23 Mart 2014

Tavşan ve Aslan

Günün birinde, ünlü Psikanalist, yolunu şaşırıp kendini ormanın orta yerinde bulmuş. 
İçgüdüsü ve araştırma merakı sayesinde, kendinde çok yüksek bir ağacın tepesine tırmanma gücü bulmuş; oradan keyfince güneşin ağır ağır batışını, kimi hayvanların adetlerini ve davranış biçimlerini izleyip bunları enine boyuna insanlarla karşılaştırmış. 
Ormanın bir ucundan Tavşan'ın, öteki ucundan Aslan'ın geldiğini gördüğünde gece olmak üzereydi. 
Başta sözünü etmeye değer bir şey yoktu; ama az sonra her iki hayvan da ötekinin farkına varmaya kalmadan burun buruna geliverdiler, ve her ikisi de insan insan olalı beri verdiği tepkiyi verdi. 
Aslan bütün ormanı titretecek şekilde kükredi, her seferinde yaptığı gibi görkemli bir biçimde yelesini salladı ve korkunç pençeleriyle havayı yırttı; öte yanda Tavşan daha sık nefes alıp vermeye başladı, gözleri bir an Aslan'ınkilerle kesişti; gerisin geri dönüp tabanları yağladı. 
Kente döner dönmez, ünlü Psikanalist, Orman sakinleri içinde en çocuksu ve ödlek olanın Aslan olduğunu; buna karşın Tavşan'ın ise en yürekli ve olgun hayvan olduğunu tartışmaya yer bırakmayacak şekilde kanıtlayan incelemesini cum laude yayınladı. İncelemesinde, Aslan'ın korkuya kapılıp kükrediğini, heyecanlandığını, Evren'i inlettiğini, tehdit ettiğini belirtiyor; Tavşan'ın ise Aslan'ın varlığını fark ettiğini, ama gücünün bilincinde, sabrı taşıp bu kendini bilmez histerik yaratığı paramparça etmeden önce çekip gitmeyi yeğlediğini, zaten bu yaratığın ona bir zararı dokunmadığını yazıyordu.
Augusto Monterroso
Çeviren: Münir Göle, Sarnıç Öykü, 15 (Ocak-Şubat 2014).

30 Ocak 2014

Enfes Bir Öykü

Yalnızlık
Alberci Riner metrodan çıkınca canı sıkkındır ve içinde hiç eve gitme isteği de yoktur, böylece elinde bir müzik aleti çantası olan bir adamın peşine takılır. Bu gibi durumlara hiç alışık olmamasına rağmen, şehrin ana caddelerini dolduran bu gün ortası kalabalığının içinden rahatlıkla ayırt edilebilecek birini izlemenin iyi bir fikir olduğuna karar verir. Çantalı adam, yolunu kesip duran kırmızı ışıklarla kumar oynuyormuşçasına, belli bir yönü olmadan gider gelir ve sonunda bir tuhafiyenin camından bakmak için durur. Bu merak uyandırıcı sahnenin şaşkınlığıyla, iki kapı bitişikteki bir Hintli dükkânının önünde durur Alberci Riner. Az sonra çantalı adam tuhafiyeden çıkan kambur bir kadının ardından, az önceki kararsız haliyle yürümeye devam eder. İki cadde ötede kambur kadın bir ucuzcu dükkânına girer. Çantalı adam bir posta kutusuna dayanıp bir sigara yakar. Alberci Riner karşıya geçerek gözünü dükkânın kapısından ve çantalı adamdan ayırmadan beklemeye başlar. Birkaç dakika sonra, kambur kadın hamile bir kızın ardından dükkândan çıkar. Bir oyun parkına vardıklarında hamile kız pis bir kum havuzunun önünde oturarak çocukların oyununu izlemeye koyulur. Kambur kadın da çıkarıp örgüsünü örer. Çantalı adam bir defter çıkarıp bir şeyler yazar. Alberci Riner tırnaklarını ısırmaya başlar. İkindiye doğru, defalarca yıkanan bir havlu gibi yıpranmış olan hamile kız, elinde bir alet kutusu tutan bir adamın peşinden parktan ayrılır. Kambur kadın, çantalı adam ve Alberci Riner güya kendilerini belli etmemek için bir süreliğine oyalanırlar, ve her biri, geldiği sıraya göre, sanki yapması gereken bir işi birden hatırlamışçasına bir anlığına durur. Caddeler, karanlığın yavaş yavaş basmasıyla ışıkları ve erkenden çıkan gececileri ağırlamaya başlamaktadır. Tam o sırada Alberci Riner ensesinde hissettiği gözlere dönüp bakmak için duralar. Ne var ki buna cesaret edemez.
Eduard Márquez

  • Lawrence Venuti'nin İngilizce çevirisinden çevrilmiştir. (Translated from the English translation by Lawrence Venuti).
  • Cristina Mora Literary & Film Agency, Barcelona'nın izniyle yayımlanmıştır. (Published by permission of the Cristina Mora Literary & Film Agency, Barcelona).


Katalan yazar ve şair Eduard Márquez'in
Türkçede Brandes'in Kararı adlı kitabı var.
"Eduard Márquez, bu öykünün de içinde yer aldığı ilk Katalanca kitabı Zugzwang'dan (1995) önce İspanyolca iki şiir kitabı yayımladı. Katalancada bir dizi öykü kitabı, 12 çocuk kitabı ve dört romanı daha var. 2006'da yazdığı La decisió de Brandes (Brandes'in Kararı) adlı romanı, önemli birkaç Katalan ödülü aldı." 
***
Almanca bir terim olan zugzwang "zorunlu hamle" anlamına gelir ve satranç başta olmak üzere bazı oyunlarda, yapılacak tüm olası hamlelerin oyuncunun aleyhine olduğu durumu betimler.

5 Mayıs 2013

Pencerenin İcadı

via
Yeryüzünde yaşam kurulmaya başladığı zamanlarda her şey doğal'dı. O kadar ki, henüz doğal kelimesi bile yaratılmamıştı, zira yapay hiçbir şey yoktu. Doğa vardı ve doğanın bir parçası olan insan. Gerçi, insanın cennetten kovulup da geldiği söyleniyor ama, kutsal kitaplardan öğrendiğimize göre cennet de pek öyle yapay bir yere benzemiyor, hatta söylenenlere göre orada asla bozulmayan bir doğallık var, içinden bal, süt akan ırmaklar filan.

İnsanlar başlangıçta, yani her şeyin en başında, doğada yaşıyorlar, geçimlerini de yine doğadan sağlıyorlardı. Avcılık-toplayıcılıkla uğraşıyorlardı; doğadaki hayvanları avlıyorlar, doğadaki ürünleri topluyorlardı. Sonra çoğaldılar. Çok sonra tabii, binlerce yıl sonra.

İnsanlar çoğalınca doğa onlara yetmez oldu "doğal olarak". Ne yapalım, ne edelim, derken bir çare buldular: Biz çoğaldıysak doğayı da çoğaltmalıyız ki bize yetsin, dediler ve tarımı buldular. Tarım: insanlığın ilk devrimi.

Tarıma başlayınca insanlar, o zamana kadar her nasılsa akıllarına gelmeyen bir şeyi fark ettiler. Gezmeden tozmadan da yaşanabiliyordu. Yerleşik hayat önceleri olabildiğince şaşırtıcı geldi onlara. O zamana dek nerede av varsa orada avlanmışlar, nerede meyve varsa orada toplanmışlardı. Ama şimdi tarıma geçmişlerdi artık, ekip biçtikleri toprakların başında beklemek gereği doğmuştu, kısacası, toprak onları kendine bağlamıştı. Zaten toprağa bağlı değil miydiler? O güne kadar ne yiyip içmişlerse hep topraktan gelmemiş miydi? İşte buydu şaşırtıcı olan, toprağa bağlı olmanın başka bir boyutu olabileceğini hiç düşünmemişlerdi. 

Yerleşik hayata geçtikten kısa bir süre sonra, böyle dışarıda, açıkta yaşamanın sıkıcı olduğu kanısına vardı insanlar. Evet, önceleri de öyle yaşıyorlardı ama en azından her gün başka bir yerde. Ama şimdi işin rengi değişmişti. Bir süre düşündüler ve, madem artık hep burada yaşayacağız, hiç olmazsa "başımızı sokacak" bir yer yapalım, dediler.  Böylece ev doğdu. İnsanlar hızla kendilerine ev yapmaya başladılar. Zaman da ilerliyordu bu arada. Birkaç yüzyıl daha geçince, neden daha derli toplu yapmıyoruz ki evlerimizi, diye sordular birbirlerine. Sonra hemen daha iyi, daha güzel, daha kullanışlı evler yapmaya giriştiler. İşte tam da o sırada birinin aklına ilginç mi ilginç bir fikir geldi. "Yahu arkadaşlar," dedi, "durun bir dakika, madem artık evlerimizi daha büyük yapıyoruz, şöyle duvarlarda bir delik bıraksak, içeriye ışık girse, nasıl olur?" Bir anlık sessizlik oldu. Oradakiler, nasıl oldu da şimdiye dek akıl edemedik bunu, diye hayıflandılar. Buluşun sahibini kutladılar ve derhal buluşunu uygulamaya koydular. Artık herkes yeni yaptığı evinin duvarında bir delik bırakıyordu, kimisi büyük, kimisi küçük. Böylece pencere doğdu

Aradan uzuunca bir zaman daha geçti. Fenikeliler camı buldular bu kez. Tesadüfen buldukları söyleniyor, ne kadarı doğru, Allah bilir. Cam bulunduktan sonra yine binlerce yıl önceki sahnenin bir benzeri yaşandı. "Arkadaşlar," dedi biri, "biz bu camı neden pencerelerimizde kullanmıyoruz ki? Dışarıdan gelen tozu, soğuğu falan yalıtmış oluruz." Gene bir anlık sessizlik oldu. Oradakiler, nasıl oldu da şimdiye dek akıl edemedik bunu, diye hayıflandılar. Buluşun sahibini kutladılar ve derhal buluşunu uygulamaya koydular. Herkes pencerelerine cam taktırmaya başladı. 


© Bengi Gencer
Gündelik hayat böyle sürüp giderken, insanlar bir gün aniden birbirlerinden gitgide koptuklarını fark ettiler. O güne kadar evin içi-dışı vardı elbette ama "camların ardı" yoktu. Geçmişlerini düşündüler. Atalarını, onların bu dünyada yaşamaya başladığı ilk günleri hayal ettiler. Aralarından atalarına özenenler de çıktı. "Ah keşke," dediler, "onlar gibi "özgür" yaşamayı becerebilseydik! Onlar gibi birbirimize bağlı, birbirimize yakın olabilseydik!"

25 Nisan 2013

Karganın Türküsü

Karga açlıktan ölmek üzereydi. Günlerdir bir şey yememişti. Midesi kazınıyordu. O böyle aç dururken şu karşıdaki buğday tarlasında boy veren başakların rüzgârda dans etmeleri, hele de uğuldayıp şarkı söylemeleri nasıl da zoruna gidiyordu.

"İşin ucunda ölüm var!" düşüncesi damladı içine birden. "Böyle aç kala kala ölüp gideceğim," dedi kendi kendine, "ne demelere bakınıyorum? Ne kadar da zavallıyım ben." Biraz durdu, sonra yine kendi kendine şöyle dedi: "Git gir o tarlanın içine, ye yiyebildiğin kadar. Nasıl olsa ölecek değil misin?"

Soğuk bir sonbahar günüydü. Kış da iyice yaklaşmaktaydı. Karga, yapraklarını dökmüş bir ağacın dalında duruyordu. Ağaç da buğday tarlasının tam ortasındaydı. Cesaretini topladı, tam havalanacağı sırada geçmişi düştü aklına. "Düşünme!" dedi kendine. Düşünmeden edemedi ama, yaşadıkları geldi aklına. Yalnızlığını düşündü. Neden şimdi bu uçsuz bucaksız diyarda bir başınaydı? Arkadaşı, eşi dostu yok muydu? Geçip giden günler, geçip giden zaman neredeydi şimdi? Geçip giden dünya neredeydi, kim bilir. Şu kuşlar nereye gidiyorlar böyle? Nerede o insan sürüleri? Havalar da gitgide soğumakta...   


Kafasındaki düşünce yineledi: "Nasıl olsa ölecek değil misin? Burada açlıktan öleceğine, o bekçinin bir darbesiyle öl. Varsın ölümün bir insanın elinden olsun, ne çıkar?" Bunları düşündü. Düşündü düşünmesine, ama yine adına umut dedikleri o engelleyici güç aklını çeldi. Ne zaman ölümü göze alıp da bir karar verse, kararını bir türlü eyleme geçiremiyordu, bir umut beliriyordu içinde; ilginç, anlaşılmaz bir umut: yaşama umudu, yaşama isteği.

(Devamı var elbette, yok değil, var, var ama Allah bilir ne zaman.)

30 Ocak 2013

Uykusuzluk Masalları

Tarihin derinliklerinde bir yerde, uyumayı çok seven bir halk vardı. Gelgelelim, bu halkın yaşadığı topraklarda, sevenin sevilene muhabbet beslemesi, hele hele bu muhabbeti dile getirmesi görülmemiş duyulmamış bir şeydi. Böylelikle, uyumayı çok seven bu halkın, uyuma sevgisini dile getirmesi de yasaktı.

Hal böyle olunca, türlü çeşitli kılıklarda, uyuma eylemi ayaklar altına alınır, uyumanın hiç mi hiç sevilmediği dile getirilmiş olurdu güya. Oysa herkes içten içe uyumanın lezzetine ermeyi tasarlardı.

via
Çok ilginç bir gelenek olarak, bu halk uyumayı bu kadar sevmesine rağmen, gece oldu mu kimseyi uyku tutmaz, herkes kabuğuna çekilir ve uykusuzluk acıları içinde kıvranmaya başlardı. Her gece evlerin içinden uykusuzluğa yakılıp da bacalardan dışarıya salınan ağıtlar köpek ulumalarına karışır, sabahın ilk ışıklarıyla beraber acılar dinmeye yüz tutardı nihayet. Gündüzleriyse herkes hep beraber uyanıkmış gibi görünerek uzuun uzuun "uyurdu." 

Günlerden bir gün, o halkın yaşadığı topraklara bir koyun çıkageldi. "Ben," dedi, "sizi uyutabilirim.

Ora halkından kimileri, "hadi oradan sen de, biz hiç uyumayız ki!" dediler. Bunu böyle derken içlerine de tarif edilmez bir coşku doğuyordu: "işte, yüzyıllardır beklediğimiz o ses nihayet çıktı, bir koyundan bile olsa." Tekmil halk, sevincini her an dışarıya fırlatacakmış gibi duruyordu. Ne var ki kimseden ses çıkmadı. Neden sonra köyün delisi çıktı ortaya, vakitlerden bir vakitte, "kral çıplaaak!" diye bağıran çocuktu bu, gelip meydanda durdu ve şöyle dedi: "Evet, bu koyun elbette bizi uyutabilir, ancak o bizi uyutabilir!"

Delinin birine arka çıkmaya oradakilerden hiçbiri cesaret edemedi. Koyun da deliye, "gidelim buradan, ben seni her nerede istersen uyutabilirim," dedi ve alıp başlarını gittiler. Kalan halk meydanda öyle bir pişmanlığa daldı ki, içlerinden biri kendini tutamayıp, "bir koyun kadar olamadık," deyiverdi.

Yıllar geçti. Koyunun gelişi gidişi masal diye çocuklara anlatıldı. Efsane oldu, dilden dile dolaştı. O halk hep uyumayı çok sevdi ve bu sevgisini içine gizledi. Geceleri uykusuzluk da enikonu bir töre halini aldı. Her bir kimse her gece kendi içinde uykusuzluk ritüelleri düzenledi.

via
Günün birinde uyumayı çok sevdiği halde geceleri bir türlü uyuyamayan o halkın yaşadığı diyarlara bir keçi çıkageldi. "Ben," dedi, "sizi uyutabilirim."

Başta hiç kimse ağzını açıp tek söz etmeye cesaret edemedi. Ancak, keçinin söyledikleri üzerine içlerinde o denli büyük bir sevinç yer etti ki, aralarından en azından bir tanesi çıkıp bir iki söz etmese, oradakilerin neredeyse hepsi heyecandan olduğu yere yığılıverecekti. Neden sonra köyün görmüş geçirmiş bilgesi çıktı ortaya, geldi meydanda durdu ve şöyle dedi: "Evet, bu keçi elbette sizi uyutabilir, zaten ancak o sizi uyutabilir!"


Bilge diye bellenen adamın sözü üstüne söz mü söylenir. Herkes onayladı onu, "evet, doğru söylüyor," sözleri yükselmeye başladı kalabalıktan. Aralarından biri de, atalarının yıllar önce yaptıkları hatayı tekrarlamadıkları için ne kadar ileri, ne kadar çağdaş olduklarından dem vurdu. 


O günden sonra o diyarda çağdaşlık, esneklik türküleri söylenmeye başladı. Uyumak ayıp olmaktan çıktı. Hatta, kimi çevrelerde kutsandı. İnsanlar diledikleri gibi uyudular, istedikleri vakit uyudular. Kimse de gıkını çıkaramadı buna. 


O memleketin halkı uzuun uzuun uyudu ama gece uykusuzluğuna da kimse çare bulamadı.

6 Aralık 2012

Korkuluk

© Bal Katerina 


Allah önce yalnızlığı, sonra da diğer pek çok şeyi yarattı. Ardından insanları yarattı ve onları kavimler halinde çoğalttı. Yalnız yaşayamayacaklarını biliyordu çünkü. Yalnızlığın ilk andan itibaren bir acı olarak içlerine yerleşeceğini biliyordu. 

Allah her şeye bir eş yarattı. Azı yarattı ve çoğu yarattı. Geceye eş olsun diye gündüzü yarattı. Yerin yanında göğü yarattı. Siyahla beyazı, toprakla suyu yarattı. 

Adem'i ve Havva'yı yarattı.  

Rivayet olunur ki, Allah yarattığı her şeye bir yer verdi. Yer'leşme çıktı ortaya böylece. Ve bütün yaratılanlar sıra sıra kendi yerlerine geçtiler. Gece yerini aldı, gündüz yerini aldı. Yer, gök yerini aldı. Hava, ateş, su, toprak... her bir şey yerini aldı. 

Riyayet odur ki, Allah, Dünya adında uçsuz bucaksız bir diyar da yarattı ve orayı kargalara verdi. Onlar da hemen gidip yerleştiler oraya.  

Zaman geçti, karga kavmi çoğaldı. Öyle çoğaldı ki, uçsuz bucaksız Dünya'nın dört bir yanına dağıldı. Bir zaman geldi, Dünya karga kavmine yetmez oldu. Böylece fitne ve fesat çıktı ortaya. Ve bu fitne fesat öyle boyutlara vardı ki, Dünya nefes alınamaz hale geldi.

İşte tam da o vakitlerde, Allah, İnsan denen mahluku cezalandırarak kargaların diyarına gönderdi. Hem böylece kargaların alıp başını giden düzensizliği de biraz durulmuş olurdu.


İnsan'ın Dünya'ya gelişi kargalar içinde huzursuzluk doğurdu. Onları görür görmez, nedeni bilinmez bir biçimde korkup kaçmaya başladılar. İşin kötü yanı, İnsan kavmi gün geçtikçe çoğaldı. Çoğaldıkça da kargaların diyarını köşe köşe işgal etti. Böyle olunca, kargaların yaşam alanı da her geçen gün daraldı, küçüldü. 


Nihayet kargalar ne büyük bir hata işlediklerini anladılar, ama iş işten geçmişti. Çok korkuyorlardı. Korkulmayacak gibi de değildi hani. Dünya diyarı korkuluklarla dolup taşmıştı


"Biz böyle düzensizlik, hır gür, fitne fesat çıkarmasaydık da, başımıza bu gelmeseydi," diye uzun uzun yakınıp durdular. Ne çare!


O gün bugündür, korkuluklar hâlâ Dünya'da ve kargalar hâlâ korkuyorlar. Onları görür görmez kaçışıyorlar. 

28 Kasım 2012

6 Kelime

İsmet Berkan'ın blogunda gördüm bunu.

Türkçesi daha da acıklı, dört kelime:
"Satılık: 
Bebek ayakkabıları. Giyilmemiş." 



























Edit (3.2.13): Cem Akaş'ın Facebook sayfasından öğrendiğime göre bu kısacık öykünün Hemingway'e ait olduğu epey tartışmalıymış. Şuradan aktardığına göre, bunun sahibi başka biri olabilirmiş.

6 Kasım 2012

Nefis Bir Öykü

Bu yıl okuduğum en güzel öykü. Siz de görün, dedim ve blogda paylaşıyorum. 


Kadın Tohumu

Nazlı Eray

Pazar sabahı bir yandan kahvemi yudumluyor, bir yandan da günlük gazetenin iç sayfalarına göz atıyordum. Sabahın ilk sigarasını yakmıştım; her zaman olduğu gibi hafifçe başım dönüyordu; ilk sigarada böyle oluyordu. Hoşuma gidiyordu bu.
Üçüncü sayfanın altında, ölüm ilanlarının bir kenarına sıkışmış, tırtıllı çerçeveli bir ilan gözüme çarptı.
"Ankaralı bekarlara müjde! İthal kadın tohumu mağazamızda satışa sunulmuştur. Özel olarak hormonlanmış, aşılanmış, İsviçre’nin ünlü Basel laboratuvarlarında işlemden geçmiş; egzotik kadın tohumları, hava geçirmez vakumlu poşetlerde, uygun fiyatla satışa sunulmuştur. Tohumlar her türlü toprakta, saksıda büyüyebilir. Başlık parasına paydos! Geniş bilgi mağazamızın alt kat, mutfak gereçleri bölümünde. Tükenmeden alın!"
Heyecanlanmıştım; hemen gazeteyi bırakıp müzmin bekar bir arkadaşıma telefon açtım.
"Alo, Zekai, Okudun mu?"
"Neyi?"
"Egzotik kadın tohumları satışa sunulmuş.."
"Anlayamadım.."
"Gazetede ilan var. Uyuyorsun yahu! Kadın tohumları.. Yarın gidelim, sana bir tohum alalım. Saksıda büyütürsün."
"Kadın mı?"
"Evet. Galiba yabancı kadın."
"Tohumdan mı çıkacakmış?"
"Evet. Kadın tohumu. Bitmeden alalım."
"Aman, sorumluluktur. İstemem."
"Zekai. Hep böyle yapıyorsun. Tohum bu, tohum! Dene bakalım."
"Tamam, olur, gideriz" dedi. Telefonu kapattım.
Zekai'de hiç cesaret yok. Bu yüzden evlenemedi gitti. Yaşı otuzbeş...
Telefon çaldı. Açtım.
Bir arkadaşımın babası. Yaşlı bir dostum. İzmirli bir tüccar. İşleri iyidir.
"Okudunuz mu?" diyordu.
"Kadın tohumlarını mı? Az önce okudum."
"Ben birkaç kutu alacağım, yarın ilk iş..."
Elimde olmadan güldüm.
"Ama Faruk Bey... Eşiniz Neriman Hanım ne der?"
Gevrek bir kahkaha attı.
"İzmir'deki bahçeye dikeceğim. Kimsenin ruhu duymaz"


30 Ekim 2012

Kediler Denize de Bakabilir

© Gregory İvaşenko
Hz. Nuh Nebi zamanında Ben-i Felid, yani Felidoğuları adında bir kavim yaşardı. Ataları Felid'in Hz. Adem zamanında yaşamış olduğuna dair rivayetler vardı.

Felidoğulları Mundus diyarlarına dağılmış 16 boy halinde yaşarlardı. Bu boylar şunlardı:   

Asinoniksler, Karakaliler, Katopumalar, Otokolobusoğulları, Felisiler, Onsifelisler, Parsdusiler, Leptayluruslar, Linksoğulları, Pardofelisler, Priyonayluruslar, Profelisiler, Pumaoğlulları, Neofelisler, Panteralar, Unsiyalar. 

Nuh Nebi, tanıdığı bildiği  kim varsa hepsine bir haber gönderdi ve yakında bir tufan kopacağını, bundan kurtulmak isteyenlerin kendi gemisine binmesi gerektiğini söyledi. Pek çok kimse gibi Felidoğlulları da gemiye binmeye karar verdiler. 

Zaman geldi, Nuh Nebi geminin kapılarının açılmasını emretti. Felidoğulları da gelip gemiye bindiler ve kendilerine gösterilen yerlere geçip yerleştiler. Ancak gemiye biniş esnasında Felisiler'den Tom ile Musoğulları'ndan Ceri arasında nedeni anlaşılmayan bir tartışma yaşandı ve kısa sürede kavgaya dönüştü. Bereket versin ki Asinusoğullarından Benjamin oradaydı da hemen araya girdi ve Tomas'ın çelimsiz Ceri'yi haşat etmesini önledi. Bunu gören Nuh Nebi'nin komutanlarından biri geldi ve görevlilere, "Felisiler'i diğer Felidoğulları'ndan ayrı bir bölüme alın," diye emir verdi. Felisiler'in reisi itiraz edecek oldu ama itirazı para etmedi. 

Böylece Felisiler aşireti gemide insanların olduğu bölüme alındı. Önce insanlara karşı biraz çekingen davrandılar ama insanların onları kendilerine alıştırmaları uzun sürmedi.

Tufan koptu, sular yükseldi, Mundus diyarı sulara gömülüp kayboldu. Sonra Tufan durdu, sular geri çekildi ve gemi Cudi Dağı'nın doruğuna oturdu. Nuh Nebi, "çıkabilirsiniz," deyince içerideki herkes çıkmaya başladı. Baktılar ki koca bir dağın tepesindeler. Topluluklardan kimi aşağılara inmeye karar verdi, kimi orada kalmaya. 

Pantera Aşiretinden Pantera Leo, bütün Felidoğulları aşiretlerinin reislerini topladı ve, "biz burada kalalım, aşağılara inmeyelim," dedi ve ekledi, "ne olacağı belli olmaz, en azından şimdilik gitmeyelim. Bakarsın tekrar Tufan kopar, hiç olmazsa gemi burada, öylesi bir durumda derhal gemiye bineriz tekrar. Çoluk çocuğu düşünmek zorundayız." 

Pantera Leo'nun bu sözlerine on altı Felidoğlu aşiretinden destek geldi. Yalnız, Felisiler aşiretine mensup Pişîk lakaplı Felis Catus adlı biri, "ben burada kalmam arkadaş, insanlarla beraber gideceğim. Burada, bu dağ başında vahşi bir hayat süremem," diye ileri atıldı. O böyle deyince uğuldamalar başladı, kimileri itiraz etti, "oyunbozanlık etme!" diye bağırdı arkalardan biri. Pantera Leo da, "güzel evladım, bak hepimiz burada kalıyoruz, sen sadece aileni değil, bütün bir halkını, milletini bırakıp da nereye gidersin, insanlar arasında nasıl yaşarsın," diyerek onu kararından vazgeçirmeye çalıştı. Ama Pişîk olabildiğince kararlı görünüyordu. Bu kez teyzesinin büyük kızı Felis Margarita ile amcasının oğlu Felis Nigripes şanslarını denediler, "ablacım," dedi F. Margarita, "insanlar kim, biz kim. Görülmüş duyulmuş şey midir, Felidoğullarından birinin insanlar arasında yaşadığı?" Amcaoğlu F. Nigripes de destek verdi F. Margarita'nın bu sözlerine, "gel vazgeç bu sevdadan kardeşim, insanlarla biz bir değiliz. Bir iki günde hevesini alır, aileni, akrabalarını özlersin. O zaman geri dönüş imkânın da olmaz. Ne yaparsın, ne edersin, ne yer ne içersin orada, insanların arasında?" 

Bunlardan başka bir dünya söz daha söylendi ama hiçbiri fayda etmedi. Felis Catus, namıdiğer Pişîk, Nuh diyor peygamber demiyordu. Baktılar olacak gibi değil, "git hadi, ne halin varsa gör. Bundan böyle seni bilmeyiz, tanımaz etmeyiz," diyerek yol gösterdiler ona. O da koşarak, dağdan inmeye başlayan insanlara karıştı ve aldı başını gitti.


İşin aslı ise şuydu, gemide Felisiler aşireti insanların olduğu bölüme alınınca onlardan kimileri insanlarla hemen dost olmuşlardı. Felis Catus da, daha gemiye bindikleri ilk gün İbrahim adında küçük bir insanla arkadaş oluvermişti. İbrahim onu o denli sevmişti ki buna çok şaşırmıştı. İnsan kavminden birinin onu bu kadar sevebileceğini hiç düşünmemişti. Gemide oldukları sürece birbirlerinden hiç ayrılmamışlar, aralarında kuvvetli bir dostluk bağı oluşturmuşlardı. Böylece Felis Catus ne pahasına olursa olsun insanlarla gitmeye karar vermişti. 


İşte o gün bugündür, Felidoğullarından bir sürü aile dağlarda, ormanlarda, vadilerde, hatta ıssız çöllerde yaşarken, onların kavminden Felis Catus ailesi biz insanlarla beraber yaşamakta. 

22 Nisan 2012

İsa

Çocukken annemin anlattığı bir meselden.

Çocuk İsa karnı acıkınca eve geldi. Annesi Meryem'e aç olduğunu söyledi. Meryem fakir bir kadındı. Kocası yoktu. Hiç de olmamıştı. Evde sıcak yemek yoktu. Oğluna bir tas ayranla bir arpa ekmeği getirdi. İsa itiraz edecek oldu:
"Yiyecek başka bir şey yok mu?"
"Yok."
"Buğday ekmeği de mi yok?"
"Yok."

Kızdı çocuk. Sofradan kalktı, kapıya yöneldi. Meryem'in arkasından bir şey söylemesine mahal vermeden kapıyı vurdu, gitti.


Başını alıp gitmeye karar verdi. Belki o uzaklarda bir yerde daha iyi bir hayat vardı, kim bilir? Kasabadan çıktı. Öğlen sıcağının altında bilinmedik yollara düştü ve uzaklaşmaya başladı. Her yer ne kadar da ıssızdı. Bir iki saat sonra küçük bir kervana rastladı. Onlara sığınmalıydı. Başına bir şey gelmesi işten bile değildi yoksa. Onlara katıldı. Kim olduğunu sormadılar bile. Kervan yürüdü gitti. Gitti gitmesine de yolda eşkıyalar durdurdu onları. Mallarını yağmaladılar, İsa'yı işlerine yarar diye alıkoydular. Birkaç fersah ötede, konakladıkları yere götürdüler. Tutsakları kapattıkları küçük bir mağaraya koyup başına bir adam diktiler.


Akşam oldu. İsa'nın ayaklarına kara sular inmişti. Ya Rab, böyle yorgunluk görülmüş şey miydi? Açlıktan ölmek üzereydi. Ölmek üzereydi ki...


Eşkıyaların reisi geldi. Mağaranın kapısında durup çocuğu şöyle bir süzdü. İsa korku içinde bir köşeye sinmiş kalmıştı. Emir verdi adam:

"Şuna yiyecek bir şey verin de açlıktan ölmesin!"

Biraz sonra adamlardan biri mağaradan içeri girdi. İsa'nın yüzüne bile bakmadan elindeki bir arpa ekmeğiyle bir tas ayranı önüne bırakıp gitti.

10 Ağustos 2011

Açlık

Ay takviminden en çok cemaziyelevvel'i severim. Sebebi şurada. Fakat ramazana girdik ya, aklıma birkaç yıl önce okuduğum Kafka'nın Açlık Cambazı geldi. Bu vesileyle bir kez daha okuyasım tuttu, çıkardım okudum. Enfes bir öyküdür.

Siz hiç açlığı meslek edinmiş birini duydunuz mu? Adam, adı üstünde açlık cambazı, düpedüz meslek olarak benimsemiş açlığı. Marangozluk, öğretmenlik, terzilik... gibi açlığı kendine meslek bilmiş. Hem de öyle böyle değil, namusu, şerefiyle yürütmek istiyor işini. Hayattaki en büyük amacı mesleğinin hakkını vermek.

via
"... çünkü bu işin içindekiler açlık cambazının açlık süresinde zorla bile olsa ağzına bir tek lokma koymayacağını bilirlerdi; mesleğinin onuru böyle bir şeyi yasaklardı." Sirklerde, panayırlarda vs. kaplanlarınkine benzer bir kafese kapatılmak suretiyle, günlerce; yirmi, otuz, kırk gün boyunca aç kalma esasına dayanıyor açlık cambazının mesleği. İnsanlar da gelip seyrediyorlar onu. Kimileri kafesinin yanına kuruluyor, gece gündüz merak içinde bakıp duruyorlar. Fakat bazen de hiç meraklı çıkmıyor, insanlar yanından geçerken dönüp bakmıyorlar bile, çocuklar dahi. İşte öylesi zamanlarda bir kederlenmedir alıyor açlık cambazını. Can evinden vuruluyor. Aç kalmak mı? Hiç ama hiç sorun değil onun için. Fakat işte insanların bu ilgisizliği yok mu yiyip bitiriyor onu.

İlginç olan, günlerce aç kalmanın onun için işten bile olmaması. Gel gelelim, bir insan illa fizyolojik olarak mı acıkır? Açlık dediğin şey midenin boşalıp guruldaması mıdır sade? Peki ya ruhumuz? Ruhumuz hiç acıkmıyor mu acaba? 


"Belki de kendisini yiyip bitiren şey açlık değil, kendi kendine tatmin olmamasıydı. Sadece o bilirdi açlığın ne kadar kolay olduğunu. Bu dünyanın en kolay şeyiydi. Bunu saklamıyordu, ama insanlar da kendisine inanmıyorlardı; çok çok bu itirafını alçakgönüllülüğüne veriyorlardı."


Öykünün sonu da pek bir acıklı:
"Çünkü elimde değil, aç kalmak zorundayım ben."
"Ne adamsın sen!" dedi müfettiş, "nedenmiş o?"
(...)
"Çünkü sevdiğim yemekleri bulamadım, inanın bana, bulmuş olsaydım hiç direnmez, ben de sizler gibi karnımı tıka basa doldururdum."

Bu öyküyü okuyunca düşünüp duruyorum; insan, özellikle günümüz insanı fizyolojik açlığın çok çok ötesinde nasıl da ruhsal açlık çekiyor değil mi? Somalili çocukların açlığını hepimiz ne de güzel açıklayabiliyoruz. Peki ya metropollerde, yeni çıkan iPhone'u herkesten önce alabilmek için sabahlara kadar kaldırımlarda bekleşen binlerce insanın çektiği açlığı nasıl açıklayacağız?
Sayfa başına git