14 Aralık 2017

İnsan ne zaman kendisidir?

Hayatımız sürüklenen kumlardan meydana gelen geçici oluşumlardır, bir rüzgârla kurulur, bir başkasıyla yıkılır. Doğru dürüst kurulamadan dağılıp giden nafile oluşumlardır.
***
İnsan ne zaman kendisidir? Her zaman olduğu gibiyken mi? Kendini hep gördüğü biçimdeyken mi? Yoksa düşüncelerin ve duyguların yakıcı lavları bütün yalanları, maskeleri ve kendini kandırışları içine aldığı zaman olduğu gibi mi? Bir insanın artık kendi gibi olmadığından yakınanlar çoğu kez başkalarıdır.
Pascal Mercier, Lizbon'a Gece Treni.

12 Aralık 2017

Hangi

Geçen yıl olsun, daha önceki yıllar olsun, tam da bu vakitlerde yapıp ettiğimiz bir şeyin bu yıl aynı vakitte kendiliğinden aklımıza gelmesi olur mu acaba? Sanmam. Olsa bile bunun büsbütün tesadüf olarak geliştiğini sanmam. Şöyle oluyordur belki, geçen yıl bu vakitlerde olup biten şeyler üç aşağı beş yukarı bu yıl da aynı biçimde olduğu için o zamanlar yapmış olduklarımızı aklımıza getirirler. Ne bileyim, okullar her yıl aynı vakitlerde açılır, yapraklar aynı vakitlerde dökülür, havalar aynı vakitlerde soğur filan.
*
Bu hafta kar yağdı buraya. Etraftaki köylere, dağlara çoktan yağmıştı da şehre de yağmış oldu sonunda. Hem pencereden hem dışarıdayken doğrudan doğruya karın yağışını izledikçe içimden geçen yıl okuduğum Norveçli yazar Levi Henriksen’in romanının adı çınladı durdu: Kar Yağacak. Baktım, iki-üç gün boyunca boyuna bu iki kelimeyi içimden tekrarlayıp duruyorum. Dindarların sık sık içlerinden bir duayı, şiir severlerin bir şiiri, kimilerinin bir şarkıyı tekrarlamaları misali tekrarlayıp durdum ben de: kar yağacak. Bir ara fark ettim ki bunu böyle içimden söylemek bana ne olduğunu anlayamadığım bir şeyler hissettiriyor. Özlem mi desem, yalnızlık mı desem bilemedim.

Açıp bakınca, kitabı geçen yıl tam da bu vakitte okuduğumu gördüm. Acaba karın yağışı mıydı bana onu anımsatan, yoksa zamanın uyuşması mı?

10 Aralık 2017

Kahkahanın özgürleştirici gücü

Başıma harika bir şey geldi. Göğün yedinci katına çıkarıldım. Bütün tanrılar toplanmış oturuyordu. Özel bir lütufla bir dilek hakkı bahşedildi bana. Şöyle dedi Merkür: “Gençlik mi istersin, güzellik mi, güç mü, uzun ömür mü, dünyanın en güzel kızını mı yoksa hazinemizdeki diğer hazları mı? İstediğini seç ama sadece birini seçebilirsin.” Bir an için ne diyeceğimi bilemedim, sonra tanrılara şöyle seslendim: “Ey muteber çağdaşlarım, bir şey seçiyorum, kahkahanın her zaman benden yana olmasını.” Karşılığında tanrılar tek kelime etmedi. Onun yerine hepsi birden gülmeye başladı. Bundan dileğimin kabul edildiğini anladım. Tanrıların bir tarzı olduğunu da öğrenmiş oldum: Karşımda ciddi ciddi durup şöyle cevap verseler yakışık almazdı ne de olsa: “Dileğiniz işbu vesileyle kabul edilmiştir.”
Kierkegaard, Either/Or, Akt.: Robert Ferguson, Kierkegaard’dan Hayat Dersleri.

8 Aralık 2017

Kimin fikri?

Bazan başkasına ait bir fikri o denli sever, benimser, paylaşırız ki bir zaman sonra onun kendimize ait bir fikir olduğuna kanaat getiririz. Bir yerden sonraysa gerçek sahibinin –bu bir filozof, bir şair, bir karikatürist olabilir– nasıl olup da “tıpkı bizim gibi” düşünmüş olduğuna hayret ederiz.

Bu durumun bir adı var mıdır ki?

6 Aralık 2017

Felek

Felek seninle gizlice uyuşup anlaşsa bile sonunda yine onun elinden kurtulamazsın. O sana bazan taç ve taht verirse, bazan da felaket verir. Düşmana da benzer dosta da. İnsana bazan iç yedirir bazan da kabuk. Felek bir hokkabaz gibidir: zamanına göre türlü türlü oyunlar yapar. Önce başını bulutlara kadar yükseltir, sonra da kara toprağın içine sokuverir. Kimini denizden ta aya kadar yükseltir, kimini de aydan kaldırıp bir çukura atar. Dükkat et de ona güveneyim deme, bu yeryüzüne gönül vermeye gelmez. 
Firdevsi, Şehname.

3 Aralık 2017

Bilinmez

Rüyamda adamın biri gelip kendini Müdür diye tanıttıktan sonra ne rüyası görmek istediğimi soruyor. Gülüyorum. Neye güldüğümü soruyor. “Bu ismi nereden buldun,” diyorum. “Nereden bulduysam buldum,” diye cevaplıyor. “Ben,” diyorum, “gerçek hayatta pek çok arkadaşıma Müdür diye hitap ediyorum da...” Şaşırarak soruyor: “Gerçek hayat?” 

Sustuğumu görünce kendi cevabını kendi verircesine sürdürüyor: “Bunun bir rüya oluşu gerçek olmadığı anlamına gelmez dostum. Hem sonra, bunun hayat olduğunu da nereden çıkardın? Bir rüyayla bir hayat büsbütün farklı şeylerdir.”

Hoşuma gidiyor bilgece sözleri. Sanki uzun uzadıya konuşacakmış da ben de keyifle dinleyecekmişim gibi arkama yaslanıyorum. Fakat bunu görünce silkinip sorusunu yineliyor: “Ne rüyası görmek istiyorsun?”

“Kafam karıştı,” diye yanıtlıyorum, “bu zaten bir rüya değil mi? Demin bunun bir rüya olduğunu kendin dedin. Şimdi rüya içinde rüya göreceğim, öyle mi? Üstelik de dilediğim rüyayı?”

Kollarını bağlayıp hafifçe gülümsedikten sonra, “Evet,” diyor, “senin gibi bahtsızlar ancak rüyalarında diledikleri rüyayı görebilirler.” Bunu duyunca çok üzülüyorum. Üzüntüm beni huzursuz etmiş olacak ki uykum bölünüyor, uyanıyorum. Telefona uzanıp saate bakıyorum, üçü yirmi yedi geçiyor. Karanlıkta bahtsızlığıma üzülüyorum bir süre daha, rüyada değil, gerçekte. “Rüyada bile dilediğin rüyayı görmen için önüne seçenek konuyor fakat dileyemeden uyanıyorsun be bahtsız adam,” diye geçiriyorum içimden.
***
Rüyalardan gerçeklere geçelim. Bir arkadaşımızın annesi öldü. Haberi alır almaz üç-dört arkadaş evlerine gittik. Cenaze şehir dışında, bir aydır yatmakta olduğu hastanedeydi, oradan yola çıkmış geliyordu. Bizler de mezar işiyle uğraşalım diyerek gerisin geri çıktık evden. Benle Yunus Çay bizim eve gidip kazma kürek alıp diğer arkadaşların yanına döndük. Onlar da kürek mürek ayarlamıştı, binip mezarlığa gittik. Annesini kaybeden arkadaşımız da bizimleydi. Bizim mahallenin mezarlığı olabildiğince dolu. Neredeyse hiç yer kalmamış. Kalan da 2011 depreminde dolmuş dediklerine göre. Her yer mezarla dolu olunca haliyle kepçe filan giremiyor, mecburen elle kazılıyor mezarlar. İlk olarak sekiz-on dakika arayıp bir yer bulduk. O sırada muhtar geldi. Mezar kazıcılığı yapan birileri varmış. İki mi üç mü kardeşmiş bunlar, filankesin oğulları derlermiş, bir saate varmadan mezarı kazıp bitirirlermiş. Muhtar numaralarını bulup aradı fakat adamlar Mersin’e mi nereye portakal yükleyip getirmeye gitmişlermiş. Akşamın karanlığında cep telefonu fenerleriyle başladık kazmaya. Toprak sert. Hava da tıpkı bugün olduğu gibi epeyce soğuk. Hiçbirimiz kazma küreğe alışkın tipler değiliz. Her birimiz en son bilmem kaç yıl önce eline kürek aldığını söylüyor. Ben mesela, en son üniversitenin birinci sınıfını bitirdiğim yaz tatilinde inşaatta çalışmışım. İşin kötüsü, hepimiz hastayız. Kimimiz nezle olmuş, kimimizin boğazı dolmuş, kimimiz öksürüp duruyor. Üstüne bir de işe bak ki hepimiz kahvaltıyla duruyoruz, kimse öğle yemeği yememiş. Fakat bunların hiçbiri umurumuzda değil doğrusu. Duraklamadan çalıştık. Kazdıkça derinleşti, bir de baktık bitirmişiz. İki saatimizi aldı. Hepimiz şaşırdık bu işi nasıl çıkardığımıza. Kadınların mezarı erkeklerinkinden daha derin oluyormuş, onu da yenice öğrendim. Mezarı bitirip cenaze evine döndük. Kadınlar filan toplaşmışlardı, kimisi ağlıyordu. Erkeklerse odada sessizce oturuyorlardı. Arkadaşımızın babasını gördük. Beş dakika kadar oturduk. Çay ikram ettiler, içip kalktık. Çarşıya gittik. Bir başka arkadaşımızın çorbacı dükkânı geç vakte kadar açık. Sobası cayır cayır yanıyor. Her birimiz ikişer kâse sımsıcak çorba içip kendimize geldik. Sonra tekrar cenaze evine. Oradan da cenazeyi karşılamaya. Şehrin kırk-elli km. dışına çıkmıştık ki cenaze arabasıyla karşılaştık. Vakit tam gece yarısıydı. Getirip hastanenin morguna kaldırdık, oradan da evlere dağıldık. Sabah da erkenden gidip defnettik.

Arkadaşımızın annesi 78 yaşındaydı, uzunca süredir KOAH hastasıydı. Bütün cenazelerde hep duyduğumuz o bilindik sözleri gene duydum birkaç kez: “Dünya fani.” “Her şey boş.” “Tek gerçek ölüm.” Bense yıllar önce bir yerlerde okuduğum, çok hoşuma giden o sözü bir kez daha tekrarladım arkadaşlarıma: “Günün birinde hepimiz ölmüş olacağız.” Bu gördüğümüz yüzlerce, binlerce insandan hiç kimse yüz yıl sonra burada olmayacak. 
***
Yunus Çay’ın ilkokuldaki kızı hafta sonları kursa gidiyormuş. Bitiş saatine yakın kızı alıp eve bırakmaya gittik. Okul taziye evine yakın. Okulun bahçesinde liseden ikimizin de sınıf arkadaşı M.yi gördük. Bu okulda öğretmen. Epey olmuştu görmeyeli. M. ile çok iyi arkadaştık lisede. Aradan yıllar geçmiş su gibi. Yatılıydı okulumuz. Evi yakın olan bizler hafta sonu tatiline çıkardık. Cuma gününe önemsiz dersler konmuştu. Bundan ötürü son derse kadar boşuna beklemeyip erkenden kaytarmak en iyisiydi. İşte o yıl M.yle gayet iyi işleyen bir düzen oturtmuştuk. Cuma gününün ikinci, bilemedin üçüncü teneffüsünde kendimizi hastalığa vurur, müdür yardımcısının kapısını çalar, bize sevk kâğıdı vermesi için bir şeyler uydururduk. Hoca haliyle inanmazdı bize ama ne yapar eder, bazan sakız gibi yapışır, sevki almayı başarırdık. Kapıdan çıkar çıkmaz da sabahtan hazırladığımız çantamızı kapıp kaçardık. Ne güzel günlerdi.

Yukarıda rüyamı anlatırken bahtsız olduğumu söyledim ya, evet, tek bahtsız ben değilim elbette, bunun gayet iyi farkındayım. M. küçücük yaşta anasını kaybedip öksüz büyümüştü. Kadere bak ki kendi çocukları da babalarının kaderine ortak oldular. On yıl kadar önce okulu bitirip öğretmen olduktan sonra evlendi M. İki-üç yıl aradan sonra eşinin ikinci doğumunu yaparken öldüğünü duydum bir gün. Bir süre sonra çarşıda karşılaştık, çok üzgündü, “İki yavrucağı geride bırakıp gitti,” dedi.

Hayat böyle bir şey işte. Koca bir muamma. Bir anlaşılmazlıklar, bilinmezlikler sistemi. 
***
Arkadaşımız M.’den ayrılınca eski günleri yâd ettik biraz. M.nin hiç değişmediğini söyledim. Yunus güldü. İçi elbette değişir insanın fakat dışında hakikaten de neredeyse hiç değişiklik yoktu arkadaşımızda. On beş yıl önce nasılsa bugün hâlâ öyle. Bir an M.’nin yerinde olmak istedik. O okulu bitirir bitirmez atanmıştı, bizse bir türlü atanamadık, ikimizin de içinde kaldı öğretmenlik illeti. Sonra biraz daha düşününce insan gerçekten başkasının yerinde olmak ister mi ki, diye geçirdim içimden? Bir insanın hayatının ne kadarının, neresinin yerinde olmak isteriz mesela? Sevgili arkadaşımız M.nin bahtsız hayatının neresinde olmak isterdik ki? Belki de herkes olması gerektiği yerdedir, kim bilir. Son tahlilde, günün birinde hepimiz ölmüş olacağız.

19 Kasım 2017

Turnam, Bir Gün Bırakmıyacağım…

Güz geldi mi göçüp gidiyorsun buralardan
Mahzun kalıyor kalbim ve gözlerim..
Sen sevgileri ve yolları hatırlatıyorsun bana
Turnam, bir gün bırakmıyacağım peşini,
Ömrüm oldukça ardından geleceğim..

Bir yamalı yelkenden sular damlıyacak,
Veya gemici şarkıları söyliyeceğim bir şilepte.
Merhaba rüzgâr diyeceğim, merhaba maden kömürü
Verin elinizi, kahve kokulu sahillere.

Turnam, bir gün bırakmıyacağım peşini,
Cümle sevgilere, tekrar buluşmak üzre, veda.
Ormanlar, deniz çiçekleri, yunuslar
Vatanım tuz biber gibi kalbimde ama
Bu sevda başka sevda..

Hiçbir zaman dertsiz kalmadı gönlüm
Bir çift gözden, bir yapraktan, bir kuştan.
Daima daha taze, daima yeni baştan
Turnam bir gün bırakmıyacağım peşini,
Sen nereye, ben oraya, adım adım
İnsan sevdikçe iyileşiyor artık anladım..

Bilmem nerelere gidersin gönlünce
Hangi medar şehrine, bir akşam vakti.
Gürültülü sokaklar, evler, iri kuşlar
Çıplak kadınlar arpa döver taş havanlarda
Bir pencereden ansızın bir hazin şarkı başlar...

Bir basık meyhanedir köşedeki, kemerli
Yol boyunca keşkül uzatır sıska çocuklar.
Trahomlu ve sıtmalı bir viski içerim
Sahilde zencefil yüklü gemiler uyuklar..

Ne denmişse yalan hayat için,
İşte o, yaşandığı gibi sokaklarda.
Cümle geçmişimi aziz bileceğim
Turnam bir gün bırakmıyacağım seni
Yaşamak ve sevmek için ardarda,
Ömrüm oldukça peşinden geleceğim...

Turgut Uyar

2 Kasım 2017

The Meaning of Life

I doubt whether a doctor can answer this question in general terms. For the meaning of life differs from man to man, from day to day and from hour to hour. What matters, therefore, is not the meaning of life in general but rather the specific meaning of a person’s life at a given moment. To put the question in general terms would be comparable to the question posed to a chess champion: “Tell me, Master, what is the best move in the world?” There simply is no such thing as the best or even a good move apart from a particular situation in a game and the particular personality of one’s opponent. The same holds for human existence. One should not search for an abstract meaning of life. Everyone has his own specific vocation or mission in life to carry out a concrete assignment which demands fulfillment. Therein he cannot be replaced, nor can his life be repeated. Thus, everyone’s task is as unique as is his specific opportunity to implement it. 
As each situation in life represents a challenge to man and presents a problem for him to solve, the question of the meaning of life may actually be reversed. Ultimately, man should not ask what the meaning of his life is, but rather he must recognize that it is he who is asked. In a word, each man is questioned by life; and he can only answer to life by answering for his own life; to life he can only respond by being responsible. Thus, logotherapy sees in responsibleness the very essence of human existence.
Viktor E. Frankl, Man’s Search for Meaning.

31 Ekim 2017

Güz

Ekimi bitirmişiz. İyi mi etmişiz, kötü mü, bilmiyorum. Bir yerden sonra insan olaylara ve olgulara yetişemiyor, neyi iyi, neyi kötü yaptığını etraflıca düşünüp değerlendirmekten kaçınıyor. Varsın kaçınsın, ne çıkar.

Elma ağacının sararmış yaprakları dökülünce ağaçlarının altına serilmiş yuvarlak bir halıya benziyorlar. Ne kadar güzel duruyorlar öyle. Bir saksağan da gelip konmuş üstlerine, sanırsın ağacın komşusu, oturmaya gelmiş. Bir nevi öyle değil mi zaten.

Güz ne güzel bir mevsimdir öyle!..

30 Ekim 2017

Çürümüş

çürümüş çürümemiş bütün tahtaları kim yakar
yerli yersiz kim bakar dolunaya durmadan
kim kullanır siyasal partiler yelpazesini yaz sıcağında
kimin sağında karaciğeri solunda yüreği var
kimdir eskimolarla üşüyüp zencilerle terleyen
kim ha

havuza girildiğinde su sıcaktı daha
eskiden çok eskiden bir eski kaplıcada
sandalyeleri yaz boyu bahçede unutulmuş
kurnaları kara palmiyeleri cılız
bir kaplıca şöyle avuç içi kadar
bornozları kirli garsonları yalnız
herkesi bir ücret olarak belirleyen tarifesiyle
oda kapılarının arkasında sorulan
nedir kimdir umutlandıran kişiyi
kimin hakkı var buna
belki iri bir çakıltaşı bahçede
iyi yürekli bir yaşlının düşünden arta kalan

şimdi caddelerdeyiz ya da alanlarda
çoluk çocukmuş arkadaşmış
masanın üstünde zeytin çekirdeği dolu bir tabak
yanında sıkılmış bir limon
görkemli bir taze yarım ekmek
gittiğin her yere taşıdın bunları
şimdi kim ne yapacak ha
bütün hüznün elinde kaldı devredemedin
paylaşamadın bile otobüs yolcularıyla

bütün tahtaları yaktım çürümüş çürümemiş
kokusu iyiydi gümüş kolyeleri aydınlattı ışığı
ne güzel ışıktı ama
kimse görmedi bir insanın böyle öldüğünü
biri bir dağda kendi öldüğünden bu yana

Turgut Uyar

30 Eylül 2017

Özleyiş

Yarın en yakın arkadaşım evleniyordu, ben de sağdıcıydım. Onun kadar sevinçli ve heyecanlıydım. Ne ki kendimi bütün her şeye kapatıp bir başıma gezintiye çıkma arzumun nüksettiği akşamlardan biriydi. Hiçbir zaman karşı koyamadığım bir arzuydu bu. Arkadaşıma bundan söz etmenin gereği de yoktu anlamı da. Sağdıcının düğün arifesinde bir başına akşam gezintisine çıkacağını duysa kim garipsemez? Bir saat kadar daha oyalandıktan sonra biraz düşünüp makul sayılabilecek bir bahane buldum, ona söyleyip düğün evinden ayrıldım.

Birkaç dakikalık yürüyüşle evlerinin bulunduğu sokağı bitirip iki yanı boyuna elma bahçeleriyle örtülü dar yola girdim. Akşam yerini geceye bırakmak üzereydi. Ay ortalığı ışıtıyordu. İnsan şu yeryüzünde hiçbir şey yapmasa, yalnızca ama yalnızca yaşasa, diye geçiriyordum içimden.

Yerde bir elma buldum. Aldım, gömleğime silip yemeye başladım. O güne değin kaç kez böyle bir başıma, amaçsızca dolaştığımı düşündüm. Ama şimdi ne önemi vardı ki bunun? Şu an şuracıkta bir elma yiyecek olmak bile yüce bir amaç sayılamaz mıydı?

Elmaya bakınca gecenin bizi pek çok şeyden koruduğuna kanaat getirdim. Geceleyin elmanın üzerindeki kiri, tozu toprağı görmeyiz de onu şöyle bir gömleğimize silmeyi yeterli buluruz. Halbuki gündüz böyle değildir; elmaya dair her bir şeyi görmek onun hakkında pek çok farklı yargıda bulunmaya, bundan ötürü de pek çok farklı eylemde bulunma gereksinimi duymaya götürür bizi. Sözgelimi onu canımız çekse bile yememeye, yiyecek olsak da evvela yıkayıp temizlemeye karar veririz. Tuhaf olan, bunun yalnızca elmalar için değil, fakat diğer pek çok şey için de, ve ne acıdır ki insanlar için de böyle olması değil midir? Gece bizi insanların üzerindeki pisliği görmekten de korumaz mı mesela? Gelgelelim her gece yerini bir sabaha bırakmak durumundadır, ne çare.

Elmama bir ısırık vurdum. Kurtluydu. Fakat yarısına geldiğimde gördüm ki dalından düşünce kurdu da onu terk edip gitmiş. Belki de kurdun sevdiği elma değil ağaçtır, nereden bileceksin. Çürük kısımları güya yememeye dikkat ettiysem de bir baktım elma bitmiş, neredeyse hepsini yemişim. Elmanın tadı çürüğün tadına baskın gelmişti. Buna öyle sevindim ki sevincim katlansın diye aya baktım, hayatımda nadir rastlanan bir şeydi zira.

Ağaçlarla bezeli yolu bitirip mahallenin kıyısına vardım. Burası, üzerine vakti zamanında yerleşim kurulmuş yüksekçe bir yerdi. Aşağıda buğday, arpa, yonca tarlalarının doldurduğu ova uzanıyordu, çok uzaktaysa kayıtsız bir halde sıradağlar görünüyordu. Biçilmiş ekinlerin yerini göz alıcı bir sararmaya bıraktığı bu düzlük ay ışığında handiyse kutsal bir edaya bürünmüştü. Uzakta iki at öylece kıpırtısız duruyorlardı, belki de sessiz sedasız bir ayin yapıyorlardı, kim bilir. 

Oturdum. Ayın ışıltısını, ovayı, uzaktaki dağları, bir-iki ay önceki buğday başaklarının yerinde esen yelleri izledim. Yerimde kim olsa bu gece hiç bitmesin isterdi.

24 Eylül 2017

Sinekler üzerine

Sabah güne iki karasineği kesinlikle öldürme niyetiyle başladım. Gece boyunca yüzüme konup vızıldayıp durdular. Hadi vızıltılara bir şey demiyorum, belki de kendi dillerinde ninni söylüyorlardı bana, fakat yüzüme konup ikide bir uyandırıp huylandırmalarına epey kızdım haliyle. Üstelik pencere de açıktı, çıkıp gidebilir, bütün geceyi benimle geçireceklerine başka bir açık pencereden girip bir başkasının yüzüne de konabilirlerdi. Ne var ki bende bir şey bulmuş olacaklar ki gece boyu yanımda kalmakta kararlıydılar. Eh, böyle olunca ben de kendilerini öldürmeye karar verdim. Gelgelelim şanslıydılar, kalkıp yataktan çıkınca yeltendim ama yakalayamadım. 

Eskiden Salih dayının çarşıda bakkal dükkânı vardı. Ben sinek yakalamayı ondan öğrendim. Bir gün içeri girdiğimde Salih dayıyı koltuğuna oturmuş, tezgâhının üzerindeki sinekleri avlamakla meşgul görmüştüm. Sinekleri böyle ustalıkla yakaladığına şaşırdığımı görünce, "Bak," demişti, "avucunu sineğin yüzünün dönük olduğu tarafa tutup ona doğru hızlıca hamle ediyorsun, o da uçup kendiliğinden avucuna giriyor." İşe yarar bir yöntemdi, o günden beri öylece yakaladığım sineğin haddi hesabı yok.

Sinek, böcek gibi hayvanların öldürülmesi neden olağan karşılanıyor acaba? Ya da ne bileyim, hayvan hakları savunucuları neden sinekler için de bir şeyler yapmıyor mesela? Belki de yapıyorlardır da haberimiz olmuyor. Bana sorarsanız, sinekler küçük olup pek göze batmadıkları için kimse de onları önemsemiyor. Bir de kamusal alan dedikleri şu tuhaf yerde görünmedikleri için. Değil mi ya, kediyi, köpeği, güvercini sokakta, parkta, orada burada hep görüyoruz da sinekleri ancak yakınımıza konarlarken görebiliyoruz. Bir de şu var, mesela kendi payıma konuşayım, dışarıda bir yerde yemek yerken masaya bir kedi yanaşıp miyavlasa bir şeyler veriyorum, keza kuşlar gelip konsa onlara da ekmek kırıntısı filan saçıyorum, fakat sinek öyle mi, yemek yediğim yerde masaya sinek kondu mu hemen ayıplıyorum orayı. Herkes de böyle yapıyordur herhal. İşte ben bunu merak ediyorum. Neden sahi? Kediyle sineğin farkı ne? Acaba karasineğin pis, hastalık taşıyan bir hayvan olduğu kabulü bilinçaltımızda yer etmiş de ondan mı? İyi de sokakta yaşayan hangi hayvanın temiz olduğuna emin olabiliriz ki?
.
Sinek yedili. © Muammer Yanmaz
Sinek demişken aklıma iki hafta önceki günü birlik Samsun yolculuğum geldi. Sabahın köründe otogara indim, lavaboya gidip elimi yüzümü yıkadıktan sonra otogarın içindeki lokantaya oturup çorba istedim. Oturur oturmaz sinek sürülerinin masalarda cirit attığını gördüm. Bir hayli yadırgadım. Samsun'a ilk gidişimdi, böylesi büyük, güzel bir sahil kentinin otogarının bu kadar pis olacağını hiç düşünmemiştim. Konu sinekler ya, onların pis olduğundan söz etmiyorum, doğrusu karasineklerin öbür hayvanlardan ne kadar pis, ne kadar temiz olduğunu bilmiyorum, mesele şu, bir yerde karasinek varsa orada pislik vardır. Tıpkı akbabaların hayvan leşlerini yiyip doğaya mikrop saçılmasını önlemeleri gibi, bana öyle geliyor ki sinekler de önemli bir hizmet görüyorlar. Hiç değilse oradaki pisliğin farkına varmamızı sağlıyorlar. Odamda iki tane olması da bunu gösteriyordur muhtemelen. Ne diyordum, Samsun, bereket versin, şehrin otogar dışında kalanını temiz gördüm de kötü bir izlenimle ayrılmadım oradan.

Geçenlerde arkadaşım Mustafa'yla israf üzerine konuşuyorduk. Eskiden ben de yenmeyip çöpe giden yiyeceklerin israf olduğuna inanırdım pek çok kimse gibi. Fakat son yıllarda bu fikrim değişmiş görünüyor. Zira ülkede haddinden fazla sokak hayvanı var ve çöp konteynerleri, çöplükler filan beslenmeleri için hayati önemde. Koku alma duyularının gelişmişliği sayesinde kolayca bulup yiyorlar o yiyecekleri. Otel, restoran, okul, hastane yemekhanesi gibi yerlerdeki yiyecek israfı başka konu tabii, ama evlerden çöpe giden yiyeceklerin israf olduğunu düşünmüyorum. Benimle aynı fikirde olan Mustafa da bir gün bu konuyu arkadaşlarıyla tartışırken aralarında hastane müdürü olan biri onu gayet haklı bularak o günden sonra yiyecek artıklarının çöpün yanına ayrıca bırakılması emri vermiş.

Sineklere geri dönelim. Arkadaşım Yunus Çay geçenlerde bir sinek spreyi almış. Bir-iki gün kullandıktan sonra fark etmişler ki bu ilaç sinekleri öldürmüyor, fakat bayıltıyor. Sinekler ilkin öldü sanılırken birkaç saat sonra ilacın etkisi geçince ayılıyorlarmış. Yunus bu durumu ilacı üreten firmanın daha çok ilaç satmak için başvurduğu bir oyun olarak değerlendiriyordu.

Benim de maalesef hayvanlara çektirmişliğim var. Çocukken bir gün beş-on sinek yakalayıp kanatlarını koparmış, pencereye bırakmıştım. Karınca gibi yürüyorlardı. Böyle sineklerin ölmediğini, bir süre sonra kanatlarının gene çıktığını söylüyorlar, bilmiyorum. Bir gün de komşunun çimenliğinde şu siyah-beyaz benekli, sırtı kabuklu, sokmayan büyükçe arılardan görünce eve gelip boş bir tomurcuk çay kavanozu almış, gidip içini onlarla doldurmuştum. Getirip babamın küçük metal dolabını boşaltmış, arıları içine salmıştım.

12 Eylül 2017

Durum bu

İki erkek çocuk konuşarak hızlıca pencerenin önünden geçtiler. Seslerinden birinin on beş, öbürünün on yaşlarında olduğu anlaşılıyordu, galiba kardeştiler. Konuşmalarının şu kısmını duydum, büyüğü küçüğüne nasihat ediyordu:
—İlkin, artık böyle konuşmayacaksın, küfür müfür yok.
—Niye?
—Okul açılıyor, öğretmenler filan duyarsa...
—Ya, siktir et okulu.

29 Ağustos 2017

Her zaman ve her yerde ve her şey için zaman olsaydı

Ciddi olarak ölümsüz olmayı arzulayan var mı? Kim sonsuza kadar yaşamak ister? Şunu bilmek ne kadar sıkıcı ve yavan olurdu: Bugün neler olduğunun hiç önemi yok, bu ay, bu yıl: Daha sonsuz gün, ay ve yıl var. Sayılamayacak kadar çok, kelimenin tam anlamıyla. Böyle olsaydı eğer, başka bir şeyin anlamı kalır mıydı? Artık zamanı hesap etmemize gerek kalmazdı, hiçbir şeyi kaçırmazdık, acele etmemizin anlamı olmazdı. Bir şeyi bugün ya da yarın yapmamız fark etmezdi, hiç fark etmezdi. Kaçırdığımız milyonlarca şeyin, ebediliğin karşısında hiçbir değeri kalmazdı, bir şeyin arkasından üzülmenin de anlamı olmazdı, çünkü onu telafi etmek için zaman hep kalırdı. Günün akışına bile karışamazdık, çünkü bu mutluluk, akan zamanın bilincinde olmaktan beslenir, avare kişi ölümün karşısında bir maceraperesttir, telaşın zorlamasına karşı çıkan bir haçlı askeridir. Her zaman ve her yerde ve her şey için zaman olsaydı: Zaman harcamanın vereceği keyfe yer kalır mıydı? 
Pascal Mercier, Lizbon'a Gece Treni.

24 Ağustos 2017

Kavanozun Dibinde

Kraldan kaçan kraliçe saklanacak yer ararken gözüne ilişen teneke kavanozun içine girdi. Ardından kral geldi, karısının buraya, sarayın kilerine girdiğini görmüştü, fakat şimdi kraliçe yoktu ortalıkta, başka kapı da yoktu, pencereyse demir parmaklıklıydı. O halde burada bir yerlere gizlenmiş olmalıydı. Tezgâhın altına, dolapların arkasına neyim baktı da para etmedi, kraliçe görünmüyordu. Karısının türlü çeşitli entrikalarından biriyle karşı karşıya olduğunu düşündü kral, onun burada olduğuna şüphe yoktu, o vakit ne olursa olsun bu kapıdan çıkmayacaktı, günlerce beklemesi gerekse bile çıkmayacaktı, böylece nasıl olsa kraliçe gizlendiği yerden çıkardı.
***
Üçüncü günün akşamında kral kapının yanında yerde bitkince oturmuş, sırtını duvara dayayıp bacaklarını uzatmış, öylece duruyordu. Aklından neler geçtiğini kendi bile bilmiyordu. Kraliçeyse üç gündür içinde olduğu kavanozun dibine sırt üstü boylu boyunca uzanmış, ellerini başının altında kenetlemiş, gözlerini görebildiği tek yere, tavana dikmiş öylece bakıyordu. 

Halkın ise hep olduğu gibi, olan bitenden haberi yoktu. Ve hayat elbette o zaman da ilginç bir trene benziyordu.

21 Temmuz 2017

Scripta manent

O kadar yazı malzemesi birikiyor ki günde rahatlıkla üç yazı yazmaya yeter. Gelgelelim ben uzunca bir süredir, mesela şöyle üç-dört aydır yazma orucundayım, doğrusu çıkmakta da zorlanıyorum. Yazma orucu hadi neyse de beni asıl huzursuz eden okuma orucuna da girmiş olmam. Epeydir kitap okuyamıyorum doğru dürüst. Hiç okumuyorum değil, internetten her gün bir dünya metin okuyorum. Okumasına okuyorum da hani şu okuduğu metinlerin sayısı, hacmi ne denli çok olursa olsun kitap okumuyorsa kendini hiç okumamış sayan insanlar yok mu, ben de onlardanım işte. 

Geçen haziranın hemen başında köye gittim, 3 ve 4 haziranda dağ, bayır, yayla epey dolaştık ettik, döner dönmez yazacaktım güya, bunun için köyde çektiğim fotoğrafları da hazırladım, masaüstünde bir klasöre attım, hâlâ bekliyorlar öyle. 
***
Büyük teyzem iki hafta önce öldü. Çok iyi bir kadındı. Epeydir görmemiştim, ölümünden önce son bir kez görmediğim için üzüldüm, keşke görseydim. Tabutu evin önüne getirildiğinde çocuklarıyla kız kardeşleri son bir kez görmek istediler. Ambulansın içine geçip yüzüne baktılar. Anneme bakıyordum o sıra. Orada öylece yatan teyzem kendisinden on yaş büyüktü. Nasıl bir çocukluk geçirdiklerini düşlemeye çalıştım. Annem on yaşındayken yirmi yaşında olan bu teyzem annemin gözünde ne kadar büyük bir ablaydı kim bilir.

Öğle vakti camiye götürdük tabutunu, öylece yere bıraktık caminin içinde. Tabutun baş kısmının üzerine bir yazma örtülmüştü. Hem olabildiğince tuhaf, hem de olabildiğince olağan görünüyordu. Derin düşüncelere daldım. Günün birinde hepimiz ölmüş olacağız. 
***
Kuşumuz yumurtlamaya başladı. Şimdilik iki tane. Kaç yumurtadan sonra kuluçkaya yatacağını bilmiyorum. Tavuk gibi her gün yumurtlamıyorlarmış, bedenleri küçük olduğu için her gün bir yumurta üretmeye elverişli değilmiş filan, kuşçu söyledi bunları. Kardeşim kafese ip parçaları koydu, kadınların kazak mazak ördüğü şu yumuşak ipler, kuşlar onlardan yuva yaptılar kendilerine. Yuva da kafese koyduğumuz küçük bir kutunun içinde.
***
Yaz günleri... Geceleri yatamıyorum, uykum gelmiyor, böyle olunca sabahları da geç uyanıyorum, bir kısır döngüdür almış başını gidiyor. Halbuki ne çok istiyorum sabahın köründe uyanmayı. Geçen gün bu meseleyi düşündüm biraz, eğer gerçekten istiyorsam bunu kolaylıkla yapabilmem lazım, acaba istediğimi sanıyorum da gerçekte istemiyor muyum?

Gece uykum gelmeyince ayaktayım haliyle. Horozların ötüşünü duyuyorum her gün. Sabah horozları henüz gün ağarmadan ötüyorlar. Geçen gün gene komşulardan birinin evinden horoz sesi gelince doğanın kendisini hiç değiştirmediğini, yalnızca biz insanların değişime bu kadar meyilli oluğumuzu düşündüm. Değil mi, bin yıl önce de horozlar bu saatte ötüyorlardı, bugün de öyle. Peki biz insanlar öyle miyiz? Değişim dediğin, aslında tehlikeli bir mesele. Etraflıca ele almak, üzerinde derince düşünmek lazım. Kısacası, değişim her zaman iyi değildir. Bugün bunca gelişmiş bir teknolojiyle iç içe yaşıyoruz da bazı konularda iki bin yıl önceki dünyanın bile gerisindeyiz. 
***
Komşunun civcivi kaybolmuş, sabahtan beri onu arıyorlar. Kanımca ya kedi götürmüştür ya karga.
***
Canımızın bir şeye sıkılması bir dert, neye sıkıldığını bir türlü bulamamak ayrı bir dert. Deminden beridir canım bir şeye sıkkın, nedir, düşünüyorum, bulamıyorum.
***
Bu yıl pek film de izlemiyorum. Haziranda bir, temmuzda iki tane izledim. Çalgı Çengi'nin birkaç yıl önce çekilen ilki çok özgün bir filmdi, epey sevmiştim, ikincisiyse berbat olmuş, izlemek sadece zaman kaybı, oldukça kötü bir film. Sivas epey methedilen bir filmdi, oturdum izledim. Fena değil ama bu hikâye daha güzel çekilebilirdi, yazık olmuş. Bir arkadaşım Il Postino'yu şiddetle önerince izledim. Pek matah bir şey değil. Neruda'nın İtalya sürgünü esnasında kendisine gönderilen mektupları ona götüren bir postacının hikâyesi anlatılıyor. Kuru bir hikâye.
***
Rüyamda beş-altı kişi, adı Emanuel olan bir adamın dün doğan kızına isim arıyorduk. İyi bir rüya yorumcusu olmama rağmen bir anlam veremedim. Bir kere, ortada kızın annesi yoktu, "emanuel" kelimesi üzerinden bir kız bebeğine isim aranıyordu. Uyandıktan sonra, hay Allah, neden hiçbirimizin aklına "Manuela"yı önermek gelmedi, diye hayıflandım.

Rüya yorumu dedim de, hiç kimse bir başkasının rüyasını yorumlayamaz. Bir insan ancak kendi rüyalarını, yakınlarının kendisiyle ilgili gördüğü rüyaları ve bir de belki çok yakından tanıdıklarının bazı rüyalarını yorumlayabilir. Kitaplardan rüya yorumlarına bakmak da komediden başka bir şey değildir.

19 Temmuz 2017

Hayyam'dan


Geçti Bor’un Pazarı

Başta kavak yelleri estiği günler hani?
Umduğumuz neşeler, şerefler, ünler hani?
Beklenilen alaylı, şanlı düğünler hani?

Servi gibi ümitler döndü birer iğdeye,
Geçti Bor'un pazarı, sür eşeği Niğde'ye!

Sende cevher var imiş, onu herkes ne bilsin.
Kimler böyle züğürdün huzurunda eğilsin?
Şöyle bir dairede müdür bile değilsin.

Ne çıkar öğrenmişsin mesahası pi diye,
Geçti Bor'un pazarı, sür eşeği Niğde'ye!

Bilmem ki ne olmaktı senin gayen, maksadın?
Fare gibi kitaplar arasında yaşadın.
Ne dans ettin, eğlendin, ne de sevdin kız kadın,

Kim dedi hey serseri gençliğine kıy diye?
Geçti Bor'un pazarı, sür eşeği Niğde'ye!

Gönül ne çalgı ister, ne eğlence ne de dans,
Ne güzel kadınların önlerinde reverans,
Kapandıkça kapandı bunca yıldır kahpe şans,

İhtiyarlık gölgesi perde çekti dîdeye,
Geçti Bor'un pazarı, sür eşeği Niğde'ye!

Fırsatı iyi kolla, olma sakın dangalak,
Genç iken vur partiyi, durma, ye, keyfine bak,
Sonra iç şampanyalar, viskiler bardak bardak,

Dokunuyor üç kadeh şimdi bizim mideye,
Geçti Bor'un pazarı, sür eşeği Niğde'ye.

Hasan'ın böreğine vaktinde yetişmeli,
Hiç durmadan gövdeye atıştırıp şişmeli,
Yanıp da kavrulmadan mükemmelen pişmeli,

Sonra seni almazlar hiçbir yere çiğ diye,
Geçti Bor'un pazarı, sür eşeği Niğde'ye!

Namdar Rahmi Karatay

9 Temmuz 2017

Kitap Düzenleme Yöntemi ve Sanatı Üzerine Kısa Notlar

Georges Perec
Fransızcadan çeviren: Siren İdemen
Notos 59 (Ağustos-Eylül 2016)


Her kütüphane¹ ikili bir ihtiyaca cevap verir; bu ihtiyaç da çoğu zaman ikili bir saplantıdır: Bazı şeyleri (kitapları) saklamak ve onları birtakım yöntemlere göre düzenlemek. 

Bir arkadaşımın aklına günün birinde kütüphanesini 361 eserde tutma projesi esmişti. Fikir şuydu: N sayıda eserin eklenip çıkarılmasıyla bir kütüphane için ideal, ideal değilse de en azından yeterli kabul edilen sayıya tekabül eden K = 361’e ulaşıldığında, toplam eser sayısı K, 361’e eşit ve sabit kalacak şekilde, ancak eski bir Z eserini eledikten (bağışlama, atma, satma ya da başka herhangi bir münasip yolla) sonra yeni bir X eserini kalıcı bir biçimde edinmeyi kendine şart koymak:
K + Z > 361 > K – Z
Bu cazip proje gelişim sürecinde bazı öngörülebilir engellere tosladı, onlara da gerekli çözümler bulundu. Önce, bir cildin –La Pléiade külliyatından diyelim– üç (3) roman (ya da şiir, deneme vb.) da içerse bir (1) kitap sayılmasında karar kılındı; aynı yazarın üç (3) ya da dört (4) ya da n (n) sayıda romanının, bu yazarın henüz bir araya getirilmemiş ama kaçınılmaz olarak er ya da geç bir araya getirilebilir Bütün Eserleri’nin bir parçası olarak bir (1) cilde (zımnen) denk sayılması sonucuna varılmış oldu. Buradan hareketle, 19. Yüzyılın ikinci yarısına ait İngiliz dilinin falanca romancısının kısa süre önce edinilen falanca romanı mantıken yeni bir X eseri olarak değil, oluşum aşamasındaki bir diziye ait Z eseri olarak değerlendirildi: Söz konusu romancı tarafından yazılan romanların tamamına T kümesi (var mıdır yok mudur Allah bilir artık!) diyelim. Bu durum projenin ilk halinde en ufak bir değişikliğe yol açmıyordu: Sadece, 361 eserden söz etmek yerine, yeterli bir kütüphanenin, ister incecik bir broşür ister bir kamyon dolusu kitap yazmış olsun 361 yazardan oluşması gerektiğine karar verilmişti. Bu düzeltme birkaç yıl boyunca etkili oldu: Fakat bir süre sonra, bazı eserlerin –mesela şövalye romanlarının– belli bir yazarının olmadığı ya da birden çok yazarı olduğu ve bazı yazarların da –dadaistler mesela– birbirinden ayrıldığı takdirde önemini otomatikman yüzde seksen ila doksan yitirdiği ortaya çıktı; böylece, 361 temayla –muğlak bir kelime ama kapsadığı gruplar da zaman zaman öyle– sınırlı kütüphane fikrine ulaşıldı ve şu âna kadar bu sınırlama gayet iyi işledi.

Görüldüğü gibi, okuduğu kitapları ya da günün birinde okuyacağına kendine söz verdiği kitapları saklayan bir insanın karşılaştığı sorunların başında kütüphanesinin sürekli genişlemesi gelir. Kaptan Nemo olma şansı herkese nasip olmuyor.
… Nautilus’umun suyun altına ilk defa daldığı gün benim için dünya sona ermişti. O gün, son kitaplarımı, son dergilerimi, son gazetelerimi satın aldım ve ondan beri insanlığın düşünmeyi de yazmayı da bıraktığına inanmak istiyorum.
Kaptan Nemo’nun hepsi tıpatıp aynı biçimde ciltlenmiş on iki bin adet kitabı bir daha bozulmamacasına nihai olarak tasnif edilmiş ve bu tasnif, belirtildiğine göre, en azından lisan bakımından (kütüphane düzenleme sanatıyla kesinlikle alakası olmayan, sadece Kaptan Nemo’nun bütün dilleri aynı derecede konuştuğunu belirten bir açıklama) ayrım gözetilmeden yapıldığından zorluk çıkarmamış olmalı. Lakin düşünmeye, yazmaya, hele de yayımlamaya azimli bir insanlıkla hâlâ içli dışlı olan bizler için kütüphanelerimizin genişlemesi yegâne gerçek mesele haline gelme yolunda: Zira on ya da yirmi kitabı, hatta yüz kitabı saklamanın çok da zor olmadığı aşikâr, ama kitaplarınızın sayısı 361’e ya da bine, ya da üç bine çıktığında ve asıl önemlisi bu sayı her gün ya da hemen hemen her gün arttığında sıkıntı baş gösteriyor. Öncelikle bütün bu kitapları bir yere yerleştirme meselesi, sonra da, şu ya da bu nedenle günün birinde içlerinden birini nihayet okuma, hatta yeniden okuma arzusu ya da ihtiyacı duyduğunuzda elinizle koymuş gibi bulabilme meselesiyle karşı karşıya kalıyorsunuz.

Dolayısıyla, kütüphane meselesi ikili bir sorun ortaya çıkarıyor: Öncelikle bir mekân sorunu ve sonra da düzen sorunu. 

1. Mekân sorununa dair

1.1. Genel bilgiler
Kitaplar oraya buraya serpiştirilmez, bir arada tutulur. Nasıl ki bütün reçel kavanozları aynı dolaba, reçel dolabına konursa, kitaplar da aynı yere ya da birkaç aynı yere konur. Saklama maksadıyla bavulların içine tıkıştırılabilir ya da tavan arasına, bodruma veya dolapların dibine pekâlâ konulabilirlerdi, ama genellikle göz önünde olmaları tercih edilir.

Âdet olduğu üzere, kitaplar ekseriyetle bir duvar ya da bölme boyunca, düz olarak birbirine paralel duran, ne fazla derin ne de fazla aralıklı taşıyıcılar üzerinde yan yana yerleştirilir. Kitaplar genellikle dikine, cildin sırtına basılı başlığın görülebileceği şekilde dizilir (zaman zaman, kitapçıların vitrininde olduğu gibi, kitapların kapağı gösterilse de bir kitabın sırf ağzının görünür olması kesinkes yadırgatıcı, gayrimeşru, hatta çoğu zaman ayıp kabul edilir).
Günümüz dekorasyon anlayışında kütüphane bir köşedir: “kütüphane köşesi”. Ve çoğunlukla “oturma grubu” denen sete ait bir modüldür, bu sette ayrıca şunlar bulunur:

sürgülü kapaklı bar dolabı
sürgülü kapaklı yazı masası
çift kapılı büfe
müzik dolabı
televizyon sehpası
diyapozitif projeksiyon sehpası
vitrin
vb.

Ve kataloglarda üzerine birkaç yalancı cilt yerleştirilmiş olarak takdim edilir. Bununa beraber, gündelik hayatta kitaplar aşağı yukarı her yerde bir araya getirilebilir.

1.2. Kitapların konulabildiği alanlar
antre
oturma odası
yatak odası ya da odaları
tuvalet

Mutfağa genellikle sadece “yemek kitabı” denen türe ait kitaplar konur. 

Her ne kadar birçok kişi tarafından en gözde kitap okuma yeri olarak görülse de banyoda kitap bulunması enderdir. Ortam rutubetinin basılı metinlerin korunmasının bir numaralı düşmanı olduğu genel bir kanıdır. Banyolarda olsa olsa bir ecza dolabı, ecza dolabında da “Hekim gelene kadar yapılması gerekenler” başlıklı ince bir kitapçık bulunabilir. 

1.3. Uygun alanlardaki kitap yerleştirilebilecek yerler
Şömine ya da radyatör mermerlerinin üzeri (uzun vadede sıcaklığın bir miktar zarar verme ihtimali göz önünde bulundurulacaktır)
iki pencere arası
iptal edilmiş bir kapı kasasının içi
kitaplık merdiveninin basamakları, böylece merdiven işlevini kaybeder (çok şık durur, Renan’a atıfla)
pencere altı
bir alanı ikiye bölmek üzere dikey yerleştirilmiş bir mobilyanın üzeri (çok şık durur, birkaç yeşil bitki bu etkiyi daha da artırır).

1.4. Kütüphanelerde sık rastlanan, kitap olmayan şeyler

Yaldızlı pirinç çerçevelerde fotoğraflar, küçük gravürler, karakalem çizimler, ayaklı kadehlerde kurutulmuş çiçekler, dolu ya da boş yassı kimyevi kibrit paketleri (tehlikelidir), kurşun askerler, Ernest Renan’ın Collège de France’daki çalışma odasında çekilmiş bir fotoğraf, kartpostallar, oyuncak bebek gözleri, kutular, Lufthansa havayolları şirketinin tuz, karabiber ve hardal paketçikleri, mektup tartıları, çengel askılar, bilyeler, pipo kaşıkları, minyatür antika araba modelleri, rengârenk taş ve çakıllar, şiltler, yaylar.

2. Düzene dair

Derli toplu tutulmayan kütüphane kendiliğinden darmadağın olur. Entropinin ne demek olduğunu anlayabilmem için bana verilmiş bir örnektir bu ve pek çok kez deneysel olarak da doğrulamışımdır. 

Bir kütüphanenin karışıklığı kendi başına vahim bir durum değildir; “Çoraplarımı hangi çekmeceye koymuştum?” düzeyinde bir şeydir: Şu ya da bu kitabı koyduğu yeri her seferinde insiyaki bir şekilde bildiğine inanır insan; ayrıca, bilmese bile, bütün rafları hızla şöyle bir taramak hiç de zor olmayacaktır.

Bu sevimli düzensizlik methiyesine bireysel bürokrasiye duyulan vasat düşkünlük itiraz eder: Her şeye ait bir yer olmalı ve her şey kendi yerinde olmalı ve tersi. Biri oluruna bırakmayı, sallapatiliği, anarşizan kalenderliği önceleyen, diğeriyse tertibin etkin donukluğunu, tabula rasa mantığının erdemlerini göklere çıkaran bu iki gerilim arasında insan eninde sonunda kitaplarını bir düzene koymayı denemeye niyetlenir: Yıpratıcı, moral bozucu bir teşebbüstür bu. Ama aynı zamanda, gözden ırak olduğu için unutulmuş bir kitaba tekrar kavuşmak gibi hoş sürprizlere de kapı açabilir ve bugünün işini yarına erteleyerek yüzükoyun kendinizi yatağa atıp kitaba yumulursunuz. 

2.1. Kitapları düzenleme tarzları
alfabetik sınıflama
kıtalara ya da ülkelere göre sınıflama
renklere göre sınıflama
edinme tarihine göre sınıflama
yayımlanma tarihine göre sınıflama
boyutlara göre sınıflama
türlere göre sınıflama
büyük edebi dönemlere göre sınıflama
dillere göre sınıflama
okuma önceliğine göre sınıflama
ciltlere göre sınıflama
dizilere göre sınıflama

Bu sınıflamaların hiçbiri tek başına tatminkâr değildir. Fiiliyatta, her kütüphane bu sınıflama biçimlerinin bir terkibiyle düzenlenir. İç dengesi, değişikliğe direnci, miadının dolması, kalıcılığı bir kitaplığa kendine has şahsiyetini verir.

Öncelikle sürekli sınıflamalar ile geçici sınıflamaların farkını koymak yerinde olur; sürekli sınıflamalar ilkesel olarak uymaya devam edilecek olan sınıflamalardır. Geçici sınıflamalarında birkaç günlük olduğu farz edilir: kitap nihai yerini buluncaya ya da yeniden buluncaya kadar, bu yeni edinilmiş ve henüz okunmamış bir kitap olabileceği gibi, kısa süre önce okunmuş ve nereye koyacağınızı tam bilemediğiniz ve bir dahaki “esas yerleştirme” sırasında yerleştirmeye kendi kendinize söz verdiğiniz bir kitap da olabilir, ya da okumaya ara verdiğiniz ve yeniden dönüp bitirmeden yerine kaldırmak istemediğiniz bir kitap olabilir, ya da belirli bir dönem sürekli kullandığınız bir kitap olabilir, ya da belli bir bilgi ya da bir alıntı aramak için ortaya çıkardığınız ve henüz kaldırmadığınız bir kitap olabilir ya da defalarca iade etme sözü verdiğiniz ve size ait olmadığı için nereye koyacağınızı bir türlü bilemediğiniz bir kitap olabilir vb.

Benim durumuma gelirsek, kitaplarımın aşağı yukarı dörtte üçü hiçbir zaman tam manasıyla tasnif edilmemiştir. Nihai olarak geçici bir şekilde yerleştirilmemiş olanlar geçici olarak nihaidir, OuLiPo’da olduğu gibi. Bu arada, bir odadan diğerine, bir raftan diğerine, bir yığından diğerine gezdirip dururum onları ve her kitabı aramak için üç saat harcadığım ve bulamadığım olduğu gibi, pekâlâ aynı işi gören altı yedi başka kitabı fark etmenin memnuniyetini yaşadığım da olur.

2.2. Yerleştirmesi çok kolay olan kitaplar
Büyük boy, kırmızı ciltli Jules Verne’ler (hakiki Hetzel’ler ya da Hachette’in yeni baskıları fark etmez), çok büyük kitaplar, çok küçükler, Baedeker’ler, nadir kitaplar ya da öyle olduğu sanılanlar, ciltlenmiş kitaplar, Pléiade ciltleri, Présence du Futur koleksiyonu, Minuit Yayınları’nın bastığı romanlar, fasiküller (Change, Textes, Les Lettres nouvelles, Le Chemin) en az üç sayısı bulunan dergiler vb.

2.3. Yerleştirmesi fazla zor olmayan kitaplar
Film senaryoları, star albümleri ya da yönetmenler hakkında inceleme kitaplarını içeren sinema kitapları, Güney Amerika romanları, etnoloji, psikanaliz, yemek kitapları (bkz. yukarıda) rehberler (telefonun yanı), Alman romantikleri, Que sais-je serisi kitapları; (burada sorun onları bir arada mı yoksa işledikleri konuya göre mi sınıflayacağınız) vb.

2.4. Yerleştirilmesi neredeyse imkânsız kitaplar
Örneğin tek bir sayısına sahip olduğunuz dergiler, ya da içinden üzerinde Askeri Eserler Kitabevi R. Capelot et Cie, 1900 yazılı bir kartın çıktığı, Almancadan tercümesi devlet nişanı sahibi 31. Dragon Alayı Komutanı Yüzbaşı M. Bégouën’e ait Clausewitz’in 1812 Rusya Seferi veya Publications of the Modern Language Association of America’nın (PMLA) 91. cildinin söz konusu kuruluşun yıllık kongresinin 666 çalışma toplantısı programına yer veren 6. fasikülü (Kasım 1976) gibi diğer yayınlar.

2.5. Borges’in Babil Kitaplığı’nın diğer bütün kitapların anahtarını verecek kitabı arayan kütüphanecileri gibi, biz de sonlanmışlık yanılsaması ile kavranamazlığın baş döndürücülüğü arasında salınıyoruz. Sonlanmışlık adına, bundan böyle bütün bilgiye erişmemizi sağlayabilecek yegâne bir düzenin var olduğuna inanmak istiyoruz; kavranamazlık adınaysa, düzen ve düzensizliğin rastlantıyı tayin eden aynı iki kelime olduğunu düşünmek istiyoruz.

Her ikisinin de kitapların ve sistemlerin aşınmasını gizlemeye yönelik birer göz yanıltması  ve hile olması da mümkün.

Öyle ya da böyle, kütüphanelerimizin kimi zaman akıl defteri, kimi zaman kedi yuvası ya da ıvır zıvır deposu işlevi görmesi de hiç fena değil.



¹ Kütüphane derken profesyonel olmayan okurun kendi zevki ve gündelik kullanımı için bir araya getirdiği kitaplardan oluşan bütünü kastediyorum. Bu tanım bibliyofillerin koleksiyonlarını ve dekoratif ciltleri hesaba katmadığı gibi, kendilerine has sorunları kamusal kütüphanelerin sorunlarıyla kesişen uzmanlaşmış kütüphanelerin (örneğin akademisyenlerinkiler) de çoğunu hesaba katmıyor.
Sayfa başına git