5 Mayıs 2013

Pencerenin İcadı

via
Yeryüzünde yaşam kurulmaya başladığı zamanlarda her şey doğal'dı. O kadar ki, henüz doğal kelimesi bile yaratılmamıştı, zira yapay hiçbir şey yoktu. Doğa vardı ve doğanın bir parçası olan insan. Gerçi, insanın cennetten kovulup da geldiği söyleniyor ama, kutsal kitaplardan öğrendiğimize göre cennet de pek öyle yapay bir yere benzemiyor, hatta söylenenlere göre orada asla bozulmayan bir doğallık var, içinden bal, süt akan ırmaklar filan.

İnsanlar başlangıçta, yani her şeyin en başında, doğada yaşıyorlar, geçimlerini de yine doğadan sağlıyorlardı. Avcılık-toplayıcılıkla uğraşıyorlardı; doğadaki hayvanları avlıyorlar, doğadaki ürünleri topluyorlardı. Sonra çoğaldılar. Çok sonra tabii, binlerce yıl sonra.

İnsanlar çoğalınca doğa onlara yetmez oldu "doğal olarak". Ne yapalım, ne edelim, derken bir çare buldular: Biz çoğaldıysak doğayı da çoğaltmalıyız ki bize yetsin, dediler ve tarımı buldular. Tarım: insanlığın ilk devrimi.

Tarıma başlayınca insanlar, o zamana kadar her nasılsa akıllarına gelmeyen bir şeyi fark ettiler. Gezmeden tozmadan da yaşanabiliyordu. Yerleşik hayat önceleri olabildiğince şaşırtıcı geldi onlara. O zamana dek nerede av varsa orada avlanmışlar, nerede meyve varsa orada toplanmışlardı. Ama şimdi tarıma geçmişlerdi artık, ekip biçtikleri toprakların başında beklemek gereği doğmuştu, kısacası, toprak onları kendine bağlamıştı. Zaten toprağa bağlı değil miydiler? O güne kadar ne yiyip içmişlerse hep topraktan gelmemiş miydi? İşte buydu şaşırtıcı olan, toprağa bağlı olmanın başka bir boyutu olabileceğini hiç düşünmemişlerdi. 

Yerleşik hayata geçtikten kısa bir süre sonra, böyle dışarıda, açıkta yaşamanın sıkıcı olduğu kanısına vardı insanlar. Evet, önceleri de öyle yaşıyorlardı ama en azından her gün başka bir yerde. Ama şimdi işin rengi değişmişti. Bir süre düşündüler ve, madem artık hep burada yaşayacağız, hiç olmazsa "başımızı sokacak" bir yer yapalım, dediler.  Böylece ev doğdu. İnsanlar hızla kendilerine ev yapmaya başladılar. Zaman da ilerliyordu bu arada. Birkaç yüzyıl daha geçince, neden daha derli toplu yapmıyoruz ki evlerimizi, diye sordular birbirlerine. Sonra hemen daha iyi, daha güzel, daha kullanışlı evler yapmaya giriştiler. İşte tam da o sırada birinin aklına ilginç mi ilginç bir fikir geldi. "Yahu arkadaşlar," dedi, "durun bir dakika, madem artık evlerimizi daha büyük yapıyoruz, şöyle duvarlarda bir delik bıraksak, içeriye ışık girse, nasıl olur?" Bir anlık sessizlik oldu. Oradakiler, nasıl oldu da şimdiye dek akıl edemedik bunu, diye hayıflandılar. Buluşun sahibini kutladılar ve derhal buluşunu uygulamaya koydular. Artık herkes yeni yaptığı evinin duvarında bir delik bırakıyordu, kimisi büyük, kimisi küçük. Böylece pencere doğdu

Aradan uzuunca bir zaman daha geçti. Fenikeliler camı buldular bu kez. Tesadüfen buldukları söyleniyor, ne kadarı doğru, Allah bilir. Cam bulunduktan sonra yine binlerce yıl önceki sahnenin bir benzeri yaşandı. "Arkadaşlar," dedi biri, "biz bu camı neden pencerelerimizde kullanmıyoruz ki? Dışarıdan gelen tozu, soğuğu falan yalıtmış oluruz." Gene bir anlık sessizlik oldu. Oradakiler, nasıl oldu da şimdiye dek akıl edemedik bunu, diye hayıflandılar. Buluşun sahibini kutladılar ve derhal buluşunu uygulamaya koydular. Herkes pencerelerine cam taktırmaya başladı. 


© Bengi Gencer
Gündelik hayat böyle sürüp giderken, insanlar bir gün aniden birbirlerinden gitgide koptuklarını fark ettiler. O güne kadar evin içi-dışı vardı elbette ama "camların ardı" yoktu. Geçmişlerini düşündüler. Atalarını, onların bu dünyada yaşamaya başladığı ilk günleri hayal ettiler. Aralarından atalarına özenenler de çıktı. "Ah keşke," dediler, "onlar gibi "özgür" yaşamayı becerebilseydik! Onlar gibi birbirimize bağlı, birbirimize yakın olabilseydik!"

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumunuzda bir web sayfasına bağlantı vermek istiyorsanız buraya bakabilirsiniz.

Yorumlarla ilgili notlar için buradaki sayfanın sonuna bakabilirsiniz.

Sayfa başına git