11 Ağustos 2018

Ahlaki çöküntünün ekonomik çöküntüyü getirmesi haktır

Ahlak, vicdan, namus, şeref, haysiyet ve daha pek çok şey büyük değer kaybederken bir avuç insan dışında kimseden ses çıkmadı, çıkmıyor. Para değer kaybederken ise ülkenin ana gündem meselesi oluveriyor.

Herkes Türk lirasının dolar karşısında yaşadığı tarihi değer kaybını konuşuyor. Tabii, ileri derecede cahil bir toplum söz konusu olduğu için yalnızca dolar ve avro olduğu sanılıyor ama TL şu anda yüzü aşkın para birimi karşısında değer kaybediyor, o ayrı konu.

Ekonomi elbette önemlidir fakat kardeşim, insanı insan yapan değerlerin hiç mi önemi yok?

Demem o ki ahlaki, vicdani ve bilumum insani değerleri tepetaklak olmuş bir toplumun ekonomisinin de er geç tepetaklak olması zaten beklenen bir durum.

20 Temmuz 2016

Yüz seksen derece

İçinde yaşadığımız kültürün yaşam anlayışından mı, eğitim sisteminin yetersizliğinden mi, yoksa başka bir şeyden mi kaynaklanıyor, emin değilim, insanlığın hep ilerlediği, medeniyetin de kültürün de hep geliştiği yanılgısı içindeyizdir çoğu zaman. Hatta hemen her zaman. Son beş gündür içinde bulunduğumuz toplumsal delilik haline benzer durumlar bu düşüncenin gerçekten de bir yanılgı olduğunu hatırlatır bize. İnsanlığın birtakım gelişmeler kaydettiği doğru olmasına doğru, fakat büyük bir geri gidişin olduğu da su götürmez. Evet, bütün çıplaklığıyla ortada duran gerçek bu, insanlık her zaman ilerlemez, bazen de geriler. İşin bizim açımızdan olabildiğince acı tarafıysa şu ki Orta Doğu dedikleri coğrafyada nice zamandır gerileme, ilerlemenin önünde gidiyor. Çok önünde. Öbür Orta Doğu ülkeleriyle karşılaştırdıkta bizim daha iyi bir konumda bulunduğumuz her ne kadar hep söylenegelmişse de son tahlilde bir Orta Doğu ülkesiyiz. Doğru, bazıları öteden beri ısrarla kabul etmek istemese de aynı zamanda bir Avrupa ülkesiyiz, fakat bir Hollanda olmaktan epey bir uzak olduğumuz da gerçek.
***
Beş yılı aşkın bir süredir kapımızın önünde yanıp duran, bir türlü sönmeye yüz tutmayan Suriye ateşi bize ne anlatıyor acaba? Pek çoklarına hiçbir şey anlatmadığını düşünüyorum.
***
Nasıl bir bozuk ruh hali içinde yaşayan bir ülke olduğumuzun hakikaten farkında değiliz. İnsan olan için nasıl da acı bir durum!

Bir yanda kırk yıldır "Darbelere karşıyız," "Darbeciler yargılansın," diyenler, öbür yanda son beş gündür darbelere ve darbecilere ölüm naraları düzen, bırakın yargılanmalarını, idam edilmelerini isteyen, darbe zihniyetine kesinlikle karşı duran demokrasi tutkunları... Birbirlerinin yüz seksen derece karşısında olan insanlar değil miydi bunlar? Şimdi ne oldu da bir fikirde buluştular?

Yahu, henüz daha geçen yıl darbeci general Kenan Evren'in cenazesi için devlet töreni yapılan ülke burası değil miydi? Yoksa ben mi yanlış hatırlıyorum, Arjantin miydi? 

Ya bugün sabahlara değin en büyük kentlerinin meydanlarında demokrasi nöbeti tutulan ülke hangisi?

Peki, Kenan Evren'in hazırladığı darbe anayasasına yüzde 91,37 ile kabul oyu veren ülke hangisiydi? Hafızam beni yanıltmıyorsa Hindistan'dı, dimi? 

Bertolt Brecht yaşıyor olsaydı da şu ülkemiz için de bir şiir yazsaydı.

6 Mayıs 2013

Riyakarlık

Bu sabah çok "keyifli" bir sohbete kulak misafiri oldum. Minibüse bindim ve sondan bir önceki boş koltuğa geçip oturdum. Arkamdakiler memleket meseleleri üzerinde, alçak sesle ama hararetli mi hararetli tartışıyorlardı. Tartışma, koltuktaki üç kişiden ikisi arasındaydı. 

Kahramanlarımızdan biri koyu Milli Görüşçü, sürekli Erbakan döneminden dem vuruyor, ülkenin o zaman ne kadar iyi, adil, dürüst yönetildiğinden falan söz ediyor, şimdiki hükümeti, Erdoğan'ı falan eleştiriyor. Diğeri de, doğrudan Erdoğancı görünmemekle beraber şimdiki bazı politikaları destekliyor, ama çoğunlukla yaptığı bu değil, Erbakancı'nın söylediklerine itiraz etmek.

Milli Görüşçü ezbere konuşuyor, şu şöyle, bu böyle... Bildiği bir şey yok. Rastgele karanlığa sıkıyor. Birkaç kalıplaşmış şey var kafatasının içinde, onları sayıp döküyor. Allah bizi bu zihniyetten korusun. Allah bu zihniyeti düşmanıma vermesin. Hakikaten zor iş, bildiğiniz körlük. Hatta, ne bildiğiniz körlüğü, ben gözü görmediği halde sağ salim insanlardan daha düzgün yürüyen insanlar gördüm. Göz körlüğünde bir şey yok, ama bazı insanlarda beyin körlüğü var, onların durumuna çare de yok.  

Bir ara faizden açılıyor söz. Beriki, "Erbakan hocamız döneminde faiz maiz yoktu, havuz sistemi vardı," diyor, "fırsat vermediler, verselerdi, Erbakan Hoca bütün bankaları kapatacaktı," diye de ekliyor. Ötekiyse cevabı oturtuyor: "Nerede faiz yoktu yahu, İmar Bankası o zamanlar faizin anasını ağlatıyordu."

Söz İsrail'e geliyor. İsrail'in Türkiye'den dilediği özüre, gizli emellerine, bizi yakında bilmem ne edeceğine, gizli dünya devletine falan girip girip çıkıyor bu iki arkadaş. Oradan, içimizdeki kafirlere geçiyorlar, her zamanki gibi Yahudilere dayandırıyor Milli Görüşçü, diğeri daha ılımlı, eğer ortada bir sorun varsa, kaynağını biraz da kendi içimizde aramak lazım, yollu bir şeyler söylüyor, ayrıca, "senin o Yahudi, kafir dediğin insanlar da bu ülkenin vatandaşı," diyor, o böyle deyince muhatabı hızını alamıyor, "İslam ülkesi abi burası, defolup gitsinler," diyor. Al sana hoşgörü. 

Benim her zaman söylediğim bir şey var: Gerçek dindarlar sessizdirler. Din konusunda en çok sesi çıkan, en bağırıp çağıran, en kendini gösterenler en dinsizlerdir, bunu hiçbir zaman unutmayın. Siz bakmayın sabah akşam namaz kıldıklarına. Dindarlık sessizliktir. 

Bakınız, size bir şey söyleyeyim. Burası İslam ülkesi, defolup gitsinler, diyen kişinin bağlı olduğu Milli Görüş cemaatinin Almanya başta olmak üzere Avrupa ülkelerinde yüz binlerce takipçisi var. Bir Hristiyan, burası Hristiyan ülkesi, defolup gitsinler, dediğinde bunlar ne der acaba? Bir zamanlar, yine Milli Görüşçü olan bir arkadaşla konuşuyorduk. İmkanım olsa çekip yurtdışına gideceğimi, birkaç yıl dışarıda yaşamak istediğimi söylemiştim. O da bana, istersen seni hemen Amerika'ya gönderebilirim, demişti. Bunu nasıl yapacağını sorduğumda, cemaatle, yanıtını vermişti. Olaya bak, yerleşmeyi, paşa paşa yaşamayı bildikleri, diplomatik ilişkiler bile kurdukları, bütün imkânlarından yararlandıkları Amerika'ya kafir demekte beis görmezler. Keza Avrupa'ya. Riyakarlığın âlâsı.

Şunu da özellikle belirtmek istiyorum, burada konu Milli Görüşçü bu arkadaş olduğu için, yalnızca Milli Görüşçüleri eleştirdiğim sanılmasın, bildiğim pek çok grup, cemaat adı altında yapıyor bu riyakarlıkları. 

Konumuza dönelim. O iki arkadaşın tartışması devam ediyor. Minibüsten inmemize bir dakika kala, o ana kadar hiç konuşmamış olan üçüncü kişi söze giriyor, kendisi de bir cemaat mensubu, besbelli, ama hangi cemaatten emin değilim, "yahu hoca," diyor Milli Görüşçüye, "Kuran'ın kesin emridir, imam kimse ona uyacaksınız. Sen camiye gittiğinde, imam kim olursa olsun ona uymak zorundasın." Muhatabı, başka cami mi yok, demeye getiriyor, bu tekrarlıyor, üstüne basa basa, "Kuran söylüyor bunu kardeşim, ben söylemiyorum, devletin başındaki kişi, devletin imamıdır," diyor ve sürdürüyor, "bugün imam Recep Tayyip Erdoğan'dır, ona uyacaksın, bu kadar basit." İçimden, madem öyle, be hey riyakar, Ahmet Necdet Sezer döneminden niye o kadar "memnundunuz", Ecevit döneminden niye o kadar "hoşnuttunuz," diye geçiriyorum. Tartışmaya katılmıyorum, cahil cühelayla tartışma, boşunadır, demiş bilgeler.

2 Mayıs 2013

Düzen

(Her renk bir kişi olmak üzere:)
"Aa, falankes, yeni telefon almışsın?"
"He ya, aldık hocam."
"Eskisine ne oldu?"
"Çaldırdım ya, haberiniz yok mu?"
"Hadi ya, geçmiş olsun, haberim yoktu."
"Sağolun."
"Nedir o, es üç mü?"
"Yok, es iki bu."
"Es üçü filankes almış."
"Evet ya, gel sana satayım, diyordu dün. Dedim, ben ne yapayım es üçü, yakında es dört çıkacak."

Memleketin hali bu işte. Sonra da, yok efendim Amerika bizi şöyle yapacak, yok efendim Avrupa bizi böyle yapacak... Yok İsrail bizi gizli emellerine alet ediyor, yok İran bize şeriat getirtmeye çalışıyor... Yok şu yok bu, yok cart yok curt... Zilli de maşa darbuka.

Öğretmen odalarında eskiden kadın öğretmenlerin bir kısmı örgü örer, bir kısmı dolma-sarma muhabbeti yaparken, erkek öğretmenlerin de bir kısmı Posta gazetesi okur, bir kısmı da Fenerbahçe-Galatasaray muhabbeti yapardı. Şimdi devir değişti, artık "kutuplaşmalar" var. Kimi öğretmenler iPhone'cu, kimileri Samsung'cu, kimileriyse Blackberry'ci. Bir de internetten alışveriş modası var artık, kimisi Trendyol'cu, kimisi Limango'cu, kimisi bilmem neci. Kadını erkeği de kalmadı zaten, oh ne güzel, eşitlik geldi, yaşasın!

Kim ne derse desin... İmkânlar arttı, internette bilgi elinin altında, şimdiki çocuklar cin gibi... falan filan. Bir türlü eğitim-öğretimin daha iyiye gideceğine ikna olamıyorum.  

11 Nisan 2013

Tutulma

İnsan bazen tutuluyor. Sürekli veya sıklıkla yaptığı işi yapamaz oluyor. Bende de son günlerde bir tutulma var ya, nedenini anlayamadım. Şu, gazete mazetelerin bahar aylarında sayfalarını doldurmak için döşedikleri haberlerde adına bahar yorgunluğu denen şey de henüz uğramadı, neyin nesidir bu kesiklik, anlamadım ki.

Bloğa yazacak doğru dürüst bir şeyler gelmez oldu aklıma bir haftadır. Dikkat ettiyseniz boyuna resim mesim döşeyip geçiştiriyorum ben de. Böyle olunca aklıma ne geldi, biliyor musunuz?


Neden şu hepimizin tanıdığı köşe yazarlarının sık sık saçmaladığını, gerzek gerzek konuştuğunu anladım galiba. Adamlar tutuluyor. Yıllardır blog yazıyorum, bundan ötürü çok iyi biliyorum ki insan bazen tutuluyor, yazacak hiçbir şey bulamıyor. E, bunlar da insan bir yerde, tutulmaları normal, ama saçmalamaları, hezeyanlara kapılmaları, seviyeyi indirmeleri vb. ne kadar normal, onun takdirini size bırakıyorum.


Bazı köşe yazarlarının böylesi tutulma zamanları için önceden yazdıkları yazıları hazırda beklettiğini artık ilkokul çocukları bile biliyor, o bir sır değil, ama buna pek de ihtiyaçları olmuyor, burası Türkiye, şükür ki gündem her zaman züccaciye dükkanı gibi dopdolu. En rahat iş de adına spor yazarı dediğimiz insan türünde. Bir gün bir derbi maçından falan sonra elinize bir spor gazetesi alın ya da bir gazetenin spor sayfasını açın bakın, adamlar dün akşam oynanan maçın bildiğin özetini yapıyor, başkaca yaptıkları hiçbir şey yok.  


Türkiye'de günlük yüz binin üzerinde satan on beş kadar gazete var. Hepsinin de sürüyle köşe yazarı var, toplasan üç yüz-beş yüz ederler ama içlerinde hakiki köşe yazarı yirmiyi geçmez, kalıbımı basarım.

3 Mart 2013

Kavga Nasıl Yapılır?

Efendim, başlık biraz şaşırtıcı olabilir ancak bu yazıya başka bir başlık da atılamazdı. Pek sık olmasa da blogun istatistiklerini şöyle etraflıca kontrol ettiğim oluyor.

Blogda, "alıntılar" etiketi altında, Çetin Altan'ın, Taktik Nasıl Yapılır?, diye bir yazısı var. Bir zamanlar okuyup çok beğenince burada paylaşmıştım. İşte bu yazıdan dolayı, yani yazının başlığından dolayı, uzun zamandır çok ilginç bir şeye tanık oluyorum. Bakıyorum istatistiklere, vatandaş Google'a, falan şey nasıl yapılır, diye soruyor, Google da onu bizim bloga yönlendiriyor. Misal, resim nasıl yapılır, yemek nasıl yapılır, falan filan. Ancak en çok da, kavga nasıl yapılır, diye soruyorlar.

Hem gülünç, hem düşündürücü. İnsan kavga etmeyi niye merak eder ki? Benim bildiğim, kavgada kural mural olmaz. E, kural olmayınca, doğal olarak "nasıl"ı da olmaz. 


Allah akıl fikir versin memlekete, ne diyelim.

27 Şubat 2013

Platon'un Yeni Bir Eseri Bulundu

Sabah bakkaldan ekmek ve gazete alıp eve giderken her zaman yaptığım gibi gazeteyi açıp yolda okumaya başladım. İlk sayfaya bakıp da sürmanşeti görünce donakaldım. Okuduğum haber karşısında ne kadar şaşırdım bilemezsiniz. Şöyle yazıyordu: Platon'un yeni bir kitabı bulundu. Hemen tüm dikkatimi habere verdim. Şöyle yazıyordu:
Ünlü filozof Platon'un yeni bir eseri keşfedildi. Ankara'da kazı çalışmaları yürüten Alman arkeoloji ekibi on gün önce el yazması bir kitaba ulaştı. Kitabı inceleyen arkeologlar bunun en az 2000 yıl önce yazılmış olduğunu söylediler. Ankara Üniversitesi DTCF'den bilim adamlarının da katılımıyla yapılan kapsamlı incelemede, eserin felsefe tarihinin en büyük filozoflarından Platon'a ait olduğu ortaya çıktı. Kitap daha sonra Amerika'daki Uluslararası Platon Araştırmaları Kürsüsü'ne gönderildi. Burada yapılan inceleme sonucunda da eserin Platon'a ait olduğu doğrulandı. Kürsü Başkanı Profesör Jeffry McKenzy yaptığı basın toplantısında, Ankara'da devam eden bir arkeoloji kazısı sırasında Platon'a ait yeni bir eserin bulunduğunu, kendilerinin de bunu büyük bir şaşkınlık ve inanılmaz bir heyecanla karşıladıklarını belirtti. McKenzy, eserin M.Ö. 390'lı yıllarda yazıldığını, en önemlisi de deneme türünde bir eser olduğunu dile getirdi.
Konu, edebiyat çevrelerinde de büyük yankı uyandırdı. Çünkü şimdiye kadar deneme türünün babasının Montaigne olduğu biliniyordu. Bulunan bu kitapla birlikte artık denemenin babası olarak Platon'un anılacağı belirtildi.
İsveç Akademisi de, bu büyük olaydan dolayı Nobel Edebiyat Ödülü'ne, ödül tarihinde bir ilk olarak edebiyatçı olmayan birinin de aday gösterileceğini belirterek, kazı ekibinin başkanı arkeolog Hans Grünberg'in önümüzdeki günlerde toplanacak Akademi kurulunca Nobel Edebiyat Ödülü'ne aday gösterileceğini belirtti.
İnandınız mı? Durun durun, hemen inanmayın. Hepsini kafamdan uydurdum. Öyle bir haber yok. Sabah eve gelirken yolda haber falan da okumadım, gazetenin arka sayfasındaki çıplak mankene baktım sadece. "Dişiliği öne çıkaran tasarımların yarıştığı defileye, çapraz askılarıyla dikkat çeken mavi bikini damgasını vurmuş". İnanır mısınız, bu kadar önemli bir haber gazetenin en son sayfasına konulmuş. Hem de kısacık bir paragrafla geçiştirilerek. Tanrım, bu ülkede ne zaman gerçek gündem manşetlere taşınacak?

Okuduğunuz uydurma haber şayet gerçek olsaydı elbette çok şaşıracaktım, ancak bugün öyle bir şeyle karşılaştım ki bu tür bir haber karşısında bile bu kadar şaşırmazdım herhalde. Doğrusunu isterseniz bir taraftan da pek şaşırmadım. Bu ülkede her an her şeyle karşılaşabiliyorsunuz, artık hiçbir şey şaşırtıcı değil.

100 Temel Eser'e bakmak için Milli Eğitim Bakanlığı'nın sitesine girdim. 100 eser, toplam 11 kategoriye ayrılmış. Anı, biyografi, deneme, roman, şiir vs. Baktım Platon'un Devlet'i de deneme kategorisine alınmış. Ee, bize yıllar yılı deneme türünün babasının Montaigne olduğu söylenmedi mi? Öyle de zaten. Montaigne de Platon'dan neredeyse 2000 yıl sonra yaşamadı mı? 

Geriye bir tek seçenek kalıyor: 100 Temel Eser'i hazırlayan her kimse, cahilin teki.


Resmi büyütmek için üstüne tıklayınız.


4 Nisan 2012

Bir Öğretmen "Nasıl" Yazar?

Feyza Hepçilingirler'in Dilim Dilim Anadilim kitabını okudum. Türkçe "Off" ve Dedim: Ah!'ın devamı olan bu kitapta da Hepçilingirler, Türkçenin ne hallere düştüğünü, çoğunluğunu sokaktan topladığı çok sayıda örnekle gösteriyor. İnsan bu örnekleri gördü mü, hakikaten Türkçe kalmamış, deyiveriyor. "Bir Amerikalı, bizim büyük kentlerimizde, hatta küçüklerinde bile hiçbir yabancılık duygusuna kapılmadan, kendisini evinde hissederek dolaşabilir." diyor, İngilizcenin Türkçeye ne denli baskın hale geldiğini anlatmak için. Hatta, durumun vahametini anlatmak için de, "Zaman zaman kendisinin bile bilmediği İngilizce sözcüklere rastladığında bize hayranlığı artacaktır Amerikalının." diyor.

Kitabı okuyunca, birkaç ay önce bazı öğretmen arkadaşların çıkardığı tek sayfalık bir "el dergisi"ni hatırladım. Baştan sona yazım yanlışları ve anlatım bozukluklarıyla doluydu. Ayrıca bırakın metinlerde, cümlelerde bile anlam bütünlüğü hemen hemen hiç yoktu. Elime bir kalem almış ve görebildiğim bütün yanlışlıkları göstermeye çalışmıştım. Niyetim bunu, aramızdaki samimiyete de dayanarak o öğretmen arkadaşlardan birine vermek, böylece yanlışlarını uygun bir dille kendilerine söylemekti. Ne yazık ki yanlışlıkları yaza yaza sayfa kenarlarında ve yazı aralarında boş yer kalmadı. İşte onlardan bir örnek: 

'Kuzey Güney' dizisindeki Cemre pusula gibi kız. Bi Kuzey de bi güney de. Şimdi biraz haddimizi de aşarak bu tek satırdaki yanlışlıkları sıralayalım: 
  1. Tek tırnak işareti, çift tırnak içine alınmış bir yazıda ikinci bir tırnak kullanmak gerekirse kullanılır. Kuzey Güney ille alınacaksa çift tırnak içine alınmalıdır.
  2. Bir insan pusulaya ancak diğer insanlara yol göstericiliği yönünden benzetilebilir. 
  3. Bi diye bir kelime sözlüklerde var mıdır? Kuzey kelimesi niye büyük harfle başlıyor da güney küçük harfle başlıyor? 
  4. Bir kuzeyde bir güneyde ile bir kuzey de bir güney de cümleleri arasında Ağrı, Süphan ve Nemrut dağları kadar fark vardır. de'yi ayrı yazdınız mı bağlaç olur. Oysa, bir kuzeyde bir güneyde cümlesindeki de bulunma ekidir ki her zaman bitişik yazılır. Okulda oynuyor dediğinizde, falanca kişinin okulda oynadığı anlaşılır ama okul da oynuyor dediğinizde okulun diğer bazı okullarla zil takıp oynadığı anlaşılır. 
  5. Güneyi gösteren bir pusula var mıdır ki, pusula gibi olan Cemre bir kuzeyde bir güneydedir? 
Bir başka örnek, olduğu gibi aktarıyorum:
ALEV ALEV
Klasik müfettiş sendromları yaşanır hani bazen...Mesleğimin ilk ayları...Okuluma müfettiş gelmişti.Müfettiş öğrencileri gözlemledi,sorular sordu.Her şey o kadar yolunda gidiyordu ki;Müfettiş çocuklara :"Haydi öğretmeninizin öğrettiği şarkılardan birini söyleyin" dedi.Ben gururlu...:) Çok fazla okul şarkısı öğretmişim ya! Her kalkan öğrenci okul şarkısı haricinde şarkılar ve türküler söyledi.:(Ben ise diplerde...Son olarak Derya kalktı ve öğretmeninin teneffüste mırıldandığı "Alev alev" şarkısını öyle içten okudu ki:):):)Sadece al renge boyanmış suratımı ve alev alev yanan yanaklarımı hatırlıyorum...Ah Derya'm ah!Bu da bana ders oldu...:)
Altına şunları yazmışım: "Noktadan, iki noktadan, üç noktadan sonra bir karakter boşluk bırakılır. Virgül, ünlem ve soru işaretinden sonra da. 'Ben gururlu' diye başlayan bir sözden sonra üç nokta gelmez. 'Ben diplerde' diye bir söz olamaz. Metnin anlam bütünlüğü neredeyse sıfır. Bunu bir öğretmenin yazmış olması vahim."


Yukarıdakinden çok daha vahim olan bir başka örnek: 
ŞİMDİ OKUMA ZAMANI
[Fareler ve İnsanlar'ın kapak resmi] 
George ve Lennie nin tek bir hayali vardır çok para kazanıp kendilerine bir çiftlik satın almaktır. Bunun için çalıştıkları çiftlikte yaşadıkları hayatlarını değiştirecek ve hayal ettikleri çiftlik fikrini unutmaları gerekeceğini çok sonra anlayacaklar. John Steinbeck tarafından yazılan kitap 100 temel eser arasında bulunan klasik edebi eserlerden biridir. Bir çok yazar kitap hakkında övgüyle bahsetmektedir. Ayrıca kitaptan kurgulanarak aynı isimle çekilen filmde Oscar adayları John Malkovich (Being John Malkovich) ve Gary Sinise'nin (The Green Mile) başrolleri paylaştığı bu güzel ve etkileyici filmde canlanıyor. 
Sondan başlayalım:
  1. John Malkovich'ten itibaren yazı italikleşmeye başlıyor. Sebep?
  2. Bu bir cümle midir?: Ayrıca kitaptan kurgulanarak aynı isimle çekilen filmde Oscar adayları John Malkovich (Being John Malkovich) ve Gary Sinise'nin (The Green Mile) başrolleri paylaştığı bu güzel ve etkileyici filmde canlanıyor. 
  3. Peki, bu bir cümle midir?: Bunun için çalıştıkları çiftlikte yaşadıkları hayatlarını değiştirecek ve hayal ettikleri çiftlik fikrini unutmaları gerekeceğini çok sonra anlayacaklar.
  4. Bir çok diye değil, birçok diye yazılır. Birçok yazar kitap hakkında övgüyle bahsetmez, birçok yazar kitaptan övgüyle bahseder.
  5. Bunun için diye başlayan ikinci cümleye dikkat çekmek isterim. Madem George ve Lennie'nin çok para kazanıp bir çiftlik satın almak gibi tek bir hayalleri vardır, o vakit bunun için diye başlayan ikinci cümlede bu hayallerini gerçekleştirmeye yönelik bir eylemlerinden söz edilmemeli midir? Oysaki tam tersi oluyor, adamlar bu bir tek hayallerini gerçekleştirmek için çalıştıkları çiftlikte "yaşadıkları hayatlarını" değiştiriyorlar ve de çok sonraları bu hayali unutmaları gerektiğini anlıyorlar. 
  6. Özel adlara gelen ekler kesme işaretiyle ayrılmıyor muydu? (Lennie nin).
Durum bu. Fazlaca örnek vermeye gerek yok.

Bana kalırsa Feyza Hanım sokaklara boşuna iniyor. Çünkü öğretmenlerin böyle yazdığı bir ülkede sokaktaki insanın değil yanlış yazması, yazmayı hiç bilmemesi bile olağan karşılanmamalı mıdır?

19 Şubat 2012

Okuma Alışkanlığı Üzerine

Okulda çocuklara okuma alışkanlığı kazandırmak, üzerinde en çok durduğum konulardan biri. Baştan söyleyeyim, çok zorlanıyorum. Bunun birkaç nedeni var. Her şeyden önce ailelerde "iş yok". Çoğunun evinde tek bir kitap yok. Hal böyle olunca çocuklar da kitapları sadece okulda lazım olan birer "eşya" olarak biliyorlar.

Problem sadece ailelerde mi? Öğretmenlerin çoğunda da "iş yok". Bizzat şahit olmasam bu kadar rahat konuşur muyum; koca bir yıl boyunca iki kitap okuduğu için kendini "çok okuyan" olarak lanse eden nice öğretmenler var, kaldı ki onlar yine iyi, en azından yılda iki kitap okumayı becerebiliyorlar, tek bir kitap okumayan öğretmenler var, hem de "sürüyle". Okuduğum eğitim (!) fakültesinde koca dört yılı, zorunlu ders kitapları hariç bir tek satır okumadan bitirip öğretmenlik diploması alan nicelerini gördüm. Her biri Anadolu'nun bir köşesine gidip öğretmenlik yapıyor. Şimdi biz kalkıp böyle yetişen bir öğretmen neslinden okumayı seven nesiller yetiştirmelerini nasıl bekleyebiliriz?

Okumayı sevdirmek yolunda televizyon da işimizi fazlasıyla zora sokan faktörlerden biri. O yetmiyormuş gibi şimdi bir de internet çıktı. Sen gel de çocuğa bu ikisi dururken hayatı okuyarak, kitaplardan öğrenmesini salık ver. Gerçekten zor. Dedim ya, çoğu, kitapları sadece okul sıralarında lazım olan birer eşya olarak görüyorlar, ödevlerini de zaten artık internetten kopyalayıp yapıştırıyorlar. Böyle olunca kitaplara ne gerek kalıyor ki? Hem çocuk büyüklerini örnek alır; evde ana-baba okumuyor, okulda öğretmenler okumuyorsa kendisi neden okusun o zaman?

Bizim eğitim-öğretim düzenimizin temel problemlerinden biri, neyi niçin, neyi nasıl öğreteceğini bir türlü öğrenememiş olmasıdır. Örneğin çocuğa yaşam boyu okumanın niçin gerekli ve önemli olduğunu bir türlü öğretemiyoruz. Öğretmenlere üniversitelerde öğretilmiyor ki onlar da okulda çocuklara öğretsinler. Bu örneğin en çok geçerli olduğu konu yabancı dil olsa gerek. Öğrencilerin neredeyse tamamına bir yabancı dilin neden gerekli olduğu öğretilemediği gibi yabancı dilin nasıl öğretileceği de öğrenilemedi gitti. Düşünün, bazı gramer konularını öğrenciler kendi ana dillerinde bile bilmiyorken kalkıp İngilizcelerini öğretmeye çalışıyorsunuz. Hem Türkiye'deki İngilizce müfredatlarına bakarsanız, sanırsınız tekmil nüfusumuzu Oxford, Cambridge, Columbia üniversitelerine profesör olarak yetiştirmeye çalışıyoruz. Nedir, alt tarafı çocuklara bir yabancı dilde gündelik konuşmalar yapabilmelerini sağlayacaksınız. Ama nerede... Yabancı dilin baştan sona bütün kurallarını öğretmeye kalkıyoruz, sonuç: elde var sıfır. Yıllarca dersini gördüğü yabancı dilde adını bile söyleyemiyor çocuk.

Bir başka handikabımız matematik. Başka bir ülkede "matematik fobisi" sözlüklere girmiş midir, cidden merak ediyorum.

"Peki, iyi güzel de okumak neden bu kadar önemli, çocuklar ille de çok okuyarak mı hayata hazırlanmalılar," diye sorabilirsiniz. Evet, okumanın ne işe yaradığına dair somut hiçbir veri yok elimde. Size, falankes çok okudu başı göğe erdi, diye bir örnek veremem. Gelgelelim okumanın sihirli bir değnek olduğu da su götürmez. Bir tılsımı var bu işin, bunu inkâr edebilir misiniz? Baksanıza kalkınmış toplumların tümü okuyan toplumlar. Sizce Bangladeş'te mi daha çok okunuyor yoksa Japonya'da mı? Suriye'de mi daha çok okunuyor yoksa Hollanda'da mı?

Çuvaldızı başkasına batırmadan önce iğneyi kendimize batırmak zorundayız. Her yerde Amerika'nın bizi parmağında oynattığını, Avrupa'nın bizi bilmem ne ettiğini söyleyip duruyoruz. Sen kalkınmadıktan, gelişmedikten sonra zaten bir parmakta oynatılmaya mahkumsun. Doğanın kanunu bu. Kalkınma, gelişme dediğin de ancak okuyarak elde edilir. Haksız mıyım?

4 Ekim 2011

Kavga

Falankes ikinci defa evlenince karısı kalkıp babasının evine gitti. Şehirde konuşulanların doğruluk derecesi her zaman tartışılan bir konu olsa da adamın gidip komşu ilçelerin birinden bir kız kaçırdığı söylentileri daha ağır basıyordu. Daha zayıf söylenti ise falankesin kızı usulüne göre istetip düğün yapmak suretiyle ikinci evliliğini yapmış olduğuydu.

Falankesin birinci karısı, yine söylentilere göre, yaklaşık bir yıldır babasının evinde kalıyordu. Hiç anlaşılmayan konu ise mahkemede hakimin falankese evden bilmemnekadar uzaklaştırma cezası vermiş olmasıydı, böyleyken hem falankesin hem de ilk karısının evden uzaklaşmış olup evin boş kaldığı sonucuna varıyoruz.

Söylenenlere bakılırsa, bir gün birinci kadınla babası, kadının evine eşyaları almaya gitmişlermiş. Kadın, artık yanlışlıkla mı, mahsus mu onu çıkaramadım, kocasının senetlerini de eşyalarla beraber yanında götürmüşmüş. Kocası tekin bir adam değilmiş. Birçok yerlere borcu morcu varmış. Tefecilerle çok aldığı verdiği olurmuş. Hem kendisi de tefeciymiş zaten. (Bu söylenenler galiba doğru). Ne olduysa da bundan sonra olmuş işte.

Bir gün borçlular borçlarını falankese ödemişler. Ödemişler ödemesine de ortada senetler yokmuş. Adamlar da haklı olarak paranı ödedik senetlerimizi isteriz, diye tutturmuşlar. Falankes de ne yapsın, karısının senetleri babasının evine götürdüğünü biliyormuş, gitmiş kapılarına dayanmış senetleri geri verin diye diretmiş. Vermemişler herhalde...

Vermemişler ki ertesi gün, ya da başka bir gün, çarşıda falankesle kayınpederi filankes bu mesele hakkında tekrar buluşup konuşmuşlar. Artık kendileri mi konuşmuş silahları mı, ben de anlayamadım. Zira kayınpeder filankes, silahını çıkarıp, söylenenlere bakılırsa, rastgele ateş etmeye başlamış. Beş on kişi yaralanmış. Bir ikisinin durumu ağırmış. O yaralananlar arasında olayla hiç ilgisi olmayanlar da varmış. Öylesine geçiyorlarmış oradan. Hatta, bu da bir söylenti ama, ağır yaralanan adamlardan biri de bunlardan biriymiş, yani tek günahı o sırada oradan geçiyor olmakmış.

Bu silahlı kavganın ertesi günü iki tarafın adamları çarşıda tekrar buluşmuşlar, bu kavga henüz bitmedi, diyerek kavga etmeye başlamışlar.

Emrah ile Selvi Çay Bahçesi'ne gidiyordum her zamanki gibi. Vakit öğle sonrasıydı. Hükümet Konağı'nı yeni geçmiştim ki arkadaşım Atakan’ı aradım, çarşıdaysa gelsin beraber çay içer belki tavla oynarız diye. Tam Atakan’la konuştuğum esnada kendimi bir kavganın ortasında buldum. Artık telefonu kapatacaktık ki, “Dur, kapatma” dedim, “kavganın ortasına düştüm, sana da sıcağı sıcağına haberleri vereyim”. O da meraklana durdu. Ben de, olur ki kör bir kurşuna hedef olur, pisi pisine giderim diyerek yola devam etmedim, alışveriş merkezinin girişinde bir yere sığındım, böylece kavgayı da canlı canlı izlerim, diye geçirdim içimden. O sırada Adliye'nin önünde duran polisler koşarak geldiler ve kavga büyümeden önlenmiş oldu.  

25 Aralık 2009

Domuz Gribi aşısı olmayanlar domuza dönüşüyorlar(mış)

11 gün önce gittim domuz gribi aşısı oldum. Amacım salgından korunmak falan değildi tabii. Tek istediğim geri geri yürümekti. Olmadı, sağlık olsun.

Televizyonlarda domuz gribi aşısı olanların geri geri yürüdüğünü duyunca inanılmaz bir heyecan sardı beni, o gece uyuyamadım sevincimden. Neden mi? Hayatım geri geri yürümenin nasıl bir duygu yarattığını merak etmekle geçti de ondan.

Ben bebeklikten çıkıp dünyaya şöyle göz ucuyla baktığım günden beri, bütün insanların geri geri yürüdüğü bir dünyanın mümkün olup olmayacağını, olursa bunun nasıl bir dünya olacağını hep düşündüm durdum.

Bir-iki ay önce TV'nin birinde Amerika'da domuz gribi aşısı olan birinin geri geri yürüdüğünü söyleyince spiker, "Aha!" dedim, "işte budur oğlum, asla gerçekleşmeyeceğini, kafandaki bir düşünce kırıntısından ibaret olduğunu sandığın şeyler de gün gelir gerçekleşebilirler, böyle bir dünya artık burası, bunu kafana iyice yazsan iyi edersin."

Kafamda yeni şeyler kurmaya başladım haliyle. Tabii, ben saf gibi milyonlarca insanın hemen koşup aşı olacağını sanıyordum başlarda. Nereden bilecektim türlü türlü tartışmaların çıkacağını, Başbakanla Sağlık Bakanının ihtilafa düşeceğini, falan da filan da... Ne de güzel şeyler kurgulamıştım oysa... Mesela bir otogarda muavin, "İzmir yolcusu kalmasıın!" diye bağırdıktan sonra yolcuların otobüse -geri geri- binmeye başladıklarını düşünsenize...

Uzatmayalım...

Şimdilik maalesef geri geri yürütmüyor olsa da herkese tavsiyemdir, piyasadaki hiçbir söylentiye/zırvaya inanmayın, gidin bir sağlık ocağına aşınızı olun. Efendim aşının yan etkisi varmış. Bana yan etkisi olmayan bir aşı ya da ilaç adı söyler misiniz...

Bu bir tarafa... 10 yaşın üzerindeyseniz zaten 1 doz yapılıyor. O da ne kadar biliyor musunuz? En güçlü zehir olsa, o dozda öldürmez insanı. Hiç çekinilecek birşey yok.

31 Ekim 2009

Dikkat edin, "Dağoz Gribi" olabilirsiniz!

Domuz Gribi gündemin ilk sıralarında seyrediyor. Bende en ufak tedirginlik ve panik, her zamanki gibi olmamakla birlikte, geçen gün boğazımın dolmaya başlamasıyla acaba bende mi domuz gribi oldum dedim.

Gittim hastaneye... Tatil gününe denk geldiğinden sadece acil servis çalışıyor. Sıramı alıp beklemeye başladım. Kalabalık da. Böyle ortamlarda hep yaptığım gibi etrafı, olup biteni izlemeye başladım. Sıra bekleyen adamlardan birinin yanındakine aynen şöyle dediğini duydum:

"Îjar jî daxoz qirîbî anîn kirne nav me. Goştê daxoz dixwin îja dibên daxoz qirîbî hat."  (Bu kez de dağoz gıribi getirip musallat ettiler başımıza. Yiyorlar dağoz etini sonra da dağoz gribi çıktı diyorlar.)

Ardından bir-iki şey daha söylendi ama kalabalıktan duyamadım.

Son günlerde bu konuda öyle çok şey duyuyorum ki, yenilir yutulur gibi değil. Yok uçaktan virüs atıyorlarmış da, yok Amerika bizi bitirmek için yapıyormuş da... Daha neler neler...

Çok iyi bildiğim bir gerçeği bir kez daha hatırladım ki...

Bilginin, bilimin, bilgeliğin bir sınırı var. Ama cehaletin yok. Hakikaten yok.

20 Şubat 2009

Kayıp Kıta Atlantis Nihayet Bulundu

Yalan söylüyorsam ne olayım. Kayıp Kıta Atlantis bulundu. Bizim evde. Babam buldu dün akşam, ama gözü gibi sakınıyor. Kimseye dokundurtmuyor. Bana bile göstermiyordu az kalsın. E, ne de olsa kaç bin yıldır kayıp, olacak o kadar. Ne var ki ben meraklı çocuğum, görmezsem uyuyamazdım. Allem ettim kallem ettim nihayet sonunda ben de görebildim. Neye benziyor diye soracak olursanız... İyisi mi hiç sormayın, lakin nasıl tarif edebilirim ki... Esrarengiz birşey. Benzetebileceğim birşey olsa hani, nah işte falanca şey gibi... diyeceğim de, yok, benzediği birşey de yok valla.

Efendim, yediden yetmişe, duymayan kalmadı herhalde Kayıp Kıta Atlantis'i. Ne menem birşeydir bu böyle? Ha bire Kayıp Kıtanın bulunduğuna dair rivayetler dolaşıyor ortalıkta. Yılda en az birkaç defa haber sitelerinde, gazetelerin arka sayfalarında çıkıyor. Kitapçı tezgahlarında da boyuna rastlıyoruz bu esrarengiz kıtayla ilgili kitaplara. Buluna buluna bir türlü bulunmadı gitti yani. Demin haberleri okurken, bir gazetenin web sitesinde tekrar rastladım: Kayıp Kıta Atlantis Bulundu mu? Neymiş, İngiliz The Sun gazetesi, Google Earth programı sayesinde Atlas okyanusunda tespit edilen 'gizemli' şekillerin kayıp kıta Atlantis'e ait harabeler olabileceğini bildirmişmiş...

Yahu, ben bizim bu memleketi anlamadım gitti. Bu kadar meraklı başka bir ülkenin olabileceğine hiç akıl erdiremiyorum. Ama asıl bir türlü akıl erdiremediğim mesele bu değil. Toplumun meraklılık seviyesinin bu kadar yüksek olduğu bir ülkede nasıl oluyor da bilimsel gelişmenin seviyesi yerlerde sürünüyor?

Kayıp Kıta Atlantis var ya da yok, ne yapacaksınız yani, onu biri çıkıp anlatsın da ben de rahatlayayım. Gidip orda mı yaşayacaksınız? Bu kıta Amerika gibi yeşil kartla yılda 50.000 kişiyi vatandaşlığa mı alacak? Oranın yaşam standartları mı çok yüksek? Eğitiminizi orda mı sürdüreceksiniz? Ne olacak anlamıyorum ki... Başka merak edecek birşey mi kalmadı yoksa yurdumda... Sen aklımızı koru Yarabbi!

Kıta mı lazım bu insanlara. Alın size Afrika. Tepe tepe kullanın. Yanına da Antarktika'yı eşantiyon olarak veriyorum. Sizin olsun, hepsi sizin olsun. Güle güle kullanın!
Sayfa başına git