27 Kasım 2016

Con Fidel

© Meyer Liebowitz / The New York Times

25 Nisan 1959. Fidel Castro, devrim düşüncesini Amerika kıtasının tümüne yayma hedefinin bir ayağı olarak New York'u ziyareti sırasında Central Park'ta bir araba yarışını izlerken. Biraz sonra burada üzerinde bomba taşıyan bir suikastçı yakalanacaktır. Aynı gün Bronx Hayvanat Bahçesi'ni de ziyaret eden Fidel, fillere yiyecek verirken, "Bu hayvanat bahçesi New York kentinin sahip olduğu en iyi şeydir," demiştir.

23 Kasım 2016

Tarih dersi

Tarih kitapları, hemen her konuda olduğu gibi, Sanayi Devrimi konusunda da yalan söylemektedir. Güya Sanayi Devrimi XVIII. yüzyılın ikinci yarısında Büyük Britanya'da başlamış. Yok tabii böyle bir şey. Hakikatte Sanayi Devrimi 1840'larda Hollanda'da başlamıştır. İşte tam da bundan ötürü, Hollanda –kendi nüfusu çok az olduğu için– fabrikalarda çalıştırılmak üzere Osmanlı devletinden işçi ister. Bunun üzerine memleketin dört bir yanından insanlar Hollanda'ya gitmek üzere işçi olarak yazılır. Padişah bir emirname yayımlatır. Buna göre, Hollanda'ya gidecekler payitahtta, yani İstanbul'da toplanacak, Hollanda'ya hep birlikte gidilecektir. İlk kafile 1845 yılında yola çıkar ve dört ay sonra sağ selamet Rotterdam limanına ulaşır. İşte, kendi halinde fakir bir köylü olan Vanlı Taha İdris de bu kafiledeki işçilerden biridir.

Gemi limana yanaşınca Hollandalı görevliler derhal gelip işçileri karşılar ve onları saymaya, kayıtlarını tutmaya başlarlar. Taha İdris, kafiledeki hemen herkes gibi haliyle Felemenkçe bilmemektedir. Zaten bunu bilen Hollandalılar gemi henüz oraya varmadan Türkçe bilen tercümanlar getirtmiştir.

İşçiler gemiden inmiş, isimlerini kaydettirmek için limanda sıraya dizilmişlerdir. Sıra Taha İdris'e gelir. Tercüman, adın nedir, diye sorunca bizimki "Taha İdris Vanî" der. Gelgelelim Hollandalı kâtip bunu "Theodorus Van" diye anlar ve öyle kaydeder. Tesadüfe bakın ki tercüman da askerliğini Van'da yapmış biridir. Karşısında bir Vanlı görünce heyecanlanır, "Yaa, demek Vanlısın, neresinden?" diye sorar bu kez. Ancak Türkçe bilmeyen kâtip, tercümanın ona soyadını sorduğunu zanneder. Taha İdris kendisine yöneltilen soru üzerine köyünün adını söyler: Kox. Kürtçede kümes demektir kox, rivayete göre vakti zamanında bu köyde epeyce tavuk beslendiği için köy bu adı almıştır. Taha İdris köyünün adını söyleyince, dedik ya, kâtip bunu soyadı sanır ve kendi alfabesince "Gogh" yazar. (Bilmeyenler için küçük bir not: Kürtçede /x/ boğazdan okunan kalın /h/ harfidir. Felemenkçede bu sesi /gh/ bileşimi verir.) Kâtip, Taha İdris'in kartını eline verir, tercüman da "Hayırlı uğurlu olsun," der ve bizimki oradan ayrılır. Elinde tuttuğu kâğıtta isminin "Theodorus van Gogh" olarak yazıldığından haberi yoktur elbette.

Taha İdris, diğer bazı işçilerle birlikte gönderildiği fabrikada çalışmaya başlar. İşçiler yabancı olduklarından Hollandalılar onları tanıyabilmek için yaka kartı dağıtmışlardır. Bunlara da doğal olarak işçi kartlarında yazılan isimler yazılmıştır. Taha İdris de farkında bile olmadan yakasında "Theodorus van Gogh" ismiyle yaşıyordur artık. Gelen giden de kendisini bu isimle çağırmaktadır haliyle. Başlangıçta buna bir anlam veremese de kısa sürede duruma alışır ve bu yepyeni adını benimser.

Yıllar geçer. Taha İdris'in, pardon, Theodorus'un artık memlekete dönmeye niyeti yoktur. Hollanda'ya iyicene alışmıştır. Hem, dillerini de öğrenmiştir. Bu arada, Anna Carbentus adında Hollandalı bir kadınla da evlenmiştir. Evlenince Anna onun nüfusuna geçmiştir.

Theodorus-Anna van Gogh çiftinin 30 Mart 1853 yılında bir oğlu dünyaya gelir. Adını Vincent koyarlar. Ve işte bu çocuk gelecekte dünyaca ünlü bir ressam olacak olan Vincent van Gogh'tur.

Evet, Van Gogh aslında Vanlıdır. Dolayısıyla da bizim hemşehrimiz sayılır. Ya.

21 Kasım 2016

Kayıp Kaptanın Öyküsü

O ülkenin bütün kaptanları, bütün tayfaları yıllar yılı içlerinde yanıp duran bir ateşle yaşadı. Kayıp limanı bulma arzusunun dinmek bilmez ateşiydi bu. Günlerden bir gün her biri ardı sıra yenik düştü o ateşe. Ve beklendiği gibi, gemilerine binip coşkuyla denize açıldılar.

Yüzlerce gemi, kayıp limanın izinin peşinde haftalarca, aylarca, yıllarca dolanıp durdu denizlerde. Yüzlercesinden yüzlercesi fırtınalara yenildi, dalgalara yem oldu, sulara gömüldü. Kimi yolunu kaybetti, kimi başka diyarlara vardı. Sonunda kala kala bir tek gemi kaldı. Mürettebatının tamamını yolda kaybetmişti. Yalnızca kaptanı yaşıyordu ama pejmürde bir haldeydi. Aynaya bakınca kendini tanıyamıyordu. Fakat içindeki ateşten hiçbir şey yitirmemişti. Hâlâ ilk günkü gibi kararlıydı. Hayatta kayıp limanı bulmaktan başkaca bir amacı, bir ideali kalmamıştı. Kayıp limanı bulma düşü hayatının anlamı, hatta hayatının kendisi olmuştu. Ya bir gün kayıp limanı bulacak ya da o uğurda ölecekti.


İşte bu adam, bu tutkulu kaptan, günün birinde, hem de hiç beklemediği bir anda, kayıp limanı buldu.

Gemiciler sözleşerek denize açılmışlardı. Kayıp limanı bulan, ilk iş olarak bunu öbürlerine bildirecekti. Her biri bunun için yanına kâğıt, kalem ve bir şişe almıştı. Tutkulu kaptan, kayıp limana varır varmaz sandukasından şişesini, kâğıdını ve kalemini çıkardı. Tarifi imkânsız bir heyecan ve bir o kadar büyük bir gururla, kayıp limanı bulduğunu yazdı. Şişenin içine koydu, ağzını iyice kapattı, öpüp denize bıraktı.

Şişe yıllar sonra kaptanın ülkesine ulaştı. O zamana değin bir tek ondan haber alınamamıştı. Yıllar önce o gün denize açılan gemilerin tamamının akıbeti belli olmuştu. İşte nihayet o sonuncusundan da haber gelmişti. Üstelik de kayıp limanı bulduğunu söylüyordu. Gelgelelim kayıp limanın nerede olduğuna dair bir bilgi yoktu mektupta. Yoktu, zira kaptan da kaybolmuştu, nereye vardığını kendi de bilmiyordu. Halk yeni bir haber beklemeye koyuldu. Beklemekten başka da elinden bir şey gelmiyordu. Bekleyiş sürdü. Günler haftalara, haftalar aylara, aylar yıllara dönüştü. Kayıp limanın bulunuşunun üzerinden yıllar yıllar geçti. Fakat onu bulan kaptanı bir daha gören eden olmadı.

Kuşaklar sonra, kaptanın öyküsünü okuyan ülkenin ünlü bir heykeltıraşı, onun som altından bir heykelini yaptı. Altına da şöyle yazdı: “BULMAK KAYBOLMAKTIR”.

17 Kasım 2016

Soğuk

Kış günü, ayaz, iki kadın çamaşır asıyor, biri hamile, üçüncü çocuğuna, öbürü yeni gelin, sen kenarda dur, ben yaparım diyor, arkada terk edilmiş tren vagonları, öylece duruyorlar, yaşamın durukluğunu temsil ediyorlar, kadınların konuşmasıysa her şeye rağmen sürdüğünün göstergesi, soğuğun yalnızca bu coğrafyayı değil, burada sürüp giden yaşamı da mevsim mevsim dondurduğunun adı bu.

16 Kasım 2016

Tarihteki ilk mahkeme kararı: Suskun Kadın Davası

MÖ 1850 dolaylarında bir vakitte Sümer ülkesinde bir cinayet işlenir. Nanna-sig, Ku-Enlil ve Enlil-ennam adlı üç adam Lu-İnanna adında bir tapınak rahibini öldürürler. Katiller, bilinmeyen bir nedenden ötürü kurbanın Nin-dada adındaki karısına kocasının öldürüldüğünü haber verirler. Fakat ilginçtir, Nin-dada bundan kimseye söz etmez; ağzını açmaz, “dudakları mühürlü kalır.

Dava, zamanın kralı Ur-Ninurta'ya bildirilir. Kral, Nippur Meclisi'nde mahkeme kurulmasını emreder. Emri yerine getirilir. Mahkeme heyetinin dokuz üyesi;

Lugal oğlu Ur-gula, 
kuş avcısı Dudu, 
azatlı Ali-ellati, 
Lu-Sin oğlu Buzu, 
-Ea oğlu Eluti, 
hamal Şeş-Kalla, 
bahçıvan Lugal-Kan, 
Sin-andul oğlu Lugal-azida ve
Şara oğlu Şeş-kalla,

“Bir insanı öldürenin yaşamaya hakkı yoktur. Bu üç adam ve de kadın, tam da maktulün öldürüldüğü yerde öldürülmelidir, diye görüş bildirirler. Fakat memur Şu...-lilum ve bahçıvan Ubar­Sin, Evet, derler, bu kadının kocası öldürülmüştür, gelgelelim kadının kendisi idam edilmek için ne yaptı ki? diyerek kadını savunurlar.

Dokuz üye suçluların hüküm giymesini talep eder. Onlara göre yalnızca üç katil değil, kadın da idam edilmelidir. Kuşkusuz, cinayeti öğrendikten sonra sessizliğini koruduğu için bu kadının sonradan suç ortağı sayılabileceğini düşünmüşlerdi. Ama heyetin iki üyesi kadının savunmasını üstlenip onun cinayette yer almadığını, bundan ötürü de cezalandırılmaması gerektiğini ileri sürerler. Sonuç olarak mahkeme kadını savunanların yanında yer alır; kocası kadının ihtiyaçlarını karşılama görevini yerine getirmediğinden kadının da sessiz kalmak için nedenleri olduğuna hükmeder ve yalnızca gerçek katillerin, yani üç adamın idam edilmesine karar verir.

Samuel Noah Kramer, Tarih Sümer'de Başlar.

8 Kasım 2016

Hayaller anılar gibidir

Başka hayallerim de vardı, ama söylemeye cesaret edemezdim. Zengin olmak istemezdim, sadece hediye alabilecek kadar param olsa yeterdi. Ufka baktığımda, o kupkuru, gri, kızıl kayaları gördüğüm zaman hayallerim dışarı çıkmaya cesaret edemiyordu, onların bu nankör, bu sert ve umutsuz toprağa karışmasından korkuyordum. Oralarda her şey aşırıydı: Soğuk kadar sıcak da, ışık kadar fırtına da, kimi geceler gökyüzünü yığınla kaplayan yıldızlar, tek bir damla yağmur vermeden gökyüzünü boydan boya örten bulutlar. Böylelikle hayallerin kapalı kaldığı mağaranın kapısını itmeye ya da kapağını açmaya cesaret edemiyordum. Ne bulacağımdan korkuyordum. Hayaller anılar gibidir, nereye gittiklerini, nerede saklandıklarını bilmiyorum. Bir gün çocuklarımdan biri şunu sordu: Gece olunca ışık nereye saklanır? Ben de kendi kendime şöyle dedim: Ben babama asla böyle bir şey soramazdım. Cevabı da o verdi: Dünya döner, ışık hareket etmez, biz dünyayla birlikte hareket ederiz. Ben cevap vermesem de çocuklarımın bana sorular sorduğu günlerdi. Bugün, neredeyse yüzüme bile bakmıyorlar.
Tahar Ben Jelloun, Ülkemde.

1 Kasım 2016

Bir gün, beklenmedik bir şekilde, anılarınızın düzenini yitiriyorsunuz

Bu önemsiz bir mesele değil. Anlamanızı umuyorum. Hayatınız boyunca çocukluğunuza dair anıları, hisleri, kokuları, annenizin saçını aydınlatan ışığı, evin içindeki ilk maceralarınızı, akıl sır ermez bir şekilde o çocukluğu oluşturan korkuları, mutlulukları, tüm duyguları ve az biraz karmakarışık ifadeleri korumayı başardığınızı düşünün. Ardından büyüme sürecinizin kaydı geliyor. Okul bunları düzene koyuyor. Öğretmenler, sınıf arkadaşları, ilk maceralar... Ve böylece şimdiki zamana değin yaşanan tüm deneyimlerin anıları birikiyor. 
Bir gün, beklenmedik bir şekilde, anılarınızın düzenini yitiriyorsunuz. Hâlâ oradalar evet ama bulunamaz bir hal aldılar. İlk eşinizin görüntüsünü aradığınızda çocukluğunuzdaki uzak, çorak arazide ayakkabı kemiren bir köpek görüyorsunuz. Annenizin yüzünü aradığınızda karanlık bir ofisteki sevimsiz bir tiple karşılaşıyorsunuz. Hikâyeniz sona eriyor.  
Carlos María Domínguez, Kâğıt Ev.

31 Ekim 2016

Süpürgeye binebilme düşü

Köylülerden birinin günün birinde sabahın köründe kalkınca evinin önünde süpürgeye binmiş bir yaşlı kadın gördüğü söylenirdi; bir cadı.

O vakitler buna en ufak bir sorgulamaya mahal vermeden can-ı gönülden inanan ben şimdi akla yatkın sayılabilecek bazı şeylere bile inanmıyorum? Neden? Bunu soruyorum kendime şu sıralar. Fakat bir yanıtım yok. İnandıklarıma bir gereksinim olarak mı inanıyordum? İnanmak içsel bir haz mı veriyordu, ya da bir doyum mu?

Asıl mesele nedir acaba? Eskiden inanıyor oluşum mu, yoksa şimdi inanmıyor oluşum mu? Galiba öncelikli soru bu. Buna bir yanıt bulundu mu öbür sorulara yanıt bulmak da kolaylaşır diyorum. Bilmiyorum.

Bir insanın bir süpürgeye binebiliyor, binip uçabiliyor olması, hele bir de çocuksanız, harikulade bir “fikir” gibi durmuyor mu? O halde böyle bir fikre niçin inanılmasın? Üstelik de inanmak bedava, senden bir şey isteyen eden yok. Bana sorarsanız, tamamının olmasa da kayda değer sayıda inancın temelinde bu var.

30 Ekim 2016

Ayna

“Kapıdan girer girmez,
‘Yorgunum, hemen yatacağım,’
diyen adam 
şimdi oturmuş elma yiyor.”

26 Ekim 2016

Bir Fil Yavrusu

Rüyamda kendimi bir fil yavrusu olarak görüyordum. Evet, görüyordum; karşıdan bir yerlerden bakıyordum kendime, oradaydım, fillerin arasında ve ben bir fil yavrusuydum. Bir fil yavrusu olmak ilk bakışta yadırganacak bir şeymiş gibi geldiyse de hemen alıştım bu halime, nitekim benim bir ejderha yavrusu olmuşluğum bile vardı.

Ne denli akıllı uslu, ayrıca çalışkan bir yavru fil olduğumu göstermek istiyordum öteki fillere, bilhassa yetişkin olanlarına. Bunun içinse ne yapabileceğimi düşünüyordum. Eğer siz bir filseniz, üstelik de yavru bir filseniz yapabileceklerinizin insanlar âlemiyle karşılaştırılamayacak denli az olduğunu bilmelisiniz. Biraz düşündüm ettim ve yapabileceğim yegâne şeyin öbür yavru fillere yardım etmek olduğuna karar verdim. Evet, buydu, öbür yavru fillere, ihtiyaçları olması halinde derhal yardıma koşacaktım. Böylece herkes benim ne kadar akıllı, ne kadar efendi bir yavru olduğumu söyleyecekti. Ben de, tahmin edilebileceği gibi, övünecek, gururlanacaktım. Bu niyetle etrafıma bakındım. Gelgelelim hiçbir yavru fil herhangi bir konuda yardıma ihtiyacı varmış gibi durmuyordu. Ne yapsaydım acaba? 

Düşünürken çamurlu bir su birikintisi çarptı gözüme. Yavru fillerin buna benzer çukurluklara düştüğünü çok görmüştüm. Bakındım, çevredeki tek çukurluk bu değildi, epey çoktular. O halde bunları gözetleyip duracak, eğer bir yavru fil birinin içine düşecek olursa oracıkta koşacak ve kendi başına çıkabilecekse bile daha önce davranıp onu oradan çıkaracaktım. İyiydi, planımı çok beğenmiştim. 

Planım iyiydi iyi olmasına fakat dakikalarca gözetlememe rağmen hiçbir yavru filin bir çukura düşesi gelmiyordu. Kafa yormaya başladım. Bir yandan düşünüyor, bir yandan da yavru fillerin çukurlara düşmesini diliyordum. Bir ara kendimi bencileyin yavru bir fili çamurlu bir çukura doğru sürmeye çalışırken buldum. Dalmıştım. Dalmıştım çünkü kendimi planıma olabildiğince kaptırmıştım. Ve işte ne olduysa bundan ötürü oldu.

Gene yavru bir fili su dolu bir çukura doğru çaktırmadan yöneltmeye çalışırken dengemi yitirdiğimi, ardından arka ayaklarımın kaydığını fark ettim. Sonra ne olduğunu hiç hatırlamıyorum.

Uyandığımda bütün fillerin çember olmuş bir halde başımda toplandığını gördüm. En önde yavru filler vardı. Bütün yavrular en öndeydi, evet. Merak dolu gözleriyle bana bakıyorlardı. Şirin mi şirin görünüyorlardı. Kimisi annesine benimle ilgili merakla bir şeyler sorup duruyordu. Kimisiyse sanki epeydir yokmuşum, uzak bir yerlere gitmişim de şimdi geri gelmişim gibi sevinç dolu gözlerle bana bakıyordu. Ve ben de olup biteni, filleri ve tabii kendimi karşıdan izliyordum öyle.

24 Ekim 2016

Korkunç bir günah

İlk kez günah çıkarmaya karar verdiğimiz gün geldi. Kiliseye yürüdük. Rahiplerden birini tanıyorduk, başrahibi. Bir keresinde dondurmacıda rastlamıştık ona, bizimle konuşmuştu. Daha sonra evine bile gitmiştik. Kilisenin yanındaki evde yaşıyordu, yaşlı bir kadınla. Orda uzun kalmış, Tanrı ile ilgili sorular sormuştuk. Boyu kaçtı? Bütün gün iskemlesinde mi otururdu? Herkes gibi tuvalete gider miydi? Rahip sorularımızı doğrudan yanıtlamamıştı, ama iyi birine benziyordu, hoş bir gülümsemesi vardı.  
Günah çıkarmanın nasıl bir şey olacağını düşünerek kiliseye yürüyorduk. Kiliseye epey yaklaşmıştık ki bir sokak köpeği takıldı peşimize. Çok zayıf ve aç bir görünümü vardı. Durup okşadık onu, sırtını kaşıdık.
“Köpeklerin cennete gidememesi ne kötü,” dedi Frank.
“Neden gidemiyorlar?”
“Cennete gidebilmen için vaftiz olman gerekiyor.”
“Vaftiz edelim öyleyse.”
“Yapsak mı?”
“Cennete gitme fırsatını hak ediyor bence.”
Kucağıma aldım ve kiliseye girdik. Kutsal su çanağının yanına götürdük, ben köpeği tutarken Frank alnına kutsal sudan sürdü.
“Seni vaftiz ediyorum,” dedi Frank.
Köpeği dışarı çıkarıp kaldırıma bıraktık tekrar.
“Görünümü bile değişti,” dedim.
Köpek ilgisini yitirip kaldırımda uzaklaştı. Biz kiliseye dönüp önce kutsal suya parmaklarımızı batırdık, sonra haç çıkardık. İkimiz de günah çıkarma kulübesine yakın bir sıranın önünde diz çöküp bekledik. Perdelerin arasından şişman bir kadın çıktı.
(...)
“Ben giriyorum,” dedi Frank. 
Ayağa kalktı, perdeyi araladı ve kayboldu. Uzun süre kaldı orda. Dışarı çıktığında ağzı kulaklarındaydı.
“Müthişti, müthiş! Hemen gir!”
Kalkıp perdeyi çektim ve içeri girdim. Karanlıktı. Diz çöktüm. Önümde gördüğüm tek şey tel örgüydü. Frank Tanrı'nın tel örgünün arkasında olduğunu söylemişti. Diz çöküp yapmış olduğum kötü bir şeyi düşünmeye çalıştım, ama bulamadım. Orda diz çökmüş beynimi patlatıyor ama bulamıyordum. Ne yapacağımı bilmiyordum. 
Hadi,” dedi bir ses, “bir şeyler söyle.
Öfkeli bir sesti. Orda bir ses olacağını düşünmemiştim. Tanrı'nın bol vakti olduğunu sanıyordum. Korkmuştum. Yalan söylemeye karar verdim.
“Peki,” dedim, “ben... babamı tekmeledim... anneme küfrettim... annemin çantasından para çaldım... şekerlemeye harcadım... Chuck'ın topunun havasını indirdim... küçük bir kızın eteğinin içine baktım... sümüğümü yedim... Hepsi bu kadar. Bir de köpek vaftiz etmiştim bugün.”
Bir köpeği vaftiz mi ettin?
Mahvolmuştum. Korkunç bir günah. Devam etmenin bir yararı yoktu. Gitmek için ayağa kalktım. Sesin bana birkaç Azize Meryem duası okumamı söyleyip söylemediğinin farkında değildim. Kiliseden çıktık, sokaktaydık tekrar.
“Arındığımı hissediyorum,” dedi Frank. “Ya sen?”
“Hayır.”
Bir daha günah çıkarmaya gitmedim.
Charles Bukowski, Ekmek Arası.

19 Ekim 2016

Şathiye

Âşık oldum zınkadak ırlayayım fınkadak
Yârin öğütler beni yanılmagıl yankadak

Yârin severse seni sen dahı sevgil anı
Lûtf ile söyle yâre söylemegil dankadak

Otururken yâr ile gelse ağyar kapıya
Kendözünü ağır tut duragelme tınkadak

Yâri gördüm oturur Çin-ü Hıtâ ilinde
Yârim anda ben bunda tapıkıldım zınkadak

Ben Şîraz şehrindeyim yârim Urumili'nde
Arkınca söyler bana şöylece kim cınkadak

Yâre ışmar eyledim remz ile söz söyledim
Bir taşçığın atmışım sapan ile bınkadak

Aşk ile hemdem oldum Mesîh-u Meryem oldum
Çal ahî güzel beyim akılcığın cunkadak

Aşkın ile fâşoldum yolunda tıraş oldum
Melâmet dünbeciğin çalıverdim dumbalak

Lûtfun ihsân eylegil yâre anı söylegil
Aşkının denizine dalıverdim cumbadak

Ben yârin mahallesin dolanırdım dem-bedem
Ağyâr görüp örmese itler gibi zonkadak

Kaygusuz Abdâl'ı gör aşkınla olduğıyçün
Aklı deryâdır anın kendisi neheng kodak

Kaygusuz Abdal

16 Ekim 2016

Kış geliyor buralara

Derdimi kederimi soran oluyordu ayda yılda. Uçmak istediğimi söylüyordum çekinerek. Bu zor değil, yanıtını veriyordu çoğunluk. Halbuki basit ya da zor oluşuyla alakalı değildim hiç. Kimselerin aklına gelmiyordu: Ben uçmayı bilmiyordum. İstemesine de istiyordum ha! Çok istiyordum üstelik. Gelgelelim bilmiyordum.

Günün birinde bir güzel insan çıktı karşıma. Ben söylemeden etmeden anladı derdimi. Bana uçmayı öğretebileceğine inandı ilkin. Ardından buna yeltendi. Kanatlarımı açmam gerektiğini anlattı. Nasıl açacağımı gösterdi sonra. Çekiniyordum. Hiç uçmamış gibiydim. “İlk” uçuşumda yere çakılmaktan korkuyordum. Çok acı veriyordu bu bana. Çok acı veriyordu. Neden, biliyor musunuz? Bir zamanlar henüz daha göğüm apaydınlıkken uçuyordum ben. İyi uçuyordum hem de. Nicelerine uçmayı öğretmişliğim de vardır, pek bilinmez bu. Oysaki şimdi sanki hiç uçmamıştım, kanatlarımı bir kez olsun açmamıştım sanki, öylesine korkuyordum işte. Bir zamanlar göğümde, üstelik de dilediğimce süzülüp duran ben, şimdi bir “ilk” uçuştan hayli bir korkuyordum.

25 Eylül 2016

Güz

Kendimi bir akasyanın gölgesine gizlediydim. Güz iyicene gelmişti. Handiyse tüm yaprakları dökülmüş ağacın dallarının arasından güz güneşi üzerime vuruyor, içimi ısıtıyordu. Belki de gizlenmek için başka bir yer bulmak istemeyişim bundandı. Bir dilenci olduğumu düşündüm bir an. Kendi de çaresiz olan bir akasyanın dalları arasından biraz güz güneşi dilenen bir dilenci. Utandım. Bir horoz yerleri eşeliyordu. Ne güz umrundaydı ne bir şey. Galiba bir horoz için mevsimler yoktur. Yaşamak vardır ve zamanı gelince ölmek. Deniz buraya hem yakın hem uzaktı. Bilhassa bir horoza çok uzaktı. Denizin kıyısındaki bu harap olmuş kentte yaşayan horozların çoğu denizi göremeden, burada bir deniz olduğunu bilmeden yaşayıp gidiyorlardı. Önceki gün bir öyküsünü yarım bıraktığım Ölmüş Yazar O.K.yi düşündüm. O da güzden dem vuruyordu. Belki horozlardan da vurmuştur. Nasıl yaşadı, nasıl öldü, kim bilir? Güzün ne denli acıtıcı bir mevsim olduğunu insan kaç yaşında idrak etmeye başlar? Güz başlı başına bir tarih de olabilir aslında.

9 Eylül 2016

Kuşumuz gitti

Soldaki gitti, sağdaki yalnız.
Kuşlardan birinin kafeste ayağına ip dolanmış, kardeşim açayım diyerek kafesin kapısını açıp elini içeri sokmuş, kuşlar paniklemiş, biri çıkıp uçmuş gitmiş. Bir ay önceydi bu. Baktım, bahçedeki ağaçlardan birine konmuş. Geri gelir diye düşündük, umduk. Nereye gidebilirdi ki? Ev kuşu bu, dışarıdaki hayatı bilmez etmez. Kargalar bile yakalayıp yiyebilir. İçeceği suyu bile nerede bulacağını bilmez belki. Öyle umduk, gelir dedik. Gelmedi. Bir-iki gün boyunca kâh bizim bahçede, kâh komşunun bahçesinde dallara konuyor, gözümüze çarpıyordu. Sonra kayboldu. Gelsin diye çok uğraştık da. Kardeşim ötüşlerini kaydedip bilgisayara atmıştı. Hoparlörleri balkona koyup sesini açtı. Birkaç gün boyunca akşamlara değin çaldı sesleri. Çare etmedi. Kuşumuz gitti. Ben burada değilken yanına bir arkadaş almışlar. Kafes balkondayken bir saksağan gelip yakına konup ötmüş. Bu yeni kuş çok korkup paniklemiş. Arkadaşı da ona uymuş, korkuyla ötüşmüşler. Nasıl olmuşsa, ufak bedenini büzüp kafesin parmaklıkları arasından çıkmış ve balkon tavanından çatıya açılan açık kapıdan içeri girmiş. Kardeşim almak için ardından çatıya girmiş ama bu kaçmayı becermiş. Meğer gidip komşulardan birinin penceresine de konmuş ama komşu bilmemiş bizim olduğunu, sonradan bizimkilerden duymuş. Bilse de yakalayamazdı ki, dışarıdan konmuş pencereye. Velhasıl şimdilik bizim kuş yalnız başına yaşıyor kafesinde. İlk geldiklerinde yazmıştım. İlk arkadaşı da geçen kış ölmüş, beyaz olan. Geçen ay kaçan da onun yerine alınan kuştu işte. Şimdi kalansa bizde üçüncü arkadaşını yitirmiş oldu.



2 Eylül 2016

Fibonacci'nin Yaşamı

Fibonacci evin en küçük çocuğuydu. Ailesi bir çiftlikte yaşıyordu ve ev halkının her bir üyesinin –öteki bütün çiftliklerde olduğu gibi bir vazifesi vardı. Küçük olduğu için elinden pek de bir iş gelmeyen Fibonacci'ye o yıl okul bitip de yaz tatili gelince babası hayvanları sayma işini verdi. Buna göre küçük Fibonacci her gün akşam hayvanlar eve dönünce onları sayacak, tamam olup olmadıklarına bakacaktı. Eğer gelmeyen bir hayvan olursa da ev halkına bildirecekti. Fibonacci görevini çok sevdi. Ayrıca sorumluluk vermiş olmaları ona güvendiklerinin bir göstergesiydi, bu da ona hem gurur hem de özgüven kazandırmıştı. 

Çiftlikte inekler, koyunlar, keçiler, tavuklar, hindiler, kazlar ve ördekler vardı. Daha doğrusu, sayılması gereken bunlardı. İlkin inekler geliyordu. Onları saymak basitti, çünkü hem iriydiler hem de sayıları azdı, on iki taneydiler. Ardından koyunlarla keçiler geliyordu, karışık. Bunları saymak daha zordu, toplamda altmış dört taneydiler, elli bir koyun, on üç de keçi. Ama Fibonacci işini büyük bir aşkla yaptığı için zorluğun farkına bile varmıyordu. Önce koyunlarla keçileri bir sayıyordu, eğer sayı tam çıkarsa mesele yoktu, yok, eksik çıkarsa, o zaman eksik olanın koyunlar mı, keçiler mi, yoksa her ikisi mi olduğunu öğrenmek için ayrı ayrı sayıyordu. Son olaraksa kümes hayvanlarını sayıyordu Fibonacci. Onlar zaten çiftlikteydiler, diğerleri gibi uzak otlaklara gitmiyorlardı. Bundan ötürü de akşam oldu mu kendiliğinden kümeslerinin kapısına gidip bekliyorlardı. Fibonacci kümesin kapısını kapalı tutuyordu. Çünkü eğer açık tutarsa hayvanlar kendiliğinden kümese girerler, böylece onları kümesin içinde saymak da epey zorlaşırdı. Onları teker teker saydıktan sonra kümesin kapısını açıyordu.

İşte küçük Fibonacci hayata böyle başladı.

1 Eylül 2016

Yol kenarında yaşamak talihlilik değildir

Orada uzanıyor, tam kapımda, gelip geçen her kötü talihin beni bulacağı bir yerde. Addie'ye yol kenarında yaşamak talihlilik değildir dedim, yol buradan geçince, o da tastamam kadınca, "Kalk git öyleyse," dedi. Ama, dedim ona, hiç talihlilik değil bu, çünkü Tanrı yolları yolculuk için yaptı: işte ondan dolayı yolları yeryüzüne yatay yerleştirdi. Bir şeyin durmadan kımıldamasını isterse uzunlamasına yapar o şeyi, yol, at ya da araba gibi, ama bir şeyin konduğu gibi durmasını dilerse onu da dikey yapar, ağaç ya da insan gibi. Ve böylece Tanrı istemedi işte insanların yollarda yaşamasını, çünkü hangisi önce varır, sorarım, yol mu, ev mi? Hiç evin yanına yol kondurduğunu bilir misiniz Tanrı'nın?
William Faulkner, Döşeğimde Ölürken.
Sayfa başına git