18 Mayıs 2018

Bir Akşamın Üzeri

Kadın iki eliyle karnını kavramıştı. Besbelli, acılar içindeydi. Kara saçlarının kalınca örüklerinden biri turuncu kazağının üzerinde göğsü boyunca iniyordu. Geçen ay annesi kaybolan yavru kedi olan bitene kayıtsız görünüyordu. Hayatsa hep olduğu gibi ilginç bir trene benziyordu.

9 Mayıs 2018

Tamam

Seçmen kaydımızı buraya aldırmaya birkaç hafta önce karar vermiştik de ben unutakalmışım, bugün son gün müymüş neymiş, dün akşam arkadaşlar söyledi, iyi dedik, gidelim. Gittik bu sabah, yeni ev sahiplerimizi beklerken site içindeki küçük Migros'a su almaya girdim, bir suyla bir sakız alıp çıktım. Sakız ister misiniz, diye sorarken elimdeki sakızın ambalajını açıyordum, birer tane uzattım, arkadaşlardan biri aldı, öbürü, ben almıyorum, dedi, cebinde zaten çiğnenmemiş yarım sakızı varmış. Ben de öyleyim, bir sakız fazla gelir, yarısını çiğner, yarısını kâğıdına sarıp sonraya bırakırım. Bir arkadaş öbür arkadaşa, oku bakayım falını, dedi, o da okudu. Şu bilindik sakız fallarından biri. O bitirince, ben de okuyayım bari, diyerek başladım okumaya:

Beni candan usandırdı
Cefadan yar usanmaz mı
Felekler yandı ahımdan
Muradım şemi yanmaz mı

Arkadaşların biri inandı, öbürü, inanma üfürüyor, dedi. Biri yüzüme bakadururken, Fuzuli'nin yahu bu, diyerek güldüm. Öbürüyse, sen daha fuzulisin, dedi bana, hep birlikte güldük. 

Diğer arkadaşlar da geldiler, nüfus kaydımızı bunların evine alacağız, yeni ev sahibi dediklerim, binip kaymakamlığa gittik, kaydımızı aldırdık filan. Sırada bekleyenlerin kaydadeğer kısmı Suriyeli. Arkadaş, bunlar da oy kullanmak için mi geliyor, diye sordu. Yok, dedi memur kadın, Birleşmiş Milletler yardımı almak için nüfus kayıtlarını mı yaptırıyorlarmış neymiş. Eğer milletler gerçekten birleşseydi bugün bu Suriyeliler bu halde olmazdı herhal, ha?

Elimizde Nüfus Müdürlüğünün verdiği kâğıtla bu kez de İlçe Seçim Kuruluna gittik, seçmen kaydı işlemi hemen halloldu. Gelmişken adayların biri için imza verelim, dedi arkadaş, pek gönülsüzdüm ama kabul ettim, hayatımda oy vermeyeceğim, hatta selam vermeyeceğim biri aday olsun diye imza verdim, ne günlere kaldık be! Ülkeyi bu duruma koyanlar gün yüzü görmesin, ne diyeyim.

Dönüşte taksi bulana kadar canımız çıktı. Nihayet bulduğumuzsa tanıdık çıktı, geçen gün de binmiştim. Köyden çağla gelmiş, uzattı birer avuç, aldık bir-iki tane, Çanakkaleliymiş, çok güzeldi çağlası, taptaze.

Hava da yağmurluydu bugün.

7 Mayıs 2018

Yeni Türkiye, yeni kelimeler

Müstenbil: İstanbullu
Müzmir: İzmirli
Mavnun: Vanlı
Makrıs: Karslı
Mabrus: Bursalı
Müçenakkil: Çanakkaleli
Mayezgut: Yozgatlı
Müdenni: Adanalı
Mükyesri: Kayserili
Müsemsin: Samsunlu

27 Nisan 2018

Hani

hiç bitmeyecekmiş gibi gelen o uzun ve kıvrımlı yokuşu çıkıyorduk, rastgele bir radyo kanalı açmıştık (hangimiz?), Slav dillerinin birinde bir şarkı çalıyordu (şimdi tek bir sözünü hatırlamıyoruz şarkının), daha yarım saat evvel açık olan hava şimdi kapanmaya yüz tutuyordu, yağacağı bile vardı, iliğine kadar ormanlarla örtülü dağların manzaraları ne de güzeldi, hele bir de geride bıraktığımız o masmavi deniz, iki genç çocuk almıştık (el mi kaldırmışlardı, kendimiz mi durmuştuk?), on sekiz-yirmi yaşında var yoklardı, köylü çocuklarıydı, üst başları köylülük kokuyordu, açık etmeden kendi köylülük zamanlarımı anmıştım oracıkta, "bu çalan parça Sırpça mı?" anlamında "Srpski?" diye sormuştum, sağda oturanı "Srpski" diye yanıtlamıştı beni (anlamış mıydı ne sorduğumu?), gideceğimiz yolu sormuştuk da anlaşamamıştık doğru dürüst, az sonra eski, "biz kentlilerin" kullanmaktan utanacağı telefonunu uzatıp haritayı göstermiş, gideceğimiz yolu tarif etmişti, on km. kadar ötede bırakıp devam etmiştik yolumuza...

26 Nisan 2018

Providing

This life provides us nothing,
we, too, provide nothing to it.

or

Since we provide nothing to this life,
it provides nothing to us. 

Kim kârlı, kim zararlı, kararı size bırakıyorum.

23 Nisan 2018

Geçmişin ölmüşlüğü

Helmut'u, tam da geçmişin ölmüşlüğü ilgilendiriyordu. Klaus Buch, geçmişi dobra dobra anlatmayı seviyordu halbuki. Geçmiş olanla, dobra dobralık kadar birbirine bu denli az uyan iki şey daha var mıdır? Klaus Buch'ta geçmiş, seslerle, kokularla, gürültülerle deviniyordu; geçmiş bugünden daha canlıymış gibi dalgalanıyor, hoş kokular salıyordu. Anımsayanlar, devlerin kıyasıya savaştığı gökyüzüne işaret eden cücelere dönüşür. Helmut yalnızca, parçalar, delikler, sararıp solmuş, tükenmiş, yok edilmiş, şeyler görüyordu. Aslında çoktandır, kendini yok edilmiş şeylerle yaşamaya alıştırmaktan başka bir şey yapmamıştı. Helmut'u bu yok edilmiş olandan daha fazla çeken bir şey yoktu. Günün birinde, sabahtan akşama dek, etrafında bu yok edilmiş olanı toplayacaktı. Kendi varlığını da, geçmişin yok edilmişliğine olabildiğince benzeyen bir duruma sokmaktı hedefi. Daha şimdiden, geçmiş olmak istiyordu. Yönü buydu. İçindeki, çevresindeki ve önündeki her şey, geçmişteki gibi parça parça olmalıydı. İnsanın ölü olduğu süre, yaşadığı süreden çok daha uzundur. Şimdinin, geçmişle kıyaslandığında küçücük kalması grotesk bir durumdur. Bu orantı, şimdinin her saniyesini uygun bir biçimde en aza indirgemeli, parçalamalı, duyumsanamaz oluncaya dek bozmalıydı. 
Martin Walser, Ürkmüş Bir At.

11 Nisan 2018

Sevgili Yakınlığı

Seni hatırlarım sulara günün
          Şavkı vurunca;

Seni hatırlarım, dağlara ay
          Renkler verince.

Seni görür gözüm uzak yollarda
          Tozlar kalkarken;

Derin gecelerde, dağ yollarında
          Yolcu titrerken.

Seni işitirim, boğuk seslerle
          Su yükselince;

Kırlarda sükutu dinlerim gece
          Her şey susunca;

Uzakta da olsan, ben yanındayım,
          Sen yanımdasın.

Gün söker, yıldızlar ışık gökte, ah.
          Burada olsaydın.

W. V. Goethe (1749-1832)
Çeviren: Selahattin Bata

28 Mart 2018

27 Mart 2018

Hayat dediğimiz bir kurmacadır

Bir akşam yemeği sonrasında konuşma yaparken telaffuz ettiğim sözcükleri saymamanın yapacağım konuşmaya yardımcı olması gibi, hayatın anlamını bilmemenin hayatın anlamının bir parçası olduğunu düşünmek akla yatkındır. Belki de hayat onun temel anlamı konusundaki bilgisizliğimizle sürdürülen bir şeydir; tıpkı Karl Marx için kapitalizmde olduğu gibi. Filozof Arthur Schopenhauer ve hatta bir anlamda Sigmund Freud da buna benzer bir şey düşünmüştü. Die Geburt der Tragödie’nin Nietzsche’sine göre hayatın gerçek anlamı onunla baş edemeyeceğimiz kadar dehşetlidir ve bu nedenle eğer varlığımızı sürdüreceksek avutucu yanılsamalara ihtiyaç duyarız. “Hayat” dediğimiz yalnızca lazım olan bir kurmacadır. Fantezinin muazzam katkısı olmasaydı gerçeklik sona ererdi. 
*** 
Günümüzde kültür endüstrisinin en popüler ve etkili dallarından birisi hiç şüphe yok ki spordur. Kendi kendinize, “Şu günlerde pek çok insan ve özellikle de erkekler için hayata bir parça anlam kazandıran nedir?” şeklinde bir soru soracak olsaydınız “Futbol!” yanıtını vermeniz fena olmazdı. Belki onların birçoğu bu kadarını itiraf etmeye razı olmayacaktır; ama spor ve Britanya özelinde futbol, insanların yüzyıllar boyunca uğruna ölmeye hazır olduğu, dini inanç, ulusal egemenlik, kişisel onur ve etnik kimlik gibi soylu değerlere tekabül eder. Spor, kabilesel bağlılıkları ve rekabetleri, sembolik ritüelleri, masalsı efsaneleri, ikonik kahramanları, epik savaşları, estetik güzelliği, bedensel gerçekleşmeyi, entelektüel tatmini, olağanüstü gösterileri ve derin bir aidiyet duygusunu kapsar. Ayrıca televizyonda olmayan bir insani dayanışma ve bedensel dolaysızlık da sağlar. Bu değerler olmasaydı muhakkak ki birçok yaşantının içi boş olurdu. Bugün insanların afyonu olan şey din değil, spordur. Aslında radikal Hıristiyan ve İslami tutuculuğun dünyasında din, insanların afyonu olmaktan çok kitlelerin yarığıdır. 
Terry Eagleton, Hayatın Anlamı.
Çeviren: Kutlu Tunca, Ayrıntı.

26 Mart 2018

Bir deneysel şiir daha: Throw Back

Bu muhteşem deneysel şiiri dün akşam efkârlıyken yazdım:

Throw back monday
Throw back tuesday
Throw back wednesday
Throw back thursday
(Don't throw back, çünkü adı üstünde, fri day)
Throw back saturday
Throw back sunday

Ebet.

(Not: Sondaki "ebet" şiire dahil değildir.) 

Nasıl, beğendiniz değil mi?

15 Mart 2018

2016'nın muhasebesi: Neler izlemişim?

Baktım, 140 tane taslak yazı birikmiş blogda. Ne zaman bu kadar oldu kendim de pek farkında değilim. Taslak olarak bekleyen yazılar ilk günden itibaren hep vardı ama sayı bu kadar olmuyordu. Üç-beş yıldan bu yanaysa ipin ucu enikonu kaçtı. Hiç olmazsa yayımlayayım diyorum. Taslaklarda bekleyeceklerine yarım yamalak da olsa yayımlansınlar daha iyi bence. 23 Aralık 2016'da yazmışım bunu mesela.

Sonuncusu dün olmak üzere bu yıl altmış film izlemişim. Arada unutup da yazmadığım üç-beş tane de oldu sanki. İzlediğim filmlerin listesini tutmaya 2012'de başladım ama yılın başından itibaren değil, çünkü o yılın listesinde yalnızca on dokuz film var. Bunu böyle sürdürünce haliyle 2013'ün listesi yılın başından başladı, o yıl da elli film izlemişim. Geleneği sürdürdüm artık, filmler klasöründe her yılın izlenenler listesi duruyor, bir tür kişisel tarihçe. 2014'te otuz sekiz, 2015'teyse elli dokuz film izlemişim.

Bu yılla geçen yıl üç aşağı beş yukarı haftada bir film izlemişim. Tabii, ortalamaya vurunca öyle de, bazı zamanlar oldu üst üste çok film izledim, bazı zamanlar da oldu uzun süre hiç izlemedim. Listede yer alanlardan daha fazla Yeşilçam filmi izledim. Ama bazılarını çocukluğumdan beri zaten pek çok kez izlemiş olduğum için listeye almadım. Aldıklarım, daha seyrek izlediklerim. (t) ile belirtilenler tekrar izlediklerim. Bunların da kimisini ikinci, kimisiniyse belki onuncu kez izledim. Koyu olanlar en beğendiklerim.

Yabancı filmleri özgün dillerinde izlemek özellikle dikkat ettiğim bir şey. Bazılarının özgün adını yazmış olmam bundan. 

1. Rus Gelin
2. Boynu Bükük Küheylan (Kemal Sunal)
3. Tepenin Ardı
4. İftarlık Gazoz
5. Yoksul (Kemal Sunal)
6. Uzun Bir Gece, Süreyya Duru
7. Bedrana, Süreyya Duru
8. Yol, Yılmaz Güney
9. Kasabanın Sırrı / The Secret of Santa Vittoria
10. Uzaklarda Arama, Türkan Şoray
11. Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü (t)
12. Çoğunluk
13. Aşk Penceresi (Yeşilçam)
14. Gecelerin Hakimi (Yeşilçam)
15. Tersine Dünya (Yeşilçam)
16. Vangölü Canavarı
17. Çakal
18. İnatçı (Kemal Sunal)
19. The Revenant
20. Die Höhle des gelben Hundes / Sarı Köpeğin Yuvası
21. Propaganda (t)
22. Belle de Jour
23. The Words / Çalıntı Hayat
24. Spotlight
25. Taken / 96 Saat
26. Hükümet Kadın II
27. Anomalisa
28. The Bourne Identity / Geçmişi Olmayan Adam
29. Yedi Kocalı Hürmüz (t)
30. Frozen River
31. Mandıra Filozofu
32. Kolpaçino (t)
33. Vavien
34. El Laberinto del Fauno / Pan’ın Labirenti
35. Tangerines / Mandalina Bahçesi
36. Hævnen / In a Better World
37. Soğuk, Uğur Yücel
38. Wolves (Belgesel)
39. Pardon (t)
40. Antichrist
41. Meryem
42. The Eagle
43. Hayat Var
44. Limonata (t)
45. One Flew Over the Cuckoo’s Nest (t)
46. Django Unchained (t)
47. Takva (t)
48. İkimizin Yerine
49. Raşomon
50. Değirmen (Şener Şen)
51. Kynodontas
52. Bir Küçük Bulut (Tarık Akan)
53. El Rey de la Montaña (t)
54. Yozgat Blues
55. Arabesk (Şener Şen, Müjde Ar)
56. Herkes mi Aldatır
57. Zehir Hafiye (Kemal Sunal)
58. 13 Tzameti
59. Kor, Zeki Demirkubuz
60. Antares, Götz Spielman

13 Mart 2018

Anladım ki

İnsan bir defteri doldurmaya karar verdi mi hiç dolmuyor o defter. Fakat böyle bir karara bel bağlamayıp yazası geldikçe yazdı mıydı defterler gelip defterler geçiyor.

11 Mart 2018

Berber

Dün beni tıraş eden berber keldi. "Fırında çalışan bir ekmek ustasının hiç ekmek yememesi gibi herhalde," diye geçirdim içimden. Biraz tuhaf bir benzetme ama ne edeyim. Bir de şunu düşündüm: Herhalde kel olup da saçlıları kıskanmayan tek meslek grubu berberlerdir değil mi?

9 Mart 2018

If we accept this basic outline...

Although many Western historians of Islam are not Muslims, it would be difficult to determine this from their writings on the first centuries of Islamic history. This is in stark contrast to historians of Judaism and Christianity, who tend to adopt an outsider's approach to their subject when writing in academic contexts (despite often being themselves Jews and Christians). Why the difference? Before turning to answers, it is worth underlining the question. The traditional accounts of Islam's rise tell us that in a remote and isolated region of Arabia (the Hijaz), in a pagan town unaccustomed to monotheism (Mecca), an illiterate man (Muhammad) began to recite verses full of references to Biblical characters and established monotheistic ideas. If we accept this basic outline – and most do – how are we to explain Muhammad's acquaintance with this ideas? To traditionally minded Muslims, the answer is clear: God, via an angel, revealed the verses to him. In fact, it would be hard to be a believing Muslim in the traditional sense without accepting this version of events. Equally, however, Wansborough might argue that it would be hard to accept the broad outlines of the story without being a Muslim (or at least without accepting God's hand in these events), for which reason he argued that Islam and the Quran developed later and elsewhere, where Jewish and Christian ideas were prevalent.
Adam J. Silverstein, Islamic History: A Very Short Introduction.
Oxford University Press

8 Mart 2018

Hüseyin'in sıkıntısı

Bir çocuk var, adı Hüseyin, beş yaşında. Hayatının muhtemelen ilk ve kesinlikle en büyük kararsızlığını yaşıyor, büyük bir ikilemde kalmış ve bundan nasıl çıkacağına dair de bana öyle geliyor ki hiçbir fikri yok. 
***
Top oynuyorlardı her zamanki gibi. Seslenip adını sordum, Hüseyin, dedi. Hangi takımı tuttuğunu sordum bu kez, Fenerbahçe, dedi. Der demez de yüzüne ağır bir sıkıntı çöktü. "Ama," diye sürdürdü sözünü, "ben Luka Modriç'im." Bu adı ilk duyuşumdu, kimin nesi olduğunu bilmiyordum fakat bir futbolcu olduğu ve Fenerbahçe'de oynamadığı apaçık ortadaydı. Hüseyin'in sıkıntısının kaynağı da buydu zaten. Fenerbahçe, dedikten hemen sonraki o "ama" her şeyi açıklıyordu: "Ama ben Luka Modriç'im." Kararsızlığını, içine düştüğü ikilemi bu ama'dan daha duru bir biçimde ortaya koyacak hiçbir kelime yoktu. Bir yanda tuttuğu bir futbol takımı, öte yanda çok sevdiği, kendini onunla özdeşleştirdiği, başka bir takımda oynayan bir futbolcu. 

Hüseyin'in kararsızlığını hepimiz gündelik hayatımızda yaşarız, yaşamışızdır. Çok sevdiğimiz, çok istediğimiz şeylerin bir arada bizim olmasını isteriz. Ne ki bu çoğu kez mümkün olmaz. O zaman da kimimiz tıpkı Hüseyin gibi yalnızca üzülürüz, kimimiz Luka Modriç Fenerbahçe'ye gelsin diye dua eder ya da dilekte bulunuruz, kimimizse hiçbir şey yapmadan başımızı ellerimizin arasına alırız. Hayatsa devam eder ve hep olduğu gibi ilginç bir trene benzer.

3 Mart 2018

Filoloji nedir?

Filoloji en genel anlamıyla “fil bilimi” demektir. Fillerin her türlü özelliğini araştıran bilimin adıdır. Önceleri zoolojinin bir dalıyken yirminci yüzyılda ondan ayrılarak kendi başına bir bilim dalı olarak kabul edilmiştir.

Filoloji, biyolojinin filleri konu edinen dalı olarak fillerin yapısını, evrimini, embriyolojisini, sınıflandırmasını, davranışlarını ve dağılışını inceler. Filolojinin kurucusu İtalyan zoolog Olfendo Elefanti’dir. Elefanti henüz genç bir araştırmacıyken Afrika’ya gitmiş, burada gördüğü filler çok dikkatini çekince bu hayvanları araştırmaya karar vermiş, nitekim ömrünün sonuna kadar başka bir işle uğraşmamıştır. 

Filolojide filler çeşitli özelliklerine göre kategorilere ayrılırlar. Örneğin yeryüzünde dağılışlarına göre Afrika fili ve Asya fili, büyüklüklerine göre büyük fil ve küçük fil, renklerine göre gri fil ve boz fil, tüylü olup olmamalarına göre tüylü fil ve tüysüz fil, insanlarla ilişkilerine göre evcil fil ve yabani fil vb. gibi kategoriler halinde ele alınıp incelenirler.

Filolojinin uğraştığı meseleler dönemden döneme değişmiş olup bugün daha çok gelecekte soylarının tükenebileceğine yoğunlaşmıştır. Özellikle geride bıraktığımız yüzyılda Afrika’da fildişi elde etme uğruna yoğun olarak fil avcılığı yapılması bu hayvanların geleceğini tehlike altına atmıştır. Bir diğer önemli konu, daha çok Asya’da, özellikle de Hindistan’da fillerin ağır koşullarda çalıştırılmasıdır. Filolog Hans Baumann 2001’de yayımladığı bir makalede Hindistan’da fillerin yetersiz beslenme ve aşırı çalıştırılmadan dolayı biyolojik yapılarında geri dönülmez değişiklikler meydana geldiğini ifade ediyordu. Bunlar kadar yaygın olmasa da fillerin sirklerde oynatılması da eleştirile gelmiş konulardan biridir. Bir diğer filolog Jeffry James ise eğer gelecekte fil popülasyonunda bir düşüş olur da soyları tükenirse filoloji biliminin de tarihe karışabileceği uyarısı yapmaktadır.

1 Mart 2018

Uğultusu arı kovanının

Eski Mısır'ı ve Yunan'ı bilirim
Nijerya'yı, İran'ı;
Fakat yeğlerim dağ vadilerinde
Sabah rüzgârıyla buluşmayı.

Pek çok öykü bilirim
İnsan soyları ve didişmeleri üstüne;
Fakat uğultusu arı kovanının
Daha hoştur, yaz enginliğinde.

Ezbere bilirim türküsünü
Rüzgârda inildeyen meşeliğin:
Çünkü, inanın bana, rüzgâr
En harikasıdır mucizelerin.

Bilirim yaralı alageyiği
Kuytuda can verirken inini sayıklayan
Ve öyküsünü yorgun yüreğin
Ölümü hınçsız, kedersiz karşılayan.

José Martí
Çeviren: Ataol Behramoğlu

26 Şubat 2018

Bir kitaba benzese hayatımız

İnsan bazen hayatın da bir kitap gibi olmasını istiyor. Şöyle:
Bir kitabı okumaya başlayacağı zaman ilkin kaç sayfa olduğuna bakar hani. Tutalım 167 sayfadır. Ardından ilk yaprağından çevirmeye başlar. Diyelim bu ilk yaprak bomboştur, her iki yüzünde de bir şey yoktur. İkinci yaprağın ön yüzünde yazarla çevirmenin kısa birer yaşamöyküsü vardır, arka yüzüyse gene boştur. Üçüncü yaprağın ön yüzünde yalnızca yazarla kitabın adı, arkasındaysa künyesi yazılıdır. Bir sonraki yaprakta kitapla yazarın adı bir kez daha vardır ve arka yüzü bir kez daha boştur. Arka yüzü gene boş olan beşinci yaprağın ön yüzünde diyelim tek bir cümle vardır, o da yazarın kitabı adadığı birilerinin adıdır. Bunun aynısı olan altıncı yaprakta diyelim yazarın sevdiği birilerinden alıntıladığı bir epigraf vardır. Bundan sonraki yaprakta da diyelim ki birinci bölümün adı yazılıdır yalnızca. Etti mi yedi yaprak, on dört sayfa. Bu, kitap aslında birinci değil, on beşinci sayfadan başlıyor demektir ki tamamının da 167 değil, 152 sayfa olduğu anlamına gelir. Kitap boyunca karşılaşacak diğer olası boş sayfalar da cabası. Ne kadar şanslı sayar kendini insan. Bugün değilse yarın bitiririm ben bunu, der kendine, hem de sindirerek iyice. Kitabın hikâyesine zaten dahil olmayan o ilk on dört sayfayı okumuşçasına bir yol gururlanır.
Evet, insan bazen durup dururken düşünüyor bunu sahiden. Yaşantılarım da böyle başlasa, diye geçiriyor içinden, "birinci sayfasından değil de şöyle on beşinci sayfasından. Aralarda da atlamamı sağlayacak boş sayfalar, resimli sayfalar filan olsa... 

Gelgelelim hayat bunu yapmaz çoğu kez. Kapağı çevirir çevirmez, üstelik de küçük puntolarla, baştan sona dolu bir sayfayla başlar çoğu yaşantımız. İşin zor yanıysa onu her halükârda yaşayacak zorunda oluşumuz.

21 Şubat 2018

Hayatlar uzun muamelelerle hazırlanır

İnsanların hayatlarını güzelce birbirine karıştırmak, kısa süreliğine de olsa, çocuk oyuncağı değil. Kimyada olduğu gibi, birbirini arayan ve iten elementler var. Hayatlar uzun muamelelerle hazırlanıyor. Evet, tıpkı yemekler gibi. Hayır, doğru, yemek yapan kimse yok, insan hayatın kendisini aşçı olarak nitelemiyorsa elbet; hem, neden olmasın? Her halükârda, burada gerekli olan kimyanın karmaşık olmadığı söylenemez. Bir hayat diğerinden daha uzun sürede pişirir, ocaklar yeryüzünün farklı yerlerindedir, sonuçta ortaya nasıl bir şey çıkacağı belirsizdir. Burada, hikâyemizde en uzun vakti bu kıyaslama aldı; o yüzden şimdi sadece bir şey daha söyleyelim: Hayat –bu aptalca soyutlamayı son bir kez daha kullanacak olursak– aşçı olarak tam bir ahmaktır. Bunun acısını genellikle insanlar çekerler ve bundan bazen, çok sık olmamakla birlikte, edebiyat faydalanır. Göreceğiz.
***
Ben bir kaybı telafi etmek üzere yola çıkıyorum. Kitap yazmış olan herkes bu duyguyu bilir. Bir tür veda ve dolayısıyla daima bir tür yastır bu. Bir iki yıl karakterlerle birlikte yaşarsın, onlara uyan ya da uymayan isimler takarsın, onlara acı çektirir ya da onları güldürürsün, onlar sana acı çektirir veya seni güldürürler, sonra da onları koca dünyaya salıverirsin. İyi olacaklarını, nefeslerinin bir süre daha yaşamaya yeteceğini umarsın. Onları yalnız bırakırsın ama onların seni yalnız bıraktıkları duygusuna kapılırsın. Eski Doğu Berlin'deki terk edilmiş bir tren garında yalnız kalırsın. Bundan daha hazin bir şey yoktur.  
Cees Nooteboom, Cennet Kayıp.
Çeviren: Esen Tezel, YKY.
Sayfa başına git