16 Ocak 2019

Gülenlerle ağlayanlar

Bu dünya düşünenler için bir komedya, hissedenler için bir tragedyadır. Bundandır ki Demokritos gülmüş, Herakleitos ağlamıştır.
—Horace Walpole

14 Ocak 2019

Bu Yolculuğa Çıkan Bizler

Üç yıl boyunca
Hiç durmadan haberciyi bekledik
—Yorgo Seferis



Grigorya Çili köyümüzün en güzel kızıydı. Hiç kuşkusuz öyleydi.
***
Köye taşındıkları günü an be an hatırlıyorum. Zaten nasıl unutulabilir? Sabahın öğleye evrileceği bir saatte köyün hepi topu üç beş çocuğu; akranlarım, arkadaşlarım, hatta ablam ortalığı birden şenlik yerine çevirmişlerdi. Çocuklardan biri köye yeni bir ailenin taşındığını öğrenmiş, bunu da hemen öteki çocuklara ve ardı sıra bütün köye yetiştirmek için tabanları yağlamıştı. Haberi duyduğumda taş duvarlı evimizin oturmaya epey elverişli penceresine kurulmuş, taa uzaklardan görünen denizi izliyordum. Sıcak –ama her anlamda sıcak– bir bahar günüydü. Ağaçlar henüz adamakıllı yapraklanmadıklarından kışın hiç çıkıp oturamadığım pencereden şimdi denizi doyasıya izleyebiliyordum. Ne büyük bir zevkti bu bana. İşte Grigorya Çili'lerin evi böyle bir günde gelmişti köyümüze. Komşulardan birinin küçük ama küçüklüğüyle büsbütün orantısız bir merakı olan kızı Leyla gelenlerin kaç kişi olduklarını, neye benzediklerini hemencecik öğrenmişti. Gözüme ilişir ilişmez bağırarak yanıma çağırmıştım. Bu kız merakını etrafına da sıçratan türden biriydi. Büyük bir hevesle yanıma koşmaya başlamıştı, zira meraklı olduğu kadar görüp bildiklerini insanlara anlatmaya da can atardı. Gelip pencerenin dibinde durmuştu. Leyla bu ya, ilk söylediği şey, "Kızın adı Grigorya," olmuştu. Evet, gelen ailenin Grigorya adında bir kızları olduğu apaçıktı. Ardından sürdürmüştü Leyla: "Galiba senden iki yaş büyük."

Grigorya Çili köyümüze taşındığında ben on dört yaşındaydım. Denizi izlemeyi belki de en sevdiğim yaşımdı bu. Ama yakından hiç deniz görmemiş, suyunda ıslanmamıştım. Bir denize olan bunca sevgim, kim bilir, belki onu uzaktan görüyor oluşumdandı. Nitekim bir denizi uzaktan sevebiliyor olmak da başlı başına bir şenliktir.

Grigorya Çili'lerin evini taşıyan kamyonetin okulun önünde beklediğini söylemişti çocuklar. Merakıma artık dayanamayarak çıkıp okulun önüne yollanıyordum ki kamyonet görünmüş ve inanır mısınız, gelip evimizin az ötesindeki Boş Ev'in önünde durmuştu. Anlaşılmıştı ki yeni aile bu evde yaşayacaktı. Komşumuz olacaklardı. 

Grigorya Çili'nin babası köyümüze Ege Denizi'nden gelen bir öğretmendi. Böyle söylenirdi. Onların denizin içinden çıkıp geldiğini sanırdım. Denizden gelip Boş Ev'e yerleşen bir aile. Orası, annemin anlattığına göre, ben daha doğmadan boşalmış, sahipleri kapısına kilit vurup uzak bir memlekete göçmüş bir evdi. Duvarla çevrili küçük bahçesinin kapısı da kendi kapısı gibi hep kilitli bir boş ev. İşte şimdi nihayet Ege Denizi'nden gelen bir aile yerleşecek ve o artık boş ev olmaktan çıkacaktı. Belki biz çocuklar yazın artık duvarının üstünden atlayıp eriklerinden yiyemeyecektik fakat bu küçük, sessiz köyümüze yeni bir ailenin taşınmış olması, üstelik de bize kapı komşusu olması benim gözümde her şeye değmişti. Ben ancak onlar geldiklerinde Boş Ev'in anahtarının bizde olduğunu öğrenmiş, bundan, nasıl denir, büyük bir pişmanlık duymuştum. Madem bizdeydi, bugüne kadar neden içini bir kez olsun görmemiştim. Hemen babamı çağırmışlar, o da gelip eski bavulundaki bir sandukadan anahtarları çıkarmış, ilkin bahçenin, ardından da evin kapısını bizzat açmıştı. Köyün kadınlarıysa hep birlikte işe koyulmuş, akşama değin evi temizlemeye girişmişlerdi.

Devam edecek...

29 Aralık 2018

Grigorya Çili'nin Gözleri

Rüyamda Grigorya Çili elinde bir bardak suyla buğday tarlamızın içinde duruyor. Geç bir güz yaşanıyor. Sararmış başaklar soğuyan mevsime inat, başlarını havada tutuyorlar. Bir şey olacak, başakların tavrından, havanın kendisinden belli, bekliyorlar. Grigorya Çili yavaş adımlarla yürümeye başlıyor. Az sonra tarlanın ortalarına varınca önünde tüm heybetiyle mermerden bir heykel beliriyor. Merdivenli kaidesinin üstünde oturmuş, başı omzunun üzerinden sağa çevrik, doğuya bakıyor. Grigorya Çili yanına varıyor. Merdivenden yukarı çıkıp heykelle aynı hizaya geliyor. Durup biraz bekliyor, bakışlarını mermerin gözlerine dikiyor. Neden sonra elindeki suyu heykelin yüzüne boşaltıyor. Bunu böyle yapmasıyla tekmil başakların başları önlerine düşüyor. Ardı sıra bir ses işitiliyor, mermerden heykel yarılmaya başlıyor. Direniyor. Fakat Grigorya Çili bardağın dibinde bıraktığı suyu da üzerine döküyor. Ve hayli belirgin bir sesle çatlayan heykelin her bir parçası etrafa, başakların üzerine düşüyor. Ve bu denizsiz diyarda uzaktan bir martının upuzun çığlığı duyuluyor. Dehşetengiz bir edayla, kan ter içinde uyanıyorum.
***

Bütün bu güzellikler bizim olacak demiştin,
oysa ışığın yok artık, parıltımız karardı, ateşimiz söndü.
—Yannis Ritsos

19 Aralık 2018

Akıp giderken

Havalar. Şu yaşıma değin böyle rezil bir kış başlangıcı görmedim. Elbette çok daha sert, çok daha soğuk, daha kırıcı, kesici kışlar ve kış başlangıçları yaşadığım oldu. Bir buçuk, iki, hatta üç metrelere varan karlar gördüm. Bardaktan boşanırcasına derler, ben sürahiden boşanırcasına yağan yağmurlar da gördüm. Öyle tayfunlar, kasırgalar filan görmedim ama koca koca ağaçları iki metrelik kökünden söken fırtınalar da gördüm. Gelgelelim bu üçünü bir arada görmüşlüğüm hiç yoktu, o da bu yıla kısmetmiş. Keşke adamakıllı üşüseydim de bu karla karışık yağmuru yüzüme yüzüme çarpmasaydı bu fırtına, diye geçirdim içimden bugün. 

Sular. Burası bu kadar yağmurluyken memlekette kupkuru bir hava varmış. Yağış yokmuş. Köyde azıcık kar var, sosyal medyadan takip ediyorum, şehir merkezindeyse ne kar var ne yağmur.

Beklenti çıtası. Nuri Bilge'nin Ahlat Ağacı'nı nihayet izledim bugün. Daha önce Zeki Demirkubuz için de söylemiştim, iyi bir yönetmenin yeni bir filmini izlemeye başlarken onu da tıpkı önceki filmleri gibi beğeneceğinizi beklersiniz, beklenti çıtanız yüksektir. Ahlat Ağacı'nı mesela yeni bir yönetmen çekmiş olsaydı kuşkusuz çok iyi bir film olduğunu söylerdik, gelgelelim Nuri Bilge'nin filmografisinde vasat bir film olmuş. Neden üç saati aşkın sürdüğüne de akıl erdiremedim. İyi bir yazarın, müzisyenin, yönetmenin her eseri iyi olacak diye bir kural yok elbette. Fakat işte, dedim ya, şu beklenti çıtası dedikleri şey yok mu...

Verimsiz bir yıl. Geride bırakacağımız bu yıl epeyce verimsiz bir yıl oldu benim için. Çok az film izleyebildim. Sinemaya bir-iki kez gittim, tiyatroyaysa hiç gidemedim. Bereket versin, birkaç müze gezdim. Yılın asıl verimsizliği gene kitap okuma konusunda oldu. Geçen yıl da öyleydi ama bu yıl çok kötü hissettim kendimi bu konuda. Eski Harun ne pahasına olursa olsun geri gelmeli.

İyi bir yıl. Hayatımda bir dönüm noktası oldu bu yıl. Dönüm noktaları, getirecekleri sonuç ne olursa olsun iyidirler. Zira dönmeyip de içinde olduğunuz yola devam et, git git nereye kadar. Üstelik de sizi bir yere vardırmıyorsa o yol. Fakat bir noktadan dönmek, yeni bir yola girmek öyle mi? Adı bile heyecan vermeye yeter başlı başına: yeni bir yol.

Kısacık bir yıl. İleri derecede hızlı geçti bu yıl benim için. Başkaları için de öyle mi oldu, bilmiyorum. Geçen gün telefonda bir arkadaşıma sordum bunu ama tatmin edici bir cevap alamadım. Zamanın bazen herkes için hızlı ya da yavaş geçtiğini pek çok kimse deneyimlemiştir, bununla ilgili bir-iki bilimsel makaleye de rastlamıştım. Bu yılı birkaç kişiye daha soracağım, gerçekten de 2018 herkes için mi çok hızlı aktı, yoksa sadece benim için mi?

Ankara. Özleyeceğimi hiç düşünmezdim. Şehrin kendisinden çok, oradaki yaşamımı özlüyor gibiyim.

İhmaller. Pek kıymetli kardeşim Vıladimir'e mektup yazmayalı da ne kadar zaman olmuş böyle. İhmal ettiğim diğer şeyler aklıma bile gelmiyor şu an. Pehhh!

Yılın sorusu. Bu yıl şu soruyu nereden baksan kırk kişiye sordum: "Bizim horoz gelip sizin samanlıkta yumurtlasa yumurta bizim midir, sizin mi?" Instagram'a bile koydum. Çocukluğumda büyüklerimizin bizi eğlendirmek için sorduğu sorulardan biriydi. Neden durup dururken bu yıl aklıma geldi, ben de her önüme gelene sordum, vallahi bilmiyorum. Belki cevabı bilincimin başka bir yerlerindedir.

Pişmanlık. Yapabileceğin halde yapmadığın (ya da tam tersi, yapamayabileceğin halde yaptığın) bir şey için kendini suçlu görmenin adıdır pişmanlık. Bir tür kendine kızıştır. Tek farkı, birine kızdığında, sözgelimi ona küfürler ettiğinde içini rahatlatırken kendine karşı bunun bir işe yaramıyor oluşudur. Pişmanlık karşısında yapılabilecek en iyi şey soğumaya bırakmaktır, başka bir yolu umarım vardır, benim aklıma gelmiyor.

Rüyalar. Bu yıl uyku düzenim de kökten değişti. Böyle olunca da rüyalarımın neredeyse hiçbirini hatırlamaz oldum. Oysaki rüyasız bir gecem neredeyse yok. Bazen enikonu üzülüyorum, insan gördüğü rüyaları nasıl hatırlamaz? Çünkü, başkaları ne düşünüyor bilmiyorum ama, rüyalarımız hayatımızın bir parçası. Tabii üzülmemin esas nedeni çoğu rüyamın yakın geleceğim hakkında haber vermesi. Misal, rüyada filanca şehirde görüyorum kendimi, iki hafta sonra bir bakıyorum oradayım. Bir de –şimdi bu da söylenmez ama– görmeyeli on yıldan fazla oluyordu, bu yıl birkaç ıslak rüya da gördüm. Nedir, bilmiyorum.

Elma. Şöyle diyor Turgut Uyar:
ey canımın güftesi denize hiç bakmadık hatırla
tek pencereli bir odada elma yedik ısıra ısıra
Biz yiyemedik, heyhat!

Annem. Annem aradı bugün. Konuşurken bir yandan da gözümle aklım önümdeki bilgisayardaydı. Telefonu kapadıktan sonra ne kadar ruhsuz bir evlat olduğumu düşündüm.

Babam. Kaç zamandır aramıyorum babamı. Dün içimden, "Bugün muhakkak arayacaksın," dedim kendime. Dememle içimdeki öbür ses söze girdi: "İyi ama sen hep böyle diyorsun?" Bunun üzerine, "Hayır hayır, bu kez öyle bildiğin gibi değil, bugün kesin arayacağım," dedim. Gece saat bir olup da başımı yastığa koyduğumda içimdeki öbür ses çoktan haklı çıkmıştı.

Ben. Yıl bitmeden şöyle esaslı bir öz eleştiri yazısı yazmaya karar vermiştim. Ne var ki kendimi henüz hazır hissetmiyorum. Öyle pek hazırlık gerektirecek bir şey yazmayacağım gerçi, alt tarafı kendimi eleştireceğim, ama, ne bileyim... Yeni yılda yazarım artık. Tutamadığım sözlerim mesela... Ne kadar kötüyüm!

Glaros. 

13 Aralık 2018

İki yolcu

"Στην ζωη υπαρχουν δυο λογιων ανθρωποι που ταξιδευουν: Αυτοι, που πριν το ταξιδι κοιταζουν το χαρτη και αυτοι που πριν το ταξιδι κοιταζουν τον καθρεπτη. Αυτοι που κοιταζουν το χαρτη φευγουν και αυτοι που κοιταζουν τον καθρεπτη επιστρεφουν." 
Hayatta iki tür yolcu vardır: Biri haritaya, öbürüyse aynaya bakarak yola çıkar. Haritaya bakanlar durmadan giderler, hep yoldadırlar; aynaya bakanlarsa bir gün eve dönerler.

Bir Tutam Baharat (Politiki Kouzina) filminden bir replik.

15 Kasım 2018

Sır

Hali vakti yerinde, derlerdi onun için. Bunun ne demek olduğunu merak edip durdum yıllar yılı. Nihayet günün birinde karşılaştık. Kader meleği bizi beraber bir yolculuğa çıkarmıştı, üstelik de yan yana. Merakımı bizzat sorup giderme fırsatını yakalamıştım. 

“Senin için,” demiştim, “hali vakti yerinde diyorlar, var mı aslı astarı?” “Aslı var, astarı yok,” demişti. Ben meraklanacak olunca da sürdürmüştü: “Halim yerinde, evet, gelgelelim vaktim yerinde yok nicedir.” Soran gözlerle bakmıştım yüzüne. Bunun üzerine, “Kaç yaşında görünüyorum,” diye sormuştu. “Altmış yoksan, elli beşten de aşağı değilsindir,” diye yanıtlamıştım, kendimden emin. Hayli acı bir gülümseyiş oturmuştu yüzüne. Ve bu gülümseyiş verdiği son cevap olmuştu bana. Tren, kendini kıvrımlı vadilerin insafına bırakmış gidiyordu.

12 Kasım 2018

Edebiyat niçin var?

Varvaria kralı, Harharistan sultanını ziyaret etmek için maiyetinde kırk kişiyle yola çıksaydı yolda başına neler gelirdi acaba? Bu sorunun yanıtını hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Neden mi? Çünkü ne Varvaria kralı diye bir kral vardır, ne de Harharistan sultanı diye bir sultan. Zaten Varvaria ile Harharistan diye iki ülke de yok. E tabii, ülke yoksa kral ne arasın? Gelgelim bilebiliriz de. Diğer her şeyi nasıl biliyorsak bunu da öyle bilebiliriz. İşte edebiyat tam da bunun için var.

8 Kasım 2018

Çağımız

Atına ters binmiş Moğol komutanı, güldürüyor çocukları.

6 Kasım 2018

Umurumda mı dünya

Amerika. 1960'lar olsa gerek. Bu velet babasının arabasını kaçırıp çarpmış, onlar gelmeden de bir keyif sigarası tüttürüyor. Mutluluk dedikleri tam da böyle bir şey olsa gerek. 

3 Kasım 2018

Yavru Bir Rüya

Dün gece rüyamda sapla samanı birbirine karıştıran karıncalar gördüm. Yavru karıncalardı bunlar. Bir civciv yanlarına yanaşmış neşeyle izliyordu onları. Civcivin farkındaydılar ama hiç mi hiç aldırmıyorlardı. Esasında anne tavuk, karıncaları yakalayıp yemeye alışsın diye göndermişti civcivini oraya, gelgelelim civciv oralı bile olmamıştı. Yavru karıncaların oyununu izlemek aç kalmaya değerdi bu civcivin gözünde. Doğrusu, yavru karıncaların da civcivden geri kalır yanı yoktu, onların da açlık umurunda değildi. Anneleri eve yiyecek getirmeye alıştırmak için samanlığa yöneltmişti onları, onlarsa iki takıma ayrılmış, takımlardan biri gidip saman getirirken öbürü sap getiriyor ve bunları birbirine karıştırıp oynuyorlardı. Hayat da ilginç bir trene benziyordu.

30 Ekim 2018

Gabriel Pasternak ve Bakışları

Gabriel Pasternak tahterevalliye binmeye gidiyor ormanın dibindeki parka. Geç bir güz günü. Soğuk. Ortalık bomboş ve Gabriel Pasternak ormanın oradaki parka tahterevalliye binmeye gidiyor. Bu. Başka bir şey değil, bu. Ne ki tahterevallide karşısına oturacak kimsesi yok. Değil mi ya, bu hayatta bazı şeyler iki kişi gerektirir. Neyse ki karşısına oturacak kimsesi olmasa da bakışlarının ağırlığı var Gabriel Pasternak'ın. Bakışlarının ağırlığı, evet. Gabriel Pasternak nihayet ormanın dibindeki o parka varıyor, varıp tahterevalliye yerleşiyor. Yüzünü ormana dönüyor ve kendi ağır bakışlarını kendinin karşısına dikiyor. Bu. Sonrasında kalkıp iniyor. Hayat da, elbette, hep olduğu gibi ilginç bir trene benziyor.

6 Ekim 2018

Cühela

Bunu da birkaç yıl önce yazmışım. Öykümsü filan değil bu, gerçek. Cahil öğretmenlerin olduğu bir ortamdan dönerken akşam evde başlamıştım yazmaya. Sonunu getiremeden bırakmışım demek ki. Önünden, arkasından eksik kalmış gene. Olsun, kalsın, ne edelim. Bu dünyada her şey artık kalmaz ya, bazıları da eksik kalır işte böyle.  
Okul hayatım hep böyle cahil cühela öğretmenlerle geçti işte. Aralarından şans eseri iyi diyebileceklerin çıkıyordu çıkmasına da, eh, mesela onlardan birinin taa ilkokulda bize öğrettiği atasözünün de dediği gibi, istisnalar kaideyi bozmazdı. Atasözü demişken, günün birinde edebiyat dersinden önce kütüphaneye gidip –okul kütüphanesinin bir çalışanı yoktu, günde bir öğrenci nöbetçi olurdu– nöbetçi olan arkadaşımdan bir saat sonra getirmek üzere atasözleri sözlüğünü alıp –çünkü bir kütüphanecilik geleneği olarak burada da sözlükler dışarıya verilmiyordu– derse götürmüştüm. Yazdığım senaryo gereği, "Hocam, bu aralar atasözlerine ilgi duymaya başladım, bazılarını çok beğeniyorum," diyecektim. Hangilerini beğendiğimi sorunca da, "Elle gelen düğün bayram" diyecektim. Hiçbir zaman anlamayacaktı ona oynadığım bu oyunu. Anlamasına gerek de yoktu, ben bunu sırf kendimi rahatlatmak için yapacaktım. Hakikaten de öyleydi, elle gelen düğün bayramdı. Asıl acı gerçek de buydu. Yalnızca edebiyat öğretmeni değildi kötü olan, bundan ötürü çok göze battığı da yoktu, halinden utandığı da. Öğretmenlerimizin ekserisi öğretmenlik vasfı taşımıyordu.
Bugünküler daha beter. Görünüşe, gidişata bakılırsa gelecektekiler daha da beter olacak.

20 Eylül 2018

Göğe bakalım

"Eğer göğe bakarsak ikimizin birden sevinme ihtimali doğar, o vakit durmadan göğe bakalım," dedi İbrahim.
"Olur," dedi muhatabı, "zaten ben de yıldızları çok severim."

19 Eylül 2018

Kraker Yiyen Tavuklar

Oldukça tuhaf bir rüya gördüm. Bir sürü horoz çölün ortasında eşeleniyorlar. Yolumun üzerindeler, yürüyorum. Niçin yürüdüğümü, nereye gittiğimi bilmiyorum. Yaklaşınca horoz değil, tavuk olduklarını fark ediyorum. “Horozlar nereye kayboldu,” diye soruyorum. “Horoz moroz yok,” diyor içlerinden biri, “o bizdik.” Bu kez şunu soruyorum: “Peki neden horoz gibi görünüyorsunuz uzaktan?” “Sadece uzaktan değil, yakından da görünebiliriz,” diyor bir başkası, “dilersek civciv gibi de görünebiliriz, hatta ördek gibi bile.” Yerden bir şey yediklerini görüp ne olabileceğine meraklanıyorum, çölde kumdan başkaca bir şey yok zira. Bunu da soruyorum. Cevabı yapıştırıyor bir tavuk: “Çubuk kraker.” Bir çölde çubuk kraker yiyen tavuklar… Üstelik uzaktan horoz gibi görünen tavuklar… Üstüne üstlük dilerse ördek gibi bile görünebilen tavuklar… Bu nasıl bir rüyadır, diye geçiriyorum içimden. Ancak içimi okuyor olacak ki bir tavuk, “Artık nasıl bir bilinçaltın varsa, böyle tuhaf rüyalar gördürüyor sana,” dedikten sonra gülüp eğleniyor benimle. “Neye gülüyorsun böyle,” diye çıkışıyorum, “eğer bu bir rüyaysa sen de bir rüya mahsulü olmuyor musun?” Daha da gülüyor tavuk, diğer birkaçı da ona katılıyor, "Rüyayı geçtim, biz yokuz bile," diyor. Cümbüş cemaat kahkaha atıyorlar. Onların kahkahasıyla uyanıyorum. Uyandıktan sonra bile seslerini duyuyorum, derinden bağırıyor biri: "Asıl sen ne kadar gerçeksin, bunu sorgulaaaa..."

18 Eylül 2018

Borges

Sonra devam ederim, diyerek böyle yarım yamalak bıraktığım öykümsülere üzülüyorum ister istemez. O sonranın büyük olasılıkla gelmeyeceğini aslında biliyorum da. Bitmeden kalıyor böyle işte. Taslaklar listesinde yıllarca bekleyen oluyor. Bloğumdaki öykümsülerin hepsini spontane yazarım. Esasında her biri birer taslaktır bu haliyle. Neyse. Epey uzun zamandır bekliyordu bu da. Taslak olarak bekleyeceğine yayımlansın da beklesin.
***

1945 yılıydı. Lise öğrencisiydim. O yılların öğretmenleri, hele hele edebiyat öğretmenleri epeyce kültürlü insanlardı. Fakat bahtsızlığımıza bak ki, bize zırcahil diyebileceğin bir edebiyat öğretmeni rast gelmişti. Cehaleti suratından akan bu "hasbelkader edebiyat öğretmeni"miz bir gün "Borges diye bir Fransız yazarı"nın çıktığından söz etti. Hiç duydunuz mu bu ismi, diye sordu. Her zaman olduğu gibi kimseden ses çıkmadı. Kendisi güya duymuştu fakat Borges'in bir tek satırını okumamış olduğunu adımız gibi biliyorduk, her zaman bildiğimiz gibi. Adamakıllı bir edebiyat öğretmeni olsaydı ne yapar eder, bir kitabını bulur, Borges'ten söz edeceği derse elinde onunla gelirdi. Ne gezer. 

Liseden sonra babam beni üniversite okumam için Fransa'ya gönderdi. Gittim. İlk yıl dil dersi almaya başladım. Hocalarımız Fransızcamızı geliştirmek için bol bol Fransızca roman okumamız gerektiğini telkin ediyorlardı. Bir gün aklıma bizim cahil edebiyatçının bahsettiği o Fransız yazarı geldi. Kitabevine gittim. Tabii, adam Fransız olduğuna göre adı Boğje olmalıydı. Boğje'nin hangi kitaplarının olduğunu sordum. Boğje de kim diye sorumu geri çevirdiler. Yeni bir Fransız yazarıymış, diye yanıtladım. Ne yeni, ne eski, öyle bir Fransız yazarı yok, dediler. Çıkıp ülkenin en ünlü, en büyük kitabevine doğru yollandım. Aradığın her kitabı bulabildiğin bir kitabeviydi. Boğje'nin kitaplarını aradığımı söyledim. Adam kendisini izlememi işaret ederek önden yürüdü. Üzerinde Littérature argentine yazan rafların yanına geldik. Bir kitap alıp elime tutuşturup işine döndü. Baktım, kitap Fransızca filan değil, İspanyolca. Çok şaşırdım, Fransa'da, üstelik de ülkenin en ünlü kitabevinde bir Fransız yazarının kitabını istiyorsun, sana İspanyolca çevirisini veriyorlar, olacak iş mi? Adamın yanına dönmeden önce kitabı çekip çıkardığı yere baktım. Bir-iki tane daha Borges vardı, fakat yalnızca biri Fransızcaydı, öbürleri gene İspanyolca. İşe bak ki Fransızca olanın üzerinde bir de çevirmen adı yazılıydı. Nasıl? Bir Fransız yazarının yazdığı kitap Fransızcaya mı çevrilmişti? Daha neler! Adama söyledim bunu. 

12 Eylül 2018

A sex education lesson

Okuyunca gülmekten kendimi alamadım. Dayanamadım, burada yayımlamak istedim, siz de görün. Çevirmeyi düşündüm önce ama çevirince gülünecek bir şeyi kalmaz sanırım.


A sex education lesson
 
Miss Wilkins, Chemistry teacher:
'As you know, children, this school – much against my will – has decided to commence a course in “sex” education. I have (unfortunately) been chosen to attempt to undertake the first lesson. The headmaster (as some of you girls may know) is very interested in ... in ... this aspect of education. He has decided that we should teach “sex” in complete frankness.
‘… girls … girls and … and boys well, are … are … well … slightly different. Boys … boys have … something that girls have not. This is called a … well, you know a … “tinkle” – which you know all about, don’t you Johnny? Stop that Johnny! Leave it alone! – No, Jimmy, you may not give us a demonstration. Did you hear that Jimmy! Jimmy! Pull your trousers up immediately!
‘Girls … or … you may  have noticed a lack … a loss … a slight deficiency in that part of your anatomy. Instead of … of … of having … having what boys have, you have a “babyhole”….
‘Yes Johnny, I know you want to know how babies are born. I’m coming to that – No Mark, I will not give a demonstration! And that goes for you too Johnny! Johnny leave Susan alone!
‘Now before I start, I want to make it absolutely clear that I personally think that the whole thing is disgusting. I have never attempted – and will never attempt – this ugly procedure. I think nature could have quite easily have found a much “nicer” way of achieving the same result! But if you insist on propagating yourselves, which I don’t doubt for an instant, this is the method you shall be forced to adopt…
‘I now have some diagrams to show you, which frankly are a complete revelation to me. I already knew it was pretty disgusting, but I certainly wasn’t prepared for such filth! Yes, Jimmy, I know you don’t agree! And you too Mark…'
Michael Swan, Kaleidoscope.

11 Eylül 2018

İhtiyar düşünürden düşünceler

Doğrusu ben de iyi düşününce ihtiyarlığı kötü gösteren dört sebep buluyorum: Birincisi, insanı işlerden uzaklaştırması; ikincisi, vücudu zayıflatması; üçüncüsü, insanı hemen hemen her zevkten mahrum etmesi; dördüncüsü, ölüme yakın oluşu.
* 
Çocuklarda zayıflık, yetişkinlerde taşkınlık, orta yaşlılarda ağır başlılık, ihtiyarlarda olgunluk tabii hallerdir, bunları zamanında kabul etmek lazımdır.
*
Kuvvetimizi mahvedecek kadar değil, tazeleyecek kadar yiyip içmek lazımdır.
*
Gençlerde ihtiyarların, ihtiyarlarda da gençlerin bazı hallerinin bulunması iyi bir şeydir.
*
Solon: “Her gün bildiklerime birçok şeyler katarak ihtiyarlıyorum” diyor. Bunu demesi kendisi için bir şereftir. Şu muhakkak ki hiçbir maddi zevk manevi zevklerden daha üstün olamaz.
*
İtibar ihtiyarlığın şanındandır.
*
Bir ihtiyara selam vermek, yanına yaklaşmak, onu görünce ayağa kalkmak, önüne geçmemek, onu geçirmek, ona akıl danışmak gibi önemsiz ve alelade görünen şeyler bile ona gösterilen saygıya işarettir.
*
Atina’da ihtiyar bir adam oyunun ortasında tiyatroya girince, o kalabalık seyirciler içinde hiçbir vatandaşı kendisine yer vermemiş, ama elçi oldukları için hususi yerlere oturan Spartalıların yanına yaklaşınca hepsi ayağa kalkmış ve ihtiyarı oturtmak istemişler. Seyircilerin hepsi birden onları alkışlayınca, içlerinden biri: “Atinalılar iyilik nedir bilirler ama yapmak istemezler” demiş.
*
İhtiyarların hasisliğine gelince, buna aklım ermiyor. Öyle ya, yol kısaldıkça yolluğu arttırmaktan daha saçma bir şey olabilir mi?
*
Ölüm gençlerin de başında olduğuna göre neden ihtiyarlığı kötülemek için bir sebep olsun?
*
Diyebilirler ki: İyi ama, bir genç uzun zaman yaşayacağını ümit eder, ihtiyar bir insan böyle bir ümit besleyemez. (…) Öyle ama, ihtiyar gencin ümit ettiğini ele geçirmiş olduğuna göre daha iyi bir durumdadır: Biri uzun müddet yaşamayı ümit eder, öteki uzun müddet yaşamıştır.
*
Sonu olan bir ömür uzun sürmüş sayılmaz. Çünkü sona varılınca geçmiş zaman akıp gitmiştir; elde kala kala fazilet ve dürüstlükle kazandığın şey kalır.
*
Kendilerini daha uzun müddet anmamız için ruhları bize tesir etmeseydi, büyük adamlara ölümlerinden sonra hala saygı gösterilmezdi.
Cicero, İhtiyarlık.

7 Eylül 2018

Başlangıçta Göz Vardı

Efendim, ben ve arkadaşlarım altı yıldır bir arkeoloji kazısı yapıyorduk. Kazımız birkaç ay evvel bitti. O zamandan beridir araştırmamızı derleyip toparlamak ve raporlaştırmakla meşguldük. Nihayet bugün işimizin sonuna geldik. Mezopotamya ve Anadolu uygarlıklarına ait binlerce yeni tablet ve belge bulduk. Hepimiz çok heyecanlandık. Aylar geçmiş olmasına rağmen heyecanımız hâlâ da dinmiş değil. Tabii, arkadaşlarıma ayıp olmasın diye bulduğumuz her şeyden burada söz edecek değilim. Yalnızca bir tane belgenin içeriğinden özetle söz edeyim.  

Bilindiği gibi, İncil'in Yuhanna kitabının ilk ayetleri şöyledir: 
Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı. Başlangıçta O, Tanrı’yla birlikteydi. Her şey O’nun aracılığıyla var oldu, var olan hiçbir şey O’nsuz olmadı. Yaşam O’ndaydı ve yaşam insanların ışığıydı. Işık karanlıkta parlar. Karanlık onu alt edemedi. 
Pek yeni tarihsel bulgu ve belgelerimize göre İncil'de aslında söz değil göz kelimesi yazılıydı. Arami dilinden Grek diline çevrilirken tercümanlardan birinin yaptığı küçük bir hatayla göz, söz diye yazıldı. Böylece ilk bakışta pek masum sayılabilecek bu hata yüzlerce yıl içinde değiştirilmesi imkânsız bir hal aldı.

Yeni bulgularımıza göre Kitap aslında şöyle başlıyordu:
Başlangıçta Göz vardı. Göz Tanrı'nın Gözü'ydü ve her daim O'nunla birlikteydi ve Göz Tanrı'ydı. Başlangıçta ve sonuçta O Tanrı'yla birlikteydi. Her şey O'na görünürdü. O, Göz'dü. Yaşam O'ndaydı ve yaşam insanların ışığıydı. Işık karanlıkta parlar ve Göz ışıkta görür. 
Via

3 Eylül 2018

Yaklaşım

Yaklaşım kelimesini duymayanımız yoktur. Peki, bu kelime nereden çıkmıştır, hiç merak ettiniz mi? Söyleyeyim, yaklaşım kelimesini literatüre bizim köyün avcıları soktu. Evet evet, aynen böyle oldu. 

Bizimkiler bir gün gene takım taklavatlarını alıp ava çıkarlar. Beklenti bellidir, akşama her biri elinde ördekler, angutlar, tavşanlar ile dönecektir. Gelgelelim işler bekledikleri gibi gitmez. Av yerine gittiklerinde bir ayı karşılar onları. Dönüp kaçamayacaklarını çok iyi bilirler. Zira bunu yaparlarsa ayı derhal peşlerine düşecek, aralarından en az birini yere devirdiği gibi bir pençe darbesiyle parçalayacaktır. Şu halde ne yapmalı? Akşama değin böyle yerimizde duracak halimiz de yok, demişler. Ne yapalım ne edelim, derken içlerinden biri, madem ayıdan kaçıp uzaklaşamıyoruz o halde yaklaşalım, deyivermiş. Diğerlerinin aklına da yatmış bu. Peki, demişler, yaklaşalım o vakit. Yaklaşalım yaklaşmasına da nasıl yaklaşalım? İşte efendim, yaklaşım kelimesinin temelleri de tam olarak burada atılmış.


Birisi demiş, şöyle yaklaşalım, öbürü demiş, böyle yaklaşalım. Örneğin Mehmet Şirin demiş ki, "Sağdan yaklaşalım." Mahmut da demiş ki, "Olmaz, sağda tepe var, soldan yaklaşalım." Oradan Muhsin girmiş söze: "Aşağıdan yaklaşalım." "Yok olmaz," demiş Kemal, "aşağıdan yaklaşırsak üstümüze atlayabilir, yukarıdan dolaşıp yaklaşalım." Bunlardan başka bir dünya laf daha söylenmiş ama biri birine baskın çıkamamış. Biraz sonra bakmışlar ki handiyse ayıyı unutup birbirlerine düşecekler. Mustafa amcam tam o sırada duruma müdahale etme gereği duymuş. Düşünmüş ki madem herkes kendi dediğinde diretiyor, "Hepiniz haklısınız," demiş. Bunun üzerine ortalık biraz sakinleşmiş. Sürdürmüş amcam: "Madem herkes kendince haklı o vakit herkes dediği yerden yaklaşsın ayıya." Bunun üzerine herkes altta kalmayıp haklılığını ispatlamak için ayıya kendi dediği yerden yaklaşmış. Bunu gören hayvancağız korkayazmış. Bizimkiler biraz da tırsarak üç-beş temkinli adımla çepeçevre bir şekilde ayıya yaklaşınca bir de ne görsünler, ayı tabanları yağlamış bile. Ayı kaçmış, ekipse bugün bu kadar macera yeter, diyerek köyün yolunu tutmuş. Köye dönünce olan biteni herkes duymuş tabii. 

Birkaç gün sonra köyde bir fikir ayrılığı çıkmış. Herkes gene fikrini söylemeye başlamış ve gene hiçbiri bir diğerine sözünü geçirememiş. Oradan biri, "Bizim avcıların ayıya yaklaşımına döndü bu iş," demiş. Ve işte o günden sonra köyde ne zaman bir konuda fikir ayrılığı çıksa avcıların ayıya yaklaşımından dem vurulup ona benzetilir olmuş. Gel zaman git zaman, ayı mayı unutulmuş tabii ve yaklaşım kelimesi de artık bir başına kullanılır olmuş. Örneğin bugün "filanca filozofun şu konudaki yaklaşımı" gibi sözler duyarız filan. Yaa.
Sayfa başına git