3 Eylül 2020

Çürük Elmalar

"Sepetteki elmalar kimin?" diye sordum. "Çürük olanlar benim," dedi İsa, "gerisini bilmiyorum." İsa'nın henüz efendi olmadığı günlerden biriydi. 

Maksadım İsa'ya merak ettiğim bir meseleyi sormaktı. Yanaşıp bir bahaneyle sözü açmam gerekiyordu. Bundan ötürü yanına gittiğimde oracıkta duran içi elma dolu sepeti görüp öylesine sordum. Neden sordun, diye sorsa verecek cevabım da yoktu ya. 

Geçen gün kraliçenin tebdilikıyafet çarşıya çıkıp İsa'nın dükkânını ziyaret ettiğini gördüydüm. Onun kraliçe olduğunu biliyordum elbette. Bunu o an yanımda bulunanlara söylemedim haliyle. Ne var ki ziyadesiyle meraklandım. Kraliçe İsa'dan ne istemeye gelmiş olabilirdi? Elbette bütün kraliçeler ve krallar bir fakirin dükkânına yalnızca istemek için girerler. İşte bunu sormaya vardıydım İsa'nın yanına.

"Kraliçe ne istedi senden?" dedim. O kadının kraliçe olduğunu biliyor oluşuma şaşırmadı İsa. Ben de buna şaşırmadım. Birbirimizi nicedir tanıyorduk. "Akıl istemeye gelmiş," dedi. "Neymiş?" diye sürdürdüm. "Kral onu sevmiyormuş. Üstelik de başka kadınlarla gününü gün ediyormuş," dedi. "Ne demelere kralla evlenmiş," dedim ben de. Bana cevap vermek yerine sepetteki çürük elmalardan birini alıp bana uzatarak, "Biliyorsun ki," dedi, "ben hayatta sana pek çok kez çürük elma uzatmışımdır, gelgelelim niyetim her daim sağlam olmuştur." "Bilmez miyim," dedim. "Sepetimizin büsbütün sağlam elmalarla dolacağı o gün," diye sürdürdü İsa, "o gün gelecek mi?"

22 Nisan 2012

İsa

Çocukken annemin anlattığı bir meselden.

Çocuk İsa karnı acıkınca eve geldi. Annesi Meryem'e aç olduğunu söyledi. Meryem fakir bir kadındı. Kocası yoktu. Hiç de olmamıştı. Evde sıcak yemek yoktu. Oğluna bir tas ayranla bir arpa ekmeği getirdi. İsa itiraz edecek oldu:
"Yiyecek başka bir şey yok mu?"
"Yok."
"Buğday ekmeği de mi yok?"
"Yok."

Kızdı çocuk. Sofradan kalktı, kapıya yöneldi. Meryem'in arkasından bir şey söylemesine mahal vermeden kapıyı vurdu, gitti.


Başını alıp gitmeye karar verdi. Belki o uzaklarda bir yerde daha iyi bir hayat vardı, kim bilir? Kasabadan çıktı. Öğlen sıcağının altında bilinmedik yollara düştü ve uzaklaşmaya başladı. Her yer ne kadar da ıssızdı. Bir iki saat sonra küçük bir kervana rastladı. Onlara sığınmalıydı. Başına bir şey gelmesi işten bile değildi yoksa. Onlara katıldı. Kim olduğunu sormadılar bile. Kervan yürüdü gitti. Gitti gitmesine de yolda eşkıyalar durdurdu onları. Mallarını yağmaladılar, İsa'yı işlerine yarar diye alıkoydular. Birkaç fersah ötede, konakladıkları yere götürdüler. Tutsakları kapattıkları küçük bir mağaraya koyup başına bir adam diktiler.


Akşam oldu. İsa'nın ayaklarına kara sular inmişti. Ya Rab, böyle yorgunluk görülmüş şey miydi? Açlıktan ölmek üzereydi. Ölmek üzereydi ki...


Eşkıyaların reisi geldi. Mağaranın kapısında durup çocuğu şöyle bir süzdü. İsa korku içinde bir köşeye sinmiş kalmıştı. Emir verdi adam:

"Şuna yiyecek bir şey verin de açlıktan ölmesin!"

Biraz sonra adamlardan biri mağaradan içeri girdi. İsa'nın yüzüne bile bakmadan elindeki bir arpa ekmeğiyle bir tas ayranı önüne bırakıp gitti.
Sayfa başına git