13 Ağustos 2018

Bizler, boşluğun kemirdiği uygarlıklar

Anna Karenina’nın en güzel sahnesi Pokrovskoya’da geçiyor. Kasvetli ve melankolik Levin, Kitty’yi unutmaya çalışıyor. İlkbahardır, tarlalara gidip köylüleriyle birlikte ekin biçecek. İş ona çok çetin geliyor. Sıranın başını çeken yaşlı köylü mola emri verdiğinde, birazdan yardım isteyecek. Sonra ekin biçme işi yeniden başlar. Levin yine bitkin düşer. Ama yaşlı adam ikinci kez tırpanı kaldırır. Mola. Ve sıra yürümeye koyulur. Biçilen otları yere deviren kırk delikanlı, ırmağa doğru yürürken, güneş doğmaktadır. Hava giderek ısınır; Levin’in kolları ve omuzları tere bulanır. Ama mola verip tekrar başlamalar sayesinde, başlangıçta beceriksiz ve acı verici olan hareketleri giderek akışkanlık kazanır. Çok mutlu bir esinti aniden sırtını kaplar. Yaz yağmuru. Hareketleri yavaş yavaş iradesinin kösteğinden kurtulup hafifler. Hareketlerine mekanik ve bilinçli, düşünmeden ve hesapsız eylemlerin kusursuzluğunu katan hafif bir transa girer. Tırpan sanki kendiliğinden hareket ediyor gibidir. Levin ise hareketin içinde kendini unutmaktan büyük zevk alır. Bu zevk onu iradenin çabalarına hayranlık verici bir şekilde yabancı kılmıştır.
Yaşamımızın mutlu anları böyle akıp gider. Kararın ve niyetin yükünden kurtulmuş bir halde kendi iç denizlerimizde dolanırken, çeşitli hareketlerimize sanki başkasının eylemleriymiş gibi tanık oluruz ve yine de iradedışının yetkinliğine hayran kalırız.
***
(...) ilginç olan şey, tasmaların ucundaki iki insandı. Çünkü şehirde sahiplerinin tasmasını tutanlar köpeklerdir. Yağmur da yağsa, rüzgâr da esse, kar da yağsa günde iki kez gezdirmek gereken bir köpekle gönüllü olarak ilgilenmek, kendi boynuna tasma geçirmek anlamına geliyor; ama kimse bunu anlamış gözükmüyor.
***
Küçük insanların birbirlerine söylediklerini işitseniz şaşırırsınız. Onlar hikâyeleri teorilere, anekdotları kavramlara, görüntüleri fikirlere tercih ederler. Bu onların felsefe yapmasını engellemez. Neyse, bizler boşluğun kemirdiği uygarlıklar olduğumuz için midir ki eksikliğin kaygısı içinde yaşıyoruz? Mallarımızdan ve duyularımızdan daha fazla yararlanacağımıza emin olduğumuzda mı yararlanıyoruz ancak? Belki de Japonlar bir zevkten geçici ve biricik olduğu için tat aldığımızın farkındalar.

Muriel Barbery, Kirpinin Zarafeti.

11 Ağustos 2018

Ahlaki çöküntünün ekonomik çöküntüyü getirmesi haktır

Ahlak, vicdan, namus, şeref, haysiyet ve daha pek çok şey büyük değer kaybederken bir avuç insan dışında kimseden ses çıkmadı, çıkmıyor. Para değer kaybederken ise ülkenin ana gündem meselesi oluveriyor.

Herkes Türk lirasının dolar karşısında yaşadığı tarihi değer kaybını konuşuyor. Tabii, ileri derecede cahil bir toplum söz konusu olduğu için yalnızca dolar ve avro olduğu sanılıyor ama TL şu anda yüzü aşkın para birimi karşısında değer kaybediyor, o ayrı konu.

Ekonomi elbette önemlidir fakat kardeşim, insanı insan yapan değerlerin hiç mi önemi yok?

Demem o ki ahlaki, vicdani ve bilumum insani değerleri tepetaklak olmuş bir toplumun ekonomisinin de er geç tepetaklak olması zaten beklenen bir durum.

9 Ağustos 2018

Başarı kelimesi nereden geliyor

Vakti zamanında köyün birinde bir evin kerpiç duvarındaki delikte bir arı kolonisi yaşardı. Bu evde yaşayan ailenin küçük bir oğlu vardı. Bu çocuk, evlerinin duvarına yuva yapmış arıları çok sever, bir o kadar da merak ederdi. Her gün gidip duvarın karşısındaki bir taşın üzerine oturup arıları izlemeye koyulurdu.

Çocuk günün birinde kolonideki arıların insanlara benzer bir yaşam sürdüklerini keşfetmişti. Sözgelimi, onların da aile reisi, çoluk çocuğu filan vardı. Daha da ilginci, her birinin belli bir işi, bir görevi vardı. İçlerinden biriyse diğer hepsinin başı gibi davranıyordu. Bundan ötürü çocuk bu arıya "baş arı" adını vermişti. Bu baş arı'nın en göze çarpan özelliği çok çalışkan olmasıydı. Baş arı çok çalışıyor, neticesinde de çok şeyler elde ediyordu.

İşte çocuk buradan hareketle çok çalışıp bir şeyler elde edenlere "baş arı gibi" demeye başladı. Ve kısa süre içinde ev halkı da bu sözü benimsedi. Mesela o yıl yaz tatili gelip de karneler dağıtıldığında dönem boyunca derslerine çok çalışıp yüksek notlarla dolu karnesini eve getiren büyük kızına annesi, "Aferin benim kızıma, tıpkı baş arı gibi," dedi. Böyle böyle, önce konu komşu, sonra da tüm köy halkı arasında da tutuldu bu söz. Bir zaman sonra da "baş arı gibi" yerine "baş arılı" biçiminde kullanılmaya başlandı. Sonralarıysa artık ayrı değil, bitişik olarak "başarı" diye söylendi ve günümüze kadar geldi. Yaa.

4 Ağustos 2018

Bu zemâne beglerinün cümle etvârın sikeyim

Görmedüm mihrin baka gördüm fenâ dârın sikeyim
Bu fenânun bî-mürüvvet mîr ü serdârın sikeyim

Çârsû-yı dehr içinde dâyımâ sûret sûret
Ehl-i ma’nâ ile itdükleri bâzârın sikeyim

Atlas-ı çarhun kabâyam aldanursam rengine
Bana şâlüm yeg durur anun iç astârın sikeyim

Kala ben bîmârunuz bu gûşe-i iflâsda
Vaz geldüm bunlarun itdügi tîmârın sikeyim

Şimdiki begler mürüvvetden dem urup her nefes
Ehl-i dil ‘âriflere itdügi ikrârın sikeyim

Bî-vefâdur kahbe dünyâ gibi bunlar bunlara
Kulluk eyleyen gidilerün perestârın sikeyim

Ehl-i ‘irfâna kuru tahsîndür ihsânları
Bu zemâne beglerinün cümle etvârın sikeyim

Zerre denlü yok durur mihr ü vefâ didükleri
Bu ‘avâmun hâsılı ey Hayretî varın sikeyim

Hayretî


31 Temmuz 2018

Yeni işim

Vincent van Gogh'un Ünlü Tablosu'nda patates yiyenlerin izleyicisi olarak işe başladım bugün. Hayırlı uğurlu olsun.

30 Temmuz 2018

Derdest

12 Ağustos 2011'de Derdest Çağrışım diye bir konu başlığı açmıştım. Şöyle demişim: 
Bugünden itibaren blogda Derdest Çağrışım adlı bir köşe açıyorum. İnternette dolaşırken gördüklerim o kadar çok şey çağrıştırıyorlar ki, hiç olmazsa blogda paylaşayım bir kısmını, dedim. O zaman belki başka şeyler de çağrıştırırlar, kim bilir?
Adını serbest çağrışımdan hareketle koymuştum. Derdest "yakalanmış, tutulmuş, tutuklu" demek. Serbestin tam karşıtı yani. Bu adı düşünüp taşınıp koymamıştım, oracıkta aklıma gelivermişti, herhalde serbest bir çağrışımla. Komik.

Derdest Çağrışım konu başlığını bitirmeye karar verdim. Aslında daha geçen yıl mı, önceki yıl mı ne karar vermiştim. Baktım, mesela geçen yıl hiçbir şey yayımlamamışım bu etiketle. Ondan önceki yılsa yalnızca iki kayıt var. En aktif olduğu yıllar 2012 ve 13 olmuş, sırasıyla dokuz ve on post yayımlamışım. Ağustosun on ikisinde, yani ilkinin yıl dönümünde yayımlayacağımsa kırk birinci ve son olacak, tam yedi yıl sürmüş, fena değil, kırk bir kere maşallah mı derler artık. İnternette dolaşırken göreceklerim arasında hep olduğu gibi elbette gene çok şeyler çağrıştıracak görseller çıkacaktır, zaman zaman onları blogda yayımlayacağım da, ama bu etiketle değil artık.
.
Tamamen değil ama ana menüden kaldırmayı düşündüğüm bir diğer etiketse Ordem e Progresso. Onu da epeydir ihmal etmişim. Son kaydın üzerinden iki buçuk yıl geçmiş. Tamamen kaldırmayı düşünmüyorum, çünkü buna devam edeceğimi, bir başka deyişle, bu konudaki yazıların gene "geleceğini" seziyorum. Bir o kadar da istiyorum. Seviyorum çünkü böyle şeyler yazmayı. Bu etikete ilkin "İki Kişilik" adını vermeyi düşünmüş, sonra Ordem e Progresso'da (Düzen ve İlerleme) karar kılmıştım. Bugüne değin bu başlık altında on dört yazı yayımlamışım:
Bloğun menüsünde de değişiklik yapacağım haliyle. Derdest Çağrışım'la Ordem e Progresso'yu kenar çubuğundaki Fazladan Menü'ye taşıyacağım. Haliyle ana menüde epey yer açılmış olacak, eh, oraya da bir şeyler düşüneceğim artık, hatta düşünmeye başladım bile, "Oh Yes" diye yepyeni bir link koyacağım oraya. Oh yes, benim yıllardır kullandığım bir söz, bir şeyle alay edecek, gırgır geçecek, kendimce eğlenecek olduğumda söylerim. Şimdilik dört-beş yazı var bu etiket altında. Önerilere açığım. 


28 Temmuz 2018

Sineklerin Tanrısı

Sineklerin Tanrısı'nı ilkin askerde, nöbet sıralarında okumuştum. Herhalde çok sevmiş olacağım ki, bir kere daha okuyasım tuttu, aldım okudum. Güzel kitap kendini her zaman okutuyor tabii. Güzel çeviriyi de yabana atmamak lazım bu arada. Çeviri bir kitap okuyacağım zaman ilk olarak çevirmenine bakıyorum, iyiden iyiye alışkanlık oldu bu bende. Mîna Urgan gibi, çevirdiği dile bütünüyle hakim bir çevirmenden okumak var, adı sanı belirsiz birinden okumak var. 
***
Bana kalırsa, Sineklerin Tanrısı'nı okumadan önce Platon'un Devlet'ini okumalı. Neden? Çünkü Devlet'te, insanların basit küçük topluluklardan toplumlara, oradan uygarlıklara geçişinin analizi yapılmaktadır. Bildiğim kadarıyla bu konuda ilk kalem oynatan filozof da Platon'dur. Birkaç kişilik bir topluluk nasıl büyüyüp organize, karmaşık bir toplum haline gelir? Binlerce yıldır insanların merakını yönlendiren ilginç bir soru. 
***
Sineklerin Tanrısı önemli bir konuya dikkatimizi çekiyor. Bilmiyorum, bütün ülkelerde böyle midir, yoksa yalnızca Türkiye'deki tarih öğretiminin sakatlığından mı kaynaklanıyor, biz tarihin hep düz bir çizgi halinde ilerlediğini, uygarlığın böyle geliştiğini düşünüyoruz. Halbuki tarihin ilerleyişi başlangıcından itibaren sürekli zikzaklar halinde olmuştur. Uygarlık bazen çok ilerlemiş, bazense tepetaklak olmuştur. İşte, tarihin hep ileriye doğru gittiği yönündeki bu ön kabulün bir sonucu olarak, toplumda insanların sürekli olarak vahşilikten medeniyete doğru ilerlediği yönünde yanlış bir algı var. William Golding bizi uyandırıyor: İnsanlar pek tabii ki uygarlıktan ilkelliğe doğru da gidebilirler, uygarken vahşileşebilirler, nitekim olmuşlardır da.
***
Bir savaş sırasında, bir İngiliz yatılı okulunda okuyan on-on iki yaşındaki birkaç çocuğu saldırılardan korumak için başka bir yere taşıyan bir uçak, okyanus üzerindeyken ıssız, muhtemelen daha önce hiç insan eli değmemiş bir adaya düşer. Kurtulanlar arasında hiç büyük yoktur, yalnızca hepsi de daha önce birbirini tanıyan birkaç çocuk sağ çıkar kazadan. 

Başta her şey normaldir. Çocuk da olsalar, olağanüstü durumlarda medeni insanların davranması gerektiği gibi davranırlar. Ne de olsa Britanya gibi bir uygarlık yuvasından gelmişlerdir. Diğerlerinden bir-iki yaş büyük çocukların liderliğinde, ilk günlerde üzerlerindeki şoku atmaya çalışırlar. İlk zamanlarda hiç kimsenin aklına gelmeyen şey,  bu adada uzun bir süre kalacak olmalarıdır. Herkes kısa sürede birilerinin gelip onları kurtaracağını düşünmektedir doğal olarak. Yeryüzüne ayak bastığımız günden beri sahip olduğumuz bir içgüdü değil midir bu: hep kendimizi güvenli bir limana atma içgüdüsü. 

Günler ilerledikçe durum karmaşıklaşır. Gelen giden yoktur. Burası ıpıssız bir adadır. Doğal hayattan başka bir şey yoktur. Uygarlık çok uzağındadır buranın. Çocuklar yeni hayata alışırlar. Türlü türlü meyve vardır adada bol miktarda, onlarla beslenirler. Bir de, çocuklardan birinin gözlük camından yararlanarak ateş elde ederler. Amaç, ateşin çıkaracağı dumanla uzaktan geçebilecek gemilere işaret göndermektir. Ancak günler geçer, hiç kimse uğramaz adaya. 

İlk günlerde büyükçe bir şeytanminaresi de bulmuşlardır ve bunu bir tür boru olarak kullanabileceklerini fark ederler. Borunun üflenmesi, herkesin üfleyenin etrafında toplanması ve onu dinlemesi anlamına gelecektir; böyle kararlaştırırlar ve tüm çocuklar hemencecik benimserler bu kuralı. Ayrıca, o sırada boru kimin elindeyse yalnızca onun konuşma hakkı vardır. Böylece, Britanya'dan getirdikleri medeniyetin bu adada tezahür edişini de görmüş oluruz. Bu, demokrasinin ta kendisidir aslında. Ancak pek de ideal bir demokrasi sayılamaz, "borusu ötenin" toplumu yönettiği bir düzen pek ideal değildir de ondan. Yine de, çocukların bulduğu bu yöntem fena bir fikir değildir, sonuç olarak, bir yöneticinin etrafında toplanıp geleceğe yönelik fikirler üretmeye çalışmak, düzensizlikten iyidir. Üstelik de böylesi olağanüstü bir durumda.

Bu yazıya başladığımda 2013'tü. Yarın devam ederim, demiştim ama işte görüldüğü gibi, etmemişim. Blogculukta olur böyle şeyler, ne edelim?

19 Temmuz 2018

Yuvarlak

“Hep batıya gidersem doğuya varırım.” Cristoforo Colombo amcamız işte bu dürtüyle çıkmıştı yola. Pek çoklarınca yanlış bilinenin aksine, Colombo’nun kendisine ait bir fikir değildi bu. Teyzesi Maria Filomena vermişti ona bu aklı.

Fikir teyzesinindi ancak yanılan Colombo olmuştu tabii. Zira kişi hep batıya giderse varacağı yer hiçbir yerdir. Ya da tam tersine, her yerdir. Çünkü bir yere varmak orada durmak değil midir? Varmak, evet, yolculuğu bitirmiş olmaktır. Halbuki hep giden kişi, her yerden geçmiş olmakla birlikte, hiçbir yere de varmamış olacaktır. Bu felsefenin adına coğrafyacılar henüz daha ilk çağlarda "dünya yuvarlaktır" demişlerdi. Nitekim ne denli haklı olduklarını, kader Colombo'yu doğu yerine batıya vardırmakla göstermişti. Bugün Batı Hint Adaları'nın Hint diyarından fersah fersah uzakta oluşu başka nasıl açıklanabilir? 

O vakit buradan çıkarılacak ders ortadadır: Yuvarlak şeyler söz konusu oldu mu durup düşünmeli, girdiğimiz yolun bizi bir yere vardırmama ihtimalini hep göz önünde bulundurmalıyız.

17 Temmuz 2018

Romanları kim yazar?

© Tom Gauld
%59'unu yazarlar,
%11'ini hayalet yazarlar,
%2'sini meşum daktilolar,
%3.5'ini robotlar, algoritmalar, bilgisayarlar,
%0.5'ini yardımsever cinler,
%4'ünü derin devlet ajanları,
%3'ünü yetenekli hayvanlar,
%1.5'ini uzaylılar,
%6'sını sahtekârlar, dolandırıcılar, taklitçiler,
%9.5'ini kimse bilmiyor.

Kalıyor

Neresinden baksan gözünde kalıyor.

10 Temmuz 2018

Yel

Yaz günü, gölgelikteki hamağında bekleyen çocuk, hiç kimseden değil, tek rüzgârdan umuyor medet: bir yel esse, sallasa beni.

7 Temmuz 2018

Denizde dinlenen gemi

Yıllardır bu bloğu yazıyorum, bir kez olsun "Ne yapıyorum ben yahu," diye geçirmedim içimden. Şimdi üzerinde biraz düşününce korkulacak bir şey olmamakla birlikte, bu durumun beni bir nebze de olsa kaygılandırması gerektirdiğine karar verdim. Gene de kafam bulanık. Bu olağan bir hal mi, yoksa olağan dışı mı, bilemedim. Bu zamanlar emin değilim pek çok şeyden. Belki hiçbir şeyden. Azıcık resim çizme yeteneğim olsaydı, şöylecene soyut şeyleri çizerdim çokça: Hiçbir şeyden emin olamamanın resminin duvarda asılı olduğunu düşünsene. Tuhaf. Fakat hiçbir şeyden emin olamamanın resmini koyacağın çerçeveden bir türlü emin olamamak da sanırım daha bir tuhaf olurdu. Her neyse... 

Kişi on yılı aşkın süredir yaptığı bir iş hakkında bir kez bile durup düşünüp, "Ben ne yapıyorum," diye kendine sormamışsa bu neyin alameti olabilir? Galiba saçmalıyor olmanın. 

Çerçeve satan bir dükkâna girip, "Hiçbir şeyden emin olamamanın resmini yaptım, ona uygun bir çerçeve lazım," diye sorduğunuzda, size önerecekleri çerçeve çok büyük olasılıkla "Bizim ev halkının resmini yaptım, ona uygun bir çerçeve lazım," diye sorarken önerecekleri çerçeveyle aynı olacaktır. Neden? Çünkü büsbütün ruhsuz bir çağda yaşıyoruz. İçinde yaşadığımız çağ gerçekten de ruhunu yitirmiş. Bu yönüyle nereden baksan boka batmış durumdayız. Gidişata bakınca gelecek kuşakların bizden de beter bir halde boka batacakları aşikâr. Ruhunu yitirmiş bir zamanda, diyelim bir an önce çerçeveyi satıp parayı cebe atmak her şeydir, hiçbir şeyden emin olamamanın (ya da pek çok şeyden emin olmanın veya kafası karışık olmanın veyahut hezeyanlar içinde olmanın) resmine uygun bir çerçeve önermekse hiçbir şey.

O vakit ne yapalım? Ruhsuz bir zamanda yaşamaya devam edelim. Zira elimizde başka zaman yok. Hem sonra, her şey zaman mı ki? Daha başka şeyler de var. Çay var, kahve var, bira var, yerine göre votka var. Su var.

Filozof olsaydım şöyle bir laf ederdim: Kişi kendine nasıl bakıyorsa başkalarına da öyle bakmalıdır. Neyse ki değilim.

30 Haziran 2018

Ölü Timur Gökyüzüne Bakıyor

ordum kalabalıktı, ölüm kalabalık.
nereye bağlasam atımı. gök boş.
bir o kalmıştı alınacak daha
yeryüzü sınırına vardığımda.
ama gündüz mü öncedir, gece mi?
vaktimdi geniş alınlı toprak.

zaman hem ileri gidiyor, hem geriye
and olsun gecelerin çivisine.
ve her an özdeşi bir öncekinin
gökte ve yerde gizli bir şey yoktur
ve hiçbir şey hiçten daha gerçek değildi
bitecek miydi gökleri de alsam?

olanı biteni baştan başladım yaşamaya
utkuların ödülü yalnızlık, unutmam.
atımın üstünde esneyip gülümserdim
tenimi bir hüzün kaplardı kimi zaman
benimi yitirirdim acılar içinde
baştan baştan. bu ceza ne güne sürecek böyle?

sizler hepiniz su ve toprak olun
bir daha yaşamayın yaşadığınızı
ben gece doğdum gündüz diye
uyuyan çiçeği gördüm tacı kapalı
tüfeksiz bir yürek verdi bizlere tanrı
ve toprak eşittir yıldızlı göğe.

sıkıldım. sıkıyor beni bu zamansızlık.
benliğime yargılıyım sonuna kadar.
her şey olduğu gibiydi ne korkunç!
yaprağın tozuna benzer insanın tozu
ve tanrı kim olursa olsun
tomurcuklanır o, sonra da solar.

baştan baştan. özerk bir köleydim ben
bir uyur gezer gururuydum ben
tabutun içinde eksik bir ölüydüm ben
başımızı öne eğdiren tipi
çarpıp duran kapıydım ben.

gök boş. nereye bağlasam atımı?
sessizlikti benim kalabalığım
bir ölümden başka bir ölüme dek
yalnız ben isterdim ve kendim paylaşırdım
özgür insan isteğini istemekle beslenir
gök boş. nereye bağlasam atımı?

Melih Cevdet Anday

22 Haziran 2018

Yol

Yol, kendine bir yer bulamamış
kişinin özlemidir.

Kendi yerini yerleşiklikte
bulamayan kişi,
onu yolculukta arar.

***

Yeni bir yola çıkan kişi,
yolun nasıl bir olanak olduğunu anlar
— ama, ancak, yola çıktıktan sonra...

Yola çıkan kişi, yolun gerektirdiklerini
sonuna dek kabullenmek zorundadır.

Bir yeri toptan terkedip yeni bir yola çıkan
kişi, terkettiği yerdeki herşeyi —herkesi—
mutlak bir biçimde terketmiş; çıktığı yolda
rastlayacağı herşeyi —herkesi—de,
mutlak bir biçimde kabullenmiş olmalıdır
—sağlam yürümenin ilk koşuludur bu.

***

(...)
Yerleşiklikten rahatsız olan kişinin
gezginlikte aradığı, aslında,
yerleşebileceği bir yerdir: Düzenini
bozarak gezginliğe çıkan kişi, kendi
düzeninin peşine düşmüştür.

***

Ancak bir yeri terketmesi gerektiğini
anlayan kişi, bir yola çıkabilir
—ve tersi: ancak bir yola çıkması gerektiğini
anlayan kişi, bir yeri terkedebilir.

Oruç Aruoba, Yürüme.

12 Haziran 2018

Kediler

Kedi sevmek, kedinin, kendisini seven (kendisinin de sevdiği) kişi karşısındaki umursamaz bağımsızlığını baştan kabul etmek demektir. O umursamaz bağımsızlığı, sırası gelince, kendi de göstermek olanağını -çocukça bir haklılık duygusuyla- elinde tutmak demektir. Kedi, kendi canı istediği zaman gelir sokulur size; canı istemiyorsa, çağrılarınızı karşılıksız bırakır. Üç beş okşayışla mırıltılar, gırıltılar başlar, bunlar gitgide yükselir; bir birliktelik kurulmuştur. Ya siz, bir kımıltınızla, onun rahatını bozduğunuz için, ya da o, uyarım doygunluğuna erdiği için, bu birliktelik bir anda çatışma halini alabilir. Kedinin "nankörlüğü" denen, denegelen, kedinin bu "bencilliği"dir; insanca davranış kurallarından esinlenerek hayvana yakıştırdığımız bir "bencillik..." On sekizindeki bir delikanlının gücüne erişmiş altı aylık bir bebekle oynamağa kalksaydık, sonuç daha başka olmazdı ki... 
Bilge Karasu, Göçmüş Kediler Bahçesi, Metis Yay.

9 Haziran 2018

Köprü

Akşamdı. Hava kararmak üzereydi. Omzumda heybem, şehre gidiyordum. Fakat yolu bilmiyordum, çünkü ilk kez geçiyordum buralardan. İleride köprü vardı. Besbelli, şehir köprünün öte yanındaydı. Gelgelelim köprünün hemen karşı tarafından yol ikiye ayrılıyordu. Hangisinden gitmeliydim? Yanlış yola girersem birazdan havanın iyiden iyiye kararmasıyla kaybolabilirdim de. Neyse ki biraz daha yaklaşınca köprünün üzerinden karşıya geçmekte olan birinin karartısını gördüm. Sevindim haliyle. Epeyce yavaş yürüyordu, kısa boylu biriydi. Az sonra yetişecektim. Bu uzunca köprü geniş bir yatakta akan bir ırmağın üzerindeydi. Nihayet köprüye vardım, birkaç adım sonraysa seslendim: "Selamün aleyküm, dayı!" Bana döndü. Dönmesine döndü de o da nesi, insan sandığım kişi meğer bir ayıymış. İlkin kaçmayı düşündüysem de bunun hiç de iyi bir fikir olmayacağına karar verip adımlarımı da biraz yavaşlatarak yürümeyi sürdürdüm. Yanına varınca, "Ve aleyküm selam," diyerek selamımı aldı ve bir şey demeden yüzüme baka durdu. Bunun üzerine bir şey deme gereği duydum. Ne desem, ne demesem, diye düşünürken nasıl olduysa, "Kusurumu bağışlayın," dedim, "size dayı diye hitap ettim ama doğrusunu söylemek gerekirse bir ayıya nasıl hitap edileceğini de bilmiyorum." Bunları söylememle yüzünde bir gülümseme belirdi, ardından şunları söyledi: "Amaan evladım, takıldığın şeye bak, bizim memlekette, üstelik de yıllardır, handiyse herkes köprüyü geçmekteyken bize dayı diye hitap eder, biz çoktan alıştık buna."
Sayfa başına git