21 Nisan 2020

Ebedi kitaplık


1. Elimden düşüremediğim kitap,
2. Elime alamadığım kitap,
3. Senin bana verdiğin kitap (henüz okuyamadım, bağışla),
4. Denize götürdüğüm kitap,
5. Beğenmek için kendimi zorladığım kitap,
6. Nasıl olmuşsa üç adet birden edindiğim kitap,
7. Hayatımı kurtaran kitap,
8. Sana ödünç verdiğim kitap (artık getirir misin mümkünse?),
9. Her gece elimde, uyuya kaldığım kitap,
10. Şapka zannedip kafama koyduğum kitap,
11. Umutsuzca yazmaya çalıştığım kitap,
12. Hayatımı değiştiren tüm kitaplar.

17 Temmuz 2018

Romanları kim yazar?

© Tom Gauld
%59'unu yazarlar,
%11'ini hayalet yazarlar,
%2'sini meşum daktilolar,
%3.5'ini robotlar, algoritmalar, bilgisayarlar,
%0.5'ini yardımsever cinler,
%4'ünü derin devlet ajanları,
%3'ünü yetenekli hayvanlar,
%1.5'ini uzaylılar,
%6'sını sahtekârlar, dolandırıcılar, taklitçiler,
%9.5'ini kimse bilmiyor.

5 Eylül 2015

Hayal gücünü nasıl geliştirebilirsin?

© Grant Snider for Fred Rogers Center. From here.

  1. [Fidanının] boy verebileceği bir yer bul.
  2. Uygun büyüklükte bir çukur kaz.
  3. Onu dik ve sula.
  4. Hayretle büyüyüşünü izle.
  5. Epeyce ayışığı almasını sağla.
  6. Her gün onunla oyna.
  7. Taze fikirlere açık ol.
  8. Onu insanlarla paylaş.
  9. Bir orman yetiştir.
  10. Yeni ufuklara yelken aç.
  11. Ondan pir parçayı da yanında götür.
  12. Ve o yeni parçanın da boy verebileceği yeni bir yer bul.

22 Ağustos 2014

17 Ağustos 2014

Kediler, kirpiler, tilkiler vesaire

Ablam göndermiş bunu bugün. Çok güldüm, tam benim kafamda bir karikatür. Sahiden de çekilen kedi fotoğraflarının haddi hesabı yok. Facebook'ta paylaşılan on tane hayvan fotoğrafı varsa beşi kedilere ait. O bir, bir de kedili karikatürleri ayrı bir seviyorum. Erdil Yaşaroğlu'nunkiler harika. Bu onun değil ama, çünkü Erdil'in yazısı tanıdık. Bunun kime ait olduğunu bilmediğim için altına isim yazamıyorum ne yazık ki.
*
İnternette her şey elimizin altında olduğu için pek çok kimse başkalarına ait yazıları, fotoğrafları ve bilumum fikri malzemeyi alıp hiç isim belirtme gereği duymadan gönül rahatlığıyla kullanıyor. Halbuki, bu da en az eşya çalmak kadar hırsızlık. Kullanıyorsun, bari isim ver. İşin vahim tarafı, çokluk insanlar bu konuda özenli davranmak şöyle dursun, bunu akıllarına bile getirmiyorlar. Neresinden tutsan elinde kalır türden bir mesele bu.
*
Kedi doğru söylüyor, ben de Canon'u pek beğenmiyorum. Fena değil ama harika da denemez hani. Hiç Nikon kullanmadığım için malzemesinin dandik olup olmadığını bilmiyorum.
*
Bugün bir arkadaşı ziyarete gittik. Kahve ikram ettiler. Fincanla içindeki köpük o kadar ahenkli duruyorlardı ki fotoğrafını çekmek istedim. Tam davranıp makineyi çıkarıyordum, yanlış anlaşılabilirim diye vazgeçtim. En azından biz gittikten sonra, niçin kahvemizin fotoğrafını çekti acaba, diye meraklanabilirlerdi.
*
Via
Şunu da dün facebook'ta gördüm, muz dilimleyici. Yahu, insan bunu yapmaktan utanır. Muz dilimlemek sanki çok zor bir şey de aletini yapıyorlar. Bunun temizliğine değmez be. Baksanıza, sürüyle ağzı var. Patates dilimleyici yap, turp dilimleyici yap, ne bileyim, hıyar dilimleyici yap, esasında en gereklisi limon dilimleyici, asıl onu yap, ne uğraşıyorsun muzla filan. İşte her şeyin üretilebildiği bir devirde yaşıyoruz, neylersin. Gerekli gereksiz ne ararsan var. İnsanlar da kolay alışıyorlar tabii her bir şeye, deyiş yerindeyse kanıksamak moda oldu. Saçma şeyleri bile kanıksayıp saçma olmaktan çıkarabiliyor toplumlar. Bu muz dilimleyiciyi yalnızca örnek olarak veriyorum.

Her bir şeyin üretilmesi sinsi bir tehlikenin yolunu da açıyor. İnsanlar kendi yetilerini kullanmayıp yerine alet edevat kullanıyorlar. İğneden iplik geçirici diye bir şey çıksa hiç şaşırmamak gerek. Oysaki insan kendi yetilerini sonuna kadar kullanmalı, çünkü kullanmadı mı o yetiler zayıflar, zamanla da ortadan kalkar. Mesela ilkokul öğrencisiyken kırk kadar telefon numarasını ezberden biliyordum. Bugünse bazen birilerine kendi numaramı verecek olduğumda bile takıldığım oluyor. Çünkü artık ezberleme gereği duymadan her numarayı telefon rehberine kaydediyoruz. Geçelim... Yaz günü bu meselelerle uğraşmaya gelmez. Hayvan fotoğraflarına geri dönelim.
*
Bizim bahçede yaşayan kirpilerden daha önce bahsetmiştim. Yalnızca bizim bahçede de değil, civarda çok kirpi var. Gündüz gözüyle bir insanın kirpi gördüğüne daha rastlanmış değil. Ama gece oldu mu dileyen herkes görebilir. Yeter ki bir bahçede oturup sessizce biraz beklesin. Dün akşam buyla yavrusu gelmişlerdi. Ben bahçeye çıkana kadar yavru ortalıktan kayboldu. İnsan gördüler mi pusup kalıyor, hiç hareket etmiyorlar. Çok sıcak kanlı bir hayvandır kirpi, elinize aldınız mı öyle korkar ki kalp atışlarını hissedersiniz. Bugün bir arkadaşım kirpilerin yılan yediğini söyledi. Hiç duymamıştım. Onların kasabasında da çok kirpi varmış şimdilerde, eskiden hiç yokmuş, dediğine göre kirpiler arttığından beri yılanlar neredeyse tükenmiş. Dedim ya, hiç bir bilgim yok bu konuda. Benim bildiğim, kirpi ağaçlardan düşen meyveleri yer, kavun-karpuz kabuğu yer, ot yer vs.
*
Bugün hava çok sıcaktı. Açıkta yürümek işkenceydi. Gene de daha kötüsü var. Gerçi şunun şurasında eylüle ne kaldı, tam iki hafta. Ne çabuk geçti sahi koca yaz! Ya bu mevsimler çok kısa, ya da biz çok şey istiyoruz, ikisinden biri.
*
Kirpi ilk elde masum, kendi halinde bir hayvan gibi gözükür ama aslında gözüaçık, zeki bir hayvandır. Az biraz gözlemlediniz mi bunun farkına varırsınız. Örneğin, dediğim gibi, yanına yaklaştınız mı durur, hiçbir tepki vermez. Amerikan filmlerinde polis zanlıya, "Yapacağın her hareket, söyleyeceğin her söz aleyhinde delil olarak kullanılabilir," diyor ya, kirpinin de o hesap, sanki yapacağı en ufak hareketin kendi aleyhinde olabileceği ihtimalini biliyor da ona göre davranıyor.
*
Isaiah Berlin'in seçme makalelerinden oluşan Kirpi ile Tilki adlı kitabı birkaç yıldır kitaplığımda duruyor. Tamamını okumuş değilim, içinden sadece bir makaleyi okumuştum. Kitabın adının neden Kirpi ile Tilki olduğu merak edilebilir. Ben de merak etmiştim. Kitaptaki sekiz makaleden birinin adı bu aslında, "Tolstoy'un Tarihe Bakışı Üzerine Bir Deneme" alt başlığını taşıyor. Şöyle başlıyor: 
Yunanlı şair Archilochus'un dörtlükleri arasında şöyle bir dize yer alır: 'Tilki pek çok şey bilir, ancak kirpi büyük, tek bir şey bilir.' Bilginler, tilkinin, tüm kurnazlığına rağmen, kirpinin tek bir savunması ile tilkinin yenilmesinden başka anlama gelmeyen bu karanlık kelimelerin doğru yorumu konusunda farklı düşünürler. 
Yarım saat kadardır yazıya ara vermiş, Archilochus'un söz konusu dörtlüğünü arıyorum internette, ancak bulamadım maalesef. Gutenberg'de bile yok. Wikipedia'nın dediğine göre uzun zamandır özlü söz olarak kullanılıyormuş, zaten Erasmus'un 1500 yılında yayımlanan özlü sözler koleksiyonu Adagia'sında da yer almış: Multa novit vulpes, verum echinus unum magnum. Demek istediği şey şu: Kirpinin bildiği tek bir şey, günü gelir işine yarar, belki hayatını kurtarır örneğin, halbuki tilkinin bilmekle böbürlenip durduğu pek çok şey –tam da pek çok olduklarından ötürü– hangisini kullanacağını bilmeyeceği için hiçbir işe yaramazlar. Demek ki neymiş, kurnazlık her zaman işe yaramazmış. Hele hele günümüzde çokça rastlanılan şark kurnazlığı.

14 Ağustos 2014

Erikdeğdiren

Odamın penceresi iki buçuk aydır geceli gündüzlü açık. Ben de diyorum bu kadar toz nereden geliyor? Meğer pencereden geliyormuş. Biraz geç de olsa öğrenmem iyi oldu. Ne yapalım, kış boyunca kapalı olan pencere yaz boyunca da açık olacak elbette.
***
Ayının biri hayvanat bahçesinde kafesine yaklaşan adamı tutup yedikten sonra oturup savunma dilekçesi yazıyor. "Bu sabah karnım tamamen tok iken," diyor, tok'u da aynen böyle koyu yazıyor, dikkat çeksin diye. Halbuki böyle yaparak kendi kendini ele vermiş oluyor. Karnım tamamen tok iken, demese, hadi diyelim dedi, tok'u koyu yazmasa belki de dilekçeyi okuyacak olan kişi onun söylediklerine inanacak.

Ayının dilekçesini ilk gördüğümde o kadar gülmüştüm ki... Çünkü bu ayı z'lerini s diye, ö'lerini de ü diye yazıyor. "Göstermek" diyeceğine "güstermek" diyor mesela, "üzücü" diyeceğine "üsücü". Bizim bazı öğrenciler de böyle yazarlar da ondan çok gülüyorum. Bir de ayının uzun bir cümlesi var ki ona epey bir gülmüştüm: "Tabelada yasıyo, kafese yaklaşmak yasak diyo! Ben tabelayı güstermek için pençemi parnağımı uzatınca adam dengesni kaybettiği gibi elbisesi de yırtılarak tabi hemen ayağı da kaydı ve kafası dişlerimin arasına girer!" Yerde de önceden yazıp beğenmeyip attığı beş kâğıt daha duruyor. Yayımlamıştım iki yıl önce.

Odamın duvarında duruyor bu karikatür. Selçuk Erdem'e ait. Karikatüristler çok zeki insanlar. İki çizgiyle çok şey anlatabilmek maharet ister.

Bundan önce de Erdem'in bir başka karikatürü vardı aynı yerde. Onda da bir ilkokul öğrencisi, öğretmenine mektup yazarak ilanı aşk ediyor, öğretmeni de mektuba cevap veriyor. Aslında pek cevap da sayılmaz, zira mektup aynı mektup, hoca çocuğun yazım yanlışlarını düzeltip mektubunu geri vermiş. Çocuk da sağanak yağmurun altında mektubu okuya okuya evine gidiyor.
***
Pencere sürekli açık durunca içeriye boyuna kelebekler giriyor. Bilhassa geceleri, çünkü geç yattığım için ışık açık oluyor, onlar da ışığa tutunup geliyorlar. Mevsimin bu vakitlerinde bir de erikdeğdiren denen bir tür uçan böcek çıkıyor ortaya. Büyükçe bir şey, sert kabuklu. Latince adını bilmiyorum ne yazık ki. Hatta Türkçesini de bilmiyorum, yöresel adı erikdeğdiren. Akşamları görünüyorlar genelde. Nedenini hiç anlamadım, kızlar bundan inanılmaz derecede korkuyorlar. Bir-iki yıl önce bir akşam ablam öyle bir bağırdı ki ev yıkılıyor sandım. Kalkıp koştum, erikdeğdiren gelmiş, dediler. Görürsem fotoğrafını çekeceğim. Arılar gibi sokup sokmadığını da bilmiyorum. İçeriye geldiklerinde bir mendil falan kullanıp dışarı atıyoruz.

Bizim buralı olup da başka şehirlere göçmüş olanlara da erikdeğdiren deniyor yöre halkı tarafından. Çünkü böyleleri genellikle yazın akrabalarını vs. ziyarete geliyorlar, yani tam da erikdeğdirenlerin çıkış zamanında. Almanya'ya gidenlere bir zamanlar Alamancı lakabı takılmış olduğu gibi, bizimkilere de erikdeğdiren denmiş. Kimin aklına gelmişse onu kutlamak lazım. Laf aramızda ben de artık erikdeğdiren olmak istiyorum, ben de çekip gitmek istiyorum. Tanrııım, neden duymuyorsun beni! Hiç olmazsa niçin duymadığını söyle!
***
Odamın penceresinden 25 Haziran günü böyle görünüyor. Kavaklar, kargalar... Çok ahım şahım olmasa da fena fotoğraf olmamış ayıptır söylemesi, ben sevdim.

Serin geceler dilerim...

27 Haziran 2013

Mutfak Soyundu

Mutfak nasıl soyunabilir ki, diye de sorulabilir. Onu bilemem, bildiğim bir şey varsa o da şudur: Oda soyunabiliyorsa mutfak da soyunabilir. Salon hayli hayli soyunabilir. İki resim arasındaki farkı bulun bakalım.  

Nasıl ki tiyatro hayatın aynasıdır,
karikatür de hayatın ta kendisidir. Bazen
bir romanla ancak anlatılabilecek bir konuyu
tek bir karikatürle anlatabilirsin. Daha önce

de yazmıştım bu karikatür hakkında, 
-de ekiyle de bağlacını ayırmayı insanlara
öğretmenin bundan daha iyi bir yolunu 
ben şimdiye dek görmedim.  
Vatan Gazetesi'nin sitesinde gördüm bunu.
Başlığı görür görmez heyecanlandım. Daha önce
hiç soyunan oda görmemiştim çünkü. Yalnızca
oda mı, hayır, soyunan salon da görmemiştim,
mutfak da. Hatta, soyunmak en çok banyoda
olur, soyunan banyo bile görmemiştim. 

3 Şubat 2013

Evolu

Geçen yıl internette rastladım bu karikatüre.

Çok hoşuma gidince, çevirip blogda yayınlayayım bari, dedim. Photoshop'tan pek anlamam ama Picasa'yla bir şeyler yapmaya çalıştım.

25 Ocak 2012

Sen "de" mi Brütüs!

© Yiğit Özgür
Şu karikatüre bakar mısınız! İlköğretim ve lisede mutlaka Türkçe kitaplarına alınmalı. Alınmalı ki çocuklar bağlaç olan de ile ek olan de'yi birbirinden ayırmayı öğrenebilsinler.

Bıçağını arayan Sezar Brütüs'e sorar: "Bıçağım sende mi Brütüs?". Bu bulunma hal eki olan ve her zaman bitişik yazılan de'dir.

Sen de mi [diğerleri gibi beni sırtımdan vuruyorsun] Brütüs! Bu ise bağlaç olan ve her zaman ayrı yazılan de'dir. Bu kadar basit.


23 Ocak 2012

Başımın Üstünde Yeriniz Var!

Şu bildiğiniz Özgürlük Heykeli. Başının üstünde tutsak insanlar. Paradoksun böylesi! Çizenin hayal gücüne şapka çıkarmamak elde mi?

© Kürşat Zaman

Sayfa başına git