***
Benim durumumda olan bir arkadaşım daha var. Hatta onun durumu benimkinden de beter. Yapılacak çok önemli bir işi var, doktora tezi üzerinde çalışması gerekiyor, gelgelelim en ufak bir hevesi yok.
***
Efendim, geçenlerde fark ettim ki bloğumun görüntülenme sayısı bir milyonu aşmış. Eskiden olsa pek bir sevinirdim doğrusu, şimdiyse içimden öylecene bir, vay be, deyip geçtim. Şimdi tabii, bir milyon göze çok gelebilir ama yirmi yılını doldurmuş bir blogdan söz ediyoruz. Yirmi yıl, dile kolay. Oysaki ben bir yirminci yıl yazısı bile yazmamışım. Onuncu yıl yazısı yazmış mıydım sahi?
***
Bugün insanın vaktinin kaydadeğer bir kısmını sosyal medyada geçirdiği bir devirde blogların eskiye oranla çok daha az okunduğunu tahmin ediyorum. Milyonların Instagram'da, Tiktok'ta ve daha bilmem nerelerde cirit attığı, dikkat seviyelerinin birkaç saniyeye düştüğü, iki üç paragraflık yazıları okumanın bile zor geldiği bir ortamda yazı yazmak ne derece anlamlı, cevap hak eden bir soru mu? O bir yana, burası bana bir tür baba evi gibi geliyor, yirmi yıl sonra bakınca bunu görüyorum. Sözgelimi, Instagram'la, Twitter'la karşılaştırınca bloglardan ne kadar farklı bir ortam olduklarını görüyorsun. Burada yazıp çizenlerle Instagram'da fotoğraf paylaşanlar ne kadar farklı kitleler. Bir Instagram kullanıcısı olarak (aktif olarak kullandığım tek sosyal medya) oradaki benle blogdaki beni bile aynı kişi olarak göremiyorum. Baba evinden kastım şu, yıllardır uğramamış olsan bile döndüğünde, bu dönüş kısa süreliğine de olsa, kendini yabancı hissetmezsin, "buraya aitim" duygusu sen daha oraya varmadan yerini almıştır. Evet, bloğum o zamanlar, mesela on üç-on beş yıl önce hayatımın merkezindeki uğraşlarımdan biriydi. Biriymiş.
***
İstanbul en nemli günlerini ağırlıyor. Geçen yıl daha erken başlamıştı bu günler. Ben bir ara havlu atmıştım, kaç derece olursa olsun sıcağa razıyım, yeter bu nem olmasın noktasına gelmiştim. Sahi, eyyam-ı bahur ne güzel kelimeydi. Şu sosyal medya dilleri de öyle bir hızla fakirleştiriyor ki anlatamazsın.
Bu bunaltıcı havalara rağmen insanın evde oturası gelmiyor tabii. Doğallıkla da her fırsatta çıkıp geziyorum, ne yapayım. Neyse ki akşamları bir nebze de olsa serinliyor.
Biraz da etimolojiye girelim mi? Gaius Octavius'u bilirsiniz, Roma'nın ilk imparatoru. Ama daha çok Augustus lakabıyla bilinir, Latince saygıdeğer, haşmetli, asaletli anlamlarına gelir. Şu ağustos ayının adı ondan geliyor işte. Kendisini onore etmek için ölümünden altı yıl sonra, MÖ 8'de sextilis ayının adını augustus diye değiştirmişler. Sextilis kelimesinden de anlaşılacağı gibi, o devirdeki Roma takviminde altıncı aydı bu. Ondan bir kırk yıl kadar önce de beşinci ayın adı Augustus'un büyük amcası ve evlatlık olduğu babası Julius Caesar onuruna iulius (İngilizcede july) olarak değiştirilmişti. Ya.
Yazıyı son cümlesine kadar okuyanlara hayırlı serinlemeler efendim.

