24 Temmuz 2019

Üstünde yaşayan insan yoksa toprak da yok demektir

Ellerimdeki halk elimden çıktı. Bomboş toprakların tek ve gerçek efendisi olmanın tadı yok. Üstünde yaşayan insan yoksa toprak da yok demektir. Bastığımız zemin topraktan değil insandan ibarettir. Burada bulunmak giderek imkânsız hale geliyor ben için. Kararlıyım; hükmüme girmeye rıza gösterecek yeni bir halk almalıyım; insan bulmalıyım.
İnsanlarım neden bu mükemmel ülkede, muhteşem ben efendinin hükmünde yaşamayı reddetti? Bu muhteşem taht ülke toprakları hayvan beslemeye müsait, bitkileri bol ve gür, suları serin ve akışkan, havası diri ve taze, tilkisi sinsi ve dik, efendisi haşin ve adil! 
Hüseyin Kıran, Dağ Yolunda Karanlık Birikiyor.

26 Haziran 2019

Adam zaten ölü

Müziğin sesi o kadar yüksekti ki Kneller’i zor duyuyordum. Lihi’yle bana gülüyordu biraz. Kendisinden bile daha saf insanlarla ilk kez karşılaştığını söyledi. Ben ve mucizelerim, Lihi ve düşleri. “İntihar edeceğinize Kaliforniya’ya gitseydiniz,” diye bağırdı. Freddie’nin başını okşadığını gördüm, barışmışlardı. Joshua uzun cübbesiyle sahneye çıktı, peşinden de Desiree. Elinde Tevrat’ta İbrahim’in İsmail’i kurban etmeye hazırlandığı çocuk masalındaki hançere benzer bir hançer taşıyordu. Hançeri Joshua’ya verdi ve müzik birden kesildi. “Bu da ne demek oluyor?” diye homurdandı yanımda duran Kneller. “Adam zaten ölü. Nedir derdi, iki kere ölmek mi?” Yakınımızda duranlar dönüp ona çenesini kapatmasını söylediler. Kneller’in umurunda bile değildi, ama ben yerin dibine geçtim. Sonra Joshua’nın son anda kıvıracağını söyledi, çünkü bir kez intihar edip acısını tatmış biri intihar etmeyi ikinci kez deneyemezdi. Kneller’in sözünü bitirmesiyle Joshua’nın bıçağı kalbinin ortasına saplaması bir oldu.
Etgar Keret, Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü.

25 Mayıs 2019

Lavinia

Sana gitme demeyeceğim.
Üşüyorsun ceketimi al.
Günün en güzel saatleri bunlar.
Yanımda kal.
Sana gitme demeyeceğim.
Gene de sen bilirsin.
Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim,
İncinirsin.
Sana gitme demeyeceğim,
Ama gitme, Lavinia.
Adını gizleyeceğim
Sen de bilme, Lavinia.

Özdemir Asaf

2 Nisan 2019

Çarık

İlhan Berk'in Çarık şiirini ilk okuyuşum on beş yıl kadar önceydi.
Hocalardan biri okumuş, çok beğenmiş, bizimle de paylaşmıştı. 
Okuyunca ben de çok sevmiştim. Hâlen de severim.
Bir çarığın gözünden ve dilinden bir toplumun tarihini anlatır.


Çarık

Bir sabah vaktiydi dünyada
Dünyada tıs yoktu
Yollar daha uyanmamıştı
Bazı evlerin ışıkları yanıyordu
Bazı evler karanlıktı

Ankara’yı ilk
Bir sabaha karşı gördüm
Baktım uzun uzun çarşılardı
Çarşılardı dolup dolup boşalan 
Ne el erer
Ne göz değerdi
Kadınlar geçiyordu
Çocuklar geçiyordu
Bir çocuk durmuş
Bir elma koçanını kemiriyordu
Önümüze ilk çıkan adama
Tutup güldük
         Alman mı
         Dedik
         Kaça
         Dedi
         Beş
         Dedik

Adam bir bize bir yağa baktı
         Daha
         Daha ne diyeyim ki
Bakır kap dile geldi
         Halis inek yağı
Yağın ruhu
Yedi göbek soyunu sıraladı
Yağın kendisi
Bir utandı bir utandı
Sonra hep birden
         Vallâ
         Dedik
         Billâ
         Dedik
         Nafile
Tutup ikinci adama yanaştık
Aynı dilleri döktük
Aynı dereden
Aynı suyu getirdik
Gelmez ya
İşte

Birinci macera İsa Çavuş
İsa Çavuş’un ayağında
Ne dar
Ne boldum
Ben ancak onuncunun ayağında
Kopçayı koyverdim
Bir ayağı vardı herifin
Açılır açılırdım da
Yine sığmazdı
Şimdi hatırlıyorum da
Ev sıcaktı
Sofrada tarhana vardı
Başında yedi kişi vardı
Yedisinin de yüreği
Pırıl pırıldı
Pencereden dışarıya baktım
Otuz hane bir köydü
Karıncalı dedikleri
Yol geçiyordu
Yolun üstünden adamlar geçiyordu
Baktım lambaları isli isliydi
Çocukların gözleri isli isliydi
Sonra akşam oldu
Yattık
Geceyi dinledim
Korkunç bir yalnızlıktı
İlk duvarlar dile geldi
         Hoş geldin
         Hoş bulduk
Sonra dünya kararıverdi
Ben baktım

Sabahtı
Köy odasındaydım
Baktım on kişiydi
Onu da düşünüyordu
Üstleri çıplaktı
Ayakları çıplaktı
Gece düğündeydim
Dünya hiç de sandığım kadar karanlık değildi
Türküsü vardı bir kere
Kilimi vardı
Rakısı vardı
Narası vardı
Üç gün hep İsa Çavuş’un ayağında gittim geldim
Bir akşamdı
Daha gazımızı yakmamıştık
Daha birimiz yatmamıştı
Baktım biri çıkageldi
         Yarın dedi
         Şehre varacam
         Ölmez sağ olursak 
         Öbür gün burdayım
Sonra gözleri bana kaydı
Bakıştık

Dünya sandığım kadar aydınlık değildi
Sabahtı, adam 
         Kapa gözlerini dedi
         Kapadım
         Aç gözünü
         Açtım
         Ne görüyorsun
         Koca bir bedesten, bedestende insanlar
         Tamam
Herifin önüne tutup serdiğimiz
Bir Kürt-kilimiydi
Maviler gökyüzünde
Sarılar buğdaya çalıyordu
Önümüzden adamlar geçiyordu
Önümüzden adamlar geçerken
Dünya hiç fena değildi
Hem üzülecek ne vardı
Biri çıkar İsa Çavuş’un
Pabucunu isteyebilirdi
Çarığını isteyebilirdi
Olur muydu bu
Olurdu
Sonra tutar ceketini isteyebilirdi
Olur muydu
Olurdu ya
Hem niye gelmiştik dünyaya
Sevmeye değil mi
Bunda dünyayı kötüleyecek ne vardı
Ben de öyle dedim

Efendim
Yedincinin ayağında
Gidip durduğumuz şehir
Niğde idi
Al bizimkini
Vur ona
Bu defakinin elinde yumurta vardı
Bizimki bakkala
         Alan mı
Yumurtalar
         Tazeyiz
Bütün Karıncalı’nın tavukları
         Gık gık gıdak dedi
Herifin eli sıcaktı
Yumurtacık dünyayı sevdi
Bizimkinin elinden
Tutup herifin eline kaydı
Sonra gidip öbür yumurtaların yanına durdu
Baktık rahattı
Çıktık

Sonuncu macera
Bir oğul bir kız bir ana
Sonra iki cılız eşek
Ben oğulun ayağındayım
Ana önde kız arkada
Oğul iki eşeğin arasında
Kirli bir çaputun üstünde
Yol uzun gök uzun
Arkadaki eşek yoruldukça
Oğulun ayaklarını yalıyordu
Yani beni yalıyordu yoruldukça
Dağlardan gittik
Derelerden gittik
Gündüz gittik gece gittik
Önce kızın ayağı kanadı
Bir bana bir kanayan ayağına baktı
Sonra dönüp dönüp ayağına baktı
Kız çıkarıp ağasının ayağından
Beni ayağına taktı
Bir gece bir gündüz de
Böyle gittik
Bir sabaha karşı ana baktı ayaklarına
Tabanları kan içindeydi
Ben baktım ananın ayağındayım

Bir gece bir gündüz
Bu defa da böyle gittik
Bir koca kapının önünde durduk
Ben tekrar oğulun ayağındaydım
Hava soğumuştu
Dünyada üçüncü defadır ki
Horozlar ötüyordu
Belli sabah oluyordu
Uzakta Alidağ
Uzakta Nezirağa sırtları
Uyanıyordu
Daha elimiz kapıya uzanmamıştı ki
Daha kapılar açılmamıştı ki
Oğul ruhunu teslim etti
Kurtulduk

Ama yolar bitmemişti
Yollar yine o yollardı
Bu defaki yollar
Yokuş yukarıydı
Ondan sonradır ki
Yerim ilk defa raflardan
Ev halkının ayağıydı
Çoluk giydi artık
Çocuk giydi
Ama daha üç defa Ankara’ya gittim
Ama çoluğun ayağında gittim
Ama çocuğun ayağında gittim
Senin anlayacağın
Bütün Karıncalı’nın ayağında gittim
Akşamlar oldu sonra
Sabahlar oldu dünyada
Dünyaya bir karanlık havalar geldi
Bir karanlık havalar gitti
Ama yine de kardeşler ben
Ben bu dünya kötüdür diyemem

İlhan Berk

25 Mart 2019

Duvarsız Bir Merdiven

Rüyasında Grigorya ölmek üzere olan yaşlı bir adamın sihirli merdiveni pazara getirip bedavaya satışa çıkardığını görmüş. Sihirli merdivenin ününü duymayan yokmuş. Bu merdiven efsunluymuş, bineni göklerdeki altın elma veren ağaca eriştiriyormuş. Gören duyan kim varsa merdiveni kapmak için sıraya girmiş haliyle. Herkes ölesiye bir merak içindeymiş. Öyle ya, bedavaya verilen merdivenin kime, nasıl, ne şartlarda verileceğini tekmili merak ediyormuş. Nihayet adam konuşmaya başlamış ve bir şart koşmuş. Meydandaki çeşmeden bir tas suyu doldurup hiç dökmeden kendisine getirecek ilk kişiye sihirli merdiveni vereceğini söylemiş. Gençten biri bunu duyar duymaz derhal koşup tasını doldurmuş ve hiç dökmeden getirip ona sunmuş. Adam da tası aldığı gibi tamamını içmiş. Merdiveni de sözünde durup gence vermiş. Vermiş vermesine de bu merdivenle göğe erişebilmesi için onu dayayacağı doğru duvarı bulması gerektiğini tembih etmiş ve ölmüş.
***
Grigorya uyandığında sihirli merdiveni alan gencin tam yetmiş yedi yıldır duvarı aradığını söylüyordu. Sonunu da olabildiğince merak ediyordu.

22 Mart 2019

Bilmiyorum

Mesele tam olarak şu: Ne ettiğimi bilmiyorum.

Bir ağaç nasıl rüzgâra karşı koyamaz, onun şiddetince o yana bu yana sallanır durur, ben de hayata karşı sallanıp duruyorum öylece. Biliyorum, hep söylediğin gibi gene keyfimin yerinde, havamın da hoş olduğunu, hayatımı yaşadığımı, mutlu olduğumu söyleyeceksin. Dışarıdan bir gözle hiç de öyle savrulup duruyor gibi görünmediğimi iddia edeceksin. Bak, ağaç gibi diyorum, anlıyor musun? Sen rüzgârda sallanan bir ağaca bakınca ne görüyorsun? Doğanın muhteşem bir görüntüsünü, değil mi? Bir mucizesini. Hiçbir insan yapımı aletin çıkaramayacağı mükemmellikte bir uğultuyu. Bir ahengi. Halbuki (evet, bir ağacın ağaç olmaktan yana şikâyet edeceği düşünülmez fakat) bütün bir ömrünü tekdüze bir biçimde yaşayıp tüketmek ne demektir! Bu.

11 Mart 2019

Bize daldılar

Komşu firmanın işçileri kavgaya karışmış, çağırıp ifadelerini almışlar. Aşağıda gördüğünüz ifadedeki akıcılık ne kadar hoşuma gitti anlatamam. Metnin ilk satırında iki virgül, bitiminde de bir nokta var, başkaca da noktalama işareti yok, rahat okunsun diye noktalamasını ben yaptım. 

İnşaat işçilerinin eğitim düzeyi malumunuz. Buna rağmen iyi bir dille yazmış. Facebook listemde ne dediği anlaşılmayan "sürüyle" üniversite mezunu var, ülkece ünlü kişiler var, şairler var, imla kurallarından habersiz yazarlar var yahu, hepsi bir yana, yılların hukuk profesörü Burhan Kuzu'nun Twitter hesabı ortada, onlarla karşılaştırınca bu inşaat işçisinin imlası da, ifade biçimi de bence gayet iyi.

Sözlükçe
alimak: İnşaat asansörü. Yapım aşamasındaki bir binaya kurulan geçici asansör.
alimakçı: Asansör görevlisi. İnşaat asansörleri otomatik değildir, alimakçı denen bir görevli katlar arasında dolaşır, inecek-binecek varsa asansörü durdurup kapısını açar, indirip bindirir.
00 kotu (aslında 0.00 kotu): Bir yapının zemin seviyesi. Giriş katı.
baret: Kafayı çarpmalardan ve düşen nesnelerden korumak için takılan başlık.
***

İFADE TUTANAĞI 
SORULDU: .......... tarihinde .......... .......... .......... inşaatı içerisinde çalışmakta olduğunuz blokta kavgaya karıştığınız tespit edilmiştir. İşe giriş eğitimlerinde bu gibi durumlarda SIFIR TÖLERANS uygulanacağı tarafınıza tebliğ edilmesine rağmen bu kurala riayet etmediğiniz tespit edilmiştir. Konu hakkında bildiklerinizi anlatınız. 

CEVABEN: Ben B blok Alimak oparetoriyim, yani, Alimakçı. 00 kotuna geldiğimde ......... inşattan 2-3 kişi küfürler ediyor, hakaret ediyor. o sırada bizim Alimakçı arkadaş da geldi, ........... .........., onada küfür ve hakaret ettiler. Dedik sakin olun, sakinleştirmeye çalıştık, niye küfür ediyonuz, derdiniz ne? dedi niye bizi yukarı götürmuyorsun? dedik ki sakin olun arkadaşlar. Arkadaşın alimağı doluydu, bende, beton çekiyoruz yukarıya 2 alimak, 1 tane alimakta milleti getirip götürüyor, binlerce adam var, ancak oluyor. adamlar halla küfürler ediyor, durmuyorlar. tamam dedim, Arkadaş sizi götürsün. yok dediler, küfür ettiler, bize daldılar. Arkadaşın yüzüne baret fırlatılar ve kendimizi yerde çamurların içinde bulduk. nasıl olduysa yerden kalktım, bir baktım elerinde sopalarla, demirlerle doğru bize geldiler. bende kaçtım olay fazla büyümeden, arkadaşa kaç dedim, kaçtık. Adamlar hala bizi kovalıyor, küfürler ediyor, bende C blok tarafına kaçtık, 20 dakika gittim bekledim, ortam sakinleşene kadar. diyeceklerim bunlardır.

8 Mart 2019

21 Şubat 2019

1600

Beş yılı aşkın bir süre önce bloğumdaki 800. kaydı şöylece bırakmıştım. Bininciden de söz edeceğimi söylemiş ama zamanı gelince etmemiştim. Geçen ay fark ettim ki blogda bugüne dek yayımladığım kayıtların sayısı 1600 olmak üzere. O zaman bunu da şöyle not almak namına bloğa yazıvereyim de kilometre taşı oluversin, dedim. Bakarsın beş yıl sonra 2400 oluverir.

Zaman durmaz, dünya döner, köprülerin altından nice sular akar gider. Böyledir. Mühim olan, sular akıp giderken ne yaptığımızdır. Köprüde durup altından akan suları izleyerek yıllarımızı tüketebiliriz mesela. Ya da yollara düşüp başka başka köprülerden geçebiliriz. Hayat insanlara altın tepside sunmaz kendini, mücadele esastır. Mücadele dedin mi çokluk insanların aklına canla başla bir işe koyulmak gelse de hayattaki mücadelelerin ezici çoğunluğu sessiz sakin bir biçimde olur. Her sabah kalkıp şehrin gürültüsüne karışıp akşam yorgun argın eve dönmek, bu şekilde yıllarını harcayıp gitmek esaslı bir mücadele değil de nedir mesela?

Benim blog maceram olabildiğince sakin geçti, geçiyor. İnternette kendimce yazıp çizmeye başladığımda henüz daha ne Web 2.0 denen şey duyulmuştu ne de blog sözcüğü. Somut konuşursak, 2002'nin sonlarından beri öyle böyle internette çiziktiriyorum. Aya ayak basan ilk insan olan Amerikalı astronot Neil Armstrong, "Benim için küçük, insanlık için kocaman bir adım," demişti, benimki tam tersi, bir insanın kişisel tarihinde azımsanmayacak bir süre on beş-yirmi yıl. 

Blog yazma nedenim üzerine belki başka zaman uzunca bir şeyler yazarım. Şimdilik kısaca şunu söyleyeyim. Toplumumuz ne yazık ki ileri derecede riyakârlaşmış bulunuyor. Eskiden hırsız hırsızlığının, ahlaksız ahlaksızlığının farkındaydı hiç olmazsa, bugün artık ahlaksızlık ahlak halini almış durumda. İşte böylesi bir toplumda pek konuşmak istemiyorum kendi adıma. Sözün işe yaramayacağını düşünüyorum çünkü. Pek çok ortamda sessiz kalmayı yeğliyorum böylece. Kimi zaman da dinlemek daha iyi geliyor konuşmaktan. Hatta çoğu zaman. Gelgelelim konuşma ihtiyacı da başlı başına bir ihtiyaç, bir biçimde gidereceksin. Sözün kısası, sussan olmuyor, konuşsan olmuyorsa ne edeceksin? Blog yazıyorum işte. Hem zaten, söz uçar, yazı kalır, dememişler mi? Yazı söz gibi değil, uçup gitmiyor, kalıyor kaldığı yerde, dileyen okuyor, dilemeyen okumuyor. Benim blog yazmaktaki asıl gayem (sanırım) bu.

Uzatmayayım. Blog maceramın sonunu hiç düşünmedim. Şu vakte kadar yazarım, sonra bırakırım, şöyle yaparım, böyle ederim filan demedim. Doğrusu bunu bir macera olarak da hiç görmedim. Kâh yavaş kâh hızlı adımlarla sürdürdüm. Sürdürmeye de devam edeceğim. Hayat ilginç bir trene benzemeye devam ettikçe bloglamaya devam edeceğiz.

1 Şubat 2019

Azıyla yetinemediğimiz tek şey aşktır

...
(Bu tür davranışlarım belki de çok önceden bir başkasıyla, ilk sevgilimle başlamıştı. İlk menekşe demetimi onun için almıştım; tam ona uzatırken çiçekler elimden kayıvermiş, o da farkında olmadan [?] üzerine basıp ezmişti.) İnsan gençken bu gibi küçük olaylar çok can sıkıcı olabiliyor.
Kuşkusuz genç değilim artık – bu da her şeyi daha da can sıkıcı, söylemeye gerek yok belki, daha da gülünç yapıyor. Tek fark, sözlerime kulak verin, işin içine aşk girdiğinde hiçbir şey, hiç kimse hiçbir durum o denli gülünç olamaz. Azıyla yetinemediğimiz tek şey aşktır. Ve yeterince veremediğimiz de odur.
Henry Miller, Uykusuzluk (Insomnia), Notos Kitap.

16 Ocak 2019

Gülenlerle ağlayanlar

Bu dünya düşünenler için bir komedya, hissedenler için bir tragedyadır. Bundandır ki Demokritos gülmüş, Herakleitos ağlamıştır.
—Horace Walpole

14 Ocak 2019

Bu Yolculuğa Çıkan Bizler

Üç yıl boyunca
Hiç durmadan haberciyi bekledik
—Yorgo Seferis



Grigorya Çili köyümüzün en güzel kızıydı. Hiç kuşkusuz öyleydi.
***
Köye taşındıkları günü an be an hatırlıyorum. Zaten nasıl unutulabilir? Sabahın öğleye evrileceği bir saatte köyün hepi topu üç beş çocuğu; akranlarım, arkadaşlarım, hatta ablam ortalığı birden şenlik yerine çevirmişlerdi. Çocuklardan biri köye yeni bir ailenin taşındığını öğrenmiş, bunu da hemen öteki çocuklara ve ardı sıra bütün köye yetiştirmek için tabanları yağlamıştı. Haberi duyduğumda taş duvarlı evimizin oturmaya epey elverişli penceresine kurulmuş, taa uzaklardan görünen denizi izliyordum. Sıcak –ama her anlamda sıcak– bir bahar günüydü. Ağaçlar henüz adamakıllı yapraklanmadıklarından kışın hiç çıkıp oturamadığım pencereden şimdi denizi doyasıya izleyebiliyordum. Ne büyük bir zevkti bu bana. İşte Grigorya Çili'lerin evi böyle bir günde gelmişti köyümüze. Komşulardan birinin küçük ama küçüklüğüyle büsbütün orantısız bir merakı olan kızı Leyla gelenlerin kaç kişi olduklarını, neye benzediklerini hemencecik öğrenmişti. Gözüme ilişir ilişmez bağırarak yanıma çağırmıştım. Bu kız merakını etrafına da sıçratan türden biriydi. Büyük bir hevesle yanıma koşmaya başlamıştı, zira meraklı olduğu kadar görüp bildiklerini insanlara anlatmaya da can atardı. Gelip pencerenin dibinde durmuştu. Leyla bu ya, ilk söylediği şey, "Kızın adı Grigorya," olmuştu. Evet, gelen ailenin Grigorya adında bir kızları olduğu apaçıktı. Ardından sürdürmüştü Leyla: "Galiba senden iki yaş büyük."

Grigorya Çili köyümüze taşındığında ben on dört yaşındaydım. Denizi izlemeyi belki de en sevdiğim yaşımdı bu. Ama yakından hiç deniz görmemiş, suyunda ıslanmamıştım. Bir denize olan bunca sevgim, kim bilir, belki onu uzaktan görüyor oluşumdandı. Nitekim bir denizi uzaktan sevebiliyor olmak da başlı başına bir şenliktir.

Grigorya Çili'lerin evini taşıyan kamyonetin okulun önünde beklediğini söylemişti çocuklar. Merakıma artık dayanamayarak çıkıp okulun önüne yollanıyordum ki kamyonet görünmüş ve inanır mısınız, gelip evimizin az ötesindeki Boş Ev'in önünde durmuştu. Anlaşılmıştı ki yeni aile bu evde yaşayacaktı. Komşumuz olacaklardı. 

Grigorya Çili'nin babası köyümüze Ege Denizi'nden gelen bir öğretmendi. Böyle söylenirdi. Onların denizin içinden çıkıp geldiğini sanırdım. Denizden gelip Boş Ev'e yerleşen bir aile. Orası, annemin anlattığına göre, ben daha doğmadan boşalmış, sahipleri kapısına kilit vurup uzak bir memlekete göçmüş bir evdi. Duvarla çevrili küçük bahçesinin kapısı da kendi kapısı gibi hep kilitli bir boş ev. İşte şimdi nihayet Ege Denizi'nden gelen bir aile yerleşecek ve o artık boş ev olmaktan çıkacaktı. Belki biz çocuklar yazın artık duvarının üstünden atlayıp eriklerinden yiyemeyecektik fakat bu küçük, sessiz köyümüze yeni bir ailenin taşınmış olması, üstelik de bize kapı komşusu olması benim gözümde her şeye değmişti. Ben ancak onlar geldiklerinde Boş Ev'in anahtarının bizde olduğunu öğrenmiş, bundan, nasıl denir, büyük bir pişmanlık duymuştum. Madem bizdeydi, bugüne kadar neden içini bir kez olsun görmemiştim. Hemen babamı çağırmışlar, o da gelip eski bavulundaki bir sandukadan anahtarları çıkarmış, ilkin bahçenin, ardından da evin kapısını bizzat açmıştı. Köyün kadınlarıysa hep birlikte işe koyulmuş, akşama değin evi temizlemeye girişmişlerdi.

Devam edecek...

29 Aralık 2018

Grigorya Çili'nin Gözleri

Rüyamda Grigorya Çili elinde bir bardak suyla buğday tarlamızın içinde duruyor. Geç bir güz yaşanıyor. Sararmış başaklar soğuyan mevsime inat, başlarını havada tutuyorlar. Bir şey olacak, başakların tavrından, havanın kendisinden belli, bekliyorlar. Grigorya Çili yavaş adımlarla yürümeye başlıyor. Az sonra tarlanın ortalarına varınca önünde tüm heybetiyle mermerden bir heykel beliriyor. Merdivenli kaidesinin üstünde oturmuş, başı omzunun üzerinden sağa çevrik, doğuya bakıyor. Grigorya Çili yanına varıyor. Merdivenden yukarı çıkıp heykelle aynı hizaya geliyor. Durup biraz bekliyor, bakışlarını mermerin gözlerine dikiyor. Neden sonra elindeki suyu heykelin yüzüne boşaltıyor. Bunu böyle yapmasıyla tekmil başakların başları önlerine düşüyor. Ardı sıra bir ses işitiliyor, mermerden heykel yarılmaya başlıyor. Direniyor. Fakat Grigorya Çili bardağın dibinde bıraktığı suyu da üzerine döküyor. Ve hayli belirgin bir sesle çatlayan heykelin her bir parçası etrafa, başakların üzerine düşüyor. Ve bu denizsiz diyarda uzaktan bir martının upuzun çığlığı duyuluyor. Dehşetengiz bir edayla, kan ter içinde uyanıyorum.
***

Bütün bu güzellikler bizim olacak demiştin,
oysa ışığın yok artık, parıltımız karardı, ateşimiz söndü.
—Yannis Ritsos

19 Aralık 2018

Akıp giderken

Havalar. Şu yaşıma değin böyle rezil bir kış başlangıcı görmedim. Elbette çok daha sert, çok daha soğuk, daha kırıcı, kesici kışlar ve kış başlangıçları yaşadığım oldu. Bir buçuk, iki, hatta üç metrelere varan karlar gördüm. Bardaktan boşanırcasına derler, ben sürahiden boşanırcasına yağan yağmurlar da gördüm. Öyle tayfunlar, kasırgalar filan görmedim ama koca koca ağaçları iki metrelik kökünden söken fırtınalar da gördüm. Gelgelelim bu üçünü bir arada görmüşlüğüm hiç yoktu, o da bu yıla kısmetmiş. Keşke adamakıllı üşüseydim de bu karla karışık yağmuru yüzüme yüzüme çarpmasaydı bu fırtına, diye geçirdim içimden bugün. 

Sular. Burası bu kadar yağmurluyken memlekette kupkuru bir hava varmış. Yağış yokmuş. Köyde azıcık kar var, sosyal medyadan takip ediyorum, şehir merkezindeyse ne kar var ne yağmur.

Beklenti çıtası. Nuri Bilge'nin Ahlat Ağacı'nı nihayet izledim bugün. Daha önce Zeki Demirkubuz için de söylemiştim, iyi bir yönetmenin yeni bir filmini izlemeye başlarken onu da tıpkı önceki filmleri gibi beğeneceğinizi beklersiniz, beklenti çıtanız yüksektir. Ahlat Ağacı'nı mesela yeni bir yönetmen çekmiş olsaydı kuşkusuz çok iyi bir film olduğunu söylerdik, gelgelelim Nuri Bilge'nin filmografisinde vasat bir film olmuş. Neden üç saati aşkın sürdüğüne de akıl erdiremedim. İyi bir yazarın, müzisyenin, yönetmenin her eseri iyi olacak diye bir kural yok elbette. Fakat işte, dedim ya, şu beklenti çıtası dedikleri şey yok mu...

Verimsiz bir yıl. Geride bırakacağımız bu yıl epeyce verimsiz bir yıl oldu benim için. Çok az film izleyebildim. Sinemaya bir-iki kez gittim, tiyatroyaysa hiç gidemedim. Bereket versin, birkaç müze gezdim. Yılın asıl verimsizliği gene kitap okuma konusunda oldu. Geçen yıl da öyleydi ama bu yıl çok kötü hissettim kendimi bu konuda. Eski Harun ne pahasına olursa olsun geri gelmeli.

İyi bir yıl. Hayatımda bir dönüm noktası oldu bu yıl. Dönüm noktaları, getirecekleri sonuç ne olursa olsun iyidirler. Zira dönmeyip de içinde olduğunuz yola devam et, git git nereye kadar. Üstelik de sizi bir yere vardırmıyorsa o yol. Fakat bir noktadan dönmek, yeni bir yola girmek öyle mi? Adı bile heyecan vermeye yeter başlı başına: yeni bir yol.

Kısacık bir yıl. İleri derecede hızlı geçti bu yıl benim için. Başkaları için de öyle mi oldu, bilmiyorum. Geçen gün telefonda bir arkadaşıma sordum bunu ama tatmin edici bir cevap alamadım. Zamanın bazen herkes için hızlı ya da yavaş geçtiğini pek çok kimse deneyimlemiştir, bununla ilgili bir-iki bilimsel makaleye de rastlamıştım. Bu yılı birkaç kişiye daha soracağım, gerçekten de 2018 herkes için mi çok hızlı aktı, yoksa sadece benim için mi?

Ankara. Özleyeceğimi hiç düşünmezdim. Şehrin kendisinden çok, oradaki yaşamımı özlüyor gibiyim.

İhmaller. Pek kıymetli kardeşim Vıladimir'e mektup yazmayalı da ne kadar zaman olmuş böyle. İhmal ettiğim diğer şeyler aklıma bile gelmiyor şu an. Pehhh!

Yılın sorusu. Bu yıl şu soruyu nereden baksan kırk kişiye sordum: "Bizim horoz gelip sizin samanlıkta yumurtlasa yumurta bizim midir, sizin mi?" Instagram'a bile koydum. Çocukluğumda büyüklerimizin bizi eğlendirmek için sorduğu sorulardan biriydi. Neden durup dururken bu yıl aklıma geldi, ben de her önüme gelene sordum, vallahi bilmiyorum. Belki cevabı bilincimin başka bir yerlerindedir.

Pişmanlık. Yapabileceğin halde yapmadığın (ya da tam tersi, yapamayabileceğin halde yaptığın) bir şey için kendini suçlu görmenin adıdır pişmanlık. Bir tür kendine kızıştır. Tek farkı, birine kızdığında, sözgelimi ona küfürler ettiğinde içini rahatlatırken kendine karşı bunun bir işe yaramıyor oluşudur. Pişmanlık karşısında yapılabilecek en iyi şey soğumaya bırakmaktır, başka bir yolu umarım vardır, benim aklıma gelmiyor.

Rüyalar. Bu yıl uyku düzenim de kökten değişti. Böyle olunca da rüyalarımın neredeyse hiçbirini hatırlamaz oldum. Oysaki rüyasız bir gecem neredeyse yok. Bazen enikonu üzülüyorum, insan gördüğü rüyaları nasıl hatırlamaz? Çünkü, başkaları ne düşünüyor bilmiyorum ama, rüyalarımız hayatımızın bir parçası. Tabii üzülmemin esas nedeni çoğu rüyamın yakın geleceğim hakkında haber vermesi. Misal, rüyada filanca şehirde görüyorum kendimi, iki hafta sonra bir bakıyorum oradayım. Bir de –şimdi bu da söylenmez ama– görmeyeli on yıldan fazla oluyordu, bu yıl birkaç ıslak rüya da gördüm. Nedir, bilmiyorum.

Elma. Şöyle diyor Turgut Uyar:
ey canımın güftesi denize hiç bakmadık hatırla
tek pencereli bir odada elma yedik ısıra ısıra
Biz yiyemedik, heyhat!

Annem. Annem aradı bugün. Konuşurken bir yandan da gözümle aklım önümdeki bilgisayardaydı. Telefonu kapadıktan sonra ne kadar ruhsuz bir evlat olduğumu düşündüm.

Babam. Kaç zamandır aramıyorum babamı. Dün içimden, "Bugün muhakkak arayacaksın," dedim kendime. Dememle içimdeki öbür ses söze girdi: "İyi ama sen hep böyle diyorsun?" Bunun üzerine, "Hayır hayır, bu kez öyle bildiğin gibi değil, bugün kesin arayacağım," dedim. Gece saat bir olup da başımı yastığa koyduğumda içimdeki öbür ses çoktan haklı çıkmıştı.

Ben. Yıl bitmeden şöyle esaslı bir öz eleştiri yazısı yazmaya karar vermiştim. Ne var ki kendimi henüz hazır hissetmiyorum. Öyle pek hazırlık gerektirecek bir şey yazmayacağım gerçi, alt tarafı kendimi eleştireceğim, ama, ne bileyim... Yeni yılda yazarım artık. Tutamadığım sözlerim mesela... Ne kadar kötüyüm!

Glaros. 

13 Aralık 2018

İki yolcu

"Στην ζωη υπαρχουν δυο λογιων ανθρωποι που ταξιδευουν: Αυτοι, που πριν το ταξιδι κοιταζουν το χαρτη και αυτοι που πριν το ταξιδι κοιταζουν τον καθρεπτη. Αυτοι που κοιταζουν το χαρτη φευγουν και αυτοι που κοιταζουν τον καθρεπτη επιστρεφουν." 
Hayatta iki tür yolcu vardır: Biri haritaya, öbürüyse aynaya bakarak yola çıkar. Haritaya bakanlar durmadan giderler, hep yoldadırlar; aynaya bakanlarsa bir gün eve dönerler.

Bir Tutam Baharat (Politiki Kouzina) filminden bir replik.

15 Kasım 2018

Sır

Hali vakti yerinde, derlerdi onun için. Bunun ne demek olduğunu merak edip durdum yıllar yılı. Nihayet günün birinde karşılaştık. Kader meleği bizi beraber bir yolculuğa çıkarmıştı, üstelik de yan yana. Merakımı bizzat sorup giderme fırsatını yakalamıştım. 

“Senin için,” demiştim, “hali vakti yerinde diyorlar, var mı aslı astarı?” “Aslı var, astarı yok,” demişti. Ben meraklanacak olunca da sürdürmüştü: “Halim yerinde, evet, gelgelelim vaktim yerinde yok nicedir.” Soran gözlerle bakmıştım yüzüne. Bunun üzerine, “Kaç yaşında görünüyorum,” diye sormuştu. “Altmış yoksan, elli beşten de aşağı değilsindir,” diye yanıtlamıştım, kendimden emin. Hayli acı bir gülümseyiş oturmuştu yüzüne. Ve bu gülümseyiş verdiği son cevap olmuştu bana. Tren, kendini kıvrımlı vadilerin insafına bırakmış gidiyordu.
Sayfa başına git