23 Mayıs 2017

Mevsimlik

Baharın bu yıl gelmeyeceği söylentileri var. Havalarda son yıllarda pek görülmedik bir tuhaflık. Bir gün bakıyorsun günlük güneşlik, öbür gün bakıyorsun kıştan kalma. Öte yandan hemen her gün yağmur, bazen on beş dakika, bazen iki saat. Karadeniz'e döndü buralar, diyenlerin sayısı az değil. Bugün epey soğuktu. Gördüğüm herkes üşüyordu. Şu an hem soğuk hem de dışarıda sağanak yağıyor. Hazirana bir hafta kaldığı ancak bilimsel olarak ispatlanabilir. Sahiden de bahar gelmeyecek gibi.

Eğer bahar gelmezse yaz da gelmeyecek demektir, zira ilkokul duvarlarındaki mevsim şeritleri yazın hep baharın ardından geldiğini söylerler. Mustafa bugün yakınıyordu: Şunun şurasında güze ne kaldı? Doğru. Doğru olmasına doğru da bizim memleketin yazı –mesela Antalya'yla karşılaştırdıkta– zaten bir ay, hadi baharına da bir de, kaldı geriye on ay. Bunun tertemiz dört ayı kış. Hem de gönlünce kış. Kalan altı ayınsa bir kısmı güz, bir kısmının ne olduğunuysa kimse bilmez etmez.

Keşke Avustralya ya da Yeni Zelanda'da bir evim olsaydı. Eh, oralar uzak diyarlar tabii, olmuşken bir de uçağım olsaydı, buralara güz geldi mi atlardım, ver elini yazlığım. Hayal kurmak bedava. Dilin kemiği yok, demişler ama asıl beynin kemiği yok. Bereket versin, bu hayal kurma denen şey var, yoksa nice olurdu halimiz?

22 Mayıs 2017

La Soledad

“Solitude is fine but you need someone to tell that solitude is fine.” ―Balzac 

Sabah evden çıktığımda bir saattir yağan sağanak yağmur dinmeye yüz tutuyordu. Evde iki şemsiye vardı, ikisi de bozuktu. (Çoğunlukla düz bir mantıkla düşündüğümüzden ötürü iki yarımın hep bir tam ettiği yanılgısı içindeyizdir. Halbuki öyle olmadığını bugün bu şemsiyeler sayesinde bir kez daha anımsamış oldum. İki değil, on iki bozuk şemsiyen de olsa seni bir sağanaktan korumaya yetmeyeceklerdir, yani bir tamın gördüğü işi göremeyeceklerdir.) Neyse ki gideceğim yere varıncaya kadar yağmur gevşek davrandı da ıslanmaktan kurtuldum. Sonrasında da zaten tamamen durdu. Öğlene doğru ısınmaya başlayan hava öğleden sonra iyicene belirginleşti. Güneşlendik biraz. Kemiklerimiz ısınsın, sözleri duyuldu bir iki. Her zamanki gibi çabucak akşam oldu. Mustafa geldi. Az sonra çıktık. Ancak o zaman yağmurun tekrar başladığının ayırdına vardım. Çoğu kez olduğu gibi sokağın başında beni bırakıp gitti Mustafa. Sokağımızın ıslaklığında yürürken sabahki gidişimle şu anki dönüşüm olabildiğince ilginç geldi bana. Yağmuru sevdim. Bizim sokağımızı en çok bahar mevsiminde sevdiğimi anladım.

2 Mayıs 2017

Brutal

Üçüncü GünSofraya oturuyorlar. Köle kız yemeği getiriyor. Lapa kıvamında ıslakça bir yarma buğday yemeği, bir tür keşkek, etli. İlk kepçeyi efendisinin tabağına koyuyor. Yemeğe bakıyor efendi, zaten iki gündür epey durgun, iyiden iyiye değişiyor yüzünün rengi. Kusacak gibi oluyor. Kalkıp dışarı çıkıyor.

İkinci GünAkşam. Evde sessizlik var. Kadın et doğruyor. Yarınki yemeğe katsın diye hizmetçi köle kıza verecek. Kocası dünden beridir düşünceli. Şimdi de gözünü karısının elinden alamıyor. Kadın onun ete baktığını sanıyor. Aldanıyor. Aldırmıyor ama. Adam bıçağa bakıyor.

İlk GünBrutus, manevi babası Julius Kaesar'ı bıçakladıktan sonra avluya koştu. Duvarın dibindeki bir testide yarıya kadar dolu su vardı. Bıçağı iyicene yıkayıp kandan arındırdı. Testideki kanlı suyu zeytin ağacının dibine döktü. Götürüp bıçağı mutfağa bıraktı. Derhal evden çıkıp Senatus'un yolunu tuttu.

1 Mayıs 2017

Hayat tek bir fotoğrafa sığar mı?

Sığmaz bence. Fakat öyle bir an yakalarsın ki bütün bir hayatın özetidir. Gelgelelim kaç kez yakalanır böyle bir an? Diyelim yakaladın, bu senin hayatının ânı mı olacak, bir başkasınınki mi? Seninkiyse, o ânı çekecek biri o esnada orada hazır bulunacak mı? Başkasınınkiyse, çekmek için sen hazır olacak mısın, mesela yanında fotoğraf makinesi bulunacak mı? Kanımca derin mevzular bunlar.

25 Nisan 2017

Gelip geçici

Değil mi ki gelip geçici, öyleyse değeri yok... Aslında yanlış bir damgalama bu. İnsana ilişkin ne varsa zamanlıdır, zamandadır, – gelip geçer. Kendimiz çevremiz, yapıp ettiğimiz herşey (ha uzun ha kısa) belli bir zaman aralığını kaplar yalnızca.
Bir şeyin tadı değeri gelip geçiciliğiyle orantılı değildir. Tersine: bazı şeyleri tam da gelip geçici olduğu için sevip saymak, bakıp gözetmek gerekir.
İnsana özgü ne varsa yıpranır, en yıpranmaz sanılan şeyler bile – sevgi, dostluk, özlem, bağlılık...
Gelip geçici olanı sevmemek yaşamdan kaçmaktır. Gelip geçici tatlar, mutluluklar, karşılaşmalar, alışkanlıklarla dolup taşar tüm yaşam.
Nermi Uygur, Yaşama Felsefesi.

23 Nisan 2017

Arzunun Kol Gezdiği Yerler

BALTA GİRMEMİŞ ORMAN levhasını görüp takip ediyoruz. İki tam gün süren yürüyüşten sonra oraya varıyoruz. Doğru, burası hakikaten balta girmemiş bir orman, şöyle bir bakındıktan sonra ikimiz de bunun ne denli doğru olduğunu görüyoruz. Madem bulduk, ilk iş olarak durup biraz dinlenmemiz, iki günlük yürüyüşün üzerimize bindirdiği yorgunluktan bir nebze de olsa arınmamız lazım. Öyle yapıyoruz. Kendimizi öylece yere bırakıyoruz. Çok geçmiyor, işittiğimiz bir sesle başımızı çeviriyoruz, bir insan sesi. Az sonra ayak sesleri de geliyor. Ve nihayet biri çıkıp geliyor kalın ağaçların arasından. Elinde bir balta, gitgide bize yaklaşıyor.

15 Nisan 2017

26 Mart 2017

Kürkçü dükkânına dönüş

Ömrünü kürkçü dükkânında tüketenlere...

Çokluk insanlar kürkçü dükkânını herhangi bir dükkân genişliğinde, ortasında uzunca bir tezgâh duran, kürklerin duvarlar boyunca asılı ve tezgâhın üzerinde yığılı olduğu bir dükkân sanır. Öyle değildir halbuki. Kürkçü dükkânı geniş mi geniş, dilediğin kadar bırakıp gitmiş, dilediğin kadar dönüp dolaşıp gelmiş ol, gene de hiç görmediğin, bilmediğin köşe bucakları bir yerlerinde barındıracak kadar geniş bir dükkândır. Bununla birlikte, hayatının kaydadeğer bir kısmının geçtiği, arşınlamaktan kim bilir kaç ayakkabı eskittiğin, aşinası olduğun sokaklar, yollar, kaldırımlar da kürkçü dükkânındadır. İşte ne zaman dönüp dolaşıp kürkçü dükkânına gelecek olsan seni ilk karşılayan bunlardır, bu sokaklığı kalmamış sokaklar, çamura bulanık yollar, kaldırımdan gayrı her şeye benzer kaldırımlar.
***
Beş gün önce kürkçü dükkânına döndüm. Çocukluğumda, yani bütün dünyamın bu dükkândan ibaret olduğu zamanlarımda ne çok severdim kürkçü dükkânımı bir bilseniz. Ben bir zamanlar bu dükkânı kürkçünün kendisinden bile daha çok benimser, kanıksar, sahiplenirdim. Oysa şimdi öyle mi? 
***
Benzetme ne derece yerine oturur bilmiyorum, kafeste büyüyen kuşlar uçmayı hastalık sanırlar, diye bir söz vardır hani, kürkçü dükkânından başka dükkân görmeyince burayı dünyanın en güzel yeri bellemişiz gibime geliyor. Ne zaman ki kürkçü dükkânımdan ayrılıp uzak memleketlere yelken açtım, işte o zaman ufaktan ufaktan yıllarca içinde yaşadığım bu dükkânın eksiği gediği çarpmaya başladı gözüme. Bir zaman sonra da içinde sürmüş olduğum zamanı yaşamaktan değil de debelenmekten saymaya başlar buldum kendimi.
***
Kavafis'i ne zaman tanıdım, hatırlamıyorum, lise olmalı, onun insanı çarpan Şehir şiirini ilk okuyuşumda nasıl da çarpılmıştım ben de. Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda. İşte en çok da bu dizede çarpılmıştım. Bugün hâlâ içimde bir kıpırdanma olur okuyunca.
***
Bizim kürkçü dükkânı işin doğrusu zaten depremden çıkmış gibiydi, kaderin cilvesi mi denir artık, birkaç yıl önceki depremle mecaza filan gerek kalmadan bugün artık hakiki anlamıyla da depremden çıkmış bir dükkân oluverdi. Hiçbir standardı olmayan, sözgelimi birbirine benzer iki kaldırımı kimsenin göremeyeceği, çarşısının nerede başlayıp nerede bittiğini hiçbir kulun bilmediği, binalarının boyayı geçtim, sıvaya hasret olarak ömür tükettiği, deniz kıyısında olmasına rağmen yıllar yılı denizden bihaber, şehir desen değil, kasaba desen değil, köy desen hiç değil bir kürkçü dükkânına tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de kahredici bir deprem vurunca bugün artık mecaz anlamıyla değil, gerçek anlamıyla adım atacak yer bulmakta zorlandığın garip, kimsesiz bir kürkçü dükkânı oldu çıktı. Erciş: Bugün yeryüzünün hiçbir köşesinde; ne Afganistan'da ne Sudan'da ne Haiti'de böylesine yıkık, dökük, savruk, harap, viran, perperişan bir yerleşim bulamazsınız, mumla arasanız.
***
Kürkçü dükkânındaki tek tilki sen değilsindir bunu unutma. Sencileyin başını alıp gitmiş, fakat dönüp dolaşıp gelmişler vardır. Buradan dışarıya adımını atmamışlar vardır. Tuhaftır, mutluluğu buradan özge hiçbir yerde bulamayacağına iman etmişler vardır. Ve sana bir teselli kahvesi niyetine, burada ailen ve dostların vardır. Son hesaplaşmada burası senin kürkçü dükkânındır. Gerçektir. Olanca çıplaklığıyla yerli yerinde duruyordur. İçinde senin geçmişini, nice yaşanmışlıklarını barındırıyordur. Kim bilir, belki de seni döndürüp dolaştırıp buraya getiren de odur. Zira bedenini, beynini ve hatta ruhunu alıp götürsen bile geçmişini götüremezsin, o burada, yaşandığı yerde durur. Kürkçü dükkânında.

17 Mart 2017

Bir Dilek

Rüyamda Eski Mısır devrinde yaşıyoruz. İşçiyiz. Bir piramit yapıyoruz. Ustabaşının adı Geranemtet, kısaca Gerano diyoruz. Müteahhitin adını kimse bilmiyor, müteahhit diye hitap ediliyor, Kenan'dan mı, Babil'den mi gelmiş, kimsenin adamakıllı bildiği yok. Bu adam işi her kimden almışsa, "Büyük bir piramit yapacaksınız," diyor, "şu ilerideki piramitten daha büyük olmalı." Belli ki iş sahibinden epeyce para koparacak, davranışları bunu gösteriyor. Şu ilerideki piramit dediği, sabahtan yola koyulsan akşama anca varabileceğin bir yerde. O denli uzak ve bulunduğumuz yerden görülebiliyor, düşünün ne kadar büyük olduğunu. Biz işçilerin içi rahat, yapacağımız edeceğimiz belli, gerisini ustabaşı düşünsün. İçimiz rahat olmasına rahat, fakat bir yandan da o büyüklükte bir piramit yapamayacağımızı içten içe biliyoruz hepimiz. Galiba kadim bir canlılar içgüdüsüdür bu, bir şeyin olacağını olmayacağını üç aşağı beş yukarı hissedebiliyorsun. Canlılar içgüdüsü, diyorum, zira yalnızca insana değil, mesela hayvana da mahsustur bu içgüdü, belgesellerde görmüşsünüzdür, aslan o ceylanı avlayamayacağını bir biçimde hisseder ve geri döner gider. Ama ben şimdi ne anlatıyorum böyle? Rüyamda diyordum, piramit işçisiyiz. Varız şöyle seksen-yüz kişi kadar. Kimimiz taş kırıyoruz, kimimiz taşıyoruz, kimimiz diziyoruz. Müteahhit başlangıçta birkaç gün üst üste gelip güya duruma bakıyorken sonraları hiç gelmemeye başlıyor. Sarayda gününü gün ettiği söylentileri yayılmaya başlıyor. Dendiğine göre ustabaşına güveni tammış, hem zaten işler de yolundaymış, işçiler çalışıyormuş, piramit inşaatı gün be gün ilerliyormuş, inşaata gelip de ne yapacakmış. Ustabaşının hali tavrı da bunu doğruluyor önceleri. Ama günler geçtikçe, müteahhit gelip işe bakmadıkça o da fikir değiştiriyor sanki. Bir an önce işi bitirip çekip evine gitmek ister gibi bir hal seziliyor üzerinde. Nitekim birkaç güne kalmadan inşaatımızın iyicene belirginleşen biçiminden anlıyoruz ki, evet, bu piramit küçük bir şey olacak, bu iş de uzun sürmeyecek. Değil mi ya, dikdörtgen ya da silindir biçiminde tasarlanan bir yapının nerede duracağını bilemezsin, bulutlara kadar uzama ihtimali bile vardır son tahlilde, gelgelelim piramit biçimli bir yapı öyle mi, temelin üzerine koyduğun ilk taştan anlarsın onun nerede biteceğini. Nihayet bir gün akşam paydos vakti ustabaşımız bizi etrafına toplayıp inşaatın kısa bir süre içinde biteceğini, bu süreyi daha da kısaltmanın elimizde olduğunu, canla başla çalışıp işi sağ salim bitirmemizi öğütlüyor. Öyle yapıyoruz. Bir haftaya kalmadan bir ikindi vakti piramidimizin tepeye gelecek son taşını da, ki bunun kendisi de bir piramit, yerine koyuyoruz. Koyunca da Ustabaşı Gerano'yla birlikte piramitten iniyoruz. İner inmez iyi iş çıkardığımızı söyleyerek bizi kutluyor ve heybesini sırtladığı gibi ayrılıyor yanımızdan. Ne olup bittiğini bilmiyoruz. Bir şaşkınlık havası sarıyor ortalığı. Tam tersi olması gerekirdi çünkü. Ustabaşının işçiler gittikten sonra işin başından ayrılması, hatta ne ayrılması, müteahhit ve işin sahibi gelmeden ayrılmaması gerekirdi. Ve işte, işin sonunun nereye varacağını merak etmeye kalmadan, çoğu kez olduğu gibi bu rüyam da kesintiye uğruyor, uyanıyorum.

12 Mart 2017

Hı hı, evet, eğitimin anlamı

Biri bana Allah rızası için bu cümlede ne söylendiğini anlatsın, sevaptır:

Eğitim bir konuyla alakalı uygulamalı bir deneyime sahip olduğumuz bir şeyleri bildiğimizi hissettiğimiz bir aktivitedir. 

Sayın arkadaşlar, her ne kadar söyleneni anlamasam da an itibariyle Türkçedeki en uzun tamlamayı bulmuş olduğumu cümle âleme ilan ediyorum. 

Bir konuyla alakalı uygulamalı bir deneyime sahip olduğumuz bir şeyleri bildiğimizi hissettiğimiz bir aktivite.

Güzelliğe, ihtişama bakın. Kaç tamlayan, kaç tamlanan var, ben sayamadım, sayabilen çıkarsa beni de bilgilendirsin hayrına.



7 Mart 2017

Kral Su

Bunlar senin aşkının konaklarıdır
Sen uzun Haziran uzun ormanıma

Senin şövalyelerinin mızrağıdır
Çatan silahlarını geceme benim

Sen gelirsin, artık nasıl yalnızlıktır
Islanır süvarilerim, kulelerim

Şimdi yüzünün neresine uyanır
Kim bilir o kuzgunlarım uzun ağır

Senin aşkının kapanık şafağıdır
Süren o atları önüme benim.

İlhan Berk

4 Mart 2017

Cinin şişede durduğu gibi

Cinin şişede durduğu gibi durmadığı bilmediğim şey değil. O sakin, durgun görünümlü sıvı kana karıştığında anadilimdeki anlamsal karşılığına oturuveriyor. Genellikle öyle olmaz, bazan canım esrimek ister. Zaptettiğim ne çok itki, tepki, hışım, coşku, endişe tohumu vardır, yoldan çıkmalarını, açığa çıkmalarını beklerim.
Enis Batur, Kitap Evi.

28 Şubat 2017

Merhaba

İnsanları merhaba'yla selamlamayı çok severim. En çok kullandığım selamlama kelimesidir merhaba. Kendimi bildim bileli bu böyle. Bakın, Onur Caymaz bir yazısında merhaba hakkında ne demişti:
Bu merhaba kelimesi Arapça “rahab” kökünden gelir. Geniş ve ferah olmak demektir, ferahlıkla, rahat… Nâzım da Merhaba Çocuklar şiirine böyle başlar: Nâzım, ne mutlu sana  / Cân ü gönülden, / Ferah ve emin, / Merhaba, diyebildin. Şair hal böyleyken ferah ve emin kelimelerini tesadüfen kullanmamış olsa gerek.
***
Adama, "Merhaba" dedim, "aleyküm selam" diye yanıtladı beni. Üstelik bu ikincisiydi, aynısını geçen gün de yapmıştı. Yalnızca bu adam mı, yalnızca bana mı? Toplumda bu gibiler o kadar çoğaldı ki... Eskiden böyleleri ya hiç yoktu, ya yok denecek kadar azdı. Niçin böyle davrandıklarını sorsan verecekleri yanıt üç aşağı beş yukarı tahmin edilebilir. Ya dinimiz imanımız diye başlayacaklardır söze ya da geleneklerimiz kültürümüz cart curt. Sanırsın merhaba Japonca bir kelime.

Halbuki ortada ne inanç var ne kültür. Samimi inançlıların başımızın üzerinde yeri var. Onlar zaten inançlarını başkalarının gözüne sokmak yerine gönüllerinde saklarlar. Fakat bir de sahte inançlılar var ki aslında inandıkları filan yok. Azıcık yakından bakın, derhal göreceksiniz. İnsanlar tanıyorum, cuma günleri camiye gidip cuma namazı kılıyorlar. Bir cumayı olsun kaçırdıkları yok. Gelgelelim beş vakit namaz kılmaları da gerekmez mi? Kılmıyorlar. Oysaki ikisini de emreden Allah aynı Allah. Hakiki bir dindarın, hangi dine inanıyor olursa olsun, dininin gereklerini bir bütün olarak yerine getirmesi beklenir. Onu yap, bunu yapma, kim ne düşünür bilmem de bana kalırsa hiç yapmaması daha iyi. Biraz abartıyor muyum? Bence hayır. Hiç namaz kılmayan biri yalnızca cuma namazı kılan birinden daha kıymetlidir benim gözümde. Öbürü hiç olmazsa tutarlı, bu düpedüz tutarsız. Kültüre gelirsen kültür de yok. Hadi her şeyi bir yana bırak, dilini kullanmayı bilmiyor. İnsanlara hayırlı cumalar, hayırlı kandiller mesajı gönderiyor iki satırlık, bakıyorsun on tane yazım yanlışı, anlatım bozukluğu.

Bir gün kırk yaşlarında biriyle inanç üzerine bir saate yakın tartışmıştım. Kendini tam bir inançlı hissediyordu. Ona kalırsa gerçek bir müslümandı. Sen hiç Kuran'ı baştan sona okudun mu, diye sormuştum en sonunda. Evet, deyip beni kandıramayacağını biliyordu. Çaresiz kalıp hayır, demişti. İnandığını söylediği, üstelik de herhangi bir yerden değil, doğrudan Allah'tan kendisine geldiğine inandığı 600 sayfalık kitabı kırk yıllık hayatında bir kez olsun okuma gereği duymamıştı.

İşte, sevgili arkadaşlarım, bu gibi insanlardır merhabanızı aleyküm selamla karşılayanlar. Ne kadar sığ, ne kadar kör olduklarından haberleri bile yok. 

22 Şubat 2017

Nezle

Yıllardır nezle olmuyordum. Kış gelip de nezle olanlara bir tür istihzayla bakar, içimden, "İnsan hiç nezle olur mu yahu," diyordum. Bu yıl ne olduysa nezle oldum. Üç-dört gündür sürüyor. En kötüsü de bugündü. Evdeyken neyse ne de dışarıda insan içinde epey rahatsız ediyormuş adamı. Mesela akşama doğru metroda eve gelirken bir hayli sıkıldım, büzüldüm. Burnunu çeksen bir dert, çekmezsen bir dert. Her şey bir yana, insan gönül rahatlığıyla sümküremiyor affedersiniz. Mendili çıkarıyorsun, güya burnunu sileceksin, fakat ne çare, sağında solunda, bitişiğinde insanlar oturuyor, yalandan dolandan mendili sürüyorsun, öyle ediyorsun, böyle ediyorsun da işe yaramıyor, yarım dakika sonra aynı tas aynı hamam, gene burnun akıyor, gene mendili alıyorsun. Yalnızca nezle olsa gene neyse be kardeşim. Dün hem kitap okumaktan hem de bilgisayar başında oturmaktan bugün bir de sol gözüm ağrıyıp durdu. Bitmedi, üstüne bir de dün biraz eşelediğim kırık sol üst dişlerimden biri ağrıyınca cümbüşü görecektiniz. Bereket versin, şu an evdeyim. Peçetenin ucunu koparıp topak yaptım, akan sol burun deliğime pamuk niyetine tıkadım, öylece duruyorum. Annem kendimi bildim bileli bir şey dedi durdu, hâlâ da der durur,  doğruymuş; sağlık çok önemli arkadaşlar, hakikaten çok önemli. Sağlığımıza dikkat edelim, kendimize bakalım, soğuk havalara karşı korunaklı olalım. Bir de hasta olmuyoruz diye olanlarla alay etmeyelim, bizim de başımıza gelebilir. Sağlıkla kalınız.

17 Şubat 2017

Çocukluk ve cennet birbirine karışır çoğu zaman

"Babam bir küçük keçi almış! Babam bir küçük keçi almış!"
Yoksul ailelerde, kaderin kapılarının bir başka geleceğe doğru açılmasının dört gözle beklendiği bir anın çocukluk boyunca bir gün mutlaka gerçekleştiği olur. Tüm ev halkı için olduğu kadar, biz çocuklar için de, babamın satın aldığı bu küçük keçi açtı bu kapıcığı  ve böylece, biz kesinlikle, geriye dönmemecesine, ayak bastık keçiler dönemine.
Çocukluk ve cennet birbirine karışır çoğu zaman.  Küçük keçinin gelişi sayesinde kendimizi bu durumda bulduk. Bununla birlikte, sadık bir dostun yönettiği köhne bir sandalcıkta, tıpkı Nuh'un gemisindeymişiz gibi, sınırı geçtiğimiz ve babamı bu ani harekete itmiş olan sebepleri iyice anlamaksızın, çocukluğumuzun ilk cennetini terk ettiğimiz ilk ve son yolculuğumuzun anılarını ve görüntülerini belleğimizden hiçbir şekilde silemiyorduk.
Ay ışığında, köhne teknenin yol aldığı göl, belleğimizde sanki bir denizmiş gibi yer etmiş ve yıllar geçtikçe, boyutları okyanusa dönüşecek kadar genişlemişti anılarımızda.
Şimdi, bu küçük keçiydi bizi kaybolmuş cennetimize tekrar bağlayan. Daha geniş bir ailenin, çöküntüye uğramış ve dalgaların salladığı bir ufak sandalla karşı kıyıya varmış olan bizlerin başımızı sokacak bir yuva bulmamız, bir anda yok olmuş ailelerimizin ve yakınlarımızın yerine yeni dostlar edinmemiz gerekmişti. Demek ki, bu kadar badireden sonra, bu toprağa, hayatımızın yeni kıyısına alışmamıza, çocukluğumuzun böylesine yoksun kaldığı ve yitirdiği şeyin boşluğunu doldurmamıza sanki bu keçi yavrusu yardım edecekmiş gibi gelişmiyor muydu her şey? Böylece, ailemizin tarihin bu güneşli gününde babamızın satın almış olduğu keçi yavrusu sayesinde, ilk yakın dostlarımız, ailemizin hakiki dostları keçiler oldu.
Luan Starova, Keçiler Dönemi.

11 Şubat 2017

Erdem ve Erdemsizlik Üzerine

Utanç insana özgü bir duygu sanılır 
Utanan hayvanlar gördüm ben 
İnsanlar tanıdım buna karşılık 
Utanmak nedir bilmeyen 

Öyle zamanlar gelip çattı ki 
Olağan sayılır oldu arsızlık 
Utanç utanıp çekildi köşesine 
Esip gürlüyor utanmazlık 

Yalan insanlık ayıbı sanılır 
Oysa bir tek odur yalan söyleyen 
Yalan söylemez kedi, kuş, börtü böcek 
Yalan söylemez hiçbir sürüngen 

Her yandan yalanla kuşatılmışız 
Yalan gerçek olmuş hakikat yalan 
Yalan akıyor gazetelerden 
Televizyon kanallarından 

Ahlâk insana özgü bir erdemdi 
Şimdi ahlâk öğütlüyor ahlâksız 
Katil imdat diye yırtınıyor 
Hazine bekçisi olmuş hırsız 

Vicdan insana özgü bir erdemdi 
Öyle sanılırdı bir zaman 
Artık antikacı dükkânlarında 
Bir metadır ender bulunan 

Sözünün eri olmak bir deyimdi 
Doğru insanı tanımlayan 
Şimdi baş köşede ağırlanıyor 
Dün tükürdüğünü bugün yalayan 

Cesaret insana özgü bir erdemdi 
Ona yaraşan bir kimlik 
Bir korkaklık ordusu 
Türedi üniformalı üstelik 

Ama bir özellik daha var insanda 
Küllerinden yeniden doğmak 
Hayır diyebildiğinde celladına 
Zafer erdemin olacak

Ataol Behramoğlu 
(Buradan)

10 Şubat 2017

Sesim özgürdü, bense tutukluydum

Tanımadığım ama berrak bir ses bana şöyle diyordu: "Birgün, –bir gece değil, geceler öteki taraftadır– yırtıcı bir kuş doğuracaksın, o senin omuzuna konacak ve sana yolu gösterecek. Birgün güneş biraz daha sana yaklaşacak. Çaresiz, ondan kaçamayacaksın. Bedenine dokunmayacak, ama tüm içini yakacak. Birgün, dağ yarılacak, seni içine alacak. Eğer erkeksen seni tutacak, kadınsan sana yıldızlardan bir süs yapıp, seni sonsuz ışıklar ülkesine gönderecek... Birgün... Birgün..."
Ses kayboldu. Belki de, el konmuş olan kendi sesimdi bu. Sesimi benden almış ve bulutların arasına salıvermiş olmalıydılar. O zaman, kendi kendine konuşmaya başlamıştı. Basit bir sözcük bile söyleyemiyordum. Sesimden yoksun bırakılmıştım, ama onu duyuyordum, uzaktan, başka yerden geliyor, başka dağları aşıyordu. Sesim özgürdü. Bense tutukluydum.
Tahar Ben Jelloun, Kutsal Gece.
Sayfa başına git