2 Kasım 2017

The Meaning of Life

I doubt whether a doctor can answer this question in general terms. For the meaning of life differs from man to man, from day to day and from hour to hour. What matters, therefore, is not the meaning of life in general but rather the specific meaning of a person’s life at a given moment. To put the question in general terms would be comparable to the question posed to a chess champion: “Tell me, Master, what is the best move in the world?” There simply is no such thing as the best or even a good move apart from a particular situation in a game and the particular personality of one’s opponent. The same holds for human existence. One should not search for an abstract meaning of life. Everyone has his own specific vocation or mission in life to carry out a concrete assignment which demands fulfillment. Therein he cannot be replaced, nor can his life be repeated. Thus, everyone’s task is as unique as is his specific opportunity to implement it. 
As each situation in life represents a challenge to man and presents a problem for him to solve, the question of the meaning of life may actually be reversed. Ultimately, man should not ask what the meaning of his life is, but rather he must recognize that it is he who is asked. In a word, each man is questioned by life; and he can only answer to life by answering for his own life; to life he can only respond by being responsible. Thus, logotherapy sees in responsibleness the very essence of human existence.
Viktor E. Frankl, Man’s Search for Meaning.

31 Ekim 2017

Güz

Ekimi bitirmişiz. İyi mi etmişiz, kötü mü, bilmiyorum. Bir yerden sonra insan olaylara ve olgulara yetişemiyor, neyi iyi, neyi kötü yaptığını etraflıca düşünüp değerlendirmekten kaçınıyor. Varsın kaçınsın, ne çıkar.

Elma ağacının sararmış yaprakları dökülünce ağaçlarının altına serilmiş yuvarlak bir halıya benziyorlar. Ne kadar güzel duruyorlar öyle. Bir saksağan da gelip konmuş üstlerine, sanırsın ağacın komşusu, oturmaya gelmiş. Bir nevi öyle değil mi zaten.

Güz ne güzel bir mevsimdir öyle!..

30 Ekim 2017

Çürümüş

çürümüş çürümemiş bütün tahtaları kim yakar
yerli yersiz kim bakar dolunaya durmadan
kim kullanır siyasal partiler yelpazesini yaz sıcağında
kimin sağında karaciğeri solunda yüreği var
kimdireskimolarla üşüyüp zencilerle terleyen
kim ha

havuza girildiğinde su sıcaktı daha
eskiden çok eskiden bir eski kaplıcada
sandalyeleri yaz boyu bahçede unutulmuş
kurnaları kara palmiyeleri cılız
bir kaplıca şöyle avuç içi kadar
bornozları kirli garsonları yalnız
herkesi bir ücret olarak belirleyen tarifesiyle
oda kapılarının arkasında sorulan
nedir kimdir umutlandıran kişiyi
kimin hakkı var buna
belki iri bir çakıltaşı bahçede
iyi yürekli bir yaşlının düşünden arta kalan

şimdi caddelerdeyiz ya da alanlarda
çoluk çocukmuş arkadaşmış
masanın üstünde zeytin çekirdeği dolu bir tabak
yanında sıkılmış bir limon
görkemli bir taze yarım ekmek
gittiğin her yere taşıdın bunları
şimdi kim ne yapacak ha
bütün hüznün elinde kaldı devredemedin
paylaşamadın bile otobüs yolcularıyla

bütün tahtaları yaktım çürümüş çürümemiş
kokusu iyiydi gümüş kolyeleri aydınlattı ışığı
ne güzel ışıktı ama
kimse görmedi bir insanın böyle öldüğünü
biri bir dağda kendi öldüğünden bu yana

Turgut Uyar

30 Eylül 2017

Özleyiş

Yarın en yakın arkadaşım evleniyordu, ben de sağdıcıydım. Onun kadar sevinçli ve heyecanlıydım. Ne ki kendimi bütün her şeye kapatıp bir başıma gezintiye çıkma arzumun nüksettiği akşamlardan biriydi. Hiçbir zaman karşı koyamadığım bir arzuydu bu. Arkadaşıma bundan söz etmenin gereği de yoktu anlamı da. Sağdıcının düğün arifesinde bir başına akşam gezintisine çıkacağını duysa kim garipsemez? Bir saat kadar daha oyalandıktan sonra biraz düşünüp makul sayılabilecek bir bahane buldum, ona söyleyip düğün evinden ayrıldım.

Birkaç dakikalık yürüyüşle evlerinin bulunduğu sokağı bitirip iki yanı boyuna elma bahçeleriyle örtülü dar yola girdim. Akşam yerini geceye bırakmak üzereydi. Ay ortalığı ışıtıyordu. İnsan şu yeryüzünde hiçbir şey yapmasa, yalnızca ama yalnızca yaşasa, diye geçiriyordum içimden.

Yerde bir elma buldum. Aldım, gömleğime silip yemeye başladım. O güne değin kaç kez böyle bir başıma, amaçsızca dolaştığımı düşündüm. Ama şimdi ne önemi vardı ki bunun? Şu an şuracıkta bir elma yiyecek olmak bile yüce bir amaç sayılamaz mıydı?

Elmaya bakınca gecenin bizi pek çok şeyden koruduğuna kanaat getirdim. Geceleyin elmanın üzerindeki kiri, tozu toprağı görmeyiz de onu şöyle bir gömleğimize silmeyi yeterli buluruz. Halbuki gündüz böyle değildir; elmaya dair her bir şeyi görmek onun hakkında pek çok farklı yargıda bulunmaya, bundan ötürü de pek çok farklı eylemde bulunma gereksinimi duymaya götürür bizi. Sözgelimi onu canımız çekse bile yememeye, yiyecek olsak da evvela yıkayıp temizlemeye karar veririz. Tuhaf olan, bunun yalnızca elmalar için değil, fakat diğer pek çok şey için de, ve ne acıdır ki insanlar için de böyle olması değil midir? Gece bizi insanların üzerindeki pisliği görmekten de korumaz mı mesela? Gelgelelim her gece yerini bir sabaha bırakmak durumundadır, ne çare.

Elmama bir ısırık vurdum. Kurtluydu. Fakat yarısına geldiğimde gördüm ki dalından düşünce kurdu da onu terk edip gitmiş. Belki de kurdun sevdiği elma değil ağaçtır, nereden bileceksin. Çürük kısımları güya yememeye dikkat ettiysem de bir baktım elma bitmiş, neredeyse hepsini yemişim. Elmanın tadı çürüğün tadına baskın gelmişti. Buna öyle sevindim ki sevincim katlansın diye aya baktım, hayatımda nadir rastlanan bir şeydi zira.

Ağaçlarla bezeli yolu bitirip mahallenin kıyısına vardım. Burası, üzerine vakti zamanında yerleşim kurulmuş yüksekçe bir yerdi. Aşağıda buğday, arpa, yonca tarlalarının doldurduğu ova uzanıyordu, çok uzaktaysa kayıtsız bir halde sıradağlar görünüyordu. Biçilmiş ekinlerin yerini göz alıcı bir sararmaya bıraktığı bu düzlük ay ışığında handiyse kutsal bir edaya bürünmüştü. Uzakta iki at öylece kıpırtısız duruyorlardı, belki de sessiz sedasız bir ayin yapıyorlardı, kim bilir. 

Oturdum. Ayın ışıltısını, ovayı, uzaktaki dağları, bir-iki ay önceki buğday başaklarının yerinde esen yelleri izledim. Yerimde kim olsa bu gece hiç bitmesin isterdi.

24 Eylül 2017

Sinekler üzerine

Sabah güne iki karasineği kesinlikle öldürme niyetiyle başladım. Gece boyunca yüzüme konup vızıldayıp durdular. Hadi vızıltılara bir şey demiyorum, belki de kendi dillerinde ninni söylüyorlardı bana, fakat yüzüme konup ikide bir uyandırıp huylandırmalarına epey kızdım haliyle. Üstelik pencere de açıktı, çıkıp gidebilir, bütün geceyi benimle geçireceklerine başka bir açık pencereden girip bir başkasının yüzüne de konabilirlerdi. Ne var ki bende bir şey bulmuş olacaklar ki gece boyu yanımda kalmakta kararlıydılar. Eh, böyle olunca ben de kendilerini öldürmeye karar verdim. Gelgelelim şanslıydılar, kalkıp yataktan çıkınca yeltendim ama yakalayamadım. 

Eskiden Salih dayının çarşıda bakkal dükkânı vardı. Ben sinek yakalamayı ondan öğrendim. Bir gün içeri girdiğimde Salih dayıyı koltuğuna oturmuş, tezgâhının üzerindeki sinekleri avlamakla meşgul görmüştüm. Sinekleri böyle ustalıkla yakaladığına şaşırdığımı görünce, "Bak," demişti, "avucunu sineğin yüzünün dönük olduğu tarafa tutup ona doğru hızlıca hamle ediyorsun, o da uçup kendiliğinden avucuna giriyor." İşe yarar bir yöntemdi, o günden beri öylece yakaladığım sineğin haddi hesabı yok.

Sinek, böcek gibi hayvanların öldürülmesi neden olağan karşılanıyor acaba? Ya da ne bileyim, hayvan hakları savunucuları neden sinekler için de bir şeyler yapmıyor mesela? Belki de yapıyorlardır da haberimiz olmuyor. Bana sorarsanız, sinekler küçük olup pek göze batmadıkları için kimse de onları önemsemiyor. Bir de kamusal alan dedikleri şu tuhaf yerde görünmedikleri için. Değil mi ya, kediyi, köpeği, güvercini sokakta, parkta, orada burada hep görüyoruz da sinekleri ancak yakınımıza konarlarken görebiliyoruz. Bir de şu var, mesela kendi payıma konuşayım, dışarıda bir yerde yemek yerken masaya bir kedi yanaşıp miyavlasa bir şeyler veriyorum, keza kuşlar gelip konsa onlara da ekmek kırıntısı filan saçıyorum, fakat sinek öyle mi, yemek yediğim yerde masaya sinek kondu mu hemen ayıplıyorum orayı. Herkes de böyle yapıyordur herhal. İşte ben bunu merak ediyorum. Neden sahi? Kediyle sineğin farkı ne? Acaba karasineğin pis, hastalık taşıyan bir hayvan olduğu kabulü bilinçaltımızda yer etmiş de ondan mı? İyi de sokakta yaşayan hangi hayvanın temiz olduğuna emin olabiliriz ki?
.
Sinek yedili. © Muammer Yanmaz
Sinek demişken aklıma iki hafta önceki günü birlik Samsun yolculuğum geldi. Sabahın köründe otogara indim, lavaboya gidip elimi yüzümü yıkadıktan sonra otogarın içindeki lokantaya oturup çorba istedim. Oturur oturmaz sinek sürülerinin masalarda cirit attığını gördüm. Bir hayli yadırgadım. Samsun'a ilk gidişimdi, böylesi büyük, güzel bir sahil kentinin otogarının bu kadar pis olacağını hiç düşünmemiştim. Konu sinekler ya, onların pis olduğundan söz etmiyorum, doğrusu karasineklerin öbür hayvanlardan ne kadar pis, ne kadar temiz olduğunu bilmiyorum, mesele şu, bir yerde karasinek varsa orada pislik vardır. Tıpkı akbabaların hayvan leşlerini yiyip doğaya mikrop saçılmasını önlemeleri gibi, bana öyle geliyor ki sinekler de önemli bir hizmet görüyorlar. Hiç değilse oradaki pisliğin farkına varmamızı sağlıyorlar. Odamda iki tane olması da bunu gösteriyordur muhtemelen. Ne diyordum, Samsun, bereket versin, şehrin otogar dışında kalanını temiz gördüm de kötü bir izlenimle ayrılmadım oradan.

Geçenlerde arkadaşım Mustafa'yla israf üzerine konuşuyorduk. Eskiden ben de yenmeyip çöpe giden yiyeceklerin israf olduğuna inanırdım pek çok kimse gibi. Fakat son yıllarda bu fikrim değişmiş görünüyor. Zira ülkede haddinden fazla sokak hayvanı var ve çöp konteynerleri, çöplükler filan beslenmeleri için hayati önemde. Koku alma duyularının gelişmişliği sayesinde kolayca bulup yiyorlar o yiyecekleri. Otel, restoran, okul, hastane yemekhanesi gibi yerlerdeki yiyecek israfı başka konu tabii, ama evlerden çöpe giden yiyeceklerin israf olduğunu düşünmüyorum. Benimle aynı fikirde olan Mustafa da bir gün bu konuyu arkadaşlarıyla tartışırken aralarında hastane müdürü olan biri onu gayet haklı bularak o günden sonra yiyecek artıklarının çöpün yanına ayrıca bırakılması emri vermiş.

Sineklere geri dönelim. Arkadaşım Yunus Çay geçenlerde bir sinek spreyi almış. Bir-iki gün kullandıktan sonra fark etmişler ki bu ilaç sinekleri öldürmüyor, fakat bayıltıyor. Sinekler ilkin öldü sanılırken birkaç saat sonra ilacın etkisi geçince ayılıyorlarmış. Yunus bu durumu ilacı üreten firmanın daha çok ilaç satmak için başvurduğu bir oyun olarak değerlendiriyordu.

Benim de maalesef hayvanlara çektirmişliğim var. Çocukken bir gün beş-on sinek yakalayıp kanatlarını koparmış, pencereye bırakmıştım. Karınca gibi yürüyorlardı. Böyle sineklerin ölmediğini, bir süre sonra kanatlarının gene çıktığını söylüyorlar, bilmiyorum. Bir gün de komşunun çimenliğinde şu siyah-beyaz benekli, sırtı kabuklu, sokmayan büyükçe arılardan görünce eve gelip boş bir tomurcuk çay kavanozu almış, gidip içini onlarla doldurmuştum. Getirip babamın küçük metal dolabını boşaltmış, arıları içine salmıştım.

12 Eylül 2017

Durum bu

İki erkek çocuk konuşarak hızlıca pencerenin önünden geçtiler. Seslerinden birinin on beş, öbürünün on yaşlarında olduğu anlaşılıyordu, galiba kardeştiler. Konuşmalarının şu kısmını duydum, büyüğü küçüğüne nasihat ediyordu:
—İlkin, artık böyle konuşmayacaksın, küfür müfür yok.
—Niye?
—Okul açılıyor, öğretmenler filan duyarsa...
—Ya, siktir et okulu.

29 Ağustos 2017

Her zaman ve her yerde ve her şey için zaman olsaydı

Ciddi olarak ölümsüz olmayı arzulayan var mı? Kim sonsuza kadar yaşamak ister? Şunu bilmek ne kadar sıkıcı ve yavan olurdu: Bugün neler olduğunun hiç önemi yok, bu ay, bu yıl: Daha sonsuz gün, ay ve yıl var. Sayılamayacak kadar çok, kelimenin tam anlamıyla. Böyle olsaydı eğer, başka bir şeyin anlamı kalır mıydı? Artık zamanı hesap etmemize gerek kalmazdı, hiçbir şeyi kaçırmazdık, acele etmemizin anlamı olmazdı. Bir şeyi bugün ya da yarın yapmamız fark etmezdi, hiç fark etmezdi. Kaçırdığımız milyonlarca şeyin, ebediliğin karşısında hiçbir değeri kalmazdı, bir şeyin arkasından üzülmenin de anlamı olmazdı, çünkü onu telafi etmek için zaman hep kalırdı. Günün akışına bile karışamazdık, çünkü bu mutluluk, akan zamanın bilincinde olmaktan beslenir, avare kişi ölümün karşısında bir maceraperesttir, telaşın zorlamasına karşı çıkan bir haçlı askeridir. Her zaman ve her yerde ve her şey için zaman olsaydı: Zaman harcamanın vereceği keyfe yer kalır mıydı? 
Pascal Mercier, Lizbon'a Gece Treni.

24 Ağustos 2017

Kavanozun Dibinde

Kraldan kaçan kraliçe saklanacak yer ararken gözüne ilişen teneke kavanozun içine girdi. Ardından kral geldi, karısının buraya, sarayın kilerine girdiğini görmüştü, fakat şimdi kraliçe yoktu ortalıkta, başka kapı da yoktu, pencereyse demir parmaklıklıydı. O halde burada bir yerlere gizlenmiş olmalıydı. Tezgâhın altına, dolapların arkasına neyim baktı da para etmedi, kraliçe görünmüyordu. Karısının türlü çeşitli entrikalarından biriyle karşı karşıya olduğunu düşündü kral, onun burada olduğuna şüphe yoktu, o vakit ne olursa olsun bu kapıdan çıkmayacaktı, günlerce beklemesi gerekse bile çıkmayacaktı, böylece nasıl olsa kraliçe gizlendiği yerden çıkardı.
***
Üçüncü günün akşamında kral kapının yanında yerde bitkince oturmuş, sırtını duvara dayayıp bacaklarını uzatmış, öylece duruyordu. Aklından neler geçtiğini kendi bile bilmiyordu. Kraliçeyse üç gündür içinde olduğu kavanozun dibine sırt üstü boylu boyunca uzanmış, ellerini başının altında kenetlemiş, gözlerini görebildiği tek yere, tavana dikmiş öylece bakıyordu. 

Halkın ise hep olduğu gibi, olan bitenden haberi yoktu. Ve hayat elbette o zaman da ilginç bir trene benziyordu.

21 Temmuz 2017

Scripta manent

O kadar yazı malzemesi birikiyor ki günde rahatlıkla üç yazı yazmaya yeter. Gelgelelim ben uzunca bir süredir, mesela şöyle üç-dört aydır yazma orucundayım, doğrusu çıkmakta da zorlanıyorum. Yazma orucu hadi neyse de beni asıl huzursuz eden okuma orucuna da girmiş olmam. Epeydir kitap okuyamıyorum doğru dürüst. Hiç okumuyorum değil, internetten her gün bir dünya metin okuyorum. Okumasına okuyorum da hani şu okuduğu metinlerin sayısı, hacmi ne denli çok olursa olsun kitap okumuyorsa kendini hiç okumamış sayan insanlar yok mu, ben de onlardanım işte. 

Geçen haziranın hemen başında köye gittim, 3 ve 4 haziranda dağ, bayır, yayla epey dolaştık ettik, döner dönmez yazacaktım güya, bunun için köyde çektiğim fotoğrafları da hazırladım, masaüstünde bir klasöre attım, hâlâ bekliyorlar öyle. 
***
Büyük teyzem iki hafta önce öldü. Çok iyi bir kadındı. Epeydir görmemiştim, ölümünden önce son bir kez görmediğim için üzüldüm, keşke görseydim. Tabutu evin önüne getirildiğinde çocuklarıyla kız kardeşleri son bir kez görmek istediler. Ambulansın içine geçip yüzüne baktılar. Anneme bakıyordum o sıra. Orada öylece yatan teyzem kendisinden on yaş büyüktü. Nasıl bir çocukluk geçirdiklerini düşlemeye çalıştım. Annem on yaşındayken yirmi yaşında olan bu teyzem annemin gözünde ne kadar büyük bir ablaydı kim bilir.

Öğle vakti camiye götürdük tabutunu, öylece yere bıraktık caminin içinde. Tabutun baş kısmının üzerine bir yazma örtülmüştü. Hem olabildiğince tuhaf, hem de olabildiğince olağan görünüyordu. Derin düşüncelere daldım. Günün birinde hepimiz ölmüş olacağız. 
***
Kuşumuz yumurtlamaya başladı. Şimdilik iki tane. Kaç yumurtadan sonra kuluçkaya yatacağını bilmiyorum. Tavuk gibi her gün yumurtlamıyorlarmış, bedenleri küçük olduğu için her gün bir yumurta üretmeye elverişli değilmiş filan, kuşçu söyledi bunları. Kardeşim kafese ip parçaları koydu, kadınların kazak mazak ördüğü şu yumuşak ipler, kuşlar onlardan yuva yaptılar kendilerine. Yuva da kafese koyduğumuz küçük bir kutunun içinde.
***
Yaz günleri... Geceleri yatamıyorum, uykum gelmiyor, böyle olunca sabahları da geç uyanıyorum, bir kısır döngüdür almış başını gidiyor. Halbuki ne çok istiyorum sabahın köründe uyanmayı. Geçen gün bu meseleyi düşündüm biraz, eğer gerçekten istiyorsam bunu kolaylıkla yapabilmem lazım, acaba istediğimi sanıyorum da gerçekte istemiyor muyum?

Gece uykum gelmeyince ayaktayım haliyle. Horozların ötüşünü duyuyorum her gün. Sabah horozları henüz gün ağarmadan ötüyorlar. Geçen gün gene komşulardan birinin evinden horoz sesi gelince doğanın kendisini hiç değiştirmediğini, yalnızca biz insanların değişime bu kadar meyilli oluğumuzu düşündüm. Değil mi, bin yıl önce de horozlar bu saatte ötüyorlardı, bugün de öyle. Peki biz insanlar öyle miyiz? Değişim dediğin, aslında tehlikeli bir mesele. Etraflıca ele almak, üzerinde derince düşünmek lazım. Kısacası, değişim her zaman iyi değildir. Bugün bunca gelişmiş bir teknolojiyle iç içe yaşıyoruz da bazı konularda iki bin yıl önceki dünyanın bile gerisindeyiz. 
***
Komşunun civcivi kaybolmuş, sabahtan beri onu arıyorlar. Kanımca ya kedi götürmüştür ya karga.
***
Canımızın bir şeye sıkılması bir dert, neye sıkıldığını bir türlü bulamamak ayrı bir dert. Deminden beridir canım bir şeye sıkkın, nedir, düşünüyorum, bulamıyorum.
***
Bu yıl pek film de izlemiyorum. Haziranda bir, temmuzda iki tane izledim. Çalgı Çengi'nin birkaç yıl önce çekilen ilki çok özgün bir filmdi, epey sevmiştim, ikincisiyse berbat olmuş, izlemek sadece zaman kaybı, oldukça kötü bir film. Sivas epey methedilen bir filmdi, oturdum izledim. Fena değil ama bu hikâye daha güzel çekilebilirdi, yazık olmuş. Bir arkadaşım Il Postino'yu şiddetle önerince izledim. Pek matah bir şey değil. Neruda'nın İtalya sürgünü esnasında kendisine gönderilen mektupları ona götüren bir postacının hikâyesi anlatılıyor. Kuru bir hikâye.
***
Rüyamda beş-altı kişi, adı Emanuel olan bir adamın dün doğan kızına isim arıyorduk. İyi bir rüya yorumcusu olmama rağmen bir anlam veremedim. Bir kere, ortada kızın annesi yoktu, "emanuel" kelimesi üzerinden bir kız bebeğine isim aranıyordu. Uyandıktan sonra, hay Allah, neden hiçbirimizin aklına "Manuela"yı önermek gelmedi, diye hayıflandım.

Rüya yorumu dedim de, hiç kimse bir başkasının rüyasını yorumlayamaz. Bir insan ancak kendi rüyalarını, yakınlarının kendisiyle ilgili gördüğü rüyaları ve bir de belki çok yakından tanıdıklarının bazı rüyalarını yorumlayabilir. Kitaplardan rüya yorumlarına bakmak da komediden başka bir şey değildir.

19 Temmuz 2017

Hayyam'dan


Geçti Bor’un Pazarı

Başta kavak yelleri estiği günler hani?
Umduğumuz neşeler, şerefler, ünler hani?
Beklenilen alaylı, şanlı düğünler hani?

Servi gibi ümitler döndü birer iğdeye,
Geçti Bor'un pazarı, sür eşeği Niğde'ye!

Sende cevher var imiş, onu herkes ne bilsin.
Kimler böyle züğürdün huzurunda eğilsin?
Şöyle bir dairede müdür bile değilsin.

Ne çıkar öğrenmişsin mesahası pi diye,
Geçti Bor'un pazarı, sür eşeği Niğde'ye!

Bilmem ki ne olmaktı senin gayen, maksadın?
Fare gibi kitaplar arasında yaşadın.
Ne dans ettin, eğlendin, ne de sevdin kız kadın,

Kim dedi hey serseri gençliğine kıy diye?
Geçti Bor'un pazarı, sür eşeği Niğde'ye!

Gönül ne çalgı ister, ne eğlence ne de dans,
Ne güzel kadınların önlerinde reverans,
Kapandıkça kapandı bunca yıldır kahpe şans,

İhtiyarlık gölgesi perde çekti dîdeye,
Geçti Bor'un pazarı, sür eşeği Niğde'ye!

Fırsatı iyi kolla, olma sakın dangalak,
Genç iken vur partiyi, durma, ye, keyfine bak,
Sonra iç şampanyalar, viskiler bardak bardak,

Dokunuyor üç kadeh şimdi bizim mideye,
Geçti Bor'un pazarı, sür eşeği Niğde'ye.

Hasan'ın böreğine vaktinde yetişmeli,
Hiç durmadan gövdeye atıştırıp şişmeli,
Yanıp da kavrulmadan mükemmelen pişmeli,

Sonra seni almazlar hiçbir yere çiğ diye,
Geçti Bor'un pazarı, sür eşeği Niğde'ye!

Namdar Rahmi Karatay

9 Temmuz 2017

Kitap Düzenleme Yöntemi ve Sanatı Üzerine Kısa Notlar

Georges Perec
Fransızcadan çeviren: Siren İdemen
Notos 59 (Ağustos-Eylül 2016)


Her kütüphane¹ ikili bir ihtiyaca cevap verir; bu ihtiyaç da çoğu zaman ikili bir saplantıdır: Bazı şeyleri (kitapları) saklamak ve onları birtakım yöntemlere göre düzenlemek. 

Bir arkadaşımın aklına günün birinde kütüphanesini 361 eserde tutma projesi esmişti. Fikir şuydu: N sayıda eserin eklenip çıkarılmasıyla bir kütüphane için ideal, ideal değilse de en azından yeterli kabul edilen sayıya tekabül eden K = 361’e ulaşıldığında, toplam eser sayısı K, 361’e eşit ve sabit kalacak şekilde, ancak eski bir Z eserini eledikten (bağışlama, atma, satma ya da başka herhangi bir münasip yolla) sonra yeni bir X eserini kalıcı bir biçimde edinmeyi kendine şart koymak:
K + Z > 361 > K – Z
Bu cazip proje gelişim sürecinde bazı öngörülebilir engellere tosladı, onlara da gerekli çözümler bulundu. Önce, bir cildin –La Pléiade külliyatından diyelim– üç (3) roman (ya da şiir, deneme vb.) da içerse bir (1) kitap sayılmasında karar kılındı; aynı yazarın üç (3) ya da dört (4) ya da n (n) sayıda romanının, bu yazarın henüz bir araya getirilmemiş ama kaçınılmaz olarak er ya da geç bir araya getirilebilir Bütün Eserleri’nin bir parçası olarak bir (1) cilde (zımnen) denk sayılması sonucuna varılmış oldu. Buradan hareketle, 19. Yüzyılın ikinci yarısına ait İngiliz dilinin falanca romancısının kısa süre önce edinilen falanca romanı mantıken yeni bir X eseri olarak değil, oluşum aşamasındaki bir diziye ait Z eseri olarak değerlendirildi: Söz konusu romancı tarafından yazılan romanların tamamına T kümesi (var mıdır yok mudur Allah bilir artık!) diyelim. Bu durum projenin ilk halinde en ufak bir değişikliğe yol açmıyordu: Sadece, 361 eserden söz etmek yerine, yeterli bir kütüphanenin, ister incecik bir broşür ister bir kamyon dolusu kitap yazmış olsun 361 yazardan oluşması gerektiğine karar verilmişti. Bu düzeltme birkaç yıl boyunca etkili oldu: Fakat bir süre sonra, bazı eserlerin –mesela şövalye romanlarının– belli bir yazarının olmadığı ya da birden çok yazarı olduğu ve bazı yazarların da –dadaistler mesela– birbirinden ayrıldığı takdirde önemini otomatikman yüzde seksen ila doksan yitirdiği ortaya çıktı; böylece, 361 temayla –muğlak bir kelime ama kapsadığı gruplar da zaman zaman öyle– sınırlı kütüphane fikrine ulaşıldı ve şu âna kadar bu sınırlama gayet iyi işledi.

Görüldüğü gibi, okuduğu kitapları ya da günün birinde okuyacağına kendine söz verdiği kitapları saklayan bir insanın karşılaştığı sorunların başında kütüphanesinin sürekli genişlemesi gelir. Kaptan Nemo olma şansı herkese nasip olmuyor.
… Nautilus’umun suyun altına ilk defa daldığı gün benim için dünya sona ermişti. O gün, son kitaplarımı, son dergilerimi, son gazetelerimi satın aldım ve ondan beri insanlığın düşünmeyi de yazmayı da bıraktığına inanmak istiyorum.
Kaptan Nemo’nun hepsi tıpatıp aynı biçimde ciltlenmiş on iki bin adet kitabı bir daha bozulmamacasına nihai olarak tasnif edilmiş ve bu tasnif, belirtildiğine göre, en azından lisan bakımından (kütüphane düzenleme sanatıyla kesinlikle alakası olmayan, sadece Kaptan Nemo’nun bütün dilleri aynı derecede konuştuğunu belirten bir açıklama) ayrım gözetilmeden yapıldığından zorluk çıkarmamış olmalı. Lakin düşünmeye, yazmaya, hele de yayımlamaya azimli bir insanlıkla hâlâ içli dışlı olan bizler için kütüphanelerimizin genişlemesi yegâne gerçek mesele haline gelme yolunda: Zira on ya da yirmi kitabı, hatta yüz kitabı saklamanın çok da zor olmadığı aşikâr, ama kitaplarınızın sayısı 361’e ya da bine, ya da üç bine çıktığında ve asıl önemlisi bu sayı her gün ya da hemen hemen her gün arttığında sıkıntı baş gösteriyor. Öncelikle bütün bu kitapları bir yere yerleştirme meselesi, sonra da, şu ya da bu nedenle günün birinde içlerinden birini nihayet okuma, hatta yeniden okuma arzusu ya da ihtiyacı duyduğunuzda elinizle koymuş gibi bulabilme meselesiyle karşı karşıya kalıyorsunuz.

Dolayısıyla, kütüphane meselesi ikili bir sorun ortaya çıkarıyor: Öncelikle bir mekân sorunu ve sonra da düzen sorunu. 

1. Mekân sorununa dair

1.1. Genel bilgiler
Kitaplar oraya buraya serpiştirilmez, bir arada tutulur. Nasıl ki bütün reçel kavanozları aynı dolaba, reçel dolabına konursa, kitaplar da aynı yere ya da birkaç aynı yere konur. Saklama maksadıyla bavulların içine tıkıştırılabilir ya da tavan arasına, bodruma veya dolapların dibine pekâlâ konulabilirlerdi, ama genellikle göz önünde olmaları tercih edilir.

Âdet olduğu üzere, kitaplar ekseriyetle bir duvar ya da bölme boyunca, düz olarak birbirine paralel duran, ne fazla derin ne de fazla aralıklı taşıyıcılar üzerinde yan yana yerleştirilir. Kitaplar genellikle dikine, cildin sırtına basılı başlığın görülebileceği şekilde dizilir (zaman zaman, kitapçıların vitrininde olduğu gibi, kitapların kapağı gösterilse de bir kitabın sırf ağzının görünür olması kesinkes yadırgatıcı, gayrimeşru, hatta çoğu zaman ayıp kabul edilir).
Günümüz dekorasyon anlayışında kütüphane bir köşedir: “kütüphane köşesi”. Ve çoğunlukla “oturma grubu” denen sete ait bir modüldür, bu sette ayrıca şunlar bulunur:

sürgülü kapaklı bar dolabı
sürgülü kapaklı yazı masası
çift kapılı büfe
müzik dolabı
televizyon sehpası
diyapozitif projeksiyon sehpası
vitrin
vb.

Ve kataloglarda üzerine birkaç yalancı cilt yerleştirilmiş olarak takdim edilir. Bununa beraber, gündelik hayatta kitaplar aşağı yukarı her yerde bir araya getirilebilir.

1.2. Kitapların konulabildiği alanlar
antre
oturma odası
yatak odası ya da odaları
tuvalet

Mutfağa genellikle sadece “yemek kitabı” denen türe ait kitaplar konur. 

Her ne kadar birçok kişi tarafından en gözde kitap okuma yeri olarak görülse de banyoda kitap bulunması enderdir. Ortam rutubetinin basılı metinlerin korunmasının bir numaralı düşmanı olduğu genel bir kanıdır. Banyolarda olsa olsa bir ecza dolabı, ecza dolabında da “Hekim gelene kadar yapılması gerekenler” başlıklı ince bir kitapçık bulunabilir. 

1.3. Uygun alanlardaki kitap yerleştirilebilecek yerler
Şömine ya da radyatör mermerlerinin üzeri (uzun vadede sıcaklığın bir miktar zarar verme ihtimali göz önünde bulundurulacaktır)
iki pencere arası
iptal edilmiş bir kapı kasasının içi
kitaplık merdiveninin basamakları, böylece merdiven işlevini kaybeder (çok şık durur, Renan’a atıfla)
pencere altı
bir alanı ikiye bölmek üzere dikey yerleştirilmiş bir mobilyanın üzeri (çok şık durur, birkaç yeşil bitki bu etkiyi daha da artırır).

1.4. Kütüphanelerde sık rastlanan, kitap olmayan şeyler

Yaldızlı pirinç çerçevelerde fotoğraflar, küçük gravürler, karakalem çizimler, ayaklı kadehlerde kurutulmuş çiçekler, dolu ya da boş yassı kimyevi kibrit paketleri (tehlikelidir), kurşun askerler, Ernest Renan’ın Collège de France’daki çalışma odasında çekilmiş bir fotoğraf, kartpostallar, oyuncak bebek gözleri, kutular, Lufthansa havayolları şirketinin tuz, karabiber ve hardal paketçikleri, mektup tartıları, çengel askılar, bilyeler, pipo kaşıkları, minyatür antika araba modelleri, rengârenk taş ve çakıllar, şiltler, yaylar.

2. Düzene dair

Derli toplu tutulmayan kütüphane kendiliğinden darmadağın olur. Entropinin ne demek olduğunu anlayabilmem için bana verilmiş bir örnektir bu ve pek çok kez deneysel olarak da doğrulamışımdır. 

Bir kütüphanenin karışıklığı kendi başına vahim bir durum değildir; “Çoraplarımı hangi çekmeceye koymuştum?” düzeyinde bir şeydir: Şu ya da bu kitabı koyduğu yeri her seferinde insiyaki bir şekilde bildiğine inanır insan; ayrıca, bilmese bile, bütün rafları hızla şöyle bir taramak hiç de zor olmayacaktır.

Bu sevimli düzensizlik methiyesine bireysel bürokrasiye duyulan vasat düşkünlük itiraz eder: Her şeye ait bir yer olmalı ve her şey kendi yerinde olmalı ve tersi. Biri oluruna bırakmayı, sallapatiliği, anarşizan kalenderliği önceleyen, diğeriyse tertibin etkin donukluğunu, tabula rasa mantığının erdemlerini göklere çıkaran bu iki gerilim arasında insan eninde sonunda kitaplarını bir düzene koymayı denemeye niyetlenir: Yıpratıcı, moral bozucu bir teşebbüstür bu. Ama aynı zamanda, gözden ırak olduğu için unutulmuş bir kitaba tekrar kavuşmak gibi hoş sürprizlere de kapı açabilir ve bugünün işini yarına erteleyerek yüzükoyun kendinizi yatağa atıp kitaba yumulursunuz. 

2.1. Kitapları düzenleme tarzları
alfabetik sınıflama
kıtalara ya da ülkelere göre sınıflama
renklere göre sınıflama
edinme tarihine göre sınıflama
yayımlanma tarihine göre sınıflama
boyutlara göre sınıflama
türlere göre sınıflama
büyük edebi dönemlere göre sınıflama
dillere göre sınıflama
okuma önceliğine göre sınıflama
ciltlere göre sınıflama
dizilere göre sınıflama

Bu sınıflamaların hiçbiri tek başına tatminkâr değildir. Fiiliyatta, her kütüphane bu sınıflama biçimlerinin bir terkibiyle düzenlenir. İç dengesi, değişikliğe direnci, miadının dolması, kalıcılığı bir kitaplığa kendine has şahsiyetini verir.

Öncelikle sürekli sınıflamalar ile geçici sınıflamaların farkını koymak yerinde olur; sürekli sınıflamalar ilkesel olarak uymaya devam edilecek olan sınıflamalardır. Geçici sınıflamalarında birkaç günlük olduğu farz edilir: kitap nihai yerini buluncaya ya da yeniden buluncaya kadar, bu yeni edinilmiş ve henüz okunmamış bir kitap olabileceği gibi, kısa süre önce okunmuş ve nereye koyacağınızı tam bilemediğiniz ve bir dahaki “esas yerleştirme” sırasında yerleştirmeye kendi kendinize söz verdiğiniz bir kitap da olabilir, ya da okumaya ara verdiğiniz ve yeniden dönüp bitirmeden yerine kaldırmak istemediğiniz bir kitap olabilir, ya da belirli bir dönem sürekli kullandığınız bir kitap olabilir, ya da belli bir bilgi ya da bir alıntı aramak için ortaya çıkardığınız ve henüz kaldırmadığınız bir kitap olabilir ya da defalarca iade etme sözü verdiğiniz ve size ait olmadığı için nereye koyacağınızı bir türlü bilemediğiniz bir kitap olabilir vb.

Benim durumuma gelirsek, kitaplarımın aşağı yukarı dörtte üçü hiçbir zaman tam manasıyla tasnif edilmemiştir. Nihai olarak geçici bir şekilde yerleştirilmemiş olanlar geçici olarak nihaidir, OuLiPo’da olduğu gibi. Bu arada, bir odadan diğerine, bir raftan diğerine, bir yığından diğerine gezdirip dururum onları ve her kitabı aramak için üç saat harcadığım ve bulamadığım olduğu gibi, pekâlâ aynı işi gören altı yedi başka kitabı fark etmenin memnuniyetini yaşadığım da olur.

2.2. Yerleştirmesi çok kolay olan kitaplar
Büyük boy, kırmızı ciltli Jules Verne’ler (hakiki Hetzel’ler ya da Hachette’in yeni baskıları fark etmez), çok büyük kitaplar, çok küçükler, Baedeker’ler, nadir kitaplar ya da öyle olduğu sanılanlar, ciltlenmiş kitaplar, Pléiade ciltleri, Présence du Futur koleksiyonu, Minuit Yayınları’nın bastığı romanlar, fasiküller (Change, Textes, Les Lettres nouvelles, Le Chemin) en az üç sayısı bulunan dergiler vb.

2.3. Yerleştirmesi fazla zor olmayan kitaplar
Film senaryoları, star albümleri ya da yönetmenler hakkında inceleme kitaplarını içeren sinema kitapları, Güney Amerika romanları, etnoloji, psikanaliz, yemek kitapları (bkz. yukarıda) rehberler (telefonun yanı), Alman romantikleri, Que sais-je serisi kitapları; (burada sorun onları bir arada mı yoksa işledikleri konuya göre mi sınıflayacağınız) vb.

2.4. Yerleştirilmesi neredeyse imkânsız kitaplar
Örneğin tek bir sayısına sahip olduğunuz dergiler, ya da içinden üzerinde Askeri Eserler Kitabevi R. Capelot et Cie, 1900 yazılı bir kartın çıktığı, Almancadan tercümesi devlet nişanı sahibi 31. Dragon Alayı Komutanı Yüzbaşı M. Bégouën’e ait Clausewitz’in 1812 Rusya Seferi veya Publications of the Modern Language Association of America’nın (PMLA) 91. cildinin söz konusu kuruluşun yıllık kongresinin 666 çalışma toplantısı programına yer veren 6. fasikülü (Kasım 1976) gibi diğer yayınlar.

2.5. Borges’in Babil Kitaplığı’nın diğer bütün kitapların anahtarını verecek kitabı arayan kütüphanecileri gibi, biz de sonlanmışlık yanılsaması ile kavranamazlığın baş döndürücülüğü arasında salınıyoruz. Sonlanmışlık adına, bundan böyle bütün bilgiye erişmemizi sağlayabilecek yegâne bir düzenin var olduğuna inanmak istiyoruz; kavranamazlık adınaysa, düzen ve düzensizliğin rastlantıyı tayin eden aynı iki kelime olduğunu düşünmek istiyoruz.

Her ikisinin de kitapların ve sistemlerin aşınmasını gizlemeye yönelik birer göz yanıltması  ve hile olması da mümkün.

Öyle ya da böyle, kütüphanelerimizin kimi zaman akıl defteri, kimi zaman kedi yuvası ya da ıvır zıvır deposu işlevi görmesi de hiç fena değil.



¹ Kütüphane derken profesyonel olmayan okurun kendi zevki ve gündelik kullanımı için bir araya getirdiği kitaplardan oluşan bütünü kastediyorum. Bu tanım bibliyofillerin koleksiyonlarını ve dekoratif ciltleri hesaba katmadığı gibi, kendilerine has sorunları kamusal kütüphanelerin sorunlarıyla kesişen uzmanlaşmış kütüphanelerin (örneğin akademisyenlerinkiler) de çoğunu hesaba katmıyor.

4 Temmuz 2017

Dut'tuğunu ye, dut'amadığını kargalara bırak

Şu sıralar en çok kargalarla ortak özellik taşıyorum. Bir dut ağacı var, ak dut, her gün, bazen günde bir, bazen iki kez gidip altında durup biraz dut yiyorum. Altında duruyorum dediğime de bakmayın, olgunlaşmış olanlar çoğunlukla yüksek dallarda olduklarından ötürü, ilkin hoplayıp zıplayıp o dallardan birini yakalaman, kendine doğru çekmen, sonra da elinden çıkıp gitmesin diye sıkıca tutman gerekiyor ki adamakıllı yiyebilesin. İşin en kötü yanı, olgunlaşmış dutların pamuk ipliğine bağlıymışçasına dalın en hafif bir sallanışında kopup yere düşmeleri. Arkadaşın biri, genişçe bir yaygı getirip ağacın altına serdikten sonra dalları sallamamızı, üzerine düşenleri toplayıp yememizi önerdi fakat akla uzak bir öneri olduğundan pek oralı olmadık. Kargalar diyordum, bugün ben gene ağaca yanaşmaktayken, "Bu memleketin kuşları ne biçim kuş arkadaş, ben olsam çoktan gelip şu koca ağacın dutlarını yiyip bitirmiştim," diye içimden geçiriyordum ki üç-beş karga ağacın içinden çıkıp ötedeki başka bir ağaca doğru uçtular. 

Dut ağacının bir özelliği, meyvelerinin diğer pek çok ağaçtan, örneğin elmadan, erikten, kayısıdan farklı olarak, aynı zamanda değil de bir süreç halinde, peyderpey olgunlaşıyor olması. Aynı dalda olgunlaşmış, olgunlaşmasına az kalmış, olgunlaşmamış ve henüz yeni tutmuş dutları bir arada görebiliyorsunuz. 

Hayatımda hiç dut ağacına konmuş bülbül görmediğim için "dut yemiş bülbüle dönmek" deyimini de uygulamalı olarak hiç görmüş değilim. Fakat dut yemiş karga görmüşlüğüm var artık. Gelgelelim bu kargalarda herhangi bir tuhaflık, anormallik gözlemlemediğimden dolayı "dut yemiş kargaya dönmek" gibi yepyeni bir deyim üretme şansını da en azından şimdilik yakalayamadım. Dedim ya, tek gördüğüm, bir ağaçtan kalkıp bir başkasına konduklarıydı ki bir karga için bu dünya gözüyle bundan daha doğal bir şey olamaz. 

Şimdi efendim, karga diyoruz, bu kuşları kimi zaman aşağılıyoruz, örneğin kötü sesli insanları betimlemek için "karga sesli" diyoruz, işte Ezop'un malum masalında tilkiye kolayca aldanan haline bakıp aptallığına gülüyoruz ediyoruz da bu adamlar sırf karga oldukları için bir konuda bizden daha şanslılar. Dut yeme konusunda. Yani şimdi bizler de karga olsaydık dilediğimiz daldaki bal gibi dutları zahmete girmeden yiyebilecektik. Bakın mesela, dut yemek için bahçeye girdiğimde ayakkabılarımın, hatta çoraplarımın içi kurumuş dikensi otlarla doluyor, daha sonra işin yoksa otur bunları çıkarmakla uğraş. Üstüne bir de boyuna yere düşmüş dutlara bastığım için ayakkabılarımın altlarıyla kenarları zırnık gibi oluyor, temizlemek için bir kutu ıslak mendil kullanmam gerekiyor. Yok yok, dalından dut yemek söz konusu oldu mu bu devirde en iyisi karga olmak, daha iyi bir seçenek bence yok. Demem o ki, sırf ayaklarıma doluşan otlardan motlardan ötürü de olsa artık o ağaçtan dut yememeye karar verdim bugün. Benim payımı kargalar yesin. Bu arada, ağaç kimin diye sorarsanız, sahibini uzaktan tanıyor olmakla birlikte, şu an metruk bir evin bahçesinde bulunuyor. Az kalsın unutuyordum, birkaç gündür aklımda olan bir şeyi bugün yaptım, bir sandalye götürüp üzerine basarak ağaca çıktım. Güya üst dallardaki olgunlaşmış dutları doyasıya yiyip inecektim. Umduğumu bulamadım. Alttaki dallardan pek de farkı yoktu üsttekilerin. Hatta öbürleri bunlardan iyiydi.

Öteden beri felsefe ve bilim camialarında dut yeme konusunda iki yaygın görüş vardır. Kızıl dutun daha lezzetli olduğunu savunan Yeni-Kantçılar'a Viyana Çevresi takipçileri ak dutun daha lezzetli olduğunu savunarak karşı çıkmışlardır. Daha sonra bazı postmodernistlerse bu iki görüşe de karşı çıkarak, şeftalinin, bilhassa gece yarısından sonra yenmek koşuluyla, kızıl duttan da ak duttan da çok daha lezzetli olduğunu ileri sürmüşlerdir. 

Geçen gün Herakleitos'un bir fragmanına rastladım bir kitapta, diyordu ki, "Dut'tuğunu ye, dut'amadığını kargalara bırak."

26 Haziran 2017

My Sigmund and Freud

Geçen İbrahim'le çarşıda karşılaştık ayak üstü. "Nereden böyle," diye sordu. "Dinsizin Hakkı'ndan geliyorum" dedim. "Nasıl yani," diye sordu bu kez şaşkınlıkla. "Bizim arkadaşlardan biri," diye sürdürdüm, "yeni bir mekân açmış, adını da Dinsizin Hakkı koymuş, oradan geliyorum işte."

19 Haziran 2017

Bugünlerde ruh halim

Bir ördek, suyu hiç sevmiyor, ancak öbür ördeklerin zoruyla suya giriyor.

Bir kedi, kasap dükkânlarının önünden geçerken burnunu tutarak bir an önce oradan uzaklaşmaya bakıyor.

Bir yavru leylek, annesinin ısrarlarına rağmen uçuş eğitimine çıkmıyor, oğlaklarla yürüyüşe gidiyor.

Bir kurt, koyunlara kendisini de oyuna almaları için yalvaran gözlerle bakıyor, koyunlar aldırış bile etmiyor.

Bir köpek, kulübesini iyi koruyamadığı için sahibinden yakınıyor.

Bir at, biri olsa da beni sırtlayıp otlağa götürse, diye içinden geçiriyor.

Bir kelebek, aynanın karşısına geçmiş, ne kadar çirkin olduğuna içleniyor.

Bir kartal, karşıdaki dağın başını merak ediyor.

Bir zürafa, daldaki yaprakları nasıl getirip yiyebileceğini düşünüyor. 

Bir horoz, sabahleyin kendisini uyandırsınlar diye kargaları tembihliyor.

Eksiği fazlası var mıdır bilmiyorum, bu aralar ruh halim bu.

14 Haziran 2017

Sırıksız Fasulyeler

Fasulye tarlasının yanından geçtiğimiz günü anımsıyor musun? Bir fasulye tarlası görmüş olmaktan çok, fasulye tarlası diye bir tarlanın olmasına şaşırmıştık. Beni sorarsan, o güne değin bir hayli tarla görmüşlüğüm vardı, en başta da buğday tarlası, gelgelelim bir fasulye tarlasının da olabileceğini düşünmemiştim hiç. Çünkü ben fasulyeleri hep evlerin etrafındaki çoğunlukla küçük bostanlarda, bahçelerde görmeye alışıktım. Kendim de az fasulye ekmemiştim hani. Bu denli çok fasulyenin bir tarlada bulunuyor oluşuna şaşırmak bir yana, yarın öbür gün tellerini uzatmaya başladıklarında hepsine yetecek kadar sırığın nereden bulunacağını da iyiden iyiye merak etmeye başlamıştım. İşte sırf bu merakım yüzünden seni ve elbette başkalarını kaç kez türlü türlü bahaneyle kandırıp oraya götürmüştüm, anımsıyor musun?

11 Haziran 2017

Van balığı, namı diğer inci kefali

Bu yıl havaların biraz geç ısınması balık göçünü de bir-iki hafta geciktirdi. Mayısın on ikisinde Balık Bendi'ne pikniğe gittiğimizde suda tek bir balık yoktu. Bunu suya bakarak değil, havaya bakarak anlamıştım. Suda hiç balık olmayışı, havada hiç martı olmayışından anlaşılıyordu zira. Geçen perşembe gittiğimizdeyse havadan bildiğin martı yağıyordu. Yalnızca hava mı, su da martılarla dolup taşmıştı.
***
Martılar ziyafet çekiyor.
Halk arasında inci kefali diye bilinen balığın –son yıllarda yapılan araştırmalarla– kefal değil, sazangiller familyasına dahil bir tür olduğu anlaşılınca adı Van balığı olarak değiştirildi. Ne var ki yıllar yılı kullanılmış olan inci kefali adının hemen tutulup atılmayacağı, daha uzunca bir süre kullanılmaya devam edeceği de aşikâr. Bilimsel adı Alburnus tarichi. Endemik bir tür, yani dünyada yalnızca Van Gölü havzasında yaşıyor. Bundan ötürü, adının Van balığı olarak değiştirilmiş olması gayet isabetli. 

Bizim Van denizinin sodalı/tuzlu suları canlı yaşamına elverişli değil. Balıklar akarsuların denize döküldüğü ağız kesimlerinde yaşarlar daha çok. Üreme mevsimindeyse yumurtalarını bırakmak üzere bu akarsulara göç ederler. Yani yavru balıklar denizde değil, akarsularda gözlerini açarlar dünyaya. 

Sularını Van Gölü'ne boşaltan on kadar akarsu var. Bunların hepsinde de Van balığına rastlanabilir. Bir başka deyişle, ilkbahardaki söz konusu göç bu akarsuların tamamından gerçekleşir. Fakat aralarında bir tane var ki balıkların göçü kelimenin tam anlamıyla bir görsel şölene dönüşür. Erciş'teki Deliçay'dır bu. Bu akarsuyu farklı kılan şey, tam göle döküleceği yerde, yani bura halkının deyişiyle Balık Bendi'nde sularının bir-iki metre yükseklikten dökülmesini sağlayan taşlık bir zemine sahip olmasıdır. Ufacık bir şelale gibi yani. Tabii, göçün görsel şölene dönüşmesinde dağlardaki karların erimesiyle suların coşmasının da büyük payı var. Milyonlarca balık sertçe akan bir suyun tersi istikametine gitmeye çalışır.
***
Balıklar o kadar çok ki atlayacakları yere geldiklerinde kocaman bir balık havuzu oluştururlar. O kadar ki suyun rengi değişir. Bazılarıysa, fotoğrafta görüldüğü gibi, kenarlara yığışır. Bunlar bir nebze şanslılar, çünkü suyun kenarlarındaki seyir teraslarında boyuna insanlar durup izlediği için martılar yanaşamıyorlar. Yoksa suyun içindekileri yakalamaya çalışmakla uğraşmaz, doğrudan buralara konar, karınlarını doyururlardı bir güzel. Geceleyin martılar eve gidiyorlar mıdır bilmiyorum, bildiğim, insanların gittiği. E, insanlar gidince meydan martılara kalıyor demektir. Fakat, diyorum ya, onların da eve gitmiyor olması koşuluyla. İnsanlar dedim de, bu yıl ramazandan ötürü Balık Bendi tenha sayılırdı, izlemeye gelenlerin sayısında geçen yıllara göre gözle görülür düşüş vardı. Eskilerde sadece Ercişlilerin bildiği bir doğa olayıydı bu. Son on yılda, internetin de etkisiyle, epey bir tanındı, büyük olasılıkla gelecekte daha da tanınacak.
***
Balık Bendi
Van balığının etinin tadına bakan yalnızca martılar değil. Biz insanlar da kendimizi bildik bileli yeriz. Tabii, tazesini sadece ilkbahar aylarında, bir-iki ay kadar. Buraya özgü bir yöntem olarak tuzlanıp kış için de saklanır. Geleneksel pişirme biçimi tandır. Bizim burada tandır kuyu biçiminde olur, bir metre kadar yere gömülü. Balık tandırın duvarına yapıştırılmak suretiyle pişirilir. Piştikten sonraysa tat versin diye çay kaşığıyla ağzından tuzlu su verilir. Bazıları tandıra iyi yapışması, düşmemesi için cıvık bir hamura bandırır, biraz kuruyup yapışkan hale gelmesi içinse genişçe bir tepside ya da ekmek tahtasında bir saat kadar güneşte bırakır. İşte kedilerle saksağanların gelip bunları götürmemesi için de çocukluğumuzda başına bizi koyarlardı. O zamanlar sıkıcı bir işti haliyle, işin yoksa bir saat boyunca balıkların başında bekle, gelgelelim şimdi nasıl da özlüyor insan o günleri.
***
Etinin tadı orta karar. Deniz balığı yemeye alışkın birine çok da lezzetli gelmez. Bunun nedeni tahminimce yaşam ve beslenme alanının dar olması. Nasıl ki okyanusta yaşayan somon iç denizlerde yaşayandan daha lezzetli, açık denizde yaşayan çoğu balık da bizimkinden daha lezzetli. Ama, dedim ya, bu yalnızca bir tahmin. Deniz dedim de, acaba bunu götürüp denize bırakan, orada yaşayabilip yaşayamadığını deneyen olmuş mu, merak ettim şimdi?

Sözümü burada bitireyim artık. Bakmak isteyenler için birkaç yıl önceden kalma fotoğraflar şurada. Bu yıl çektiklerimdense dokuz videoluk bir oynatma listesi hazırladım:

 

9 Haziran 2017

Kuşumuz Öldü

Kuşlarımızdan söz etmiştim burada (ve burada). Birkaç ay önce ikisinden biri gitmiş, öbürü yalnız kalmıştı. O zamandan beridir de yalnız yaşıyordu. Biz de pek üzerinde durmadık doğrusu. Biz insanlar böyleyizdir aslında, galiba doğamız bu, yalnızca kendimizle ilgileniyoruz ya da ilgilenemiyoruz, öyle bir şeyler işte. Geçenlerde üzüldüm kuşcağızın bu haline, yanına bir arkadaş almaya karar verdim. Kuşçuya gidip meseleyi açtım, bizim bir hintbülbülümüz var, yanına bir arkadaş lazım, dedim. Cinsiyetini bilmiyordum kuşlarımızın. Serçelerin dişi mi erkek mi olduğunu bir günlük yoldan anlayabiliyorum, çocukluğumun kazanımlarından biri, gelgelelim çocukluğumda hiç hintbülbülü görmediğim için cinsiyetlerini de anlayamıyorum. Getir bir bakayım, dedi kuşçu. Zaten dükkânında epey hintbülbülü de var. Getirmeden fotoğrafını çekip göstersem anlar mısın, diye sordum, büyük ihtimalle anlarım, dedi.

Kuşun birkaç fotoğrafını çekip ertesi gün götürdüm. Kuşçu bakar bakmaz, bu ispinoz, dedi. Haydaa, diye geçirdim içimden. Zira ispinozla hintbülbülünü aynı biliyordum. Meğer akrabaymışlar ama aynı kuş değilmişler. Dükkândaki hintbüllüllerine bakınca da oracıkta anladım bizimkinin önceki arkadaşlarının da hintbülbülü olduğunu. Yumurtladıkları halde niçin üremediklerini de.

Bizim buralarda bulamazsınız bundan, dedi kuşçu. Pek tutulmuyorlarmış nedense. Şehirde başka kuşçu olup olmadığını sordum. İki tane daha varmış. Onlara da sormaya karar verdim. Bulursam ne âlâ, bulamazsam gelip bir hintbülbülü alacaktım. Gittim sordum, sahiden de yokmuş. Ertesi gün gene gelip kuşçuyla konuştum. Çare yok, hintbülbülü alacağız, dedim. İstersen kuşu getir, bir gün kalsın burada, ona uygun bir arkadaş ayarlayayım, diye önerdi. Tamam, dedim ben de. Yarına götürüp bıraktım kafesi kuşçuya. Akşama gittim. Kuşçu bana ispinozu ona bırakmamı, onun yerine birini takasa saymak üzere iki hintbülbülü almamı önerdi. Mantıklı geldi. Geldi gelmesine ama ablama sormadan bunu yapamazdım. Evet, evin kuşlarıydı ama en çok ablam sahipleniyordu onları. Aradım, cevap vermedi. Bu ikisini şimdi eve götürürüm, meseleyi de ablama söylerim, kabul ederse eder, etmezse yarın gelir bizim kuşu da tekrar alırım diye düşündüm. Kuşçuya da benden haber beklemesini söyledim. İşin aslı, sormama gerek de yoktu, ablamı tanırım ben. Yaygarayı koparacağını biliyordum. Yanılmadım da. Yarın getireceğimi söyleyip bir şekilde durumu kurtardım. Sabah gittim kuşçuya. Bizim kuş inşallah duruyordur, dedim. Maalesef, dedi. Ölmüş hayvancağız. Üzüldüm. Yerini mi yadırgadı, evi mi özledi, bilmiyorum. İyi bir kuştu. Kafesinde kendi halinde yaşıyordu. Yem kabuklarını etrafa saçışını zarardan saymak ayıp olur, kimseye bir zararı yoktu. Mekânı kuş cenneti olsun.

Öldüğünü öğrendikten hemen sonra, elbette biraz da korkarak, ablamı aradım. Kötü bir haberi bekletmenin yararı yok. Hem er geç öğrenecek. Kuş ölmüş, dedim ablama. Kızdı etti. Ben sana demedim mi yarını bekleme, akşamdan git al getir diye, dedi. Bereket versin, telefonla konuşuyorduk, yüz yüze olsaydık hiç çekilecek hal değildi yani. Bana inanası da gelmiyordu, neyse ki içinde bulunduğumuz ramazandan söz edip yemin edince inanır gibi oldu. Ablam dindar bir insan. Onu teskin etmek için dini bir ağızla konuşmanın faydalı olacağını düşünerek, her can ölümü tadacaktır, dedim ciddi bir sesle.

O gün akşam arkadaşlara gittim. Ertesi gün, yani dün akşam eve gidince ise ablamın hiç ses etmediğini görüp biraz şaşırdım. Tamam, üzerinden geçen bir günde biraz alışmış olması olağandı ama ben hiç ses etmeyişini de yadırgadım. Belki de bu yeni iki kuşun varlığı onu biraz avutmuştur diye yordadım. Fakat mesele bugün tam açıklığa kavuştu. Öğleden sonra kuşçuyu gördüm. Ablam kuşa çok üzüldü, dedim. Evet, dedi oda, neyse ki kuşun ölüsü bahçede bıraktığım yerde duruyordu da aldı götürdü, dedi. 

 Ablam dükkânın yerini sorup öğrenmişti benden. Meğer dün kalkıp gelmiş, kuşun öldüğünü teyit ettirmiş, ölüsünü de alıp gitmiş. Bizim bahçeye gömmüş. Akşam eve gidince bana bir şey dememiş olmasının nedeni buymuş.
***
İki gündür yeni kuşlarımıza isim düşünüyorum. Önerilere açığım. Şu anda ben bu yazıyı yazarken yan bahçedeki ağaçların içinden kuş sesleri geliyor.

Günün birinde bizler de kuşlar da, hepimiz ölmüş olacağız.
Sayfa başına git