21 Şubat 2018

Hayatlar uzun muamelelerle hazırlanır

İnsanların hayatlarını güzelce birbirine karıştırmak, kısa süreliğine de olsa, çocuk oyuncağı değil. Kimyada olduğu gibi, birbirini arayan ve iten elementler var. Hayatlar uzun muamelelerle hazırlanıyor. Evet, tıpkı yemekler gibi. Hayır, doğru, yemek yapan kimse yok, insan hayatın kendisini aşçı olarak nitelemiyorsa elbet; hem, neden olmasın? Her halükârda, burada gerekli olan kimyanın karmaşık olmadığı söylenemez. Bir hayat diğerinden daha uzun sürede pişirir, ocaklar yeryüzünün farklı yerlerindedir, sonuçta ortaya nasıl bir şey çıkacağı belirsizdir. Burada, hikâyemizde en uzun vakti bu kıyaslama aldı; o yüzden şimdi sadece bir şey daha söyleyelim: Hayat –bu aptalca soyutlamayı son bir kez daha kullanacak olursak– aşçı olarak tam bir ahmaktır. Bunun acısını genellikle insanlar çekerler ve bundan bazen, çok sık olmamakla birlikte, edebiyat faydalanır. Göreceğiz.
***
Ben bir kaybı telafi etmek üzere yola çıkıyorum. Kitap yazmış olan herkes bu duyguyu bilir. Bir tür veda ve dolayısıyla daima bir tür yastır bu. Bir iki yıl karakterlerle birlikte yaşarsın, onlara uyan ya da uymayan isimler takarsın, onlara acı çektirir ya da onları güldürürsün, onlar sana acı çektirir veya seni güldürürler, sonra da onları koca dünyaya salıverirsin. İyi olacaklarını, nefeslerinin bir süre daha yaşamaya yeteceğini umarsın. Onları yalnız bırakırsın ama onların seni yalnız bıraktıkları duygusuna kapılırsın. Eski Doğu Berlin'deki terk edilmiş bir tren garında yalnız kalırsın. Bundan daha hazin bir şey yoktur.  
Cees Nooteboom, Cennet Kayıp.
Çeviren: Esen Tezel, YKY.

11 Şubat 2018

Kasette Madrigal

Hani hep basıyorsun ya
play düğmesine
ben de artık cüret edeceğim söylemeye
sana daha önce hiç
yüz yüze
söylemeye cesaret edemediğim şeyi

bir de yüklenir misin var gücünle

şu stop düğmesine

Mario Benedetti
Çeviren: Bülent Kale

6 Şubat 2018

Darısı başına ne demek?

Bir süredir "darısı başına" sözünün kökeni üzerine araştırma yapıyordum. Birkaç ay önce bir düğüne gitmiştik. Millet oynuyordu falan. Ben de oturmuş ortalığı izliyordum. Bir ara baktım damadın annesi gençlerle sohbet ediyor, onlara, "Hadi bakalım, darısı başınıza," diyordu. Duyunca bir düşünce aldı beni, bu darısı başına sözü ne anlama geliyor olabilirdi? Yıllardır duyuyorduk da nereden çıkmıştı, neyin nesi olabilirdi? Böylece orada bu meseleyi araştırmaya karar verdim ve geçen ay başladım. Bugünse araştırmamı tamamladım.

Ne yazık ki kesin bir bulgu elde edemedim. Ancak "darısı başına" sözünün kökeni hakkında kabul gören iki ana görüş olduğunu tespit ettim. Görüşlerden biri Anglosakson dünyaya ait, 1962 yılında Amerikalı etimolog Peter A. Collier tarafından öne sürülmüş. Öbürüyse yakın bir zamanda Çinlilerce ortaya atılmış; 1998'de Pekin Üniversitesi'nden iki genç araştırmacı Xiulan Li ve Rong Zhang, Collier'ın görüşünü çürütmeyi amaçlayan makalelerini yayımlamışlar. 

Collier ve takipçilerinin görüşüne göre darısı başına sözünün kaynağı "yarısı başına". Li ve Zhang'a göreyse bu söz "karısı başına" kökünden geliyor. Şimdi gelin bunları biraz açalım. 

Collier'a göre vakti zamanında İskoçya'nın orta bölgelerinden birinde bir şenlik geleneği varmış. Bir güz şenliğinde genç oğlanlar ikiye böldükleri bir patatesin yarısını çiğ çiğ yer, öbür yarısınıysa, "Yarısı başına!" diye bağırarak evlenmek istedikleri kızın başına doğru fırlatırlarmış. Patatesi çiğ yemenin esprisi de şuymuş: "Bak, ben seninle gerçekten evlenmek istiyorum, o kadar ki senin uğruna çiğ patates bile yiyorum." Eğer patates gidip kızın başına değerse kız dönüp kimden geldiğine bakarmış. Oğlanda onun da gönlü varsa patatesi yerden alıp heybesine koyarmış. Gönlü yoksa patatesi yerden almazmış. Eğer oğlanın attığı yarım patates kızın kafasına değmezse zaten kızın da yapacağı bir şey olmazmış. Hatta bu durum oğlan için büyük bir utanç kaynağıymış. Bu yüzden intihar edenler bile olurmuş. Patatesi yerden almış olan kız patatesini eve götürür, ailesine durumu bildirirmiş. Aile de olur verince yarım patatesi pişirip bir pazar günü oğlanın evine gönderirlermiş. Onlar da bir sonraki pazar kızı istemeye gelirmiş. 

İşte bu gelenekten kaynaklı olarak, genç kızlar arasında yarısı başına sözü yayılmış. Patates usulüyle gelin olup giden kızlar arkadaşlarına ve kız kardeşlerine de evlilik dileklerinde bulunur ve "Yarısı başına," derlermiş. Bu söz zamanla o kadar kullanılmış ki, ilkin İskoçya'dan Britanya'ya, sonra da bütün bir Avrupa'ya yayılmış. Collier'a göre bu yarısı başına sözü zamanla değişerek darısı başına olmuş. Çinli araştırmacılarsa bunun doğru olmadığını ileri sürmüşlerdir.

Li ve Zhang'a göre Ortaçağ'da İtalya'nın Umbria bölgesindeki bir köyde olabildiğince şirret bir kadın yaşarmış. Kadının asıl şirretliğiyse kocasına karşıymış. Adamcağıza etmediğini bırakmazmış. Öyle ki tüm köy halkı Massimo adlı bu adama içtenlikle acırmış. Gel zaman git zaman, bu köyde adamla zalim karısının bu halinden erkeklere yönelik bir beddua çıkıvermiş. Mesela bir kimse adamın birine beddua edecek olduğunda, "Dilerim Massimo'nun yaşadıklarını sen de yaşarsın," anlamında "Massimo'nun karısı başına" dermiş. Ve bu söz zamanla ilkin civardaki köylere, sonra kasaba ve kentlere yayılmış. Üzerinden zaman geçince de kimse artık ne Massimo'yu ne de yaşadıklarını bilir olmuş. Nihayetindeyse Massimo adı unutulmuş ve söz yalnızca "karısı başına" şeklinde söylenmiş. İtalya sınırlarını aşıp başka ülkelere yayılmasıyla beraber ise nasıl olmuşsa "darısı başına" biçimine girmiş ve günümüze kadar öyle gelmiş.

Panta Rhei

Elimizde zaman diye yenilmez yutulmaz bir kavram olduğuna göre, bana öyle geliyor ki her şey gider. Ama her şey. Dağlar bile. 

4 Şubat 2018

Terazi

Terazinin neyden yapılmış olabileceğini düşündüm. Alüminyuma benziyordu benzemesine de o güne değin gördüğüm tekmil alüminyum malzeme beyazdı, buysa sarı. Cansız bir sarı. Olabildiğince eskiydi de. Yalnızca o mu ama? Dükkân da eskiydi. Sahibiyse ikisinden de eskiydi, dükkânından da, terazisinden de.

Terazinin alüminyumdan mı, bakırdan mı, başka bir maddeden mi yapılma olduğunu hiç öğrenemedim. Günün birinde terazi durup dururken aklıma gelmişti de gidip İbrahim Amca'ya oradan taşınalı kaç yıl olduğunu sormuştum. Kırk, demişti. Nasıl yani, diye atılmıştım hemen, mesela otuz sekiz değil de kırk mı? Evet, demişti, tam olarak kırk. Aradan bunca zaman geçmişken dönüp oraya gitsem, dükkân hasbelkader hâlâ yerinde duruyor olsa, terazisi içinde duruyor mudur acep, diye sormuştum. İlkin içimden kendime, sonra da seslice İbrahim Amca'ya. Yalnızca alaycı bir bakışla vermişti cevabımı. Susup kalmıştım ben de.

26 Ocak 2018

Sizin İçin Günlerdir Pul Biriktiriyorum

dün sesiniz kalmıştı durakta
arkanızdan yetişemedim
bari şimdi dinleyin lütfen
kanat uçup durmasın adımlarınız
günler var ki size niyetliyim
ama hep böyle durgun dudaklısınız

Çok mu gevezeyim -
haklısınız...

bir tarihiniz vardır elbette
peki ya coğrafyanız
küçük bir gezinti yapardık sizinle
sözcüklerinize kadar ıslanırdınız
yanlış anlamayın lütfen
birlikte kaynardı suyumuz

Çok mu cüretliyim -
haklısınız...

size dokunsam
- biliyorum - hükümet sarsılır ama
bir ah ile bu alemi viran ederim ben de
divan şairleri bile söyleyemez bu lafı
inanır mısınız
öyle bakmayın lütfen
yalan söyleyecek değilim ya göz göre göre
hem bir tutuşursam dilimde patlarsınız

Çok mu serseriyim -
haklısınız

ama siz tam da bu şiirin fikrisiniz

Enver Ercan

16 Ocak 2018

Kendini gören kedi

Mustafa'yla yokuş aşağı yürüyorduk. Az ileride bir kedi, park etmiş bir arabanın üzerine çıkmış, ön camdan içeriye bakıyordu. Öyle dikkatli bir bakış ki. Herhalde içeride biri var, ona bakıyor sandım ilkin, ancak yanına varınca gördüm ki arabada kimse yok. İyi ama bu kedi neye bakıyordu böyle meraklı meraklı? Hani bir kuşu yakalamaya çalışırken sessizce, temkinlice yanaşır ya kediler, işte tam da öyle bir hal tavır. Başını okşadım. Arabadan içeriye de şöyle bir göz attım ve işte o an fark ettim ki kedi camda kendini görüyor ve bir yabancı sanıyor. 

Yolumuza devam edip yokuşu inerken bu hal insanlarda da var mıdır acaba, diye düşündüm. İnsan da kendine bir yabancıymış gibi merakla bakar mı ki? 

11 Ocak 2018

Yolun Bittiği Ülkede

Hatırlayabildiğim son rüyamda mevsim tam da şimdi olduğu gibi, bir kışın başlangıcı. Ancak yerde kar yok. Kimselerin geçmediği her halinden belli bir yolda yürüyorum. Yol bir ayçiçeği tarlasına varıp bitiyor. Hasadı yapılmamış bu tarlanın. Nedenini merak ediyorum. Sahibi kim acaba, diye kendime soruyorum. Ayçiçekleri kurumuşlar kurumasına da solmamışlar. Zira renkleri capcanlı. Sarıları, karaları inanılmaz. Hepsinin de yüzü bana dönük, gelgelelim başları önlerine eğik. Halbuki kış da olsa güneş parlıyor. Hava ayaz ama. Beni görünce başlarını kaldırıp bakmalarını bekliyorum nedense, fakat böyle bir şey olmuyor. Ayçiçekleri kıpırtısız. Tarla kıpırtısız. Dehşetengiz bir görüntü! Biraz izleyip yolumu sürdürmeye karar veriyorum. Ayçiçeklerinin arasına dalıp gidiyorum. Benim adımımı atmamla sanki onlar da hareketlenmeye başlıyorlar. İrkilircesine duruyorum. Ama yok, hareket yok. Deminki gibiler. Kıpırtı yok etrafta. Dünya durmuş gibi. Yürümeyi sürdürüyorum. Ve işte gene öyle oluyor, ben içlerine doğru gidince onlar da sanki bana doğru geliyorlar. Bir daha duruyorum, bir daha kıpırtısızlık. Yürüyorum, geliyorlar, duruyorum, duruyorlar. Bir baş dönmesi gibi. Tarlanın ortalarına vardığımda birden bir zebra ilişiyor gözüme. Tıpkı demin kenarda durup ayçiçeklerine bakan ben gibi, durmuş bana bakıyor. Üstelik de yolumun tam üzerinde, yürürsem birkaç adım sonra önüne varacağım. İki adım daha atınca fark ediyorum ki ben yürüyünce, evet, ayçiçekleri de yürüyor fakat zebra olduğu yerde duruyor. Gözleri bile hareketsiz, yalnızca gözlerimin içine bakıyor. Korkuyorum. Duruyorum. Daha fazla yürüyemeyeceğim artık. Benimle birlikte ayçiçekleri de duruyor. Her şey de duruyor. Üzerimizde açık bir gök, etrafımızda engin bir sarı denizi andıran ayçiçeği tarlası, kuru bir soğuk, ben ve bir zebra. Bir süre öylece durup bakışıyoruz, gözlerimiz birbirine kilitleniyor adeta. Neden sonra zebra ağzını oynatıyor, bana bir şey söyleyeceğini oracıkta anlıyorum, heyecanlanıyorum, tam da o sırada uyanıyorum.

4 Ocak 2018

Historia de un Amor

Bir kış günü bir çocuk annesinin taze sağıp verdiği sütü ninesinin evine götürüyor. Vardığında ninesinin tanımadığı bir dilde plaktan bir şarkı dinlediğini görüyor. Eve döndüğünde annesi o dilin İspanyolca olduğunu söylüyor. Çok tuhaf şeyler oluyor. Hayat ilginç bir trene benziyor.

26 Aralık 2017

Dünlük

Hiçbir şey yapamıyordum. Yapasım yoktu, demiyorum, vardı, yapasım vardı da yapamıyordum işte. Bir yazıya başlamıştım fakat yarım saattir ben ona bakıyordum, o bana. Bir saat kadar önce aklıma bir kelime düşmüş, uzanıp sözlüğe bir bakayım demiş, fakat unutmuştum, şimdi onu hatırlamak için beynim didinip duruyordu bir yandan. Ne yapacağını bilemez bir halde bilgisayardaki e-kitaplar klasörünü açtım, bir-ikisini birden açıp rastgele okumaya başladım. Sonra bıraktım ve bunlardan birini tablete atıp daha sonra okumaya karar verdim. Nereden baksan iki aydır kullanmadığım tableti aldım elime. En son geçen ay kardeşim oyun oynamıştı, getirdikten sonra şarj edip kaldırmıştım. Baktım, şarj durumu %38. Ee, ne demişler, işlemeyen demir pas tutar, işlemeyen bilgisayarsa demek ki kendini deşarj eder. Tableti bilgisayara bağladım. Books klasörüne iki kitap attım, aylar önce attıklarım da hâlâ duruyordu. Hafızası da dolmak üzereydi. Oyun cache'larını sildim. Çekilmiş fotoğraflarla videoları bilgisayara kopyalayıp onları da sildim. Bunlar da neyin nesi diye meraklanıp videoları açtım, elektriğin kesik olduğu bir akşam Elif şarkı söylüyor. Şarkılarının sözleri anlamsız. Birinde "A-ma ame-ni kuli, vamma rihm bali" diyor. Üç video. "Eli karanlıkta şarkı söylüyor" diye kaydedip Videolar klasörüne attım. Açmışken, sonra dinlerim diyerek kim bilir ne zaman indirdiğim bir senfoni konserine tıklayıp dinlemeye koyuldum. Sibelius diye bir şef Şikago Senfoni Orkestrası'nı yönetiyor. Doğru anladıysam Köln Filarmoni Orkestrası'yla beraber çalıyorlar. Güzel çalıyorlar vesselam. Bu orkestra şefliği de bildiğin spor yahu, adam konser boyunca hayalet görmüşçesine titreyip duruyor. Neyse, ne diyordum, şimdi insanın kafasına bir şeyin takılıp kalması hakikaten nahoş bir durum kardeşim, işte dün gece de bir şeyler takılıp kalmıştı aklıma ama neydi? Bu durumdan kurtulmak adına gidip bir elma getirip yemeyi düşündüm, sonra vazgeçtim. Bunun yerine uzun zamandır görmediğim akrabalarımı hatırlamaya karar verdim. Ne yapıyorlardır? Herkes kendi halindedir muhtemelen. Derken elektrik kesildi. Taa iki saat önce içtiğim çayın bardağı yanı başımda duruyordu, dibinde bir yudum kadar kalmıştı, alıp içtim, sopsoğuk. Bir şeker yemeyi düşündüm, ne var ki kalkıp onu da almaya üşendim. Zaten şeker yemek zararlı, diye avuttum kendimi. Komşunun bahçesinde bağlı köpek havlayınca geçen günkü hali geldi aklıma. Bunlar iki köpekti, birini galiba başkasına verdiler, gençten iki kişi gelip alıp götürünce öbürü ağladı. Yani bildiğin ağladı ha, sesini duysan insan ağlıyor sanırdın. Şimdi yalnızlıktan geberiyordur. Sinanların da bir köpeği var, çok yaşlı, adı Tomak. O da bir başına evin önünde bağlı. Film mi izlesem, dedim, gelgelelim film izleyecek atmosferde değildim, kendimi bilmez miyim, böylesi durumlarda film oynarken ben bilgisayarda başka bir şeyle uğraşırım. Açıp feysbok'a baktım, bir bok yoktu, kapattım. Şimdi sahiden bu nasıl bir iştir kardeşim be, bir şeyler yapasın vardır ama hiçbir şey de yapasın yoktur. Tek kanallı televizyon dönemini ucundan da olsa yakalamış biriyim ya, bir tek kanal varken izlenecek ne çok şey olduğu, şimdiyse milyon kadar kanal varken izleyecek bir şey olmadığı meselesine benzettim bu durumu. Ben benzetmeyi yapa durayım, çişim geldi affedersiniz, kalkıp tuvalete gittim. Dönüşte yolumun üstü mutfaktan bir mandalina alıp geldim. Onu yerken bir yandan da hiçbir şey yapamıyorum diye diye aslında ne çok şey yaptığımın ayırdına vardım. Her şey bir yana, boyuna düşünmüştüm. Kafamın içinde düşünceler okul bahçesinde koşuşup duran çocuklar gibi bir saatten fazladır koşturuyorlardı işte. Köpek gene havladı. Öyle uzun uzadıya bir havlayış da değil, iki havlayıp susuyor, birkaç dakika sonra bir daha havlıyordu. Mandalinayı yemek iyiydi hoştu da şimdi elimi yıkamak için bir daha kalkacak olmam da neyin nesiydi. Vakit de geç olmuştu. Bu gece ay var mıydı ki? Yoktu sanki. Kalkıp pencereden bakmaya üşenmedim. Açtım hatta, başımı uzattım, epey soğuktu. İyisi mi artık yatmak, diye geçirdiysem de içimden, yatasım da yoktu. Galiba yapılacak en iyi şey yatağa bilgisayarla beraber girip bir film açmak ve uykumun gelmesini beklemekti. Adı da dizüstü değil mi zaten bu makinelerin? Öyle yaptım. Işığı kapattım, bilgisayarı alıp yatağa girdim. O ana dair son hatırladığım şey, film seçmeye çalışıyor olmamdı. Aslına bakarsanız durum bunun tam tersiydi, yani sanki onca filmin arasından birini seçmemek için direniyordum. Gece bir ara uyku moduna geçmiş olan bilgisayarı kalkıp masanın üzerine bıraktığım gibi kendimi gerisin geri yatağa bıraktığımı anımsıyorum.

25 Aralık 2017

Söz

İlkin Söz vardı, der Kitap. Bunu Platon duysa, söz mü, hangi söz, diye sorar. Çünkü eski Yunan dilinde söz kavramını vermek için bir değil, üç sözcük vardır: Biri "mythos", öbürü "epos", üçüncüsü "logos". Mythos söylenen veya duyulan sözdür, masal, öykü, efsane anlamına gelir. Ama mythos'a pek güven olmaz, çünkü insanlar gördüklerini, duyduklarını anlatırken birçok yalanlarla süslerler. Bu yüzdendir ki Herodot gibi bir tarihçi mythos'a tarih değeri olmayan güvenilmez söylenti der, Platon gibi bir filozof da mythos'u gerçeklerle ilişkisiz, uydurma, boş ve gülünç bir masal diye tanımlar. Epos daha değişik bir anlam taşır: Belli bir düzen ve ölçüye göre söylenen, okunan sözdür, epos insana tanrı armağanıdır, güzelim süslü sözleri bir araya getirerek büyüler dinleyicilerini bir ozan. Ozanın sözünü tanımlayan epos böylece şiir, destan, ezgi anlamına gelmiş ve o gün bugün epik ve epope diye Batılı dillerin hepsinde yerini almıştır. Mythos'la epos arasında ilkinden bir yakınlık vardır, mythos söylenen sözün, anlatılan öykünün içeriği ise, epos da onun doğal olarak aldığı ölçülü, süslü ve dengeli biçimidir. Epos ne kadar güzelse, mythos o kadar etkili olur, epos'la mythos'un bu başarılı evlenmesidir ki, ilkçağdan kalma efsanelerin ürün vere vere günümüze dek yaşamasını ve mythos kavramının çağlar ve uluslararası bir nitelik kazanarak ölmezliğe kavuşmasını sağlamıştır.
Ama bir de logos vardı. Onun sözcüğünü başta Herakleitos olmak üzere İonya düşünürleri eski deyimiyle "physiologoi", yani doğa bilginleri yapmıştır. Onlara göre logos gerçeğin insan sözüyle dile gelmesidir. Logos bir yasal düzeni yansıtır, insanın bedeninde ve ruhunda bir logos bulunduğu gibi, evrenin ve doğanın da logos'u vardır. Logos insanda düşünce, doğada kanundur, her yerde ve her şeyde vardır, ortaklaşa ve tanrısaldır. Logos'u bulmak, sırlarını göz önüne sermek, insan sözüyle dile getirmek düşünürün asıl ödevidir. Logos kavramıyla açılan bu çığır dosdoğru bilime varmış, öyle ki logos-logia bugün herhangi bir araştırma dalında bilgini ve bilimi dile getirmek için kullanılan birer ek olmuştur.
Azra Erhat, Mitoloji Sözlüğü.

Genç Kızın Yakınışı

Ağaçlar hışıldıyor, bulutlar uçuşuyor,
Bir kız oturmuş yeşilliklerinde kıyının,
Dalgalar çarpıyor devler gibi,
Oysa içini çekiyor kapkaranlık gecede,
Ağlamaktan buğulanmış gözleri.

“Kalbim öldü, bomboş bu dünya.
Hiçbir şey vermiyor artık arzulara.
Yanına al çocuğunu ne olur kutsal varlık,
Tattım yeterince yeryüzü mutluluğunu ben,
Yaşadım, sevdim!”

Boş yere akıp gidiyor gözyaşları,
Diriltmez ölenleri bu acı yakınışlar;
Ama söyle, ne teselli eder, ne iyileştirir gönlü
Tatlı bir sevginin kaybolmuş sevinci ardından.
Ben, göksel varlık, yoksun komayacağım seni ondan.

Bırak boş yere aksın bu gözyaşları;
Diriltmesin ölenleri bu acı yakınışlar!
En tatlı mutluluk yas çeken gönül için,
Sevginin acısıyla yakmıştır,
Tatlı bir sevginin kaybolmuş sevinci ardından.

Friedrich Schiller (1759-1805)
Çeviren: Vural Ülkü

20 Aralık 2017

Bir arayışın romanı

Geçen yılki okunacaklar listemde bulunan Deniz Kenarında Geyikler'le bu yılkinde bulunan Günah Keçisi'nden birini ya da ikisini birden almak üzere halk kütüphanesine gittim. Dışarıdan bakılınca hiç mi hiç belli olmasa da her zaman şanssız olduğumu iddia etmiş, iddiamda haklı olduğumu da savunmuşumdur. Nitekim kim bilir kaç bin kitabın bulunduğu kütüphanede almaya niyetlendiğim hepi topu iki tanesi de tamir için depoya kaldırılmıştı. Şayet o gün örneğin kütüphane görevlisiyle konuşan birine kulak misafiri olup da almak istediği iki kitabın da tamirde olduğunu duysaydım inanın çok şaşıracak, tesadüfün de böylesi, diye geçirecektim içimden, gelgelelim konu bendim ve, dedim ya, kendim dışında neredeyse hiç kimse bilmese de dünyadaki en şanssız insanlardan biriydim, velhasılıkelam hiç şaşırmadım. Eh, gelmişken başka bir kitap alayım bari diyerek raflar arasında dolaşmaya koyuldum ve gene geçen yılki listede yer alan Lizbon'a Gece Treni'ni görünce hemen alıp oracıkta okumaya başladım.
***
Raimund Gregorius İsviçre'nin başkenti Bern'de yaşıyor. Öğretmen. Evine yakın bir lisede eski diller dersi veriyor yıllardır. Türkiye'de kesinlikle bulamayacağınız türden bir lise öğretmeni; branşına büsbütün hakim, o kadar ki üniversite profesörlerini bile cebinden çıkarır. Olabildiğince tekdüze olan hayatı günün birinde bir tesadüfle ansızın değişir. 

İnsan zaman zaman tesadüflerin gerçekten tesadüf olup olmadığını sorgular. Tesadüf diye bir şey gerçekten var mıdır? Konuya felsefi pencereden yaklaşan var, dini pencereden yaklaşan var, kozmos meselesine giren var, evrende yalnız olmadığımızı söyleyip bizi küçük çocuklar gibi korkutmaya çalışan var, galiba konuyu psikolojik olarak ele alan bile var. Kitabın ilk bölümünü okuyunca üzerinde ilk durduğum mesele bu oldu. Gregorius'un başına gelen tesadüf gerçekten bir tesadüf müydü acaba?
*
Lizbon'a Gece Treni, Pascal Mercier
Gregorius günün birinde bir kadınla tesadüfen karşılaşır, sıradışı denebilecek bir-iki olay yaşanır, kadın göründüğü gibi sırra kadem basar ve Gregorius'un, yaşını başını almış, bileğinin hakkıyla herkesin saygınlığını kazanmış bu adamın hayatının akışı değişir. Bern'den Lizbon'a aktarmalı giden trene bindiğinde kendisi de henüz farkında olmasa da eski yaşamını bir kenara bırakmıştır bile. İlk bakışta kadından çok etkilenip onun peşinden gittiği izlenimine kapılır insan, fakat çok geçmez, aslında kadının değil de bu tesadüfler zincirinin bir halkası olarak eline geçen bir kitabın gizemli yazarının peşinde olduğu anlaşılır. Böylece kitap baştan sona bir arayışla geçer. En nihayetindeyse öğreniriz ki Gregorius aslında ne güzel bir kadını ne de gizemli bir yazarı arıyordur, bizzat kendisidir aradığı.

Kitabı okuyup bitirince, hayat nedir, diye soruyor insan kendine. Bir de şu: Bir hayat, sahibine ne kadar dahildir? Bir ad gibi midir mesela hayat, ya da yüzümüzün şekli gibi mi, gitgide bizimle bütünleşir mi? Yoksa bize ait ama bizim dışımızda olup biten bir şey mi? Cevabı uzakta görünen bir soru.

Gregorius'un yaşamı, kendi payıma, kesinlikle yaşanabilecek, sonuna kadar götürülebilecek bir yaşam. Bugün bana öylesi bir yaşam vaat edilse bir dakika bile düşünmeden kabul ederim. Ama işte, burada bitmiyor iş. Çiğ süt emmiş ya insanoğlu, üstelik bir de tercih diye bir illet verilmiş kendisine, yaşamını durmadan değiştiresi geliyor, ille daha fazlasını değil, fakat daha başkasını, daha farklısını istiyor. En azından içinde yaşadığımız dünyanın büyük bölümünde yaşayan insanlar için bu böyle. Romanın yarısından sonra hep sorduğum soru, Gregorius'un yaşamındaki eksikliğin ne olduğu, onu arayışa sürükleyenin ne olduğuydu. Cevabını bulamadım. İlk elden cevap gibi görünen bir-iki yüzeysel şey ortaya çıkıyor, fakat sonra anlaşılıyor ki değil. Her kim olursa olsun, hangi koşullar altında bulunuyorsa bulunsun, insan niye değiştirmek ister hayatını?
***
Günümüz insanının hayvandan pek farkı kalmamış görünüyor. Bunu ciddiyetle söylüyorum. Şöyle ki bir hayvanın gündelik yaşamı sabah kalkıp akşama dek karnını doyurmak, akşamdan sabaha kadar da dinlenmekten ibarettir. Geri kalan şeyler ayrıntılardır. Dünyanın başka yerlerinde hayat nasıl işliyor bilmiyorum, yaşamadan bilinmez, fakat kendi toplumumuza bakınca temel yaşama güdüsünün tam da böyle, hayvanlarınki gibi bir hal aldığını görüyorum. Arada tek bir fark var. Hayvan yalnızca o gün karnını doyurmanın derdindedir, yarını düşünmez, fazlasını da almaz. İnsansa hep daha fazlasının peşindedir. Gözünü doyuracak bir şey henüz bulunamamıştır. Hep daha fazlası istenince haliyle peşinden koşulmalıdır. İşte böyle olunca da sabahları dolmuşlar, otobüsler, metrolar, arabalar tıklım tıkış olur, insanoğlu işe gidiyordur, akşam gene aynı manzara. Bir yerde geçim derdi en önemli şey halini almışsa orada insan yaşamı hayvan yaşamının seviyesine inmiş demektir.

Bunları söylemekle maksadım nedir? Lizbon'a Gece Treni'ni okuyunca yaşamın böyle bir şey olmaması gerektiğini düşündüm ister istemez. Madem aklımız var, hayvanlardan üstün yönlerimiz var, o halde onlardan farklı bir yaşamımız da olmalı değil midir? Şu da atlanamayacak bir soru: İnsan neden yerinde duramaz? Gitme isteğinin altında yatan esas neden nedir? Ve de şu: İnsanı arayışa iten güdü tam olarak nedir?

Soru sorduran kitap iyi kitaptır.

16 Aralık 2017

Okunacaklar

Geçen yıl olduğu gibi, bu yıl da okuma konusunda pek randımanlı geçmedi. Gene geçen yılki gibi bu yıl da okumalarım çok bölük pörçük oldu. Başlayıp da bitirmediğim ya da yalnızca belli bölümlerini okuduğum kitaplar çok oldu, onları saymadığım için ne kadar olduklarını da şimdi kestiremiyorum. Aslına bakarsanız hep böyleydi.

İki-üç ay önce başlayıp da yarım bıraktığım iki kitap vardı, böyle durumlarda hep olduğu gibi aklımın bir köşesini meşgul ediyorlardı (neyse ki bana özgü bir durum değil bu, psikolojide Zeigarnik etkisi diyorlar), üstelik öyle çok hacimli kitaplar da değillerdi, birini geçen gün baştan açıp okudum, öbürünü de dün elime aldım. Bir de geçen yıl bitiremediğim bir kitap vardı, on dört bölümünü okumuş, on beşinci ve son bölümünü bitiremeden evden ayrılınca öylece kalmıştı, anladım ki ben farkında olmasam da öylece duruyor aklımda, açıp o kalanını da okudum.

Bu yıl şu vakte kadar hepi topu on sekiz kitap okumuşum. Çok az. Bir ara kitap okuma orucuna girmiştim. Dergi mergi okuyordum gerçi. Bir de kütüphanelerle kitapçılarda ayak üstü okuduklarım vardı, bazen beş sayfa, bazen yirmi-otuz. Bir ara bir kitapçıda ayak üstü bir kitabın neredeyse üçte birini okudum, param yoktu, sonra alırım, dedim, ama daha sonra gelince, şansa bak, satılmıştı. Daha sonra dediğime bakmayın ama, arada şehir değiştirmiştim, nerden baksan üç ay geçmişti.

Bu yılki okumalarımın en dikkat çekici yanı, okuduğum ilk altı kitabın e-kitap oluşu. Bir gün bir arkadaşımın evinde bir kitap alıp yarıya kadarını okudum, güzeldi, birkaç gün sonra tesadüfen gördüm ki bende o kitabın elektroniği varmış, kalanını da öyle okudum. Tuhaf bir şey gibi geliyor, teknolojinin bu denli olmadığı bir devirde anlatsan insanlar yadırgardı herhal.

Yapılacaklar listeleri genelde tutmaz, bilirsiniz. Açıp listelerime baktım, 2016 için on altı kitaplık bir liste yapmışım fakat yalnızca dördünü okumuşum onların, birini de yarım bırakmışım. 2017 de farklı olmamış, yirmi üç kitaplık bir liste yapmışım ama okuduklarımın yalnızca üçü bu listeden. Niye böyle oluyor ki? Kitapların çokluğundan olsa gerek. Okunacak o kadar şey var ki. 

14 Aralık 2017

İnsan ne zaman kendisidir?

Hayatımız sürüklenen kumlardan meydana gelen geçici oluşumlardır, bir rüzgârla kurulur, bir başkasıyla yıkılır. Doğru dürüst kurulamadan dağılıp giden nafile oluşumlardır.
***
İnsan ne zaman kendisidir? Her zaman olduğu gibiyken mi? Kendini hep gördüğü biçimdeyken mi? Yoksa düşüncelerin ve duyguların yakıcı lavları bütün yalanları, maskeleri ve kendini kandırışları içine aldığı zaman olduğu gibi mi? Bir insanın artık kendi gibi olmadığından yakınanlar çoğu kez başkalarıdır.
Pascal Mercier, Lizbon'a Gece Treni.

12 Aralık 2017

Hangi

Geçen yıl olsun, daha önceki yıllar olsun, tam da bu vakitlerde yapıp ettiğimiz bir şeyin bu yıl aynı vakitte kendiliğinden aklımıza gelmesi olur mu acaba? Sanmam. Olsa bile bunun büsbütün tesadüf olarak geliştiğini sanmam. Şöyle oluyordur belki, geçen yıl bu vakitlerde olup biten şeyler üç aşağı beş yukarı bu yıl da aynı biçimde olduğu için o zamanlar yapmış olduklarımızı aklımıza getirirler. Ne bileyim, okullar her yıl aynı vakitlerde açılır, yapraklar aynı vakitlerde dökülür, havalar aynı vakitlerde soğur filan.
*
Bu hafta kar yağdı buraya. Etraftaki köylere, dağlara çoktan yağmıştı da şehre de yağmış oldu sonunda. Hem pencereden hem dışarıdayken doğrudan doğruya karın yağışını izledikçe içimden geçen yıl okuduğum Norveçli yazar Levi Henriksen’in romanının adı çınladı durdu: Kar Yağacak. Baktım, iki-üç gün boyunca boyuna bu iki kelimeyi içimden tekrarlayıp duruyorum. Dindarların sık sık içlerinden bir duayı, şiir severlerin bir şiiri, kimilerinin bir şarkıyı tekrarlaması misali tekrarlayıp durdum ben de: kar yağacak. Bir ara fark ettim ki bunu böyle içimden söylemek bana ne olduğunu anlayamadığım bir şeyler hissettiriyor. Özlem mi desem, yalnızlık mı bilemedim.

Açıp bakınca, kitabı geçen yıl tam da bu vakitte okuduğumu gördüm. Acaba karın yağışı mıydı bana onu anımsatan, yoksa zamanın uyuşması mı?
Sayfa başına git