29 Ekim 2021

Bu böyle

Sekiz on gün süren nezleden tam kurtulmuştum ki gene başladı. Dünden beri burnum akıp duruyor affedersiniz. Çok olmasa da hapşırıyorum da. Havaların soğumasından herhal. Kaloriferi de yakmaya başladım bugün. Gelgelelim ısıtmıyor, peteklerin havasını almak gerek. Keşke hayatta her istediğimiz şeyin havasını alabiliyor olsaydık. Gerçi her şeyin bir bedeli var. 

***

YouTube'dan sipsi açtım dinliyorum şimdi. Erbabı olan enfes çalıyor bu çalgıyı.

***

Windows 11 piyasaya çıktı. Ben de kurdum bilgisayara ama üç gün kullanıp Windows 10'a geri döndüm bugün. i3 işlemcili  bilgisayarımı zorladı biraz, hep sesli çalışıyordu. Beş altı yıl önce Windows 10'u çıkaran Microsoft güya artık yeni bir işletim sistemi çıkarmayacak, ömür boyu 10'u güncelleyecekti. Yalandan kim ölmüş.

***

Ne izlesem, diye düşünürken açtım Tatar Ramazan Sürgünde'yi izledim. Yemek olaraksa musakka yaptım. Bir zamanlar öldürsen patlıcan yemezdim, şimdi yemeğini yapıyorum. Bu böyle. Kendi yaptığım yemekleri bazen beğeniyor, bazen beğenmiyorum.

***

Kardeşim Vıladimir'e mektup yazmayalı yıllar olmuş. Nasıl bir ağır yüktür bu, bilemezsiniz.

***

Ziya Paşa'nın Terkib-i Bend'inden okudum bugün biraz. Diyor ki,

Hür olmak eğer ister isen olma cihanın
Zevkinde, safasında, gamında, kederinde.

***

Bir Facebook grubunda birisi nasıl insan sarrafı olunabileceğini sormuş. Muhtemelen haklıdır, insanlardan ağzı yanmıştır. Fakat heyhat, insan sarrafı olmak kolay mı be kardeşim.

21 Şubat 2019

1600

Beş yılı aşkın bir süre önce bloğumdaki 800. kaydı şöylece bırakmıştım. Bininciden de söz edeceğimi söylemiş ama zamanı gelince etmemiştim. Geçen ay fark ettim ki blogda bugüne dek yayımladığım kayıtların sayısı 1600 olmak üzere. O zaman bunu da şöyle not almak namına bloğa yazıvereyim de kilometre taşı oluversin, dedim. Bakarsın beş yıl sonra 2400 oluverir.

Zaman durmaz, dünya döner, köprülerin altından nice sular akar gider. Böyledir. Mühim olan, sular akıp giderken ne yaptığımızdır. Köprüde durup altından akan suları izleyerek yıllarımızı tüketebiliriz mesela. Ya da yollara düşüp başka başka köprülerden geçebiliriz. Hayat insanlara altın tepside sunmaz kendini, mücadele esastır. Mücadele dedin mi çokluk insanların aklına canla başla bir işe koyulmak gelse de hayattaki mücadelelerin ezici çoğunluğu sessiz sakin bir biçimde olur. Her sabah kalkıp şehrin gürültüsüne karışıp akşam yorgun argın eve dönmek, bu şekilde yıllarını harcayıp gitmek esaslı bir mücadele değil de nedir mesela?

Benim blog maceram olabildiğince sakin geçti, geçiyor. İnternette kendimce yazıp çizmeye başladığımda henüz daha ne Web 2.0 denen şey duyulmuştu ne de blog sözcüğü. Somut konuşursak, 2002'nin sonlarından beri öyle böyle internette çiziktiriyorum. Aya ayak basan ilk insan olan Amerikalı astronot Neil Armstrong, "Benim için küçük, insanlık için kocaman bir adım," demişti, benimki tam tersi, bir insanın kişisel tarihinde azımsanmayacak bir süre on beş-yirmi yıl. 

Blog yazma nedenim üzerine belki başka zaman uzunca bir şeyler yazarım. Şimdilik kısaca şunu söyleyeyim. Toplumumuz ne yazık ki ileri derecede riyakârlaşmış bulunuyor. Eskiden hırsız hırsızlığının, ahlaksız ahlaksızlığının farkındaydı hiç olmazsa, bugün artık ahlaksızlık ahlak halini almış durumda. İşte böylesi bir toplumda pek konuşmak istemiyorum kendi adıma. Sözün işe yaramayacağını düşünüyorum çünkü. Pek çok ortamda sessiz kalmayı yeğliyorum böylece. Kimi zaman da dinlemek daha iyi geliyor konuşmaktan. Hatta çoğu zaman. Gelgelelim konuşma ihtiyacı da başlı başına bir ihtiyaç, bir biçimde gidereceksin. Sözün kısası, sussan olmuyor, konuşsan olmuyorsa ne edeceksin? Blog yazıyorum işte. Hem zaten, söz uçar, yazı kalır, dememişler mi? Yazı söz gibi değil, uçup gitmiyor, kalıyor kaldığı yerde, dileyen okuyor, dilemeyen okumuyor. Benim blog yazmaktaki asıl gayem (sanırım) bu.

Uzatmayayım. Blog maceramın sonunu hiç düşünmedim. Şu vakte kadar yazarım, sonra bırakırım, şöyle yaparım, böyle ederim filan demedim. Doğrusu bunu bir macera olarak da hiç görmedim. Kâh yavaş kâh hızlı adımlarla sürdürdüm. Sürdürmeye de devam edeceğim. Hayat ilginç bir trene benzemeye devam ettikçe bloglamaya devam edeceğiz.

26 Ağustos 2015

İrlandalı Turist



Ellerine kollarına bacaklarına bileklerine sağlık İrlandalı Turist!
Seni doğuran ana dert nedir bilmesin İrlandalı Turist!
Helal olsun sana, sen çok yaşa İrlandalı Turist!
Allah senden bin kez razı olsun İrlandalı Turist!
Seninle karşılaştığım yerde alnından öpeceğim İrlandalı Turist!

23 Mayıs 2014

Eşek

Malum, gündemin hava durumundan bile daha çabuk değiştiği, dünyanın gündem cenneti ülkesinde bugün de gündemde Eşek var. Sosyal medyada da insanlar konuşup duruyorlar. Vatandaşın biri, "Ya bu ülkede Eşek gibi sessizce yaşayacaksınız, ya da defolup gideceksiniz," demiş. Tam olarak kimi kastettiğini de bilmiyorum ama kastettikleri de bu ülkenin insanları. İlgili haber şurada.
.

Ben ve Eşşe'oğlu Eşek. Yıl 2010.
Benim bu dünyada en sevdiğim üç-beş hayvandan biridir Eşek. Kendisine saygım da vardır. Bakın, adını da büyük harfle başlatıyorum. İnsanlığa bunca hizmetleri dokunmuş bir hayvana saygı duymayan insan bence dürüst değildir. Çocukken atlara binmişliğim çoktur ama eşeklere binmişliğim atlarınkinin belki beş katıdır. İlkokuldaki tüm yaz tatillerimi eşeklerin sırtında geçirdim desem hiç de abartmış olmam. Eşeklere saygım biraz da buradan kaynaklanıyor. Ben şahsen Eşeğin toynağına verdiğim değeri bazı insanların suratına vermem, açık söyleyeyim. Bir Eşekten belki çok yüce bir varlık çıkmaz, ama hiçbir zaman da alçalmaz Eşek. Kısacası, Eşek her zaman Eşektir. Peki ya insan... Her zaman insan mıdır?

30 Mart 2014

Oy ver

Oy, bireyin vicdanıdır. Benim bir tek oyumla ne değişir ki, demek acizliktir. Kime verecekseniz verin, mutlaka oy verin.

25 Mart 2014

Bir demokrasi hikâyesi

Benim sınıfın başkanı bugün istifa etti. Haliyle yeni başkan seçmemiz gerekti. Derhal işe koyulduk ve demokrasi tarihinin en hızlı seçimini yaptık. Önce sınıf önünde bir kez daha başkana istifa edip etmediğini sordum, evet ediyorum, dedi. Nedenini sordum, herhangi bir neden göstermedi, sadece artık başkan olmak istemediğini söyledi. İyi dedik. 

Başkan olmak isteyen var mı, diye sordum, dört kişi hariç herkes parmak kaldırdı. Öğrenciler adayları tahtaya kaldıracağımı ya da adlarını yazacağımı beklerken ben tam aksini yaptım. Aday olmayan dört kişiyi çıkardım. "Herkes doğal olarak kendisine oy vereceğine göre, siz dördünüz, bütün bu adayların arasından başkan olmasını istediğinizi kâğıda yazıp bana verin," dedim. Dediğimi yaptılar. Elif, Fırat, Sinem ve Şiyar birer oy aldılar. Böylece yirmi altı olan aday sayısı bir dakika içinde dörde inmiş oldu. Bunun bir ön seçim olduğunu, şimdi herkesin bu dört aday için bir daha oy kullanacağını söyledim. Aradan oy kullanmak istemediğini belirten birkaç ses de yükseldi, ama ben oy kullanmanın zorunlu olduğunu, bununla beraber herhangi bir adaya oy vermenin zorunlu olmadığını, dileyenin çekimser oy kullanma hakkına sahip olduğunu dile getirdim. 

Seçim başladı. Bir dakika içinde herkes defterinden yırttığı bir parça kâğıda oyunu kullanarak masama getirdi. Oyları saymaya başladım. Fırat'la Şiyar başbaşa gidiyorlarken öğrencilerden biri, "Hocam, birden fazla oy kullananlar var," dedi. Hiç düşünmemiştim bunu. Kâğıtları saydım, hakikaten de sınıfın hazır mevcudundan fazla oy çıktı, hepsini çöpe attım. Oracıkta seçimi iptal edip yenilenmesine karar verdim. Tam o sırada kapı çalındı, içeriye başka sınıfa gidip deneme sınavına girmiş olan beş öğrenci girdi. Onlardan biri, ben de aday olmak istiyorum, deyince her şeyi baştan almak zorunda kaldık.

Bir kez daha aday olmak isteyenleri sordum. Az önceki kadar çok olmasa da yine aday bolluğu yaşandı. İşin ilginç tarafı, biraz önce istifa eden başkan da aday oldu yeniden. Bu arada az önce mükerrer oy kullananlardan birinin Ömer olduğunu tespit etmiştim, o da aday olmak isteyince söz konusu davranışı yüzünden adaylığını kabul etmedim. Yine aday olmayanların oyuyla bir ön seçim yaptırdım. Buna göre hiç oy alamayan adaylar doğal olarak elendiler, birer oy alanları da ben eledim. Birden çok oy alan sırasıyla Şiyar, Yeşim ve Fırat da aday oldular.

Yeniden oylama başladı. Oylar kullanıldı. Bu kez kimse fazladan oy kullanmasın diye teker teker kendim topladım kâğıtları. Sayım başladı. İlk oylar hep Şiyar'a çıktı. Ardından Yeşim atağa kalktı, bir ara Şiyar'ı geçtiyse de yine gerisine düştü. İşe bakın ki daha üç dakika önceki seçimde onun üstünde oy alan Fırat üç oyda kaldı. Beş tane çekimser, bir tane de çekimsel oy çıktı. Kâğıtların birinden de Akın adı çıkınca aday olmayan Akın'ın kendisine oy verdiği anlaşıldı. Sonuç olarak Şiyar başkan, Yeşim de başkan yardımcısı oldu.

24 Mart 2014

Bir günün girdisi çıktısı

Pazar.

At.'ın telefonuyla uyanıyorum. Gözlerim uykulu. Cevap vermeye yeltenene kadar kesiliyor ses. Hem kalkmak istiyorum hem kalkmamak. Kendimle biraz tartışıyorum bunu. Sonunda yataktan çıkıp kitaplıktan iki kitap alıp yine yatağa giriyorum. İkisi de şiir kitabı. Birini açıp uzun bir şiiri okumaya başlıyorum. Şiir bitince gene çıkıyorum yataktan. Öbüründen hiç okumuyorum nedense, niye aldıysam? Kitapları yerlerine koyuyorum.

Bilgisayarı açıyorum. Dün okuyup çok beğendiğim bir kısa öyküyü yazmaya başlıyorum; blogda yayımlayacağım. Bu sırada Ma. arıyor. Nerede olup ne yaptığımı soruyor: 
"Evdeyim, oturuyorum." 

Ben de ona aynısını soruyorum:
"Çarşıdayım, yemek yiyorum." 
"Ben daha kahvaltı etmedim, sen yemek yiyorsun..."
"Karnım acıktı nedense. Çıkacak mısın?"
"Evet, çıkacağım."
"İyi, gel bir yerlerde oturalım."
"Olur, gelirim."
"Tamam, gelince ararsın."

Öyküyü bilgisayara geçirip salona geçiyorum. Balkona çıkıyorum. Hava çok güzel. Havanın ille de pazar günü güzel olması gerekiyor. Bugün tam da öyle. İçeriye geçiyorum yine. Kahvaltı sofrası hazır. Oturup yemeye başlıyorum. Kahvaltı bitince odaya geçiyorum. Elime dün başladığım kitabımı alıyorum. İki gün içinde bitirmem gerek. Ama hiç okuyasım yok nedense. Hayret, ilkbaharlarda iyi okurum oysa! O anda At. yine telefon ediyor. Bu kez cevaplıyorum:
"Alo..."
"Neredesin?"
"Evdeyim. Sen?"
"Çarşıdayım. Ne yapıyorsun?"
"Kahvaltı ettim."
"Sanki hâlâ kahvaltı ediyorsun?"
"Yok, kalktım ama çayım elimde, içiyorum."
"Hmm... Ne zaman çıkacaksın?"
"Fazla işim yok, birazdan çıkarım."
"Tamam, gelince ararsın."
"Peki."

Tıraş oluyorum. Üstümü giyinip çıkıyorum. At.'ı arıyorum:
"Neredesin?"
"Filan yerdeyim."
"Tamam, geliyorum. Kimin sesi o gelen?"
"Fa.'nın."
"Hangi Fa.?"
"Tanıdığın kaç Fa. var ki?"
"Çook."

Gülüyor. Sahiden de Fa. adında tanıdığım çok kişi var. "Amcam Fa." diyor. "Haa..." deyip geçiyorum ben de, amcası Fa.'yı tanıyormuşum gibi. 

Filan yere varıyorum. Bakıyorum amcam dediği Fa.'yı tanıyorum, geçen yıl tanışmıştık, adını unutmuşum ama. O kadar yontulmamış biri ki, geçen yıl on dakika aynı masada oturmak ondan nefret etmeme yetmişti. Mecbur, oturuyorum masaya. Yine aynı yontulmamışlığını sürdürüyor. Hemencecik belli oluyor bu. Bazen olur böyle şeyler; çok sevdiğimiz bir arkadaşımızın arkadaşı nefret ettiğimiz biri olabiliyor. Sahiden de At.'ı çok severim. İyi bir arkadaştır. Ama işte, onun bu arkadaşı Fa. olmasa ne güzel olurdu. İçimden, "Nereden buluyorsun bunları," diye kızıyorum At.'a. Yirmi dakika kadar oturuyorum. Fa.'nın telefonu çalıyor. "Filan yerdeyiz," deyip kapatıyor telefonu. Biraz sonra Yu. geliyor. Selam verip oturuyor. Yu. ile pek muhabbetimiz yok ama orada burada karşılaşınca ayaküstü selamlaşır, hal hatır sorarız birbirimize, iyi bir arkadaştır o da. O geldikten sonra da on dakika kadar oturuyorum. Keyifsiz olduğumu fark ediyor. Hiç konuşmadığımı soruyor. Kaçamak bir yanıt veriyorum. Halbuki, sevmediğim birinin masasında oturunca böyleyimdir, konuşmak istemem. Ağzımdan çıkan kelimelerin kirlendiğini düşünürüm, ne yapayım? 

"Ben kalkayım," diyorum, "arkadaşlar bekliyor." Kalkıyorum. Ellerini sıkıp ayrılıyorum oradan. Ma.'yı arıyorum:
"Neredesin?"
"Yemek yiyoruz."
"Senle kim?"
"Benle Si."
"Oğlum, sen daha iki saat olmadı yemek yiyeli..."
"Bu aralar karnım acıkıyor ha bire..."
"İyi, size afiyet olsun. Ben falan kafeye gidiyorum, oraya gelin."
"Tamam."

Falan kafe hemen şurası. Gidiyorum. Geçen gün ödünç aldığım dergiyi verip teşekkür ediyorum. Buraya edebiyat dergileri gelir. Abone olmuşlar. Ama bugüne değin benden başka okuyanlarını görmedim, ayıptır söylemesi. Oturuyorum. Garson Me. gelip "Hoş geldiniz hocam, ne alırsınız," diye soruyor. Hep buraya geldiğim için tanışıyoruz. Çok efendi, işini hakkıyla yapan bir garson. "Arkadaşlar gelecek, gelsinler sonra," diyorum. "Peki," deyip gidiyor. Not defterimi çıkarıp işte tam da bu yazdıklarımı yazmaya başlıyorum. Çok geçmiyor Ma. ile Si. geliyorlar. "Bir tavla atalım mı," diye keyifle soruyor Ma. "Atalım," diyorum. Garson Me.'yi çağırıp çayla tavla istiyoruz. Hemen yan masadaki tavlayı bize getirip çayları almaya gidiyor. Biz Ma. ile tavlaya başlıyoruz, Si. de öğrencilerine aldığı kitapları açıp incelemeye başlıyor. Ma. da iyi oynuyor ama ben kazanıyorum oyunu, 5-4. Başta da kendisine söylemiştim kazanacağımı. Bu kez Si. geçiyor karşıma. Çok acemi. Satranç oynarcasına oynuyor tavlayı, çok düşünüyor. Bu durum benim oyuna yoğunlaşmamı zorlaştırıyor, ama yine de 5-1 yeniyorum onu. Tavlayı kapatıp oradan buradan konuşuyoruz üç-beş dakika. O sırada Be. arıyor. Hafta içi sözleşmiştik birkaç arkadaş, oturup kahve içmeye. Nerede olduğumu soruyor. Falan yerde olduğumu söylüyorum. "Oraya gelelim o zaman," diyor. "Burada boş masa yok, gelmeyin," diyorum ben de. "O halde Filanca yere gidelim," diyor. "Tamam," diyorum, "siz geçin, ben geliyorum."

Kalkıyoruz. Ma. ile Si. sahile gideceklerini söyleyip ayrılıyorlar. Ben de Filanca yere gidiyorum. Arkadaşlarım Be., Eb. ve Fa. (bu Fa. yukarıda adı geçen Fa. değil, bir başkası) oturmuşlar. Selam verip oturuyorum ben de. Fa. ve Eb.'le aynı okulda çalışıyoruz, hafta içi her gün görüşüyoruz, Be. ile görüşmeyeliyse epey olmuş. Konuşmaya başlıyoruz. Dostlarla konuşmak güzel geliyor. Biraz sonra Ga. da geliyor. Onun geleceğinden haberim yoktu, Be. çağırmış. O da iyi bir arkadaştır. Bu Filanca kafe benim hemen hiç gelmediğim bir yer. Hizmeti hiç iyi değil. Çay da beğenilmiyor. "Kalkıp başka yere gidelim," önerisi hemencecik kabul görüyor ve kalkılıyor.

Falanca yere gidiyoruz. Çaylarımızı, pastalarımızı alıp üst kata çıkıyoruz. İki saati geçkin, güzel, tadında bir muhabbet başlıyor. Oradan girip buradan çıkıyor, pek çok şey konuşuyoruz. Hava kararmaya yüz tutmuşken kalkalım diyoruz. Kalkmadan tuvalete gideyim diyorum. Ama tuvaletin kapısına temizlik var uyarısı koymuşlar. İçeride onca müşteri oturuyorken temizlik yapacak başka zaman bulamamışlar demek ki. 

Çıkıyoruz. Ga. kardeşini çağırmış, arabasıyla alıyor dördünü, "Seni de bırakalım," diyorlar ama ben tam ters yöne gidiyorum. Tokalaşıp ayrılıyoruz. Hastane az ileride, acil servisinin tuvaletine girip çıkıyorum. Yolumun üstünde bir dükkâna girip iki çift çorap alıyorum ve eve doğru yollanıyorum.

20 Mart 2014

Serçelerin günü

Sabah kalktığımda yerde bir diz boyu kar olduğunu gördüm. Oynamak için hemen dışarı fırladım. Belki kardanadam da yapardım. Çok küçüktüm. Karda oynamayı seven çocuklar hiç üşümezler. Hiç üşümezdim sahiden. Kendimi sırtüstü, kol ve bacaklar açık, karların üstüne bıraktım. Sonra kalkıp fotoğrafıma baktım, evet, biz buna fotoğraf çektirmek diyorduk. Yerde bıraktığım iz beni eğlendirmişti. Bir kez daha yapmak istedim. Yine kendimi karın yumuşaklığına bıraktım. Sırtüstü. İşte o anda direkten bizim eve giden elektrik telinin üstünde bir dünya serçe kuşu gördüm. Hepsi benim olsa, diye geçirdim içimden. Geçirmekle de aklıma bir hinlik geldi. Bütün o kuşları yakalayacaktım.

Derhal işe koyuldum. Yarısını tandırhane, yarısını odunluk olarak kullandığımız bir yer vardı, hemen evimizin önünde. Kapısını açıp içeri girdim. Pencereyi kapattım. Oradan çıkıp kümese yöneldim. Tavukları dışarı saldım. Yerdeki karı görünce onlar da şaşırdılar. Koşuşup geldiler ve odunluğun içine doluştular. Ben de girdim içeri. Tavuklara yem olarak kullandığımız buğday torbasının ağzını açıp elimi içine daldırdım. Bir avuç getirip önlerine döktüm. Büyük bir iştahla gagalamaya başladılar. Bunu gören kuşlar tellerin üstünde heyecanlandılar. Onların da karnı açtı çünkü. Kar her yeri kapatmıştı, yiyecek bir şeycikleri yoktu. Açlıklarını nasıl gidereceklerini düşünüyorlardı.
.
Bir ip dolanmıştı ayağına ve ağaca takılmıştı.
Çırpınıp duruyordu garibim. O sırada ben de
elimde makinem, tarihi bir mekânın fotoğrafını
 çekiyordum. Çözdüm, fotoğrafını çekip
bıraktım. Sevinci görülmeye değerdi. (2007).
Odunluğun kapısının arkasına saklandım. Ben gözden kaybolur olmaz serçeler gelip tavukların arasına karıştılar. Birkaç saniye içinde onlarca kuş birikti önümde. Zavallılar, o kadar acıkmışlardı ki beni fark etmiyorlardı. O sırada ben yaptım yapacağımı. Kapıyı birden kapadım. Kapamamla içeride bir hengâmedir koptu. Paniğe kapılan serçeler uçuşmaya başladılar. Tavuklar da boş durmadılar tabii, bir yandan gıdaklayıp bir yandan birbirlerini ezmeye koyuldular, ortalığı büyük bir velveleye verirken tozu da dumana kattılar. Korkuyla uçuşup duran kuşlar havada bir iki dönüp durduktan sonra pencereye yöneldiler. Kapalı olduğunu görünce korkuları daha da arttı. Benimse elim ayağım birbirine dolanmıştı. Kuşların çokluğundan hangisini yakalamaya çalışacağımı bilemiyordum. Tek bir kuş olsa belki hiç heyecanlanmayacaktım. Oysa şimdi o kadar çok kuşum vardı ki sayısını bile bilmiyordum. Bu da beni fazlasıyla heyecanlandırıyordu. Ne yapacağımı düşünürken kuşların hızla azaldığını gördüm. O da ne! Tandırhanenin bacasını kapatmayı unutmuştum. Kuşlardan birinin bacayı görüp kendini dışarı atmasıyla hepsi birbirlerinin ardı sıra, dışarıya doğru çekilen bir ip misali kaçıp kurtuldular. Tekini yakalamayı başaramamıştım.

Bütün olup biten bir dakika sürmemişti. Kuşlar gittikten sonra yerimde kalakaldım. Tavuklar da sakinleştiler. Ortalık duruldu. Hayıflandım. Daha demin onca kuşum varken şimdi bir tane bile yoktu. Çaresiz, dışarı çıktım.
***
Üstünden hiç geçmemişse yirmi beş yıl geçmiştir. O gün korkuttuğum onca serçenin hepsi muhtemelen çoktan ölmüştür. Umarım mutlu bir yaşam sürmüşlerdir.

***

Facebook'ta gördüm, Atlas Dergisi paylaşmış; Doğa Derneği'nin hazırladığı bir afiş, bugün Dünya Serçe Günü'ymüş. Bu dünyada serçelerin de bir günü olduğunu şimdi, şuracıkta öğrendim. Bir yandan tuhaf geliyor insana, bir yandan olağan. Bir yandan da seviniyor insan elbette. Tuhaf geliyor, çünkü dünya o kadar "insanlaştırılmış" ki, geriye kalan her şey; dağlar, denizler, ormanlar, türlü türlü hayvanlar, başrolünde insanın bulunduğu bir filmde birer figüran olarak bile kabul görmüyorlar. Bugünkü dünyaya kocaman bir insan portresi dersek, ne yazık ki doğa bu portrenin arkaplanındaki belirsiz karaltılardan başka bir şey değil. İşte böyle bir ortamda, Dünya Serçe Günü adlı bir günün de olduğunu bilmek ister istemez biraz tuhaf geliyor. Öte yandan, dediğim gibi, olağan da görünüyor. Şu günü, bu günü, bilmem ne saçmalıklar günü gibi bin bir çeşit günün olduğu bir zamanda varsın serçelerin de bir günü olsun. Ve elbette bu çok sevindirici bir şey. İnsanlarla ilintili özel günlerin hep yapmacıklı bir tarafları olur, yığınlara para harcatmak için yapılan reklamlardaki yalancı duygusallıklar falan örneğin... Oysa serçelerin gününde kime, neyin reklamını yapacaksın? Bundan dolayı serçelerin günü gerçekten özel bir gün. Balıkların günü de olsa keşke. Belki de vardır.

Sunay Akın'dan bir şiirle bitirelim:
.
via
Serçe

Ayak izleri
ki görülmez
kar kelimesinin
geçtiği her şiirde
yiyecek arayan
serçenin

26 Aralık 2013

800

Nasıl ki bazı şeyler, siz farkında olun ya da olmayın, ama yavaş yavaş, ama aniden, hayatınızdan silinip giderler, bazı şeyler de aynen o şekilde hayatınıza girerler. Silinip gidenleri, onlar her ne iseler, bir zaman sonra unutursunuz. Olur da bir gün onları hatırlatan bir şeylerle karşılaşırsanız ya özlemle iç geçirirsiniz, ya da unutarak ne iyi etmiş olduğunuzu içinizden geçirirsiniz. Bir de hayatınıza bir yerden sonra giren şeyler vardır. Onların bir zaman sonra hayatınızda ne denli yer edindiğini de ancak bazı belirtiler aracılığıyla görebilirsiniz. Tıpkı benim de sekiz yüzüncü bu kayıt aracılığıyla bu blogun hayatımda ne denli yer edindiğini gördüğüm gibi.

Evet, fazla uzatmayayım, bu blogda yayımlanan 800. kayıttı bu okuduğunuz. Böyle sürerse önümüzdeki yaz 1000. kayıtla ilgili de bir şeyler yazacağım. Hatta o vesileyle size kitap mitap da dağıtacağım, bekleyin siz. :)

19 Aralık 2013

Kara kış

Akşamüzeri arkadaşlardaydım. Saat sekizi biraz geçiyordu, kalkıp eve geldim. Bir km. kadar yürüdüm. Eve vardığımda kapıda botlarımı çıkarmaya yeltendim haliyle, ama o da ne, çıkaramadım, çünkü bağcıkları donmuştu. Uzatmaya hiç gerek yok, son on yıldır hiç böyle kış görmemiştim, berisini pek hatırlamıyorum zaten.

6 Ağustos 2013

Bayram

Merak ettiğim bir konu var: "Nerede o eski bayramlar," sözü çoluk çocuk herkesin ağzında sakız olmuş ya, o eskiden de var mıydı acaba? Misal, yüz yıl önce de böyle derler miydi, yoksa o da şu son yirmi yılda mı çıktı?

Yaşını başını almış insanların bu sözü söylemelerinde anlaşılmayacak bir şey yok, hadi orta yaşlıların da söylemesine ses çıkarmayalım, ama artık iş iyice zıvanadan çıktı, bakıyorsunuz daha yavruluktan bile çıkamamış olanlar da artık, nerede o eski bayramlar, diyorlar. İç geçirerek söylüyorlar üstelik. Sorun nerede? Bilen varsa bir adım öne gelsin.

31 Temmuz 2013

Bir Ramazan Yazısı

Konu dindarlık olunca mangalda kül bırakmayanların dine nasıl baktığını anlamamız için ramazan aslında büyük bir fırsat. Misal, ramazanda herkes, oruç tutuyor musun, diye sorar, ama herhangi bir zaman, namaz kılıyor musun, diye sorana zor rastlanır. Kendimden örnek vereyim, bana da oruç tutup tutmadığıma dair ramazan boyunca onlarca kez soruluyor ama annem-babam dışında bugüne dek namaz kılıyor musun, diye soran tek bir insana rastlamadım, oysa dinde namaz oruçtan katbekat daha önemlidir, ben söylemiyorum, dinin kendisi söylüyor bunu. 

Geçmişte, ramazanda oruç tutmadığı için öldürülenler oldu, peki, namaz kılmadığı için öldürülen tek bir kimse duydunuz mu? Duymamışsınızdır. Bundan çıkan sonuç olabildiğince açık, olabildiğince seçik: Aşırı dindar görünenler aslında dinsizlerin ta kendisi. Tutarlılık yok çünkü. Oruç ayında dışarıda yiyip içtiğin için seni öldüren adam, misal, bir cuma günü namaz saatinde camide değil de sokakta olduğun için seni oracıkta öldürmeli, değil mi? Böyle yapınca, en azından tutarlı davranmış olur. Halbuki, mesele çok farklı, hem de çok. Üstelik de derin. 

Namaz kulla Allah arasında geçen bir ibadettir. Falankesin namaz kılıp kılmaması filankesi hiç mi hiç ilgilendirmez, onun sınırlarına bile girmez. Dolayısıyla da, namaz dinin direği de olsa, en önemli ibadeti de olsa bir şey değişmez, toplumun en dindarı bile son hesaplaşmada, ister kıl ister kılma bana ne, gözüyle bakar. Ama oruç öyle mi? Falankesin oruç tutmaması filankese de dokunur, onun sınırlarına girer. Çünkü falankesin karnı açtır, filankes yiyip içince de onun iştahı kabarır, yani iş gelip mideye dayanır. Peki, Allah demiyor mu, önemli olan aç kalmak değil, nefsi terbiye etmek. 

Bana kalırsa, dindar bir toplumda, –ama hakiki bir dindarlıktan söz ediyorum– insanlar rahatça yiyip içebilmeli. Ya da tersine çevirip şöyle diyelim, en dindar toplum, insanların oruç ayında rahatça yiyip içebildiği toplumdur. Çünkü o zaman nefislerin ne denli terbiye edildiği ortaya çıkar ve böylece dindarlığın da ne denli sahici olduğu görülür. 

Senin için hava hoş, diyenler çıkabilir tabii. Hayır, hiç de öyle değil, yıllardır oruç tutarım ve ister inanın, ister inanmayın, ramazanda çarşı pazarda açıkça yiyip içen birini görünce mutlu olurum, oruçlulara saygı duymuyor oluşunu da o an bir yana bırakırım, toplumun anlayış bakımından belli bir seviyeye geldiğinin göstergesidir bu çünkü. 

Bu ülkede insanların %99'unun müslüman olduğu birileri için her zaman iftihar konusu oldu. Nicelikle nitelik arasındaki derin ayrımı görememiş olmak da ayrı bir trajedi. "Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir," diyen bir dine inandığını söyleyenler, sormadan etmeden, üstelik de "Allahu Ekber!" diye bağırarak insanların başını kesiyorlar. "Yakarak öldürmek ancak Allah'a aittir," diyen bir dine inandıklarını söyleyenler Sivas'ta bir otele kıstırdıkları onlarca masum insanı yakmaktan geri durmuyorlar. Allah'ın bildiğini kuldan niye saklayayım, bu insanlarla aynı dini paylaştığım için utanıyorum. Gerçi onların herhangi bir dinden olamayacaklarına inancım tam, o konuda rahatım ama nüfus cüzdanımızda aynı dinin adının yazıyor olması bile beni rahatsız ediyor.

15 Temmuz 2013

Hayatımız Sınav

Yaşanmış olaydır:

KPSS'ye girecek olan Sezgin, Van Üniversitesi Eğitim Fakültesi'nin kapısına gelir. Kapıdaki polislerden biri üstünü arar. Cebinde bozuk para vardır. Polis bunların içeri alınamayacağını, şu köşedeki emanetçiye bırakabileceğini söyler. Sezgin emanetçiye yönelir. Cebinde üç tane bir liralık vardır, onu da dolmuş parası olarak almıştır, teslim edip içeri girer. Sınav bitince yine emanetçiye gelir, emanetçi bir lira uzatır kendisine. Şaşkın bir bakışla adama bakar Sezgin. Adam, "abi emanet ücreti zaten iki lira," der. 


Bilen biliyor, ÖSYM'nin enteresan bir uygulaması var artık, içeriye kağıt para hariç hiçbir şey sokamıyor sınava girecek kişi. Kol saati, yüzük, bilezik, toka, bozuk para, kalem, aklınıza ne gelirse. 


İnsanın hınzır aklına geliyor ister istemez, bozuk parayla kopya çekmeyi becerebilen bir kimse kemerle hayli hayli çeker. Öyle ya, kemer serbest, adamın pantolonundaki kemeri de çıkaracak değil ya. Sonra, efendime söyleyeyim, gömleğin düğmesi var, yüzükle kopya çekebilen biri düğmeyle de çekebilir, değil mi? O yine bir şey değil, ayakkabı serbest ayakkabı. Sınav salonuna ayakkabıyla girilebiliyor.  


ÖSYM'nin insanlara yaptığına bak. Madem kapıya onlarca polis dikiyorsun be kardeşim, polislerden biri de insanların emanetini alsın, çok mu zor.

1 Haziran 2013

Ave Junius*

Her şey birdenbire oluveriyor. Üzerinde yaşadığımız gezegen hiç yorulmadan, dur durak bilmeden, bıkmadan usanmadan gidip geliyor. 

Biz insanlar yeryüzüne gelir gelmez kadim bir ses şöyle fısıldar kulağımıza: "Ayağa kalk, önünde sonsuzluk var!" Nasıl da özgür hissederiz kendimizi. Oysaki dünya dönüp duruyor; durmadan dönen bir yerde insan özgür olabilir mi hiç? Hepimiz tutsağıyız bu dünyanın, sonsuzluk yoktur burada, özgürlük düşüncesini de başka yerden getirmişizdir zaten, nereden geldiysek oradan. 


Ne denli çabuk oluyor her şey. Daha dün kış değil miydi? Nereden çıkıverdi şu güneş? Ne ara yeşillere büründü şu kavak ağacı? Nasıl da neşeli bahçedeki sığırcık kuşları. Her yıl yeni bir ev yapmak hiç zoruna gitmiyor yaşlı karganın. Kedi Ramazan'a özeniyor insan: Nasıl bu kadar mutlu olabilir bir kedi? İki yüz yıl yaşayabiliyormuş bir karga: Ne düşünüyorlardır bizim için, içleri sızlıyor mudur? Kargalar ev bark yaparken doğaya hiç zarar vermezler. Kedi Ramazan mutlu olmak için doğayı katletmeye gereksinim duymaz.


Bugün haziran, ha duvara iç açıcı bir tablo asmışsın, ha pencerenin önünü kapatmış ağaçlar.



* Selam haziran.

9 Mayıs 2013

Paralel Cennetler

Bir arkadaş sormuş: 
Hocam, şimdi cennette herkesin her istediği olacak ya, ben ve bir arkadaşım, diyelim cennette şut çekmece oynuyoruz. Ben çektiğim şutun gol olmasını istiyorum, kaledeki arkadaşımsa şutumu kurtarmak istiyor. So what? 
Adam böylesi zeka parıltılı bir soru sormuş, şimdi bir yanıt vermek icap eder, dedim ve düşünmeye koyuldum. Allah'tan felsefe var ve kıyısından köşesinden de olsa felsefe okumuşluğumuz var. Fazla düşünmeme gerek kalmadı, birden aklıma paralel evrenler meselesi geldi, nereden geldiyse. Paralel evren, bilenler bilir, bilmeyenler Google üstadımıza sorabilir, felsefeden edebiyata, fizikten kozmolojiye pek çok alanda konuşulan bir teori. Halihazırda içinde yaşadığımız dünyanın yanında başka dünyaların da var olabileceğini ileri süren bir teori. Çok genel oldu ama, dediğim gibi, isteyen arayıp detaylarını okuyabilir. 

Soru bana oldukça mantıklı göründü. Cennette herkesin her istediği olacak, diyor kutsal kitaplar. Sahiden, nasıl olacak bu iş? İşte, burada naçizane benim "teorim" devreye giriyor: Paralel cennetler teorisi. :) 

Arkadaşımın örneğini biraz genişleterek gidelim. Diyelim ki futbol oynanıyor, her iki takım da kazanmak istiyor, Aristoteles mantığına göreyse aynı maçı her iki rakibin birden kazanması mümkün değil, sonuçta ne olacak peki? Paralel cennetler teorisine göre her iki takım da maçı kazanır, yani istediğini elde eder. Aynı anda oynanan o maç gerçekte tek bir maçtır ama birden fazla evrende/cennette cereyan eder. Anlaşılabiliyor muyum acaba, bir olay aynı anda birden fazla yerde geçer. (İyisi mi fazla kaçırmadan burada keseyim). Nasıl teori ama?

6 Mayıs 2013

Riyakarlık

Bu sabah çok "keyifli" bir sohbete kulak misafiri oldum. Minibüse bindim ve sondan bir önceki boş koltuğa geçip oturdum. Arkamdakiler memleket meseleleri üzerinde, alçak sesle ama hararetli mi hararetli tartışıyorlardı. Tartışma, koltuktaki üç kişiden ikisi arasındaydı. 

Kahramanlarımızdan biri koyu Milli Görüşçü, sürekli Erbakan döneminden dem vuruyor, ülkenin o zaman ne kadar iyi, adil, dürüst yönetildiğinden falan söz ediyor, şimdiki hükümeti, Erdoğan'ı falan eleştiriyor. Diğeri de, doğrudan Erdoğancı görünmemekle beraber şimdiki bazı politikaları destekliyor, ama çoğunlukla yaptığı bu değil, Erbakancı'nın söylediklerine itiraz etmek.

Milli Görüşçü ezbere konuşuyor, şu şöyle, bu böyle... Bildiği bir şey yok. Rastgele karanlığa sıkıyor. Birkaç kalıplaşmış şey var kafatasının içinde, onları sayıp döküyor. Allah bizi bu zihniyetten korusun. Allah bu zihniyeti düşmanıma vermesin. Hakikaten zor iş, bildiğiniz körlük. Hatta, ne bildiğiniz körlüğü, ben gözü görmediği halde sağ salim insanlardan daha düzgün yürüyen insanlar gördüm. Göz körlüğünde bir şey yok, ama bazı insanlarda beyin körlüğü var, onların durumuna çare de yok.  

Bir ara faizden açılıyor söz. Beriki, "Erbakan hocamız döneminde faiz maiz yoktu, havuz sistemi vardı," diyor, "fırsat vermediler, verselerdi, Erbakan Hoca bütün bankaları kapatacaktı," diye de ekliyor. Ötekiyse cevabı oturtuyor: "Nerede faiz yoktu yahu, İmar Bankası o zamanlar faizin anasını ağlatıyordu."

Söz İsrail'e geliyor. İsrail'in Türkiye'den dilediği özüre, gizli emellerine, bizi yakında bilmem ne edeceğine, gizli dünya devletine falan girip girip çıkıyor bu iki arkadaş. Oradan, içimizdeki kafirlere geçiyorlar, her zamanki gibi Yahudilere dayandırıyor Milli Görüşçü, diğeri daha ılımlı, eğer ortada bir sorun varsa, kaynağını biraz da kendi içimizde aramak lazım, yollu bir şeyler söylüyor, ayrıca, "senin o Yahudi, kafir dediğin insanlar da bu ülkenin vatandaşı," diyor, o böyle deyince muhatabı hızını alamıyor, "İslam ülkesi abi burası, defolup gitsinler," diyor. Al sana hoşgörü. 

Benim her zaman söylediğim bir şey var: Gerçek dindarlar sessizdirler. Din konusunda en çok sesi çıkan, en bağırıp çağıran, en kendini gösterenler en dinsizlerdir, bunu hiçbir zaman unutmayın. Siz bakmayın sabah akşam namaz kıldıklarına. Dindarlık sessizliktir. 

Bakınız, size bir şey söyleyeyim. Burası İslam ülkesi, defolup gitsinler, diyen kişinin bağlı olduğu Milli Görüş cemaatinin Almanya başta olmak üzere Avrupa ülkelerinde yüz binlerce takipçisi var. Bir Hristiyan, burası Hristiyan ülkesi, defolup gitsinler, dediğinde bunlar ne der acaba? Bir zamanlar, yine Milli Görüşçü olan bir arkadaşla konuşuyorduk. İmkanım olsa çekip yurtdışına gideceğimi, birkaç yıl dışarıda yaşamak istediğimi söylemiştim. O da bana, istersen seni hemen Amerika'ya gönderebilirim, demişti. Bunu nasıl yapacağını sorduğumda, cemaatle, yanıtını vermişti. Olaya bak, yerleşmeyi, paşa paşa yaşamayı bildikleri, diplomatik ilişkiler bile kurdukları, bütün imkânlarından yararlandıkları Amerika'ya kafir demekte beis görmezler. Keza Avrupa'ya. Riyakarlığın âlâsı.

Şunu da özellikle belirtmek istiyorum, burada konu Milli Görüşçü bu arkadaş olduğu için, yalnızca Milli Görüşçüleri eleştirdiğim sanılmasın, bildiğim pek çok grup, cemaat adı altında yapıyor bu riyakarlıkları. 

Konumuza dönelim. O iki arkadaşın tartışması devam ediyor. Minibüsten inmemize bir dakika kala, o ana kadar hiç konuşmamış olan üçüncü kişi söze giriyor, kendisi de bir cemaat mensubu, besbelli, ama hangi cemaatten emin değilim, "yahu hoca," diyor Milli Görüşçüye, "Kuran'ın kesin emridir, imam kimse ona uyacaksınız. Sen camiye gittiğinde, imam kim olursa olsun ona uymak zorundasın." Muhatabı, başka cami mi yok, demeye getiriyor, bu tekrarlıyor, üstüne basa basa, "Kuran söylüyor bunu kardeşim, ben söylemiyorum, devletin başındaki kişi, devletin imamıdır," diyor ve sürdürüyor, "bugün imam Recep Tayyip Erdoğan'dır, ona uyacaksın, bu kadar basit." İçimden, madem öyle, be hey riyakar, Ahmet Necdet Sezer döneminden niye o kadar "memnundunuz", Ecevit döneminden niye o kadar "hoşnuttunuz," diye geçiriyorum. Tartışmaya katılmıyorum, cahil cühelayla tartışma, boşunadır, demiş bilgeler.

3 Mayıs 2013

Heves

Blogu tıraş ettim. Dedim, mayıs ayına girerken bir değişiklik olsun, bahar geldi zira. Lakin, pek içime sinmedi bu yeni hali. Ama ziyanı yok, hele birkaç gün dursun böyle, değiştiririz yeniden. Çocukluğumda babam ne zaman, senin saçlar uzamış, gel biraz kısaltalım, derse, kaçar, saçlarımı kestirmek istemezdim, o da, kökü sende nasıl olsa oğlum, yine uzar, diyerek beni yatıştırmaya çalışırdı. Öyle de, heves dediğimiz şey var bir de. Heves zamana, dahası, o an'a bağlı bir şeydir. Her neyi elde etmek istiyorsan, hemen o anda elde etmek, neyin olmasını, neyin kalmasını da istiyorsan, yine o anda olup kalmasını istersin. 

İnsanın hevesi de, zaman geçtikçe gitgide azalmakta birçok konuda. Eskiden, mesela bundan beş altı yıl önce, o kadar sık değiştiriyordum ki blogumun imajını, deyiş yerindeyse oynuyordum onunla. Son yıllarda bir istikrar tutturdum, bakalım. :)

Yazıları bundan böyle daha büyük yazacağım, bu canlı örnekte de görüldüğü gibi. Ayrıca, birden fazla yazı tipi kullanacağım. Favorilerim Cambria, Georgia ve Helvetica. Renk olarak da artık bu rengi kullanacağım, önceleri hep siyah yazıyordum, zemin beyaz olunca siyah biraz göz yoruyor anlaşılan. 

İyi, tamam o zaman, daha sonra görüşürüz. 
;)     

2 Mayıs 2013

Düzen

(Her renk bir kişi olmak üzere:)
"Aa, falankes, yeni telefon almışsın?"
"He ya, aldık hocam."
"Eskisine ne oldu?"
"Çaldırdım ya, haberiniz yok mu?"
"Hadi ya, geçmiş olsun, haberim yoktu."
"Sağolun."
"Nedir o, es üç mü?"
"Yok, es iki bu."
"Es üçü filankes almış."
"Evet ya, gel sana satayım, diyordu dün. Dedim, ben ne yapayım es üçü, yakında es dört çıkacak."

Memleketin hali bu işte. Sonra da, yok efendim Amerika bizi şöyle yapacak, yok efendim Avrupa bizi böyle yapacak... Yok İsrail bizi gizli emellerine alet ediyor, yok İran bize şeriat getirtmeye çalışıyor... Yok şu yok bu, yok cart yok curt... Zilli de maşa darbuka.

Öğretmen odalarında eskiden kadın öğretmenlerin bir kısmı örgü örer, bir kısmı dolma-sarma muhabbeti yaparken, erkek öğretmenlerin de bir kısmı Posta gazetesi okur, bir kısmı da Fenerbahçe-Galatasaray muhabbeti yapardı. Şimdi devir değişti, artık "kutuplaşmalar" var. Kimi öğretmenler iPhone'cu, kimileri Samsung'cu, kimileriyse Blackberry'ci. Bir de internetten alışveriş modası var artık, kimisi Trendyol'cu, kimisi Limango'cu, kimisi bilmem neci. Kadını erkeği de kalmadı zaten, oh ne güzel, eşitlik geldi, yaşasın!

Kim ne derse desin... İmkânlar arttı, internette bilgi elinin altında, şimdiki çocuklar cin gibi... falan filan. Bir türlü eğitim-öğretimin daha iyiye gideceğine ikna olamıyorum.  

24 Nisan 2013

Ah Tamara Ah!

Geçen yıl çok iyi bir ekip olmuştuk. Deprem sonrasının yarattığı psikolojik havanın da katkısıyla dayanışmacı bir ruhun egemen olduğu bir ekip oluşturmuştuk. Ha bire geziyorduk. Üstelik de deprem telafisi için cumartesileri de okullar açık olmasına rağmen. Tek pazarımız vardı, onu da dolu dolu geçiriyorduk. Gezilecek yer vardır, iki kişiden fazla gittin mi bir tat alamazsın, ama gezilecek yer de vardır, olabildiğince kalabalık gideceksin ki gezdiğinden bir şey anlayasın. İşte, geçen yıl gezdiğimiz yerler hep de bu türdendi. Çoğuna önceden de gitmiş olmama rağmen geçen yılki kadar tat alamamıştım. Çok yer gezdik, kimine birkaç kez birden gittik. Bizim buralardan Van Kalesi, Erciş Balık BendiMuradiye Şelalesi, İshakpaşa Sarayı, Ahlat Selçuklu Mezarlığı; Güneydoğu taraflarından da Hasankeyf, Midyat, Mardin, Urfa, Diyarbakır.

Ve tabii ki Van Denizi'nin incisi Ahtamar Adası.

Geçen yıl tam da bu vakitler... Ahtamar'daydık. Arkadaşlardan biri, Tamara'nın efsanesinden dem vurarak, "kim karşıdan buraya kadar yüzmeyi göze alabilir yahu?" diye serzenişte bulundu. Yanıtlamak için atıldım: Aşık olan biri.

Sayfa başına git