3 Mart 2014

Dillerin kökeni üzerine bir makale

Diller Nereden Geliyor?
Merritt Ruhlen

Dillerin nereden geldiğini hiç sormayız kendimize, çünkü yanıtı biliyoruzdur: Fransızca Fransa'dan, İngilizce İngiltere'den, Çince Çin'den, Japonca Japonya'dan vs. Ancak birkaç bin yıl öncesine gittiğimizde bu dillerin hiçbirinin bu saydığımız ülkelerde konuşulmadığını, dahası, bu dillerin o zamanlar yeryüzünün herhangi bir yerinde hiç olmadığını görürüz. O halde bütün bu diller nereden geldi?

Bu sorunun yanıtı bazen çok açıktır ve herkesçe bilinir. Mesela biliyoruz ki İspanyolca, iki bin yıl önce Roma'da konuşulan Latincenin sonradan ortaya çıkan bir versiyonudur. Latince, Roma İmparatorluğu'nun Avrupa'yı fethetmesiyle yayıldı. Daha sonra İmparatoğluğun çöküşüyle birlikte Latincenin bölgesel lehçeleri zamanla günümüzün Latin (Romance) dillerine dönüştü: Sardinyaca, Rumence, İtalyanca, Fransızca, Katalanca, İspanyolca ve Portekizce. Bir dil ailesi, buradaki Latince örneğinde de olduğu gibi, tek bir ilk dilden evrilen bir dizi dilden oluşur.

Burada Latin ailesi, bize dil ailesi kavramı için iyi bir örnek teşkil ediyor, ancak bu olağandışı bir örnektir, çünkü burada, bu dillerin atası sayılan dil, yani Latince, bize sayısız kaynak bırakmış olan yazılı bir dildir. Halbuki bu duruma öyle her zaman rastlanmaz, pek çok örnekte, öbür dillerin atası sayılan dil yazılı kaynaklara sahip değildir ve onlara yönelik eldeki tek kanıt da günümüzdeki devam dilleridir. Ancak yine de yazılı kaynaklar olmadan da dil ailelerini birbirinden ayırt etmek, Tablo 1'de de görüleceği gibi, pek de zor bir şey değildir. Tabloda, belli bazı dillerde "el" (hand) anlamına gelen sözcükler arasındaki benzerlikler bize yalnızca Latin ailesini (İspanyolca, İtalyanca, Rumence) değil, aynı zamanda Slav ailesini (Rusça, Lehçe, Sırp-Hırvatça) ve Germen ailesini de (İngilizce, Danca, Almanca) kolayca fark etme olanağı sağlıyor. Şunu da söylemek gerekir ki, Germen ve Slav dillerinin atalarına ait yazılı kaynak yoktur elimizde. Varlığı en az Latince kadar geriye giden bu iki dil ailesinin atalarına Proto-Germenik ve Proto-Slavik denir.

Tablo 1
Dil Benzerliklerine Bir Örnek
Dil
“Hand”
İngilizce
Danca
Almanca
hænd
haand
hant
Rusça
Lehçe
Sırp-Hırvatça
ruka
rẽka
ruka
İspanyolca
İtalyanca
Rumence
mano
mano
mɨnə
İkinci sütundaki sözcükler Uluslararası Fonetik Alfabesi’ne (IPA) göre yazılmıştır.

Başka örnekleri incelediğimizde de bu üç dil ailesinin, tıpkı bu "hand" örneğinde gördüğümüz gibi, farklı köklerden geldiğini çokça görebiliriz. Ama aynı zamanda, bu üç dil ailesi arasında ortak köklerin olduğunu da görürüz, bu da aslında onların üç ailede de yer alan aynı kökler olduğu anlamına gelir. Peki de, böyle köklerin anlamı ne olabilir? Aslına bakarsak, Latin, Germen, Slav gibi dil aileleri arasındaki benzerlikler, bir ailenin dilleri arasındaki benzerliklerle aynıdır. Ve bu da bize bu üç dil ailesinin de aslında daha eski bir ailenin kolları olduğunu anlatır. Bir başka deyişle, Latinceden, Proto-Germenik'ten, Proto-Slavik'ten çok daha önce var olan bir dil önce bu üç aileye ayrıştı, daha sonra bunlar da sırayla her bir aileye dahil olan günümüz dillerine dönüştüler. İşte bu geniş ve çok eski aile, Hint-Avrupa ailesi olarak bilinir ve hemen hemen tüm Avrupa dillerini (Baskça, Macarca, Fince vs. hariç), ve de öteki birçok İran, Afganistan, Pakistan ve Hindistan dillerini içerir. Hint-Avrupa ailesinin esasen on üç kolu vardır; Latin, Germen ve Slav ailelerine ek olarak, Baltık, Keltik, İran, Hint, Tohar, Anadolu ve kendi başına birer aile olan üç dil: Ermenice, Yunanca ve Arnavutça.¹

Hint-Avrupa ailesinin on üç kolundan her biri, bir diğeriyle çok sayıda kelime ve gramatik kuralla ilişkilidir. Bir örnek olarak "mouse" [fare] kelimesini verebiliriz, bu kelime Hint-Avrupa ailesinin ayrı kolları arasında çarpıcı benzerlikler gösterir: Yunanca muus, Latince muus, Eski İngilizce muus, Rusça mɨsh', Sanskritçe (Indic) muuṣ-. Konunun uzmanları, pek de şaşırtıcı olmayan bir biçimde, İlk-Hint-Avrupa (Proto-Indo-European) orijinal sözcüğün *muus- olduğuna kanaat getirmektedirler. (Burada * işareti, genel kabul görmüş yazılı bir biçimden çok, yeniden kurulmuş varsayımsal bir biçimi ifade etmektedir). Farklı kollarca paylaşılan bir diğer kök de "nose" [burun] sözcüğünün karşılığıdır: Latince naas-, Eski İngilizce nosu, Litvanyaca (Baltic) nos-, Rusça nos ve Sanskritçe naas-. Bütün bu sözcüklerin de İlk-Hint-Avrupaca *naas- kökünden evrildiği düşünülmektedir. İlk-Hint-Avrupa'nın tam olarak ne zaman ve nerede konuşulduğu konusunda da bugün hâlâ bir uyuşmazlık vardır. En yaygın iki teoriden biri, altı bin yıl önce Ukrayna'da; öbürü, sekiz bin yıl önce Anadolu'da konuşulduğunu iddia eder.

Mesele burada bitmiyor, çünkü Hint-Avrupa'dan daha da geniş (ve daha da eski) Avrasyatik (Eurasiatic) adlı bir aile de vardır. Hint-Avrupa'ya ek olarak, bu aile Ural ailesi (Fince, Macarca, Samoyed); Altay ailesi (Türkik, Moğolca, Tunguzca, Korece, Japonca); Bering Boğazı'nın hemen karşısındaki Çukçi-Kamçatka ailesi ve Kuzey Amerika'nın Alaska'dan Grönland'a kadar uzanan kuzey kıyıları boyunca görülen Eskimo-Aleut ailesini içerir. Her beş kolda da var olan bir kelime, genel anlamda "dil, konuşma" ya da "çağırma" anlamındadır: İlk-Hint-Avrupaca *gal "call" (çağırma, seslenme), İlk-Uralca (Proto-Uralic) *keele "dil," İlk-Altayca (Proto-Altaic*kʰäälä "dil, konuşma," Kamchadal (Çukçi-Kamçatka) dilinde kel "bağırma," İlk-Eskimoca (Proto-Eskimo*kələɣ- "bilgilendirme, haber verme." Avrasyatik ailesinin bir karakteri de, birinci ve ikinci şahıs zamirlerinin kendine özgü bir özellik olarak, sırayla M ve T ile başlamalarıdır. Hint-Avrupa ailesinde hemen bütün dillerde buna rastlanır: İngilizcede me ve thee, İspanyolcada me ve te, Rusçada menya ve tebya vs. Ancak bu örnek yalnızca Hint-Avrupa kolunun değil, bütün bir Avrasyatik ailesinin bir özelliğidir. Dünyanın diğer bazı bölgelerinde farklı zamir sistemleri (pronominal systems) bulunmuştur. Örneğin, yerli Amerika dillerinin büyük bölümünü içeren Amerind ailesinde en yaygın örnek olarak birinci şahıs N, ikincisi M'dir.

Eğer bu sınıflandırma metodunu dünyanın diğer yerlerindeki dillere de uygularsak, Avrasyatik'le aynı düzeyde yer alan on iki büyük ve eski dil ailesini daha aynı yolla ayrıştırabiliriz.

Bu on iki aile arasında bile belli kökler var ki, bunlar, on iki ailenin tek bir erken dilden çıktığını gösterir. Bu köklerden en yaygın ikisi "parmak, bir" anlamlarına gelen TIK ve "iki" anlamına gelen PAL'dır. Bu iki kök de dünyanın dört bir yanında oldukça yaygındır. Tablo 2 bize bunlardan birini dünyanın dört bir yanından örneklerle gösteriyor, çok daha fazla örnek de verilebilir.
.
Tablo 2
“Bir” ve “İki” Sözcüklerinin Bazı Evrensel Kökleri
Yer
Dil
Tik (bir)
Pal (iki)
Afrika
İlk-Afro-Asyatik
Nimbari
*tak
bala
Avrupa
Zyrian
Votyak
õtik
pal (half)
Asya
İlk Çin-Tibet
Jeh
*tyik
bal
Okyanusya
İlk-Karonca
İlk Avusrtalyaca
*dik
*-pal
Kuzey Amerika
Eyak
Wintun
tikhi
palo-
Güney Amerika
Aguaruna
Colorado
tikiǰi
palu
Tüm kök-sözcükler Uluslararası Fonetik Alfabesi’ne (IPA) göre yazılmıştır.

Bir önceki senaryo doğruysa eğer, –bu arada, bugün birçok dilbilim tarihçisinin bu konuya oldukça şüpheyle yaklaştığını da belirtelim– bu, günümüzdeki tüm dillerin tek bir erken dilden evrildiği anlamına gelir. İyi de, bu dil nerede konuşulmuş olabilir? Ve de ne zaman? Bu sorulara dilbilimsel bir kanıt bulunabilmiş değildir. 
.
Merritt Ruhlen
Bununla birlikte, diğer bilimsel alanlardan bu iki soruya cevap olarak kabul edilebilecek dolaylı kanıtlar vardır. Hem arkeolojik kayıtlar (kemikler ve dokular bakımından), hem de insan genleri (gen sıklıkları ve mitokondriyal DNA bakımından) modern insanın Afrika'daki ortak bir atadan geldiğini gösteriyor. Şaşırtıcı, bir o kadar da açıklanması zor olansa, bize, yani modern insana tam olarak benzeyen insanların, arkeolojik kayıtlara göre yüz bin yıl önce ilk olarak ortaya çıkmış olduklarıdır. Ne var ki bu insanların yaşayışı bizimki gibi değildi; gerek kullandıkları aletler, gerekse yaşayış biçimleriyle Neandertallerden ayırt edilemezlerdi. Ancak elli bin yıl kadar önce –aniden– hem aletleri hem de yaşayışları şaşırtıcı bir keskinlikle değişmeye başladı. Yüz binlerce yılı geçkin bir süre boyunca değişmeden duran aletler, günümüzdeki tenis ayakkabısı modasına benzer bir hızla değişmeye başladı. Ve devasa coğrafi mesafelerde bile tek tip olan biçimler, komşu köylerde bile ayrışmaya başladı. İnsanlar, malzemeleri alet biçimine sokmaya başladılar. Önceleri sadece taş kullanılmışken, şimdi kemik, kabuk, fildişi, ve diğer doğal malzemeler kullanılıyordu. Sanat ilk kez ortaya çıktı, cenaze törenleri daha karmaşık hale gelmeye başladı, ve göründüğü kadarıyla insanlar Afrika'dan çıkıp tüm dünyaya dağılıp yerleşmeye başladılar, bunun sonucu olarak da eski yerleşimcileri (Neandertalleri) yerlerinden ettiler, ya da o zamana kadar yerleşilmemiş Avustralya, Okyanusya, Amerika gibi toprakları işgal ettiler.

Ve işte nihayet son sorumuza geldik. Küçük bir Afrikalı topluluğun Afrika'dan çıkıp kısa bir süre içinde tüm dünyayı işgal ederek önceki tüm yerleşik insanların yerlerini almasını sağlayan şey neydi? Sayıları giderek artan uzmanlar –dilbilimciler, arkeologlar ve genetikbilimciler– elli bin yıl önce küçük bir Afrikalı topluluğun elde ettiği bu seçkin avantajın kaynağının tam da o zamanlar günümüz anlamında modern bir dilin ortaya çıkışı olduğuna inanıyorlar. Eğer bu senaryo doğruysa, dünyanın hemen tüm dilleri arasındaki benzerlikler, tüm günümüz insanlarının kökeninin Afrika'ya dayandığı görüşünü desteklemekle kalmaz, aynı zamanda bunu açıklar da. Modern insanın dilinin elli bin yıl önce ortaya çıkışı, modern insanın da adeta patlarcasına dünyaya dağılıp yerleşmesinin önünü açtı. Ve bugün bile bu ani patlamanın izleri, dünyanın dört bir yanındaki dillerde görülmeyi sürdürüyor.


¹ Yazar on üç aile olduğunu söylüyor ancak on iki tane sayıyor. Gözünden kaçmış olmalı.


Çeviren: Harun Çağan. Özgün metin şurada.
(Translated by Harun Çağan. See the original text here).

6 Şubat 2014

Doğu'dan Batı'ya Kelimeler

admiral
arsenic
assassin
camel
candy
Gibraltar
gypsy
paradise
sugar
syrup
tea
traffic

Bunlar Doğu'dan, bir başka deyişle Arapça ve Farsçadan İngilizceye geçmiş olan birkaç kelime. Kuşkusuz fazlası vardır ama bunlar değişik zamanlarda benim aklıma gelenler. Birkaç tane daha vardı, not almadığım için unutmuşum.
***
Tarihin herhangi bir devrinde dünyada yaygın olan bir dil, diğer dillere bol miktarda kelime verir. Bunun örneğini her çağda görmek mümkün. Yüzyıllar boyunca kıta Avrupa'sının dili konumunda olan Latince örneğin, sadece Latin koluna mensup dillere değil, İngilizce, Almanca gibi Germen koluna, Rusça gibi Slav koluna mensup dillere de binlerce kelime vermiştir. 

Tarihin şu içinde yaşadığımız devrinde de dünyanın en yaygın dili, hepimizin bildiği gibi, İngilizce. Dolayısıyla da İngilizce bugün yeryüzünde konuşulan bellibaşlı dillerin tamamına sürekli olarak kelimeler veriyor. Bakın işte, blog kelimesi, yirmi yıl önce yoktu bile, ama bugün bütün dünya kullanıyor.

Bir dilin kalburüstü olması, öbür dillerden hiç kelime almayacağı anlamına gelmez. Dünya kurulduğu günden bu yana, ama az ama çok, diller hep birbirinden kelime almışlardır. Gerçi ben bugün İngilizce'nin başka bir dilden kelime aldığına hiç tanık olmadım. Ama geçmişte örneğin, işte yazının başında verdiğim on iki örnekte olduğu gibi, almıştır elbette. Hemen belirteyim ki, bu kelimelerin çoğu Arapça ve Farsçadan doğrudan geçmemiştir İngilizceye. Gönül isterdi ki Fransızca da bilsin, İspanyolca da, Felemenkçe de, ve burada tek İngilizceden değil, onlardan da konuşsun, ama neylersin, bilmiyorsan bilmiyorsundur. Nasıl derler, talihin gözü kör olsun.
***
Fazla dallandırıp budaklandırmadan başlayalım yukarıdaki kelimelerimizi ellemeye, alfabetik sıraya göre. Onlardan ikisini, çay ve şeker'i (sugar, tea) geçen yıl yazmıştım, şurada, o yüzden bir kez daha üstlerinde durmayacağım.

Admiral, "amiral" demek, yani deniz generali, yüksek rütbeli deniz subayı. Lisede bir yerlerde okumuştum, Emir-ül Ma'dan geliyormuş dediğine göre. Emir-ül Ma "su emiri, su şefi" anlamına geliyor. O zamanlar inanmıştım tabii, ama şimdi bakınca hiç de inandırıcı değil. Çünkü ma'nın m'si ortada yok. Eğer admiral değil de, admiralma olsaydı örneğin, bu iddiaya doğru diyebilirdik. Galiba sallamış, her kimse. Online Etymology Dictionary'ye göreyse Arapça "taşımacılık şefi" anlamına gelen emir-ür-rahl'dan (amir-ar-rahl) gelme olasılığı var ki çok daha mantıklı. Çünkü eski devirde kamyonla yapacak hali yoktu insanların; taşımacılık denizde gemilerle yapılırdı.

Arsenic, bildiğiniz "arsenik". Avrupa'ya gelene dek epey yol kat etmiş. Farsçada zerd "sarı" demektir. O yüzden doğal rengi sarı olan arseniğe Farslar zernik demişler. Oradan Süryaniceye zarniqa olarak, oradan da evrilerek Grekçeye arsenikon, Latinceye arsenicum olarak geçmiş ve öbür Avrupa dillerine dağılmış. Zırnık kelimesini de hepiniz duymuşsunuzdur. Ben de ilk duyduğumda şaşırmıştım, zırnık dedikleri arseniğin ta kendisi.

Assassin, İngilizcede "suikastçı, kiralık katil" anlamlarına gelir. Hatta daha sonra bir de fiil biçimi oluşmuş: assassinate, o da "suikast düzenlemek" demek. Kelimenin kökeni Arapça "haşhaşçı, haşhaş kullanan" anlamında haşhaşiyyun. Duymuşsunuzdur, Haşhaşiler (ya da Haşhaşin) Hasan Sabbah'ın örgütünün popüler adıdır. İsmaili Tarikatı'nın şeyhlerinden olan Hasan Sabbah, bugün İran sınırlarında bulunan Elbruz dağlarında yer alan ünlü Alamut Kalesi'nde bir örgüt kurmuştu. Haşhaş, bilenler bilir, uyuşturucu yapımında kullanılan, baharda kırmızı çiçekler açan bir bitkidir. Söylenenlere göre bu örgütün militanları da haşhaş bağımlısıydılar. Eylemlerini, saldırılarını yapmadan önce bol bol içer, kafalarını dağıtır, öylece saldırırlar, böylelikle başarılı olurlardı. Böylece zaman içinde "suikastçı" anlamındaki assassin kelimesinin doğmasına da ön ayak oldular.

Camel İngilizcede "deve" demektir. Deve bir çöl hayvanı olduğu için zaten Avrupa coğrafyasında yaşaması pek de mümkün değildir. O yüzden yalnızca İngilizlerin değil, diğer Avrupalıların da bu kelimeyi Araplardan almış olmasında şaşırtıcı hiçbir şey yok. Devenin Arapçadaki adı jemele'dir (جمل), ama söylendiğine göre Avrupa dillerine doğrudan Arapçadan değil, İbranice veya Fenikece üzerinden geçmiş.

Candy, İngilizlerin "şekerleme" anlamında kullandığı bir kelimedir. Limonlusundan muzlusuna, sarısından pembesine, sertinden yumuşağına, büyüğünden küçüğüne türlü çeşitli şekere genel olarak candy denir. Kelime Avrupa dillerine Arapça qandi'den geçmiş, ama oraya da Farsça qand'dan gelmiş. Zaten Farsçada bugün de şekere qand (قند) derler. Özbekistan'ın tarihi şehri Semerkant'ın adında da yer alıyor bu kelime. (Semere: meyve, kand: şeker).

Gibraltar, Cebelitarık'ın İngilizcesidir. Pek çoğumuz Cebelitarık Boğazı'nı coğrafya dersinde duymuşuzdur. Akdeniz'i Atlas Okyanusu'na bağlayan dünyanın en önemli boğazlarından biridir. Boğaza adını veren Cebelitarık'ın kendisiyse İspanya'nın en güneyinde bulunan küçük bir şehirdir, ama İspanya'ya değil İngiltere'ye bağlıdır. Cebel Arapçada "dağ" demektir, dolayısıyla Cebeli Tarık, "Tarık Dağı" anlamına gelir. Dağ dendiğine aldanmamak lazım, öyle sanıldığı gibi yüksek bir dağ değil, aslında 500 m.yi bile bulmayan bir kayalıktır. Peki Tarık kimdir? Onu da tarih dersinde duymuşsunuzdur, Emevi devrinin komutanlarından Tarık bin Ziyad.

Gypsy de "Çingene" demektir. Gipsy diye de geçer. İngilizlerin Mısır'a Egypt dediğini duymuşsunuzdur. Bu kelime de Avrupa dillerine "Mısır'dan gelenler" anlamındaki Yunanca Aigyptioi'den (Αἰγύπτιοι) evrilerek geçmiş. Bugün bilimsel olarak kabul gören görüşe göre Çingeneler Hindistan'dan dünyaya dağılmışlardır. Ama Avrupalılar, muhtemelen Mısır'dan geldikleri için, onlara "Mısırlı" anlamındaki bu gypsy sözcüğünü ad olarak vermişler. Türkçede bugün daha az kullanılan Kıpti kelimesi de aynı kökten. 

Paradise "cennet" demektir. Ancak İngilizcede cennet anlamına gelen bir de heaven vardır. İkisinin bir farkı da vardır elbette. Heaven genel anlamda cennet demektir. Daha çok dini anlamı kastedildiğinde, örneğin, "İyi insanlar öldükten sonra cennete gider," cümlesinde heaven kullanılır. Güzellik anlamı verilmek istendiğindeyse, mesela "Burası yeryüzünde bir cennet," dendiği zaman da paradise kullanılır. Elbette çok keskin bir kural değildir bu, birbirlerinin yerine kullanıldıkları da olur. Paradise kelimesinin kökeni Avestaca pairidaeza kelimesidir ve "bahçe" anlamına gelir. Zaten kutsal kitaplarda cennet betimlenirken hep güzel bahçelerden söz edilir. Avesta dili, Farsça, Kürtçe gibi dillerin atası sayılan dildir. Pairidaeza kelimesi bugünkü Farsçada firdews (فردوس) olarak yer alır. Arapçaya ve Türkçeye de geçmiştir. Türkçede bir kadın adı olarak kullanılmaktadır Firdevs.

Syrup "şurup" demektir. Türkçede bugün her ne kadar şu sıvı ilaçların genel adı olarak kullanıyor olsak da şurup "tatlandırılmış sıvı" anlamına gelen Arapça bir kelimedir. Tatlandırılmış sıvı denince insanın aklına doğal olarak şerbet gelecektir. Evet, o da aynı kökten geliyor. Yalnızca o da değil, şarap ve meşrubat da yine aynı kökten. Hepsi de Arapça "içmek" fiilinin kökü olan /şrb/ kökünden gelir.


Traffic de "trafik" demek. Kimileri ilgisi olmadığını söylese de, diğer kimileri bu kelimenin Avrupa dillerine Arapça tefrik'ten (تفريق) geldiğini iddia ediyorlar. Tefrik, "bölümlere ayırma, ayrıştırma" anlamlarına gelir. Fark da aynı kökten. Eskiden mesela, romanlar gazetelerde "tefrika halinde" yayımlanırmış, yani her gün bir bölümü çıkarmış. Bazı kaynaklarsa tefrik'in "dağıtma, yayma" anlamlarına da geldiğini, dolayısıyla bugünkü trafik anlamının oraya dayandığını iddia ediyorlar.
***
Evet, bakalım bir sonraki etimoloji yazısı ne üzerine olacak? Hadi kalkın kendinize bir kahve yapın. Afiyet olsun.

18 Aralık 2013

Linguistik Olanaksızlıklar

  • İngilizcede b harfinin okunuşu "bi", d'ninki "di" olduğu halde z'nin okunuşu "zi" olmadığından ZBD diye yazıp "zibidi" diye okuyamıyoruz. Ne yazık!
  • Çin yazı sisteminde harf yok ama binlerce karakter var, buna rağmen /r/ sesini çıkaramıyor adamlar. Ne büyük talihsizlik!
  • Bir İngiliz, other, near, beggar ve daha pek çok kelimeyi söylerken zaten /ı/ sesini çıkardığı halde, ona Türkçedeki ı'yı öğretene kadar saçınızı başınızı yolarsınız.

1 Kasım 2013

Bir tam, bir öğrenci

Türkçe öğrenci, Arapça talebe, İngilizce student

Öğrenci, adı üstünde, "öğrenen kişi". Talebe, "talep eden kişi". Student, Ortaçağ Latincesinde çalışmak demek olan studiare'den geliyor, dolayısıyla "çalışan kişi". (Fransızcadaki étudiant da aynı kökten. Fiil olarak da bu kökten İngilizceye ve Fransızcaya geçmiş study ve étude sözcükleri var. Bu ikincisi etüt olarak Türkçeye de geçmiş.)

Madem, dil kültürün taşıyıcısıdır, deniyor yüz yıllardır, o halde bir toplumun kültürünü; yaşam biçimini, ne yapıp ettiğini, ne yiyip içtiğini öğrenmenin en iyi yolu da o toplumun diline, dilinin "satır aralarına" bakmaktır, değil mi? Buna göre, okula giden bir çocuk, demek ki Türkçede "öğrenmeye", Arapçada "talep etmeye", İngilizce ve Fransızcada "çalışmaya" gidiyor. 


Bunun böyle olması ülkelerin eğitim-öğretim düzenini de etkiliyor mudur acaba? Evetse, ne derecede etkiliyordur? Uzun uzadıya araştırmak lazım tabii. Bugün elbette tek bir ölçüte göre değerlendirme yapamayız. Eğitim-öğretim gibi, son derece karmaşık, pek çok değişkeni olan bir sistemi de tek bir kelimeye bakıp tartışamayız, ama ne olursa olsun, gene de bir etkisi vardır diye düşünüyorum.


Söz öğrenci'den açılmışken öğretmen'i es geçmek olmaz elbette. Öğretmen-öğrenci ilişkisine baktığımızda da ilginç bir durum olduğunu görüyoruz. Türkçede karşılıklı bir durum var. Bir yanda öğrenci, yani öğrenen; öbür yanda öğretmen, yani öğreten. Arapça ve İngilizcede böyle bir mantık yok. Örneğin İngilizcede bir yanda student, yani "çalışan" var, öbür yandaysa teacher, yani "öğreten" (teach: öğretmek). Arapçada da bir yanda talebe (طالب), yani "talep eden, isteyen", öbür yanda muallim (معلم), yani "talim eden, öğreten". Bu iki dilin öğrencisi birbirine benzemiyor; birinde çalışıyor, öbüründe talep ediyor, ama öğretmeni birbirine benziyor; her ikisinde de öğretiyor. Dünyanın tüm dilleri incelense, kim bilir daha neler çıkar neler.


(Çok ilginç. Kafamda hınzırca şeyler dolaşıyor, ne yapayım. Arapların bugünkü acınası durumuna bakıyorum... Batılıların alıp başını giden bilimsel gelişmelerine bakıyorum... Bir de bizim orta halli, ne iyi ne kötü, üçüncü dünyalık halimize bakıyorum...)

Galiba her şey öğrencide düğümleniyor. Bakınız, Araplarda öğrenci istiyor, İngilizlerdeyse çalışıyor. İkisinin de durumu ortada. Yedi yaşındaki bir çocuğun bile bildiği bir şey var: Herhangi bir işi kotarmak için istemek yetmez, çalışmak gerek. 

Araplarda istiyor, dedik, İngilizlerde çalışıyor, peki ya burada, diyeceksiniz. Burada da öğreniyor. Ama neyi, nasıl öğreniyor? Ona da siz karar verin.

20 Ekim 2013

Kibar

Birkaç ay önce ruhunu yitirmiş iki kelimeden söz etmiştim. Onlardan daha çok var, aklıma geldikçe yazarım. Şimdi de, ruhunu yitirmemiş ama azıcık yolunu şaşırmış bir kelimeden söz etmek istiyorum: kibar.

Arapça'nın bükünlü bir dil olduğunu bilen bilir. Yani, Arapçada yeni kelimeler türetilirken kelimenin başına, sonuna ekler gelmez, fakat kelimenin kökü bükülür, böylece ortaya yeni bir kelime çıkar. /hkm/ köküne bakalım, bu kökten Türkçeye geçmiş birkaç kelime: hakim, hüküm, mahkeme, muhakeme... Halbuki Türkçede böyle değildir, örneğin bu dört kelimenin karşılığı sırayla şöyle: 

hakim: yargıç,
hüküm: yargı,
mahkeme: yargı yeri,
muhakeme: yargılama.

Kibar'ı daha iyi anlatabilmek için bu örneği verdim. Kelimenin kökü /kbr/. İmam ezan okurken Allahu Ekber, der, yani Büyük Allah. O halde ekber'in "büyük" olduğunu çıkardık hemen. Kibir'in böbürlenme, büyüklenme olduğunu da biliyoruz zaten. Kübra diye kızlara verilen bir ad var, o da yine büyük demek, ekber'in dişili. Daha çok Farsçada kullanılan kebir var bir de, o da yine büyük, yüce anlamına geliyor. Mevlana'nın divanına Divan-ı Kebir denir, Büyük Divan anlamında. Bulmaca çözüyorsanız muhakkak rastlamışsınızdır, "büyükler, ileri gelenler" diye sorulur, cevabı ekabir'dir. Aslına bakarsanız kibar kelimesi de çoğuldur. Örneğin Kâtip Çelebi'nin ünlü eserinin özgün adı Tuhfetü’l-Kibâr fi Esfâri’l-Bihâr'dır, Türkçesiyle, Deniz Seferleri Hakkında Büyüklere Armağan.


Dedim ya, kibar sözcüğü ruhunu yitirmemiş ama biraz yolunu şaşırmış. Aslında büyük demek ama Türkçede daha çok ince anlamında kullanılıyor. "Kibar bir insan" dendiği zaman, ince davranışlı bir insan anlıyoruz, keza kibarlık'ı da incelik olarak algılıyoruz. "Kibarca bir davranış" dendiğinde örneğin, büyükçe, büyüklere yakışan bir davranış denmiş oluyor. Kelimenin geçirdiği dönüşüm çok da şaşırtıcı değil doğrusu. İncelik zaten büyük insanların yapabildiği bir şeydir, kaba, nobran insanlardan incelik beklenmez, değil mi?

21 Mayıs 2013

Çay-Şeker

via
Hem çay hem de şeker, dünyanın bütün dillerine bir kökten dağılmış; çay Çinceden, şeker Sanskritçeden. İkisini de on yıl kadar önce fark etmiştim. Yalnız, şeker'in Arapçadan geldiğini sanıyordum, –evet, Avrupa dillerine Arapçadan geçmiş, doğru ama– ona da Farsçadan, Farsçaya da Sanskritçeden geçmiş. İngilizce etimoloji sözlüğü öyle söylüyor. Mesela, İngilizcedeki sugar, önceleri sugre olarak Eski Fransızcadaki sucre'den, o da Ortaçağ Latincesindeki succarum'dan, o da Arapçadaki sukkar'dan, o da Farsçadaki şakar'dan, o da Sanskritçedeki şarkara'dan geliyormuş. Bu kelime, Sanskritçede "kumtaşı, çakıl" anlamına gelen bir kökten geliyormuş. Küp şekerin şekline bakınca, şekerle çakıl arasında kurulan bağıntıyı tahmin etmek zor değil. Hem, zaten bugün de şekerin küp halini alması için taş kullanılmıyor mu? Çocukluğumda bizim Erciş Şeker Fabrikası'nın önüne kamyonlarca beyaz taş dökülmesinin nedenini merak etmişliğim çoktur. 



Pek çok Avrupa dili de kelimeyi Arapçadan almış; İtalyanlar zucchero, İspanyollar azúcar, Almanlar zucker, Hollandalılar suiker, Ruslar kalın h ile sakhar, İsveçliler socker... diyor. Yukarıda, dünyanın bütün dillerine tek kökten dağılmış, dedim ama, elbette şeker için farklı köklerden gelmiş kelimeler kullanan pek çok dil de var. Bunu da söylemiş olayım.

Dikkatimi çeken bir şey de oldu, Arapçada /ş/ sesi olmasına rağmen, kelime Farsçadan Arapçaya geçerken /ş/ sesi /s/ olmuş. Bugün de Araplar /s/ ile söylüyorlar bunu (سكر). Halbuki, çoğu zaman tersi bir durum söz konusudur, Arapçadaki /ş/ sesi Avrupa dillerine /s/ olarak geçer. Örneğin, İngilizcedeki syrup, Arapçadaki /şrb/ kökünden gelir, şarap, şurup, meşrubat kelimelerinden tanıdıktır. 


Çay'ın kökeni de Çincenin Amoy lehçesiymiş. Bugün İngilizcedeki tea, Almancadaki tee, Fransızcadaki thé, İtalyancadaki , İspanyolcadaki hep Hollandaca üzerinden gelmiş, Hollandacada da thee diyorlar. Bir zamanlar Hollandalıların Doğu Hindistan'da bir şirketleri varmış, o yolla gelmiş bu kelime. Çincenin söz konusu lehçesindeki t'e'den almışlar. Mandarin Çincesinde ise ch'a deniyormuş çaya. Bu ikinci form da Portekizce üzerinden dağılmış. Chá deniyor Portekizcede. Onlar da bir zamanlar sömürgecilik yapıyordu ya oralarda, hatta 1999'a kadar Makao, Portekiz'in kolonisiydi. Bugün Türkçede çay diyoruz, Kürtçede de bazı yörelerde çay bazılarındaysa çayê diyoruz. Ruslar (чай) ve İranlılar (چای) da bizim gibi çay diyor. Araplar şay (شاي), Yunanlılar da s'ye yakın bir ç sesiyle tsai diyor. Aslına bakarsanız hepsi de aynı kelimeyi söylüyor. 


Kelimenin neden bazı dillerde /t/ ile, bazılarında /ç/ ile başladığı da merak edilebilir. Ç'nin t'ye dönüşümü çok kolaydır. Üst üste ç ve t seslerini çıkarırken dilinizin ağzınızdaki konumuna dikkat edin, görürsünüz. 


Nereden nereye! Dil kültürü nasıl da taşıyor. Bak da şaşırma. Bugün Türkiye'de çaysız, şekersiz bir ev düşünebiliyor musunuz?   



Bizim yaylalardan birinde çekmiştim bunu.
Çoban çocuk, 2800 rakımlı dağlarda çay keyfi yapacak.
     

9 Mayıs 2013

Ruh'unu Yitirmiş Bir Kelime

"Sana bir espri yapayım mı?" 
"Yap bakalım."
"Nasıl olsun, orta mı, sade mi?"
"Ha ha ha, çok komik."

Espri ne demektir? Bazı kelimeler zaman içinde ruhlarını yitirirler. Buna pek çok dilde rastlanır. Hani, hep söylenegelir ya, dil canlı bir organizmadır, diye, sahiden de öyle, dil capcanlı bir şeydir. Böyle olunca, değişim de kaçınılmaz olur. Kaldı ki, canlı olsun, cansız olsun, her şey doğa ve özellikle de zaman karşısında değişime tabi değil midir? Bin yıl boyunca yerinden bir milim oynamayan taş bile zaman içinde ne kadar değişir. 

Kelimelerin değişimi, dönüşümü de taşlarınki gibidir, yavaş yavaş olur. Şu espri kelimesine bakın, aslında ruh demek. Ama bugün ruh anlamında kullanmaya kalk bakalım. Mesela şu yukarıdaki örnekte espri yerine ruh koyalım, bakalım oluyor mu: 
      "Sana bir ruh yapayım mı?"
      "Yap bakalım." 
Olmuyor, değil mi? Özünü yitirmiş de ondan. Saçma sapan şeyler anlatarak çevresindekileri güldürmeye çalışanlar için de mesela, çok espritüel biri, diyorlar. Halbuki, espritüel aslında ruhsal demek. Birine, çok ruhsal birisin, dediğinizde vereceği tepkiyi düşünün.

Espri, Türkçeye Fransızcadan geçmiş, ondan ötürü espri diyoruz zaten, İngilizceden geçseydi spirit diyor olacaktık. Fransızcaya da Latinceden geçmiş. Aslı spiritus'muş ve o da solumak, nefes alıp vermek anlamına gelen spirare'den gelmiş. 

Espri'yle ilgili bakınırken dikkatimi çekti, Avrupa dillerinde, örneğin İngilizce'de spirit ve soul diye apayrı iki kelime var ve her ikisi de Türkçede ruh diye geçiyor. Latincede de spiritus'un yanında bir de anima var. Bu arada, aspiratör, ispirto falan da espri'yle aynı kökten geliyormuş. Ayrıca, şimdi aspiratör deyince aklıma geldi, İngilizcede çok arzulamak anlamındaki aspire fiili var, acaba o da mı aynı kökten geliyor? Galiba evet, çünkü çok arzulayınca can atarsın ya, oradan bir bağı olmalı, bir bakmak lazım. (Baktım bile, evet, kökeni aynıymış). 

Peki, her şey tamam da, bu espri nasıl olmuş da nükte anlamında kullanılmaya başlamış? Vallahi ben de bilmiyorum. Ancak nükte'nin anlamına bakılarak bir tahmin yürütülebilir. "İnce anlamlı, düşündürücü ve şakalı söz" ve ayrıca "yazıda, resimde sözde ve davranışta ince, derin anlam" diye geçiyor sözlüklerde. İşte, nükte'nin tanımındaki bu ince, derin, düşündürücü anlamla ruh arasında bir bağ olmalı. Fakat bir dakika, espri sözcüğü, özellikle şu son on beş-yirmi yılda bir kez daha değişime uğramadı mı? Benim yukarıda uydurduğum diyalogdakine benzer tırıvırı şeylere espri deniyor artık. Şimdiki insanların, hele de gençlerin, çocukların esprilerinde inceliği, derinliği, ruh'u ara ki bulasın. 

21 Haziran 2007

& (ve) simgesi ne anlama geliyor?

Çocukluğumdan beri merak ediyordum bu & simgesinin neyin nesi olduğunu. Bu simgeyi tanımayan yoktur herhalde. Tabii ve bağlacı yerine kullanıldığını bilmeyen de.

Çoğumuz günlük hayatta böyle küçük detaylarla ilgilenmeyiz bile. O kadar çok detay var ki hangi biriyle ilgileneceğimizi bile bilemeyiz. Ben de çocukluğumdan beri bu simgeyi merak ededurmakla beraber hiç ufak bir araştırma yapma gereği hissetmedim. Ta ki bir gün kendiliğinden ne olduğunu fark edene kadar.

Önceleri bunun Türkçedeki ve olduğunu sanıyordum. Lakin çok geçmeden sadece Türkçede değil, örneğin İngilizcede ve diğer birçok dilde de kullanıldığını gördüm. Türkçe olduğunu zannetmemin sebebi, belki çoğu kişiye de öyle gelmiş olduğu gibi, ve'ye benziyor olmasıydı. Öyle ya & simgesinde v ve e harfleri bariz bir biçimde vardı. Ancak, dediğim gibi, bunun Türkçe olmadığını öğrenmiştim. O halde bu simge de Türkçedeki ve olamazdı. O vakit neydi?

Efendim, Latinceye karşı biraz ilgim var. Üniversiteye başlayıp bu ilgiyi az da olsa pratiğe dönüştürme çabası içine girince sözlük vs.* karıştırınca Latincede ve bağlacının karşılığının et olduğunu da öğrenmiş oldum. Hatta Fransızcada da Latinceyle aynı. (Latince, olduğu gibi et diye okunurken Fransızca'da e diye okunur.) Bu ufak bilgileri edindikten sonra bir gün bloğun tasarımıyla uğraşırken yazı fontlarını filan deniyordum ki Trebuchet fontunda & simgesinin et olduğunu gördüm. İşte Trebuchet fontu budur ve et simgesi de bu fontla & görünür.

Merakımı hiç çaba sarf etmeden gidermiş oldum böylece, sizlerle de paylaşmak istedim. Peki ama neden herkes Latince olan bu simgeyi kullanıyor, diye sormanıza gerek bırakmadan ama fazla da detaya inmeden kısaca anlatayım. Başka yazılarda ele alacağım bu konuyu özetlemek gerekirse, bilindiği gibi Roma İmparatorluğu'nun dili Latinceydi. Zaten Latinceye Romanca da deniyor [Rumence** değil Romanca (Roman)]. Günümüz Avrupa ülkelerinin çoğu hâlâ Roma İmparatorluğu'nun "etkisindedir". Şöyle ki Roma demek Avrupa kültürünün temeli demektir. Avrupalılar Eski Yunan'dan aldıkları birikimi Roma ile ilerletmişlerdir. Avrupa'nın görmüş olduğu en büyük imparatorluk olan Roma bu anlamda Avrupa medeniyetinin temelinde yer almaktadır. Dolayısıyla da Roma'nın dili olan Latince de Fransızca, İspanyolca, İtalyanca gibi Latin ailesine mensup diller bir tarafa, İngilizce gibi Germen ailesine mensup diller üzerinde bile çok büyük bir etki bırakmıştır. Avrupa'da konuşulan çoğu dilde Latincenin etkisini görmek hiç de zor değildir.

--------------------------------------------
* İngilizcede vb., vs. karşılığında kullanılan etc. kısaltması da yine Latincedir. Onu da daha sonra yazacağım.
** Romanya'da konuşulan Rumence dili de Latin dilleri ailesindendir. Ancak Romanca ile karıştırılmaması gerekir. Romanca'dan kasıt Roma dili, yani Latincedir. Rumence ise bugün Romanya'da konuşulan Latin ailesinden bir dildir.
Sayfa başına git