Amici diem perdidi.
En sevdiğim Latince deyişlerden biridir bu.
Dostlar, bugünü de harcadık, demek.
Ne kadar çok harcıyoruz günleri, dostlar!
4 Kasım 2013
1 Ekim 2013
Konserve
Yaz bitince etimoloji merakım depreşti. Geçen gün Yunus adının kökeni dedik, ekinoks-solstis dedik ve kelimelerin kökenine inmeye –kendi çapımızda tabii– devam ediyoruz. Yakın arkadaşlarım bilir, Latinceye olabildiğince meraklıyım. Hayatım boyunca yapmak için en çok can attığım şeylerden biri de Latince öğrenmek oldu, ama ne yazık ki buna hiç imkan ya da fırsat bulamadım.
Şimdi sadede gelelim. Aynı sözcüğün önüne gelen dört tane prefix var İngilizcede. Geçenlerde durup dururken fark ettim. Elbette bunlar başka Avrupa dillerinde de var, ama ben yalnızca İngilizce bildiğim için öbür dilleri değerlendirmeye katamıyorum. Bunlara kısaca bakalım.
Latincede çok kullanılan öneklerden biri com-. Klasik Latincede cum- biçimindeymiş. Kabaca, "ile", "birlikte" anlamlarına geliyor. Kendisinden sonra gelen sese göre co-, cog-, con-, col-, cor- biçiminde kullanıldığı da olur. Bir diğer önek pre-. O da önüne geldiği kelimeye "önce" anlamı verir. Örneğin Türkçede de, zamanından önce doğan bebekler için kullanılan prematüre sözcüğü bu şekilde oluşmuş: Pre + mature. "Olgunlaşmamış" gibi bir anlamı var. re-, İngilizcedeki bir başka Latince kökenli önek. "Yine", "yeniden", "bir daha" gibi anlamlara geliyor. Bu üçüne oranla daha az kullanılan bir önek olan ob- ise "-e karşı", "-e doğru", "-in karşısında" anlamlarına geliyor kabaca.
Bu dört önekin, önüne geldiğini söylediğim sözcükse servare fiili:
Con + servare > conserve: korumak.
Ob + servare > observe: gözlemek.
Pre + servare > preserve: korumak.
Re + servare > reserve: ayırtmak, rezerve etmek.
Servare, "göz kulak olmak", "korumak" anlamlarına geliyor. Diyeceksiniz ki, madem servare zaten korumak demek, bu ekler gelince neden yine aynı anlamı alıyor? Aslında öyle değil. Kelime, aldığı her ekte yeni bir anlam kazanıyor. Tabii, bütün bu anlamların birbiriyle ilişkisi var. Örneğin conserve, gelenekleri korumak anlamına geldiği gibi, yiyecekleri korumak anlamına da gelir. Reserve, ayırmak, ayırtmak gibi anlamlara geliyor, bir şeyi ayırdığımızda zaten onu bir biçimde korumuş olmaz mıyız? Yine, observe, gözlemek anlamında, bir şeyi gözlediğimizde, yani gözümüz üstünde olduğunda, o şey bizim bir tür korumamız altında demektir. İşte böyle, türetilen bu yeni kelimelerin her biri, birbiriyle organik bağı saklı kalmak üzere yeni yeni anlamlar yükleniyor.
Bunlardan türeyip Türkçeye geçen kelimelerse şöyle, toplam 8 tane: konserve, konservatif / konservatör, konservatuar, prezervatif, rezerv, rezerve, rezervuar. Bunlardan konservatif / konservatör İngilizce, diğerleriyse Fransızca üzerinden Türkçeye geçmiş. Bunların Türkçedeki anlamlarına bakalım:
konserve: korunmuş yiyecek.
(Biliyorsunuz, konserveler genellikle kışın yenmek için hazırlanan yiyeceklerdir. Uzun süre bekleyecek olan yiyeceğin de bir biçimde korunması gerekir).
konservatif / konservatör: muhafazakar, tutucu, koruyan, muhafaza eden.
(Amerika'da 1960'larda türetilen, özellikle son dönemde çokça kullanılan bir söz var: neo-con. Neoconservatism, yani "yeni muhafazakarlık"ın kısaltılmış biçimi. Yanılmıyorsam, birkaç yıl önce kendileri de neo-con olan Bush ve arkadaşları Amerika'yı yönettikleri sırada medya aracılığıyla Türkçeye geçti).
konservatuar: 1. koruma yeri, 2. müzik okulu.
(Türkçede ikinci anlamını kullanıyoruz. Paris'te 1792'de kurulan Conservatoire National de Musique [Ulusal Müzik Arşivi ve Okulu] adından geliyor. Arşiv'in bir tür koruma yeri olduğunu göz önüne alırsak kelimenin mantığını buluruz).
prezervatif: koruyucu.
(Cinsel ilişkiye girilirken, kadını hamilelikten korumak için kullanılır).
rezerv: finansal yedek, kullanılmamış yeraltı kaynağı.
(Yedekte bekleyen ya da henüz kullanılmamış olan şey, zaten bir biçimde koruma altında demektir).
rezerve: ihtiyaten saklamak, biriktirmek, yedeklemek.
(Restoranda garsonun masa rezerve etmesi, müşteri gelene dek o masanın korunacağı anlamına gelir).
rezervuar: yedekleme yeri, hazne.
(İngilizcede baraj anlamı da var: Suyun yedeklendiği, korunduğu yer).
Görüyorsunuz, hepsinin iskeleti, korumak eylemi üzerine kurulu. Ama, yukarıda da dediğim gibi, birbirleriyle ilişkisi olduğu halde korumak eksenli farklı farklı anlamlar yüklenmiş her biri.
Dil dediğin şey bir okyanus, içinde yüzmenin keyfine bir vardın mı, bir daha da kendini alamıyorsun.
Kaynakça:
***
İngilizce ve diğer birçok Avrupa dilinde çok sayıda Latince kökenli kelime var. Nedeni, Latincenin Roma İmparatorluğu'nun dili olması, Roma İmparatorluğu'nun da yüzlerce yıl boyunca Avrupa kıtasına egemen olmuş olmasıdır. Roma, Avrupa'ya yalnızca siyasi anlamda değil, kültürel anlamda da egemendi doğal olarak. Böylelikle de imparatorluğun dili olan Latince, yalnızca Roma'nın değil, yüzlerce yıl boyunca bütün bir Avrupa uygarlığının dili oldu. İşte bundan ötürü de, bugün pek çok Avrupa dilinde çok sayıda Latince kökenli sözcük var.
***
Biliyorsunuz, birçok dilde prefix ve suffix'ler, bir başka deyişle önek ve sonekler yardımıyla yeni kelimeler yapılır. Türkçede de örneğin, önek yok ama sonek bol miktarda var. Göz-lük-çü-lük'te olduğu gibi. İngilizcede ise sonekler de vardır ama onlardan çok önek vardır. Deyiş yerindeyse, İngilizce önek cennetidir. Bunların büyük çoğunluğu da Latinceden gelmedir. Şimdi sadede gelelim. Aynı sözcüğün önüne gelen dört tane prefix var İngilizcede. Geçenlerde durup dururken fark ettim. Elbette bunlar başka Avrupa dillerinde de var, ama ben yalnızca İngilizce bildiğim için öbür dilleri değerlendirmeye katamıyorum. Bunlara kısaca bakalım.
Latincede çok kullanılan öneklerden biri com-. Klasik Latincede cum- biçimindeymiş. Kabaca, "ile", "birlikte" anlamlarına geliyor. Kendisinden sonra gelen sese göre co-, cog-, con-, col-, cor- biçiminde kullanıldığı da olur. Bir diğer önek pre-. O da önüne geldiği kelimeye "önce" anlamı verir. Örneğin Türkçede de, zamanından önce doğan bebekler için kullanılan prematüre sözcüğü bu şekilde oluşmuş: Pre + mature. "Olgunlaşmamış" gibi bir anlamı var. re-, İngilizcedeki bir başka Latince kökenli önek. "Yine", "yeniden", "bir daha" gibi anlamlara geliyor. Bu üçüne oranla daha az kullanılan bir önek olan ob- ise "-e karşı", "-e doğru", "-in karşısında" anlamlarına geliyor kabaca.
Bu dört önekin, önüne geldiğini söylediğim sözcükse servare fiili:
Con + servare > conserve: korumak.
Ob + servare > observe: gözlemek.
Pre + servare > preserve: korumak.
Re + servare > reserve: ayırtmak, rezerve etmek.
Servare, "göz kulak olmak", "korumak" anlamlarına geliyor. Diyeceksiniz ki, madem servare zaten korumak demek, bu ekler gelince neden yine aynı anlamı alıyor? Aslında öyle değil. Kelime, aldığı her ekte yeni bir anlam kazanıyor. Tabii, bütün bu anlamların birbiriyle ilişkisi var. Örneğin conserve, gelenekleri korumak anlamına geldiği gibi, yiyecekleri korumak anlamına da gelir. Reserve, ayırmak, ayırtmak gibi anlamlara geliyor, bir şeyi ayırdığımızda zaten onu bir biçimde korumuş olmaz mıyız? Yine, observe, gözlemek anlamında, bir şeyi gözlediğimizde, yani gözümüz üstünde olduğunda, o şey bizim bir tür korumamız altında demektir. İşte böyle, türetilen bu yeni kelimelerin her biri, birbiriyle organik bağı saklı kalmak üzere yeni yeni anlamlar yükleniyor.
Bunlardan türeyip Türkçeye geçen kelimelerse şöyle, toplam 8 tane: konserve, konservatif / konservatör, konservatuar, prezervatif, rezerv, rezerve, rezervuar. Bunlardan konservatif / konservatör İngilizce, diğerleriyse Fransızca üzerinden Türkçeye geçmiş. Bunların Türkçedeki anlamlarına bakalım:
konserve: korunmuş yiyecek.
(Biliyorsunuz, konserveler genellikle kışın yenmek için hazırlanan yiyeceklerdir. Uzun süre bekleyecek olan yiyeceğin de bir biçimde korunması gerekir).
konservatif / konservatör: muhafazakar, tutucu, koruyan, muhafaza eden.
(Amerika'da 1960'larda türetilen, özellikle son dönemde çokça kullanılan bir söz var: neo-con. Neoconservatism, yani "yeni muhafazakarlık"ın kısaltılmış biçimi. Yanılmıyorsam, birkaç yıl önce kendileri de neo-con olan Bush ve arkadaşları Amerika'yı yönettikleri sırada medya aracılığıyla Türkçeye geçti).
konservatuar: 1. koruma yeri, 2. müzik okulu.
(Türkçede ikinci anlamını kullanıyoruz. Paris'te 1792'de kurulan Conservatoire National de Musique [Ulusal Müzik Arşivi ve Okulu] adından geliyor. Arşiv'in bir tür koruma yeri olduğunu göz önüne alırsak kelimenin mantığını buluruz).
prezervatif: koruyucu.
(Cinsel ilişkiye girilirken, kadını hamilelikten korumak için kullanılır).
rezerv: finansal yedek, kullanılmamış yeraltı kaynağı.
(Yedekte bekleyen ya da henüz kullanılmamış olan şey, zaten bir biçimde koruma altında demektir).
rezerve: ihtiyaten saklamak, biriktirmek, yedeklemek.
(Restoranda garsonun masa rezerve etmesi, müşteri gelene dek o masanın korunacağı anlamına gelir).
rezervuar: yedekleme yeri, hazne.
(İngilizcede baraj anlamı da var: Suyun yedeklendiği, korunduğu yer).
Görüyorsunuz, hepsinin iskeleti, korumak eylemi üzerine kurulu. Ama, yukarıda da dediğim gibi, birbirleriyle ilişkisi olduğu halde korumak eksenli farklı farklı anlamlar yüklenmiş her biri.
Dil dediğin şey bir okyanus, içinde yüzmenin keyfine bir vardın mı, bir daha da kendini alamıyorsun.
Kaynakça:
5 Mart 2013
Öküz, Eşek, İnsan
A bove ante, ab asino retro, a stulto undique caveto.
Hayatımda en sevdiğim üç beş sözden biridir bu. Latince bir atasözü. Anlamı,
"Öküzün önünde, eşeğin arkasında, ahmağın her tarafında dikkatli ol."
Kolay kolay atasözü olunmuyor tabii. Yüzlerce yıllık tecrübe gerekiyor bir sözün atasözü olması için. Değişik zamanların, değişik insan kuşaklarının yaşam deneyimlerinden damıtılıp gelen sözlere atasözü diyoruz. Her atasözü içinde bir hikmet barındırır. Barındırmıyorsa tutup atın, atasözü değildir o.
Eskiler bazı konularda kesinlikle bizden daha çok şey biliyorlardı. Öküzün önünde durma, eşeğin arkasından yürüme, derken, bizim duyabildiğimizden çok daha fazla şey söylüyorlardı.
Copyright ©: The Ox, The Donkey.
Hayatımda en sevdiğim üç beş sözden biridir bu. Latince bir atasözü. Anlamı,
"Öküzün önünde, eşeğin arkasında, ahmağın her tarafında dikkatli ol."
Kolay kolay atasözü olunmuyor tabii. Yüzlerce yıllık tecrübe gerekiyor bir sözün atasözü olması için. Değişik zamanların, değişik insan kuşaklarının yaşam deneyimlerinden damıtılıp gelen sözlere atasözü diyoruz. Her atasözü içinde bir hikmet barındırır. Barındırmıyorsa tutup atın, atasözü değildir o.
![]() |
| Öküzün önünde durulmaz. Durulursa öküz başıyla bir toslar, kişi kendini yıldızlarda sanır. |
![]() |
| Eşeğin de arkasında durulmaz. Durulursa eşek ayağıyla bir çifte atar, kişi kendini bulutlarda bulur. |
Eskiler bazı konularda kesinlikle bizden daha çok şey biliyorlardı. Öküzün önünde durma, eşeğin arkasından yürüme, derken, bizim duyabildiğimizden çok daha fazla şey söylüyorlardı.
Copyright ©: The Ox, The Donkey.
2 Kasım 2012
Kitapların Kaderi
Şöyle demiş Michel Foucault:
Bir kitabın anlaşıldığını veya yanlış anlaşıldığını söylemek zor. Çünkü belki de o kitabı yazan kişidir onu yanlış anlayan.*
Askerde son yirmi günümü kütüphaneci olarak geçirdim. Çok büyük bir kütüphane değildi ama küçük olduğu da söylenemezdi. O yirmi günde oradaki kitapların tamamını elden geçirme imkânım elbette yoktu ama, bir tekini bile kaçırmadan hepsini "gözden geçirdim." On beş kadarını da okudum. Onlardan biri de Luan Starova'nın Babamın Kitapları adlı kitabıydı. İyi ki okumuşum, çok beğendim.
O kitabın girişinde Latince bir deyiş var: Habent sua fata libelli. "Kitapların da bir kaderi vardır," diye çevrilmiş. Foucault'nun yukarıda söylediklerini okuyunca aklıma bu söz geldi.
Geçen yıl bu sözle ilgili internete bir göz gezdirmiştim. Wikipedia'dan öğrendiğime göre, bu söz bugün her ne kadar bu yazdığım şekliyle biliniyorsa da, aslı, pro captu lectoris habent sua fata libelli'ymiş. Her nasıl olmuşsa baş kısmı atılmış. İkinci kısmı birilerine "romantik" gelmiş olacak ki yalnız o kısmı kullanıvermişler, tahminim bu. Wikipedia yazarının söylediğine göre, söz bu biçimde ikiye bölünüp de kullanıldığı için yanlış olarak veya yanlış anlaşılarak, "kitapların kendi kaderleri vardır," biçiminde çevrilmektedir. Sözü tam haliyle İngilizceye şöyle çevirmişler: According to the capabilities of the reader, books have their destiny. Şöyle bir şey herhalde: Kitaplar, okuyanın havsalasına göre bir kadere sahip olurlar. Ya da şöyle: Kitapların kaderi, onları okuyanın havsalasına göre belirlenir. Umberto Eco da bu sözü, "okuyanlar, kitapların kaderlerine ortak olurlar," diye çevirmiş.
Bu söz, Terentianus Maurus adlı vatandaşın 1286'da çıkan De litteris, de syllabis, de metris adlı kitabında geçmiş.
Kitaplığıma bakıyorum da, babamdan aşırdığım birkaç tanesini saymazsak, içindeki en eski kitap on dört yıl önce alınmış. Bu kadar yenice olmalarına rağmen her birinin kaderi var sahiden.
* "Cinselliğin Tarihi’nin birinci cildinin en yanlış anlaşılmış kitabınız olduğunu düşünmenizin nedeni nedir?" sorusuna verdiği cevap. (Cevap biraz daha sürüyor, bu başlangıcı). Cogito, Sayı 70.
Bir kitabın anlaşıldığını veya yanlış anlaşıldığını söylemek zor. Çünkü belki de o kitabı yazan kişidir onu yanlış anlayan.*
Askerde son yirmi günümü kütüphaneci olarak geçirdim. Çok büyük bir kütüphane değildi ama küçük olduğu da söylenemezdi. O yirmi günde oradaki kitapların tamamını elden geçirme imkânım elbette yoktu ama, bir tekini bile kaçırmadan hepsini "gözden geçirdim." On beş kadarını da okudum. Onlardan biri de Luan Starova'nın Babamın Kitapları adlı kitabıydı. İyi ki okumuşum, çok beğendim.
O kitabın girişinde Latince bir deyiş var: Habent sua fata libelli. "Kitapların da bir kaderi vardır," diye çevrilmiş. Foucault'nun yukarıda söylediklerini okuyunca aklıma bu söz geldi.
Geçen yıl bu sözle ilgili internete bir göz gezdirmiştim. Wikipedia'dan öğrendiğime göre, bu söz bugün her ne kadar bu yazdığım şekliyle biliniyorsa da, aslı, pro captu lectoris habent sua fata libelli'ymiş. Her nasıl olmuşsa baş kısmı atılmış. İkinci kısmı birilerine "romantik" gelmiş olacak ki yalnız o kısmı kullanıvermişler, tahminim bu. Wikipedia yazarının söylediğine göre, söz bu biçimde ikiye bölünüp de kullanıldığı için yanlış olarak veya yanlış anlaşılarak, "kitapların kendi kaderleri vardır," biçiminde çevrilmektedir. Sözü tam haliyle İngilizceye şöyle çevirmişler: According to the capabilities of the reader, books have their destiny. Şöyle bir şey herhalde: Kitaplar, okuyanın havsalasına göre bir kadere sahip olurlar. Ya da şöyle: Kitapların kaderi, onları okuyanın havsalasına göre belirlenir. Umberto Eco da bu sözü, "okuyanlar, kitapların kaderlerine ortak olurlar," diye çevirmiş.
Bu söz, Terentianus Maurus adlı vatandaşın 1286'da çıkan De litteris, de syllabis, de metris adlı kitabında geçmiş.
Kitaplığıma bakıyorum da, babamdan aşırdığım birkaç tanesini saymazsak, içindeki en eski kitap on dört yıl önce alınmış. Bu kadar yenice olmalarına rağmen her birinin kaderi var sahiden.
* "Cinselliğin Tarihi’nin birinci cildinin en yanlış anlaşılmış kitabınız olduğunu düşünmenizin nedeni nedir?" sorusuna verdiği cevap. (Cevap biraz daha sürüyor, bu başlangıcı). Cogito, Sayı 70.
13 Ağustos 2008
Latincenin ölüsü de canlısı kadar çekici
Latince 2 bin 700 yıl önce bugünkü İtalya yarımadasında sadece konuşulan değil, bir ölçüde kayıtlara geçen bir dildi. Aşağı yukarı miladın 5’inci asrından sonra ise Latincenin artık bir halkın günlük dili olarak konuşulduğunu söylemek çok zordur. Ama okumuş insanların ortak konuşma ve anlaşma dili bütün Avrupa milletlerinin edebiyat ve bilimde kullandıkları dildi.
Asıl önemlisi, uzun asırlar boyu devletin ve hukukun dili oldu. Arapça dışında hiçbir dil beşeriyetin hukuki düşüncesini Latince kadar ifade edemez, işin ilginci Arapçayı kullanan İslam hukukunda Latinlerin hukuk dili ile ilginç muhakeme yürütme ve terminoloji birlikleri vardır.
Latince doğduğu İtalya’da, kendiyle hiçbir alakası olmayan dillerle de bir arada yaşadı. Mesela Etrüsklerin dili Latincenin mensup olduğu Hint-Avrupa dilleriyle alakasızdı. Zamanla Roma’nın fethedip ilerlediği Apenin Dağları’nın kuzeyindeki Avrupa’da en geniş olarak konuşulan Keltlerin dili de böyleydi.
Az kalsın Roma’yı tarihten silecek derecede ilerleyen Hannibal’in Kartaca’sı ise Sami bir dil konuşuyordu. Kartacalılar Fenikeliydi ve bugünkü kardeşleri de Malta’da yaşıyor.
Roma MÖ 2’nci asırda Apeninler’in kuzeyine sızdı. Birinci asırda Atlantik kıyılarındaydı, müteakiben İngiltere’ye çıktı. Bütün bu dünyadaki Kelt ve onlarla alakasız dilleri konuşan Germen kabileler, Romalılar ve onların Latinceleri sayesinde uygar dünyaya ve beşer tarihine takdim edildiler.
Konuştukları dillerin yüklü miktarda Latince kelime ve deyim almaması kaçınılmazdı. Felsefi, ilmi ve hukuki faaliyetlere giriştikleri, şiir yazdıkları zamansa düpedüz Latince kullandılar. 1000 seneye yakın zaman birtakım garip deyimler ve uydurmalarla yazdıkları bu Latince, “Latina vulgata-avami Latince” adını taşır.
Ne var ki, Rönesans’ın parlak İtalya’sının ilk başarılarından biri; Petrarca gibi öncülerin klasik Roma dünyasının metinlerini, şair ve yazarlarını inceleyip eski dünyaya nüfuz etmeleri ve klasik Latinceyi yeniden inşa edip o alemle kaynaşmalarıdır.
Yunancaya boşuna direniş
Latince İtalya yarımadasında, güney kıyılarında ve Sicilya’daki Yunanca ile onlara direnen bugünkü Arnavutların uzak akrabaları Messapilerin diliyle komşuydu. Aniden büyüyen imparatorluk İtalya yarımadası ve Sicilya’da Latincenin yoğun olarak kullanılması; Kuzey Afrika’daki Leptis Manga’da (bugün Libya’da), İberik yarımadasında bugünkü Cordoba’da, Orta Avrupa ve Balkanlar’da kurulan bazı kolonilerde, yurdumuz Küçük Asya’nın Efes, Antakya gibi merkezlerinde bazı cemaat gruplarında Latincenin bir ölçüde yayılmasına ve kullanılmasına neden oldu.
Ama Roma’nın Helenizm devrini yenmesi doğrusu mümkün değildi, zaten öyle bir niyeti de yoktu. Akdeniz’in doğusunda Yunanca bütün gücüyle yaşadı.
6’ncı asırda Doğu Roma’nın büyük imparatoru Justiyanus -ki anadilinin Latince olduğu açıktır- Yunancaya karşı boşuna direndi. Roma hukukunun dili Latince olarak kaldı. Ama Yunanca Doğu Roma’nın diliydi. Her şeye rağmen Küçük Asya’da Yunanca da Aramca da Kobtça ve Ermenice gibi diller ve birtakım lehçelerle bir arada yaşamak zorundaydı.
Doğu dünyası Latinceyi tanımadı. Sadece normal Doğu Roma okumuşu için değil, bayağı bilgili Doğu Roma alimleri için de Latince mesela “İskit barbarlarının dili” idi. Onu bu uzun asırlarda yaşatan artık o dili konuşmayan ama yazan İtalya Orta ve Batı Avrupa, İspanya ve Britanya oldu. Hıristiyanlaşan barbar kavimler onu edebi, dini ve hukuki dil olarak alıyorlardı. Ortaçağlar boyunca uyanan milli devlet ve toplumlara rağmen 18’inci yüzyıla kadar üniversitede dersler Latince yapılıyordu. Hatta Prag Üniversitesi’nde Almanca ve Çekçe derslerin yanında Latince de devam ediyordu.
Gelişen Protestanlığa ve milli edebiyatlara rağmen, Almanca konuşulan dünyada da bu özellik 18’inci yüzyıl Aydınlanma dönemine kadar sürdü. Bugün dahi Alman üniversitesinde Latince bir doktora tezi teslim etseniz hiçbirinin reddetme hakkı yoktur. Macaristan krallığı kendisiyle dil olarak hiçbir alakası olmayan Latinceyi sırf Almanca kullanmamak için 1848’e kadar bütün idarede ve yargıda kullandı.
Latincenin büyük etkisi
Latincenin üslup ve tabii sözlük hazinesi Avrupa’nın civarındaki bütün dilleri etkiledi. Aslında bugün Latin dili denilen grubun içinde mesela İtalyanca ve Fransızcanın cümle yapısı olarak Latinceyle yakın ilgisi yoktur. İtalyan öğrenciler çok kötü Latince cümle kurarlar. Ne gariptir, bu grupta Latinceye en yakın olanı Romence ve Portekizcedir.
Ama mesela Hint-Avrupa dilleriyle alakası dahi olmayan Türkçeyi ele alalım; Latince kelime hazneniz iyi ise cümleyi Türkçe düşündüğünüzde birçok İtalyan ve Fransızdan daha doğru Latince yazabilirsiniz. Bunu Hitler Almanya’sının zulmünden kaçıp Ankara Üniversitesi’ne sığınan Klasik Diller Kürsüsü’nün başkanı Georg Rohde söylemiştir.
Gerçekten de Latince bir imparatorluğun diliydi. Üniversal imparatorluğun kurumlarıyla birlikte cihanşümul dil de bütün insanlığa miras kaldı ve onu konuşan ana unsurun tarihi ölümüne rağmen bütün milletlerin ortak belleğinde ve bilincinde yaşıyor.
Bugünün dünyası hâlâ Romalıdır. Hukukçularımız Romalı hukukçular gibi düşünüyor. Ticaret o zamanın sistemi üzerine yürüyor ve Latin dilinin eğitimini ve kullanımını terk etmemiz mümkün olmasa da ondan uzaklaştığımız ölçüde tepkiler doğuyor.
Bundan 10 yıl evvelki bir UNESCO konferansında, UNESCO’nun iki çalışma dilini de -Arapça ve Fransızca- bilen binanın kapısındaki Tunusluların; “Burada sadece Latince konuşulsun” diyenlerle dayanışma içinde olduğunu görmüştüm. Amerika’da, yani uygar dünyaya ve Batı’nın kültürel temeline en uzak olan bu camiada, bilimsel toplantı dili olarak Latinceyi ısrarla kullanan gruplar vardır.
Latincenin ölüsü dirisi kadar çekicidir ve eski dünyanın her köşesinde, her ulusun hayatında o kültürün kalıntıları sadece görkemiyle değil, sıcak güzelliği ile de devam etmektedir.İlber Ortaylı
23 Haziran 2007
'etc.' Kısaltmasının Anlamı Nedir?
Bir-iki gün önce & simgesi üzerine yazdığım yazıda "etc." kısaltmasını da yazacağımı belirtmiştim.
İngilizce bilenler etc.'nin Türkçe'deki vb. ya da vs. (ve benzeri/vesaire) kısaltmalarının karşılığı olduğunu bilirler. Bilmeyenler ise öğrenmiş oldular. Peki ne anlama geliyor bu kısaltma?
Tıpkı & simgesinde olduğu gibi etc. kısaltmasının aslı da Latince. İngilizcede neden Latince bir kısaltmanın kullanıldığı üzerinde de kısaca durdum zaten.
etc. Latince Et cetera söz öbeğinin kısaltması. Et "ve" demek, cetera ise "diğeri, kalanı" anlamlarına geliyor (İngilizcesi rest). Dolayısıyla aynen Türkçedeki ve benzeri/ve diğerleri anlamına geliyor. İngilizcede bu anlama gelen "and other things," "and so on," "and the rest" gibi edatlar varsa da bunların kısaltılmış halleri pek kullanmaz. Onların yerine Latince Et cetera'nın kısaltılmış şekli kullanılır.
Kimi zaman et caetera ya da et cætera şeklinde kullanıldığı olduğu gibi, kısaltmasının &c şeklinde yazıldığına da rastlanır.
İngilizce bilenler etc.'nin Türkçe'deki vb. ya da vs. (ve benzeri/vesaire) kısaltmalarının karşılığı olduğunu bilirler. Bilmeyenler ise öğrenmiş oldular. Peki ne anlama geliyor bu kısaltma?
Tıpkı & simgesinde olduğu gibi etc. kısaltmasının aslı da Latince. İngilizcede neden Latince bir kısaltmanın kullanıldığı üzerinde de kısaca durdum zaten.
etc. Latince Et cetera söz öbeğinin kısaltması. Et "ve" demek, cetera ise "diğeri, kalanı" anlamlarına geliyor (İngilizcesi rest). Dolayısıyla aynen Türkçedeki ve benzeri/ve diğerleri anlamına geliyor. İngilizcede bu anlama gelen "and other things," "and so on," "and the rest" gibi edatlar varsa da bunların kısaltılmış halleri pek kullanmaz. Onların yerine Latince Et cetera'nın kısaltılmış şekli kullanılır.
Kimi zaman et caetera ya da et cætera şeklinde kullanıldığı olduğu gibi, kısaltmasının &c şeklinde yazıldığına da rastlanır.
21 Haziran 2007
& (ve) simgesi ne anlama geliyor?
Çocukluğumdan beri merak ediyordum bu & simgesinin neyin nesi olduğunu. Bu simgeyi tanımayan yoktur herhalde. Tabii ve bağlacı yerine kullanıldığını bilmeyen de.
Çoğumuz günlük hayatta böyle küçük detaylarla ilgilenmeyiz bile. O kadar çok detay var ki hangi biriyle ilgileneceğimizi bile bilemeyiz. Ben de çocukluğumdan beri bu simgeyi merak ededurmakla beraber hiç ufak bir araştırma yapma gereği hissetmedim. Ta ki bir gün kendiliğinden ne olduğunu fark edene kadar.
Önceleri bunun Türkçedeki ve olduğunu sanıyordum. Lakin çok geçmeden sadece Türkçede değil, örneğin İngilizcede ve diğer birçok dilde de kullanıldığını gördüm. Türkçe olduğunu zannetmemin sebebi, belki çoğu kişiye de öyle gelmiş olduğu gibi, ve'ye benziyor olmasıydı. Öyle ya & simgesinde v ve e harfleri bariz bir biçimde vardı. Ancak, dediğim gibi, bunun Türkçe olmadığını öğrenmiştim. O halde bu simge de Türkçedeki ve olamazdı. O vakit neydi?
Efendim, Latinceye karşı biraz ilgim var. Üniversiteye başlayıp bu ilgiyi az da olsa pratiğe dönüştürme çabası içine girince sözlük vs.* karıştırınca Latincede ve bağlacının karşılığının et olduğunu da öğrenmiş oldum. Hatta Fransızcada da Latinceyle aynı. (Latince, olduğu gibi et diye okunurken Fransızca'da e diye okunur.) Bu ufak bilgileri edindikten sonra bir gün bloğun tasarımıyla uğraşırken yazı fontlarını filan deniyordum ki Trebuchet fontunda & simgesinin et olduğunu gördüm. İşte Trebuchet fontu budur ve et simgesi de bu fontla & görünür.
Merakımı hiç çaba sarf etmeden gidermiş oldum böylece, sizlerle de paylaşmak istedim. Peki ama neden herkes Latince olan bu simgeyi kullanıyor, diye sormanıza gerek bırakmadan ama fazla da detaya inmeden kısaca anlatayım. Başka yazılarda ele alacağım bu konuyu özetlemek
gerekirse, bilindiği gibi Roma İmparatorluğu'nun dili Latinceydi. Zaten Latinceye Romanca da deniyor [Rumence** değil Romanca (Roman)]. Günümüz Avrupa ülkelerinin çoğu hâlâ Roma İmparatorluğu'nun "etkisindedir". Şöyle ki Roma demek Avrupa kültürünün temeli demektir. Avrupalılar Eski Yunan'dan aldıkları birikimi Roma ile ilerletmişlerdir. Avrupa'nın görmüş olduğu en büyük imparatorluk olan Roma bu anlamda Avrupa medeniyetinin temelinde yer almaktadır. Dolayısıyla da Roma'nın dili olan Latince de Fransızca, İspanyolca, İtalyanca gibi Latin ailesine mensup diller bir tarafa, İngilizce gibi Germen ailesine mensup diller üzerinde bile çok büyük bir etki bırakmıştır. Avrupa'da konuşulan çoğu dilde Latincenin etkisini görmek hiç de zor değildir.
--------------------------------------------
* İngilizcede vb., vs. karşılığında kullanılan etc. kısaltması da yine Latincedir. Onu da daha sonra yazacağım.
** Romanya'da konuşulan Rumence dili de Latin dilleri ailesindendir. Ancak Romanca ile karıştırılmaması gerekir. Romanca'dan kasıt Roma dili, yani Latincedir. Rumence ise bugün Romanya'da konuşulan Latin ailesinden bir dildir.
Çoğumuz günlük hayatta böyle küçük detaylarla ilgilenmeyiz bile. O kadar çok detay var ki hangi biriyle ilgileneceğimizi bile bilemeyiz. Ben de çocukluğumdan beri bu simgeyi merak ededurmakla beraber hiç ufak bir araştırma yapma gereği hissetmedim. Ta ki bir gün kendiliğinden ne olduğunu fark edene kadar.
Önceleri bunun Türkçedeki ve olduğunu sanıyordum. Lakin çok geçmeden sadece Türkçede değil, örneğin İngilizcede ve diğer birçok dilde de kullanıldığını gördüm. Türkçe olduğunu zannetmemin sebebi, belki çoğu kişiye de öyle gelmiş olduğu gibi, ve'ye benziyor olmasıydı. Öyle ya & simgesinde v ve e harfleri bariz bir biçimde vardı. Ancak, dediğim gibi, bunun Türkçe olmadığını öğrenmiştim. O halde bu simge de Türkçedeki ve olamazdı. O vakit neydi?Efendim, Latinceye karşı biraz ilgim var. Üniversiteye başlayıp bu ilgiyi az da olsa pratiğe dönüştürme çabası içine girince sözlük vs.* karıştırınca Latincede ve bağlacının karşılığının et olduğunu da öğrenmiş oldum. Hatta Fransızcada da Latinceyle aynı. (Latince, olduğu gibi et diye okunurken Fransızca'da e diye okunur.) Bu ufak bilgileri edindikten sonra bir gün bloğun tasarımıyla uğraşırken yazı fontlarını filan deniyordum ki Trebuchet fontunda & simgesinin et olduğunu gördüm. İşte Trebuchet fontu budur ve et simgesi de bu fontla & görünür.
Merakımı hiç çaba sarf etmeden gidermiş oldum böylece, sizlerle de paylaşmak istedim. Peki ama neden herkes Latince olan bu simgeyi kullanıyor, diye sormanıza gerek bırakmadan ama fazla da detaya inmeden kısaca anlatayım. Başka yazılarda ele alacağım bu konuyu özetlemek
gerekirse, bilindiği gibi Roma İmparatorluğu'nun dili Latinceydi. Zaten Latinceye Romanca da deniyor [Rumence** değil Romanca (Roman)]. Günümüz Avrupa ülkelerinin çoğu hâlâ Roma İmparatorluğu'nun "etkisindedir". Şöyle ki Roma demek Avrupa kültürünün temeli demektir. Avrupalılar Eski Yunan'dan aldıkları birikimi Roma ile ilerletmişlerdir. Avrupa'nın görmüş olduğu en büyük imparatorluk olan Roma bu anlamda Avrupa medeniyetinin temelinde yer almaktadır. Dolayısıyla da Roma'nın dili olan Latince de Fransızca, İspanyolca, İtalyanca gibi Latin ailesine mensup diller bir tarafa, İngilizce gibi Germen ailesine mensup diller üzerinde bile çok büyük bir etki bırakmıştır. Avrupa'da konuşulan çoğu dilde Latincenin etkisini görmek hiç de zor değildir. --------------------------------------------
* İngilizcede vb., vs. karşılığında kullanılan etc. kısaltması da yine Latincedir. Onu da daha sonra yazacağım.
** Romanya'da konuşulan Rumence dili de Latin dilleri ailesindendir. Ancak Romanca ile karıştırılmaması gerekir. Romanca'dan kasıt Roma dili, yani Latincedir. Rumence ise bugün Romanya'da konuşulan Latin ailesinden bir dildir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



