15 Ocak 2017

Göç'üş

Rüyamda kendimi bir kuş olarak görüyorum. Mevsim değişiyor, değişince de göç zamanının gelip çattığı söyleniyor. Herkeste bir telaş, bir telaş. Ben oralı değilim. Göçse göç, bana ne? Ne var ki meselenin beni aştığını anlıyorum kısa süre sonra. Herkes göçe katılacak, görünen bu. Evet, beni göçmeye zorlayan eden yok ancak herkes gidince ben yalnız kalacağım, bu çok açık. Şu halde ne yapmalı? Çaresiz, göçe katılmalı, elden bir şey gelmiyor.

Göç yolu boyunca düşünüp duruyor, yer yer içimi yiyorum: Neden benim istediğim olmuyor? Neden yerimde yurdumda kalmıyorum da gönülsüz olduğum bu göçe katılıyorum? Arkadaşlarım, yoldaşlarım yolculuğu keyifli kılmak adına hep bir şeyler yapıp ediyorlar da ben böyle düşüncelerle tamamlıyorum işte. Bir yanıt da bulamıyorum kafamdaki onca soruya.

Göç tamamlanıyor. Yeni yerimize varıyoruz. Bambaşka bir memleket. Hava serin, bu iyi hiç olmazsa. Kafile ağaçlıklı bir yere konuyor. Yaşlılar biliyor burayı, gelip gitmişlikleri çok. Benim gibi gençlere yol yordam gösteriyorlar. Bizi boş ağaçlara yönlendiriyorlar. Şuraya, buraya yuvanızı yapın, diyorlar. Hayatımda hiç yuva yapmamışım. Zaten de gencim, geçen yıl çıkmışım yumurtadan. Gönülsüzce işe koyuluyorum. Çer çöp, dal budak toplamam gerekiyor yuvamı kurmak için. Gelgelelim iş hiç hoşuma gitmiyor. Derken gözüme bir evin damı ilişiyor. Dümdüz, toprak bir dam. Neden bu ağacın çatallanmış dalları arasına güç bela yuva yapmak için uğraşıyorum ki, diye geçiriyorum içimden. Geçirmekle birlikte de aklımdakini uygulamak üzere uçup o damın üzerine konuyorum. Çok hoşuma gidiyor bu yer. Tamam, yuvamı buraya yapacağım. Şu yandaki ağaçların gölgesinin vurduğu bir yere. Oracıkta işe koyuluyorum. Koyuluyorum koyulmasına fakat öteki kuşlardan hemen itiraz sesleri yükselmeye başlıyor. Orada yuva olmaz! Oraya yuva yapılır mı be! Damda da yuva mı olurmuş! Böyle bir yuva nerede görülmüş! Bir dolu itiraz. Soruyla karşılık vermeye başlıyorum. Neden olmasın? Olmaması için engel ne? Damda yuva yapılmaz diye kanun mu var? Kim demiş dünyanın bütün yuvaları ağaçta olacak diye? Ne ki sorularım para etmiyor. Adamakıllı bir yanıt alamıyorum hiçbirine. Kuşlar karşı çıkıyorlar fikrime ama buna bir dayanak sağlayamıyorlar. Anlıyorum ki tartışmak boşuna. Tamam, diyorum, ben yuvamı buraya yapacağım, siz ne derseniz deyin. Kararım bu, bir yuvanın yalnızca ağaca yapılmadığını göstereceğim onlara. Kulaklarımı tıkayıp işime dönüyorum. O esnada uyanıyorum.

14 Ocak 2017

Küçük kız bundan ağladı

Ben de henüz büyümüş sayılmazdım, fakat yeğenim o zaman küçücük bir şeydi. Eğer kafası gerçekten acımış olsaydı çocukluğun doğası gereği hemencecik ağlaması gerekirdi. Kafasının acımadığı apaçıktı. Zaten de taş, dedim ya, kafasına değil, tokasına değmişti. O halde niçin ağlamış olabilirdi?
***
Kadınların ağlamak için belli bir nedene gereksinim duymadığını, bazen sırf ağlamak gerektiğini düşündükleri için ağladıklarını ben işte o zaman öğrendim.


Geçen yıl bugün sorulmuş sorunun kendimce yanıtı.

12 Ocak 2017

Soğuğun ve geçip gitmişliğin kenti

Bu coğrafyanın insanıyım ben de. Bu soğuk hava, yerdeki bu kar, havadaki bu kar kokusu... Öyle tanıdık.
*
İki-üç saat boyunca durmadan kar yağıyor. Yollar, kaldırımlar hep kaplanmış. Çocukluğumun manzarası bu. Hiç değişmemiş. Hiç değişmeyecek. Harika! Geçmişe ait bir şeylerin değişmeyecek olma olasılığı... 
*
İnsanlar... Kayıp düşmemek için daimi bir teyakkuz halinde yürüyenler, soğuktan bedenini büzüştürüp duranlar, bir an önce içeri girip ısınmak isteyenler... Hayatımın gelip geçmiş hemen her kışının manzarası bu. Yabancısı değilim. Böyle soğuk havalarda insanı ısıtan üstündeki kalın giysilerden çok böylesi tanıdık bildik manzaralardır işte. 

Burası Kars. Soğuğun ve geçip gitmişliğin kenti.


9 Ocak 2017

Köye Yolculuk

Köye gidilecek. Dolmuşun yanında bekliyoruz. Esasında "dolmuş" buralara pek yabancı bir kelime. Minibüs. Hata, şoförün adına ekleyerek: falankesin minibüsü, filankesin minibüsü. Çoğu köyün tek minibüsü vardı eskiden. Şimdi devir değişti, yaygınlaşan yalnızca internetli telefonlar neyim değil, taşıtlar da epey çoğaldı. 

Köy yolu açık mı kapalı mı bilmiyoruz. Açıksa nereye kadar açık, kapalıysa nereye kadar kapalı? Köylüler kar kışta şehre inmeye pek bir gönülsüz doğal olarak. Mühim bir işi olmadan kimse evden çıkmak istemez bu soğuk havalarda. Bundandır, minibüsü bekleyen yalnızca beş kişiyiz. Şoför de gelecek, altı. Doğrusu, köyün son minibüsü bu. Zati hepi topu iki tane var. Öbürü bir saat önce hareket etmiş. Birkaç köylü onunla gitmiş, bizse bununla gideceğiz işte. Akşam olmak üzere.

Şoförümüz geliyor, biniyoruz, hareket ediyor minibüsümüz. Köyün imamı da burada. Müftülükte işi mi varmış neymiş, bundan ötürü akşama kalmış. Yolculardan biriyse Vıladimir'in amcası, kahvede okey oynamaya dalmış. Oyun arkadaşları da bizim köyden ama burada, şehirde, şehrin sonradan göçle oluşma mahallelerinde oturuyorlar. Yıllar içinde peyderpey şehre taşınanlar... 

Araba neredeyse boş olduğundan her birimiz gönlümüzce yayılıyoruz. Herkese ikişer üçer koltuk düşüyor. Kısa sürede ısınıyor da. Radyatörler çalışıyor. Bu şoförün cömertliğini hep takdir etmişimdir. Öyle ya, cimriliğinden yolcuları donduran şoförlerin bol olduğu bir coğrafya burası. Soğuk mu soğuk bir coğrafya.

Ön koltukta, dayısının yanında şoförün yeğeni oturuyor. Günün girdisi çıktısını konuşuyorlar. Daha üç-beş yıl önce sessiz sakin bir ufaklıktı. Artık büyümüş. Efendiliğinden bir şey yitirmemiş olması sevindirici. İmamla Vıladimir'in amcası da ayrı bir konuda, aslında pek çok konuda konuşup duruyorlar. Arkalı önlü oturduklarından, birbirlerini görebilsinler diye ikisi de sırtını minibüsün camına dayamış. Bu coğrafyada imamlar arabanın ön koltuğunda oturur. Yıllar, sanırım hayli uzun yıllar içinde oluşturulagelmiş bir gelenek bu, imam geldi miydi en öndeki yer verilir, o da hayır demez. En azından görüp tanıdığımız imamların büyük çoğunluğu hayır demez. Ne ki değişen devir bu geleneği de yerinden oynatacak gibi. Fakat bu imam da biraz farklı biri. Genç de. Otuz yaşında var yok. Öyle saygı, hürmet beklentisi yüksek birine benzemiyor, iyi. Yani şöyle, şoförün yeğeni ön koltukta oturuyorken imam orta koltukların birinde oturmuş, bu durumu hiç dert etmiyor, Vıladimir'in amcasıyla keyifli diyebileceğin bir muhabbete girişmiş. Hem zaten adamcağız okeyci, kumarcı diyerek muhatabına sırt da çevirmiyor. İmamların yapmadığı şey değil.

Bu imamı ilk görüşüm. Minibüse binmeden biraz önce merhabalaştık. Siz köyün yeni imamısınız galiba, dedim, evet, dedi o da. Siz de filankesin oğlusunuz galiba, dedi. Evet, dedim. Babamın halini hatrını sordu. İyi, dedim, bildiğiniz gibi. Yalan söylemiştim. Zira ben de doğru dürüst bilmiyordum babamın halini hatrını. Pek durmadım üzerinde ama. Neticede bir imama ayak üstü söylediğim ilk yalan değildi bu. Hem, bir imama yalan söylemekle herhangi bir insana yalan söylemek arasında günaha girme bakımından bir ayrım olmadığını kavrayacak yaştayım artık. Neredeyse bir yıl oldu sizin köye geleli, diye sürdürdü imam. He ya, dedim içimden, en az neredeyse bir yıldır kendi köyüme gelmemiş olduğum anlamına geliyor bu.

Bir yol arkadaşımız daha var. Bir kadın. Kim olduğu konusunda, bizim mahalleden olmadığı dışında bir fikrim yok. Bizim köyün evleri bir dağ yamacının alt ve üst kısımlarına kümelenmiş olduklarından Aşağı Mahalle, Yukarı Mahalle adını almışlar. Bu kadın Yukarı Mahalle'ye gelin gelmiş olmalı. Hangi köyden gelmiş olabilir? İsteyerek mi evlendi acaba, yoksa istemeye gittiler de babası tutup verdi mi? Buralarda düzen böyledir. Kızlar durmadan bir köyden bir köye gelin giderler. Bizim köyden gidenlerin de haddi hesabı yoktur ya. Kadın suskun. Camdan dışarı bakıyor. Sanırım dışarıda kar yağıyor hafif hafif. Benim de güya yüzüm cama dönük fakat dışarısının farkında değilim. Karanlık da çöktü demin. Arabanın içi karanlık. Farların ışığı kar beyazı yola vurup yansıyor, içerisi azıcık onunla aydınlanıyor. Kış. Gün akşama yüz tuttu mu bir bakıyorsun oracıkta kararıyor hava. Kadın ne düşünüyordur, diye geçiriyorum içimden. Yaşını tahmin etmeye çalışıyorum. Bir fikrim yok. Belki çocuktur, henüz on yediye bile basmamıştır, belki de yirmi beşindedir. Köy kadıncağızları hep aynı biçim giyinirler, hal tavırları da birbirine benzer, bundan olsa gerek, yaşlarını kestiremiyorsun. Konuşmuyor da. Kiminle konuşacak? Şoförle yeğeni oralı değiller, imamla Vıladimir'in amcası kendi âlemlerindeler. Bense bir yabancıyım ona. Tıpkı onun da bana yabancı olduğu gibi. Önümdeki koltukta, karşı pencerenin yanında oturuyor. Ben en arka koltuktayım, sırtım cama dayalı, ayağımı bitişik koltuklara uzatmış vaziyette. 

Mezraya varıyoruz. Köyün birkaç kilometre altında kalan bir mezra. Öbür minibüs burada. Buraya kadar gelebilmiş, yolcuları yayan devam etmişler. Bizim de aynısını yapacağımız demek oluyor bu. Neyse ki hiçbirimizin ağır yükü yok. Benim yalnızca sırt çantam var. İniyoruz. Şoför sabah zorlanmamak adına şimdiden arabasının yönünü şehre döndürüyor. Köye doğru yola koyuluyoruz. Bir metre kadar kar var yerde. Yol arabalara kapalı, bize açık. Yürüne yürüne bir keçiyolu açılmış. İki kişinin yan yana yürümesine olanak tanımıyor ama. Diziliyoruz. Vıladimir'in amcası önden gidiyor, hemen ardından arkadaşı imam. Şoför kadını tanıyor. Şoför zaten köyün tamamını tanıyor. Üç yüz altmış beş günü burada geçiyor çünkü. Kadın şoförün, şoför de yeğeninin önünden gidiyor. Bense en arkadayım. Oldukça kişisel bir tercih bu. Zira ufaktan ufaktan kar yağıyor. Havanın yumuşak olduğunun bir diğer adı bu. Bir de dolunaylı bir akşam bu. Ağarık kar bulutlarının ardında kalmış olsa da dolunayın gücü dünyayı ışıtmaya yetiyor. İçim ne kadar sevinçle dolu, bir bilseniz. Bu akşam hiç bitmesin, yolumuz hiç bitmesin istiyorum. Bu tanımadığım kadının kafilede bulunuşu tam da bu nedenle bana bir şans. Yavaş yürüyor kadın. Biz ardındakiler de ona uyuyoruz işte. Ağır ağır ilerliyoruz. İmamla muhatabı arayı açtılar sayılır. Kadın bir yandan yavaş yürüyor, fakat öte yandan, nasıl demeli, epeyce sağlam bir insan, hiç duraklamıyor, oflayıp puflamıyor. Besbelli, bu coğrafyaya, bu hayata fazlasıyla alışkın. Benden daha alışkın. 

Karda yürüyoruz. Gelmeyeli çok olmuş. Köyümün dağlarına bakıyorum. Kurtların ötelerdeki yamaçlardan bize bakıp neler düşündüğünü kestirmeye çalışıyorum.

16 Aralık 2016

İlk kar

Yılın ilk karı yağdı bugün. İki santim kadar. Çıkıp biraz dolaştım. Birkaç gündür ayaz vardı, özellikle akşamları insanın yüzünü kesecek derecede kuruyordu soğuk hava. Kar gelince biraz yumuşattı haliyle. Gölde kimsecikler yoktu. Bekçiler bile görünmüyordu ortalıkta. Belli ki herkes evine kapanmıştı.


Gölün yüzeyi donmuş. Buzun üzerine kar da yağınca güzel bir görüntü çıkmış ortaya. Hayvanları aradı gözüm. Özellikle de sakarmekeleri (artık adlarını da öğrendim, kullanıyorum ne güzel). Çünkü onlar gölün her yerinde dolaşıyorlar, mesela kazlar gibi yalnızca sazlıklarda takılmıyorlar. Gözüm onları aradı ama yoktular. Gölün fotoğraflarını çekerek ilerledim. Saksağanlar uçuşup duruyorlardı etrafta. Bu saksağanlar her mevsimin kuşlarıdır, aynı zamanda çocukluğumun kuşları, ne çok severim onları. Hep söylemişimdir, resim çizebilseydim en çok saksağan yapardım herhal.

Saksağanlar da kedi gibi, adamı hiç umursamıyorlar. Gelip yakınıma konuyorlar, tam fotoğraflarını çekeceğim, uçup gidiyorlar.

saksağan
Pamuk Prenses ve yedi cüceler

İleride, çimenliklerin orada güvercinler toplanmıştı. Bir şey yiyorlardı, birileri yem atmıştı galiba. Ankara'da da o kadar çok güvercin var ki... Bir de Pamuk Prenses, cücelerini etrafına toplamış eğlendiriyordu. Önlerinden onca yürümüşlüğüm var, ilk defa dikkatimi çektiler. Herhalde kar yağınca daha bir belirgin oluyorlar.

sakarmeke
sakarmeke

Gölün sakinleri hep öte taraftaki uçta, sazlıkların orada toplaşmışlar. Ördekler, kazlar, sakarmekeler... Güvercinlerle serçeler de oradalar. Demek ki soğuk havada burası onların sığınağı. Ayrı takılan birkaç ördek halinden memnun görünüyordu. Buzların altını gagalayıp bir şey yiyorlardı, ne olduğunu anlayamadım. Doğa insanı hayrette bırakıyor. Bu soğuk havada buz tutmuş suyun içindeki hayvanlara bakınca insanın içi titriyor. Belki onlarınki de bizim yaşamımıza bakınca titriyordur, kim bilir.

Kuşları videoya çekerken baktım kazlar birden tıslamaya başladılar. Bir çift, elinde bir poşetle onlara doğru yaklaşıyordu. İçinde yem olduğunu her nasılsa anlayıp sevinçle bağırmaya başlamışlardı. Adamla kadın yemi verince sudaki ördekler, dallardaki güvercinlerle serçeler de gelip kazlara katıldılar, çabucak bitirdiler, sonra herkes yerine döndü.

güvercin
güvercin

Gölün korkuluğuna konmuş bir serçe ben oradan geçince uçtu gitti. Birkaç adım yürüdükten sonra döndüm. Serçenin ayak izlerini merak etmiştim. Hemen arkasında da gölün üzerindeki karda bir sakarmekenin ayak izleri vardı. O da tuhaf, yüzüyor ama ayağı perdeli değil. 

Gölün etrafında dura dura, hayvanları izleye izleye bir saatte dolaştım. Bir tur daha atasım vardı da nedense evin yoluna koyuldum. Yolda bizim köyün kışını, manzaralarını özledim.

15 Aralık 2016

Bugünlerde

1 Aralık

Dün epey yürüdüm. Sıhhiye'den Kurtuluş'a, Kurtuluş'tan Kızılay'a, oradan Kavaklıdere'ye, oradan da gene Kızılay'a. Sabah evden otobüs durağına, akşam metrodan eve, onları hiç saymıyorum. 

İlber Ortaylı Sıhhiye'ye gelip bir konuşma yapacakmış. İyi, dedim, ne kadar televizyon konuşması varsa izlediğim, daha doğrusu, dinlediğim adamı canlı olarak da gidip dinleyeyim. Bugüne dek bir kez canlı dinlemiştim. On-on iki yıl önceydi, genişçe bir salondu ve oturduğum yer de gayet rahattı. Dünse, bırak rahat bir oturma yerini, salona bile giremedim. Tıklım tıklımdı. İğne atsan, mecazen filan değil, gerçekten yere düşmezdi. Hacettepe Üniversitesi Kültür Merkezindeydi. Kapıda kimlik de soruluyordu, galiba yalnızca Hacettepelilere açıktı ama görevli efendi bir adamdı, kendi kimliğimi gösterdim, ses çıkarmadı, girdim. Girmesine girdim de kalabalık bildiğin gibi değil. Gelenlerin neredeyse tamamı genç, gözlemlediğim kadarıyla çoğu Hacettepe öğrencisi. İlkin salona girmeyi denedim, güç bela girmeyi becerdim de. Gelgelelim içerisi dışarısından da beterdi. İçeri girmiş olmama rağmen İlber Ortaylı'yı göremedim, düşünün. Önümdeki bir milyon kafa görmemi engelliyordu çünkü. Girdiğim gibi çıktım. Fuaye alanına ekran konmuştu. Pek yüksek olmadıklarından ötürü onlardan bile göremedim. Tek yapabildiğim, ayakta dikilip dinlemek oldu. Eh, zaten ben de tam olarak bunun için gitmemiş miydim? Çok uzamadı konuşma, bir saat kadar sürdü.

İyi bir gözlemci olduğumu çok kez söylemişimdir. Dün gözlem için epey malzeme vardı orada. Çocukların büyük çoğunluğu İlber Ortaylı'nın fotoğrafını çekmeye gelmişti. Onlara bakınca merak edip durdum: neden? Google'a soyadını yazmaya bile gerek yok, yalnızca İlber yazdın mı milyon kadar fotoğraf zaten çıkıyor. İnsanlar kendi elleriyle çekince bir tür tatmin mi oluyorlar, nedir? Bilmiyorum hakikaten.

Herkes fotoğraf çekmeye gelmemiş elbette. Belli ki çoğu kişi de bir ünlüyü görmeye gelmiş. Bu kişi İlber Ortaylı gibi Türkiye'de ana haber sunucularından sonra en çok televizyonda görünen kişi değil de başka biri olsaydı hiç kuşkusuz salon dolmazdı bile. Artık iyice bilinen bir gerçektir, Türkiye'de akademik toplantılara mecburen katılanların dışında neredeyse hiç kimse gitmiyor. Demek istediğim, insanlar İlber Ortaylı'nın ne söylediğiyle pek de ilgili değiller, onu görmeyi daha önemsiyorlar. Konuşma bittikten sonra kapıya yönelen üç gençten biri öbürlerine, "Ya, çok bilgili bu adam yaa!" diyordu. Yalnızca bu örnek bile dediğimi bir güzel desteklemiyor mu? Çok bilgili, dediği kişi ömrü boyunca elinden kitap düşmemiş, Chicago Üniversitesi'nde okumuş, kim bilir kaç arşivde ne kadar zaman harcamış, birkaç dil bilen İlber. Ama sanırsın sınıf arkadaşından söz ediyor. 
***
Konuşma bitince çıktım. Kalıp Ortaylı'nın sorulara verdiği cevapları da dinlemek isterdim de işim vardı. Kurtuluş'a yürüdüm. İşlerimi gördüm. Akşam üzeriyse gene yürüyerek Kızılay'a gittim. Aze'yle buluştuk. Gezici Festival mıydı, adını hatırlayamadım, onun kapsamında Zeki Demirkubuz'un yeni filmi Kor'un gösterimine bilet almışlardı Saniye'yle. Karanfil'de kahve içip oraya, Çankaya Belediyesi ÇSM'ye yürüdük. Ucu ucuna yetiştik. Burası da kalabalık sayılırdı fakat Sıhhiye'deki kadar değil. Salon dolu olmakla birlikte ayakta pek kimse yoktu.

Zeki Demirkubuz Masumiyet'i, Kader'i, Yazgı'yı çeken bir yönetmen olduğu için insan ister istemez şu beklenti çıtası dedikleri şeyi yüksek tutuyor. Geçen yılki Bulantı'yı da, bu yeni Kor'u da, mesela adı yeni duyulan bir yönetmen çekmiş olsaydı, çok güzel filmler derdik. Fakat ben ikisini de Zeki Demirkubuz sineması içinde vasat buldum. Gösterimden sonra Demirkubuz'la söyleşi de yapılacak denmişti. Film bitince çıktı, yirmi dakika kadar gençler sordu, o da yanıtladı, ardından salon dağıldı. Biz de Kızılay'a yürüdük.

14 Aralık 2016

İbrahim'le Vıladimir'in ilk karşılaşması

İbrahimlerin kasabasıyla Vıladimirlerin kasabası bakışıyorlar. Arada denizin dar uzantısı var. Epeyce uzantı yani. Bunlar güya komşu iki kasaba, gelgelelim ne öteki komşu kasabalara benziyorlar ne komşu köylere, hatta ne de komşu şehirlere. Bunca yakın olmalarına rağmen birinden öbürüne gitmek için deniz uzantısının taa ucundan dolaşmak gerekir. Birine öbüründen gelen herkes illaki içinden geçirmiştir: "Yakın duruyor, meğer ne uzakmış!" 

Kış gelince kıyıların donduğu hep görülen bir şeydi. Çocukların üzerinde akşamlara kadar oynadığı da. Fakat o yıl çok farklı bir şey oldu. Her iki kasabanın yaşını başını almışları bile bunu ilk kez olarak gördüklerini söylediler. Denizin bu iki komşu kasabayı birbirinden ayıran uzantısı olduğu gibi dondu.

Karşı kasabaya denizin üzerinden yürüyerek geçmeyi düşünen ilk kişi, kasabaların birinden İbrahim, öbüründense Vıladimir oldu. Sabahın erken saatinde, iki kasabanın tam ortasında, denizin üzerinde karşılaştılar.

9 Aralık 2016

Kendini bir hırsız gibi hissetti

Dan çenesinin ıslandığını hissetti. Aman tanrım, Mona'nın göğüslerinden bir şeyler damlıyordu. Kızın göğüslerini ısırıp kanatmış mıydı yoksa? Eline baktı, kan değildi. Mona'nın yüzü su içerken rahatsız edilmiş bir geyiğin yüzüne benzemişti şimdi.
"Ben emzikliyim" dedi.
"Nee?"
"Altı aylık bir oğlum var benim."
"Ama..."
"Merak etme, ne evliyim ne de nişanlı, hatta bir sevgilim bile yok."

Dan benliğini Mona'da yitirmek istedi bir kez daha. Oysa bitmişti o an. Mona'nın kendinde biriktirdiği ışık ansızın eriyip yüzünde dağılmıştı. Bulundukları odaya ilişkin algıları gümbür gümbür geri gelmişti. Sağ tarafındaki sızı, duvar kâğıtlarındaki lekeler, kaba etlerine batıp kaşındıran yerdeki kilim, kardeşinin nostaljik bir anı diye sakladığı lamba, sobadan çıkan duman, hepsi, hepsi geri gelmişti. Dan kendini bir hırsız gibi hissetti. Şu anda Skogli'deki evlerden birinde minicik bir oğlan anasını özlüyordu. Bir erkeğin sevgilisi bir başka erkeğin annesiydi. Gözleri nemlendi. Keşke sadece sarılıp oturmakla yetinseydim, diye düşündü.
Levi Henriksen, Kar Yağacak.

3 Aralık 2016

Böyle

Geçenlerde Emine Abla, "Gel sana bir şey vereceğim," demişti. Odasına gitmiştik, çekmecesinden bir şey çıkarıp vermişti: "Al, gözlüğünü silersin." Teşekkür edip almıştım. 

Yıllardır gözlük kullanırım, gözlük silme mendili diye bir şeyin varlığından anca bu yaz haberdar oldum. Kardeşimde varmış. Küp biçiminde küçük bir kutuda her biri kendi ambalajı içinde tek kullanımlık küçük mendiller. Emine Abla'nın verdiğiyse hepsi aynı kutunun içinde yirmi-otuz parça. Görünüşte ıslak mendilden hiçbir farkı yok. Bunlar da ıslak, fakat bizzat gözlük silmek için üretildiklerinden ıslaklık ya da iz bırakmıyorlar. Gözlüğün camına değer değmez kendiliğinden kuruyorlar.

Dün gün içinde, masadan kalkınca gözlüğümü sileyim, dedim kendime, sonra unutmuşum, öylece kalmış. Akşam hatırladım. Müziğin birbirimizi duymayı epeyce zorlaştırdığı bir kafedeydik, oturuyorduk altı-yedi kişi. Karşımdaki kızlardan biri bir ara yanındakilere ıslak mendilleri olup olmadığını soruyordu. Ben de tam o sırada gözlük mendilini çıkarmış gözlüğümü siliyordum. Kutuyu da önüme bırakmıştım. Doğrudan bana sormadığı için bir şey demek istemedim. Fakat kuşkusuz önümdeki kutuyu görmüştü kız. Ne düşündü acaba, diye merak ettim daha sonra. "Benim ıslak mendil istediğimi duymasına rağmen vermedi," diye düşünmüş olabilir. 
***
Masadakilerin hepsi Aze'nin arkadaşı. İçlerinden yalnızca biriyle iki-üç kez karşılaşmışlığım var. Kızlardan biri biraz geç geldi. Kaplumbağası hastaymış ve galiba veterinere götürmüş. Bundan ötürü gelemeyecek dediler ilkin ama sonra geldi. Kaplumbağasının öldüğünü söyledi. Başın sağ olsun, dedim. Banyoda mı beslediğini sordum, galiba evet dedi, hatırlamıyorum. Su kaplumbağasıymış. Evde beslenen kaplumbağaların ne yediğini de bilmiyordum, sordum. Aslında su kaplumbağaları etçil oluyorlar, dedi. Küçük et parçaları, kıyma filan yiyorlar, diye de ekledi. Meğer yanındaymış, çantasındaymış hayvancık. Artık kalkıp evlere dağılacağımız zaman öğrendik bunu. Masadakilerden biri merak edince çıkarıp gösterdi bize. Ben büyük bir şey sanmıştım, küçücükmüş meğer. Kese gibi bir şeye koymuştu, götürüp gömecekmiş.
***
Sakarmeke kelimesini ilk duyuşumun üzerinden belki de yirmi yıl geçmiştir. Bulmacalarda karşıma çıkmışlığı çoktur. Ne var ki sakarmekenin ne menem bir kuş olduğunu bilmiyordum. Doğrusu, bilmediğimi sanıyordum. Meğer şu kafasının ön yüzünde beyaz akıtması olan kara renkli su kuşuymuş. Geçen gün akşam üzeri soğuk havada yürüyesim tuttu, çıkıp göle gittim. Asıl adı Susuz Göleti, etrafta Göksu Gölü diye biliniyor nedense. İçinde çokça sakarmeke yaşıyor. Geçen yıl da aklıma gelmişti, bunların adını bir öğreneyim demiştim, o da öylece kalmıştı. Nihayet o gün eve dönünce üstadımız Google'a "kafasının önü beyaz olan su kuşu" yazdım. Şansıma bak ki sakarmeke en üstte çıkan sayfanın başında duruyormuş. O gün yalnızca sakarmekenin hangi kuş olduğunu değil, aynı zamanda sakar kelimesinin hayvanların başının ön yüzündeki beyazlık, yani akıtma demek olduğunu da öğrendim.

23 Kasım 2016

Tarih dersi

Tarih kitapları, hemen her konuda olduğu gibi, Sanayi Devrimi konusunda da yalan söylemektedir. Güya Sanayi Devrimi XVIII. yüzyılın ikinci yarısında Büyük Britanya'da başlamış. Yok tabii böyle bir şey. Hakikatte Sanayi Devrimi 1840'larda Hollanda'da başlamıştır. İşte tam da bundan ötürü, Hollanda –kendi nüfusu çok az olduğu için– fabrikalarda çalıştırılmak üzere Osmanlı devletinden işçi ister. Bunun üzerine memleketin dört bir yanından insanlar Hollanda'ya gitmek üzere işçi olarak yazılır. Padişah bir emirname yayımlatır. Buna göre, Hollanda'ya gidecekler payitahtta, yani İstanbul'da toplanacak, Hollanda'ya hep birlikte gidilecektir. İlk kafile 1845 yılında yola çıkar ve dört ay sonra sağ selamet Rotterdam limanına ulaşır. İşte, kendi halinde fakir bir köylü olan Vanlı Taha İdris de bu kafiledeki işçilerden biridir.

Gemi limana yanaşınca Hollandalı görevliler derhal gelip işçileri karşılar ve onları saymaya, kayıtlarını tutmaya başlarlar. Taha İdris, kafiledeki hemen herkes gibi haliyle Felemenkçe bilmemektedir. Zaten bunu bilen Hollandalılar gemi henüz oraya varmadan Türkçe bilen tercümanlar getirtmiştir.

İşçiler gemiden inmiş, isimlerini kaydettirmek için limanda sıraya dizilmişlerdir. Sıra Taha İdris'e gelir. Tercüman, adın nedir, diye sorunca bizimki "Taha İdris Vanî" der. Gelgelelim Hollandalı kâtip bunu "Theodorus Van" diye anlar ve öyle kaydeder. Tesadüfe bakın ki tercüman da askerliğini Van'da yapmış biridir. Karşısında bir Vanlı görünce heyecanlanır, "Yaa, demek Vanlısın, neresinden?" diye sorar bu kez. Ancak Türkçe bilmeyen kâtip, tercümanın ona soyadını sorduğunu zanneder. Taha İdris kendisine yöneltilen soru üzerine köyünün adını söyler: Kox. Kürtçede kümes demektir kox, rivayete göre vakti zamanında bu köyde epeyce tavuk beslendiği için köy bu adı almıştır. Taha İdris köyünün adını söyleyince, dedik ya, kâtip bunu soyadı sanır ve kendi alfabesince "Gogh" yazar. (Bilmeyenler için küçük bir not: Kürtçede /x/ boğazdan okunan kalın /h/ harfidir. Felemenkçede bu sesi /gh/ bileşimi verir.) Kâtip, Taha İdris'in kartını eline verir, tercüman da "Hayırlı uğurlu olsun," der ve bizimki oradan ayrılır. Elinde tuttuğu kâğıtta isminin "Theodorus van Gogh" olarak yazıldığından haberi yoktur elbette.

Taha İdris, diğer bazı işçilerle birlikte gönderildiği fabrikada çalışmaya başlar. İşçiler yabancı olduklarından Hollandalılar onları tanıyabilmek için yaka kartı dağıtmışlardır. Bunlara da doğal olarak işçi kartlarında yazılan isimler yazılmıştır. Taha İdris de farkında bile olmadan yakasında "Theodorus van Gogh" ismiyle yaşıyordur artık. Gelen giden de kendisini bu isimle çağırmaktadır haliyle. Başlangıçta buna bir anlam veremese de kısa sürede duruma alışır ve bu yepyeni adını benimser.

Yıllar geçer. Taha İdris'in, pardon, Theodorus'un artık memlekete dönmeye niyeti yoktur. Hollanda'ya iyicene alışmıştır. Hem, dillerini de öğrenmiştir. Bu arada, Anna Carbentus adında Hollandalı bir kadınla da evlenmiştir. Evlenince Anna onun nüfusuna geçmiştir.

Theodorus-Anna van Gogh çiftinin 30 Mart 1853 yılında bir oğlu dünyaya gelir. Adını Vincent koyarlar. Ve işte bu çocuk gelecekte dünyaca ünlü bir ressam olacak olan Vincent van Gogh'tur.

Evet, Van Gogh aslında Vanlıdır. Dolayısıyla da bizim hemşehrimiz sayılır. Ya.

21 Kasım 2016

Kayıp Kaptanın Öyküsü

O ülkenin bütün kaptanları, bütün tayfaları yıllar yılı içlerinde yanıp duran bir ateşle yaşadı. Kayıp limanı bulma arzusunun dinmek bilmez ateşiydi bu. Günlerden bir gün her biri ardı sıra yenik düştü o ateşe. Ve beklendiği gibi, gemilerine binip coşkuyla denize açıldılar.

Yüzlerce gemi, kayıp limanın izinin peşinde haftalarca, aylarca, yıllarca dolanıp durdu denizlerde. Yüzlercesinden yüzlercesi fırtınalara yenildi, dalgalara yem oldu, sulara gömüldü. Kimi yolunu kaybetti, kimi başka diyarlara vardı. Sonunda kala kala bir tek gemi kaldı. Mürettebatının tamamını yolda kaybetmişti. Yalnızca kaptanı yaşıyordu ama pejmürde bir haldeydi. Aynaya bakınca kendini tanıyamıyordu. Fakat içindeki ateşten hiçbir şey yitirmemişti. Hâlâ ilk günkü gibi kararlıydı. Hayatta kayıp limanı bulmaktan başkaca bir amacı, bir ideali kalmamıştı. Kayıp limanı bulma düşü hayatının anlamı, hatta hayatının kendisi olmuştu. Ya bir gün kayıp limanı bulacak ya da o uğurda ölecekti.


İşte bu adam, bu tutkulu kaptan, günün birinde, hem de hiç beklemediği bir anda, kayıp limanı buldu.

Gemiciler sözleşerek denize açılmışlardı. Kayıp limanı bulan, ilk iş olarak bunu öbürlerine bildirecekti. Her biri bunun için yanına kâğıt, kalem ve bir şişe almıştı. Tutkulu kaptan, kayıp limana varır varmaz sandukasından şişesini, kâğıdını ve kalemini çıkardı. Tarifi imkânsız bir heyecan ve bir o kadar büyük bir gururla, kayıp limanı bulduğunu yazdı. Şişenin içine koydu, ağzını iyice kapattı, öpüp denize bıraktı.

Şişe yıllar sonra kaptanın ülkesine ulaştı. O zamana değin bir tek ondan haber alınamamıştı. Yıllar önce o gün denize açılan gemilerin tamamının akıbeti belli olmuştu. İşte nihayet o sonuncusundan da haber gelmişti. Üstelik de kayıp limanı bulduğunu söylüyordu. Gelgelelim kayıp limanın nerede olduğuna dair bir bilgi yoktu mektupta. Yoktu, zira kaptan da kaybolmuştu, nereye vardığını kendi de bilmiyordu. Halk yeni bir haber beklemeye koyuldu. Beklemekten başka da elinden bir şey gelmiyordu. Bekleyiş sürdü. Günler haftalara, haftalar aylara, aylar yıllara dönüştü. Kayıp limanın bulunuşunun üzerinden yıllar yıllar geçti. Fakat onu bulan kaptanı bir daha gören eden olmadı.

Kuşaklar sonra, kaptanın öyküsünü okuyan ülkenin ünlü bir heykeltıraşı, onun som altından bir heykelini yaptı. Altına da şöyle yazdı: “BULMAK KAYBOLMAKTIR”.

17 Kasım 2016

Soğuk

Kış günü, ayaz, iki kadın çamaşır asıyor, biri hamile, üçüncü çocuğuna, öbürü yeni gelin, sen kenarda dur, ben yaparım diyor, arkada terk edilmiş tren vagonları, öylece duruyorlar, yaşamın durukluğunu temsil ediyorlar, kadınların konuşmasıysa her şeye rağmen sürdüğünün göstergesi, soğuğun yalnızca bu coğrafyayı değil, burada sürüp giden yaşamı da mevsim mevsim dondurduğunun adı bu.

16 Kasım 2016

Tarihteki ilk mahkeme kararı: Suskun Kadın Davası

MÖ 1850 dolaylarında bir vakitte Sümer ülkesinde bir cinayet işlenir. Nanna-sig, Ku-Enlil ve Enlil-ennam adlı üç adam Lu-İnanna adında bir tapınak rahibini öldürürler. Katiller, bilinmeyen bir nedenden ötürü kurbanın Nin-dada adındaki karısına kocasının öldürüldüğünü haber verirler. Fakat ilginçtir, Nin-dada bundan kimseye söz etmez; ağzını açmaz, “dudakları mühürlü kalır.

Dava, zamanın kralı Ur-Ninurta'ya bildirilir. Kral, Nippur Meclisi'nde mahkeme kurulmasını emreder. Emri yerine getirilir. Mahkeme heyetinin dokuz üyesi;

Lugal oğlu Ur-gula, 
kuş avcısı Dudu, 
azatlı Ali-ellati, 
Lu-Sin oğlu Buzu, 
-Ea oğlu Eluti, 
hamal Şeş-Kalla, 
bahçıvan Lugal-Kan, 
Sin-andul oğlu Lugal-azida ve
Şara oğlu Şeş-kalla,

“Bir insanı öldürenin yaşamaya hakkı yoktur. Bu üç adam ve de kadın, tam da maktulün öldürüldüğü yerde öldürülmelidir, diye görüş bildirirler. Fakat memur Şu...-lilum ve bahçıvan Ubar­Sin, Evet, derler, bu kadının kocası öldürülmüştür, gelgelelim kadının kendisi idam edilmek için ne yaptı ki? diyerek kadını savunurlar.

Dokuz üye suçluların hüküm giymesini talep eder. Onlara göre yalnızca üç katil değil, kadın da idam edilmelidir. Kuşkusuz, cinayeti öğrendikten sonra sessizliğini koruduğu için bu kadının sonradan suç ortağı sayılabileceğini düşünmüşlerdi. Ama heyetin iki üyesi kadının savunmasını üstlenip onun cinayette yer almadığını, bundan ötürü de cezalandırılmaması gerektiğini ileri sürerler. Sonuç olarak mahkeme kadını savunanların yanında yer alır; kocası kadının ihtiyaçlarını karşılama görevini yerine getirmediğinden kadının da sessiz kalmak için nedenleri olduğuna hükmeder ve yalnızca gerçek katillerin, yani üç adamın idam edilmesine karar verir.

Samuel Noah Kramer, Tarih Sümer'de Başlar.

8 Kasım 2016

Hayaller anılar gibidir

Başka hayallerim de vardı, ama söylemeye cesaret edemezdim. Zengin olmak istemezdim, sadece hediye alabilecek kadar param olsa yeterdi. Ufka baktığımda, o kupkuru, gri, kızıl kayaları gördüğüm zaman hayallerim dışarı çıkmaya cesaret edemiyordu, onların bu nankör, bu sert ve umutsuz toprağa karışmasından korkuyordum. Oralarda her şey aşırıydı: Soğuk kadar sıcak da, ışık kadar fırtına da, kimi geceler gökyüzünü yığınla kaplayan yıldızlar, tek bir damla yağmur vermeden gökyüzünü boydan boya örten bulutlar. Böylelikle hayallerin kapalı kaldığı mağaranın kapısını itmeye ya da kapağını açmaya cesaret edemiyordum. Ne bulacağımdan korkuyordum. Hayaller anılar gibidir, nereye gittiklerini, nerede saklandıklarını bilmiyorum. Bir gün çocuklarımdan biri şunu sordu: Gece olunca ışık nereye saklanır? Ben de kendi kendime şöyle dedim: Ben babama asla böyle bir şey soramazdım. Cevabı da o verdi: Dünya döner, ışık hareket etmez, biz dünyayla birlikte hareket ederiz. Ben cevap vermesem de çocuklarımın bana sorular sorduğu günlerdi. Bugün, neredeyse yüzüme bile bakmıyorlar.
Tahar Ben Jelloun, Ülkemde.

1 Kasım 2016

Bir gün, beklenmedik bir şekilde, anılarınızın düzenini yitiriyorsunuz

Bu önemsiz bir mesele değil. Anlamanızı umuyorum. Hayatınız boyunca çocukluğunuza dair anıları, hisleri, kokuları, annenizin saçını aydınlatan ışığı, evin içindeki ilk maceralarınızı, akıl sır ermez bir şekilde o çocukluğu oluşturan korkuları, mutlulukları, tüm duyguları ve az biraz karmakarışık ifadeleri korumayı başardığınızı düşünün. Ardından büyüme sürecinizin kaydı geliyor. Okul bunları düzene koyuyor. Öğretmenler, sınıf arkadaşları, ilk maceralar... Ve böylece şimdiki zamana değin yaşanan tüm deneyimlerin anıları birikiyor. 
Bir gün, beklenmedik bir şekilde, anılarınızın düzenini yitiriyorsunuz. Hâlâ oradalar evet ama bulunamaz bir hal aldılar. İlk eşinizin görüntüsünü aradığınızda çocukluğunuzdaki uzak, çorak arazide ayakkabı kemiren bir köpek görüyorsunuz. Annenizin yüzünü aradığınızda karanlık bir ofisteki sevimsiz bir tiple karşılaşıyorsunuz. Hikâyeniz sona eriyor.  
Carlos María Domínguez, Kâğıt Ev.
Sayfa başına git