8 Ağustos 2026
Yaz Günleri
28 Ağustos 2023
İkinci Nasihat
20 Ocak 2023
Nasihat
Tatilde dinlen. Bedenini, gözlerini, zihnini dinlendir. Geç yatma, uykunu almış olarak uyanmak çok değerlidir. Yatağını kendin topla, odanı temizleyip düzenle. Kendin yapabildiğin hiçbir işini başkasına yaptırma. Sık sık yüzünü yıka. Hareket etmeyi unutma. Abur cubur yeme, telefona gömülme. Ailenle sohbet et, onlara işlerinde yardım et. En az bir kitap oku. 6 Şubatta görüşmek üzere...
(Sınıfımın karnelerine yazdığım öğretmen görüşü.)20 Ağustos 2022
Çam palamut meşesi...
Bugün ölülerden tek farkım mezarda değil evde yatıyor oluşumdu. Ne güzel bir uyku düzeni tutturmuştum, üstelik yaz gelince de pek bozulmamıştı. Ne var ki şu son birkaç günde bozuldu gitti. Havadaki nem miktarından mıdır nedir. İstanbul'da nem oranı yüzde yüze çıkmışmış. Evde oturunca pek etkisi olmuyor, keşke tek derdimiz bu olsaydı. Sabah kaçtı uyandığımda? On muydu neydi. Yatakta dünkü kadar vakit geçirmedim, kalkıp kahvaltı hazırladım. Çay demini tutana kadar salonda eşelendim. Kahvaltı ettim. Ederken YouTube'dan bir şeyler izledim.
Banyoya geçip sakalımı düzelttim. (Sakalı bir ay kadardır bırakıyorum. Esasında sakalım hep vardır, haftada bir tıraş olurdum. Lakin biraz uzatmaya karar verdim ve işte bir aydır uzatıyorum. Sekiz-on günde bir sakalın üzerinden beş numarayla geçmekle birlikte, bıyığıma dokunmuyorum, o uzun dursun bakalım.)
Dünden dışarı çıkmayı kararlaştırmıştım ama bir yandan da çıkasım yoktu. Eşelendim de eşelendim. Karnım acıktı, yemek de yapmadım bugün, karpuz kesip peynirle yedim. Vakit de epey geçince, artık bu saatten sonra çıkılmaz, dedim. Nitekim akşam sekizde havuza gidecektim. Havuz zamanı yaklaşınca da evden çıktım. Varınca doğrudan havuza gitmeden soracağım bir-iki soru için görevlilerin masasına yöneldim. Bugün erkek seansı yok demezler mi. Nasıl? Telefonu çıkarıp baktım, evet, hakikaten de benimki yarınmış. Bugün diye karıştırmışım. Gerisin geri eve geldim. Gelirken de yolda, madem öyle, hava da serinlemiş, çantayı eve bırak, çık biraz gez, dedim kendi kendime. Çıktım mı, hayır tabii ki. Gene oturdum ve eşelendim.
İmdi soru şu, böyle bir canlının bir ölüden farkı nedir?
1 Ağustos 2022
Adamımız
Önceki gün sabah erkenden kalkıp kahvaltısını eder, duşunu alır, evden çıkıp Fındıklı'ya doğru yol alır. Lakin oradaki işine daha iki saat süre vardır, o da Taksim'deki Sıtarbaks'a girer, bir kahve içer, telefona bakınarak zaman öldürür. Vakit yaklaşınca da kalkıp Kazancı Yokuşu'ndan aşağı Fındıklı'ya yürür. İşini öğleye doğru bitirip aynı yoldan Taksim'e döner. Ne yapsam diye düşünürken AKM kütüphanesine gidip orada biraz zaman geçirmeye karar verir. Gider ve bir saate yakın kitaplara bakınır, atlasları filan inceler. Kütüphaneden çıkar, tiyatro salonunun fuayesinde bir hareketlilik görür, görevliye burada ne etkinliği olduğunu sorar, İlhan İrem'in cenazesi var, yanıtını alır. Cenazeye katılmaya karar verip salonun yolunu tutar, üst balkona geçip oturur. Tören bir saat kadar sürdükten sonra tabut Bebek Camii'ne götürülmek üzere omuzlanır, adamımız da dışarı çıkıp İstiklal kalabalığına karışır. Taksim Meydanı o bilindik cereyanla ne güzel esiyorken caddenin içi oldukça bunaltıcıdır. Yılın şimdiye kadarki en sıcak günü olmalı, diye geçirir içinden. İstiklal'i boydan boya yürüyüp Tünel'e biner, Karaköy'e, oradan da tramvayla Sultanahmet'e gider. TİEM'e gidip süresi dolmuş Müze Kart'ını yenileyip –İstanbul'un temel eserlerini altı ayda bir görmeyi kendine adet edinmiştir ya– Topkapı Sarayı'na yönelir. Sarayı bir buçuk saat kadar gezip çıkar, gelmişken Arkeoloji Müzesi'ni de gezsem mi diye geçirirken kapıdaki kuyruğu görüp vazgeçer, zaten de daha geçen ay gelmiştir. Gülhane Parkı'na dalar, bir saat kadar uzanıp biraz kitap okur, sonra kalkıp Gotlar Sütunu'nun önüne gider, orada da yarım saat kadar oturup okuduktan sonra Sarayburnu kapısından çıkıp Eminönü'ne gidip vapura biner, Kadıköy'e gider, A ile buluşurlar. Bir yerde oturup bir şeyler içerler, A'nın başından geçen mini bir maceradan konuşurlar. Adamımız yorgundur, üstelik de sabahın köründe kalkıp sınav görevi için yollara düşmesi gerekmektedir, bundan ötürü erken kalkarlar, Söğütlüçeşme'ye kadar sohbet ederek yürürler, A geri döner, adamımız metrobüse binip interkontinental bir yolculuk yaparak eve gider.
29 Temmuz 2022
Temmuz bitmek üzereyken
25 Temmuz 2022
Neymiş
Online bir mesleki gelişim kursuna katıldım. Sertifika almak için on beş soruluk kurs sonu sınavında %50 başarı şartı vardı, her halukarda geçerim dedim, %40'ta kaldım. Demek ki neymiş?..
23 Temmuz 2022
Mesele yok
Dün öğle üzeri Perşembepazarı'na gittim, oradaki ufak bir işimi hallettikten sonra iki adım ötedeki Salt'ın kapısında buldum kendimi. Kapıdaki arkadaşa, görecek bir şey var mı, diye sordum, var deyince içeri girdim. Varşova'dan gelen bir film gösterimi sergisi var. Beş on tane tüplü televizyondan Polonyalı yönetmenlerin vakti zamanında çektikleri kısa filmler gösteriliyor. Galiba çoğu amatör yönetmen. Alacakaranlıktan Önce adlı altı dakikalık filmi izleyip kalktım, diğerlerineyse sırayla göz attım, koltuklar rahattı, azıcık dinlenmiş de oldum.
Sonra mimarlık kütüphanesine şöyle bir göz attıktan sonra oranın içinden geçilen kasa odalarındaki Osmanlı paraları sergisini gezdim. Bilen bilir, Galata'daki Salt binası, zamanında Bank-ı Osmanî'nin bulunduğu bina. Sonra birer birer üst katlara çıktım, gezinip binanın fotoğraflarını çektikten sonra çıktım.
Yukarıya doğru giderken Şınaydertempel'e de bir bakayım dedim. Bir şeyler var mı diye sordum, evet, orada da bir resim ve heykel sergisi varmış, onu da hemencecik gezip çıktım. Schneider Tempel, Galata bölgesindeki eski bir sinagog, pek büyük değil, günümüzde sanat merkezi olarak kullanılıyor. Buraya en son Gürbüz Doğan Ekşioğlu'nun sergisine gelmiştim, iki yılı geçti galiba.
Yukarı doğru çıkmaya devam ettim, garibim yaşlı bir çift uflaya puflaya yokuşu çıkıyordu, Galata Kulesi'ne çok var mı diye sordu amca, on dakika var dedim, halbuki benim adımlarımla bir iki dakika kalmıştı. Yaşlılık zor iş vesselam.
Baktım kulede pek sıra yok, ben de hemen kuyruğa katıldım, az sonra da içeri girdim zaten. (Kuyrukta yaşlıca iki Fransız abla hemen arkamda konuşuyorlardı. Üstelik bunlar Cezayir asıllı filan da değil, bildiğin Fransız. Evet, önceki günkü meseleden söz ediyorum gene. Türkiye ucuzlayınca bu yıl gözle görülür artış var Avrupalı turist sayısında.) Yukarısı her zamanki gibi harika esiyordu. Biraz fotoğraf çekip indim. Kararsızdım, İstiklal'e mi çıksam, aşağıya mı insem derken Tophane'ye indim. Yemek yiyip gidip bir kafede oturdum, Salt'tan aldığım bülteni biraz okudum, biraz da telefona bakındım, bir saat kadar orada oyalandıktan sonra da kalkıp Kabataş'a yürüdüm. Gene kararsızdım, Taksim'e çıkıp oradan mı eve gitsem, yoksa Kadıköy'e gidip oradan mı? Kendimi iskelede buldum, az sonra da vapur geldi, ver elini Kadıköy. İstanbul Kitapçısı'nda biraz otururdum ama kapanmasına yarım saat vardı, ben de metrobüse doğru yol aldım. Fakat az sonra aklıma evde lazım olan bir iki şey gelince Ayrılıkçeşmesi'ndeki AVM'ye saptım. Nihayetinde de Söğütlüçeşme'ye, oradan da eve.
İstanbul ısınmaya başladı, lakin akşamlar iyi gene de. Hep böyle sürmesinde benden yana mesele yok. Serinlikler diliyoruz efendim.
21 Temmuz 2022
Temmuzun üçte ikisi geride kalmışken
20 Temmuz 2022
Serinlikler
Bari günlük tutayım burada... Malzeme desen istemediğin kadar. İstanbul'da malzemeden bol ne var? Hem zaten bloğa yazmadığım için sürekli kendime söylenip duruyorum. O halde yaz kardeşim, seni tutan mı var.
Bu hayattaki en sevimsiz, tatsız meselelerden biri nedir: Yolu biliyor olmanıza rağmen girip yürümüyor oluşunuz.
Bugüne değin tıkanmaktan, bir türlü yazamamaktan yakınıp çare soran kaç insana akıl vermişliğim vardır halbuki: Tıkanmanın tek çaresi yola devam etmektir kardeşim. Berbat, gereksiz, anlamsız şeyler çiziktireceksen bile her gün, bilemedin her hafta çiziktireceksin bir şeyler... İşte bunu bilen, bunu diyen fakirin kendisi bu reçeteye uymuyorsa bilin ki orada sıkıntı vardır.
Bu hayattaki en sevimsiz, tatsız meselelerin bir diğeri de, hiç kuşkusuz, kişi kendine verdiği sözü tutmamaktır. Bakalım tutabilecek miyiz.
İstanbul'da meseleden bol ne var deyince tabii bu işin bir yüzü, diğer yüzüyse şudur ki yazmak dedin miydi malzemesi de kişinin içindedir sanki, ne dersiniz?
Yaz günlerinize bolca serinlikler dilerim efendim.
25 Aralık 2021
Atkı
O gün yakalı bir kıyafet giymiştim ve hava da adlı adınca soğuk olduğundan atkımı da bağlamıştım elbet. Gelgelelim kıyafetimin yakalı oluşu atkıyla da birleşince rahatsız ediyordu yürürken. Gün dediğime bakmayın tabii, düpedüz akşamdı. Öylecene, arada bir elimi atıp boynumu rahatlatmaya çalışarak geçirmiştim geceyi eve gelene kadar. Ertesi günü gene atkıyı bağlamakla birlikte, bir atkıyla beraber giyilebilecek en rahat kıyafeti giyip çıktım. Gelgelelim hava atkılık bir hava değildi, sıcak bile sayılabilirdi. Çıkardım boynumdakini. Elinde bir atkıyla dolaşmanın ne denli sıkıcı olacağını herhalde herkes bilir. Sırt çantası yerine de yandan askılı bilgisayar çantası almıştım ve işte, bir bilgisayar çantasına bir atkı sığdırmaya çalışmanın da gene ne denli sıkıcı olacağını herkes bilir. Üstelik de bu atkı elle örülmüş kalınca bir atkıysa. Elimde taşımayacaktım haliyle, çantanın kulplarından geçirdim, ortaladım ki düşmesin. Fakat bu kez de yürüdükçe atkı bir yana doğru kayıyor, düşecek gibi oluyor, ben de tekrar düzeltiyordum. İkide bir de bakıyordum, düşüyor mu diye. Bir yandan da, akşama hava nasılsa soğur, bağlayıp da eve dönerim, diye avutuyordum kendimi.
Biz insanoğlu ve insankızlarının bütün hayatı böyle geçiyor işte. İstediklerimiz olmadığı gibi, istemediklerimiz de oluveriyorlar. Zaman zaman da kimilerimiz avunuyor. Avunmak deyip geçmemek lazım, diyenler de az değil tabii, vardır bir bildikleri. İyi hoş da hayat büsbütün çekilmez mi yani, hiç mi yerine gelmez isteklerimiz? Gelir elbet, öbür türlü yaşanır mıydı yoksa?
Metrobüsle geçerken köprü trafiğine takılıp da yavaşlayınca insanın aklına türlü türlü düşünce geliyor doğrusu. Bugün de eskilerde televizyonlardan, gazetelerden gördüğümüz intihar girişimleri geldi aklıma. İntihara niyetli biri neden Boğaz'a atlar diye meraklandım. Onca yüksek bina varken suya atlamanın anlamı nedir? Neyse, zaten millet ölmüş, bir de ölümden söz etmeyelim şimdi. İntihar demişken aklıma geldi, Azrail'i Beklerken hâlâ en sevdiğim filmler arasındadır. Bir İntihar Efsanesi'ni ise büyük bir hevesle elime almış, üstelik okuyup bitirmiş ama hiç sevmemiştim.
***
Hayat kısa mıdır uzun mu? İnsanın ömründe bir kez dahi olsa bu soruyu ciddi bir şekilde kendine sorması gerekir. Ben sormuş muyumdur? Sormasına sormuşumdur fakat ne derece ciddi, bilmiyorum.
Geçen hafta bu vakitte neredeysem tam olarak şu anda da oradayım. Ama bir hafta da olsa zaman geçip gitmiş, bir daha da asla geri gelmeyecek.
***
Handiyse yirmi yıldır internette bir şeyler karalıyorum. Bu blogdaki serüvenim de on beş yılını doldurdu. Başlarda her genç gibi görünmek istiyordum doğal olarak. Ne ki kimsenin pek önemsediği yoktu karaladıklarımı. Şimdiyse –sanırım şöyle bir beş yıl kadardır– hiç mi hiç üzerinde durmuyorum karalayıp çiziktirdiklerimi kimlerin gördüğünden. Fakat tuhaftır, bazen hiç ummadığım biri bloğumu takip ettiğini söylüyor. Kim bilir, hayatta hiç ummadığımız daha neler neler oluyordur da haberimiz bile olmuyor.
Son hesaplaşmada hayat ilginç bir trene benziyor arkadaşlar. Mutlu yıllar...
6 Aralık 2021
Geleceğimiz
29 Ekim 2021
Bu böyle
Sekiz on gün süren nezleden tam kurtulmuştum ki gene başladı. Dünden beri burnum akıp duruyor affedersiniz. Çok olmasa da hapşırıyorum da. Havaların soğumasından herhal. Kaloriferi de yakmaya başladım bugün. Gelgelelim ısıtmıyor, peteklerin havasını almak gerek. Keşke hayatta her istediğimiz şeyin havasını alabiliyor olsaydık. Gerçi her şeyin bir bedeli var.
***
YouTube'dan sipsi açtım dinliyorum şimdi. Erbabı olan enfes çalıyor bu çalgıyı.
***
Windows 11 piyasaya çıktı. Ben de kurdum bilgisayara ama üç gün kullanıp Windows 10'a geri döndüm bugün. i3 işlemcili bilgisayarımı zorladı biraz, hep sesli çalışıyordu. Beş altı yıl önce Windows 10'u çıkaran Microsoft güya artık yeni bir işletim sistemi çıkarmayacak, ömür boyu 10'u güncelleyecekti. Yalandan kim ölmüş.
***
Ne izlesem, diye düşünürken açtım Tatar Ramazan Sürgünde'yi izledim. Yemek olaraksa musakka yaptım. Bir zamanlar öldürsen patlıcan yemezdim, şimdi yemeğini yapıyorum. Bu böyle. Kendi yaptığım yemekleri bazen beğeniyor, bazen beğenmiyorum.
***
Kardeşim Vıladimir'e mektup yazmayalı yıllar olmuş. Nasıl bir ağır yüktür bu, bilemezsiniz.
***
Ziya Paşa'nın Terkib-i Bend'inden okudum bugün biraz. Diyor ki,
Zevkinde, safasında, gamında, kederinde.
***
Bir Facebook grubunda birisi nasıl insan sarrafı olunabileceğini sormuş. Muhtemelen haklıdır, insanlardan ağzı yanmıştır. Fakat heyhat, insan sarrafı olmak kolay mı be kardeşim.
24 Ekim 2021
Adamı altın kafese koymuşlar, ah bloğum demiş
9 Eylül 2021
Yaz bitti
Evvela, havalar serinledi, bir iki hafta öncesinin bunaltıcılığı yok artık. Birkaç gündür gömleğin altına atlet giyiyorum. Temmuzun ortasından itibaren genellikle üstü açık yatarken eylülün başlamasıyla pikeyi her gece kullanmaya başladım, şimdi de ikiye katlıyorum. Bir de yatarken tişört neyim giyiyorum. Yaz boyunca hiç mi hiç kapatmadığım pencere hâlâ açık gerçi, gelgelelim sabaha karşı üşütüyor artık hava. Bu gece ya pencereyi kapatacağım gibi görünüyor ya da yorganı çıkaracağım. Soğuk duşlar da elbette sona erdi, hele ki sabahları soğuk duş al alabiliyorsan.
O vakit ne diyoruz: Yaz bitti.
24 Ağustos 2021
Saz kırılacak
Eski işyerimden bir arkadaşı, işin oradaki ayağını yürütmek üzere İstanbul'dan İzmir'e göndermişler. Bu da toparlanmaya fırsat bulamadan, eşyalarımı arkamdan gönderin gelsin, diyerek alelacele gitmiş. Eşyalarını toplamışlar, üç koli tutmuş. Bir de sazı vardı arkadaşın, kolilerle sazı alıp kargo şubesine götürmüşler. Görevli tartmış, ölçüp biçmiş, 400 lira tutuyor ama siz 250 verin, demiş. Niye ki, diye soracak olmuşlar, adam da sürdürmüş: Saz büyük ihtimalle yolda kırılacak, o yüzden.
Sonra ne olmuş dersiniz? Saz sahiden de kırılmış. Üstelik de on gün sonra arkadaşı geri çağırmışlar, bütün o eşyalarla birlikte ama bu sefer sazsız dönüp gelmiş. Gülünecek şey değil ama duyunca bir gülmedir aldı beni. Şimdi yazarken de gülüyorum. Ve bu meselede beni böyle güldüren nedir, hâlâ çıkarabilmiş değilim.
10 Ağustos 2021
Böyledir
Nevaleyi düzüp denize gittik arkadaşla. Biz yüzmekteyken martının biri gelip poşetteki şeftaliyi epey bir gagalamış, gene de poşeti yırtamamış. Ağzına bir şey atmaya gör, hemen yakına gelip öterek adeta, "bana da ver" diyecek kadar insana alışkın bir martıydı. Sudan çıkınca poşeti açıp şeftaliyi yanına attım. Gelip şöyle bir bakındı, bir ısırık alacak oldu, vazgeçti.
Hayat böyledir işte hocam.
28 Mayıs 2021
Güneşler içindeki damdan insan dolu dünyaya baktığında
28 Nisan 2021
Başkasının Atı
Gördüğüm ilk rüya şöyleydi: Herhangi bir günde, ben işimde gücümdeydim. Her şey yolundaydı, gündelik hayat tüm sıradanlığıyla akıp gidiyordu. Birden, bir süreden beridir orada, gözüme görünür bir uzaklıkta, öylece kendi halinde eğleşen bir atın bana doğru geldiğini gördüm. Dediğim gibi, atı ben önceden orada görüyordum, ama yalnızca görüyordum, ne dikkatimi çekmişti ne bir şey. Ama işte, o bahsettiğim anda atın bana doğru geldiğini görünce, doğrusu şaşırmadım fakat yine de, hayırdır inşallah, diye geçirdim içimden.
At geldi, bana ne uzak ne de yakın sayılabilecek orta karar bir mesafede durdu. Ben bir şey yapmadım, işime gücüme baktım. Ancak biraz sonra, bu atın bana daha bir yaklaşmaya başladığını fark ettim. Korkmuyordu benden. Herhalde insanlara alışıktır, diye geçirdim içimden. Hem, benden neden korksundu ki? Ayıptır söylemesi, hiç de öyle korkulacak bir görünüşüm yoktur. At yanıma bu kadar yaklaşmışken ben de, biraz ilgi göstereyim bari, dedim. Gösterdim de. Ben ilgi gösterince beni sevmeye başladı. Allah var, ben de onu çok sevdim. İyi bakılmış bir Arap atına benziyordu, ama tam olarak ne olduğunu henüz anlayamamıştım. Biraz daha sevmeyi sürdürdüm. O da buna karşılık olarak yelelerini uzattı. Çok akıllı bir ata benziyordu, hani şu, Yaşar Kemal'in kitaplarında geçen akıllı uslu atlar var ya, işte onlara benziyordu. Neyse efendim, yelelerini uzatınca ben de nazikçe tuttum ve okşamaya başladım. Böyle olunca da bana iyiden iyiye alıştı, sokuldu, iyi mi. Bana bir şey anlatmak istiyor gibiydi. Rüya bu ya, çok geçmeden anladım ne istediğini. İlgi istiyordu. Besbelli ki sahibi hiç ilgi göstermiyor, o da ilgiyi dışarıda arıyordu, ne yapsındı biçare?
Sahibi demişken, tam da o sırada sahibi geldi aklıma. Böylesi bir atın muhakkak bir sahibi olmalıydı. Hiç de öyle kırlarda başıboş dolaşan atlara benzemiyordu çünkü. Dedim ya, iyi bakımlı bir attı. Sahibini merak etmekle birlikte, o an yapabileceğim pek bir şey de yoktu. Bildiğim tek şey, bu atın at gibi görülmeye ihtiyacı vardı. Derin bir çaresizlik içindeymişçesine bana iyice sokuluyordu.
Biliyorsunuz, her canlının bir doğası vardır ve kendisine o doğanın gerektirdiği biçimde davranılmak zorundadır. Öyle davranılmadığı taktirde doğası değişmeye başlar. Demek istediğim şu, insana insan, ağaca ağaç, kediye kediymiş gibi davranılmak zorundadır. Yoksa insan insanlığından, ağaç ağaçlığından, kedi kediliğinden, ama az ama çok, uzaklaşmaya başlar. Sözgelimi, ağaca ağaçmış gibi davranmadığınızda size meyve vermeyebilir. Bunları niye anlatıyorum? Rüyamda gördüğüm atın durumunu daha iyi anlatabilmek için. Bu ata atmış gibi davranılmıyordu, belliydi. Neden acaba?
At bana sokuldukça ben ilgi gösterdim, ben ilgi gösterdikçe at bana sokuldu, derken birbirimize iyice alıştık. Ne var ki, vakit de geçiyordu. Akşam üzeri olmuştu, benim eve dönmem gerekiyordu. Peki, ama bu atı ne yapacaktım? Öyle ortalıkta bırakıp gitmek içime sinmiyordu. Gece de burada kalsa kurtlara yem olması işten bile değildi. Zaten etrafta fırsat kollayan sürüyle kurt vardı. O yüzden mutlaka bir şey yapmam gerekiyordu. Ben de yaptım, atı yanıma alıp eve götürdüm.
Rüyayı ilk görüşüm burada sona erdi, uyandım. Birkaç dakika etkisinde kaldım. Hiç böyle atlı bir rüya görmemiştim çünkü. Ne yalan söyleyeyim, içimden, keşke biraz daha sürseydi, dedim. Sonunu merak ettim çünkü, sahibi bir yerlerden çıkıp gelecek miydi?
Merakım, sonraki gece atı bir kez daha rüyamda görmemle giderilmiş oldu. Üstelik, rüyam dün kaldığı yerden devam ediyordu. Sabahleyin, atı kapatmış olduğum yerden çıkarıp yine çayırlıklara götürdüm. Kimi zaman biniyor, kimi zaman da otlaması için öylece salıyordum. Bir yerlere bağlamama da gerek yoktu. Çünkü zaten at kendisi bana gelmişti ve hiç de gidecek gibi davranmıyordu.
Bu böyle bir zaman sürdü. Atı sık sık rüyamda gördüm. Beni bilenler bilir, bilmeyenler için söyleyeyim, ata binmeyi çok severim. Çocukluğum at sırtında geçti. Hayır, o klişe lafı tekrar edip şaka yapmıyorum, gerçekten çocukluğum at sırtında geçti. Henüz beş-altı yaşlarındayken bir başıma ata binebiliyor, üstelik bundan da büyük bir zevk alıyordum. Dolayısıyla rüyamda gördüğüm o güzel ata da sık sık biniyordum. Bir zaman sonra artık rüya normal gelmeye başladı. O kadar kanıksamıştım ki herhangi bir gece başımı yastığa koyarken, o gün rüyamda "atımı" göreceğimi tahmin ediyor, hatta tahminden de öte biliyordum, ve gerçekten de at o gece rüyama giriyordu.
Bir gün yine atı rüyamda gördüğüm bir gecenin sabahında uyanınca nedense birden atın sahibi aklıma geliverdi. İlk başlarda biraz üstünde durmuş, daha sonra tamamen unutmuştum bu konuyu. Bu atın sahibi neredeydi ve neden hiç ortaya çıkmıyordu? Biraz düşündüm ve rüyamda sahibiyle ilgili bir ipucu olup olmadığını sorguladım, ama aklıma o an bir şey gelmedi. Bunun üzerine bir karar verdim, rüyayı görünce, tam da gördüğüm sırada her türlü ayrıntıya dikkat edecek, böylece sahibiyle ilgili bir işaret yakalamaya çalışacaktım. Böylece o günün akşamını sabırsızlıkla beklemeye koyuldum.
Akşam oldu. Her zamanki yatma zamanımdan önce yatağa girdim, atla ilgili türlü türlü şeyler düşünmeye başladım. Bir zaman sonra uyuyakalmışım. Sabah uyandığımda tam anlamıyla hayal kırıklığına uğradım. Çünkü at o gece rüyama girmemişti. Halbuki son zamanlarda hemen her gece giriyordu. Neyse, dedim ve yine geceyi bekledim. Ama yine olmadı. Ertesi sabah kalktığımda yine aynı hayal kırıklığını yaşadım. Böylece birkaç gün geçti ve artık atım rüyama girmez oldu. Buna bir yandan üzülüyor, bir yandan da şaşırıyordum. Onca zamandır rüyama girmesine karşın neden birden bire bıçak gibi kesildi. Üstelik, yaşamımda herhangi bir değişiklik de söz konusu değildi o sıralar. Son aylarda ne yapıp ediyorsam onu yapıp etmeyi, ne yiyip içiyorsam onu yiyip içmeyi sürdürüyordum.
18 Nisan 2014'te buraya kadar yazmış, bırakmışım. Neden bitirmedim, kendim de bilmiyorum.
18 Kasım 2020
Bloğuma yazamıyorum, ne yapmalıyım hocam?
Bu tür tıkanma durumlarında üzerinde ilk durulacak nokta, yazılacak bir şeyin olup olmadığıdır. Öyle ya, blog yazmaya karar verdiğinde yazacağı konuları kafasında biriktirmiş biri, bunların hepsini yazıp bitirdiğinde kendini birden boşlukta bulacaktır. İşte bu boşluk bir yol ayrımıdır. Ya blog macerası burada sona erecek ya da kahramanımız yeni konuları, ilgi alanlarını beklemeye koyulacaktır. Gelgelelim bu durum söz konusu değilse, yani sözünü ettiğimiz, "yazacağım her şeyi zaten yazdım" noktası değilse fakat buna rağmen tıkanmışsa o zaman sorunun kaynağını başka yerde aramalıdır.
Blogcunun kendisinden beklentisi nedir? Bu yolculuğa çıkarken ne aralıkla yazacağını kendine söylemiş midir? Bir başka deyişle, yazma potansiyelinin farkında mıdır; günde bir mi yazacaktır, ayda bir mi? Hatta üç ayda bir mi? Eğer ki blogcu bu sorunun cevabını kendine verebiliyorsa tıkandığında tıkanmanın kaynağını bulması kolaylaşır. Haftada bir yazı kotarabileceğini düşünen, kendinde o potansiyeli gören ya da zaten bunu önceden yapmış olan bir blogger diyelim bir aydır, iki aydır yazamıyorsa o zaman ortada sorun var demektir. Ama yok, baştan beri mesela hep ayda bir yazmışsa, şimdiyse ritim iki ayda bire düşmüşse bunun bir sorun olduğu söylenemez.
Diyelim bir zamandır bir bloğunuz var, bir yıldır veya beş yıldır; bir de belli bir yazma hızınız var, haftada bir veya ayda bir; şimdiyse bir süredir tekliyor, eski hızınızı yakalayamıyorsunuz, ne yapmalısınız? Bu durumda bir arabanız olsaydı nasıl bir süreç işlerdi mesela? Bir süredir tekleyen bir araba karşısında tamircinin ilk yapacağı şey, teklemenin kaynağını bulmaya çalışmaktır. O halde bir blogger da bir süredir tekliyorsa bunun kaynağını bulmaya çalışmalıdır.
Çoğu dallı budaklı pek çok konuda yazıyor olsa da bir blog yazarını yazmaya güdüleyen esas bir etmen vardır. Örneğin kimisi yaptığı çalışmalar, ürettiği ürünler hakkında insanlara bilgi vermek için yazıyordur, kimisi hayat karşısındaki memnuniyetsizliğini içinde tutamayıp dışarıya konuşmak için yazıyordur, kimisi neşesini insanlarla paylaşmak, belki de gözlerine sokmak için yazıyordur, kimisi kendi çapında ün kazanmak için yazıyordur, kimisi yapıp ettiklerini, sözgelimi, okuduğu kitapları, izlediği filmleri yorumlamak yazıyordur, kimisi öykü, şiir gibi edebi çalışmalarını insanlara ulaştırmak için yazıyordur vs. Buradan hareketle, blog yazarı kendisini blog yazmaya sevk eden o esas itkiyi bulmalı ve o itkinin içinde hâlâ durup durmadığını sorgulamalıdır. Peki, bunu yapması yeter mi? Yetmez.
Unutulmaması gereken çok önemli bir konu var: Blogger'lık amatörce bir iştir. Amatör kelimesi Türkçede anlamını neredeyse yitirip yeni bir anlam kazandı, bugün artık acemiliğe amatörlük deniyor, oysaki gerçek anlamında amatörlük hevesle yapılan işlere denir. Hiçbir zorunluluk olmadığı halde istekle yapılan iş amatörce iştir. Çocukların toplanıp oyun oynaması amatörlüktür. Karşıtı ise profesyonelliktir. Para kazanmak için yapılan iş profesyonel iştir. Sevsen de sevmesen de o parayı kazanmak istiyorsan yapmak zorunda olduğun iştir. Blogger'lık diyorduk, amatörce bir iştir. O halde amatörce işlerin kurallarına tabidir. Nedir o kurallar? Aslına bakılırsa bir ana kural vardır, o da hevesin kendisidir. Değil mi ya, hevesi olmayan biri oyun oynamak istemez, halbuki profesyonellikte bu yoktur, pazartesi günü kim kalkıp güle oynaya işe gider ki? Mecburen gideceksin, hevesin olsa da olmasa da. O halde şuraya varalım mı: Bloğunuza bir süredir yazamıyorsanız hevesinizin kaçmış olması çok büyük bir olasılık. Dolayısıyla şimdi kendiliğinden yeni bir soru çıkıyor ortaya: Heves niye kaçar, nasıl kaçar?
Elbette hevesin kaçmasının pek çok nedeni vardır. Hem bunlar kişiden kişiye, koşuldan koşula, şehirden şehre vb. değişir de. Bir kimse nelere heves ettiğini, kendisini yaşama bağlayan bağların ne olduğunu, yaşam enerjisi dedikleri şeyi nereden aldığını en iyi gene kendi bilir. O halde böyle bir durum karşısında yapılacak şey, kaçmış olan hevesi geri getirmeye çalışmaktır.

