16 Eylül 2013

Zor Eğitim

Zor Ders, William-Adolphe Bouguereau
Dersin ne denli zor olduğu kızın gözlerinden de anlaşılıyor. 
***
Bazen geriye dönüp bütün bir öğrencilik hayatıma bakıyorum. Düşünüp duruyorum da, hadi üniversiteyi bir yana bırak, ilkokul, ortaokul ve lisede, hepsi değil ama bana ders vermiş olan öğretmenlerin büyük çoğunluğunun bir bok öğretmediğini görüyorum. O kadar sığ, o kadar bilgisiz öğretmenler gördüm ki... Bazılarına örneğin, öğretmenlikten başka her şeyi yaptırabilirdin. Ama her nasıl olmuşsa öğretmenliğe kapağı atmayı becerebilmişlerdi. Bizimse, öğrenci olarak yapabileceğimiz hiç ama hiçbir şey yoktu. Ne yapacaktık ki, "reddi hoca" mı yapacaktık? Böyle böyle, derken yıllar geçip gitti, sınıflar sınıfları, okullar okulları izledi, ilkokul, ortaokul, lise bitti, sonra üniversite, derken koca adam olup çıktık. Yüzde doksanı öğretmenlikten anlamayan insanların, o çok kokuşmuş deyişle, "rahlei tedrisinden" geçtikten sonra insan geldiği yere de şükrediyor doğrusu. Düşünün, öyle öğretmenlerin elinden çıkıp, en azından bir üniversite okumayı becermek de hiç fena bir iş değil. Gerçi burada kişisel çabalar da var, onları da göz ardı etmemek gerek. Öğretmenler kötüyse bile sen kendin bir çaba gösteriyorsan onun da elbette bir karşılığı oluyor. Ama her ne olursa olsun, senin gösterdiğin çaba ne denli büyük olursa olsun, gene de öğretmen çok önemlidir ve onun oynadığı rolün sonucu olarak, çok iyi bir duruma da gelebilirsin, çöpe de gidebilirsin.

Bunlar iyi güzel de, şimdi konuşmanın faydası ne, diye sorulabilir. Şimdisi mimdisi yok be kardeşim. Olan olmuş, ölen ölmüş. Yedi yaşına dönüp her şeyi baştan alacak halin yok ya. Kader deyip sıyrılmak da pek içime sinmiyor ama ne yapalım, bugün artık yapacak bir şey yok, geçen zaman geçip gitmiş.  
***
Öğrenci merkezli eğitim deniyor ama o da öyle basit değil, iki günde olmuyor. Adamakıllı oturması için nereden baksan yirmi yıl gerekli. Kısacası, eğitim-öğretim düzenimiz hâlâ öğretmen merkezli. Böyle olunca da öğretmenin nasıl biri olduğu, gerçekten öğretmenlik yapabilip yapamadığı hayati bir önem taşıyor. Demem o ki, okula giden çocuğunuz varsa, öğretmenlerini sık sık ziyaret etmeniz, onları "tanımanız" çocuğunuzun ve hatta sizin geleceğiniz için çok yararlı olacaktır.

Filozof John Locke'un tabula rasa yorumunu herkes bilir. İnsan bu dünyaya "boş bir levha" olarak gelir, sonradan o levhanın üzeri yazılır, çizilir. Bizim ülkemizde kalem kimin elinde, onu da herkes bilir: öğretmenin elinde. Dolayısıyla, öğretmenin o boş levhaya ne yazacağı, ne çizeceğidir önemli olan. Evet, bugün anne-babalar geçmişe göre çok daha bilinçli, hadi diyelim küçük bir kalem de onların elinde, ama esas kalem yine öğretmende, başlangıçtaki boş levhada ileride belirgin olarak görünecek olanlar öğretmenin yazıp çizecekleridir. O nedenle, bir kez daha söylüyorum, çocuğunuz okula gidiyorsa, öğretmenlerini yakından tanımanız çok önemli. 
***
Biraz öğretmenleri yeren bir yazı oldu. Onları kötülediğim, karaladığım düşünülmesin, kendim de bir öğretmenim. Öğretmenler de elbette insan, onların da herkes gibi kusurları, eksik gedikleri olabilir, doğaldır. Mesleğini mükemmel bir biçimde yapabilen insanlar azdır, çünkü siz ne olursanız olun, sizin dışınızdaki koşullar size doğrudan ya da dolaylı olarak etki eder, bu da işinizi dört dörtlük yapmanıza engel olur. Kusursuz insan olmaz kısacası. Önemli olan bu kusurların ne kadar sizin dışınızda, ne kadar sizden dolayı gerçekleştiğidir. Benim burada söylemeye çalıştığım da bu. Bir öğretmen, eğer benim yukarıda sözünü ettiğim kendi öğretmenlerim gibiyse hiç olmasın daha iyi. Ama elinden gelen çabayı gösteriyorsa ne ala. Beklentileri karşılayan bir yıl olmasını diliyorum.

29 Kasım 2012

Önlük Üzerine İlginç Bir Tespit

zengin önlüğü, yoksul önlüğü 
okul üniformasını savunanlar, yoksul çocukların yoksulluğu, zenginlerin zenginliği görünmesin istiyorlar, yoksulları korumak adına. ne kadar işe yaradığı tartışılır. ama tersinden de bakmak gerekmez mi: zengin aile çocukları da üniforma sayesinde (eğer saklama işlevini yerine getirebiliyorsa) yoksullukla yüzleşmekten, kendi zenginliklerinden rahatsız olmaktan kurtulmuş olmuyor mu? bir "milli eğitim" sistemi, çocukların vicdanını geliştirmeyi hedeflemez mi?
Cem Akaş
(Buradan)

19 Şubat 2012

Okuma Alışkanlığı Üzerine

Okulda çocuklara okuma alışkanlığı kazandırmak, üzerinde en çok durduğum konulardan biri. Baştan söyleyeyim, çok zorlanıyorum. Bunun birkaç nedeni var. Her şeyden önce ailelerde "iş yok". Çoğunun evinde tek bir kitap yok. Hal böyle olunca çocuklar da kitapları sadece okulda lazım olan birer "eşya" olarak biliyorlar.

Problem sadece ailelerde mi? Öğretmenlerin çoğunda da "iş yok". Bizzat şahit olmasam bu kadar rahat konuşur muyum; koca bir yıl boyunca iki kitap okuduğu için kendini "çok okuyan" olarak lanse eden nice öğretmenler var, kaldı ki onlar yine iyi, en azından yılda iki kitap okumayı becerebiliyorlar, tek bir kitap okumayan öğretmenler var, hem de "sürüyle". Okuduğum eğitim (!) fakültesinde koca dört yılı, zorunlu ders kitapları hariç bir tek satır okumadan bitirip öğretmenlik diploması alan nicelerini gördüm. Her biri Anadolu'nun bir köşesine gidip öğretmenlik yapıyor. Şimdi biz kalkıp böyle yetişen bir öğretmen neslinden okumayı seven nesiller yetiştirmelerini nasıl bekleyebiliriz?

Okumayı sevdirmek yolunda televizyon da işimizi fazlasıyla zora sokan faktörlerden biri. O yetmiyormuş gibi şimdi bir de internet çıktı. Sen gel de çocuğa bu ikisi dururken hayatı okuyarak, kitaplardan öğrenmesini salık ver. Gerçekten zor. Dedim ya, çoğu, kitapları sadece okul sıralarında lazım olan birer eşya olarak görüyorlar, ödevlerini de zaten artık internetten kopyalayıp yapıştırıyorlar. Böyle olunca kitaplara ne gerek kalıyor ki? Hem çocuk büyüklerini örnek alır; evde ana-baba okumuyor, okulda öğretmenler okumuyorsa kendisi neden okusun o zaman?

Bizim eğitim-öğretim düzenimizin temel problemlerinden biri, neyi niçin, neyi nasıl öğreteceğini bir türlü öğrenememiş olmasıdır. Örneğin çocuğa yaşam boyu okumanın niçin gerekli ve önemli olduğunu bir türlü öğretemiyoruz. Öğretmenlere üniversitelerde öğretilmiyor ki onlar da okulda çocuklara öğretsinler. Bu örneğin en çok geçerli olduğu konu yabancı dil olsa gerek. Öğrencilerin neredeyse tamamına bir yabancı dilin neden gerekli olduğu öğretilemediği gibi yabancı dilin nasıl öğretileceği de öğrenilemedi gitti. Düşünün, bazı gramer konularını öğrenciler kendi ana dillerinde bile bilmiyorken kalkıp İngilizcelerini öğretmeye çalışıyorsunuz. Hem Türkiye'deki İngilizce müfredatlarına bakarsanız, sanırsınız tekmil nüfusumuzu Oxford, Cambridge, Columbia üniversitelerine profesör olarak yetiştirmeye çalışıyoruz. Nedir, alt tarafı çocuklara bir yabancı dilde gündelik konuşmalar yapabilmelerini sağlayacaksınız. Ama nerede... Yabancı dilin baştan sona bütün kurallarını öğretmeye kalkıyoruz, sonuç: elde var sıfır. Yıllarca dersini gördüğü yabancı dilde adını bile söyleyemiyor çocuk.

Bir başka handikabımız matematik. Başka bir ülkede "matematik fobisi" sözlüklere girmiş midir, cidden merak ediyorum.

"Peki, iyi güzel de okumak neden bu kadar önemli, çocuklar ille de çok okuyarak mı hayata hazırlanmalılar," diye sorabilirsiniz. Evet, okumanın ne işe yaradığına dair somut hiçbir veri yok elimde. Size, falankes çok okudu başı göğe erdi, diye bir örnek veremem. Gelgelelim okumanın sihirli bir değnek olduğu da su götürmez. Bir tılsımı var bu işin, bunu inkâr edebilir misiniz? Baksanıza kalkınmış toplumların tümü okuyan toplumlar. Sizce Bangladeş'te mi daha çok okunuyor yoksa Japonya'da mı? Suriye'de mi daha çok okunuyor yoksa Hollanda'da mı?

Çuvaldızı başkasına batırmadan önce iğneyi kendimize batırmak zorundayız. Her yerde Amerika'nın bizi parmağında oynattığını, Avrupa'nın bizi bilmem ne ettiğini söyleyip duruyoruz. Sen kalkınmadıktan, gelişmedikten sonra zaten bir parmakta oynatılmaya mahkumsun. Doğanın kanunu bu. Kalkınma, gelişme dediğin de ancak okuyarak elde edilir. Haksız mıyım?
Sayfa başına git