8 Ağustos 2026

Yaz Günleri

Yapılacak daha önemli bir, hatta birkaç işim olmasına rağmen, bilgisayarın başına oturup buraya (uzun zamandır yazmadığım bloğuma) yazmanın daha iyi bir iş olduğuna karar verdim. Aslına bakarsanız, dün akşam karar vermiştim. Yürüyordum, eve gider gitmez bloğa bir yazı yazayım dedim, ne ki gelince kararıma uymayıp yarına erteledim ve işte şimdi yazıyorum. Daha da aslına bakarsanız, ilkin dün akşam verilmiş bir karar değil bu, bir süredir (artık o süre ne kadarsa) bloğa yazmam gerektiğini kendime telkin edip duruyordum. Daha daha aslına bakarsanız, bloğa uzuun zamandır yazmıyor olmama rağmen, zaten yarıda bıraktığım, kesintiye uğrattığım bir iş değil ki bu, benim nezdimde halen daha gündelik işlerimden biri bu bloğa yazmak. Hani, G. Kore'yle K. Kore yetmiş üç yıldır çatışmamış olmalarına rağmen teknik olarak hâlâ savaştalar ya, benimki de o hesap. Ama işte, hayallerle gerçekler birbirine uymuyor vesaire...
***
Benim durumumda olan bir arkadaşım daha var. Hatta onun durumu benimkinden de beter. Yapılacak çok önemli bir işi var, doktora tezi üzerinde çalışması gerekiyor, gelgelelim en ufak bir hevesi yok.
***
Efendim, geçenlerde fark ettim ki bloğumun görüntülenme sayısı bir milyonu aşmış. Eskiden olsa pek bir sevinirdim doğrusu, şimdiyse içimden öylecene bir, vay be, deyip geçtim. Şimdi tabii, bir milyon göze çok gelebilir ama yirmi yılını doldurmuş bir blogdan söz ediyoruz. Yirmi yıl, dile kolay. Oysaki ben bir yirminci yıl yazısı bile yazmamışım. Onuncu yıl yazısı yazmış mıydım sahi?
***
Bugün insanın vaktinin kaydadeğer bir kısmını sosyal medyada geçirdiği bir devirde blogların eskiye oranla çok daha az okunduğunu tahmin ediyorum. Milyonların Instagram'da, Tiktok'ta ve daha bilmem nerelerde cirit attığı, dikkat seviyelerinin birkaç saniyeye düştüğü, iki üç paragraflık yazıları okumanın bile zor geldiği bir ortamda yazı yazmak ne derece anlamlı, cevap hak eden bir soru mu? O bir yana, burası bana bir tür baba evi gibi geliyor, yirmi yıl sonra bakınca bunu görüyorum. Sözgelimi, Instagram'la, Twitter'la karşılaştırınca bloglardan ne kadar farklı bir ortam olduklarını görüyorsun. Burada yazıp çizenlerle Instagram'da fotoğraf paylaşanlar ne kadar farklı kitleler. Bir Instagram kullanıcısı olarak (aktif olarak kullandığım tek sosyal medya) oradaki benle blogdaki beni bile aynı kişi olarak göremiyorum. Baba evinden kastım şu, yıllardır uğramamış olsan bile döndüğünde, bu dönüş kısa süreliğine de olsa, kendini yabancı hissetmezsin, "buraya aitim" duygusu sen daha oraya varmadan yerini almıştır. Evet, bloğum o zamanlar, mesela on üç-on beş yıl önce hayatımın merkezindeki uğraşlarımdan biriydi. Biriymiş.
***
İstanbul en nemli günlerini ağırlıyor. Geçen yıl daha erken başlamıştı bu günler. Ben bir ara havlu atmıştım, kaç derece olursa olsun sıcağa razıyım, yeter bu nem olmasın noktasına gelmiştim. Sahi, eyyam-ı bahur ne güzel kelimeydi. Şu sosyal medya dilleri de öyle bir hızla fakirleştiriyor ki anlatamazsın.

Bu bunaltıcı havalara rağmen insanın evde oturası gelmiyor tabii. Doğallıkla da her fırsatta çıkıp geziyorum, ne yapayım. Neyse ki akşamları bir nebze de olsa serinliyor. 

Biraz da etimolojiye girelim mi? Gaius Octavius'u bilirsiniz, Roma'nın ilk imparatoru. Ama daha çok Augustus lakabıyla bilinir, Latince saygıdeğer, haşmetli, asaletli anlamlarına gelir. Şu ağustos ayının adı ondan geliyor işte. Kendisini onore etmek için ölümünden altı yıl sonra, MÖ 8'de sextilis ayının adını augustus diye değiştirmişler. Sextilis kelimesinden de anlaşılacağı gibi, o devirdeki Roma takviminde altıncı aydı bu. Ondan bir kırk yıl kadar önce de beşinci ayın adı Augustus'un büyük amcası ve evlatlık olduğu babası Julius Caesar onuruna iulius (İngilizcede july) olarak değiştirilmişti. Ya.

Yazıyı son cümlesine kadar okuyanlara hayırlı serinlemeler efendim.

4 Nisan 2025

Bir-iki kelime

Son etimoloji yazısını yazışımın üzerinden tam beş yıl geçmiş. Vay be! Zamana bak, bizi hiç takmayarak kendi yolunda ilerleyip gidiyor. 

Aklıma takılan albañil kelimesine bakmak üzere, sık ziyaret ettiğim etimoloji sitelerinden birine baktım. Albañil İspanyolca inşaat işçisi demek. İlk öğrendiğim zaman da aklıma takılmıştı, acaba Albania, yani Arnavutluk ile bir ilgisi var mı diye? Arnavut işçilerden ötürü bu kelime dile girmiş olabilir mi? Aklıma yatmadı tabii, İtalya olsa hadi neyse, onlar komşu, ama İspanya ne alaka? Birkaç kez daha aklıma geldi de önemsemedim. Nihayet bugün açıp baktım ve gördüm ki pek çok kelime gibi, albañil de Arapçadan geçmiş İspanyolcaya. Evet, Araplar bir zamanlar İspanya'nın önemli bir bölümüne hükmettiklerinde İspanyolcaya da kaydadeğer sayıda Arapça kelime geçmişti. Bugün İspanyolcada <al-> ile başlayan kelimelerin önemli bir bölümü Arapçadan gelmiş olanlar. Bu, bildiğimiz Arapça <el> artikeli. Meğerse bu albañil kelimesi de aslında pek yabancı değilmiş, "el-bani" kelimesi, yani bina eden, inşa eden anlamındaki kelime İspanyolcada zamanla bu biçimi almış.

Bu yazıyı bana yazdıran asıl kelime bu değil ama. Albañil'e bakınca gözüme başka bir kelime çarptı: albéitar. O da oldukça tanıdık çıktı, baytar. Her ne kadar bugün artık daha çok veteriner kullanılıyor olsa da baytar da henüz ölmedi. Bunun Arapçaya da Yunancadan geçmiş olduğunu gene bugün öğrenmiş oldum. ἵππος/híppos (at) ile ἰατρός/iatrós (hekim, doktor) kelimelerinin bileşiminden oluşan ἱππίατρος/hippíatros'un Arapçaya geçmiş biçimiymiş baytar. Biliyorsunuz, Araplarda <p> sesi yoktur, bu ses, yabancı bir dilden Arapçaya <b> diye geçer.

İşte etimolojiyi bundan ötürü seviyorum. Yunancadan Arapçaya, oradan Türkçeye geçmiş bir kelimeye İspanyolca sözlükte rastlıyorsun.

20 Nisan 2020

Niçin herkes etimolojiyle uğraşmamalı?


CNN Türk'te 31 Ekim 2016 tarihli bir haber. Konuşan amcamız İstanbul İşportacılar Esnaf Odası başkanı Osman Aktaş. Diyor ki,
"İş kelimesi Arapça kökenli, porta kelimesi Latince bir kelime, kapı manasına geliyor: iş kapısı." 
Haydi bakalım.

Amcamızı bir nedenden ötürü hoş görebiliriz, adının önünde "Prof." kelimesi yok. Hakikaten, diğer herkesi geçtim, profesörlerimizin yazım yanlışlarına, anlatım bozukluklarına, noktalamayı bile bilmemelerine, ezcümle cehaletlerine o kadar çok rastlıyorum ki ne düşünüp diyeceğimi bir yerden sonra bilemiyorum, neyse, ayrı konu. 

Amca bey birkaç saniyelik konuşmasında iki yanlış birden yapmayı beceriyor. "İş kelimesi Arapça bir kelime," demesi ilk yanlışı, zira bu kelime Türkçe (kaynak). Portus'un Latince olduğu doğru ancak işporta'daki "porta"nın portus'la bir ilgisi yok, bu da ikinci yanlışı.

İtalyanca sporta kelimesinden gelen işporta Türkçeye Arnavutça üzerinden geçmiş olup "ağaç yongasından örülen kulplu büyük sepet" anlamına geliyor, oraya da Latinceden geçmiş. Seyyar satıcıların içine mallarını koyup ellerinde taşıyarak sattıkları sepetin adıdır işporta. Zamanla sepetin yerini günümüzdeki üç veya dört tekerlekli basit arabalar ya da tahta tezgâhlar almış ama kelime olduğu gibi kalmış.

31 Mart 2020

Üç kelime: virüs, karantina, korona

Virüs kelimesi Fransızcadan, karantina ise İtalyancadan gelmişler Türkçeye.

Virüs, diğer dillere Latince virus'tan yayılmış. "Zehir, bitki özsuyu, kıvamlı sıvı, kudret suyu" gibi anlamları varmış bu dilde. Tabii, Latinceye Proto-Italic weis-o-(s-)'tan, oraya da muhtemelen İlk-Hint-Avrupaca ueis- kökünden gelmiş ve bu sonuncusunda gene muhtemelen "eriyip gitmek, akmak" anlamına geliyormuş. Kısacası, zamanla Latincede "zehirli su, zehirli sıvı," sonradan da doğrudan doğruya "zehir" anlamlarını kazanmış.

"Bulaşıcı hastalıklara yol açan mikrop" anlamı zührevi bir hastalığa gönderme yapılmak suretiyle 1728'de kaydedilmiş olmakla beraber, günümüzdeki tıbbi anlamı 1880'lerde yerleşmiş.

***
Karantina kelimesiyse dünya dillerine İtalyanca "kırk gün" demek olan quaranta giorni'den dağılmış. Bulaşıcı hastalık taşıyor olabileceğinden şüphelenilen bir geminin kırk gün boyunca limanda gözetim altında tutulması gerektiğini öngören 1377 tarihli bir Venedik kanununa dayanıyormuş. Sonraları yaygınlaşmış bu işlem.

Quaranta kelimesi İtalyancaya ise Latince quadraginta'dan geçmiş ki o da İlk-Hint-Avrupaca dört anlamına gelen kwetwer- kökünden gelmişmiş.

***
Korona (corona) sözcüğü ise gene Latince "taç, çelenk" anlamlarına geliyor olup Antik Roma'da bilhassa üstün başarı gösteren askerlerin başına takılan taç ya da çelengi ifade ediyormuş, bir tür üstün hizmet madalyası.

Malum, virüsümüzün şekli taca benzediği için tıpta coronavirus biçimiyle elli bir yıl önce, 1969'da kayıtlara geçmiş.

Covid-19, Co: corona, vi: virus, d: disease olmak üzere korona virüsü hastalığı demek. Sonundaki 19 ise (Aralık) 2019'da görüldüğünü belirtmek için.


Kaynak: Bir, iki, üç.

7 Haziran 2016

Eşeğin şeyi

Via
Önceki gün bir kelimenin anlamını öğrendim. Hani şu duymuş olduğumuz fakat anlamını bilmediğimiz kelimelerden. Lenduha. İlber Ortaylı'dan öğrendim, televizyonda konuşuyordu her zamanki gibi. Sözlüğe baktım, genellikle lenduha gibi biçiminde kullanılıyormuş. "Çok iri ve kaba, cüssesi çok büyük kimse veya şey." demiş sözlük. Kelime Farsça lend-i ḫār tamlamasından geliyormuş ve bu da affedersiniz "eşeğin şeyi" demekmiş. Bugünden tezi yok, bu kelimeyi daha çok kullanmalı. Evet.

22 Ocak 2016

Yüklü kelimeler

2015'te hiç etimoloji yazısı yazmamışım. Bugün okuduğum bir makalede yeni bir kelime görünce blogda paylaşayım dedim, böylece uzunca bir aradan sonra kelimeler üzerine bir yazı da yazmış olurum.

Sözünü ettiğim kelime hamule. Şu uzun cümlede şöyle geçiyor: 

(...) kıyı setlerinde inşa edildikten sonra, kanallardan denize açılan ve bu şekilde kurak memleketin üzerinde yelken açmış gibi görünen ve kıymetli hamulelerini rıhtıma taşıyan gemilerin kimin malı olduklarını da tahmin edebiliyordu. (Ref.) 
Kelimeyi, dediğim gibi, ilk kez bugün duydum. Cümleye bakıldı mı anlamı oracıkta tahmin edilebiliyor. "Yük" anlamına geliyor hamule (حَمُولة). Bazı sözlüklerde bu şekilde, bazılarındaysa hamûle şeklinde yer alıyor. Bundan on beş yıl kadar önce de "Hamil-i kart yakinimdir" diye bir şeye rastlamış ve şans eseri oradan geçmekte olan yaşlı bir dil hocasına gidip sormuştum. Sorumu cevaplamış ve hamil ile hamile'nin aynı kökten geldiğini söylemişti. Aslına bakarsanız, "taşıyıcı", "yüklü" anlamlarına gelen bu iki kelime birbirinin aynısı (حامل). Arapçanın bir özelliği olarak, taşıyıcı kişi erkekse hamil, kadınsa hamile olur. Naci ile Naciye'deki mantık. Dolayısıyla "Hamil-i kart yakinimdir," sözü "Kartı taşıyan benim yakınımdır," anlamına geliyor. Bu topraklarda her devirde varlıklarını sürdüren çanak yalayıcılar, kendilerine bir yerlerde torpil filan lazım oldu mu bir büyüklerinin, mesela götünü yaladıkları bir siyasetçinin yanına giderler, siyasetçi bir kart, kâğıt vs. yazıp ellerine tutuşturur, onlar da götürüp torpillenecekleri yere verirlermiş. İşte, oradaki muhatapları kartı alıp üstünde "Hamil-i kart yakinimdir," sözünü ve altında da bunu yazan siyasetçinin imzasını görünce gereğini yaparmış. Tabii, bu kelime eskimiş sayılır artık, şimdilerde kullanıldığını sanmıyorum, ama örneğin doksanlarda, seksenlerde filan siyasetçilik yapan tanıdıklarınız varsa onlara sorun muhakkak bilirler. Neyse, konumuzdan sapmayalım. 

Aynı kökten, yani Arapça /hml/ kökünden gelen bir kelime daha var elimizde. Tahmin etmişsinizdir, hamal (حمّال). Bu kelime Türkçeye tek /m/ ile geçmişse de Arapça orijinalinde şeddelidir, yani m'si çift sesli okunur, hammal biçiminde.
***
İnsan bu hayatta pek çok şey taşır. İyi şeyler de taşır, kötü şeyler de taşır. Karnında çocuk taşıyan da vardır haram lokma taşıyan da. Kimi ekmeğini kazanmak için odun taşır, kimiyse bir yerlere kapılanmak için cebinde bir kart taşır. Kimi kafasında bilgi taşırken kimi binbir türlü kötülük taşır. Ortaokul yıllarımda bir dolmuşun arkasında okuduğum yazıyı hiç unutmam: "Taş taşı laf taşıma." İnsan iyi bir yük taşıdı mı hiçbir zaman yorulmaz.

13 Kasım 2015

Mecnun, Meczup, Divane ve Budala Üzerine

Meczup, Arapçada cezb'den ("çekilme"den) kaynaklanıyor; "kendi içine doğru çekilmiş; bir tarafa ya da bir varlığa doğru çekilmiş, onun cazibesine kapılmış kişi" anlamında. Ayrıca, "Tanrı sevgisine tutulmuş ve kendinden geçmiş kişi" demek; eş anlamlıları da "di­vane" ve "abdal". 
Mecnun, Arapça cin kökünden geliyor ve anlamı, "cin tutmuş, çıldırmış, deli; aşk yüzünden kendini kaybetmiş kişi". 
Divane'nin kökü, Farsça "şeytan, cin, ifrit" anlamına gelen "div". "Div", Türkçede "dev" olmuş. İnsanoğlununkine oranla bedensel boyutları çok büyük bir hayali varlığı belirtmek için kullanılıyor. Ne var ki, Alaattin'in Lambası'ndan çıkan dev gibi, "cin" olma özelliğini de bir ölçüde kaybetmemiş. Mehmet Salâhî, Kamus-u Osmanî’de divane karşılığı olarak şunu veriyor: "div tutmuş, delirmiş, deli" (s. 392, Kanaat Matbaası, 1329). Bu sözcüğün etimolojisinin yeni yazı sözlüklerinde verildiğini görmediğimi de bu arada belirtmek isterim. 
Budala'nın, bugünkü anlamına ulaşana kadar geçirdiği dilsel serüven daha ilginç. Bu sözcüğün, Arapça bedil’in çoğulu olduğu sözlüklerde belirtiliyor. Öte yandan, bugün budala ile eşanlamlı olarak kullandığımız aptal sözcüğünün de bedil’in bir başka çoğulu olan abdal’dan geldiğini yine sözlüklerde okuyoruz. Bedil, "karşılık, bedel; bir şeyin ya da bir kimsenin yerini alan" demek (Büyük Larousse, s. 1449). Bu anlam göz önüne alınınca, bu­dala'nın da aptal'ın da etimolojisinin açık ve seçik bir şekilde görülmediğini söylememiz gerekir. Ama ortak köke bakarak, bu iki sözcüğün de, "bir yere ya da varlığa doğru çekil-mişliği" dile getirdiği söylenebilir. Nitekim abdal, "gezgin derviş" anlamına geliyor ve de­rin dinsel bağlılığı ve çoğunlukla da mistik inançları olan bir tür savaşçı "misyoner"i be­lirtiyor. Üstelik bu sözcük, Osmanlıcada sık sık görülen bir işlemden geçirilerek Farsça ku­rala göre çoğul eki "an" sonuna eklenip abdalan haline getirilmiş (Abdalan-ı Rum'da gö­rüldüğü gibi). 
Yukarda ele aldığımız dört sözcük, bugünkü dilimizde, temel anlamlarından, farklı ölçülerde de olsa sıyrılmıştır ve "ahmak", "salak", "alık", "deli" "çılgın", "bön", "geri zekâlı" ve "kaçık" anlamına gelir. Ve böyle bir dilsel değişim, anlambilimin inceleme alanı­na girer. Öte yandan, organik ve zihinsel kusurları ampirik bilgiye dayalı olarak dile getiren bu sözcüklerin gönderimde bulunduğu gerçeklerin, psikopatoloji ve psikiyatri tarafın­dan bilimsel tanımlar, sınıflandırmalar ve terimlerle ele alındığını da biliyoruz. 
Ne var ki, aynı sözcüklerin geçmişine dönerek ve anlamlarını kaynağında ve kendin­de ele alarak bazı felsefi yorumlar yapmak da olanaklıdır. 
Örneğin, başlangıçta, "kendine ya da bir başka varlığa doğru çekilmiş, cin tutmuş, aşk yüzünden kendini kaybetmiş, varlığını dinsel ve mistik amaçlara adamış kişi" anlamına gelen bu sözcüklerde, insan bilincinin kendine ve dünyaya yönelik tutumuna, yani bireyin varoluşsal tavrına ilişkin ortak bir nokta bulunduğu söylenebilir. 
Buradaki ortak nokta, bu sözcüklerin belirttiği birey tipinin ve dolayısıyla bilinç formunun, normal denilen insanların bilinç formundan farklı ve genellikle ona karşıt olmasıdır. Normal denilen insan bireyin bilinci; yoğunluktan ve doluluktan yoksun, gözenek­li; içine sızmış olan, ama iyice fark etmediği ve eğlenme ya da gösteriş merakıyla unut­maya çalıştığı ölüm korkusuyla, gündelik yaşamın durmadan tekrarlanan kasvetli olayla­rıyla ve maddi endişelerle belirlenmiş; kendini içinde bulduğu geleneksel ve hazırlop değer yargılarıyla, yani verilmiş-olan'la kaplanmış ve dolayımsız, eleştiriden yoksun ve gerçek bireyselliğe, yani otantikliğe değil herkes gibi olmaya yönelmiş bir bilinç formudur. Bu­na karşılık, yukarda ele aldığımız sözcüklerin ortak noktasının, bu otantik olmayan bilincin olumsuzlanmasına gönderimde bulunduğu söylenebilir. Bu olumsuzlama, verilmiş bireyselliğin "kendine doğru çekil­me ya da bir başka nesneye doğru çekilme"yle dolayımlanmasmda; kendini daha yüksek bir düzeyde yeniden bulmasında ve doluluğa ulaşmasında ortaya çıkıyor. (Tümlük, yoğunluk ve doluluğa ulaşma çabasına, alkol kullanımında ve erotizmde de rastlan­dığı ileri sürülebilir.) 
Dolayısıyla, bu dört sözcüğün ortak noktasının belirt­tiği bilinç formunun, genellikle çağdaş felsefenin ve özellikle varoluşçuluğun üzerinde önemle durduğu kendi-olma, yani otantiklik sorununa, eski bir zaman diliminde ve farklı bir kültür ve ideoloji çerçevesi için­de verilmiş bir cevabın ürünü olduğu söylenebilir.

Selahattin Hilav, kitap-lık, 39.

19 Kasım 2014

Şahane kelimeler

İngilizcede royal diye bir kelime var. Pek yabancı bir kelime de sayılmaz, zira Türkiye'de de çokça kullanılıyor. Latince kökenli bir kelime; regalis'ten geliyor. Aslında İngilizcede regal diye de bir kelime var, o da yine aynı kökten gelme ve royal'le de aynı anlama sahip. 

Latince rex "kral" demek. Rex'in iyelik hali ise regis. Regalis oradan geliyor. Dolayısıyla royal, "krala/kraliyete ait, kralla/kraliyetle ilgili" anlamlarına geliyor. Royal family ile "kraliyet ailesi" denmiş oluyor mesela. Büyük otellerde royal suite vardır "kral dairesi" anlamında.
*
Lise yıllarında bir gün futboldan laf açılmış, bayan bir hocamız neden İspanyol takımlarının adının başında hep Real var diye merakla bize sormuştu da bilememiştik. Real Madrid, Real Sociedad, Real Betis... Efendim, işte o real de royal'in İspanyolcası. İspanya halihazırda krallıkla yönetilen bir ülke. Böylece Real Madrid Club de Fútbol'un Türkçesi, "Madrid Kraliyet Futbol Kulübü" olmuş oluyor. Bilen bilir, Real Madrid Kral'ın, Atlético Madrid ise halkın takımıdır derler İspanya'da. Bu real'in İngilizcede "gerçek" anlamına gelen real'le bir ilgisi yoktur.
*
İspanya'dan İran'a geçelim şimdi. Şah ve şahane kelimeleri Türkçeye Farsçadan geçmişler. Şah, kral'ın Farsçası zaten. Şahane ise "şahla ilgili, şaha ait" anlamına geliyor. Yani, royal ile tıpatıp aynı anlama geliyor. Fakat her zaman söylendiği gibi, dil canlı bir organizmadır ya, bu kelime de değişe değişe bugün artık Türkçede başka bir anlama bürünmüştür. Şahane dediğinizde insanların aklına ilk gelen anlamı "çok güzel, harika, mükemmel". Aradaki ilgiyi kavramak son derece basit. Çok güzel, harika, mükemmel olan, şaha layıktır; mantık bu. Hani, "krallara layık" derler ya, işte o mantık. 
*
Sizi bilmem ama benim için kelimelerin tarihi –en azından şu an için– insanların tarihinden daha önemli. İnsanların tarihi yalan dolandan ibaret, bir doğru varsa, on uydurma var, kelimelerin tarihiyse tek kelimeyle şahane.

30 Ekim 2014

İki kelime: metro, metropolitan

Geçen gün bir arkadaşım metro kelimesinin kökenini merak ettiğini söyledi. Bilmiyorum ama araştıracağım dedim. Acaba metre ile bir ilgisi var mıdır diye de düşündüm ama bir çıkar yol bulamadım. Çünkü metre'nin Grekçe metron'dan geldiğini ve anlamını biliyordum. Bugün baktım, metre'yle metro'nun bir ilgisi yokmuş.

Metro kelimesi Paris metrosuyla ortaya çıkmış. Metroyu işleten şirketin adı Compagnie du chemin de fer métropolitain de Paris imiş. Türkçesi Paris Büyükşehir Demiryolu Şirketi. Kısaltıp Le Métropolitain demişler. Daha sonra bunu da kırpıp Métro haline getirmişler. Bugün bildiğimiz anlamıyla büyük şehirlerdeki yolcu trenlerine genel olarak metro denmesinin kaynağı burası.

Metro bir kısaltma olup metropolitan'dan geliyor dedik. Peki metropolitan ne demek? Metro ve polis sözcüklerinden müteşekkil birleşik bir sözcük olan metropolis'ten geliyor o da. Buradaki metro ile az önce andığımız tren anlamındaki metro'yu karıştırmamak gerekir. Burada metro "anne" demek olan meter'den gelir. Polis ise "şehir" demektir. Dolayısıyla metropolis "ana şehir" anlamına gelir. Anakent bugün de büyükşehir yerine kullanılıyor zaten. Metropolitan, "Büyükşehire ait, büyükşehirle ilgili" gibi bir anlam verir. Mesela metropolitan belediye dediğimizde büyükşehir belediyesi demiş oluruz. 

Buradaki "anne" anlamındaki meter'i de uzunluk ölçüsü olan İngilizce meter ile karıştırmamak gerek. İngilizcede "anne" demek olan mother'ın meter ile aynı kökten doğduğunu eklemeyi unutmayalım.

Eski Yunan'da şehir devleti sistemi olduğunu da hatırlatalım. Şehir devletlerinden güçlü olanlar, örneğin Atina ve Sparta, daha küçük ve güçsüz olan öbür şehir devletlerini zaman zaman sömürerek kendi kolonileri haline getirirlerdi. İşte küçük kolonilerin bağlı olduğu bu büyük şehir devletlerine metropolis, yani "ana kent" denirdi. Bugünse dünyanın belli başlı birçok dilinde nüfusu bir milyonu aşan şehirlere metropol denir, buna Türkçe de dahil.



 Kaynak: Bura, şura, ora.

21 Eylül 2014

Lira ne demek?

Para birimimiz lira ile İngiliz para birimi pound'un aynı kaynaktan geldiğini biliyor muydunuz? Peki, pound'un kısaltmasının Lb olduğunu, bunun neden böyle olduğunu, simgesininse neden bir L harfi (£) olduğunu biliyor muydunuz?

Ben bir zamanlar bir yerde İngiliz lirası diye bir şey okumuştum. Herhalde eskiden kullanmışlardır diye de akıl yürütmüştüm. Demek ki öyle değilmiş, çünkü pound'a bazen lira da deniyormuş. Niye peki, ne ilgisi var lirayla pound'un?

Lira, Türkçeye İtalyancadan geçmiş. Bir zamanlar, İtalyanlar henüz euro'ya geçmemişken Türkçede nedense İtalyan lireti deniyordu, neden öyle deniyordu bilmiyorum, çünkü bildiğim kadarıyla İtalyanların kendisi de liret değil lira diyordu. 

İtalyanca lira, Latince libra'dan geliyor. Libra, terazi, ölçü, denge, dengelemek anlamlarına geliyor. Peki, bu kelime nasıl İtalyanların para birimi haline gelmiş? 

Romalılar libra pondo adında bir ölçü birimi kullanmışlar. Pondus, ağırlık demek, pondo da onun bir tür kısaltması. Dolayısıyla pondo libra, bugünkü anlamıyla "bir ölçek" ya da "bir kiloluk" gibi bir anlama geliyor.

Gel zaman git zaman, İtalyanlar bu sözün libra kısmını, kendi dillerinde lira'ya dönüşmüş olarak para birimi ölçüsü olarak kullanmaya başlamışlar. Bize de Osmanlılar döneminde, 19. Yüzyılın ortalarında geçmiş. Lirayı Türkiye dışında Suriye ve Mısır da kullanıyor. Ayrıca, 1980'e kadar İsrail, 2008'e kadar Malta da kullanmış.

İşin pound kısmı da lira kısmına benziyor. Nasıl ki İtalyanlar pondo libra'nın libra kısmını almışlar, İngilizler de aynı sözün pondo'sundan gelen pound'u almışlar. Yalnız, bu sözcük İngilizceye doğrudan Latinceden değil Almanca üzerinden geçmiş. İngiliz para biriminin tam adı "pound sterling", kısaca pound deniyor.



Kaynak: bura, şura, ora, bir de bura.

20 Ağustos 2014

Bankadan iman çekmek

Etimolojiden gidelim bugün de...

Geçen gün arkadaşımla konuşuyorduk, bankacı. Kredi kelimesini Arapça sanıyormuş şimdiye dek. Çünkü toplumda pek bilinmeyen, daha çok işin içindekilerin aşina olduğu bankacılık terimlerinin arasında hatırı sayılır derecede Arapça sözcük varmış. Aslında kastettiği, Arapça kökenli Osmanlıca kelimeler, mesela vesaik diyorlarmış, "belgeler" anlamında, (vesika=belge).

Kredi, Türkçeye Fransızca crédit'den, oraya İtalyanca credito'dan, oraya da Latince creditum'dan geçmiş. İnanç, güven, itibar anlamlarına geliyor. Hıristiyanlıkta da oldukça tanıdık bir kelime, çünkü tahmin edilebileceği gibi iman demek. Zaten Arapça kökenli iman'ın Türkçe karşılığı da inanç.

Bugün kredi dendi mi herkesin aklına ilk gelen anlamı, bankadan alınan borç para. İlk başta borç'la iman arasında bir ilgi kurulamayabilir ama aslında son derece anlaşılır bir durum var ortada, zira banka kredisi dediğin şey, Nişanyan Sözlüğü'nde de denildiği gibi "güvene istinaden borçlanma"dan başka bir şey değil. Bir bankanın bir kimseye ya da kuruluşa güvenmeden kredi verdiği görülmüş şey değil, maaş falan yoksa kredi çekmek için kefil bulmak gerekir, yani o güveni tesis etmek zorunlu.

Latince creditum "emanet" demek. Credere fiilinden türemiş. Credere, "güvenmek, inanmak, emanet etmek" anlamlarına geliyor. Arapça emanet'le emin'in aynı kökten geldiğini de söylersek sanırım mesele daha bir açık olur. 

İngilizcede –ve büyük ihtimalle diğer Avrupa dillerinde– bu Latince kökten gelen ondan fazla kelime var: Credible=inanılır, incredible=inanılmaz vs.

***
Hazır, kelimelerin kökeni demişken, şu içinde bulunduğumuz ağustos ayının adının da Roma imparatoru Augustus'tan geldiğini belirtelim. Aslında Augustus bir ad değil bir lakap; saygıdeğer, muhterem anlamlarına geliyor. Tam unvanı Imperator Gaius Julius Caesar Augustus. MÖ. 27-14 yılları arasında Roma'yı yönetmiş. Augustus kendi adını verene dek bu ayın adı Sextilis'miş, yani altıncı ay, çünkü Rumi takvimde ağustos sekizinci değil, altıncı aydır. Ağustos Türkçeye Yunanca ávgustos'tan (αύγουστος) geçmiş.

Bu arada İngilizcede temmuz demek olan july'ın adının da bir diğer imparator Julius Caesar'dan geldiğini söylemeyi unutmayalım.

15 Ağustos 2014

Morena

Temel, Dursun ve İdris ava çıkmışlar. Karşılarına bir delik çıkmış, "Bu ne deliği ola ki?" diye sormuşlar birbirlerine, Temel, "Bekleyip görelim," demiş. Pusuya yatıp beklemişler, biraz sonra bir tavşan çıkmış, vurup yollarına devam etmişler. Biraz sonra daha büyük bir deliğe rastlamışlar. Yine birbirlerine bakıp, "Bu ne deliği ola ki?" demişler. Temel de yine, "Bekleyip görelim," demiş. Bu kez de bir tilki çıkmış, onu da vurup devam etmişler. Biraz sonra karşılarına çıkan delik daha da büyükmüş. Bakışlarında yine aynı soru, birbirlerine bakmışlar. "Bekleyip göreceğiz," demiş Temel. Bekleyip görmüşler, bir ayı, onu da vurup devam etmişler. Bu kez kocaman bir delikle karşılaşmışlar. Daha da meraklanmışlar, "Ayıdan daha büyük ne olabilir ki?" diye merak ederek pusuya yatıp beklemeye koyulmuşlar. Ertesi gün gazetede haberleri çıkmış: "Avcı Temel ve Arkadaşları Dursun ile İdris Trenin Altında Kalarak Yaşamlarını Yitirdiler."

Efendim, fazla merak iyi değildir de denebilir ama siz bakmayın, fazla merağın iyi olduğu durumlara da rastlanmıştır. Daha çok gözün doymaması ile ilgilidir bu fıkra, bana öyle geliyor. Tavşanı elde ettin, devam et, tilkiyi elde ettin, yine devam et, hadi ayıyı da elde ettin, ona da eyvallah, yine devam et, ne var ki ayıdan sonra hâlâ gözün doymadıysa tren seni elde ettiğinde yapılacak bir şey yok.

***
Bir köşe yazısında okumuştum bir zamanlar, bu Temel fıkraları filan hep Almanya, Polonya bölgelerine ait fıkralarmış. Kim, ne zaman, nasıl başlatmış bilmiyorum, Türkçeye çevrilip işte böyle Temel, Dursun, İdris diye anlatılıyorlar. Aslında Nasrettin Hocanınkilere benzer ince bir noktası da var bu fıkraların. 
***
Arapça kökenli fıkra'nın eş anlamlısı Fransızca kökenli anekdot. Aslı, Grekçe anekdotos'un çoğulu olan anekdota. "Yayılmamış, yayımlanmamış, gizli kalmış şeyler" anlamlarına geliyormuş. Gelsin bakalım. 

Kardeşim bana global'ın ne demek olduğunu sordu bugün, madem etimolojiye girdik, onun üzerine de iki söz edelim. Globe Latincede "yuvarlak şey" demek, yani "top". Dolayısıyla global, "yuvarlak gibi, yuvarlağımsı" gibi anlamlara geliyor. Globe denerek yuvarlak olan Dünya kastediliyor, global denilerek de "dünya çapında" gibi bir anlam verilmiş oluyor. Mesela global ekonomik kriz. Küresel'le eş anlamlı. Arapçadan geçmiş olan küre de globe'la aynı anlama geliyor zaten; yuvarlak şey, top. Eskiler kürre-i arz dermiş, "yerküre" diye çevrildiği gibi, kendisine "yer yuvarı" diyen de var. 
***
Etimolojiden müziğe atlayalım izninizle. Şunu dinlemezseniz alınırım, söyleyeyim:


Bu arkadaşlar Endülüslü. Morena Me Llaman'ı Los Desterrados'tan çok dinlemiştim ama bu gruptan bugün ilk kez dinledim. Kardeşimin aracılığıyla haberdar oldum. Enfes bir performans. Söyleyen ablanın sesi de su gibi.
***
"Dil, tek başına kalmanın acısını belirtmek için 'yalnızlık' sözcüğünü, bir başına olmanın görkemini belirtmek içinse 'inziva' sözcüğünü yarattı." 
Facebook'ta buldum. Bir başınalığın iki ayrı yüzünü gösteren güzel bir örnek. Gerçekten münzevi olmayı becerebilmiş bir insan bence en bahtiyar insandır. Ki, öyle herkesin harcı da değildir. Mumla arasan bulamazsın belki öyle birini. Münzevilikten kastım da gidip dağ başında insanlardan uzak bir yaşam sürmek değil. O tür münzevilik geçmişte kaldı bence. Günümüzde ne yana dönsen insana çarpıyorsun. Hal böyleyken, bir şehirde bile inzivaya çekilebilir bir insan. Diye düşünüyorum, naçizane. Ama yine de gidip hiçbir insanın olmadığı bir yerde bir süre yaşamak, üstelik de doğayla iç içe bir yerse, tadından yenmeyecek bir şey olsa gerek.

Facebook'ta bir şey daha gördüm dün: "Tek başına gördüğün rüya sadece bir rüyadır, başkalarıyla beraber gördüğün rüya ise gerçekliğin kendisidir." Altında yazdığına göre John Lennon demiş. Güzel demiş.
***
Morena me llaman, "Bana esmer kız diyorlar" demekmiş.

12 Mart 2014

Papirüs, paper, papel

Papirüs kelimesini çoğu kimse okulda duymuştur. Eski Mısırlılar henüz kâğıt bilinmiyorken papirüslere yazarlarmış yazıyı. Haliyle çoğu kimse papirüsü bir araç (ya da gereç) olarak tahayyül eder. Bir bakıma öyledir, ama papirüs dedikleri aslında bir bitkidir. Bilimsel adı Cyperus papyrus'tur. 
.
Papirüs bitkisi.
Eski Mısır'da papirüs bitkisinin saplarından kâğıda benzer, üzerine yazı yazdıkları söz konusu gereç üretilirmiş. Sözcük Grekçeye papyros olarak geçmiş. Zaten Greklerle Mısırlılar Akdeniz kıyısında yer alan iki uygarlık olduklarından birbirleriyle çok canlı bir ilişkileri olmuş; çokça ticaret yapmışlar, bu yolla da epey kelime alışverişi olmuş dilleri arasında.  Her zaman olan bir şeydir bu. Nerede iki toplum/ülke/uygarlık arasında ticari ilişkiler olmuşsa, orada mutlaka diller birbirine değmiş, çokça kelime alışverişi olmuştur. Bakınız Türkçedeki İtalyanca kökenli kelimeler; büyük bölümü Venedik ve Cenevizlilerin İstanbul'la ticaret yaptığı dönemden kalma.  Her neyse, papyros, diyorduk, Grekçeye böyle geçmiş, oradan Latinceye geçip papyrus olmuş. Bu da çok rastlanan bir şeydir, Grekçe sözcüklerin sonundaki -os Latincede -us olur. Tıpkı -on'ların da -um olması gibi. Örnek: stadion > stadium.

Latincedeki papyrus da Eski Fransızca üzerinden İngilizceye geçip paper olmuş, yani kâğıt. Ancak bugün bildiğimiz kâğıdın papirüsle hiçbir ilgisi yok. Hepimizin bildiği gibi, bugünkü kâğıt ağaçtan ve selülozdan yapılır. Fakat İngilizler yine zahmete girmeye lüzum görmemişler ve yeni bir kelime bulmak yerine var olanı kullanmayı yeğlemişler (hindi'de de böyle olmuştu), böylece papirüs bitkisinden adını alan paper, ağaçtan üretilince de aynı adla anılır olmuş. 

İngilizceye paper olarak geçen kelime İspanyolcada da papel olmuş. Ve bu haliyle Türkçeye de geçmiş. Eskiden bir lira değerindeki kâğıt paraya papel denirmiş. Kaç papel, sözünü duymuşsunuzdur. Sonraları genel anlamda para anlamında kullanılmış. Şimdiyse artık pek kullanılmayıp argo bir sözcük işlevi görüyor, argoda para anlamında kullanılıyor.

6 Mart 2014

Bluetooth

Şaşırtıcı bir gerçek: "Bluetooth" sözcüğü Harald Bluetooth Gormsen'in adından geliyor. O da kim, diye soracaksınız. 10. yüzyılda yaşamış bir İskandinav kralı. Danimarka ve Norveç'i yönetmiş. Evet ama, ne alaka, diyeceksiniz, çünkü Bluetooth günümüzün bir kablosuz iletişim teknolojisi; 10. yüzyıl nere, günümüz nere.

Bluetooth iletişim protokolü 1994 yılında Ericsson firması tarafından icat edilmiş. 1997'de Jim Kardach adlı bir vatandaş bu yeni teknoloji için bu adı önermiş, çünkü tam da o sıralar Frans Gunnar Bengtsson'un Vikingler ve Harald Bluetooth'tan söz eden The Long Ships [Uzun Gemiler] adlı romanını okuyormuş.

İyi güzel de, neden onun adını önermiş, diye bir soru daha soracaksınız, biliyorum. Efendim, bu kral iletişimin gücüne inanırmış ve etkili bir iletişimle birbirinden kopuk İskandinav topluluklarını bir krallık çatısı altında birleştirmeyi başarmış. Ayrıca, savaşlarda iletişimin çok önemli olduğuna, bir savaşın kazanılmasında iletişimin rolünün azımsanmayacak ölçüde büyük olduğuna da inanır, girdiği savaşlarda da bunu uygularmış.

Bluetooth, "mavi diş" demek. Harald'ın lakabıymış. İskandinav dillerinde blátǫnn, Blåtand biçimlerindeymiş. Rivayete göre Harald'ın göze çarpacak derecede mavimtrak koyu dişleri varmış, bundan ötürü de ona bu lakap takılmış. Bugün demokrasi, insan hakları denince akla ilk gelen ve gerçekten de bu konularda yüksek standartlara sahip olan İskandinav ülkelerinde demek daha o zamanlarda ifade özgürlüğü varmış. Varmış ki, koskoca krala bile lakap takabilmiş insanlar.
.
Bluetooth'un bu hepimizin tanıdığı mavi-beyaz logosunun kökeni de yine İskandinavya. Runik yazı sistemi denen, çeşitli Germen halklarının Latin alfabesinden önce kullanmış oldukları, bir dizi alfabeden oluşan eski bir İskandinav yazı sisteminden alınan, H ve B harflerinin karşılığı olan Haglaz ve Berkanan adlı karakterlerin birleştirilmesinden doğmuş bu logo. H ile B'nin Harald Blåtand'ın baş harfleri olduğunu söylememe gerek yok sanırım.
İşte bu, Runik yazı sistemindeki H harfi:, bu da B:.


Bluetooth teknolojisinin mucidi Ericsson'un bir İsveç, yani İskandinav şirketi olduğunu eklemeyi de unutmayalım.
***
Dil böyle bir şey işte. Kelimeler ve şeyler, hiç ilgisi alakası yokken bir araya gelip bizi şaşırtabiliyorlar.



Kaynak: Bura, şura, ora.

23 Şubat 2014

Angarya

Bir etimoloji yazısı yazarak bu haftayı da kapatalım. Aslında çevirdiğim bir makaleyi yayımlayacaktım bugün, dillerin kökenini irdeliyor, ama artık yarına kalsın. Çok zihin açıcı bilgiler veriyor, şimdiden söyleyeyim. 

İki-üç ay önce angarya kelimesi aklıma takıldı, acaba Ankara'yla bir ilgisi, ilişkisi var mıdır, diye meraklandım. Ankara'nın tarihteki adlarından biri de Angora ya. Göründüğü kadarıyla bir ilişkileri yok bu iki sözcüğün, baktım.

Angarya'nın Türkçe sözlüklerdeki ilk anlamı "Bir kimseye ya da bir topluluğa zorla, ücret vermeden yaptırılan iş, yüklenti." biçiminde geçiyor. Sözcüğün kökeni Babilceymiş, oradan Farsçaya, oradan da Yunancaya geçip ángaros (ἄγγαρος) halini almış. Tam olarak "atlı taşıyıcı" anlamına geliyor.

Atlı taşıyıcı anlamına gelen kelime nasıl olmuş da zorla yaptırılan iş anlamına bürünmüş? Romalıların Perslerden öğrenmiş oldukları bir posta teşkilatı sistemi varmış. Atlı postacılar, İmparatorluğun ana yolları üzerindeki belirli duraklar arasında gider gelirlermiş. Bu, yurttaşlar için değil, devlet için kurulmuş bir sistemmiş. Devletin farklı kademeleri arasında gidip gelecek gönderilerin trafiğinin daha sağlam bir biçimde işlemesini amaçlıyormuş. Angarya sistemini o zamanki diğer posta sistemlerinden ayıran özellik ise, atlı postacıların gece-gündüz demeden, yağmur-çamur dinlemeden, her zaman ve her koşulda yollarda olmalarıymış. 

Romalılar, atların bakımı, beslenmesi ve tedarikini zorunlu bir hizmet haline getirmişler. Dolayısıyla angarya kelimesi, 4. yüzyıla gelindiğinde "mecburi hizmet" anlamında kullanılmaya başlanmış. Ortaçağ Latincesinden itibarense üç aşağı beş yukarı günümüzdeki anlamını almaya başlamış ve birine zorla yaptırılan iş için kullanılmış.


Kaynak: The Encyclopædia Britannica, Angaria ve Angora maddeleri.

6 Şubat 2014

Doğu'dan Batı'ya Kelimeler

admiral
arsenic
assassin
camel
candy
Gibraltar
gypsy
paradise
sugar
syrup
tea
traffic

Bunlar Doğu'dan, bir başka deyişle Arapça ve Farsçadan İngilizceye geçmiş olan birkaç kelime. Kuşkusuz fazlası vardır ama bunlar değişik zamanlarda benim aklıma gelenler. Birkaç tane daha vardı, not almadığım için unutmuşum.
***
Tarihin herhangi bir devrinde dünyada yaygın olan bir dil, diğer dillere bol miktarda kelime verir. Bunun örneğini her çağda görmek mümkün. Yüzyıllar boyunca kıta Avrupa'sının dili konumunda olan Latince örneğin, sadece Latin koluna mensup dillere değil, İngilizce, Almanca gibi Germen koluna, Rusça gibi Slav koluna mensup dillere de binlerce kelime vermiştir. 

Tarihin şu içinde yaşadığımız devrinde de dünyanın en yaygın dili, hepimizin bildiği gibi, İngilizce. Dolayısıyla da İngilizce bugün yeryüzünde konuşulan bellibaşlı dillerin tamamına sürekli olarak kelimeler veriyor. Bakın işte, blog kelimesi, yirmi yıl önce yoktu bile, ama bugün bütün dünya kullanıyor.

Bir dilin kalburüstü olması, öbür dillerden hiç kelime almayacağı anlamına gelmez. Dünya kurulduğu günden bu yana, ama az ama çok, diller hep birbirinden kelime almışlardır. Gerçi ben bugün İngilizce'nin başka bir dilden kelime aldığına hiç tanık olmadım. Ama geçmişte örneğin, işte yazının başında verdiğim on iki örnekte olduğu gibi, almıştır elbette. Hemen belirteyim ki, bu kelimelerin çoğu Arapça ve Farsçadan doğrudan geçmemiştir İngilizceye. Gönül isterdi ki Fransızca da bilsin, İspanyolca da, Felemenkçe de, ve burada tek İngilizceden değil, onlardan da konuşsun, ama neylersin, bilmiyorsan bilmiyorsundur. Nasıl derler, talihin gözü kör olsun.
***
Fazla dallandırıp budaklandırmadan başlayalım yukarıdaki kelimelerimizi ellemeye, alfabetik sıraya göre. Onlardan ikisini, çay ve şeker'i (sugar, tea) geçen yıl yazmıştım, şurada, o yüzden bir kez daha üstlerinde durmayacağım.

Admiral, "amiral" demek, yani deniz generali, yüksek rütbeli deniz subayı. Lisede bir yerlerde okumuştum, Emir-ül Ma'dan geliyormuş dediğine göre. Emir-ül Ma "su emiri, su şefi" anlamına geliyor. O zamanlar inanmıştım tabii, ama şimdi bakınca hiç de inandırıcı değil. Çünkü ma'nın m'si ortada yok. Eğer admiral değil de, admiralma olsaydı örneğin, bu iddiaya doğru diyebilirdik. Galiba sallamış, her kimse. Online Etymology Dictionary'ye göreyse Arapça "taşımacılık şefi" anlamına gelen emir-ür-rahl'dan (amir-ar-rahl) gelme olasılığı var ki çok daha mantıklı. Çünkü eski devirde kamyonla yapacak hali yoktu insanların; taşımacılık denizde gemilerle yapılırdı.

Arsenic, bildiğiniz "arsenik". Avrupa'ya gelene dek epey yol kat etmiş. Farsçada zerd "sarı" demektir. O yüzden doğal rengi sarı olan arseniğe Farslar zernik demişler. Oradan Süryaniceye zarniqa olarak, oradan da evrilerek Grekçeye arsenikon, Latinceye arsenicum olarak geçmiş ve öbür Avrupa dillerine dağılmış. Zırnık kelimesini de hepiniz duymuşsunuzdur. Ben de ilk duyduğumda şaşırmıştım, zırnık dedikleri arseniğin ta kendisi.

Assassin, İngilizcede "suikastçı, kiralık katil" anlamlarına gelir. Hatta daha sonra bir de fiil biçimi oluşmuş: assassinate, o da "suikast düzenlemek" demek. Kelimenin kökeni Arapça "haşhaşçı, haşhaş kullanan" anlamında haşhaşiyyun. Duymuşsunuzdur, Haşhaşiler (ya da Haşhaşin) Hasan Sabbah'ın örgütünün popüler adıdır. İsmaili Tarikatı'nın şeyhlerinden olan Hasan Sabbah, bugün İran sınırlarında bulunan Elbruz dağlarında yer alan ünlü Alamut Kalesi'nde bir örgüt kurmuştu. Haşhaş, bilenler bilir, uyuşturucu yapımında kullanılan, baharda kırmızı çiçekler açan bir bitkidir. Söylenenlere göre bu örgütün militanları da haşhaş bağımlısıydılar. Eylemlerini, saldırılarını yapmadan önce bol bol içer, kafalarını dağıtır, öylece saldırırlar, böylelikle başarılı olurlardı. Böylece zaman içinde "suikastçı" anlamındaki assassin kelimesinin doğmasına da ön ayak oldular.

Camel İngilizcede "deve" demektir. Deve bir çöl hayvanı olduğu için zaten Avrupa coğrafyasında yaşaması pek de mümkün değildir. O yüzden yalnızca İngilizlerin değil, diğer Avrupalıların da bu kelimeyi Araplardan almış olmasında şaşırtıcı hiçbir şey yok. Devenin Arapçadaki adı jemele'dir (جمل), ama söylendiğine göre Avrupa dillerine doğrudan Arapçadan değil, İbranice veya Fenikece üzerinden geçmiş.

Candy, İngilizlerin "şekerleme" anlamında kullandığı bir kelimedir. Limonlusundan muzlusuna, sarısından pembesine, sertinden yumuşağına, büyüğünden küçüğüne türlü çeşitli şekere genel olarak candy denir. Kelime Avrupa dillerine Arapça qandi'den geçmiş, ama oraya da Farsça qand'dan gelmiş. Zaten Farsçada bugün de şekere qand (قند) derler. Özbekistan'ın tarihi şehri Semerkant'ın adında da yer alıyor bu kelime. (Semere: meyve, kand: şeker).

Gibraltar, Cebelitarık'ın İngilizcesidir. Pek çoğumuz Cebelitarık Boğazı'nı coğrafya dersinde duymuşuzdur. Akdeniz'i Atlas Okyanusu'na bağlayan dünyanın en önemli boğazlarından biridir. Boğaza adını veren Cebelitarık'ın kendisiyse İspanya'nın en güneyinde bulunan küçük bir şehirdir, ama İspanya'ya değil İngiltere'ye bağlıdır. Cebel Arapçada "dağ" demektir, dolayısıyla Cebeli Tarık, "Tarık Dağı" anlamına gelir. Dağ dendiğine aldanmamak lazım, öyle sanıldığı gibi yüksek bir dağ değil, aslında 500 m.yi bile bulmayan bir kayalıktır. Peki Tarık kimdir? Onu da tarih dersinde duymuşsunuzdur, Emevi devrinin komutanlarından Tarık bin Ziyad.

Gypsy de "Çingene" demektir. Gipsy diye de geçer. İngilizlerin Mısır'a Egypt dediğini duymuşsunuzdur. Bu kelime de Avrupa dillerine "Mısır'dan gelenler" anlamındaki Yunanca Aigyptioi'den (Αἰγύπτιοι) evrilerek geçmiş. Bugün bilimsel olarak kabul gören görüşe göre Çingeneler Hindistan'dan dünyaya dağılmışlardır. Ama Avrupalılar, muhtemelen Mısır'dan geldikleri için, onlara "Mısırlı" anlamındaki bu gypsy sözcüğünü ad olarak vermişler. Türkçede bugün daha az kullanılan Kıpti kelimesi de aynı kökten. 

Paradise "cennet" demektir. Ancak İngilizcede cennet anlamına gelen bir de heaven vardır. İkisinin bir farkı da vardır elbette. Heaven genel anlamda cennet demektir. Daha çok dini anlamı kastedildiğinde, örneğin, "İyi insanlar öldükten sonra cennete gider," cümlesinde heaven kullanılır. Güzellik anlamı verilmek istendiğindeyse, mesela "Burası yeryüzünde bir cennet," dendiği zaman da paradise kullanılır. Elbette çok keskin bir kural değildir bu, birbirlerinin yerine kullanıldıkları da olur. Paradise kelimesinin kökeni Avestaca pairidaeza kelimesidir ve "bahçe" anlamına gelir. Zaten kutsal kitaplarda cennet betimlenirken hep güzel bahçelerden söz edilir. Avesta dili, Farsça, Kürtçe gibi dillerin atası sayılan dildir. Pairidaeza kelimesi bugünkü Farsçada firdews (فردوس) olarak yer alır. Arapçaya ve Türkçeye de geçmiştir. Türkçede bir kadın adı olarak kullanılmaktadır Firdevs.

Syrup "şurup" demektir. Türkçede bugün her ne kadar şu sıvı ilaçların genel adı olarak kullanıyor olsak da şurup "tatlandırılmış sıvı" anlamına gelen Arapça bir kelimedir. Tatlandırılmış sıvı denince insanın aklına doğal olarak şerbet gelecektir. Evet, o da aynı kökten geliyor. Yalnızca o da değil, şarap ve meşrubat da yine aynı kökten. Hepsi de Arapça "içmek" fiilinin kökü olan /şrb/ kökünden gelir.


Traffic de "trafik" demek. Kimileri ilgisi olmadığını söylese de, diğer kimileri bu kelimenin Avrupa dillerine Arapça tefrik'ten (تفريق) geldiğini iddia ediyorlar. Tefrik, "bölümlere ayırma, ayrıştırma" anlamlarına gelir. Fark da aynı kökten. Eskiden mesela, romanlar gazetelerde "tefrika halinde" yayımlanırmış, yani her gün bir bölümü çıkarmış. Bazı kaynaklarsa tefrik'in "dağıtma, yayma" anlamlarına da geldiğini, dolayısıyla bugünkü trafik anlamının oraya dayandığını iddia ediyorlar.
***
Evet, bakalım bir sonraki etimoloji yazısı ne üzerine olacak? Hadi kalkın kendinize bir kahve yapın. Afiyet olsun.

4 Aralık 2013

Petrol mavisi

Etimolojiye devam... İnsanın özel ilgi alanlarının olması ne güzel bir şey be! Bazen öldüğümü düşünüyorum, ama bazen de, işte böyle meraklarımın hâlâ olduğunu görünce, yaşamaya devam ettiğimi anlıyorum. Söylemenin yeri değil ama eski günlerimi çok özlüyorum. Şimdi o günleri düşündükçe kendime inanamadığım bile oluyor; o bitmez tükenmez merakların, araştırma isteğinin sahibi ben miydim? Hakikaten de insan çok değişebiliyormuş. Lisedeki yıllarımı gözümün önüne getirince örneğin, sanki ben değilmişim de bir filmde izlediğim biriymiş gibi geliyor. Ne ara böyle oldum ben Tanrım, duruma müdahale etmeni canı gönülden istiyor ve bekliyorum vesselam.
***
Yine çokça kullandığımız iki kelimeden gidelim, biri Batı kökenli, öbürü Doğu, başlıktan da anlaşılmıştır zaten: petrol ve mavi. Petrol, birleşik bir kelime, petra ve oleum'un birleşmesinden doğmuş, Latincedir. Mavi ise Arapça. 

Petra Latincede "taş" demektir. Grekçe petros'tan geçmiştir Latinceye. Oleum da yine Grekçe kökenli Latince bir sözcük olup "yağ" anlamına gelir. İkisini yan yana getirdiğinizde yeni sözcük kendiliğinden ortaya çıkar: "taş yağı". Niye taş yağı dendiğini, pek ihtimal vermiyorum ama, merak edebilirsiniz. Lisede gördüğünüz kimya derslerini unutmuşsanız –benim gibi– ve petrolün hidrokarbonlardan, organik maddelerden falan oluştuğunu bilmiyorsanız bile, yer altından çıktığına bakarak taş'ın mantığını bulabilirsiniz. Yağ'da kafanızın karışacağını sanmıyorum, örneğin yer altından çıkan bu sıvıya neden taş suyu değil de taş yağı denmiş olabileceğini merak edeceğinizi sanmıyorum, zira bu sıvı sudan daha yoğun, kendine özgü bir rengi var, ayrıca kokusu var, yani sudan çok yağa benziyor. 

Fazla derinleştirmeyelim. Her ikisi de Grekçeden evrilerek Latinceye geçmiş olan petra ve oleum kelimelerinin Ortaçağ Latincesinde birleşmesiyle petroleum diye yeni bir kelime ortaya çıkmış. Fransızcada pétrole olmuş, oradan da Türkçeye petrol diye geçmiş. En sonunda da Ajda Pekkan şarkısını söylemiş, amaan petrol, canıım petrol...

Gelelim mavi'ye. Onun hiç de petrol'ünki kadar uzun bir yolculuğu olmamış. Ma Arapçada "su" demektir. Dolayısıyla maî "su gibi, su renginde" anlamına gelir. Detaylı açıklama istediğini sanmıyorum. Denizin suyuna bakmışlar, onun renginde olan şeylere "su rengi" demişler. Tıpkı bugün kahverengi dediğimiz gibi. Hiç rastladınız mı, bazı yerlerde "kahveyi" diyorlar, aynı mantık. Mai ve Siyah diye Halit Ziya'nın bir romanı vardır, lisede okumuştum. Peki, mai nasıl mavi olmuş diye sorarsanız, oradaki /v/ harfinin Arapça waw'dan (و) geldiğini ve kaynaştırma görevi gördüğünü tahmin etmek zor değil. Türkçede /w/ sesi olmadığı için, daha doğrusu bugün standart Türkçe olarak kullanılan İstanbul Türkçesinde olmadığı için haliyle "mawi" diye değil, "mavi" diye geçmiş. 

Peki, petrol mavi midir, yeşil mi? Yok yok, ona girmeyeceğim. İsteyen girsin. 

28 Kasım 2013

Ey kuş, geldiysen ses ver

Şu işe bak, İngilizler hindiye Türkiye'nin adını vermişler, Türkler de Hindistan'ın adını. 

İngilizce öğrenmeye başlayan pek çok Türk çocuğu, İngilizcede hindiye turkey, yani Türkiye dendiğini eninde sonunda öğrenince, vatan-millet-sakarya duyguları canlanır hemen ve bu adlandırmanın da Batının, özellikle de Amerika'nın bize karşı güttüğü kinin bir yansıması olduğunu düşünür. Halbuki mesele çok daha başkadır.

İngilizcede hindiye neden turkey dendiğini bir ara araştırmayı, sözcüğün etimolojisine bakmayı düşünmüştüm ama daha sonra unutmuşum. Dün New York Times'ta çıkan bir yazıyı okumakla da, deyiş yerindeyse gökte ararken yerde bulmuş oldum. Yazıyı, Mark Forsyth adlı bir vatandaş yazmış. Bu kişinin The Horologicon: A Day’s Jaunt Through the Lost Words of the English Language [Saatler Kitabı: İngiliz Dilinin Kayıp Sözcükleri Arasında Günübirlik Bir Gezinti] adlı bir kitabı da varmış. Türkiye'de yok ama okunacaklar listeme aldım hemen. 

Düşündüğümden de ilginçmiş turkey sözcüğünün yolculuğu. İsterseniz gelin önce sözünü ettiğim makaleyi okuyalım, sonra konuşmaya devam edelim. Bu arada, yazının Şükran Günü dolayısıyla yazılmış olduğunu da belirteyim, çünkü Amerika'da kasımın dördüncü perşembesi Şükran Günü olarak kutlanır ve hindisiz bir Şükran Günü de düşünülemez.

Hindinin Türkiye Bağlantısı (The Turkey's Turkey Connection)
Şükran Günü bütün bir Amerika'da kutlanır. Hindi de bütün bir Amerika'nın kuşudur. Öyle ki, Kolomb'un ve Hacılar'ın gelmesinden çok daha önce buradaydı. İlk kâşifler geniş hindi sürülerinin manolya ormanında yuvalandıklarını yazmışlardı. Denebilir ki, hindi elmalı börekten daha bir Amerikalıdır, gelgelelim adını 7127 km. ötedeki bir ülkeden almıştır.
Bu bir rastlantı değildir; söz konusu olan, yalnızca bir ses benzerliği değildir. Turkey (hindi) kelimesi Türkiye'den geliyor. Ancak, bir bağlantı noktası da var işin içinde. Bunu görmek için de Madagaskar'a uğramanız lazım. Nasıl mı?
Bir zamanlar İngiliz sofraları o kadar fakirdi ki, üstünde ne patates vardı, ne cigar, ne de hindi. Günün birinde insanlar ülkeye ilginç mi ilginç, egzotik bir kuş getirmeye başladılar. Bilimsel adı Numida meleagris olan bu kuşun şimdiki normal adı da miğferli gine kuşu'dur, çünkü alnında bir miğferi andıran kemikli tuhaf bir çıkıntı vardır. Bu kuş, Madagaskar'dan, Afrika'nın güneydoğu kıyısından geliyordu, ancak İngilizlerin bundan haberi yoktu. Tek bildikleri, etinin çok lezzetli olduğu ve  tüccarlar tarafından Avrupa'ya Türkiye'den getirildiğiydi. Böylece çok kısa bir süre sonra bu kuşlara turkey denmeye başlandı. 
Fakat bunlar, bugün kızılcık sosu ve kabak püresiyle servis ettiğimiz hindilerden değildi. Dediğim gibi, bugün hindi dediğimiz, bir Amerika kuşudur. İspanyollar Yeni Dünya'ya vardıklarında bilimsel adı Meleagris gallopavo olan bir kuşla tanıştılar. Ancak bilim onların pek de umurunda değildi. Umursadıkları tek şey, bu kuşların etinin hakikaten çok lezzetli oluşuydu. Turkey'e benzer, muhteşem bir tadı vardı bunların. 
Böylece İspanyollar bunları Avrupa'ya da satmaya başladılar. Bir süre sonra da bu kuş İngilizlerin sofrasında görünmeye başladı. Tam da İngilizlerin Amerika'da ilk kolonileri kurdukları zamanlardı. İki kuş arasındaki farka bakılmadı bile, bu kocaman kuşun tadına baktılar ve akıllarına turkey geldi. İngiliz dilinde böyle şeyler hep olur.
İşte, sizin bu aralar [Şükran Günü] yiyeceğiniz kuşa Karadeniz kıyısındaki bir ülkenin adının verilmesi böyle olmuştur. Diğer diller aynı hatayı yapmadılarsa da başka hatalar yaptılar. Mesela Fransızlar dinde (d'Inde) diyorlar, çünkü onlar da Hindistan'dan geldiğini sanıyorlar. Ve Türkiye'de de pek çok insan böyle düşünüyor olmalı ki, onlar da hindi diyorlar.
...
Asıl ilginç olan da ne, biliyor musunuz? Biz Türkçede bu hayvana hindi diyoruz ama sanmayın ki Hindistan'dan geldiği için öyle diyoruz. Adam söylüyor zaten, hindinin anavatanı Amerika'dır diye. Kuş Amerika'dan gelmiş, Hindistan'sa doğuda, peki de, Türkçede niye hindi deniyor bunlara o zaman? İpucu hemen yukarıda var zaten, Fransızlar d'Inde diyorlar ya, "Hindistan'dan gelme" gibi bir anlamı var bu kelimenin, yani tam da Hindi demek. Nasıl ki İngilizler Madagaskar'dan gelen o ilk kuşun Türkiye'den geldiğini sanıp ona turkey adını verdiler, aynı şekilde Fransızlar da Hindistan'dan geldiğini sanıp ona dinde dediler. Bir zaman sonra da, yukarıdaki makalede söylendiği şekilde, Amerika'dan gelen benzer bir kuşa, yani bugün bildiğimiz hindiye onun adını verdiler. İşte bu hindi kelimesi Türkçe'ye de Fransızca'dan geçmiş olmalı. 

Hindi kelimesinin Türkçeye Arapçadan geçtiğini söyleyenler de var. Örneğin TDK'nın sözlüğünde böyle deniyor. Dil Derneği'nin internet sözlüğünde nereden geldiği belirtilmemiş. Evet, Araplar da hindi diyorlar bu hayvana, ne var ki, bu sözcük Arapçadan gelmiş olamaz. Çünkü hayvanın kendisi, denildiği gibi, doğudan değil batıdan geliyor. Türkçenin bu kelimeyi Arapçadan alması için bu kuşu da onlar aracılığıyla tanımış olması gerekirdi mantıksal olarak. Oysaki öyle olmamıştır. Hindi, yukarıda da söylendi, İspanyollar aracılığıyla Britanya'ya ve bütün Avrupa'ya getirildi, Avrupa'dan da dünyanın geri kalanına dağıldı.

Pazılın parçaları dağıldı biraz, evet, isterseniz derleyip toparlayalım. Hatta isterseniz maddeler halinde yazalım.
     1. Madagaskar'dan İngiltere'ye ilginç bir kuş getirilir. Garibim, Madagaskar'dan gelmiştir ama İngilizler Türkiye'den geldi sanırlar, haksız da sayılmazlar, çünkü onu getirenler Türkiye'yle ticaret yapan tüccarlardır. Böylece bu kuşa hiç eğip bükmeden turkey derler, yani türkiye.
      
     2. Daha sonra Avrupa'ya İspanyollar aracılığıyla bu kez Amerika'dan bir başka kuş gelir ki biraz öncekine çok benzemektedir. Hem fiziksel yapısı benzemektedir, hem de etinin tadı kokusu. Aslına bakılırsa biyolojik bakımdan ikisi arasında akrabalık da vardır. Böylece İngilizler zahmete girip yeni bir kelime bulacaklarına ona da benzerinin adıyla turkey demeye başlarlar. Çok doğal bir şeydir bu, çocuklar da her gördükleri sakallıya dede derler, aynı mantık.
     
     3. İngilizler Amerika'yı kolonileştirip daha sonra Amerika Birleşik Devletleri adıyla yeni bir devlet kurduktan sonra da doğal olarak dillerini de götürürler, böylece bu turkey kelimesi de gitmiş olur. 
     
     4. Böylelikle, zaten Amerika kıtasından gelmiş olan kuş, hiç ilgisi alakası yokken turkey diye bir ad almış olarak yine Amerika'ya gider.

Şimdi benim merak ettiğim esas konu ne, biliyor musunuz? Bugün Türkçede hindi, İngilizcede turkey dediğimiz bu hayvanın gerçek adı neydi peki? Öyle ya, Avrupalılar gidip istila etmeden binlerce yıl önce de Amerika kıtasında uygarlık vardı. İşte İnkalar, Aztekler, Mayalar falan... Uygarlık olduğuna göre de bu kuşun muhakkak bir adı vardı, değil mi? Evet ama neydi? Araştırılmasına araştırılmıştır mutlaka, acaba bulunmuş mudur? Yani hindi dediğimiz bu kuşlara Amerika'nın yerlilerinin vermiş olduğu ad veya adlar biliniyor mudur? Bir araştırmak lazım tabii, bakalım ne zaman...

Bu arada, Madagaskar'dan Avrupa'ya gelen, Türkiye'den geldiği sanılan o ilk kuşun Türkçe adı da beçtavuğu. Beç, Osmanlıların Viyana'ya verdiği ad. Bundan da, Osmanlıların bu kuşu Avusturyalılar aracılığıyla tanımış olduğu sonucuna ulaşabiliriz. 

Merak ettiğim bir şey daha var. Acaba Madagaskar'dan gelen o kuşla Amerika'dan gelen o diğer kuş, bir başka deyişle beçtavuğuyla hindi hiç karşılaştılar mı? Karşılaştılarsa neler konuştular? Düşün dur.
Sayfa başına git