29 Ekim 2020

Las Meninas

Las Meninas, Diego Velázquez, 1656

Théophile Gautier, Velázquez'in Las Meninas'ını ilk kez gördüğünde, "tablo nerede?" diye haykırmaktan kendini alıkoyamamıştır.

İlk bakışta, tablo basit bir konuyu işlemektedir. Kralın beş yaşındaki kızı infante Margarita, nedimeleri (las meninas) ve soytarılarıyla çevrelenmiş olarak tablonun ortasındadır. En dip tarafta, saray nazırının silueti görülmektedir, ama biraz daha yakından ve daha dikkatle bakılınca, tabloda başka kişilerin de olduğu fark edilmektedir. Dip duvarın üzerinde bir ayna vardır ve aynadan İspanya kralı IV. Felipe ile Avusturyalı kraliçe Maria-Anna'nın görüntüleri yansımaktadır. Ve ressamın bizzat kendisi, üzerinde çalıştığı tuvalde bize ters dönmüş olarak görülmektedir. O halde, resmi yapılan kimdir, kimlerdir? Tablonun adının belirttiği gibi, nedimeler mi, küçük prenses mi, yoksa kral ve kraliçe mi? Tablonun mekânı nerededir? Ressamın çalıştığı atölyede mi, yoksa kral ile kraliçenin bulunduğu yerde mi? Acaba iki tablo mu vardır? Biri gördüğümüz, diğeri de görmediğimiz ama yapıldığını anladığımız. Asıl tablo hangisidir? Öte yandan, kral ile kraliçenin durdukları yer, aynı zamanda bizim de, seyircinin de durduğu yerdir. Las Meninas, bakanın bakılan olduğu ve tablonun kişilerinin arasına katıldığı tek resimdir; ayna kral ile kraliçenin görüntüleriyle birlikte, bizimkini de yansıtmak durumundadır.

Böylesine bir tablo, bilgiyi bir kerede ebediyete kadar verilmiş sayanları, eğer anlarlarsa, altüst edecek bir ele alış tarzına sahiptir. Bilginin, bayrak yarışı gibi birikimli ilerlediğine inanan, buna iman eden (ne yazık ki bunların çoğu bizim ülkemizde yaşıyor) kişiler bu tabloda sadece nedimeleri göreceklerdir.

Foucault'nun Kelimeler ve Şeyler'ine Mehmet Ali Kılıçbay'ın yazdığı sunuştan.

27 Ekim 2020

Çıkmadık Can

Kadın söylediği her kelimede haklı. Zaman zaman sesini yükseltiyor, zaman zaman sakince konuşuyor. O söyledikçe adam azarlandığını düşünüyor. Fakat durum bu, yapıp edecek bir şey de yok, kadın kesinlikle haklı. Adam kendini bir adamdan çok bir çocuk gibi hissediyor. "Belki de tüm bu olup bitenler, bu başıma gelenler çocukluğumda pek az azarlanmış olmamdan ileri geliyordur." İşte böyle geçiriyor içinden adam. Çocuk. Böyle durumlarda hiçbir şeyin nedenini, sonucunu anlayamıyor, algılayamıyor. Her şey duruyor öyle. Kafasında düşünceler duruyor. Bir kapana yakalandığını farz ediyor fakat ondan kurtulmak için bir şey yapmadığının da farkında. Galiba bu kapandan kurtuluşun olmadığının ön kabulü her şeye baskın geliyor: "Boşuna ne demelere çırpınayım?" düşüncesi içten içe beynini kemiriyor olmalı. Öğrenilmiş çaresizlik! Hatta daha da ilerisi, kendini gerçekleştiren kehanet! Gelgelelim her şeye rağmen soluk alıp verdiğinin ayırdında. Çıkmadık candan ümit kesilmez, diyerek önüne bakmanın iyi bir fikir olacağını düşünüyor. Düşünebiliyor. Her şeye rağmen.

9 Ekim 2020

Kikirikname

Sizinkisi de gülmek mi a kikirikler
Gülünce şöyle bir sunturlu gülmeli
Bir iki üç dişleri göstermeli
Sırıtmalı değil zangır zangır gülmeli

Yakaları kolalatmalı bir iki üç
Bir iki üç başları doğrultmalı
Boşuna değil bu öğütler inanın
Gülünce sabah akşam gülmeli

Ceketleri kavuşturmalı bir iki üç
Köşelerde değil ortalarda gülmeli
Düğmeleri parlatmalı zamanında
Gülünce şapkalarla gülmeli

Bir iki üç sayıyla bükülmeli
Sırayla değil hep birden gülmeli
İşin bütün inceliği burda a kikirikler
Gülünce dişleri göstermeli

Salah Birsel

3 Ekim 2020

Mevsimler gibi

Eskiden serçeler ve güvercinler için pencereden ekmek kırıntısı atardım, ama rüzgârla oturma odasına giren kırıntılardan şikâyetçi olan Potts ve kocası yüzünden bırakmak zorunda kaldım. Bazen, bir şey için aşağı iniyorsam ekmek kırıntılarını poşetle indiriyorum, ama çoğu zaman aşağı inip kuşları fark edene kadar aklıma gelmiyor. Bu evi tutmamın ilk sebebi çıkma pencereleriydi – diğerleri de üçüncü katta olması, doğuya bakması ve o zamanlar kazandığım paraya oranla pahalı gelmemesi. Moralimi yüksek tutacaksam eğer güneşin doğuşunu görmem önemli, galiba bunu da daha önce açıklamıştım, bu yüzden kaçıncı katta olduğumu da önemsiyorum. Dairem bir zamanlar büyük ihtimalle sosyetik olan eski tuğla bir binada. Bağlantı yolundan sadece iki blok uzakta olduğu için fazla pahalı değil sanırım, trafiğin gürültüsü, üst geçidin altında yaşayan korkutucu insanlar ve kompresörler yüzünden, aynı zamanda binanın bakımı da yapılmadığından herhalde; zaten ben buraya taşındığımda da bakımsızdı, sonradan daha da beter oldu. Televizyonu verdiğim genç adam temizlemeye geldiğinden beri pencereler de doğru dürüst yıkanmadı. Dış pencerelerini çıkarıp diğerleriyle beraber yıkamıştı, sonra sonbaharda aynı genç adam yeniden gelip tekrar takmıştı onları, televizyonu o zaman vermiştim. Geçen sonbaharda pencereleri hatırlatmak için Giamatti'yi tekrar aradım; ne kadar kirlendiklerini anlattım, bana pencere temizliğinin kiracının sorumluluğunda olduğunu söyledi, oysa burada yaşadığım ilk beş altı yıl benim sorumluluğumda olmadığı açıktı; her ilkbaharda ve sonbaharda biri gelip pencereleri yıkıyordu. Hatta eski notlarımı bile jiletle camlardan kazımışlardı da hiç şikâyet etmemişlerdi. O günlerde pencere yıkama işi olağan bir şeydi ve geleceklerine dair haber bile vermezlerdi. Zamanı gelince gelirlerdi, mevsimler gibi. Kafamı kaldırıp bir bakardım, pencerelerden birinden adamın biri görünüyor, çekçeği fark edince, "Ah, bahar gelmiş olmalı" diye düşünürdüm.

Sam Savage, Cam.

Sayfa başına git