25 Eylül 2016

Güz

Kendimi bir akasyanın gölgesine gizlediydim. Güz iyicene gelmişti. Handiyse tüm yaprakları dökülmüş ağacın dallarının arasından güz güneşi üzerime vuruyor, içimi ısıtıyordu. Belki de gizlenmek için başka bir yer bulmak istemeyişim bundandı. Bir dilenci olduğumu düşündüm bir an. Kendi de çaresiz olan bir akasyanın dalları arasından biraz güz güneşi dilenen bir dilenci. Utandım. Bir horoz yerleri eşeliyordu. Ne güz umrundaydı ne bir şey. Galiba bir horoz için mevsimler yoktur. Yaşamak vardır ve zamanı gelince ölmek. Deniz buraya hem yakın hem uzaktı. Bilhassa bir horoza çok uzaktı. Denizin kıyısındaki bu harap olmuş kentte yaşayan horozların çoğu denizi göremeden, burada bir deniz olduğunu bilmeden yaşayıp gidiyorlardı. Önceki gün bir öyküsünü yarım bıraktığım Ölmüş Yazar O.K.yi düşündüm. O da güzden dem vuruyordu. Belki horozlardan da vurmuştur. Nasıl yaşadı, nasıl öldü, kim bilir? Güzün ne denli acıtıcı bir mevsim olduğunu insan kaç yaşında idrak etmeye başlar? Güz başlı başına bir tarih de olabilir aslında.

9 Eylül 2016

Kuşumuz gitti

Soldaki gitti, sağdaki yalnız.
Kuşlardan birinin kafeste ayağına ip dolanmış, kardeşim açayım diyerek kafesin kapısını açıp elini içeri sokmuş, kuşlar paniklemiş, biri çıkıp uçmuş gitmiş. Bir ay önceydi bu. Baktım, bahçedeki ağaçlardan birine konmuş. Geri gelir diye düşündük, umduk. Nereye gidebilirdi ki? Ev kuşu bu, dışarıdaki hayatı bilmez etmez. Kargalar bile yakalayıp yiyebilir. İçeceği suyu bile nerede bulacağını bilmez belki. Öyle umduk, gelir dedik. Gelmedi. Bir-iki gün boyunca kâh bizim bahçede, kâh komşunun bahçesinde dallara konuyor, gözümüze çarpıyordu. Sonra kayboldu. Gelsin diye çok uğraştık da. Kardeşim ötüşlerini kaydedip bilgisayara atmıştı. Hoparlörleri balkona koyup sesini açtı. Birkaç gün boyunca akşamlara değin çaldı sesleri. Çare etmedi. Kuşumuz gitti. Ben burada değilken yanına bir arkadaş almışlar. Kafes balkondayken bir saksağan gelip yakına konup ötmüş. Bu yeni kuş çok korkup paniklemiş. Arkadaşı da ona uymuş, korkuyla ötüşmüşler. Nasıl olmuşsa, ufak bedenini büzüp kafesin parmaklıkları arasından çıkmış ve balkon tavanından çatıya açılan açık kapıdan içeri girmiş. Kardeşim almak için ardından çatıya girmiş ama bu kaçmayı becermiş. Meğer gidip komşulardan birinin penceresine de konmuş ama komşu bilmemiş bizim olduğunu, sonradan bizimkilerden duymuş. Bilse de yakalayamazdı ki, dışarıdan konmuş pencereye. Velhasıl şimdilik bizim kuş yalnız başına yaşıyor kafesinde. İlk geldiklerinde yazmıştım. İlk arkadaşı da geçen kış ölmüş, beyaz olan. Geçen ay kaçan da onun yerine alınan kuştu işte. Şimdi kalansa bizde üçüncü arkadaşını yitirmiş oldu.



2 Eylül 2016

Fibonacci'nin Yaşamı

Fibonacci evin en küçük çocuğuydu. Ailesi bir çiftlikte yaşıyordu ve ev halkının her bir üyesinin –öteki bütün çiftliklerde olduğu gibi bir vazifesi vardı. Küçük olduğu için elinden pek de bir iş gelmeyen Fibonacci'ye o yıl okul bitip de yaz tatili gelince babası hayvanları sayma işini verdi. Buna göre küçük Fibonacci her gün akşam hayvanlar eve dönünce onları sayacak, tamam olup olmadıklarına bakacaktı. Eğer gelmeyen bir hayvan olursa da ev halkına bildirecekti. Fibonacci görevini çok sevdi. Ayrıca sorumluluk vermiş olmaları ona güvendiklerinin bir göstergesiydi, bu da ona hem gurur hem de özgüven kazandırmıştı. 

Çiftlikte inekler, koyunlar, keçiler, tavuklar, hindiler, kazlar ve ördekler vardı. Daha doğrusu, sayılması gereken bunlardı. İlkin inekler geliyordu. Onları saymak basitti, çünkü hem iriydiler hem de sayıları azdı, on iki taneydiler. Ardından koyunlarla keçiler geliyordu, karışık. Bunları saymak daha zordu, toplamda altmış dört taneydiler, elli bir koyun, on üç de keçi. Ama Fibonacci işini büyük bir aşkla yaptığı için zorluğun farkına bile varmıyordu. Önce koyunlarla keçileri bir sayıyordu, eğer sayı tam çıkarsa mesele yoktu, yok, eksik çıkarsa, o zaman eksik olanın koyunlar mı, keçiler mi, yoksa her ikisi mi olduğunu öğrenmek için ayrı ayrı sayıyordu. Son olaraksa kümes hayvanlarını sayıyordu Fibonacci. Onlar zaten çiftlikteydiler, diğerleri gibi uzak otlaklara gitmiyorlardı. Bundan ötürü de akşam oldu mu kendiliğinden kümeslerinin kapısına gidip bekliyorlardı. Fibonacci kümesin kapısını kapalı tutuyordu. Çünkü eğer açık tutarsa hayvanlar kendiliğinden kümese girerler, böylece onları kümesin içinde saymak da epey zorlaşırdı. Onları teker teker saydıktan sonra kümesin kapısını açıyordu.

İşte küçük Fibonacci hayata böyle başladı.

1 Eylül 2016

Yol kenarında yaşamak talihlilik değildir

Orada uzanıyor, tam kapımda, gelip geçen her kötü talihin beni bulacağı bir yerde. Addie'ye yol kenarında yaşamak talihlilik değildir dedim, yol buradan geçince, o da tastamam kadınca, "Kalk git öyleyse," dedi. Ama, dedim ona, hiç talihlilik değil bu, çünkü Tanrı yolları yolculuk için yaptı: işte ondan dolayı yolları yeryüzüne yatay yerleştirdi. Bir şeyin durmadan kımıldamasını isterse uzunlamasına yapar o şeyi, yol, at ya da araba gibi, ama bir şeyin konduğu gibi durmasını dilerse onu da dikey yapar, ağaç ya da insan gibi. Ve böylece Tanrı istemedi işte insanların yollarda yaşamasını, çünkü hangisi önce varır, sorarım, yol mu, ev mi? Hiç evin yanına yol kondurduğunu bilir misiniz Tanrı'nın?
William Faulkner, Döşeğimde Ölürken

28 Ağustos 2016

Nerede bu hayatın anlamı?

Herkes büyük bir ciddiyet ve kendini kaptırmışlıkla hayatın anlamını arıyordu. Hayatın anlamıysa samanlıktaki çuvallardan birinin üzerine gönlünce yayılmış, kendisini arayanlara bakıp alaylı alaylı gülümsüyordu. Bir yandan da demin ağaçtan kopardığı sulu kırmızı elmayı iştahla yiyordu. Yanına bir arkadaşı geldi. O da çuvalların üzerine çıkıp birine yayıldı. “Neye gülüyorsun öyle, gene neler geçiyor aklından bakalım?” diye sordu. Cevap verdi hayatın anlamı: “Baksana şu insanlara, öteden beri beni arayıp duruyorlar.” Meraklanarak, “Bunda ne var ki?” diye sordu arkadaşı. “Ne yok ki,” dedi hayatın anlamı, “önümden geçip geçip gidiyorlar, beni görüyorlar da, fakat birinden birinin aklına aradıklarının ben olduğum gelmiyor.” Arkadaşı sürdürdü: “Doğrusunu istersen epey eğlenceli bir hal. Senin yerinde ben olsam gülümsemekle kalmaz kahkahalar atardım.” Bunun üzerine, “Sen hiç tasalanma, ben daha iyisini yapıyorum,” dedi hayatın anlamı. Arkadaşı da, “Neymiş ki o?” diye sordu. Yanıtı düşündürücüydü: “Onlar beni, hayatın anlamını ararken ben de her birine dilediğimce anlamlar yüklüyorum.”

27 Ağustos 2016

At Kuyruklarının Tarihçesi

Bir resim yapmış İbrahim. Resimde bir kadın var bir de at. İkisi de çerçevenin dışına bakıyor. Yani sırtları birbirine dönük. Dikkatlice bakmayan bir gözün fark etmeyeceği bir konu var resimde. Kadının arkadan bağlı saçları yere değin uzanıyor, bunun gibi, atın kuyruğu da yere değin uzanıyor, ve yerde, yani öylece yere serili halde birbirine bağlanıyorlar. Esasında kadının saçıyla atın kuyruğu bir. Saç-kuyruğun yere serili kısmı bir halı işlevi de görüyor ve üzerinde pek de belirgin olmayan minik bir yavru kedi oturuyor. Ve elbette hayat da pek çok kez olduğu gibi ilginç bir trene benziyor.

22 Ağustos 2016

Aşk İçin

aşk için söylediğim her şeyi bir daha söylerim
sakin mutsuz ya da yırtıcı
herkesin ağzındaki o sonsuz acı
belki de bundandır

nasıl ayrı yaşarım inandığım şeylerden
onları elbette bir daha bir daha söylerim
usul usul ve usla birlikte akıcı
kandır

aşk isterim, aşk olsun isterim
yaşamanın sonu ölümün başlangıcı
kıyılarda yürürüm, sindiririm kıyıları

of güçlü macun içine kat beni
kanım koyulaştırsın kırmızıyı
anadoluda bir yerden bir yere giden biri
belki bir kirazı hatırlar
bir denizi kesinlikle hatırlamaz
belki hepsini birden hatırlar da bilemez
ne zamandır

akşolsun ne zaman
aşkolsun tiyatro geceleri
aşkolsun "bravo" sesleri
aşkolsun anadolu otobüsleri
aşkolsun bildiğim ışık
biz birden türeriz istanbulda ve heryerde
görünmez bir mutsuzluğu söyleriz
bilge kayalarla
çarpılan ebonitler
oluşturur tersliğimizi
ey canım, güzel yüzlüm
suyunda denizleri bulduğum
bilmediğim yerlerimdeki sancı
bana bir şey söyle güleyim
bir şey daha söyle
inandır

bir şey daha söyle istersen
beyaz olabilir
suya falan benzeyebilir
bir adaya benzeyebilir.

Turgut Uyar

18 Ağustos 2016

İnsan hakkında ansiklopedik bilgi

İnsan, dışgüdüleri son derece gelişmiş bir canlı türüdür. İnsanlar değişik renklerde olabilirler; beyaz, siyah, sarımsı, kızarık vs. Diğer hayvanlarla birçok ortak özellikleri olduğu gibi, birçok noktada da onlardan ayrılırlar. Karada yaşarlar. Zaten en çok kara hayvanlarına benzerler. Ancak deniz hayvanlarının birtakım özelliklerini çok iyi taklit ettikleri de olur. İyi yüzebilirler örneğin. Yine de sayılarıyla karşılaştırıldığında bu özellikte olanlar çok azdır. 

Hayvanlar âleminde kendilerini apayrı bir yere koyan bir özellikleri vardır insanların; doğar doğmaz yürüyemezler. Halbuki neredeyse tüm hayvanlar doğduktan sonra ayağa kalkıp etraflarında birkaç adım atabilecek yetiye sahiptirler. İnsan yavruları ise doğduktan uzun denebilecek bir süre sonra yürüyebilirler. Diğer hayvanlar gibi insanlar da dört ayaklıdır. Gelgelelim, yaşamlarının başlarında bir süre her dördünü de kullanmalarına karşın bu durum uzun sürmez. Türün tüm yetişkinleri gibi onlar da dik bir duruma gelirler, yani yürümek için yalnızca arka ayaklarını kullanırlar. Bununla birlikte ön ayakları mükemmele yakın bir gelişme göstermiş olup tüm canlılar içinde en ileri düzeye ulaşmıştır. Bugün hiçbir hayvan ön ayaklarını bir insan kadar iyi kullanamamaktadır. 

İnsanları öbür hayvanlardan ayıran önemli bir özellikleri de dışgüdülerinin gelişmiş olmasıdır. Halbuki hemen hemen tüm hayvanların en belirgin özelliklerinden biri içgüdülerinin gelişmiş olmasıdır. Mesela bir kedi, koyun, at, ayı, zebra yavrusu doğduktan hemen sonra içgüdüsel olarak annesinin memesine yönelir emmek için. İnsanların bunu yaptığına dair bir kayda rastlanmamıştır bugüne dek. Anneleri onları alıp emzirmezse kendileri bu yönde hiçbir girişimde bulunmazlar. İnsan yavruları doğar doğmaz ağlamaya başlarlar. Ağlamayanlarına tarih boyunca milyonda bir oranında rastlanmıştır. Bu da yine onları diğer hayvanlardan ayıran bir özelliktir. İçgüdüleri çok az gelişmiştir, ancak dışgüdüleri, yukarıda da değinildiği üzere çok gelişmiştir. Sürekli birbirlerini güderler. Özellikle de biyolojik taksonomide politikacı (Homo politicus) olarak adlandırılanlar türün öteki üyelerini gütmekte gayet başarılıdırlar. Ancak güdenler yalnızca politikuslar değildir, diğer pek çokları da türdeşlerini güdebilmektedir. 

17 Ağustos 2016

Görüntüler

Başlangıçta söz vardı, denir fakat bence başlangıçta her zaman bir görüntü vardır. Ben bir sohbete hep bir görüntüyle başlamışımdır. Fotoğraf söz konusu oldu mu en sevdiğim şey bir anın görüntüyle yazılabiliyor olmasıdır, çünkü asla geri gelmeyecektir o an. Fotoğrafı çekersin, aradan bir an geçer ve her şey değişmiştir.

Abbas Kiarostami

16 Ağustos 2016

Sahi/Sahte

Bizim yaşadığımız zamanlarda hemen her şey sahte bir kimlik edinmişti. Kıyıda köşede kalıp da henüz edinmemiş olanlarsa sahte kimliğini bir an önce edinmek için gece gündüz demeden çırpınıp duruyordu. Sahte bir kimlik dış görünüşte gerçeğini aratmazdı. Ama yalnızca görünüşte. Sahtelik özdeydi. Her şey özünü yitirmişti. Sözgelimi, domates gene kırmızıydı, büyüdüğü ya da küçüldüğü de söylenemezdi. Okul çocukları hâlâ domates resmi çizebiliyordu, Gelgelelim ortada hakiki bir domates yoktu. Bu duruma itiraz edecek olanlara sahteliği kimlik edinmişlerin oracıkta verecekleri hazır bir yanıtları her daim bulunurdu. “Madem öyle, evvela hakiki bir domatesin ne olduğunu konuşalım,” deyip kestirip atıyorlardı. Felsefeye sığınıyorlardı bildiğin. Doğrusu bizim de kafamız karışmıyor değildi. Ya gerçeği söyleyen onlarsa, diye ürkek ürkek düşünüyorduk. Düşünürken gözünü yumanlarımız bile oluyordu. Olur da muhataplarımızdan biri düşündüğümüzü gözlerimizden okuyabilirdi. Son tahlilde, bazılarımız olup biteni sahte-hakikat çerçevesinde ele alıyorken bazılarımızsa değişim, dönüşüm diyerek meseleyi bağlamaya çalışıyorduk. İşin kötüsü, hangi tarafın haklı olduğunu tayin edecek bir hakem de yoktu ortada. Varsa da kendisinden haberimiz yoktu.
_
Via

14 Ağustos 2016

Padres nuestros

Çocuklar babalarının pencerelerine girmiş, oradan bakıyorlardı hayata. Babaların o an nerede olduğu meçhuldü. Fakat yerlerini bilmeye kimsenin ihtiyacı da yoktu doğrusu. Sorsan, her bir çocuk babasının o an nerede olduğunu da ne yaptığını da tahmin ederdi. Mühim değildi gerisi. Hayatta öyle anlar vardır ki hiçbir şey bir çocuğun babasının penceresine kurulup bakmayı dilediği her şeye oradan bakması kadar mühim değildir. 
***
Bu hayatta herkes çok fazla baba tanır. Ve sanırım herkes tanıdığı bütün babaları kendi babasıyla karşılaştırır. Fakat karşılaştırmalar pek çoklarının sandığının aksine sağlıklı yöntemler değildir. Bir kimse mesela halasını bir başkasının halasıyla karşılaştırdı mı elde edeceği neticenin pek de farklı olacağı beklenmemelidir. Gelgelelim baba öyle midir? Bir baba nasıl başka bir babayla karşılaştırılabilir? Demek istediğim esasen şu: Söz babadan açıldı mı üç yol vardır insanın önünde. Bir, bazı babalar vardır. İki, bazılarıysa yoktur. Bunların her ikisi de gayet olağan yollardır. Olağandışı olan üçüncü yoldur: Bazı babalar varken yoktur.

12 Ağustos 2016

Atakan'ın adları

Atakan'ın birçok adı var. Mesela bunlardan biri Tarkan. Bir diğeri Atilla. Bu ikisini kullananlar sanırım Atakan adını pek duymayan, bundan ötürü de hatırda tutamayanlar. Örneğin Yunusçay'ın babası Atilla diye hitap ediyor. Ben de lisede Atakan'a Atacanoğlu adını takıp öyle hitap etmeye başlamıştım. Telefonumda Atakan'ın adı bugün hâlâ Atacanoğlu diye kayıtlıdır. Yıllardır böyle. Dün bizzat annesinden öğrendim ki meğer evde de Atacan diyorlarmış. Üç-dört gün önce de gene annesi söyledi, bir adı da Aydemir'miş Atakan'ın. Kendisinin dediğine göre abisi böyle hitap ediyormuş. Dün ben bu son öğrendiğim adı hatırlamaya çalışırken aklıma Aydemir yerine Aydoğan geldi. Böylece Atakan'ın bir adı da Aydoğan oldu. Bütün bu adlarının yanında Atakan'ın belki de en çok kullanılan adı Ato. Yarın Atakan'ın düğünü var. Çeyiz odası mı diyorlar ne diyorlar ona, geçen gün o odaya gittik, adını ve ne işe yaradığını pek de bilmediğim birçok örgü işi vardı, yan yana duran iki tanesinin üzerinde Neşe ve Ato yazılıydı. Dedim, bunu yapan Atakan yazma zahmetine katlanmadan Ato yazmıştır kısaca. Sonra da Atakan'a takıldım: "Bereket versin, At diye yazmamışlar." Atakan'ın gayet kendi aramızda kullandığımız müstehcen sayılabilecek bir-iki adı daha var da onları da burada söylemeyeyim artık. Az kalsın unutuyordum, Yunusçay'ın kızları da k'leri t diye söyledikleri için Atakan'a Atatan Amca diyorlar. Çok gülüyoruz.

3 Ağustos 2016

Radyoaktif ev

Evlerindeki radyo hep aktifti. Herhalde bir tek geceleri kapanırdı. Kimse de bunu yadırgamazdı, zira televizyon çıkmıştı çıkmasına ama henüz yaygınlaşmış değildi, bir-iki evde ya var ya yoktu. Hep pencerede dururdu radyo. Böylece yalnızca ev halkı değil, konu komşu da akşamlara kadar dinlerdi onu. Bazan çeşmenin başına su almaya gelmiş kadınların kendilerini radyoda çalan bir türküye kaptırdıklarını, bazan da gençlerin yakınlarda bir bahçede toplanıp bir Beşiktaş maçına dikkatlice kulak kesildiklerini görürdünüz. İşin en güzel yanı, her şeyin olağan karşılanıyor oluşuydu. Olağanüstü, olağandışı dedikleri şeyler buranın yakınına bile uğramamıştı.

28 Temmuz 2016

Şafağın Değirmeninde Öğüttüğüm Şeyler

Beş bin yıldır düşünülüp söylenenleri bir kenara bıraktım. Bugüne değin tek bir şeyin düşünülmemiş, tek bir şeyin söylenmemiş olduğunu kabul ettim. İlk ben düşüneceğim, ilk ben söyleyeceğim kabul ettim. Ve başladım düşünmeye: Neydi bu zaman dedikleri? Mahiyeti neydi? Özü, tözü neydi? Hakikaten, geçiyor muydu zaman, yoksa bir yanılgıdan mı ibaretti? 

Düşüne durdum. Düşünüyorken bir ara gözüm kolumdaki saate ilişti. Acaba bu saat benim kolumda olduğu için mi zaman geçiyordu? Neden olmasındı. Saati koluma takmakla zamanın geçiyor oluşunu peşinen kabul etmiş olmuyor muydum? Hal böyleyken zamanın geçip geçmediğinin üzerine düşünmemin bir anlamı var mıydı? Değil mi ya, peşinen kabul ettiğin şey senin için var anlamına gelir. O halde ne yapmalıydı? Evet, derhal saati kolumdan çıkarıp masanın bir köşesine bıraktım.

Kalkıp dışarı çıktım. Düşünmeye, bir şey bulmaya orada devam edecektim. Vakit öğleye doğruydu. Yürüdüm. Otobüse bindim. Çarşıya gittim. Dolandım durdum. Oturdum, kahve içtim. Yemek yedim. Sokakları boyladım. Parka gidip çimenlere uzandım. Başımı kaldırıp çocuklara, güvercinlere baktım. Sıkıldım. Kalkıp gene dolaştım. Yapacak bir şey yok, dedim kendime. Eve mi gitsem, diye düşündüm. Ama vakit henüz erkendi, eve gidip de ne edecektim. Derken farkına vardım. Zaman geçmiyordu! Sahiden de geçmiyordu. Demek ki aklıma gelen, gelip de yaptığım şey doğruymuş. Saati kolumdan çıkarmakla zaman duruyormuş. Gerçekten duruyormuş. Bak işte, bir dünya şey yapmıştım, sırf otobüsle çarşıya varmak bile kırk dakikamı almıştı, neredeyse bir saati parkta geçirmiştim. Bugün yaptıklarımı önceki günlerde yapsam şimdiye çoktan akşam olmuştu. Gelgelelim bugün vakit filan geçmemişti, hâlâ öğleye doğruydu. Evden çıktığımda da zaten böyleydi.

Demek ki bulmuştum. İnsan zamanı, zamanın geçişini kabul etmiyorsa zaman da canıma minnet diyormuş. O halde hayatımı oracıkta değiştirmeliydim. Hayat anlayışımı, dünya görüşümü, pılımı pırtımı, zilimi zırtımı, ne varsa değiştirmeliydim. Neden mi? E çünkü ben de o ana kadar bütün insanlar gibi hayatımı zamana göre planlayıp programlamıştım. Şimdi artık zaman olmadığına göre bütün bu planlar da kendiliğinden geçersizleşiyordu. 

Eve gitmeye karar verdim hemen. Sakin kafayla düşünmeliydim. Heyecanlanmıştım çünkü. Düşünsene, zaman yok, yaşlanmak yok, geç kaldım yok, erteleme sıkıntısı yok, yok oğlu yok. 

Eve geldim. Nasıl geldiğimi kendim de anlamadım. Dedim ya, heyecanlıydım. İçeri girdim. Bir bardak su içtim. Dışarıda hava esiyordu, geçip pencereyi açtım. Kanepeye oturdum. Başımı sola çevirince masanın üzerine bırakmış olduğum saatimi gördüm. Ve işte o anda başım dönüyor, gözlerim kararıyor gibi bir hisse kapıldım. Sonra sarsıldığımı sandım. Halbuki kanepede oturuyordum. Ne oluyor, diye sormaya kalmadan pencereden demin gelen apaydınlık ışığın epeyce azaldığını fark ettim. De ki biri perdeyi çekmişti. Elimi uzatıp saate baktım. Akşamın yedisini bilmem kaç geçiyordu. Üzerimdeki şaşkınlığı atmaya çalıştım bir süre. Atınca da anladım olup biteni. Sabah evden çıkmadan kolumdan çıkarıp masaya bıraktığım saatimi görür görmez büyü bozulmuş, her şey eski haline dönmüştü. Zaman da, kaldığı yerden bile değil, bana ödünç verdiği o birkaç saati de geri alarak geçmeye devam ediyordu.

Günler geçer ve çalışır şafağın değirmeni
Kim bilebilir ki kimi neyi eskittiğimi
—Turgut Uyar

26 Temmuz 2016

Bir Kaz Aldım Ben Karıdan

Bir kaz aldım ben karıdan
Boynu da uzun borudan
Kırk abdal kanın kurutan 
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.

Sekizimiz odun çeker
Dokuzumuz ateş yakar
Kaz kaldırmış başın bakar
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.

Kaza verdik birçok akça
Eti kemiğinden pekçe
Ne kazan kaldı ne kepçe
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.

Kaz değilmiş be bu azmış
Kırk yıl Kaf Dağı’nı gezmiş
Kanadın kuyruğun düzmüş
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.

Kazı koyduk bir ocağa
Uçtu gitti bir bucağa
Bu ne haldir Hacı Ağa
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.

Kazımın kanadı selki
Dişi koyun emmiş tilki
Nuh Nebi’den kalmış belki
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.

Kazımın kanadı sarı
Kemiği etinden iri
Sağlık ile satma karı
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.

Kazımın kanadı ala
Var yürü git güle güle
Başımıza kalma belâ
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.

Suyuna biz saldık bulgur
Bulgur Allah deyü kalkur
Be yarenler bu ne haldır
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.

Kaygusuz Abdal n'idelim
Ahd ile vefa güdelim
Kaldırıp postu gidelim
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.
        
Kaygusuz Abdal

20 Temmuz 2016

Yüz seksen derece

İçinde yaşadığımız kültürün yaşam anlayışından mı, eğitim sisteminin yetersizliğinden mi, yoksa başka bir şeyden mi kaynaklanıyor, emin değilim, insanlığın hep ilerlediği, medeniyetin de kültürün de hep geliştiği yanılgısı içindeyizdir çoğu zaman. Hatta hemen her zaman. Son beş gündür içinde bulunduğumuz toplumsal delilik haline benzer durumlar bu düşüncenin gerçekten de bir yanılgı olduğunu hatırlatır bize. İnsanlığın birtakım gelişmeler kaydettiği doğru olmasına doğru, fakat büyük bir geri gidişin olduğu da su götürmez. Evet, bütün çıplaklığıyla ortada duran gerçek bu, insanlık her zaman ilerlemez, bazen de geriler. İşin bizim açımızdan olabildiğince acı tarafıysa şu ki Orta Doğu dedikleri coğrafyada nice zamandır gerileme, ilerlemenin önünde gidiyor. Çok önünde. Öbür Orta Doğu ülkeleriyle karşılaştırdıkta bizim daha iyi bir konumda bulunduğumuz her ne kadar hep söylenegelmişse de son tahlilde bir Orta Doğu ülkesiyiz. Doğru, bazıları öteden beri ısrarla kabul etmek istemese de aynı zamanda bir Avrupa ülkesiyiz, fakat bir Hollanda olmaktan epey bir uzak olduğumuz da gerçek.
***
Beş yılı aşkın bir süredir kapımızın önünde yanıp duran, bir türlü sönmeye yüz tutmayan Suriye ateşi bize ne anlatıyor acaba? Pek çoklarına hiçbir şey anlatmadığını düşünüyorum.
***
Nasıl bir bozuk ruh hali içinde yaşayan bir ülke olduğumuzun hakikaten farkında değiliz. İnsan olan için nasıl da acı bir durum!

Bir yanda kırk yıldır "Darbelere karşıyız," "Darbeciler yargılansın," diyenler, öbür yanda son beş gündür darbelere ve darbecilere ölüm naraları düzen, bırakın yargılanmalarını, idam edilmelerini isteyen, darbe zihniyetine kesinlikle karşı duran demokrasi tutkunları... Birbirlerinin yüz seksen derece karşısında olan insanlar değil miydi bunlar? Şimdi ne oldu da bir fikirde buluştular?

Yahu, henüz daha geçen yıl darbeci general Kenan Evren'in cenazesi için devlet töreni yapılan ülke burası değil miydi? Yoksa ben mi yanlış hatırlıyorum, Arjantin miydi? 

Ya bugün sabahlara değin en büyük kentlerinin meydanlarında demokrasi nöbeti tutulan ülke hangisi?

Peki, Kenan Evren'in hazırladığı darbe anayasasına yüzde 91,37 ile kabul oyu veren ülke hangisiydi? Hafızam beni yanıltmıyorsa Hindistan'dı, dimi? 

Bertolt Brecht yaşıyor olsaydı da şu ülkemiz için de bir şiir yazsaydı.

13 Temmuz 2016

Haysiyet

Batan geminin mallarını kapmak için yarışanlar, itişip kakışanlar ne geminin niçin, nasıl, nerede battığını, ne içindeki insanların akıbetini, ne de sinek gibi üzerine üşüşmeye çalıştıkları bu malların kimlere ait olduğunu merak ediyorlar. Bu acınası hallerine bakınca batan geminin malları arasında biraz haysiyet de bulmalarını diliyor insan.

9 Temmuz 2016

Köpek

Güven Park'ta oturmuş müzik dinliyordum. Demin ötede, heykellerin orada eğleşip duran üç köpek gelip yanımdan geçti. Az sonra biri dönüp geldi, “Yanınızda oturabilir miyim?” diye sordu. “Elbette,” dedim. Şaşırdım, “Siz konuşmayı nereden öğrendiniz Sayın Köpek?” diye sordum hemen. “Ben burada doğdum ve burada yaşıyorum, bütün yaşamım bu kalabalığın içinde geçti,” diyerek Kızılay Meydanı'nın o bilindik kalabalığını burnuyla işaret ettikten sonra sürdürdü: “her gün bunca insanla bir arada yaşarken insan dilini öğrenmek de zor olmadı haliyle.” 

Konuşan hayvan görmüşlüğüm vardı elbette fakat konuşan bir köpek görmek beni epey bir şaşırtmıştı doğrusu. Esasında beni şaşırtan konuşması değil, oturaklı, eli ayağı düzgün bir hale tavra sahip olmasıydı. Arkadaşları gelip onu çağırıncaya dek bir saat kadar konuştuk. Köpekler âlemiyle ilgili merak ettiğim konuları, o an aklıma gelenleri hep sordum, o da sağ olsun tamamına yanıt vermeye çalıştı. Onun da bana sordukları oldu tabii. Pek meraklı bir köpekti doğrusu. 

Konuşup ettiklerimizi şimdi uzun uzadıya anlatamayacağım, bir gün yazarım, fakat şimdilik şunu söyleyeyim. Konuşmamızın sonlarına doğru, “Aşağılık insanların neden 'köpek' diye nitelendirildiğini anlayamıyorum, ayrıca buna alınıyorum da,” dedi. Buna ne cevap vereceğimi bilemedim. “Haklısınız,” diyebildim sadece. Ne diyebilirdim ki? Böylesine iyi, efendi, ağırbaşlı bir köpeğin bu sorusuna nasıl bir cevap verilebilirdi ki? Bir kez daha “Haklısınız,” dedikten sonra yalnız (!) olmadığını göstermek için, “Yalnızca siz köpeklere mi?.. İnsanlar eşeğin, ayının, öküzün ve daha birçok hayvanın adına da böyle hakaret ediyorlar,” diye sürdürdüm. Beklediğim gibi pek de tatmin olmadı bu dediklerimden. Gülümseyerek başını salladı sadece. Konuşmamızın sonunda, “Sizinle tekrar sohbet etmek isterim,” dedi. “Tabii ki,” dedim ben de, “sık sık buralara gelirim. Siz de zaten hep buradaymışsınız.” Ön ayağını uzattı, tokalaştık. O arkadaşlarının yanına gitti, bense kalkıp metroya doğru yürüdüm. 

Trende okumak için kitabımı çıkardım ama ne çare, okuyamadım. Köpeğin söylediklerini düşünüp durdum. Hakikaten, seve seve en aşağı düzeylere inen, alçalmayı kendine yaşam biçimi belleyen insan sayısının köpek sayısını kat be kat geçtiği bir çağda bile köpek sözcüğünün bir hakaret sıfatı olarak kullanılması hiç de hakkaniyetli durmuyordu.

29 Haziran 2016

Grandpa passed away

My grandfather has died today. He was 103. Born more than a century ago. Once he told that he saw three ages. I thought: what could those ages be? One, the Ottoman era, two, the Republican period, but what could be the third one? He went on: “One, the time of kindling glass, two, the time of oil lamp, and three, the time of electricity.” He lived a good life, I think.
Sayfa başına git