20 Temmuz 2016

Yüz seksen derece

İçinde yaşadığımız kültürün yaşam anlayışından mı, eğitim sisteminin yetersizliğinden mi, yoksa başka bir şeyden mi kaynaklanıyor, emin değilim, insanlığın hep ilerlediği, medeniyetin de kültürün de hep geliştiği yanılgısı içindeyizdir çoğu zaman. Hatta hemen her zaman. Son beş gündür içinde bulunduğumuz toplumsal delilik haline benzer durumlar bu düşüncenin gerçekten de bir yanılgı olduğunu hatırlatır bize. İnsanlığın birtakım gelişmeler kaydettiği doğru olmasına doğru, fakat büyük bir geri gidişin olduğu da su götürmez. Evet, bütün çıplaklığıyla ortada duran gerçek bu, insanlık her zaman ilerlemez, bazen de geriler. İşin bizim açımızdan olabildiğince acı tarafıysa şu ki Orta Doğu dedikleri coğrafyada nice zamandır gerileme, ilerlemenin önünde gidiyor. Çok önünde. Öbür Orta Doğu ülkeleriyle karşılaştırdıkta bizim daha iyi bir konumda bulunduğumuz her ne kadar hep söylenegelmişse de son tahlilde bir Orta Doğu ülkesiyiz. Doğru, bazıları öteden beri ısrarla kabul etmek istemese de aynı zamanda bir Avrupa ülkesiyiz, fakat bir Hollanda olmaktan epey bir uzak olduğumuz da gerçek.
***
Beş yılı aşkın bir süredir kapımızın önünde yanıp duran, bir türlü sönmeye yüz tutmayan Suriye ateşi bize ne anlatıyor acaba? Pek çoklarına hiçbir şey anlatmadığını düşünüyorum.
***
Nasıl bir bozuk ruh hali içinde yaşayan bir ülke olduğumuzun hakikaten farkında değiliz. İnsan olan için nasıl da acı bir durum!

Bir yanda kırk yıldır "Darbelere karşıyız," "Darbeciler yargılansın," diyenler, öbür yanda son beş gündür darbelere ve darbecilere ölüm naraları düzen, bırakın yargılanmalarını, idam edilmelerini isteyen, darbe zihniyetine kesinlikle karşı duran demokrasi tutkunları... Birbirlerinin yüz seksen derece karşısında olan insanlar değil miydi bunlar? Şimdi ne oldu da bir fikirde buluştular?

Yahu, henüz daha geçen yıl darbeci general Kenan Evren'in cenazesi için devlet töreni yapılan ülke burası değil miydi? Yoksa ben mi yanlış hatırlıyorum, Arjantin miydi? 

Ya bugün sabahlara değin en büyük kentlerinin meydanlarında demokrasi nöbeti tutulan ülke hangisi?

Peki, Kenan Evren'in hazırladığı darbe anayasasına yüzde 91,37 ile kabul oyu veren ülke hangisiydi? Hafızam beni yanıltmıyorsa Hindistan'dı, dimi? 

Bertolt Brecht yaşıyor olsaydı da şu ülkemiz için de bir şiir yazsaydı.

13 Temmuz 2016

Haysiyet

Batan geminin mallarını kapmak için yarışanlar, itişip kakışanlar ne geminin niçin, nasıl, nerede battığını, ne içindeki insanların akıbetini, ne de sinek gibi üzerine üşüşmeye çalıştıkları bu malların kimlere ait olduğunu merak ediyorlar. Bu acınası hallerine bakınca batan geminin malları arasında biraz haysiyet de bulmalarını diliyor insan.

9 Temmuz 2016

Köpek

Güven Park'ta oturmuş müzik dinliyordum. Demin ötede, heykellerin orada eğleşip duran üç köpek gelip yanımdan geçti. Az sonra biri dönüp geldi, “Yanınızda oturabilir miyim?” diye sordu. “Elbette,” dedim. Şaşırdım, “Siz konuşmayı nereden öğrendiniz Sayın Köpek?” diye sordum hemen. “Ben burada doğdum ve burada yaşıyorum, bütün yaşamım bu kalabalığın içinde geçti,” diyerek Kızılay Meydanı'nın o bilindik kalabalığını burnuyla işaret ettikten sonra sürdürdü: “her gün bunca insanla bir arada yaşarken insan dilini öğrenmek de zor olmadı haliyle.” 

Konuşan hayvan görmüşlüğüm vardı elbette fakat konuşan bir köpek görmek beni epey bir şaşırtmıştı doğrusu. Esasında beni şaşırtan konuşması değil, oturaklı, eli ayağı düzgün bir hale tavra sahip olmasıydı. Arkadaşları gelip onu çağırıncaya dek bir saat kadar konuştuk. Köpekler âlemiyle ilgili merak ettiğim konuları, o an aklıma gelenleri hep sordum, o da sağ olsun tamamına yanıt vermeye çalıştı. Onun da bana sordukları oldu tabii. Pek meraklı bir köpekti doğrusu. 

Konuşup ettiklerimizi şimdi uzun uzadıya anlatamayacağım, bir gün yazarım, fakat şimdilik şunu söyleyeyim. Konuşmamızın sonlarına doğru, “Aşağılık insanların neden 'köpek' diye nitelendirildiğini anlayamıyorum, ayrıca buna alınıyorum da,” dedi. Buna ne cevap vereceğimi bilemedim. “Haklısınız,” diyebildim sadece. Ne diyebilirdim ki? Böylesine iyi, efendi, ağırbaşlı bir köpeğin bu sorusuna nasıl bir cevap verilebilirdi ki? Bir kez daha “Haklısınız,” dedikten sonra yalnız (!) olmadığını göstermek için, “Yalnızca siz köpeklere mi?.. İnsanlar eşeğin, ayının, öküzün ve daha birçok hayvanın adına da böyle hakaret ediyorlar,” diye sürdürdüm. Beklediğim gibi pek de tatmin olmadı bu dediklerimden. Gülümseyerek başını salladı sadece. Konuşmamızın sonunda, “Sizinle tekrar sohbet etmek isterim,” dedi. “Tabii ki,” dedim ben de, “sık sık buralara gelirim. Siz de zaten hep buradaymışsınız.” Ön ayağını uzattı, tokalaştık. O arkadaşlarının yanına gitti, bense kalkıp metroya doğru yürüdüm. 

Trende okumak için kitabımı çıkardım ama ne çare, okuyamadım. Köpeğin söylediklerini düşünüp durdum. Hakikaten, seve seve en aşağı düzeylere inen, alçalmayı kendine yaşam biçimi belleyen insan sayısının köpek sayısını kat be kat geçtiği bir çağda bile köpek sözcüğünün bir hakaret sıfatı olarak kullanılması hiç de hakkaniyetli durmuyordu.

29 Haziran 2016

Grandpa passed away

My grandfather has died today. He was 103. Born more than a century ago. Once he told that he saw three ages. I thought: what could those ages be? One, the Ottoman era, two, the Republican period, but what could be the third one? He went on: “One, the time of kindling glass, two, the time of oil lamp, and three, the time of electricity.” He lived a good life, I think.

27 Haziran 2016

İsa'nın Beşiği

Düşlerimin birinde ben ne İbrahim'dim ne başkası. Kimdim, bilmiyordum. Meryem'in evinde oturuyordum. Yaşlıca adamın biri gelip dışarıdan sesleniyordu. Meryem kalkıp kapıyı açıyordu. Adamın üstünden başından perişanlık akıyordu. “Çocuğuna yaptığım beşiğin,” diyordu, başı önüne düşüyordu, biraz utanıp sıkılıyordu, kelimeler ağzından zorlukla çıkıyordu: “hakkını istiyorum.” Meryem ne edeceğini bilemiyor, dönüp bana bakıyordu. “Nedir yaptığın beşiğin hakkı?” diyordum. “Bir sepet elmadır,” diyordu adam. “Sepet de elmalara dahil midir?” diyordum. “Öyledir,” diyordu o da. “Hak haktır,” diyordum, “bir sepet elmanı alacaksın. Lakin elmaların olgunlaşma çağında gelmen gerek.” Bir şey demeden gözleriyle benle Meryem'i selamlayıp gidiyordu. Meryem geçip yerine oturuyordu. Konuşmuyorduk. Bir şey demiyorduk. Meryem İsa'nın beşiğini sallıyordu.

25 Haziran 2016

Kediler denize

Kediler de denize gitsin. Bütün kediler toplanıp bir gün denize gitsin. Şöyle güneşli, güzel bir gün. Vardıklarında kimi denize girsin, kimi çıkıp güneşlensin, kimi doya doya denize baksın, kimi miyavlasın, kimi öylece sussun. Biri kıyıdaki o taşın üzerine çıkıp derin hülyalara dalsın. Denizin suyundan içsin biri, öbürleri ona gülsün. Kediler gülsün elbette. Fakat, bilhassa bugünlerde, ve bilhassa kediler,

denize gitsin.

23 Haziran 2016

Ama hiçbir şeyi zamanında anlamamıştı

Su öyle soğuktu ki, suya çarpınca ayıldı, onu bulup kurtarmalarını istiyordu. Chuck ile Ned'in gelip kendisini kurtarmalarını istiyordu. Boynuna geçirilmiş halatı çekiştirdi, halat kolaylıkla çözülüverdi, ama giysileri üstündeydi, ağırlıklarıyla onu aşağı çekiyorlardı, can yeleği de yoktu. Kendine acıdı birden. Açık deniz müthiş bir görüntü oluşturuyordu. Her yerde kocaman dalgalar yükseliyor, en tepeye varınca çalkalana çalkalana yok oluyorlardı. Bunun yalnızca su olduğuna inanmak imkânsızdı, altındaki suyun derinliği de inanılmazdı. Ona sonsuz gibi gelen bir süre boyunca çırpınıp durdu, yorulup uyuşmaya ve su yutmaya başlayıncaya kadar belki de bir on dakika geçti. Roy'u düşündü, onun böyle bir dehşeti yaşayacak fırsatı olmamış, aniden ölmüştü. İstemeden yuttuğu suları kusuyor, tekrar su yutuyordu, aldığı her nefes son nefesi gibiydi; soğuk, katı ve gereksiz. Roy onu seviyordu, bu ona yetmeliydi. Ama hiçbir şeyi zamanında anlamamıştı.
David Vann, Bir İntihar Efsanesi.

20 Haziran 2016

Karpuzun dilimlerinden bazılarının neden öbürlerinden daha

Karpuzun dilimlerinden bazılarının neden öbürlerinden daha büyük,
Karpuzun dilimlerinden bazılarının neden öbürlerinden daha çekirdekli,
Karpuzun dilimlerinden bazılarının neden öbürlerinden daha kırmızı,
Karpuzun dilimlerinden bazılarının neden öbürlerinden daha soğuk,
Karpuzun dilimlerinden bazılarının neden öbürlerinden daha sulu,
Karpuzun dilimlerinden bazılarının neden öbürlerinden daha tatlı,,,

Ceci n'est pas une qerpûz.

17 Haziran 2016

İm

Adam rüyasında büyükçe bir mantar görmüş. Yaklaşmış yanına, “Sen yenen bir mantar mısın, yoksa zehirli bir mantar mı?” diye sormuş. “Ben bir mantar değilim,” diye yanıtlamış mantar. “Ya nesin?” diye sürdürmüş adam. “Ben bir imgeyim,” cevabını almış. “Çok ilginç,” diyerek sözünü sürdüren adama mantar sormuş: “Nedir ilginç olan?” Adam da cevap vermiş: “İlk kez olarak rüyamda bir mantar görüyorum, budur ilginç olan.” 

“Eğer kastettiğin bensem,” demiş mantar, “sen henüz rüyanda bir mantar görmüş değilsin. Zira, dedim ya, ben bir mantar değil, bir imgeyim.”
_
Via

15 Haziran 2016

Haydar'la Nihat

Bu ülke sorduğu soruların yüzde doksanını bu ikisine soruyor.

12 Haziran 2016

Ecce Puer

Of the dark past 
A child is born; 
With joy and grief 
My heart is torn. 

Calm in his cradle 
The living lies. 
May love and mercy 
Unclose his eyes! 

Young life is breathed 
On the glass; 
The world that was not 
Comes to pass. 

A child is sleeping: 
An old man gone. 
O, father forsaken, 
Forgive your son!

James Joyce

9 Haziran 2016

Denizde boğulan balık

Adamın biri bir deniz balığı tutmuş günün birinde, o kadar sevmiş ki yanında hep kalsın istemiş. Her gün suyunu tazelermiş, denizden kova kova çekip taşıyarak. Bir süre sonra usanmış deniz suyu taşımaktan, musluk suyunu denemiş. Balık biraz tedirgin olmuş ama alışmış sonunda tatlı suya. Gel zaman git zaman adamın içine merak olmuş, tatlı suya alışan balık havaya da alışır mı diye... Balık önce boğulayazmış, debelenmiş, sonunda havaya da alışmış. Günlerden bir gün adamın denize gideceği tutmuş. Balığı da yanında. Koymuş onu çakıllığın gölgeli bir köşesine, kendi de denize girmiş. Çocuklar geçiyormuş oradan o ara. Balığı görmüşler. Nasılsa, acımışlar, bu balık karaya vurmuş, yazık, denize atalım, demişler. Adam deliler gibi yüzüp yetişesiye balık boğuluvermiş denizde.
Bilge Karasu, Göçmüş Kediler Bahçesi

8 Haziran 2016

Banyoda çıplak yıkanılır mı hocam?

— Sayın hocam?..
— Buyur evladım...
— Hocam, banyo yaparkene çıplak olabilir miyiz?
— Tabii ki olamazsınız, soru mu bu da?
— Peki de hocam, üstümüzdekileri çıkarmazsak nasıl temizleniriz?
— Ne bileyim ben. Nasıl temizleneceğini de bana mı soruyon?
— Ya kime sorayım hocam?
— Kime sorarsan sor.
— Ama yani... siz hocasınız ya, o bakımdan.
— Haa, o bakımdan...
— O bakımdan ya...
— O zaman sorabilirsin tabii. Ne diyordun?
— Banyoyu, diyordum, çıplak yapabilir miyiz?
— Yapamazsınız, diyordum ben de.
— Niye ama hocam?
— Niyesi mi var, günah da ondan.
— İyi de hocam, kimse görmüyor ki bizi banyoda, hepi topu bir metrekare bir yer.
— Seni kimselerin görüp görmediği değil ki mesele.
— Ya ne?
— Çıplak banyo yaparken israf ediyorsun.
— İsraf mı!..
— Evet.
— Neyi israf ediyorum?
— Neyi olacak, suyu.
— Ne yani, giyinikken banyo yapınca su harcamıyor muyum?
— Harcıyorsun harcamasına da...
— Ee?..
— İki yerine bir harcıyorsun.
— Hocam, bağışlayın ama hiçbir şey anlamıyorum...
— Bak çocuğum, üstündeki kıyafetlerle banyo yaparken hem sen yıkanmış olursun hem de onlar.
— Kimler?
— Kıyafetler.
— ...
— Böylece kıyafetleri de ayrıyeten yıkayıp fazladan su, deterjan, elektrik neyim harcayıp israfa girmemiş olursun.
— Bundan ötürü mü çıplak banyo yapılmaz diyorsunuz siz hocalar?
— Ya neyden ötürü olacak?
— Hocam, kusuruma bakmayın, ben de sanıyordum ki...
— Biliyorum, biliyorum... Sadece bu mu? Her bir şeyimizi yanlış anlayan şu topluma yaranamadık gitti valla.
— Hocam bir de parayla ilgili bir sorum vardı...
— Ha onu karıştırma şimdi, hadi yallah.

7 Haziran 2016

Eşeğin şeyi

Via
Önceki gün bir kelimenin anlamını öğrendim. Hani şu duymuş olduğumuz fakat anlamını bilmediğimiz kelimelerden. Lenduha. İlber Ortaylı'dan öğrendim, televizyonda konuşuyordu her zamanki gibi. Sözlüğe baktım, genellikle lenduha gibi biçiminde kullanılıyormuş. "Çok iri ve kaba, cüssesi çok büyük kimse veya şey." demiş sözlük. Kelime Farsça lend-i ḫār tamlamasından geliyormuş ve bu da affedersiniz "eşeğin şeyi" demekmiş. Bugünden tezi yok, bu kelimeyi daha çok kullanmalı. Evet.

31 Mayıs 2016

Köprünün sonu

Bir yolda yürüyorken bir köprüyle karşılaştın mı yürüyüşüne ara vermez, köprüyü geçer gidersin. Peki, ya köprünün öbür tarafında yol yoksa?..

25 Mayıs 2016

Çünkü tüm kimlikler tehlikeli ve ölümcüldür.

Savaş Bu, Kimliksiz Girilmez

Bir sabah Kirkor olarak uyansak. Ertesi sabah Osman, sonra Yorgi, sonra Botan.
Bir sabah kadın olsak; ertesi sabah erkek.
Bir sabah hiç sevişmesek; ertesi sabah herkesin koynuna girsek.
Bir sabah İsa’ya dua etsek; ertesi sabah Musa’ya.
Bir sabah namaz kılsak, ertesi sabah tüm peygamberlere saysak.
Bir sabah ölsek; ertesi sabah öldürsek.
Kim olduğumuzu hiç bilmesek. Yine de kinlenebilir miyiz bir diğerine?
Bir insanın, kendi varlığına yüklediği öncelikli ve tehlikeli anlam, kim olduğu sorulduğunda verdiği cevapta gizlidir.
Önce ismini mi söylüyor, yoksa kendisini mesleği, etnik kökeni, dini inancıyla ya da cinsel kimliğiyle mi tanımlıyor...
O cevaptan hemen anlarsınız;
Neresinden vurursanız ölür ya da nerenizden vurup sizi öldürür.
Çünkü tüm kimlikler tehlikeli ve ölümcüldür.
Ardımızda, varlığı, birbiriyle savaşa savaşa düşmanlıklara gömülmüş kavimlerle dolu bir tarih çöplüğü bırakarak ilerliyoruz.
Farkında bile değiliz;
Bir başkasını öldürdüğümüzü zannederek her seferinde bir kez daha kendimizi öldürüyoruz.
Hayvanlar birbirlerine isim vermezler.
Sizin taktığınız ismi de, istemezlerse hiç bellemezler. Bir kedi, tekir ya da sarman olduğunu umursamadığı için mutludur. Ve bir insan için Ermeni, Türk, Kürt ya da Musevi olduğunu umursamak, ölümcül bir mutsuzluktur.
Birbirini eze eze ilerleyen
ve kindarlığı dededen toruna
lanetli bir miras gibi geçiren
insanlığın geleceği kimliğiyle mühürlü.
Bu mühürle beslenen öfke yüzünden kimliklerimiz bizden daha güçlü.
Biz kimliğimiz büyüdükçe küçülüyoruz.
Biz küçüldükçe öfkeleniyoruz.
Doğar doğmaz üzerimize yapıştırılan ve kanımızda dolaştığına inanılan kimlikler bir tercih meselesi bile değiller.
Aslında istesek...
Onlara atadan kalan ateşli ve eski bir silah gibi davranabiliriz. Kimliklerimizi duvara bir süsmüşçesine asıp, şarjörünü boş tutabiliriz.
Ama insan, soyu adına savaşan ve savaştıkça soysuzlaşan bir hayvan.
Rakibini içgüdüleriyle değil öngörüleriyle yok etmekte usta.
O yüzden doğadaki kavgaların en vahşilerine imza atıyor.
Kimlik silahını duvara asmıyor; yastığının altında onunla uyuyor.
Sonra tarih, kazananın hikâyesini yazıyor.
Sonra tarih, kazanmanın muhasebesini yapıyor.
Nihayetinde de tarih, yeni savaşların ve kazançların peşine düşüyor.
İktidarların çağlar boyu kimlikler üzerinden kin güderek yeni oyunlar kurması bu yüzden...
Harıl harıl tarih yazması ve kendi yazdığına kendisinin inanması bu yüzden...
Halkları birbirinden ayırması ve topraklara sınırlar çizmesi ve sınırlara mayınlar döşemesi ve herkese ama herkese onu bir diğerinden ayırt edebileceği kimlikler dağıtması da bu yüzden.
Savaş bu; kimliksiz girilmez!

Mine Söğüt (Buradan)

24 Mayıs 2016

Bil ki Çaresizlikten

Göl akarsuya demiş ki bir gün, "Beni bu dünyada ancak sen denize ulaştırabilirsin." Akarsu hüzne boğulmuş oracıkta. Ne diyeceğini bilememiş. "Bunca zamandır bana cömertçe kucak açmış olan bu göle ne desem de onu düş kırıklığına uğratmasam," diye geçirmiş içinden. Göl, gözlerinde umut dolu bir parıltıyla ona bakarken o zor tutmuş kendini, yutkunmuş ve şunları söyleyebilmiş: "Kelin ilacı olsa evvela kendi başına sürermiş. Ben de her akarsu gibi, bir denize ulaşmanın hayaliyle çıkmıştım yola. Fakat pek acı gerçeklerle karşılaştım. Bugün koca bir denize değil de sencileyin mütevazı bir göle dökülüyorsam, bil ki çaresizlikten."
Sayfa başına git