10 Aralık 2023

Halimiz Budur

Meçhul Muhayyil, Türkiye gözlemlerini şöylece sıralamış, hemen tamamına katılıyorum:

1. herkes durmadan para konuşuyor.
2. zengin-eğitimli kesim gettolar kurmuş, kendini kandırmaya çalışıyor.
3. fakir-eğitimsiz kesim siyaset ile kendini oyalıyor.
4. zengin-eğitimsiz kesim para ile tatmin arıyor.
5. sokaklar, caddeler, meydanlar inanılmaz çirkin.
6. güzel olan bir şeye rastlamak çok zor. rastlayınca da hayranlık değil gerginlik hissediyorsun.
7. gündelik hayatın doğal bir akışı yok. devamlı kimlik değiştirmek, rol yapmak zorundasın.
8. geleceğe dair hiçbir beklenti yok.
9. kimse aptal değil, kimse saf değil. 
10. ne kadar atıp tutulsa da herkes memlekette gurur duyulacak çok az şey olduğunun farkında.
11. ve yine herkesin farkında olduğu, ne tam anlamıyla kabul edilmiş ne de reddedilmesi mümkün muazzam bir adaletsizlik hayatın temeli olmuş.
12. zengin-fakir, seküler-dindar herkesin iliklerine kadar nüfuz etmiş bir acıdan beslenme, dünyaya karşı güvensizlik, yaşamaya dair korku var.
13. kurulabilen tek "sağlıklı" ilişki biçimi vicdan, merhamet, acıma üzerinden. bu da devamlı, alttan alta, hınç ve öfke yaratıyor.
14. insanlar arabalarıyla simbiyotik bir yaşam kurmuş. araba insanlara hem kol, bacak hem de güvenli bir hayat sağlıyor.
15. mümkün olan azıcık mutluluk tamamen yemek üzerine kurulu. muazzam bir yemekçilik var ve yemek kalitesi geçen senelere oranla büyük düşüşte.
16. zengin-fakir kimsenin ne yaptığını, neden yaptığını bildiği yok.
17. herkes bir şeyi taklit ediyor gibi ama kimse neyi taklit ettiğini bilmiyor. taklit etmese ne yapacak onu da bilmiyor.
18. herkes durmadan ötekini izliyor.
19. şarkılar, diziler, filmler fevkalade kötü.
20. erkeklerde muazzam bir yetersizlik hissi var. sokakta yanından geçen bir kadın, kuyrukta önünde duran adam, hareket eden hemen her şey onlara meydan okuyabilme potansiyeline sahip. 
21. kadınlar prenseslik ile hizmetçilik arasına sıkışmış durumda. 
22. herkes tedirgin.

ama en trajik olan bunların hepsinin son derece normalleşmiş olması. 

zengin-fakir, eğitimli-eğitimsiz kimsenin artık bunları duyacak sabrı kalmaması. hatta anlatıp kimsenin huzurunu kaçırmak istememen. özetle, türkiye'nin ya sev ya terket bir ülke haline gelmesi.

11 Ağustos 2018

Ahlaki çöküntünün ekonomik çöküntüyü getirmesi haktır

Ahlak, vicdan, namus, şeref, haysiyet ve daha pek çok şey büyük değer kaybederken bir avuç insan dışında kimseden ses çıkmadı, çıkmıyor. Para değer kaybederken ise ülkenin ana gündem meselesi oluveriyor.

Herkes Türk lirasının dolar karşısında yaşadığı tarihi değer kaybını konuşuyor. Tabii, ileri derecede cahil bir toplum söz konusu olduğu için yalnızca dolar ve avro olduğu sanılıyor ama TL şu anda yüzü aşkın para birimi karşısında değer kaybediyor, o ayrı konu.

Ekonomi elbette önemlidir fakat kardeşim, insanı insan yapan değerlerin hiç mi önemi yok?

Demem o ki ahlaki, vicdani ve bilumum insani değerleri tepetaklak olmuş bir toplumun ekonomisinin de er geç tepetaklak olması zaten beklenen bir durum.

18 Temmuz 2015

Soru

Üç tarafı denizlerle çevrili, Ege Denizi'ne de kıyısı olan, halkı çalışmayı pek sevmeyen, tembel, yolsuzlukların denizde kum kadar olup hiçbir dönemde bitmek bilmediği ülke hangisidir?


19 Şubat 2012

Okuma Alışkanlığı Üzerine

Okulda çocuklara okuma alışkanlığı kazandırmak, üzerinde en çok durduğum konulardan biri. Baştan söyleyeyim, çok zorlanıyorum. Bunun birkaç nedeni var. Her şeyden önce ailelerde "iş yok". Çoğunun evinde tek bir kitap yok. Hal böyle olunca çocuklar da kitapları sadece okulda lazım olan birer "eşya" olarak biliyorlar.

Problem sadece ailelerde mi? Öğretmenlerin çoğunda da "iş yok". Bizzat şahit olmasam bu kadar rahat konuşur muyum; koca bir yıl boyunca iki kitap okuduğu için kendini "çok okuyan" olarak lanse eden nice öğretmenler var, kaldı ki onlar yine iyi, en azından yılda iki kitap okumayı becerebiliyorlar, tek bir kitap okumayan öğretmenler var, hem de "sürüyle". Okuduğum eğitim (!) fakültesinde koca dört yılı, zorunlu ders kitapları hariç bir tek satır okumadan bitirip öğretmenlik diploması alan nicelerini gördüm. Her biri Anadolu'nun bir köşesine gidip öğretmenlik yapıyor. Şimdi biz kalkıp böyle yetişen bir öğretmen neslinden okumayı seven nesiller yetiştirmelerini nasıl bekleyebiliriz?

Okumayı sevdirmek yolunda televizyon da işimizi fazlasıyla zora sokan faktörlerden biri. O yetmiyormuş gibi şimdi bir de internet çıktı. Sen gel de çocuğa bu ikisi dururken hayatı okuyarak, kitaplardan öğrenmesini salık ver. Gerçekten zor. Dedim ya, çoğu, kitapları sadece okul sıralarında lazım olan birer eşya olarak görüyorlar, ödevlerini de zaten artık internetten kopyalayıp yapıştırıyorlar. Böyle olunca kitaplara ne gerek kalıyor ki? Hem çocuk büyüklerini örnek alır; evde ana-baba okumuyor, okulda öğretmenler okumuyorsa kendisi neden okusun o zaman?

Bizim eğitim-öğretim düzenimizin temel problemlerinden biri, neyi niçin, neyi nasıl öğreteceğini bir türlü öğrenememiş olmasıdır. Örneğin çocuğa yaşam boyu okumanın niçin gerekli ve önemli olduğunu bir türlü öğretemiyoruz. Öğretmenlere üniversitelerde öğretilmiyor ki onlar da okulda çocuklara öğretsinler. Bu örneğin en çok geçerli olduğu konu yabancı dil olsa gerek. Öğrencilerin neredeyse tamamına bir yabancı dilin neden gerekli olduğu öğretilemediği gibi yabancı dilin nasıl öğretileceği de öğrenilemedi gitti. Düşünün, bazı gramer konularını öğrenciler kendi ana dillerinde bile bilmiyorken kalkıp İngilizcelerini öğretmeye çalışıyorsunuz. Hem Türkiye'deki İngilizce müfredatlarına bakarsanız, sanırsınız tekmil nüfusumuzu Oxford, Cambridge, Columbia üniversitelerine profesör olarak yetiştirmeye çalışıyoruz. Nedir, alt tarafı çocuklara bir yabancı dilde gündelik konuşmalar yapabilmelerini sağlayacaksınız. Ama nerede... Yabancı dilin baştan sona bütün kurallarını öğretmeye kalkıyoruz, sonuç: elde var sıfır. Yıllarca dersini gördüğü yabancı dilde adını bile söyleyemiyor çocuk.

Bir başka handikabımız matematik. Başka bir ülkede "matematik fobisi" sözlüklere girmiş midir, cidden merak ediyorum.

"Peki, iyi güzel de okumak neden bu kadar önemli, çocuklar ille de çok okuyarak mı hayata hazırlanmalılar," diye sorabilirsiniz. Evet, okumanın ne işe yaradığına dair somut hiçbir veri yok elimde. Size, falankes çok okudu başı göğe erdi, diye bir örnek veremem. Gelgelelim okumanın sihirli bir değnek olduğu da su götürmez. Bir tılsımı var bu işin, bunu inkâr edebilir misiniz? Baksanıza kalkınmış toplumların tümü okuyan toplumlar. Sizce Bangladeş'te mi daha çok okunuyor yoksa Japonya'da mı? Suriye'de mi daha çok okunuyor yoksa Hollanda'da mı?

Çuvaldızı başkasına batırmadan önce iğneyi kendimize batırmak zorundayız. Her yerde Amerika'nın bizi parmağında oynattığını, Avrupa'nın bizi bilmem ne ettiğini söyleyip duruyoruz. Sen kalkınmadıktan, gelişmedikten sonra zaten bir parmakta oynatılmaya mahkumsun. Doğanın kanunu bu. Kalkınma, gelişme dediğin de ancak okuyarak elde edilir. Haksız mıyım?

16 Mayıs 2008

Türk milliyetçiliği her kılıfa sığıyor

Türkiye’de milliyetçilik toplumun tüm katmanlarını birbirine bağlıyor. Diğer kesimlerin çoğu gibi Türk solu da milliyetçi. Kendilerini Kemalist diye tanımlayan solcuların çoğu, hâlâ kurtuluş savaşındaymış gibi davranıyor, egemenliğin yabancı odaklarca tehlikeye atıldığına inanıyor
Türk milliyetçiliğinin birçok kılıfı var. Geçen hafta muhalefet partileri CHP ve MHP, ‘Türklüğü aşağılamanın’ suç olarak kalmasından yana oldukları için TCK’nın 301. maddesinin reformuna karşı oy kullandı. Türkler, üretilen en büyük milli bayrakla Guinness Rekorlar kitabına girmeyi başardı. Türklerin milli kimliği için tehlike oluşturdukları gerekçesiyle yabancı din adamları ve misyonerler öldürüldü. Azınlıkların Türkleştirilerek asimile edilmesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkelerinden biridir. Türk ulus devletini içeride ve dışarıdaki düşmanlardan korumak amacıyla emekli askerler, polisler ve birkaç aydın ‘Ergenekon’ adlı çeteyi kurarak siyasi suikastlarla bir darbenin zeminini hazırlamak ve akabinde Türkiye’nin kendi içine kapanmasını sağlamak istediler.
Laiklikten daha kemikleşmiş
Türkiye’de milliyetçilik, sağcı MHP’ye oy veren seçmen sayısına bakarak tahmin edilenden daha büyük öneme sahip ve toplumun tüm katmanlarına kök salmış durumda. Bu nedenle Kemalist seçkinler geçen yıl, genel seçimlerden zaferle çıkan ve Gül’ü cumhurbaşkanı seçtiren Erdoğan hükümeti karşısında yeniden zemin kazanmak için milliyetçilik kozunu kullanmıştı. Laiklik gibi konular Türklerin çok az bir kesimini harekete geçirirken, milliyetçilik genelde etnik Türkleri seferber ediyor. Dolayısıyla 2007’nin ikinci yarısına Türklerle Kürtler arasındaki ihtilaf damgasını vurdu.
Milliyetçilik, toplumun tüm katmanlarını birbirine bağlayan bir bağ olarak işlev görüyor ve dışavurumu her katmanda farklı oluyor. Erdoğan hükümetine karşı düzenlenen mitinglerde Türk bayrağını sallayan İstanbullu üst tabakadan gelen eğitimli kadın da, tıpkı kendisine Kurtlar Vadisi dizisini örnek alan ve bu nedenle Türk ulus devleti adına kendi kendine yargılama hakkına sahip olduğunu düşünen işsiz ve okulu yarıda bırakmış bir şahıs gibi milliyetçi.
Milliyetçilik, Türkiye’de devlet anlayışının parçası olmuş durumda. Cumhuriyet kurulduğunda, kurtuluş savaşçısı Mustafa Kemal’in yanındaki askerler bir devlet yarattı, ancak bir ulus yoktu. Çok uluslu Osmanlı İmparatorluğu çökmüştü. Yeni cumhuriyetin laik ve Türklerin ulus devleti olması öngörüldü. Cumhuriyet topraklarında yaşayanların Türkleştirilmesi gerekiyordu. Bu nedenle Türk milliyetçiliği her zaman devlet ve devlet kurumlarının meselesi oldu. Devlet ve kurumları, ulus devletlerini homojen bir Türk milletiyle şekillendirmek ve kendi düşünceleri doğrultusunda tepeden modernize etmek istedi. Zira, Atatürk’ün talimatı Türkiye’nin ‘çağdaş medeniyetler’ seviyesine ulaşması yönündeydi. Bu nedenle devlet seçkinleri okul kitaplarında devlet ve toplumun önceliğinin vurgulanmasını sağladı ve yabancı düşmanlara karşı Türk milleti tablosunu savunma kalesi gibi yansıttı. Bu tablo son yıllarda biraz değişmeye başladı.
Toplumda da rol oynayan milliyetçilik, küreselleşme ve AB sürecinin sonucu olarak bir kesimde etkisini kaybederken, diğer bir kesim Türklüğü tehlikede gördüğü için milliyetçiliğe o denli sıkı sarılıyor. Türk sağcılarında milliyetçilik genelde İslam’la bağlantılı. Zira, 1980’lerde muhafazakâr aydınların oluşturduğu ‘Türk-İslam sentezi’, Türk tarihinin İslami döneminin, yani Selçuklu ve Osmanlı hâkimiyeti döneminin yeniden Türk kimliğinin parçası olmasına önemli katkı sağladı.
Geleneksel Türk soluysa, Türkiye’nin egemenliğinin kötü yabancı odaklar tarafından tehlikeye düşürüldüğü, bu odakların Türkiye’yi güya zayıflatmak istediği görüşünde olduğu için milliyetçi. Bu kesim, on yıllardır hiç değişmeksizin ‘anti emperyalist refleks’ini sürdürüyor. Sol milliyetçi CHP’nin 301. maddenin reforme edilmesine gösterdiği gerekçelerden biri de, değişikliğin ‘AB’nin talimatı’ üzerine yapıldığıydı. Hatta aşırı Türk solcuları, Türkiye’nin AB’ye her türlü uyumunu bile, amaçlarının sadece Türkiye’yi zayıflatmak olduğu gerekçesiyle reddediyor. Kendilerini Kemalistler diye tanımlayan Türk solcularının çoğu, ülkeyi hâlâ Mustafa Kemal’in kurtuluş savaşındaymış gibi görüyorlar. Devletin güçlendirilmesine öncelük verenlerse kendilerini Atatürkçü olarak tanımlıyor.
Yabancılara emlak satışını, ‘Türkiye yabancılara satılıyor’ diyerek kınayanlar da öncelikle solcu milliyetçiler. Sol milliyetçiliğin geleneği, 1908’de 2. Abdülhamid’i deviren ve cumhuriyetin ideolojik temel taşını yerine oturtan, dindar olmayan ırkçı Jön Türkler’e dayanıyor. Bu grup, milliyetçilik için ‘ulusalcılık’, millet için de ‘Türk ulusu’ kavramlarını kullanıyor. Sağcı milliyetçilerse Türk-İslam sentezi geleneğinde, Arapça millet kelimesinden gelen ‘milliyetçilik’ kavramını kullanıyor.
Gayrimüslimlere de rahat yok
Her iki kesim de 1990’lardan beri el ele çalışıyorlar. Solcu ve sağcı milliyetçilerin hedefi, Türkiye’nin küreselleşmesini bir şekilde engelleyebilmek ve ülkenin dışa açılımını sağlayacak olan, toplumun çoğulculuğuna daha fazla alan tanıyan
AB sürecini sekteye uğratmak. İdeolojik birlikteliklerine ‘Kızıl Elma’ adını veren bu gruplar, Türk halkını korumak için sadece AB, ABD, NATO ve IMF gibi uluslararası kuruluşları yabancı düşmanlar olarak tanımlamakla kalmıyorlar. Aynı zamanda Türk milletinin parçası olmakta zorlanan Kürtler ve gayrimüslimler, Ermeniler ve Rumlar gibi azınlıkları da içerideki düşman ilan ediyorlar. Milliyetçilerin sloganı ‘Ya sev ya terk et’ bu kesimlere yönelikti. 
Rainer Hermann
Radikal, 5 Mayıs 2008

21 Ocak 2008

İspanya'da Şatolar

Türban, Türkiye'nin kronikleşmiş onlarca sorunundan biri. Belli aralıklarla gündeme gelir, bir süre gündemi meşgul eder ve herhangi bir çözüme kavuşmadan, bir başka bahara tekrar gündeme gelmek üzere buzdolabına kalkar.

Malum, bu sıralar yine gündemin bir numaralı maddesi türban. Başbakanın İspanya'da yaptığı açıklama hiç zaman kaybetmeden alevlenmelere neden oldu. Dikkat edilirse türban sorunu her zaman, türbanı çözmek iddiasında olan kesimler tarafından gündeme getiriliyor. Aksini düşünmek de biraz saf niyetlilik olur zaten. Çünkü o kadar çetrefilli bir konu ki türbanın yasak olmasıyla ilgili herhangi bir sorunu olmayanlar, bu sorunu sahiplenmeyenler bu soruna el atıp ellerinin yanmasını istemezler. Hele türbanın zaten yasak kalmasını isteyenler konu gündemde değilken başlarının hep böyle rahat kalmasını istediklerinden, buna hiç değinmezler.

Bu sefer de yine sözünü ettiğimiz durum vuku buldu ve konuyu gündeme, sorunu sahiplenen başbakan getirdi. AKP hükümetinin türban sorununu çözmeyi gerçekten isteyip istemediğini tam olarak bilmiyorum ama istediklerine dair işaretler var. Her şeyden önce parti tabanının önemli bir kısmı türban sorununda bizzat özne olanlardan oluşuyor. Doğal olarak da kendilerindeki, sorunun çözüleceğine dair beklenti AKP'yi dürtüyor. AKP de iktidara geldiği günden bu yana sorunu masaya yatırmak için her zaman fırsat kolladı. Ancak birinci iktidar dönemlerinde sorunu birkaç kez masaya getirmelerine rağmen istedikleri sonuçtan çok uzakta kaldılar. Bu da, iktidarı tek başlarına ellerinde bulundurmalarına rağmen bu sorunu çözecek güçte olmadıklarını gösteriyor. Bu aslında türban sorununun ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.

Bu ikinci iktidar döneminde de AKP'nin gündeminde türban sorunu elbette var. İşte başbakan Erdoğan da İspanya'da bir gazetecinin sorduğu soruyu bir tür fırsat gibi görüp bunu dile getirdi. Türbanın siyasi simge olmasından ne çıkar, dedi. Burada Erdoğan'a bir konuda hak veriyorum. Ülkede türbandan başka siyasi simgeler de var ve kimse bunların yasaklanması gerektiğini dile getirmiyor ya da yasaklanması yönünde girişimde bulunmuyor. Bulunmamalı da zaten. Örneğin bozkurt bıyığı, ince bıyık, devrimci bıyığı vs. de zaten birer siyasi simge. Kimseye herhangi bir zararları olmadıktan sonra kalkıp yasaklamanın bir mantığı da yok. İşte konuya bu şekliyle bakıldıkta türbanın da, siyasi bir simge olmak bakımından yasak olması biraz abes.

Ancak iş o kadar da basit değil tabii. Türban laik devletin en büyük düşmanı olarak addedilen irticayı çağrıştıran bir siyasi simge olarak kabul ediliyor. Özellikle ordu tarafından. Nitekim asker hemen her zaman bu görüşü net şekilde ortaya koymuştur. Bu konu ayrıca tartışılır tabii, burada ele aldığımız konunun sınırları dışında. Ancak ordunun bu tavrı nedeniyle türbanı masaya yatırmak bile çoğu zaman başlı başına bir iş olmuştur. Sorunu masaya yatıranlar da çoğu kez biraz ürkeklikle karışık yapabilmişlerdir bunu. Geçmişte Erbakan bu konuya oldukça kendinden emin bir tavırla eğildi ancak sorunu daha bir karmaşık hale getirmekten başka bir sonuç alamadı.

Burada türbanın kamusal alanda serbest kalmasını ya da yasağın devam etmesini tartışmak değil amacım. Esas işaret etmek istediğim konu, türbanın öyle kolay kolay serbest kalamayacağıdır. Evet, bir tarafta kamusal yaşama katılmanın insan hakkı olduğunu savunup türbanın bu alanda serbest kalması gerektiğini savunanlar, diğer tarafta böyle bir serbestiyetin laik devleti yıkacağı endişesi taşıyanlar... Bu tartışma daha uzun süre devam edeceğe benziyor. Dolayısıyla da AKP çok istekli de davransa, her iki seçmenden birinin oyunu da almış olsa galiba bu konu kendi gücünü aşıyor. O nedenle benim kişisel kanaatim türbanın daha uzun süre yasak olacak olması. Türban konusunda beklentileri olanlara küçük bir tavsiyem var. Bu tavsiyede hiçbir art niyet taşımadığımı da belirteyim. Bana göründüğü kadarıyla, en azından kısa vadede, büyük beklentilere kapılmak hayal kırıklıklarına neden olur.

8 Ocak 2008

Türkiye'de TV Seyircisi Olmak

Bu yazıda Türkiye'de televizyonun izlenmesi konusuna genel bir göz atacağım.

Bilenler bilir, önceleri sadece TRT vardı ama buna rağmen yine de izlenecek birşeyler vardı. Kimilerine göre çok şeyler vardı. Bu kişiden kişiye değişir tabii, ama bana kalırsa tek kanal olmasına rağmen az da olsa izlenecek birşeyler vardı.

Gel zaman git zaman, TRT'nin kanal sayısı arttı. Sonra 90'ların başında özel kanallar vs. boy göstermeye başladı. Neticede, daha 2000'li yıllara varmadan ortalık TV kanallarıyla doldu ve çok faklı konularda programlar izlemeye farklı farklı insanlar görmeye başladık. Tabii kanalların çokluğuna bakarak, rekabetin kaliteyi doğurmasını, teorik olarak beklemek gayet mantıklı ama bu durum bizde maalesef gerçekleşmedi. Bizdeki tam nerede çokluk orada bokluk deyişine uygun bir seyir izledi.

Sözü fazlaca uzatmaya gerek yok. Şu günlere geldiğimizde, ki bu yolda kattettiğimiz zaman pek de uzun bir zaman değil, televizyonların işi olabildiğince sulandırdıklarını, cıvıttıklarını görüyoruz. Tabii bu söylediklerim bütün TV kanalları ve/veya programlar için geçerli değil. Yok mu iyi yayın çizgisine sahip kanallar ya da programlar? Elbette var. Ama bilinen bir gerçek var ki günümüzde uygulanan serbest ekonomik sistem gereği, neye talep varsa o arz edilir, bir şeye talep ne kadar çoksa o şey oranda arz edilir.

Gelmek istediğim nokta şu: İzleyici TV kanallaında sulandırılmış şeyle görmek istiyorsa TV kanalları da o tarz sulu yemekleri onlara hayli hayli sunar. Tabii bu demek değildir ki televizyonlar bu konuda tamamen masum. Hayır. İzleyici her ne kadar bilinçli değilse de TV kanaları da kazanç sağlayan birtakım programları, özellikle reklam aracını kullanarak ha bire insanların gözünün içine sokuyorlar.

Peki tüm bunları niye yazdın?

Bir sonraki yazıda televizyonla ilgili ilişkilerimin tarihi gelişiminden bahsedeceğim. Bendeniz televizyonu tam altı yıldır izlemiyordum ve bu altı yılın ardında bu günlerde tekrar izlemeye başladım. Sizlere televizyon izlememenin insanı nasıl etkilediğini, değiştirdiğini anlatacağım.

19 Aralık 2007

İşte burada o eski bayramlar

Bayramlar yaklaşmaya görsün, insanlar başlıyorlar şu klasikleşmiş ve de klişeleşmiş repliği dile getirmeye: Nerede o eski bayramlar!... Bunu toplumun hemen her kesiminden duymak mümkün üstelik. Genci, yaşlısı, zengini, fakiri, orta hallisi, kadını, erkeğiyle, yılda iki defa tekrarlayıp duruyoruz bu özlem dolu, nostalji kokan cümleyi.

Efendim, gerçekten özlenesi bayramlar mı bıraktık geride de dönüp dönüp dile getiriyoruz bu özlemi? Eski zamanları mı özlüyor, bayramlar vesilesiyle de bunu dile mi getiriyoruz? Geride bıraktığımız yaşantılarımızı, kendi geçmişimizi mi özlüyoruz, nedir?

Bu sorulara, kuşkusuz şimdiye kadar çeşitli cevaplar verildi. Ben de kendimce bir açılım getirmek niyetindeyim. Herşeyden önce şunu dile getirmem gerekiyor ki, Türkiye gibi Üçüncü Dünyalıktan sıyrılmaya çalışan, eğitim seviyesi ve kalitesinin oldukça düşük, kişi başına yayınlanan ve okunan kitap sayısının gelişmiş ülkelerle karşılaştırdıkta çok komik kaldığı ülkelerde bu gibi sorulara makul cevaplar arama geleneği pek yoktur. "Nerede o eski bayramlar! diye soruyorsa insanlar, soruyorlar işte, bunun da sebeb mi var?" gibilerinden bir anlayış egemen. Hal böyle olunca da, insanlarımız galiba daha uzun yıllar bu canım repliği dillerinden düşürmeyecekler. Gelin şimdi biraz bunun altını eşeleyelim.

İnsanlar geçmişte kalan yaşanmışlıklara neden özlem duyarlar? diye sorarak başlayabiliriz. İlk olarak, söz konusu yaşanmışlıklar şimdi yoktur, ortadan kalkmıştır, ama daha da önemlisi istenmediği halde kalkmıştır. Öyle ya, özlem duyulduğuna göre ortadan kalkmış olan pratik, insanların isteği dışında kalkmış demektir. Dönüp günümüze bakalım o halde. Bayramlar ortadan kalktı mı? Hayır. Hiçbir aksaklık, eksiklik yok, yılda iki defa tıkır tıkır kutlanıyor. Bugüne kadar da hiç birimiz birinden birinin kutlanmadığına şahit olmadık. Demek ki sorumuza aradığımız cevap burada değil.

İkinci olarak, geçmişte yapılan, yapılabilen, yaşanan birtakım pratikleri şimdi yapma, yaşama imkanı yoktur. O nedenle de o pratiğin geçmişte yaşanmışına özlem duyulur. Bunun da nedeni, ya biz değiştiğimiz için artık yapmamız mümkün değildir ya da bazı başka değişiklikler beraberinde o pratiği de değiştirmiştir. Bu ikincisi, sorumuzun cevabı olmaya daha yakın gibi duruyor. Ama biraz daha aranalım...

Üçüncü olarak, söz konusu ettiğimiz yaşanmışlıkları, geçmişte paylaştığımız insanlar, yaşadığımız mekanlar, o gün içinde bulunduğumuz koşullar, durumlar vs. değişmiş ya da onlar da kaybolup gitmişlerdir. Bundan dolayı da biz bu yaşanmışlıkların o günkü şekillerine özlem duyuyoruz. Bu üçüncü faktörü konumuzla bağlantılandırmaya çalıştığımızda bakalım ne görüyoruz: Evet, eski bayramları kutladığımız hayat şartları, o günler yaşadığımız mekanlar ve coğrafyalar, daha önemlisi beraber olduğumuz insanlar ya -bizim gibi- değiştiler ya da yitip gittiler. Ama hepsinden de önemlisi ülke de değişti. Türkiye'nin sözümona yirmi yıl önce içinde bulunduğu durum bugünkiyle aynı mı?

Yukarı da sorduğumuz sorunun cevabını aramak yolunda bu üç faktörden başkaca faktörler de gayet tabii ki söz konusu edilebilir. Ancak ben burada bu üçüyle yetineceğim ve daha çok sonuncusu üzerinden bir cevap bulmaya çalışacağım.

Değişim temel bir olgudur. Değişimin olmadığını söylemek neredeyse mümkün değildir. Konu ne olursa olsun. İnsanlar değişir, diller değişir, inançlar değişir. Yaşam koşulları, kişiler, kişilikler değişir. Ülkeler, şehirler, sınırlar, haritalar, siyasal rejimler, iklimler değişir. Ve sayın sayabildiğiniz kadar. Tüm değişimlerin hepsinde de ortak payda insandır. İnsan değişimlerin ya bizzat öznesidir, örnek: siyasal rejimler, ya da o değişimleden etkilenendir, örnek: iklimler. Ama ne olursa olsun, insan işin içindedir. İşin özünde değişen insanın kendisidir.

İşte bu gerçeği göz önünde bulundurarak insanlarımızın neden ikide birde eski bayram özlemlerini gündeme getirdiklerini biraz daha rahat anlayabiliriz. Hiç şüphe yok ki bugün kutlanan bayramlarla 1950'de, 60'ta, 70'te, 80'de kutlanan bayramlar biçim, içerik vs. bakımından aynı değil. Peki ama, kırk yıl öncesi ile aynı olmayan sade bayramlar mı? Bugünkü hangi pratik 1970'tekiyle birebir aynı ki? Herşey değişti. Kimi zaman ülkenin iç dinamikleri değişimi getirdi kimi zaman da dünyadaki değişim rüzgarlarından çoğu ülke gibi biz de etkilendik, değiştik. Bir örnek vermek gerekise, alın size 1980 sonrası Türkiye. 12 Eylül darbesiyle beraber 1983'te dümene geçen Özal, büyük bir liberalizm rüzgarı estirdi. Bir taraftan açık bir toplum haline geldik hızla, diğer taraftan 12 Eylülün getirdiği birçok olumsuzlukla yüzyüze kaldık, içimize sindirdik bunları. Ama neticede toplum değişti, dönüştü. Kaldı ki bu sadece bir örnek. Bunun gibi, toplumun değişimini açık bir biçimde gösteren çok sayıda örnek daha verilebilir.

Böylelikle, toplum almış başını değişime doğru -hem de hızla- yol alırken bayramların da değişmemesini, eskiden oldukları gibi kalmasını istemek biraz saf niyetlilik oluyor kanımca. Herşey değişiyor, dolayısıyla bayramlar da değişiyor. Biz de değişiyoruz gayet tabii. Ama 'ben değiştim' diyenlere de neredeyse hiç rastlanmıyor. İnsanlar kendilerindeki değişimleri görmüyorlar mı ne? Bilemiyorum. Bildiğim birşey var, bayramlarla coşan insanlar içlerindekini yüksek sesle dile getirme cesaretini buluyorlar kendilerinde.

Mutlu bayramlar...

18 Aralık 2007

On yılda oldu bitti

Ne geldiyse benim başıma, şu son on yılda geldi aslında. Bunun farkındayım ve küçük bir çocukken zavallı annemi ne kadar zor durumda bıraktığımı anlıyorum şimdi. Bundan on-on beş yıl önceydi, babam bir harita getirip odamızın duvarına asmıştı. Annem bulunduğumuz ilçeyi göstererek, “Biz buradayız oğlum,” demişti. O bunu der demez, ben de zavallı kadını eli kolu bağlı bırakan sorumu sormuştum, “Anne biz nasıl buradayız? Biz buranın neresindeyiz?”

Rengarenk bir haritaydı. Mavi, yeşil, kırmızı, turuncu, sarı… Yalnız, kenarlarda beyaz ve maviler vardı. Ben ne olduklarını anlamazdım. Anneme kalırsa, onlar denizler ve başka devletlerdi. İyi de devlet ne demekti?

Sovyetler Birliği, Yunanistan, Bulgaristan, İran, Irak, Suriye. Hepsini ilk o zamanlar duymuştum. Sonra, anlamını hiç bilmediğim İran-Iraklar, İsrail-Filistin'ler, Rusya-Afganistan'lar, Peru-Ekvador'lar vardı.

Ne geldiyse benim başıma, şu son on yılda geldi. Bunların hepsinin anlamını son on yılda öğrendim işte. Hem de anneme gerek duymadan. Hem de bir daha hiç unutmayacağım şekilde. Annemin bin bir güçlükle bana öğrettiklerini de yanlış çıkarıyordu son on yıl. Annem bana Sovyetler Birliği’ni, o haritanın karşısında ne güçlüklerle anlatmıştı, ama orta okul tarih öğretmenim Sovyetler’in artık olmadığını, parçalandığını söylüyordu. Lisedeki tarihçiye göreyse Amerika Sovyetleri küçük parçalara ayırarak, dünyanın tek jandarması olmaya çalışıyordu. Tüm bunların ortasında kalan ben zavallı... Hangi birine inansaydım. Bir tarafta annem, diğer tarafta her biri ayrı şeyler söyleyen öğretmenlerim.

Şu son on yılda karar verdim, hangisine inanacağıma. O yüzden, ne olduysa son on yılda oldu. Önceleri, biz küçükler annemizin elinden tutar, muhtarın nevine telefon etmeye giderdik. Bu durum ayda yılda bir olurdu. Öyle her istediğiniz zaman telefon edemezdiniz. Mesela, bir teyzeniz olurdu başka bir yerde, anneniz ona telefon etmeye giderken, siz de eteğinden tutup giderdiniz muhtarın evine. Köyün tek telefonu muhtarın evindeydi çünkü. Babalarımız daha şanslıydı annelerimize nazaran. Onlar şehre giderdi çünkü. Orada çok telefon vardı.


İşte ne olduysa şu son on yılda oluverdi. Ben daha köyü, şehri yeni yeni algılamaya çalışıyorken, karşıma metropol, megalopol denen yerler çıkıyordu. Coğrafya hocamız daha neler söylüyordu neler. Son on yılda telefondu, “cepti”, internetti, chat'ti, neler çıkmıyordu ki. Artık teyzenizi görmeye muhtarın evine gitmeye gerek yoktu. Kameralı cep telefonları, messenger denen gayet yetenekli internet programlarıyla “özlemler de bitiyordu” ve teyzenizle, dünyanın neresinde olursa olsun, görüntülü, sesli sohbet edebiliyordunuz. Ve bunların sayesinde, değil muhtarın evine, komşunuzun evine bile gitmiyordunuz. Bırakın gitmek, tanımıyordunuz bile komşunuzu. Bu aletler sizi öylesine bağlıyordu ki, asosyal bir varlık oluveriyordunuz. Hem dışarıda da fazla ilgi çekici bir şey kalmıyordu zaten. Dünya küçücük bir köy oluyordu. Ne olursa olsun şu son on yılda oluveriyordu.

Eskiden bir köyümüz vardı, birçok köyümüz vardı yurdun her tarafına serpilen. İrili ufaklı şehirlerimiz vardı sonra. Bu köylerimizin, şehirlerimizin her birinde teyzelerimiz, amcalarımız, kuzenlerimiz vardı, on yılda bir gördüğümüz. “Orda bir köy vardı uzakta”. Gitmesek de, kalmasak da o köy bizim köyümüzdü. Şarkılarımızı söylerdik, sadece bize ait olan, annemizin yaptığı çörekleri yerdik, kimsenin bilmediği. Ve biz vardık.

Sonra ne olduysa şu son on yılda oldu. Sayısını bilmediğimiz köylerimiz, kasabalarımız, şehirlerimiz ve dahi biz ve o Yunanistanlar, o Sovyetler, o İranlar, o denizler, tek bir köyün içine sokulup kalıyorduk. Artık köylerimiz, uzaktakilerimiz yoktu. Hepimizin ortak bir globo-köy'ü vardı şimdi.

Ve şu on yılda yoklarımız olmaya başlıyordu yavaş yavaş. Çöreklerimiz, peynirlerimiz, peynirli çöreklerimiz… Yoktu. Yerini cola'ydı, burger'di, cips'ti, coffee'ydi, hiç bilmediğimiz şeyler alıyordu. Direnmeye çalışıyorduk ama değişip tekrar çıkıyorlardı karşımıza. Kimi Turka'laşıyordu, kimi Alaturka'laşıyordu. Sabahları fırından çıkıp sıcak sıcak, şehrin her yerinde yerini alan simitlerimiz bile geleneksel fast food oluyordu.

Şu son on yılda oldu, ne olduysa. Bizim şarkılarımız bir şey ifade etmiyordu artık. Kendimizi zorlayıp dinlemeye çalışıyorduk kimi zaman ama olmuyordu. "Yapabileceğimiz her şekilde" yapıyorduk ama bir türlü olmuyordu. Bizden biri, Every way that I can diyerek, yüreğimizi öyle bir kabartıyordu ki, hepimiz onunla gurur duyuyorduk, ne dediğini anlamasak da. Anlamak o kadar önemli miydi? Neticede bizim aramızdan çıkmıştı, bizden biriydi o.

Şu son on yılda çok garip şeyler oldu. Hepimiz aynı memleketin insanları olduk. Fransızlar “ulusal vatandaş” olalı daha 200 yılı yeni geçiyordu ki, hepimiz; biz ,siz, onlar, Fransız, İngiliz, Bulgar, hepimiz aynı köyün “küresel vatandaşları” oluyorduk.

Ne olduysa şu son on yılda oldu. Ve işte bazılarımız hâlâ ne olduğumuzu anlamaya çalışıyorduk.
Sayfa başına git