı Nuh'un gemisindeymişiz gibi, sınırı geçtiğimiz ve babamı bu ani harekete itmiş olan sebepleri iyice anlamaksızın, çocukluğumuzun ilk cennetini terk ettiğimiz ilk ve son yolculuğumuzun anılarını ve görüntülerini belleğimizden hiçbir şekilde silemiyorduk.
Ay ışığında, köhne teknenin yol aldığı göl, belleğimizde sanki bir denizmiş gibi yer etmiş ve yıllar geçtikçe, boyutları okyanusa dönüşecek kadar genişlemişti anılarımızda.
Şimdi, bu küçük keçiydi bizi kaybolmuş cennetimize tekrar bağlayan. Daha geniş bir ailenin, çöküntüye uğramış ve dalgaların salladığı bir ufak sandalla karşı kıyıya varmış olan bizlerin başımızı sokacak bir yuva bulmamız, bir anda yok olmuş ailelerimizin ve yakınlarımızın yerine yeni dostlar edinmemiz gerekmişti. Demek ki, bu kadar badireden sonra, bu toprağa, hayatımızın yeni kıyısına alışmamıza, çocukluğumuzun böylesine yoksun kaldığı ve yitirdiği şeyin boşluğunu doldurmamıza sanki bu keçi yavrusu yardım edecekmiş gibi gelişmiyor muydu her şey? Böylece, ailemizin tarihin bu güneşli gününde babamızın satın almış olduğu keçi yavrusu sayesinde, ilk yakın dostlarımız, ailemizin hakiki dostları keçiler oldu.
Luan Starova, Keçiler Dönemi.

11 Şubat 2017

Erdem ve Erdemsizlik Üzerine

Utanç insana özgü bir duygu sanılır 
Utanan hayvanlar gördüm ben 
İnsanlar tanıdım buna karşılık 
Utanmak nedir bilmeyen 

Öyle zamanlar gelip çattı ki 
Olağan sayılır oldu arsızlık 
Utanç utanıp çekildi köşesine 
Esip gürlüyor utanmazlık 

Yalan insanlık ayıbı sanılır 
Oysa bir tek odur yalan söyleyen 
Yalan söylemez kedi, kuş, börtü böcek 
Yalan söylemez hiçbir sürüngen 

Her yandan yalanla kuşatılmışız 
Yalan gerçek olmuş hakikat yalan 
Yalan akıyor gazetelerden 
Televizyon kanallarından 

Ahlâk insana özgü bir erdemdi 
Şimdi ahlâk öğütlüyor ahlâksız 
Katil imdat diye yırtınıyor 
Hazine bekçisi olmuş hırsız 

Vicdan insana özgü bir erdemdi 
Öyle sanılırdı bir zaman 
Artık antikacı dükkânlarında 
Bir metadır ender bulunan 

Sözünün eri olmak bir deyimdi 
Doğru insanı tanımlayan 
Şimdi baş köşede ağırlanıyor 
Dün tükürdüğünü bugün yalayan 

Cesaret insana özgü bir erdemdi 
Ona yaraşan bir kimlik 
Bir korkaklık ordusu 
Türedi üniformalı üstelik 

Ama bir özellik daha var insanda 
Küllerinden yeniden doğmak 
Hayır diyebildiğinde celladına 
Zafer erdemin olacak

Ataol Behramoğlu 
(Buradan)

10 Şubat 2017

Sesim özgürdü, bense tutukluydum

Tanımadığım ama berrak bir ses bana şöyle diyordu: "Birgün, –bir gece değil, geceler öteki taraftadır– yırtıcı bir kuş doğuracaksın, o senin omuzuna konacak ve sana yolu gösterecek. Birgün güneş biraz daha sana yaklaşacak. Çaresiz, ondan kaçamayacaksın. Bedenine dokunmayacak, ama tüm içini yakacak. Birgün, dağ yarılacak, seni içine alacak. Eğer erkeksen seni tutacak, kadınsan sana yıldızlardan bir süs yapıp, seni sonsuz ışıklar ülkesine gönderecek... Birgün... Birgün..."
Ses kayboldu. Belki de, el konmuş olan kendi sesimdi bu. Sesimi benden almış ve bulutların arasına salıvermiş olmalıydılar. O zaman, kendi kendine konuşmaya başlamıştı. Basit bir sözcük bile söyleyemiyordum. Sesimden yoksun bırakılmıştım, ama onu duyuyordum, uzaktan, başka yerden geliyor, başka dağları aşıyordu. Sesim özgürdü. Bense tutukluydum.
Tahar Ben Jelloun, Kutsal Gece.

4 Şubat 2017

Nietzsche'nin Kuruyan Bıyığı

Misafiri olduğu evde Nietzsche banyodan çıkıyor. Evin hanımı kızlarından birine fön makinesini getirmesini buyuruyor. Kız gidip getiriyor. Nietzsche alıp bıyığını kurutuyor. Hayat ilginç bir trene benziyor.

2 Şubat 2017

Keçi

Bugün her tarafta bir haber vardı. Facebook ve Twitter'da da epeyce paylaşıldı. Rizeli bir çocuk güya yeni doğurmuş keçisini kendi sırt çantasına, yavrusunuysa köpeğe bağladığı başka bir çantaya koymuş eve götürüyor. Habere şuradan ve şuradan bakılabilir. Çoğu haber sitesi hemen atlamış, "O fotoğrafın sırrı ortaya çıktı" diyen var. Sosyal medyadaysa kocaman kocaman sevgi gösterileri, üzerine titremeler falan... Sırtında keçisiyle kızcağızın olabildiğince sevimli durduğu kuşkusuz. Köpeğin sırtındaki yavrunun sevimliliğineyse diyecek yok. Keçileri öteden beri ne denli sevdiğimi bilen bilir. Gelgelelim resimlere bakar bakmaz işin içinde bir terslik olduğunu fark ettim. Blogda paylaşmadan da edemedim.

Köyde doğup büyümüş, hayvanlarla içli dışlı olmuş biri olarak söyleyeyim ki, doğuracak olgunluğa erişmiş bir keçinin sırt çantasına sığabilmesi mümkün değildir. Zaten fotoğraftakine bakınca henüz bir yaşını bile tamamlamamış bir oğlak olduğu anlaşılıyor. Buna ek olarak, bu yaştaki bir çocuğun yetişkin bir keçiyi sırtlaması da pek mümkün değildir. Ayrıca, yeni doğduğu söylenen yavrunun bugün doğmadığı da apaçık. Çünkü yeni doğan bir yavru ıslak olur bir kere. Plasentadan çıkmış olduğu için jel kıvamında bir ıslaklıktır bu. Bundan ötürü de kuruduktan sonra bile ıslaklığın izi kalır. Yani bu sabah doğmuş bir yavruya akşamleyin bakan biri onun bugün doğduğunu oracıkta anlayabilir. Bir haftalık bir yavruya benziyor bu. 

Demem o ki, böyle bir habere gerek yoktu, bu fotoğraflar zaten yeterince güzel.


31 Ocak 2017

Her şey tamam da, bu yazının başlığını ne koysam yahu?

Birkaç rüya gördüm her zamanki gibi. Şu an hatırlamıyorum ne hakkında olduklarını. Tek hatırladığım, ne sevimli ne de sevimsiz rüyalar olduklarıydı. Gözümü açtığımda saati tahmin etmeye çalıştım. Yataktan çıkmadan uzanıp perdeyi açtım. (Perdeyi açmak: Bir perde nasıl açılır ki? Enteresan! Vizontele'deki çocuğun deyişiyle, enteresan!) Uzandım gene. Yüzüm dışarıya dönüktü. Karşıdaki binanın duvarına, pencerelerine bakıyordum. Saat dokuz-on civarı bir şey olmalı, diye tahmin yürüttüm. (Acaba bu yeryüzünde ilk tahmini kim yürüttü? Nereden nereye yürüttü? Bunlar da sorulası sorular kardeşim.) Saati nasıl tahmin ettiğimi sordum kendime. Binanın duvarına bakarak günün hangi saatinde olunduğu nasıl tahmin edilebilir? Sonra etrafta sesler olduğunu fark ettim. Gündelik sesler yani. Dışarıdan, rastgele gelen sesler. İşte, saati asıl bu seslere bakarak tahmin ettiğimi anladım. Öyle ya, sabahın köründe gelen sesler farklı olur, değil mi? Akşam üzeri gelenlerin de farklı olduğu gibi.

Saate bakmadan önce kitabımdan bir bölüm okumaya karar verdim. Yanıbaşımda iki kitap duruyordu. Biri kara, öbürü ak kapaklı. Kara kapaklı kitap demek Yapı Kredi Yayınları demek, ak kapaklı kitap demekse Can Yayınları demek, biliyorsunuz, söylememe lüzum yok. (İşte böyle, bazı şeyleri söylememize lüzum olmadığını kendi ağzımızla söylememize rağmen gene de söyleriz.) Bu iki kitabı dün yatmadan hemen önce çantamdan çıkardım. İlkin ak olanı aldım, bir sayfalık Giriş bölümünü okudum, son satırlara gelince aklımı veremediğimi gördüm. Sonra karayı aldım, biraz bakındım, onu da doğru dürüst okuyamayacağımı gördüm. Bunun birkaç sayfasını geçen gün kütüphanede okumuştum da.

Dün gece yatağa girmeden önceki iki-üç saati masada, bilgisayar başında, ara sıra kalkıp çay may almak suretiyle oturarak geçirmiştim. Kelimelik oynadım. Oraya buraya baktım. Aklıma bir şey takıldıkça hemen açıp Wikipedia'ya baktım çoğu kez yaptığım gibi. Falan filan. Fakat yatağa girince içimin hiç de rahat olmadığını, canımın sıkıldığını gördüm. Uykum zaten yoktu. Demek ki bilgisayar, başında oturduğum o iki-üç saat boyunca beni uyuşturmuş, can sıkıntımın farkında olmamamı sağlamıştı. Kitap da okuyamıyordum, çünkü, dedim ya, kafamı veremiyordum. Neyse ki korktuğum olmadı, çok da debelenmeden, yatakta bir yarım saat, kırk dakika kadar kafamdaki dağınık düşünüşlerle hemhal olduktan sonra uyumuşum.

Kelimelik diyordum, birkaç aydır kapatmıştım, oynamıyordum, geçen gün gene açtım. Tee o zaman oynadıklarımın adları hâlâ kayıtlı, çoğunu yenmişim. Mesela biriyle sekiz oyun oynamışız, durum 6-2. Oyun isteği gönderdim, kabul etti. Beş oyun daha oynadık, beşinde de yenilince artık benimle oynamayacağını söyleyerek çıktı. Başkalarıyla oynadım ben de.

Kara renkli kitabı geçen gün Aze benim için aldı, onların kütüphanesinden. Bizimkinde yoktu çünkü. YKY'nin Kızılay'daki kitabevinde bile yoktu, Tunalı'daki şubede bir tane varmış yalnızca. Oraya da kim gidecek şimdi, diye söylenmiştim içimden. Kitabı çantamda epeyce dolaştırdım son on günde. Benimle birlikte gelmediği yer kalmadı. Şehir şehir. Fakat hiç açıp bakmaya fırsatım olmadı. Çok doluydum yani. Ak renkli kitabıysa dün bizim kütüphanelerin birinden aldım. Yolum o tarafa düştü, hazır gelmişken uğrayıp aldım. (Ne kadar muğlak konuşuyorum böyle.)

Elime aldığım kitabın ilk bölümünü, geçenlerde kütüphanede okumuştum ya, bir kez daha okudum ve kalkıp yataktan çıktım. Saat onu bir şeyler geçiyordu. Dün akşam yapıp bir-iki kâse kadarını yediğim çorba henüz burada duruyorken şimdi kim kahvaltı hazırlar, dedim kendime. İşin gerçeği, hazırlamaya üşenmiştim. Çorba sağ olsun, imdadıma yetişti. Hemen ısıttım, oturup kaşıklamaya başladım. Fakat bir yumurta haşlamayı da araya sıkıştırdım. Onu da çorbadan sonra yaptığım kahveyle yedim. Tuzlayarak. Her zaman yaptığım gibi. Benim yumurtayı nasıl tuzladığımı bilen bilir. (Çorba yenilir mi, içilir mi, yıllardır düşünüyorum?)

Söylemeyi unutmuşum, çorbadan önce, yani kalkar kalkmaz dolabın içini şöyle bir elden geçirdim. İçindeki kitaplardan bazılarını bugün götürmem gerek. İkisini Serdar'dan ödünç almıştım, bir hafta bende kalsınlar dediydim de galiba iki haftayı da doldurdular. Üçü de bizim kütüphanenin, götürüp iade edeceğim. Bir poşet bulup bunları içine koydum. Dosya mosyalar, kâğıtlar hep karışmış, onları da düzenledim. Ondan önce de tabii yüzümü yıkamıştım. 

Kahvemle yumurtamı içip yedikten sonra tıraş oldum. Hayatımın daimi işkencelerinden biridir sakal tıraşı olmak. Peki, tıraştan sonra ne yaptım? Hatırlayamıyorum, iyi mi. Sonra, götürüp fotokopilerini çekeceğim, taratacağım bir şeyler vardı, bilgisayara kaydetmiştim, onlar neydi, bir bakayım, derken bilgisayarı açtım. Açmışken, telefona atıp otobüste filan dinlemek üzere masaüstüne attığım bir-iki müzik parçası gördüm, onları gönderdim telefona. Birini çocukluk arkadaşım, akrabam İsmail'le ekibi söylüyorlar. Aynı şekilde, tablete atmak için masaüstüne ayırdığım birkaç e-kitabı gönderdim. Sonrasında ne oldu, onu da anımsamıyorum, bir baktım ki Kelimelik'te oyun oynuyorum gene. Jardzy bloğa yorum yapmış, bir ara onu görüp yayımladım. Velhasıl, bilgisayar başında ne kadar oturduğumu şu an kesinlikle saptayamayacak durumda olduğumu belirtmek istemekle birlikte, yarım saattir bu yazıyı yazdığımı dile getirmek de beni mutlu edecektir.

Yazıya oturmadan hemen önceyse pilav yaptım. Bir şeyler yiyip öyle çıkayım, dedim de ondan ötürü yaptım. Tel şehriyeli pirinç pilavı. Neden pilav, diye sorulacak olursa daha pratik bir yemek bilen varsa beri gelsin derim. Yumurta kırma hariç. (Bu "pratik yemek" sözü de ne kadar itici duruyor yahu!) Şu an pilavım hazır. Yazının yarısındayken kalkıp söndürdüm. Yiyip çıkacağım birazdan. Gelgelelim... Saat dördü geçiyor, ben varasıya Serdar gitmiş olur, okul tatil olduğundan kütüphane de erkenden kapanmış olabilir. İyisi mi gidip gölde biraz yürümek. Tam olarak şu anda biri bağırıyor dışarıdan. Ne dediği anlaşılmıyor. Bir sokak satıcısı olmalı. 

Her şey tamam da, bu yazının başlığını ne koysam yahu? Sahi, ne koysam?

29 Ocak 2017

Hayde

Evin tek çocuğuydu. Bundan ötürü her gün kahvaltısını eder etmez birilerini bulup onlarla oynamak için dışarı çıkardı. En yakın evden başlayarak kapının ya da pencerenin önüne gider, yaşıtlarına, "Haydi gel, oynayalım," diye seslenirdi. Gelirse gelirdi, gelmezse bizimki başka kapıya, pencereye gider, aynını yapardı: "Haydi gel, oynayalım." Bir zaman sonra mahalleli alıştı bu duruma. O kadar ki kimse adını anmaz oldu, herkes ona "Haydigel" demeye başladı. Misal, komşu evlerden birine arkadaşını sormaya gittiğinde evin kadını çocuğuna, "Oğlum, arkadaşın Haydigel seni çağırıyor," derdi. Tuhaftır, kendisi de zamanla bu Haydigel adını benimsedi. Adını soranlara Haydigel diyordu artık.

Günlerden bir gün ailesi ekonomik nedenlerden ötürü Almanya'ya göçtü. Haydigel'in okula orada devam etmesi gerekiyordu haliyle. Gideli henüz kısa bir süre olmasına karşın meraklı bir çocuk olan Haydigel biraz Almanca öğrenmişti bile. Nitekim babası onu okula yazdırmaya götürdüğünde müdür adını sorunca bunu anladı ve hemen atılarak "Haydigel" deyiverdi. Kaydı yapıldı, pazartesi gelip okula başlaması söylendi. Pazartesi günü 3/A sınıfının öğretmeni sınıf listesinde yeni bir ad olduğunu fark etti. İşte bu ad, sahibi gelecekte ünlü bir filozof olacak olan Heidegger'di.

27 Ocak 2017

Pencereyi açın, son birkaç gündür uçabiliyorum

Pencereden dışarı bakınca karşıdaki çatıda yağmurda başını eğmiş, hareketsiz duran bir kuzgun gördüm. Çok sonraları bile hâlâ orada, kıpırdamıyor ve donuyor, yalnız ve kuzgun düşüncelerine dalmış olarak öylece tünemiş. İçimi kardeşçe bir his kapladı ve göğsümü bir yalnızlık hissi doldurdu.
***
İnsan yürürken fırlatıp atılmış birçok şeye rastlıyor.
***
Yağmurun sırılsıklam ettiği bir tarlada bir adam bir kadını yakalıyor. Çimler çamura boyun eğip dümdüz olmuş.
***
Bir İspanyol rahip kötü bir İngilizce ile ayini okuyordu; berbat tonlarla fazla güçlü mikrofona şarkı söylüyordu ama arkasındaki taş duvarda biraz sarmaşık vardı ve serçeler şakıyordu. Serçeler mikrofona o kadar yakındı ki rahip duyulmuyordu. Serçelerin sesleri mikrofonla yüz katına çıkmıştı. Sonra genç bir kız merdivenlere yığıldı ve öldü. Birisi kızın dudaklarına soğuk su sürdü ama kız ölümü tercih etti.
***
"Orman," dedim sık sık, hakikat bizzat ormanın içinde geziniyor.
***
Nehre fırlattığım boş süt kartonu benden önce Paris'te olacak.
***
Dedim ki, pencereyi açın, son birkaç gündür uçabiliyorum.

Werner Herzog, Buzda Yürüyüş: Münih-Paris, Jaguar Kitap.

15 Ocak 2017

Göç'üş

Rüyamda kendimi bir kuş olarak görüyorum. Mevsim değişiyor, değişince de göç zamanının gelip çattığı söyleniyor. Herkeste bir telaş, bir telaş. Ben oralı değilim. Göçse göç, bana ne? Ne var ki meselenin beni aştığını anlıyorum kısa süre sonra. Herkes göçe katılacak, görünen bu. Evet, beni göçmeye zorlayan eden yok ancak herkes gidince ben yalnız kalacağım, bu çok açık. Şu halde ne yapmalı? Çaresiz, göçe katılmalı, elden bir şey gelmiyor.

Göç yolu boyunca düşünüp duruyor, yer yer içimi yiyorum: Neden benim istediğim olmuyor? Neden yerimde yurdumda kalmıyorum da gönülsüz olduğum bu göçe katılıyorum? Arkadaşlarım, yoldaşlarım yolculuğu keyifli kılmak adına hep bir şeyler yapıp ediyorlar da ben böyle düşüncelerle tamamlıyorum işte. Bir yanıt da bulamıyorum kafamdaki onca soruya.

Göç tamamlanıyor. Yeni yerimize varıyoruz. Bambaşka bir memleket. Hava serin, bu iyi hiç olmazsa. Kafile ağaçlıklı bir yere konuyor. Yaşlılar biliyor burayı, gelip gitmişlikleri çok. Benim gibi gençlere yol yordam gösteriyorlar. Bizi boş ağaçlara yönlendiriyorlar. Şuraya, buraya yuvanızı yapın, diyorlar. Hayatımda hiç yuva yapmamışım. Zaten de gencim, geçen yıl çıkmışım yumurtadan. Gönülsüzce işe koyuluyorum. Çer çöp, dal budak toplamam gerekiyor yuvamı kurmak için. Gelgelelim iş hiç hoşuma gitmiyor. Derken gözüme bir evin damı ilişiyor. Dümdüz, toprak bir dam. Neden bu ağacın çatallanmış dalları arasına güç bela yuva yapmak için uğraşıyorum ki, diye geçiriyorum içimden. Geçirmekle birlikte de aklımdakini uygulamak üzere uçup o damın üzerine konuyorum. Çok hoşuma gidiyor bu yer. Tamam, yuvamı buraya yapacağım. Şu yandaki ağaçların gölgesinin vurduğu bir yere. Oracıkta işe koyuluyorum. Koyuluyorum koyulmasına fakat öteki kuşlardan hemen itiraz sesleri yükselmeye başlıyor. Orada yuva olmaz! Oraya yuva yapılır mı be! Damda da yuva mı olurmuş! Böyle bir yuva nerede görülmüş! Bir dolu itiraz. Soruyla karşılık vermeye başlıyorum. Neden olmasın? Olmaması için engel ne? Damda yuva yapılmaz diye kanun mu var? Kim demiş dünyanın bütün yuvaları ağaçta olacak diye? Ne ki sorularım para etmiyor. Adamakıllı bir yanıt alamıyorum hiçbirine. Kuşlar karşı çıkıyorlar fikrime ama buna bir dayanak sağlayamıyorlar. Anlıyorum ki tartışmak boşuna. Tamam, diyorum, ben yuvamı buraya yapacağım, siz ne derseniz deyin. Kararım bu, bir yuvanın yalnızca ağaca yapılmadığını göstereceğim onlara. Kulaklarımı tıkayıp işime dönüyorum. O esnada uyanıyorum.

14 Ocak 2017

Küçük kız bundan ağladı

Ben de henüz büyümüş sayılmazdım, fakat yeğenim o zaman küçücük bir şeydi. Eğer kafası gerçekten acımış olsaydı çocukluğun doğası gereği hemencecik ağlaması gerekirdi. Kafasının acımadığı apaçıktı. Zaten de taş, dedim ya, kafasına değil, tokasına değmişti. O halde niçin ağlamış olabilirdi?
***
Kadınların ağlamak için belli bir nedene gereksinim duymadığını, bazen sırf ağlamak gerektiğini düşündükleri için ağladıklarını ben işte o zaman öğrendim.


Geçen yıl bugün sorulmuş sorunun kendimce yanıtı.

12 Ocak 2017

Soğuğun ve geçip gitmişliğin kenti

Bu coğrafyanın insanıyım ben de. Bu soğuk hava, yerdeki bu kar, havadaki bu kar kokusu... Öyle tanıdık.
*
İki-üç saat boyunca durmadan kar yağıyor. Yollar, kaldırımlar hep kaplanmış. Çocukluğumun manzarası bu. Hiç değişmemiş. Hiç değişmeyecek. Harika! Geçmişe ait bir şeylerin değişmeyecek olma olasılığı... 
*
İnsanlar... Kayıp düşmemek için daimi bir teyakkuz halinde yürüyenler, soğuktan bedenini büzüştürüp duranlar, bir an önce içeri girip ısınmak isteyenler... Hayatımın gelip geçmiş hemen her kışının manzarası bu. Yabancısı değilim. Böyle soğuk havalarda insanı ısıtan üstündeki kalın giysilerden çok böylesi tanıdık bildik manzaralardır işte. 

Burası Kars. Soğuğun ve geçip gitmişliğin kenti.


Sayfa başına git