14 Ekim 2010

Ekonomide Küçülme

Adam karısına dert yandı: Karıcığım, biliyorsun ekonomik durumumuz iyi değil, yemek yapmayı öğrensen de aşçıyı işten çıkarsak. Tasarruf etmiş oluruz, kötü mü!

Karısı cevap verdi: Fena olmaz aslında. Ama sen de sevişmeyi öğrensen de şoförle bahçıvanı da çıkarsak!

12 Ekim 2010

Yazar

Üç beş gün önce gazetede 2010 Nobel Edebiyat Ödülü'nün Mario Vargas Llosa'ya verildiğini okuyunca içimden kısaca gülümsedim. Zira bundan iki yıl önce ondan pek hoşuma giden kısa bir alıntı yayımlamıştım burada.

Llosa, toyluk zamanlarında, o zamanlar henüz hayatta olan bazı ünlü yazarlara nasıl yazar olunacağını sormayı geçirir içinden. Ama buna cesaret edemez; utangaçlıktan, çekingenlikten ama daha çok da umutsuzluktan. O koskoca yazarlar tutup yanıt mı verirlerdi bu çocukça soruya, boşuna umutlanmaya değmezdi...

"Edebiyatın birçokları için pek bir anlam taşımadığı, varlığını handiyse bir yeraltı etkinliği gibi toplumun uç boylarında sürdürdüğü ülkelerde böylesi duygulara kapılmak çoğu kez genç insanların heveslerini kursaklarında bırakır." Ne yazık ki Türkiye de bu tür ülkelerden biri...

Llosa'nın o zamanlar belli ki ziyadesiyle merak ettiği "nasıl yazar olunur?" sorusunun cevabı şimdi daha kolay  verilebilir sanırım. Karamsar duygulara kapılan genç bir meraklı şimdi Nobel Edebiyat Ödülü alıyor. Demek ki insan başkalarına sorarak değil, ne olursa olsun hiçbir şeyin hevesini kursağında bırakmasına izin vermeyerek de nasıl yazar olunabileceğini gösterebilir. Sizce?

20 Eylül 2010

Saat Kulesi

Nereden gelmiş bu denizsiz kente
Bu yaşlı martı
Konmuş saat kulesinin üstüne
Öyle bir zamansızlıktan izliyor beni
Çağırsam hemen çıkıp gelecek, biliyorum
Çok eski bir oyundan kılıksız bir haberci gibi.

Her şey yitip gidiyor
Üstelik bu akşamüstü saatlerinde
Şu akarsu ne kadar eski, şu tepe ne kadar eski
Oysa yepyeni görünüyor ikisi de.

Şakalaşmakta zamanla saat kulesi.

Edip Cansever

13 Eylül 2010

Dağla Kuş

Bir dağ ışıklarla oynardı
Yücesinde göğün
Özlemle bakardı dağa bir kuş.
Bir dağ ışıklarla oynardı
Tam ağarırken
Devler gibiydi allarda.
Bir dağ ışıklarla oynardı
Büyürdü doruğunda mor,
Uykusu gün batısının.
Bir dağ ışıklarla oynardı
Öyle çok yıldız vardı ki uzaklarda
Kocaman bir masaldı geceleyin.
Bir dağ ışıklarla oynardı
Böylesine yükselir de neden uçmaz
Ermedi kuşun usu dağa.

Fazıl Hüsnü Dağlarca

6 Eylül 2010

Gülüşün Eklenir Kimliğime

Gün biter gülüşün kalır bende
anılar gibi sürüklenir bulutlar
Ömrümüz ayrılıklar toplamıdır
yarım kalan bir şiir belki de

Aykırı anlamlar arayıp durma
güz bitip sular köpürür de
kapanmaz gülüşünün açtığı yara
uçurum olur zaman her gece

Her gece yeni bir savaş başlar
acı ses olur, ses deli yağmur

Sığındığım her yer adınla anılır
ben girerim sokağı devriyeler basar
Bir de gülüşün eklenir kimliğime.

Ahmet Telli

1 Eylül 2010

Kıssadan hisse

Ağustos 29, 2010
00:20

İki üç saat kadar önce Bodrum çarşısındaydım. Yalıkavak'tan gelmiş Bitez'e gidecektim. Hava güzeldi, hafiften esiyordu. Biraz gezmek çekti canım. Kendimi sahile doğru bıraktım.

Eylül geldi gibi... Ramazanın ne kadar etkisi var bilmiyorum, turist sayısında gözle görülür düşüş var. Hoş, göze yabancıdan çok yerli turist çarpıyor ya...

Biraz sonra Barlar Sokağına doğru saptım. Saat henüz erken ancak sokak yine de seyrek. Sırtımda çantam biraz kabarık duruyor. Barlar sokağının girişindeki camide teravih namazı öncesi imam vaaz veriyor. Ses dışarıya da verilmiş. Barlarla cami bir arada. Başka yerde olsa buna tezat mı dersiniz, paradoks mu?... Ama burası Bodrum, burada tezat yoktur.

Dikkatimi camiden, sokağın girişinde solda duran bara çeviriyorum. Kimse yok. Bir adam tek başına oturmuş, önünde bir şey var mı yok mu, içiyor mu içmiyor mu fark edemiyorum. Bir yerlere dalıp gitmiş, o da bir şeyin farkında değil. "The oldest pub of the town" yazılı tabela kaldırılmış mı yoksa ben mi fark edemedim? Geçip gittim...

İki yüz metre gibi yürüdüm sokakta. 'Bomboş'. "Geri dönüp sahilde biraz vakit öldüreyim bari..." Döndüm geliyorum, balıkçıların ora azıcık kalabalık, sokak zaten daracık. Öbür yöne yürüyenlerden bir kadına sırt çantam az sert çarptı. Koluna galiba. Bu dar sokakta gayet olağandır bu, yoksa bana mı öyle geliyor? Arkamdan bir ses duydum: "Yavaş!" Döndüm baktım, banaymış. Çarptığım (belki de bana çarpan) kadının oğlu. 16, 17 var yok. Babası, annesi, kendisi, üç kişiler. Ebeveyn yaşlıca ama, 60 falan... İhtimal, İstanbul'dan gelmişler.

"Yavaş!" diye seslendiği kişinin ben olduğumu anlayınca, bakışlarımı onun gözlerinde sabitleyip birkaç saniye betonlaştırdım suratımı. Korktu çocukcağız ama belli etmedi. Ona doğru gideceğimi sandı. Gideceğim taktirde ne yapacağını bilemiyordu, gözlerinden belliydi.

Anası kadıncağızsa, ben durup döner dönmez bir an önce uzaklaşıp gitmek için çocuğun kolunu tutmuştu bile. Gittiler. Ben de yoluma devam ettim. Nedense kadının davranışını düşündüm. İçimden "Helal olsun teyze!" dedim. "Beladan böyle kaçılır." Bu sefer kendime güldüm, "bela ben mi oluyorum bu durumda!"

Birçok kıssadan hisse geliyor insanın aklına. Hepsini söylemek dağıtır biraz, bir tanesini yazıp bitirelim. İnsan bazen başkalarına hiç olmadığı gibi görünür. 

14 Ağustos 2010

Nedir Sevgi?

...
V.
Nedir sevgi
İlahi bir iş olduğunu işittik
İnandık buna öylece
Duyduk ki, bir kutsal yıldızmış
Açtık bu yüzden camları her akşam
Her akşam onu bekledik
Bir şimşek olduğunu duyduk
Dokunduğumuzda çarpacak
İşittik ki, keskin bir kılıç o
Çekersek kınından kesiliriz
Sevgi yolcularına sorduk
Onlar da bizim kadar biliyor ancak
...

Nizar Kabbani
Çev.: İlyas Altuner

2 Ağustos 2010

Desem ki

Desem ki vakitlerden bir nisan akşamıdır
Rüzgârların en ferahlatıcısı senden esiyor
Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini
Ormanların en kuytusunu sende gezmekteyim
Sende kopardım çiçeklerin en solmazını
Toprakların en bereketlisini sende sürdüm

Cahit Sıtkı Tarancı

8 Temmuz 2010

Bunlar da acemi defineciler (Define Yazıları-2)

Mehmet Dayım anlatıyor:

Sonbahar gelmişti ve ben öğretmenlik yaptığım Özalp'a gitmiştim. Orada arı kovanları görünce çok şaşırmıştım. Çünkü haziranda buradan giderken arılar falan yoktu. Hepimizin bildiği gibi arıcılar bizim memlekete ilkbaharda gelirler. Haliyle merak edip sormuştum, bunların nereden çıktığını. Meğer onlar da kısa bir süre önce gelmişler. İyi de sonbaharda arıcı mı gelirmiş buraya yahu! Otlar çoktan biçilmiş, tarlalar sararmış, çiçek namına birşey kalmamışken... kafalarına kovan falan mı düşmüş bu arıcıların?

Meselenin iç yüzü birkaç gün içinde anlaşılmış. Karadeniz taraflarından gelen bizim cin fikirli arıcılar esasında defineciymiş. Şüphe çekmemek için böyle zeka parıltısı bir oyun tezgahlamışlar. Bu büyük plan nasıl olmuşsa çevredekilerin dikkatini çekmiş, jandarmanın kulağına da gitmiş, sonuç olarak define ekibi yakayı ele vermiş.

Olan da zavallı arılara olmuş. "Ortalıkta öylece başıboş kalmışlardı arılar" diyor dayım.

4 Temmuz 2010

Sokrates’ten pazar münazarası

‘Hamlet’in BlackBerry’si’nde, yazar William Powers bugünkü dijital yaşamı geçmiş filozofların gözünden anlatıyor. ‘Sığlıklar’ kitabında ise yazar Nicholas Carr, teknolojinin insan beynini nasıl etkilediğini tartışıyor. İkisi de teknoloji sosyolojisi üzerine ve ikisi de geçen ay çıktı. Kitapları özetleyip, Sokratesli iki bölüm alıntılayacağım. Fikir dediğin hurafe, gerçek olan argüman demiştim. Onda da Sokrates’in iki yazarın elinde ne hale geldiğini göreceksiniz. Bir pazar münazarası
Birinci Yazı
Hayatı boyunca tek satır kalem oynatmadı. Bütün fikirlerini öğrencisi Eflatun kağıda döktü, o konuştu. Ve yazıya karşı çıkarak, Sokrates tarihte teknoloji anksiyetesi yaşayan belki de ilk düşünür oldu.Phaedrus’a şöyle demişti bir keresinde: “Kitaplar, ruhta unutkanlık yaratır. Çünkü okudukça, kendinizi hatırlamayı bırakır, uydurulmuş yazılı karakterlere güvenmeye başlarsınız. Beyninizi tahrip edersiniz.”Bunları, Nicholas Carr’ın ‘Sığlıklar: İnternet Beyinlerimize Ne Yapıyor’ kitabından aktarıyorum. 2008’de Atlantic dergisinde yayınlanan meşhur makalesinde “Google bizi aptal mı yapıyor” diye sorduğunda da aynı şeyi söylemişti; teknolojinin beyne zarar verdiğini.Eskiden denizde bir dalgıçtık. Ağır ağır, sindire sindire keşfediyorduk. Şimdi yukarıda jet ski yapıyoruz. Hızlıca, şöyle bir bakıyoruz.
Derin değil sığ. Ancak farkı... Bu sığlık bir okyanus kadar geniş. Ve altımızdaki, bizi uçuran bir jet ski.“Dijital yaşam, beynin konsantrasyon gücünü altüst etti” diyor Carr. Yeni bilginin cazibesi, hepimizi hiperlinklerin arasında bir gezgine dönüştürdü. Ama kimin yüzünden diye soruyorsanız... İnternetin suçu değil. Maymun iştahlılık insanın doğasında var çünkü. Ve dijital devrimin tek yaptığı, bu zayıflığı ortaya çıkarmak.Ne demişti Sokrates?.. Her gün beynini tahrip ediyorsun. Her gün benliğinden yitiriyorsun. Ve kafatasının içindeki kıvrımları, her gün teknolojinin uşağı haline getiriyorsun.Ondan ona, ondan ona koşarken, korteksinin programlanmasına göz yumuyorsun...
İkinci Yazı
Sokrates bir gün yolda Phaedrus’u görür. Ve uzaktan, o en bilinen sorusunu sorar: “Phaedrus dostum!.. Neredeydin?.. Nereye gidiyorsun?..”Phaedrus, Sokrates’e döner. “Lysias’ın sohbetinden geliyorum” der. “Cinsellik tartıştık bugün. ‘İnsan âşık olduğu biriyle mi yoksa âşık olmadığı biriyle mi daha iyi seks yapar’ diye sordu. En sonunda âşık olmadığı birinin, saf şehvet için daha iyi olduğuna karar verdi. Şimdi onun üzerine düşünüyorum. Doktor Acumenus, ‘ülke yolları şehir sokaklarından daha dinlendiricidir’ demişti. O yüzden de düşünmek için kentin duvarlarının dışına yürüyorum. Sen de katılsana...”Sokrates teklifi kabul eder. Beraber yürümeye başlarlar. Bir süre sonra da, Atina’nın dışında, ağaçların, çayırların ortasında baş başa kalırlar. Bir süre sessizlik olur. Ve Sokrates, Phaedrus’a dönüp şöyle der: “Affet beni dostum. Ben kendimi öğrenmeye adadım. Ama manzaranın, ağaçların bana vereceği hiçbir şey yok. Bunu sadece insanlarla yapabilirim. Ben dönüyorum.”Bu hikâye de, William Powers’ın ‘Hamlet’in BlackBerry’si: Dijital Çağda İyi Bir Hayat Kurmak İçin Pratik Felsefe’ kitabındandı. Ancak ilkine göre farkı, Sokrates burada modernleşmenin sembolü olarak sunuldu. Çünkü herkesin sürekli internette, hiperbağlı olduğu... Ama yeterli görmeyip daha fazlasını istediği bir çağda dijital maksimalistlerin atası olarak tanımlandı. Bir anlığına bile olsa, kentten ayrılıp zihnini dinlendirmek içinden gelmiyordu.Ama şimdi... “Devir, başkalarına mesafe koymayı becerebilme devri” diyor Powers. Pratik felsefenin en büyük sorusu artık şu: Hiperbağlıyken, dijital hayatını maksimize ederken, ekrandan uzaklaşabiliyor musun, uzaklaşamıyor musun?.. Dijital detoks yapıyor musun?..Ne kadar bağlı kaldın?.. Daha ne kadar kalacaksın?..
Tolga Tanış 
(Buradan)

28 Haziran 2010

Mim...

Gabriel bizi mimlemiş.

1. Hangi işleri yarım bırakırsın ya da bıraktığın neler var?
Genelde bırakmam. Ama sürüncemede kalıp uzun zaman alan birçok ufak tefek işim olur. 

2. Yakın zamanda kaybettiğin biri var mı?
Hayır.

3. En ağır bulduğun, sana dokunan bir yemek var mı?
Varsa bile şu an hatırlamıyorum.

4. Cinsellik ve aşk anlamında unutamadığın biri var mı?
Bir Baltık ülkesinden I. adında üç beş günlük bir yaz aşkım olmuştu...

5. Çocukken sevdiğin çizgi filmler?
Casper, Tom & Jerry, Duffy Duck, Tweety, Road Runner...


6. Blogger'a ne zaman kayıt oldun? Kim vesile oldu? Nereden duydun?
Profilimde Kasım 2006 yazıyor. Ama ondan önce de bir kaydım vardı. Yanlış hatırlamıyorsam 2004... Bloglar henüz yaygınlaşmamışken, dahası piyasada blogculuk yokken de webde sitelerim vardı. Blogger'a transfer olmama kimse aracı olmadı, zaten 'işin içindeydim'...

7. Çok paran oldu neler yaparsın?
Ama çok göreli bir kelime... Ne kadar çok? :)

Pastel Shades and Bokah


 by Gray Flannel Images (Sailing On)

21 Haziran 2010

Define Yazıları 1: Definecilik

Definecileri bilir misiniz? Altın aralar; gece gündüz. Yaz kış. Yağmur çamur... Günlerce, aylarca, yıllarca... Arar dururlar. Eski zaman dervişleri misali...

Kolay iş değildir definecilik. Sahiden değildir. Her şey bir yana, çok güçlü bir irade ister. Aradığın şey nerede, bilmiyorsun. Var mı yok mu, emin değilsin. Ne zaman 'bulacaksın', belirsiz. Ama arayaduruyorsun işte, bıkmadan usanmadan.

Sonra umut ister definecilik. Her an umutlu olacaksın. En üst düzeyde tutacaksın ümidini üstelik. Her babayiğidin harcı değil; yıllar yılı arayıp da tek bir altın bulamadığın halde hep yarın bulacakmışsın gibi umudunu koruyacaksın, her yeni kazıda heyecanlanacaksın, çukur derinleştikçe yüreğin ağzına gelecek denli umutlu olacaksın...

Sabır ister definecilik. Nasıl istemesin. Yeri gelecek usanacak gibi olacaksın, gına gelecek. Ama "Ya sabır!" diyecek içindeki ses, "Ha gayret!" diyecek ve sen şaşmayacaksın bildiğin yoldan.

Hırs da ister definecilik. Öyle pısırıklık mısırıklık yoktur bu yolda. Yeri gelecek, bir yerden bir akıl esecek: "Ulan insanoğlu" diyeceksin kendi kendine, "iş değil bu yaptığın, yol değil bu tuttuğun, aklını başına..." Ama içindeki ses hemen durduracak seni, dağıtıverecek o düşünceleri, hırsın karşı gelecek sana. Senden gayrı, başkaları da sana akıl vermeye kalkacak: "Vazgeç bu sevdadan" diyecekler, ama hırsın onlara da kulak tıkayacak.

Emek ister definecilik. İş başa düşmüştür bir kere. Kendi işini kendin yapacaksın. Öyle herkese yaptırılacak iş değildir zira. Kazacaksın. Hem de çok. Orayı burayı delik deşik edeceksin. Güçlü kuvvetli olacaksın. Olacaksın ki; her zaman yumuşak topraktan ibaret olmayacaktır kazdığın yerler, taşı da çıkacaktır, kayası da.

Velhasıl, ne istemez ki definecilik. Aklıma şimdi şuracıkta bunlar geldi.

İyi güzel de, nereden esti durduk yerde definecilik? Anlatacağım efendim, sonraki yazı(lar)da hepsini anlatacağım.

11 Haziran 2010

Un, dos, tres...


Geldi çattı dünya kupası...

Futbol var. Heyecan var. Renk var. Coşku var. Hareket var. Eğlence var. Hayat var...

Futbol benim için ne ifade ediyor? Bu soruya verebileceğim birden fazla cevap olduğunu sanmıyorum. Hasan Cemal'in "İyi ki futbol var" sözü benim de futbola dair düşüncelerimi olduğu gibi yansıtıyor.

İyi ki futbol var.

Bir önceki Dünya Kupası Almanya 2006'yı nedense hiç izleyemedim. Final maçını izleyip izlemediğime bile emin değilim. O aralar şike skandallarıyla tersyüz olan İtalya'nın şampiyonluğu dışında aklımda kalan neredeyse hiçbir şey yok.

Fakat 2002 neydi öyle! Japonya & G. Kore. Muhteşem ne kelime! Fransa-Senegal açılış maçı zaten kupanın muhteşem geçeceğini daha başından haber vermişti. Brezilya'yla oynadığımız ilk maç... Hele bir Danimarka-Fransa maçı vardı... Hakem neredeyse hiç düdük çalmamıştı; bir o kaleye, bir diğerine...

Bizim Gençlik Marşı da uyarlanmıştı hani Kupanın havasına: Ne Kosta Rikaaa ne deee Çin/ Ne de şampiyon Brezilya... diye devam ediyordu. Coşturuyordu.

Japon ve G. Kore teknolojisinin harika birer ürünü olan o statları da atlamamak lazım tabii... Atlamamak lazım, birçok şeyi, ama hangi birini dökeceksin ki buraya şimdi...


Fransa 98'i de hatırlıyorum elbet, ama 2002 kadar değil. Brezilyalı Romario vardı. Zidane vardı. Ricky Martin'in La Copa de la Vida'sı vardı. Yeni bir Dünya Şampiyonu vardı...

Dağınık bir yazı oldu, farkındayım. Ama Kupa havasına da böylesi gider, sizce? 

FIFA Başkanı, 2010 Dünya Kupasının Kara Kıtada organize edileceğini çok önceleri söz vermişti. Futbola bu kadar emeği geçen, Avrupa futbolunun lokomotifi durumundaki Afrika'da, aslında çok daha önceleri düzenlenmeliydi Dünya Kupası. Politik meseleler falan var işin içinde, hiç karıştırmaya gelmez şimdi. 

Afrika'nın futbol ruhuna yakışır bir kupa olmasını diliyorum.


1 Haziran 2010

30 Mayıs 2010

Kayıp madenciler için

Kömür

Yine bir kömür
kütürdedi sobada
kayıp bir madencinin
kalbi rastgeldi

atıverdi sıcak odada

Sunay Akın

26 Mayıs 2010

TDK ne yapıyor?

Türk Dil Kurumu'nun yıllardır Türkçe'ye başka dillerden geçmiş birtakım sözcüklere "öztürkçe" karşılıklar bulma çabası içinde olduğunu pek çok kimse bilir. Kurumun bu çabası her zaman tartışma konusu da olmuştur. Üstelik farklı çevrelerde. Benim fikrimce eleştirenler, eleştirilerini farklı mecralara taşımadıkları sürece çoğu zaman haklılar. Şunu da belirtmek gerekir; eleştirenler "dille bir işi olanlar." Yazarlar, okurlar... Eleştirilerin odak noktasına gelince; TDK kimi zaman yabancı sözcüklere yerinde öneriler getirirken, kimi zaman da olur olmaz karşılıklar öne sürüyor. Bazen öyle şeyler "üretiliyor ki" kalakalıyorsunuz olduğunuz yerde.

TDK'nın internet üzerinde, abone olanlara her gün iki söz gönderdiği bir e-mail listesi var. Ben de birkaç yıldan beridir bu listeye üyeyim. Hergün mail adreslerine iki kelime gönderiliyor. Biri Türkçe bir sözcüğün sözlük anlamı, diğeri ise yabancı kökenli bir sözcüğe öztürkçe karşılık. Dediğim gibi, bazen akla mantığa uygun karşılıklar geliyor bazen de yapay olduğu her tarafından belli karşılıklar. Kimi zaman da tutup tutmayacağını kestiremediğiniz ama pek şık duran karşılıklar çıkıyor. Mesela bir iki yıl önce first lady için başbayan karşılığı önerilmişti. Gayet yerinde bir öneri gibi gelmişti bana, hala da öyle. Zapping içinse geç geç önerilmişti bir ara. Doğrusu olabildiğince yapay bir söz. Kanallararası gidip gelme dense daha iyi bana kalırsa.

Bu yazıyı yazmamın sebebi de yine TDK'nın bir önerisi. Tam olarak ne zaman olduğunu hatırlamıyorum ama iki üç yıl önceydi, haute-couture için hasmakas'ı önermişlerdi. Çok hoşuma gitmişti. Tutabilirdi de. Zaten yazılışı da Türkçe değil bu kelimenin. Geçen hafta Kurumun gönderdiği mailde, yerine karşılık önerilen yabancı söz yine haute-couture'dü. Ne var ki bu kez farklı bir karşılık öneriliyor: Özel dikiş.

İki paragraf yorum yazdım ama geri almaya karar verdim. Yorumsuz.

2 Mayıs 2010

Ölümle yaşam arasında

Blog arkadaşlarımızdan Buğdaytanesi'nin birkaç ay önce kaybettiği annesi üzerine geçenlerde yazdığı yazı doğrusu çok duygusaldı. Okuyunca bir taraftan ölümün aslında sanıldığı/göründüğü kadar soğuk ya da korkunç bir şey olmadığını düşündüm, bir taraftan da gerçeklerden kaçınmanın imkansızlığını bir kez daha fark ettim. Ama en çok da çaresizliğin insanı ne denli kötü bir duruma soktuğunu düşündüm.

Yazıyı okuyunca bu konuda okuduklarım, izlediklerim de hatırıma geldi. Zeki Demirkubuz'un, Albert Camus'nün Yabancı'sından esinlenerek çektiği Yazgı filminin kahramanı, beraber yaşadığı annesi ölünce hiçbir tepki göstermeden öylece kalakalıyordu. Ölüm karşısındaki şaşkınlıktan değil, bilakis kayıtsızlıktan. Ölüm geldiğinde yapabilecek hiçbir şeyin olmadığını gösteren önemli bir örnek.

Usta Sait Faik'in Semaver'indeki ölüm, deyim yerindeyse klasikleşti artık. Kahramanımız ancak annesi öldüğü zaman yüzleşiyor o acı/tatlı gerçekle. Sabah uyandığında annesini ölmüş buluyor. Ne acı... Acı ama sanıldığı gibi korkunç değil. "... Sonra ölüye baktı. Hiç de korkunç değildi." Galiba yaşam neyse, ölüm de o. Gece ile gündüz gibi...

Mehmet Çerezcioğlu'nun kızı Burçak 16 yaşında lösemiden ölünce, onun günlüklerini derleyerek hazırladığı Mavi Saçlı Kız'da geçen şu sözler de fazlasıyla hüzün verici:

Sabahları 
hasta uyanmanı istiyorum
Hastaysan eğer,
yaşıyorsun demektir.


Kim en yakınlarından birinin sabahları hasta uyanmasını ister? Bir baba düşünün, her gece kızının hayatta kalıp kalmayacağı tedirginliğiyle (belki çaresizliğiyle demek daha doğru) yatıyor, sabah uyandığında hasta yatağında yaşadığını görünce içi sevinçle doluyor.

Çaresizlik, tüm dehşet vericiliğiyle elini kolunu bağladığında insanın... asıl o zaman korkunçlaşır herbirşey. Korkuç olan ölüm değil a doslar, çaresizlik.

29 Nisan 2010

Yağmurlu günlerde seviş benimle...

Geldi bahar ayları... İnsanın yazası da pek yok doğrusu. Bu aralar blogu biraz boşlamış olmam bundan gayrı.

Bahar yorgunluğu falan diyorlar ya... Sahiden de rehavet çökertiyor insanın üstüne bu bahar. Ee, kolay mı ölüyken dirilmek. Tabiat ana capcansızken birden diriliveriyor, yepyeni bir hayata başlıyor.

Cemreler düşeli çok oldu. Havaya, suya, toprağa... Galiba bir tanesi de üzerimize olduğu gibi çöküveriyor. Yorgunluğumuz, boşvermişliğimiz bu yüzden...

Keşke birkaç tane daha cemre olsaydı da biri akıllara, biri gönüllere biri bilmem nerelere düşseydi...

Yağmurlar da olanca hızıyla devam ediyor. Bahar yağmursuz olur mu gari... Yollardaki çamur seline rağmen yağmur yine de güzel. Yine içten, yine o sıcak bahar yağmuru...

Ne çekiyor insanın canı biliyor musunuz? Şöyle her tarafı gören bir penceren olacak, oturacaksın önüne saatlerce yağmuru seyredeceksin. Toprakla beraber zihnini de bir güzel yıkayacak. Hiçbir şey düşünmeyeceksin. Bahar sarhoşluğu mu dersin adına artık, yağmur sarhoşluğumu... Gündelik yaşamın cartı curtuymuş, gündemde bilmem ne varmış, Anayasaymış, babayasaymış hikaye. Vallaha hikaye...

Bu sıralar dönüp dönüp Yeni Türkü'nün o enfes Bahar Şarkısı'nı dinliyorum. Baharın tadını çıkarmak için birebir. Bahar çiçeklerini koklamak gibi bir etki yapıyor...

Yağmurlu günlerde seviş benimle,
Kuşlar çinko damı gagalarken,
Teninin kokusunu değiştiren yağmurlardan...


İyi baharlar...

18 Nisan 2010

Sen git sahibin gelsin!

Hatice Hoca anlatıyor:
Birgün İzmir'de ailemle birlikte büyük bir alışveriş merkezindeyiz. Ben ve çocuklar hamburgercide oturduk. Eşim, oğlumun doğum günü dolayısıyla ona bir hediye almaya gitti. Biz de hamburgerlerimizi yiyoruz. Bu arada, sıra da var, birçok insan sırada bekliyor. Bir adam, arkasından da kuyruk gibi devamlı kendisini takip eden dört kadın da sıradalar. Biraz sonra bu adam masamıza doğru gelerek hayli şiveli bir konuşmayla "Burası bizim" dedi. Bunun üzerine ben de "Nereden sizin oluyormuş, rezerve mi var burda?" diye çıkıştım. Karşımdaki pişkin bir tavırla, "Sizin rezerveniz var mı peki?" yollu birşeyler söyledi. Adam baktı ki karşısında çetin ceviz var, emirvari bir biçimde "Sen git sahibin gelsin!" demez mi...
Hatice Hoca'nın feminist olduğunu belirtmek isterim...

28 Mart 2010

Köpek

Hayatım çok az sözcükle anlatılabilir; şurada azıcık dinleniyorken size de anlatayım. Benden talihsiz bir köpek olamaz. Bir çiftlik evinde doğdum. Gördüğünüz gibi özel bir yanım yok. Çoban köpeği ile bekçi köpeği kırmasıyım; sıradan tüyler, basit bir görünüş, hepsi bu. Durum şu ki belirli bir dünya görüşüm ve insanlık anlayışım var. Bu rahatsız edici tanımlama için beni affedin. Şöyle açıklayayım; henüz küçükken bir gün yola uzanmıştım. O zamanlar daha hız diye bir kavram ne demek bilmiyordum. Demek istediğim henüz otomobil görmemiştim. Otomobillerin hızı konusundaki ilk deneyim biz köpeklere bayağı pahalıya patlar. Sözgelimi yolun ya da bir geçitin ortasında yayılmış yatıyoruz. Bir at arabası ya da bir iki tekerlekli geliyordur ve uzaktan geldiğini gördüğümüzde acele etmeden kalkmak için zamanı hesaplar ve yolu boşaltırız. Otomobiller ise bambaşka; ufuktan güçbela geldiklerini görmeye çalışırken zaten üstümüzden geçmiş olurlar. Doğal olarak, ilk hız kavramını anlamaya başarana kadar birçok talihsizlik başımıza gelmiştir bile. Bu bana, benim gibi zavallı bir köylü köpeğe ise bir bacağa mal oldu; son hızla gelen canavar bir otomobil, üstümden geçerek bir patimi ezdi. Çolak kaldım; sahibim güvenlik bekçisiydi. Size güvenlik bekçileri hakkında ne diyebilirim ki? Güvenlik bekçileri -ki hayatımın ilk anından beri onlarla ilgili deneyim sahibiyim- otoritenin en önde gelen, en vahşi temsilcisidir, otoritenin temelini ve esaslarını temsil eder. Kendi adıma, bir güvenlik bekçisine ruhumda gerçekleşen o derin değişimi borçluyum ben; bir güvenlik bekçisi yüzünden derin ve kökünden değişti dünya, insan, toplum hakkındaki bütün düşüncelerim. Topal bir köpek olduktan sonra bir gün çiftlikteyken, eski sahibimle dağa çıkıyorduk. Dağa varır varmaz sahibim bana taş atmaya başladı, şaka yaptığını sandım ama o beni taşlamaya devam etti ve bana gitmemi söylüyordu. Bense neden gitmem gerektiğini anlayamıyordum, o da bana topal bir köpek istemediğini söyledi. Böyle bir durumda ne yapabilirdim ki? Talihsizliğim yüzünden ayrılmalıydım, beni istemiyordu çünkü bir bacağım yoktu ve o zalim adam bana daha korkunç şeyler yapmadan oradan kaçmaya karar verdim. Kaçtım, azar azar ağlayarak, köpekler de, evet bayım bizler de ağlarız. Arada bir başımı çevirip geride bıraktıklarıma bakarak uzaklaşıyordum çünkü köpeklere yani bize kötü davranılsa bile sahibimize yasa gibi bağlıyızdır. Şehre vardım ve orada hayatımın önemli bir evresi başladı.
Şehirde ne bir sahibim vardı ne de ne yapacağımı biliyordum , sokakları da tanımıyordum; ama kısa zamanda öğrendim.Topal bir köpekseniz güvenlik bekçileri dışında herkes size sempati duyar.Herkes bana sevgiyle yaklaşıyordu; sözgelimi duvarcıların yemek yedikleri saatlerde inşaatlara gidiyordum ve oralarda açlığımı bastırmam için her zaman bir şeyler veriyorlardı. İstasyona giden yolu da öğrendim, oradan tren yolu üstünden yürüyordum; ekspreslerin lokantaları olduğu için tren yolculuklarında dışarıdan yemek getirilmiyordu ama zenginlerin yedikleri yerlerde yemek yiyemeyen fakirler vardı, bu fakirler bana et parçacıkları ve kemikler fırlatırdı, bense onlara minnettar kalarak iştahla yerdim. Bir atasözü şöyle der, "Çıplak vatandaştan daha çok bozuk para çıkar"; inanmayın; zengin acımasızdır, üç kuruşun hesabını yapar ve asla bir şey vermezken; çıplakların, yani fakir vatandaşın verebilecek şeyi olmadığı halde bizim üstümüzde etkileri büyüktür ve derdimize derman olurlar. Her halükarda kalpten gelen sıcak sözleri, güçlü zenginlerin küçümseyerek verdiği kuru ekmekten daha değerlidir. Sonuç olarak size söylemek istediğim şudur: Artık hayatımla ilgili karar vermiştim; güvenlik bekçisinin yaptıklarından sonra fikirlerim derinlemesine değişmişti. Kısaca söylemek gerekirse artık devrimci fikirlerim vardı. Tam anlamıyla bir devrimciydim. Öbür köpekler bunu kısa zamanda şehirdeki yürüyüşümden anladı; bu köpekler de benim gibi yeni bir sosyal düzenin taraftarıydı. Onlar da yenilik tutkusuyla doluydu. İdealimi gerçekleştirmek çabasıyla yapmak istediğim şeyi düşünüp taşındım ve şunu fark ettim; adeletsizlik ve zorbalığın kol gezdiği bu toplumda ilerici fikirlerimle ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Kilise beni ilgilendirmiyordu; bazen kapısından içeri girerdim, bekçi köpeği ya da hademe öteki köpeklere yaptıkları gibi beni vahşice dışarı atmazlardı; sevgiyle yakalar ve kapıya kadar taşırlardı. Hükümet de ilgi alanıma girmiyordu. Biri ya da öteki hepsi aynıydı; hepsi otoriteydi. Kötülüğün kökeni başka bir yerdeydi, biliyordum; bu yüzden kafamda bir şeyler tasarlıyordum. Bir gün... ne yaptım inanır mısınız? Bir gün büyük bir binaya girdim ve kimse görmeden işemeye başladım. Evet bayım, tüm sosyal adaletsizliklerin temelini oluşturduğunu düşündüğüm bu yere işedim ben. İspanya Bankası'na işedim. Sermaye her şeyin nedeniydi, sermayeye saldırılmalıydı. İspanya Bankası'nın bir şubesine işedikten sonra, daha devrimci bir eylem aklıma geldi. Benimle aynı fikirde olan öbür köpeklere de söyedim, hepsi beni tebrik etti ve aynı şeyi yapmak istediler. Hepimiz oraya gittik, kimsenin bizi görmediği anlarda ya antreye ya da binanın dış duvarına işiyorduk. Ama en çok oraya tek başıma gitmek hoşuma gidiyordu, tek olmak ve ayrıcalıklı sorumluluğumla bankaya işemek. Her zaman antreden içeriye girerdim, bir gün pervasızca merdivenlerden çıktım, en üst kata bol miktarda sidiği bırakıverdim. Ben tam bu operasyonla meşgulken kafamın üstünde bir el hissettim ve bu kişi aynı zamanda şöyle diyordu: "Şuraya bakın, topal bir köpekçik." Kafamı kaldırdım, banka müdürünün ta kendisiydi, olduğum yerde kalakaldım. Önceden birçok kez gördüğüm müdür beni okşuyordu, sonra ben fark etmeden beni arabasına kadar taşıyıp içine tıktı. Ardından olanlar önemsiz; size daha sonra ne oldu onu anlatayım; müdür beni hoşnut tutmak için elinden geleni yaptı ama bir gün kaçıp gittim ve benim için yeniden özgür bir hayat başladı. O zaman göz ardı ettiğim bir gerçeği öğrendim, artık öğrendim...
İkimizdik; topal köpek ve ben; çimlere uzanmıştık, otlar yumuşak bir halı gibiydi ve gökyüzü masmaviydi. Uzandığımız yerde gökyüzünün sonsuzluğunu, bulutların geçip gidişini seyre daldık. Doğanın ortasında özgür hissediyorduk kendimizi. Köpekçik ayağa kalktı, yüzünü kulağıma yaklaştıdı ve sakin bir sesle şöyle dedi:
"O zaman gözardı ettiğim bir gerçeği öğrendim; devrim yapmak için elinde hiçbir aracın yoksa yapabileceğin tek şey İspanya Bankası'na işemektir."
Azorin (José Martínez Ruiz)

7 Mart 2010

PhotoGar Yayında

Yeni fotoğraf blogumuz PhotoGar yayında. PhotoGar'da kendi fotoğraflarımızın yanında, görülmeye/bakılmaya değer olduğunu düşündüğümüz fotoğrafları da yayınlayacağız. Ve tabii takipçilerin gönderdikleri fotoğrafları da.

Buraya gösterdiğiniz ilgiyi PhotoGar'a da göstereceğinizi umut ediyoruz.

Buradan girebilirsiniz...

1 Mart 2010

Her Şey Sende Gizli

Yerin seni çektiği kadar ağırsın
Kanatların çırpındığı kadar hafif..
Kalbinin attığı kadar canlısın
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...
Sevdiklerin kadar iyisin
Nefret ettiklerin kadar kötü..
Ne renk olursa olsun kaşın gözün
Karşındakinin gördüğüdür rengin..
Yaşadıklarını kar sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna;

Ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün..
Gülebildiğin kadar mutlusun
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin
Sakın bitti sanma her şeyi,

Sevdiğin kadar sevileceksin.
Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın
Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin..

İşte budur hayat!
İşte budur yaşamak bunu hatırladığın kadar yaşarsın
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
Çiçek sulandığı kadar güzeldir
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli
Bebek ağladığı kadar bebektir
Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin...

Can Yücel

27 Şubat 2010

Birşey kalmalı

TVde kanallar arası dolaşıyorum. TRT Müzik'te Kubat'ın programı. Konuklar Arif Sağ ve oğlu Tolga Sağ. Usta türkücü özetle diyor ki: Sanatçı ardından birşey bırakmalı. Elinden sanat aracını aldığın zaman geriye birşey kalmalı. Kubat'ın elinden mikrofonu aldığında geriye boş birşey kalıyorsa ona sanatçı diyemeyiz. Arif Sağ'ın elinden sazı aldığında geriye birşey kalmıyorsa ona sanatçı diyebilir miyiz?

Katılmamak mümkün mü...

15 Şubat 2010

"İhtiyar heyeti 20 yaşındaki tecavüzcüyü affederken..."

Dünya iki kısım: Doğu ve Batı. Batı Dünyası almış başını gidiyor. Doğu ise yerinde sayıyor. Hani sıkça sorulur ya İslam Dünyası neden geri kaldı? diye. İşte cevabı..
Tecavüze uğrayan kıza kırbaç cezası
Bangladeş'te tecavüze uğrayan 16 yaşındaki genç kız, hamile kaldığı gerekçesiyle 101 kırbaç cezasına çarptırıldı. Kızın babasının da para cezasına çarptırıldığı ve babaya, parayı ödememesi halinde ailenin yaşadıkları köyden sürgün edileceği uyarısının yapıldığı belirtildi. Ülke basını, genç kızın utancından ötürü tecavüze uğradığı yönünde şikayette bulunmadığını yazdı. İhtiyar heyeti 20 yaşındaki tecavüzcüyü affederken, genç kız "Hayatım mahvoldu. Adalet istiyorum" dedi.

Sabah, 27 Ocak 2010

26 Ocak 2010

Hayatımın Koyunu

Sevgili Mambrino;

Kendime bir yaşam koyunu almaya karar verdim. Durup dururken bu da nereden çıktı şimdi, deme. Yaşam koyunu da nedir? diye meraklandığını da görür gibiyim. Sabırsızlanma hemen, anlatacağım. Beni bilirsin önce meseleyi ortaya atar meraklandırır, sonra anlatmaya başlarım.

Belki sen de duymuşsundur, son yıllarda yaşam koçu diye bir şey duyulmaya başladı bizim memlekette. Ben de birkaç yıldır duyuyordum duymasına, üstelik meraklanıyordum da, nedense bir türlü üstüne eğilip araştırmadım neyin nesidir diye. Geçen gün nasıl olduysa merakım depreşti ve açtım bilumum bilgi kaynaklarını, baktım teker teker. Doğrusu sandığımdan da ilginçmiş bu yaşam koçu konusu. Eminim sana da ilginç gelecektir. Mesele şundan ibaret: İnsanlar kendilerine bir adet yaşam koçu tutuyorlar ve bu koç onlara yaşamayı öğretiyor. Evet evet, aynen böyle. İlginç geldi değil mi? Muhtemelen sen daha da meraklandın şimdi.

Şimdi insan bir şeyi kendine öğretmesi için neden birilerini tutar? Üstelik de parayla. O şeyi bilmiyordur da ondan. O halde yaşam koçu tutanların yaşamayı bilmedikleri anlamı çıkıyor bundan değil mi? Bizim burada buna düz mantık diyorlar. "Peki ama bunların anaları-babaları, abileri-ablaları yok mu da gidip koç tutuyorlar?" diye sorardın burada olsaydın. "Evet ama" diye cevaplardım ben de, "bunlar sandığın gibi ufak çocuk falan değil ki, koca koca insanlar bunu yapanlar, iş güç, ev bark sahibi yani..." Hani düşündüğün gibi yeni yetmeler, çoluk çocuk olsa tamam. Verirsin yanına birini, misal, toplum içinde yemek yemeyi falan öğretir, hem bu işi de zaten ana-babalar yapar. Ama insanlar o kadar değişti ki buralarda, tahmin edemezsin. Yaşamayı unuttular ya da öğrenemiyorlar, sonra da gidip kendilerine yaşam koçu tutuyorlar...

Buralar bir acayipleşti Mambrino kardeşim. Düşünsene, hangi kitabı okuyacağını sana koç söylüyor arkadaş, koç. Değişimin de bu kadarı. Yani insan bu kadar mı değişir? Ben ki değişim taraftarı biriyim, ne diyeceğimi bilmez durumdayım...

Tabii ben senin esas merak ettiğin noktayı biliyorum. Aynısını ben de merak ededurdum da ondan biliyorum. İnsandır, bilmeyebilir, yaşamak da olsa bilmeyebilir diyelim hadi, çiğ süt emmiştir, her şey beklenir ondan madem, yaşamayı bilmemesini de normal karşılayalım. Peki ama arkadaş, yaşamı öğretmesi için neden başka bir şey değil de bir koç, bir türlü anlamadığım mesele bu. Hala da üzerinde düşünüyorum ve cevabını da bulmuş değilim. Aklıma elle tutulur bir fikir gelse hemen sana yazacağım. Bu arada sen de üstünde düşün olur mu? Olur da sen benden daha mantıklı bir cevap bulursun. Doğrusu kafamı kurcalayan bu soruya doğru dürüst bir cevap bulacağımı da pek ummuyorum. İşte o nedenledir ki, bir taraftan düşünürken bir taraftan da meseleyi bizzat deneyerek işin aslını öğrenmek niyetindeyim. Bundan ötürü ben de onlar gibi yapmaya karar verdim. Lakin ben koç yerine bir tane koyun tutacağım galiba. Bir farkı yok diye düşünüyorum koyunla koçun, neticede koçun öğretebildiğini koyun da öğretir, ne var.

Hatırlar mısın, dedenlerle bizi ziyarete geldiğiniz yaz tatiliydi, senin de buralara ilk gelişindi, bizim koçlardan biri teyzemin küçük oğlunu kovalamıştı da son anda kadınlar kurtarmıştı zavallıyı. Uzun süre atlatamamıştı o şoku garibim. İşte o gün bugündür koçlara karşı bende bir antipati var, bu yüzden hayatımda bir koça yer vermeye henüz hazır olmadığımı bildiğimden bir koyun almanın pekala yerinde olacağını kararlaştırdım. Geçen gün büyük kuzenimle konuştum, o anlar bu işlerden, bu haftasonu hayvan pazarına gidip bana bir yaşam koyunu alacağız. Bakalım ne olacak, çok merak ediyorum. Koyun bana ilk derste ne öğretecek diye meraktan uyuyamıyorum. Muhtemelen bir kitap listesi falan verir, şunları şunları oku diye. Velhasılıkelam, inanılmaz heyecanlıyım. Sonuçtan seni haberdar ederim.

Satırlarıma son vermeden önce selam eder, her iki karakaş gözlerinden hasretle öperim. Baki selam...

23 Ocak 2010

Tilkilerin Evi

Zülfe yataktan kalktığında, iki ses birbirine karıştığından, kendisini uyandıranın müezzinin mi, yoksa komşunun horozunun sesi mi olduğundan emin değildi. Kapıyı açtığında ise, sıkışıp kalmış uyku kokusu odadan çıkıp, yerine gri ışıkla beraber serin bir esinti sızdı. Belki içerideki boğucu havadan dolayı, uyuyan bedenlerin hiçbiri yerinde değildi. Geçmiş yıllardan bir gün, doğu yönündeki duvarın tek pencere camı kırılmıştı. Selim, hemen sonraki kışın başlarında, köyün yakınlarından çekilen Fransızların arkada bıraktıkları cephane sandığının tahtalarıyla burayı kapamak zorunda kalmıştı. Fransızların, bir daha gelmemek üzere gittiklerinden emin olmasaydı, sandığı sakladığı yerden çıkarıp, her birinde ilginç harfler bulunan tahta parçalarına ayırmaya cesaret edemezdi.
Evin avlusuna çıktı. Madeni kovanın kapağını kaldırarak, biraz su avuçlayıp, başından son uyku sisini kovarcasına yüzüne serpti. Alışkın bir hareketle küpü taşıyıp, içinde kalan suyu, şebboy çiçeklerinin ekili olduğu toprağın üzerine döküyordu ki, kapının açıldığını duydu. Selim dönmüştü. Birkaç sabahtır tekrarlanan eli boş geri gelmelerinden tedirgin olmasaydı, ona doğru dönmezdi. Ya çocuklar! Adamın oğlu, kendi kızı ve ikisinin üç çocukları yirmi gündür proteinli yemek yemedi. Çünkü Selim'in kapanları, o günden beri hiçbir ava kapanmadı. Daha doğrusu bir tilkiye... Onun için Zülfe, huzura kavuşmak ya da hayal kırıklıklarına bir tane daha eklememek için, yanında kırılan kuru soğan olmadan gitmeyen, yalnızca su ve tuzla pişirilen bulgurun tadını damağında duyumsayarak Selim'e doğru dönmüştü... Çocukların herhangi bir tarladan çektikleri soğan... Çocuklar, yemeğin hep aynı olmasından değil, tadının kötülüğünden dolayı da mızmızlanmaya başlamıştı.
Zülfe, eve dönen kocasının omzundan sırtına sarkan torbayı görmesine karşın pek huzura kavuşamamıştı.

"Kolay gelsin," dedi.
Duyulmayacak kadar alçak sesle söylenerek torbayı yere bıraktı. Olması gerekenin aksine, torbanın ağzı iple bağlıydı. Dahası, torbayı yere koyar koymaz, içinde canlı bir şey olduğu ve bu şeyin inlediği belli oldu.
Sormasına gerek yoktu, çünkü gözleri soruyla doluydu. Yanıt kısaydı: Tilki!
Torbanın bağını çözüp baş aşağı ettiğinde, hareketli varlık yere yuvarlandı. İlk adımı attığında, sağ arka ayağının kırık olduğu görüldü. En önemlisi de, büyük bir tilki değil, bir tilki yavrusuydu.
Yavru, biraz uluduktan sonra, çiçek ekilen yerin yanına çöküp, avcısının yönüne doğru boynunu büktü. O an kadının yüzünde şaşma, kızgınlık ve ümitsizlik ifadeleri belirdi. Kendini tutamayıp:
"Niçin onu canlı getirdin?" diye sordu.
"Bıçak bende değildi. Evde unutmuşum."
"Yanına aldın," diye tersledi.
"Kaybolmuş. Yolda düşmüş olabilir," diye karşılık verdi.
Yanıtına kendisi de inanmadı; çünkü gözleri tilkinin gözleriyle karşılaştığında, biraz sevgi duyarak, tilkinin gözlerindeki bağışlanma ve yalvarma isteğini okudu. Kocasının bahanesine pratik bir karşılık vermek ne kolaydı: Arkasındaki rafa elini uzatarak, tilkilerin yüzülmesinde kullanılan bıçağı eline tutuşturabilirdi, ki bu bıçak kesmek için de pekala kullanılabilirdi. Doğrusu Zülfe, kocasının evde bir tilki kestiğini hiç görmemişti. Yakalandıkları kapandan çıkmadan önce kestiğini düşünüyordu. Bu tilki dışında... Nasılsa o, normal bir kediden daha büyük olmayan, ne şişmanlatabilen ne doyurabilen bir tilki yavrusuydu.
Araya girmeme izin verin. Fakirliğin sınırları vardır ve bu sınırların en zoru, insanın bir ineği, koyunu ya da tavuğu olmadan bir köyde yaşamasıdır. İneğin otlayacağı bir tarlaya, koyunun geceleyeceği bir yere, tavuğun kalacağı bir kümese ihtiyacı vardır. Selim Dahmun'da bunlardan hiçbiri yoktu. Kendisine babadan bir tarla miraas kalmamıştı. Doğrusu, bir tarlanın on mirasçısından biriydi, kendine düşen pay, bir karış topraktan fazla değildi ve parasal karşılığı on lirayı geçmezdi. Evden yana da şansına, çamurdan inşa edilmiş yarım bir duvar parçası düşmüştü. İlk gençliğindeki tek şansı, bir yol şantiyesinde üç yıllığına çalışmasıydı ve o yıllardan sonra hiçbir zaman sabit bir geliri olmamıştı. O zamanlar, şansının bir kez daha döneceğini, çalıştığı yolun bitirileceğini ve zanaat kapılarının yüzüne kapanacağını, bir kunduracı, bir marangoz, bir demirci ve onlarca yoksuldan başka insanı olmayan bir köyde; tarlasız bir çiftçiye, işsiz bir işçiye dönüşeceğini tahmin bile etmiyordu.
Ücreti sabit ve yeri değişken yol şantiyesinde çalışırken, işinin ikinci yılından sonra oturduğu bu evi satın almıştı. Ev, büyükçe bir odaya; gizli, karanlığı yüzünden içine her şeyin tıkıştırıldığı küçük bir odaya açılır: Erzak varsa erzak, giyim varsa giyim, tilki avlama kapanları, şebboyun ekildiği toprağı daraltan bir avlu, çatıya çıkan bir merdiven. Nimetlerden biri, bu taş merdivenin, onlarca tilki kürkünün asılabildiği duvarı; diğeri, kürkleri kurutmak için uygun olan çatı... Ne merdiven duvarının çivilerine asılan kürklerin sayısından, ne kürksüz çivilerin sayısından, ailenin midesine giren tilki sayısının bilinmesi mümkündü. Çünkü, yılda iki kere eve uğrayan çingeneler, biriken kürkleri satın alıyor ya da ellerindeki kötü kumaşı kaliteli kürklerle değiştiriyorlardı.
Çocuklar art arda uyandı. Daha önce, karanlık odanın dışında gün ışığı bulma içgüdüsüyle çıkıyorlardı. Bu kez ışığın ve tilki sesinin uyarmasıyla çıktılar. Kimisi ona yaklaştı, öbürleri avlunun boş kalan yerlerinde oturdu. Hayvansa, çocuklardan birinin merak dürtüsüyle kuyruğunu çekmesinden dolayı, kırık ayağını sürükleyerek, çevresinin sarıldığı avlunun kalan boşluğunda dolanmaya başladı.
Kadın:
"Ellerinle boğsaydın," dedi. "Bugün çocuklar yiyecekti."
Adam, sertçe bakıp, bıyığının yarısını alt dudağının altında saklayarak, kararlı bir sesle:
"Bıçağı getir," dedi.
Kadın alay ederek:
"Bu sabah kaybettiğin bıçağı mı?" dedi.
Çocukların önünde küçük düştüğünü belli etmemek için, kızgınlığı içine atarak:
"Öbür bıçağı!" dedi.
Kadın, odaya girdi, çocuklardan birinin gömleğini elinde tutarak geri çıktı. Doğrusu, gömlek çocuklardan birinin değildi. Çünkü onlardan üçü, büyüğünden küçüğüne, en küçüğüne kadar, bu gömleği üç yıl art arda giymişti. Çünkü gömlek, eklenen yamalarla görüntüsünün çok değişmesine karşın ölçüsünü korurken, çocukların bedenleri hep büyüyordu.
Sarma işinden sonra, yırtılan gömleğin kalıntılarından bir ip yapıp, bir ucunu hayvanın boynuna, diğer ucunu şebboyların yanına çaktığı kazığa bağladı. Kuşluk zamanı, Dahmun'un evinde bir tilki olduğunun haberi, tüm köye yayılmıştı. Haber şöyleydi: Tilkilerin evinde bir tilki var... Tilki evi yeni bir ad değildi, ama şimdi bu deyiş yeni bir anlam kazandı.
Selim Dahmun, kapıyı, köyün her mahallesinden sıra sıra gelen çocukların yüzlerine kapadığında, onların dönmemek üzere çekip gideceğini sanmıştı. Ancak bunun hiçbir yararı olmadı; çünkü orayı, tilkiyi görme ümidiyle oyun yeri yapmışlardı. Küçük bir sorun araya girmeseydi, kapı kapalı kalabilirdi. Tilkinin acılarına, bir de açlığı eklenmeseydi. Ve Dahmun'un evinde, ailenin kahvaltısına ancak yetecek ekmek kırıntıları vardı...
Çocukların uğultusunun yükselmesiyle, Dahmun kapının önüne çıkıp, çocuklardan birinin parmakları arasında bir yumurtayı yukarı kaldırarak: "Görmeme izin ver!" dediğini duymasaydı, onları bağıra çağıra kovacaktı.
Dahmun, yumurtayı kapıp, çocuğu tek başına içeri alarak tilkiyi seyretmesine izin verdi. Üstelik çocuk küçük hayvanın sırtını sıvazlamak için tilkinin başını da tutmuştu.
Birkaç dakika sonra diğer çocuklar da, ellerinde birer giriş ücretiyle kapıyı çaldı. Bir yumurta, bir ekmek, bir bardak dolusu bulgur ve bir cevizle bile, Dahmun'un tilkisini görmek mümkündü. Bu yolla Zülfe'de, hem çocuklara hem aç tilkiye yetecek kadar yemek birikmişti.
İkinci günün toplamı: On yumurta, iki ekmek, bir avuç buğday ve tilkiye yedirmek bahanesiyle içeri sokulan, ancak çocukların anneleri ekmek getirene kadar yiyip bitirdikleri yarım kalıp peynir... Bu iş fazla yürümedi. Çünkü üçüncü günün getirisi üzücüydü. Adam, üçüncü günde, bazı çocukları yalvarmaları yüzünden ve bazılarını babalarının sözlü selamlarıyla hatır için almak zorunda kalmıştı. Buna karşın toplam getiri iyiydi. Son üç gün, kadın, kocası başka bir av getirene kadar bir hafta daha geçineceğini düşünerek, daha ekonomik tedbirler alıp, evde çocuklara yetecek kadar ekmek bulundurdu.
Tilkinin giderek iyileştiği görülüyordu. Bakışları daha uysal oldu. Fakat Selim Dahmun'un hayal kırıklıkları sürüyordu. Gece yarısından önce çıkıyor, kapanları kurup, bağların odalarının birinde üç saat kadar uyumak üzere uzaklaşıyordu. Daha sonra, yayları hala gergin, boşalmamış ve hiçbir ava kapanmamış kapanları denetlemek için kalkıyordu.
Gecenin birinde, küçük tilkisini, getirdiği torbaya koyup gitmek zorunda kaldı. Bağların başına ulaştığında bıraktı. Çünkü bulduğu yere geri götürmesinin bir anlamı yoktu. Tilki, ayağındaki sargıya rağmen koştu. Ay ışığının altında gölgesinin hareketlerinden, ayağının tümüyle iylleştiği belli oluyordu.
Selim Dahmun'un hayal kırıklıklarına rağmen, Zülfe, dış kapının sesiyle uyanmayı sürdürdü. İşte iki gün geçtiği halde, Selim yine boş dönüyor ve çocuklar yine yemek bekliyordu. Bekliyorlardı, ancak kapanlar bir şey tutmuyordu.
Üçüncü günün tan vaktinde Selim, torbası sırtında döndü. Zülfe, şebboyların ekildiği yerin kenarına oturmuştu. Kapının sesini duyduğunda, rahatlıkla şöyle düşünmüş olabilir: Artık bu sefer de boş dönmüyordur.
Torbasının içindekini yere boşalttığında, küçük bir tilki yere yuvarlandı. Kesilmiş bir tilki... Arka sağ ayağında bir kumaş sargısı vardı.
Velid Mimari, Notos'tan. 

16 Ocak 2010

İtiraf ediyorum, İzafiyet Teorisinin babası benim

Sevgili dostlarım, geçen hafta beynelmilel bir toplantıya katılmak için Vaşinton’a gittim. Bu toplantıya taa bir yıl önceden davet edilmiş olmama rağmen anca şimdi vakit bulabildim. Sağolsun, arkadaşlar benim için bir yıl ertelemişler toplantıyı. (Ee, beni seviyorlar canım, Allah onnarı başımızdan eksik etmeye!).

Toplantının konusu bilimin gidişatı idi. Bilim nereye gidiyor, diye sorduk, soruşturduk. Bari bir cevap bulabildiniz mi, diye sorar iseniz, ben de bilmiyorum, bulabildik mi, bulamadık mı?..


Tabii, böyle önemli bir konuyu tartışmak için dünyanın tüm bilim adamları ve bilim kadınları orada toplandık. (Seneye toplantıya bilim çocuklarını da davet etmeyi düşünüyoruz).

İpini koparan Vaşinton’a gelmişti. Bayaa yoğun geçen üç günden sonra Vaşinton belediye başkanı bize bir akşam yemeği verdi. Yemekte masamda Aynştayn da vardı. (Zannediyorum önceden benim masama oturmak için birtakım planlar yapmıştı, sırf bana yakın olmak için). Sürekli bana birşeyler sorup durdu. Bir ara bana sokulup, “Abi,” dedi, “izafiyet mizafiyet diyorlar, nedir bunun aslı?”


Tabii, beni bilirsiniz, başka bilim adamlarına benzemem. Başkalarının yedi yüz sayfalık kitapta anlatabildiğini ben bir çizgi ile anlatabiliyorum. Böyle bir özelliğim var. Örneğin Nivton on-on iki yıl önce sırf aklındaki ufak bir fikri bilim dünyasına açıklamak için tam 3 yıl didindi durdu, yemeden içmeden kesildi, inzivaya çekildi, dünyadan elini eteğini çekti de öyle üstesinden geldi. Üç yıl içinde de ortaya birkaç yüz sayfalık bir kitap çıktı.


Ama ben... Ben öyle miyim? Elbette hayır.


Neyse efendim, gelelim esas konumuza. Aynştayn bana izafiyet teorisinin ne olduğunu sorunca, hemen dışarı çıkıp ayın bir fotoğrafını çekmesini istedim. “Abi,” dedi “fotoğraf makinem yanımda değil.” (Esasında Aynştayn’ın fotoğraf makinesi yok, hiçbir zaman da olmadı, bana karşı mahcup olmamak için salladı. Bende ne göz var, ben yer miyim?).


Hemen çantamdan benim makineyi çıkarıp verdim. Nasıl kullanacağını da gösterdim. Dışarı çıktı, biraz sonra ayın bir fotoğrafını çekip geldi. Aldım elime fotoğrafı, büzdüm, gerdim, çektim, evirdim, çevirdim, ”Aynştayncım,” dedim, “iyi bak, ne görüyorsun?”


“Ayı görüyorum,” dedi. “Onu anladık, nasıl görüyorsun” dedim. “Uzun ince bir halde, denize düşen ışığıyla paralel bir şekilde, abi” dedi.


“İyi,” dedim, “şimdi de bu şekilde bak bakalım. Ne görüyorsun?”


“Abi,” dedi, sakin bir edayla, “şimdi de yuvarlakça bir şekilde görüyorum, sanki biraz yumurtaya benziyor gibi.”


“Hah, işte bu!” dedim. “Gördün mü izafiyet neymiş”


Devam edecek…

11 Ocak 2010

2010'un takvimi


Smashing Magazine adlı sitedeki bu tipografik masaüstü takvimi tam anlamıyla bir 2010 takvimi. Dünyamızın önceki yıllardan devam başlıca sorunları ustaca bir biçimde işlenmiş. İşte o sorunlar: açlık, aids, barış, enerji, gençlik, güç, ırkçılık, kriz, nükleer, obezite, ölümler, petrol, refah, savaş, su, suç, terörizm, yardım, yoksulluk, 11 eylül.

Takvimi indirip masaüstünüzde kullanabilirsiniz.

9 Ocak 2010

Barbarlar

Montaigne
… Özellikle sevgi açısından, doğru-dürüst okunduğunda, insanda ivedilikle yamyam olma hevesi uyandıran “Des cannibales” (Yamyamlar) adlı denemesine eğilmek başlıbaşına bir acılıklar-tatlılıklar şölenidir. Kısa bir süre öncesinde Amerika’nın ortalarında yaşadığı gözlemlenen bazı boyların, Montaigne’in “nations” diye, “uluslar” diye nitelediği yerli halkına, Avrupalıların “barbar” yaftası takmasına karşı çıkıyor bu başlıbaşına bir yaşama-düşünme okulu durumundaki deneme. Montaigne’e göre aslında, insanları özyaşamlarında tek tek ya da topluca, türlü kılıktaki işkencelerle “yiyen” beyaz ırk Avrupalıların yaptığı, insanlık dışı bir şey. Öyle ya: “Birini canlıyken yemekte, ölüyken yemekten çok daha barbarlık var” diye düşünüyor.

Ne de olsa, o barbar denenler, Montaigne’in benimsediği saptamalar uyarınca, geri kalan insanlardan daha yumuşak kişilerdir, birbirlerine karşı daha duyarlı kişilerdir: Bizlerle karşılaştırdıkta, haksızlıklara bizden daha öfkeli; iyiliklere daha az nankör, bizden daha zengin, bizden daha mutlu. Onlar doğuşlarındaki saflığı hala sürdürmekteler: doğuşlarındaki saflığa yakın bir varlık göstermekteler: "estre encore for voisienes de leur naifveté originelle” Düzmecilikle bozulmamış insanlar onlar, yaratılışındaki saflığı yitirmemiş insanlar onlar.

Neden onları “barbar” diye damgalayıp insanlığın dışına atmaya kalkıyoruz, peki? Yanıtı düpedüz şudur Montaigne’in: “Bana anlattığına göre, bu ulusta ne barbarlık ne de yabansılık var; ger gör ki, herkes kendi kendisinin yapıp etmediği şeye barbarlık diyor.”
Alışkanlık yüzünden pusulayı şaşıran insanın yapmayacağı yanlışlık, yapmayacağı kötülük yok, Montaigne’e göre. Alışkanlıklarla gözü dönen insanları, vurmaya kırmaya götürür, öldürmeye götürür alışkanlıklar. Tekdüze duygularda, düşüncelerde, eylemlerde gide gele, gide gele yalama olan benliğimiz (sorumluysam, benzetmeden ben sorumluyum, Montaigne değil) tepeden tırnağa batağa gömer bizi. Nitekim, Raimond Sebon’a ayırdığı nerdeyse bir kitap uzunluğundaki savunuda (keşke daha uzun olsaydı, üzülüyorum, elimde mi?) şu acı, şu doğru saptamada bulunuyor: Kendimizi olduğumuzdan üstün görmemiz en doğal, en köklü hastalığımızdır.
Bunun da nedeni, kendi çabamızla kendimize verdiğimiz yaşama biçimi, yani alışkanlık. Kendi kendimizle hem yalın hem karmaşık bir ilişkiler çekimidir alışkanlıklar: Yalın, “doğal” gözüyle bakarız onlara; biz onları bile-isteye edindikçe, onlar bizi kıskıvrak bağlar. Varoluşumuzun aracı durumundan varoluşumuzun taşıyıcısı durumuna dönüşürler. Böylece birbirine kilitlenir insan ile alışkanlık: işte bunun için, “Kendimizi büsbütün unuturcasına saldırmamalıyız duygulanımlarımız ile çıkarlarımızın üstüne.”

İşler bu kerteye varınca, (başkalarına) ne hoşgörü ne sevgi kalır ortada. Nasıl kalsın, alışkanlıklarının değerinden, gerekliliğinden, özden dışa, en küçük kuşkuya yer vermez olur artık insan. Oysa insan olarak insana en çok yaraşan davranış “Bilmem ki?” türünden davranıştır. Sorgulamak, yüzeysel başarıyla yetinmemek, olup biteni bir de başka yönden görmeye girişmek, -işte bu örnek davranışı kendi doğası yapmıştır Montaigne. Gerçekte, herkes kendine örnek almalıdır bu davranışı.
Öyle ama, insanı göreceliğe, relativizm’e götürürmüş bu. İnsansa kendini sapasağlam bir kazığa iyice bağlamak ister. Neye yarayacak, peki, görecelik? Kafa karıştırmaya, eylemleri geciktirmeye, eylem dağıtmaya. O zaman gelsin ‘sağlam kazık’, aman gelsin. Ne var ki “o zaman” derken, hep çoğul konuşulur: O zaman “her” zaman, tüm zamanlar hep sağlam-kazık, -ne yazık ki, hep bu anlayış doğrultusunda yuvarlanıp gitmiştir yaşam.

İşte buna, “Bu böyle olmaz!” diyor Montaigne. Uzun uzun gerekçelere dayandığı da yok, boş veriyor alışkanlıklara. Kendi gündüzünü gecesini gözler önün koyup özyaşamının örnekliğiyle sayısını artırıyor Montaigne’lerin. Herşeye karşın arttıkça artıyor da. Bence, çok daha artması gerek.

Görecelik, görecelik de, hiçbirşeye bağlanmadan yaşanmaz ama. Doğrudur. Gelin öyleyse göreceliğe bağlanalım, herkesin anladığı anlamda bağlanmaysa görecelik, görecelikle çözülmez bir evlilik kuralım. Öyle de, “doğru” diye bildiğimiz, herşeye “Güle güle!” demiyorsunuz o zaman. Orası öyle, kesinlikten, güvenden yoksun kalıyoruz o zaman. Gelgelelim: ‘kesin doğru’ güven mi ki? Güvensizliğin ta kendisi kesinlik! Bir masal kesin doğru; doğru kesin olmaz, olur gibi olunca doğru’luk sona ermiştir artık… Duruyorum.
Nermi Uygur, Başka Sevgisi.

1 Ocak 2010

Yeni Yıl

Yeni bir yıl demek, yeni bir dünya demek değil kuşkusuz. 2010'a girdik ya bugün, büyük değişimler falan beklemek akıl kârı değil, en azından benim için. Dün gece, yani geçen sene başımı yastığa koydum, işte bu sabah uyandığımda geçen yıldan beri uyuyan biri olarak uyanmış oldum. Ve işte dünya yine aynı dünya. Bir yıldan bir sonraki yıla kadar uyumak... Yedi Uyurlar misali kitaplara, tarihlere geçecek kadar dişe dokunur bir tarafı yoksa bile en azından kulağa hoş geliyor. Geçen yıl uyudum, bu yıl uyandım...

Galiba biraz fazla gerçekçiyim. Son zamanlar kendimle bunun muhasebesini yapar oldum. Gerçekçi bir hayat hoş bir hayat değil bunu baştan söyleyeyim. Biraz palavra, biraz görmezden gelme, biraz öyleymiş gibi gösterme, mizansen, hayal, meyal, şu bu olmalı hayatta. Olmalı ama işte yine çok gerçekçi bir hayatı sürdürüp gidiyorsun be adam!

Neyse, yalandan kim ölmüş? E peki gerçekten kim ölmüş? O zaman yeni yılın bu ilk yazısını da gerçekçi birkaç satırla bitireyim.

Yıllık  to do listeleri yapılıyor ya. Bu sene şunu bunu yapacağım falan filan. Hepsi palavra, bunu hepimiz biliyoruz artık. Büyük bir iddia gibi gelebilir; Dünya değişmeden biz değişemeyiz, dünya değişti miydi biz de kendiliğimizden değişiriz zaten. Bu bir yana, hayatımızda bir değişim ihtiyacı o derece kendini hissettiriyorsa bunu neden yeni yıla bırakıyoruz ki? Yeni yılda hayatımdaki birçok şeyi değiştireceğim, diyen biri aslında, hiçbir şeyin değişeceği falan yok, sadece kendimi avutuyorum, demek istemiyor mu? Yeni yılda sigarayı bırakacağım! Yeni yılı beklemeden bıraksana, sıkıyor mu?

Off! Harbi çok gerçekçiyim yahu! Enseyi karartmayalım...

Bu yeni yılda kim olursanız olun, nerede, nasıl, hangi koşullarda yaşıyor olursanız olun, mutlaka ama mutlaka sizi mutlu edecek birşeyler de çıkacaktır, üzecek bir şeyler de. Kısacası dünya dünkü dünya işte. 2010'da da her şey "normal" akışında devam edip gidecek vesselam.
Sayfa başına git