20 Eylül 2018

Göğe bakalım

"Eğer göğe bakarsak ikimizin birden sevinme ihtimali doğar, o vakit durmadan göğe bakalım," dedi İbrahim.
"Olur," dedi muhatabı, "zaten ben de yıldızları çok severim."

19 Eylül 2018

Kraker Yiyen Tavuklar

Oldukça tuhaf bir rüya gördüm. Bir sürü horoz çölün ortasında eşeleniyorlar. Yolumun üzerindeler, yürüyorum. Niçin yürüdüğümü, nereye gittiğimi bilmiyorum. Yaklaşınca horoz değil, tavuk olduklarını fark ediyorum. “Horozlar nereye kayboldu,” diye soruyorum. “Horoz moroz yok,” diyor içlerinden biri, “o bizdik.” Bu kez şunu soruyorum: “Peki neden horoz gibi görünüyorsunuz uzaktan?” “Sadece uzaktan değil, yakından da görünebiliriz,” diyor bir başkası, “dilersek civciv gibi de görünebiliriz, hatta ördek gibi bile.” Yerden bir şey yediklerini görüp ne olabileceğine meraklanıyorum, çölde kumdan başkaca bir şey yok zira. Bunu da soruyorum. Cevabı yapıştırıyor bir tavuk: “Çubuk kraker.” Bir çölde çubuk kraker yiyen tavuklar… Üstelik uzaktan horoz gibi görünen tavuklar… Üstüne üstlük dilerse ördek gibi bile görünebilen tavuklar… Bu nasıl bir rüyadır, diye geçiriyorum içimden. Ancak içimi okuyor olacak ki bir tavuk, “Artık nasıl bir bilinçaltın varsa, böyle tuhaf rüyalar gördürüyor sana,” dedikten sonra gülüp eğleniyor benimle. “Neye gülüyorsun böyle,” diye çıkışıyorum, “eğer bu bir rüyaysa sen de bir rüya mahsulü olmuyor musun?” Daha da gülüyor tavuk, diğer birkaçı da ona katılıyor, "Rüyayı geçtim, biz yokuz bile," diyor. Cümbüş cemaat kahkaha atıyorlar. Onların kahkahasıyla uyanıyorum. Uyandıktan sonra bile seslerini duyuyorum, derinden bağırıyor biri: "Asıl sen ne kadar gerçeksin, bunu sorgulaaaa..."

18 Eylül 2018

Borges

Sonra devam ederim, diyerek böyle yarım yamalak bıraktığım öykümsülere üzülüyorum ister istemez. O sonranın büyük olasılıkla gelmeyeceğini aslında biliyorum da. Bitmeden kalıyor böyle işte. Taslaklar listesinde yıllarca bekleyen oluyor. Bloğumdaki öykümsülerin hepsini spontane yazarım. Esasında her biri birer taslaktır bu haliyle. Neyse. Epey uzun zamandır bekliyordu bu da. Taslak olarak bekleyeceğine yayımlansın da beklesin.
***

1945 yılıydı. Lise öğrencisiydim. O yılların öğretmenleri, hele hele edebiyat öğretmenleri epeyce kültürlü insanlardı. Fakat bahtsızlığımıza bak ki, bize zırcahil diyebileceğin bir edebiyat öğretmeni rast gelmişti. Cehaleti suratından akan bu "hasbelkader edebiyat öğretmeni"miz bir gün "Borges diye bir Fransız yazarı"nın çıktığından söz etti. Hiç duydunuz mu bu ismi, diye sordu. Her zaman olduğu gibi kimseden ses çıkmadı. Kendisi güya duymuştu fakat Borges'in bir tek satırını okumamış olduğunu adımız gibi biliyorduk, her zaman bildiğimiz gibi. Adamakıllı bir edebiyat öğretmeni olsaydı ne yapar eder, bir kitabını bulur, Borges'ten söz edeceği derse elinde onunla gelirdi. Ne gezer. 

Liseden sonra babam beni üniversite okumam için Fransa'ya gönderdi. Gittim. İlk yıl dil dersi almaya başladım. Hocalarımız Fransızcamızı geliştirmek için bol bol Fransızca roman okumamız gerektiğini telkin ediyorlardı. Bir gün aklıma bizim cahil edebiyatçının bahsettiği o Fransız yazarı geldi. Kitabevine gittim. Tabii, adam Fransız olduğuna göre adı Boğje olmalıydı. Boğje'nin hangi kitaplarının olduğunu sordum. Boğje de kim diye sorumu geri çevirdiler. Yeni bir Fransız yazarıymış, diye yanıtladım. Ne yeni, ne eski, öyle bir Fransız yazarı yok, dediler. Çıkıp ülkenin en ünlü, en büyük kitabevine doğru yollandım. Aradığın her kitabı bulabildiğin bir kitabeviydi. Boğje'nin kitaplarını aradığımı söyledim. Adam kendisini izlememi işaret ederek önden yürüdü. Üzerinde Littérature argentine yazan rafların yanına geldik. Bir kitap alıp elime tutuşturup işine döndü. Baktım, kitap Fransızca filan değil, İspanyolca. Çok şaşırdım, Fransa'da, üstelik de ülkenin en ünlü kitabevinde bir Fransız yazarının kitabını istiyorsun, sana İspanyolca çevirisini veriyorlar, olacak iş mi? Adamın yanına dönmeden önce kitabı çekip çıkardığı yere baktım. Bir-iki tane daha Borges vardı, fakat yalnızca biri Fransızcaydı, öbürleri gene İspanyolca. İşe bak ki Fransızca olanın üzerinde bir de çevirmen adı yazılıydı. Nasıl? Bir Fransız yazarının yazdığı kitap Fransızcaya mı çevrilmişti? Daha neler! Adama söyledim bunu. 

12 Eylül 2018

A sex education lesson

Okuyunca gülmekten kendimi alamadım. Dayanamadım, burada yayımlamak istedim, siz de görün. Çevirmeyi düşündüm önce ama çevirince gülünecek bir şeyi kalmaz sanırım.


A sex education lesson
 
Miss Wilkins, Chemistry teacher:
'As you know, children, this school – much against my will – has decided to commence a course in “sex” education. I have (unfortunately) been chosen to attempt to undertake the first lesson. The headmaster (as some of you girls may know) is very interested in ... in ... this aspect of education. He has decided that we should teach “sex” in complete frankness.
‘… girls … girls and … and boys well, are … are … well … slightly different. Boys … boys have … something that girls have not. This is called a … well, you know a … “tinkle” – which you know all about, don’t you Johnny? Stop that Johnny! Leave it alone! – No, Jimmy, you may not give us a demonstration. Did you hear that Jimmy! Jimmy! Pull your trousers up immediately!
‘Girls … or … you may  have noticed a lack … a loss … a slight deficiency in that part of your anatomy. Instead of … of … of having … having what boys have, you have a “babyhole”….
‘Yes Johnny, I know you want to know how babies are born. I’m coming to that – No Mark, I will not give a demonstration! And that goes for you too Johnny! Johnny leave Susan alone!
‘Now before I start, I want to make it absolutely clear that I personally think that the whole thing is disgusting. I have never attempted – and will never attempt – this ugly procedure. I think nature could have quite easily have found a much “nicer” way of achieving the same result! But if you insist on propagating yourselves, which I don’t doubt for an instant, this is the method you shall be forced to adopt…
‘I now have some diagrams to show you, which frankly are a complete revelation to me. I already knew it was pretty disgusting, but I certainly wasn’t prepared for such filth! Yes, Jimmy, I know you don’t agree! And you too Mark…'
Michael Swan, Kaleidoscope.

11 Eylül 2018

İhtiyar düşünürden düşünceler

Doğrusu ben de iyi düşününce ihtiyarlığı kötü gösteren dört sebep buluyorum: Birincisi, insanı işlerden uzaklaştırması; ikincisi, vücudu zayıflatması; üçüncüsü, insanı hemen hemen her zevkten mahrum etmesi; dördüncüsü, ölüme yakın oluşu.
* 
Çocuklarda zayıflık, yetişkinlerde taşkınlık, orta yaşlılarda ağır başlılık, ihtiyarlarda olgunluk tabii hallerdir, bunları zamanında kabul etmek lazımdır.
*
Kuvvetimizi mahvedecek kadar değil, tazeleyecek kadar yiyip içmek lazımdır.
*
Gençlerde ihtiyarların, ihtiyarlarda da gençlerin bazı hallerinin bulunması iyi bir şeydir.
*
Solon: “Her gün bildiklerime birçok şeyler katarak ihtiyarlıyorum” diyor. Bunu demesi kendisi için bir şereftir. Şu muhakkak ki hiçbir maddi zevk manevi zevklerden daha üstün olamaz.
*
İtibar ihtiyarlığın şanındandır.
*
Bir ihtiyara selam vermek, yanına yaklaşmak, onu görünce ayağa kalkmak, önüne geçmemek, onu geçirmek, ona akıl danışmak gibi önemsiz ve alelade görünen şeyler bile ona gösterilen saygıya işarettir.
*
Atina’da ihtiyar bir adam oyunun ortasında tiyatroya girince, o kalabalık seyirciler içinde hiçbir vatandaşı kendisine yer vermemiş, ama elçi oldukları için hususi yerlere oturan Spartalıların yanına yaklaşınca hepsi ayağa kalkmış ve ihtiyarı oturtmak istemişler. Seyircilerin hepsi birden onları alkışlayınca, içlerinden biri: “Atinalılar iyilik nedir bilirler ama yapmak istemezler” demiş.
*
İhtiyarların hasisliğine gelince, buna aklım ermiyor. Öyle ya, yol kısaldıkça yolluğu arttırmaktan daha saçma bir şey olabilir mi?
*
Ölüm gençlerin de başında olduğuna göre neden ihtiyarlığı kötülemek için bir sebep olsun?
*
Diyebilirler ki: İyi ama, bir genç uzun zaman yaşayacağını ümit eder, ihtiyar bir insan böyle bir ümit besleyemez. (…) Öyle ama, ihtiyar gencin ümit ettiğini ele geçirmiş olduğuna göre daha iyi bir durumdadır: Biri uzun müddet yaşamayı ümit eder, öteki uzun müddet yaşamıştır.
*
Sonu olan bir ömür uzun sürmüş sayılmaz. Çünkü sona varılınca geçmiş zaman akıp gitmiştir; elde kala kala fazilet ve dürüstlükle kazandığın şey kalır.
*
Kendilerini daha uzun müddet anmamız için ruhları bize tesir etmeseydi, büyük adamlara ölümlerinden sonra hala saygı gösterilmezdi.
Cicero, İhtiyarlık.

7 Eylül 2018

Başlangıçta Göz Vardı

Efendim, ben ve arkadaşlarım altı yıldır bir arkeoloji kazısı yapıyorduk. Kazımız birkaç ay evvel bitti. O zamandan beridir araştırmamızı derleyip toparlamak ve raporlaştırmakla meşguldük. Nihayet bugün işimizin sonuna geldik. Mezopotamya ve Anadolu uygarlıklarına ait binlerce yeni tablet ve belge bulduk. Hepimiz çok heyecanlandık. Aylar geçmiş olmasına rağmen heyecanımız hâlâ da dinmiş değil. Tabii, arkadaşlarıma ayıp olmasın diye bulduğumuz her şeyden burada söz edecek değilim. Yalnızca bir tane belgenin içeriğinden özetle söz edeyim.  

Bilindiği gibi, İncil'in Yuhanna kitabının ilk ayetleri şöyledir: 
Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı. Başlangıçta O, Tanrı’yla birlikteydi. Her şey O’nun aracılığıyla var oldu, var olan hiçbir şey O’nsuz olmadı. Yaşam O’ndaydı ve yaşam insanların ışığıydı. Işık karanlıkta parlar. Karanlık onu alt edemedi. 
Pek yeni tarihsel bulgu ve belgelerimize göre İncil'de aslında söz değil göz kelimesi yazılıydı. Arami dilinden Grek diline çevrilirken tercümanlardan birinin yaptığı küçük bir hatayla göz, söz diye yazıldı. Böylece ilk bakışta pek masum sayılabilecek bu hata yüzlerce yıl içinde değiştirilmesi imkânsız bir hal aldı.

Yeni bulgularımıza göre Kitap aslında şöyle başlıyordu:
Başlangıçta Göz vardı. Göz Tanrı'nın Gözü'ydü ve her daim O'nunla birlikteydi ve Göz Tanrı'ydı. Başlangıçta ve sonuçta O Tanrı'yla birlikteydi. Her şey O'na görünürdü. O, Göz'dü. Yaşam O'ndaydı ve yaşam insanların ışığıydı. Işık karanlıkta parlar ve Göz ışıkta görür. 
Via

3 Eylül 2018

Yaklaşım

Yaklaşım kelimesini duymayanımız yoktur. Peki, bu kelime nereden çıkmıştır, hiç merak ettiniz mi? Söyleyeyim, yaklaşım kelimesini literatüre bizim köyün avcıları soktu. Evet evet, aynen böyle oldu. 

Bizimkiler bir gün gene takım taklavatlarını alıp ava çıkarlar. Beklenti bellidir, akşama her biri elinde ördekler, angutlar, tavşanlar ile dönecektir. Gelgelelim işler bekledikleri gibi gitmez. Av yerine gittiklerinde bir ayı karşılar onları. Dönüp kaçamayacaklarını çok iyi bilirler. Zira bunu yaparlarsa ayı derhal peşlerine düşecek, aralarından en az birini yere devirdiği gibi bir pençe darbesiyle parçalayacaktır. Şu halde ne yapmalı? Akşama değin böyle yerimizde duracak halimiz de yok, demişler. Ne yapalım ne edelim, derken içlerinden biri, madem ayıdan kaçıp uzaklaşamıyoruz o halde yaklaşalım, deyivermiş. Diğerlerinin aklına da yatmış bu. Peki, demişler, yaklaşalım o vakit. Yaklaşalım yaklaşmasına da nasıl yaklaşalım? İşte efendim, yaklaşım kelimesinin temelleri de tam olarak burada atılmış.


Birisi demiş, şöyle yaklaşalım, öbürü demiş, böyle yaklaşalım. Örneğin Mehmet Şirin demiş ki, "Sağdan yaklaşalım." Mahmut da demiş ki, "Olmaz, sağda tepe var, soldan yaklaşalım." Oradan Muhsin girmiş söze: "Aşağıdan yaklaşalım." "Yok olmaz," demiş Kemal, "aşağıdan yaklaşırsak üstümüze atlayabilir, yukarıdan dolaşıp yaklaşalım." Bunlardan başka bir dünya laf daha söylenmiş ama biri birine baskın çıkamamış. Biraz sonra bakmışlar ki handiyse ayıyı unutup birbirlerine düşecekler. Mustafa amcam tam o sırada duruma müdahale etme gereği duymuş. Düşünmüş ki madem herkes kendi dediğinde diretiyor, "Hepiniz haklısınız," demiş. Bunun üzerine ortalık biraz sakinleşmiş. Sürdürmüş amcam: "Madem herkes kendince haklı o vakit herkes dediği yerden yaklaşsın ayıya." Bunun üzerine herkes altta kalmayıp haklılığını ispatlamak için ayıya kendi dediği yerden yaklaşmış. Bunu gören hayvancağız korkayazmış. Bizimkiler biraz da tırsarak üç-beş temkinli adımla çepeçevre bir şekilde ayıya yaklaşınca bir de ne görsünler, ayı tabanları yağlamış bile. Ayı kaçmış, ekipse bugün bu kadar macera yeter, diyerek köyün yolunu tutmuş. Köye dönünce olan biteni herkes duymuş tabii. 

Birkaç gün sonra köyde bir fikir ayrılığı çıkmış. Herkes gene fikrini söylemeye başlamış ve gene hiçbiri bir diğerine sözünü geçirememiş. Oradan biri, "Bizim avcıların ayıya yaklaşımına döndü bu iş," demiş. Ve işte o günden sonra köyde ne zaman bir konuda fikir ayrılığı çıksa avcıların ayıya yaklaşımından dem vurulup ona benzetilir olmuş. Gel zaman git zaman, ayı mayı unutulmuş tabii ve yaklaşım kelimesi de artık bir başına kullanılır olmuş. Örneğin bugün "filanca filozofun şu konudaki yaklaşımı" gibi sözler duyarız filan. Yaa.

27 Ağustos 2018

Mutlu Olmak

Son zamanlarda sık sık kendime söylediğim bir söz: "Mutsuzluk ahlâksızlıktır." Ahlâk yaşamının hedefi mutluluktur; mutluluk ahlâkına göre yaşamalıyız anlamında söylemiyorum bu sözü. "Mutluluk", "mutsuzluk" kavramlarından, çağımız insanının çoğunlukla anladığını anlamıyorum. Bu kavramların farklı yorumlarına gerek duyduğumuzu düşünüyorum. 
Akıllı mutsuz, salak mutlu mu olur? 
Alışılagelmiş bakışla, düşünen, araştıran, soruşturan, eleştiren insanın mutsuz olması gerektiğine inanılır. Dünyadaki gidişe "aklı eren" insan, oradaki akıldışı akışı, haksızlığı, sömürüyü, acıyı, iletişimsizliği, kısacası dünyadaki cehennemi görür ve mutsuz olur. Aydın mutsuzdur; gördüğü karşısında; gördüğünü düzeltmeye çabalamasındaki yetersizliği karşısında. Düşününce mutsuz olur insan; bir anlamda nasıl düştüğünü görmüştür, kendinin ve insanlığın. Düşünüyorum: O halde mutsuzum der. Mutsuzluk dünyayı değiştirmenin bir gerekçesi olur; yalnız gerekçesi değil, itici gücü, enerjisi. Mutsuzlar, dünyaya isyan edip, dünyayı değiştirmeye, dönüştürmeye çabalayacaklardır. Mutsuzluk, uyumamanın, uyanıklığın, isyanın, eleştirinin bir itici gücüdür. Mutsuz, bilinçlidir, bilgilidir, asidir. 
Oysa, mutlu, tam bir salaktır. Düşünme gücünden yoksun, bilgisiz olduğu için mutludur. Aydın mutlu olamaz; o denli çok kaygısı; içinden bir türlü çıkamadığı kendisine, düzene, düzenin değiştirilmesine ait sıkıntıları vardır ki, mutlu olması olanaksızdır. Boş kafalı, yaşamayı yüzeyden alan, sorumsuz, bencil insanlar mutluyum diye dolaşırlar. Ne kadar kapsamlı, ne kadar derin düşünürseniz o kadar mutsuz olursunuz. 
İşte yukarıda mutluluk ve mutsuzlukla ilgili saptamalara karşı çıkıyorum. "Akıllı mutsuz, salak mutlu" savının yaşama beceriksizliklerinin bir avuntusu olabileceğini düşünüyorum. Mutsuzluk görüntüsünün, saplantısının ya da avuntusunun "gerçekle" yüzleşmekten bir kaçış olduğunu düşünüyorum. 
Mutluluk bilinç ve yürek işidir. 
Dünyada bir zulüm, haksızlık, sömürü düzeni olduğu bana açık geliyor. Mutsuz olmamız, kahır çekmemiz için ne çok sebebimiz var! Olup bitenin, acı verici durumu karşısında mutsuz olmak daha insana yakışan bir şey değil midir? Değildir! Mutlu olmak, insan olma sorumluluğu taşıyan herkesin bir sorumluluğudur. Burada, "şişe yarıya kadar dolu" demiş mi oluyoruz, "yarıya kadar boş olan şişe"ye? Mutlu olma bir çeşit aldanma sonucu mu elde edilecektir? Avunma, aldanma, görmezlikten gelme, sorunlardan kaçma yoluyla "mutluluk oyunu" oynamaktan söz etmiyorum. 
Aldanma sonucu "mutluluk" sözde mutluluktur. Mutluluk bir bilgi işidir: fark etme, ayırt etme, yargılama; düşünebilme işidir! Dürüstlükle başarılır. 
İnsanın ardında olduğunu söylediği mutluluğun, sorunlardan, acılardan, kaygılardan azade bir ruh haliyle yaşanması gerekmez. Gerçekle yüz yüze, onun sorunlarıyla içice olduğunuz halde mutlu olabilirsiniz. 
Önce şu soru: Neden ardındayız mutluluğun? Gerçekçi olduğumuz, gerçeği anlamaya, yorumlamaya, sorunlarıyla baş etmeye çabalamak için. Araştırmak için. Mutsuzdan araştırmacı olmaz. Mutsuzdan devrimci olmaz. Mutsuzdan başkaldırı, umut, düş bekleyemezsiniz! 
Karşı çıkışları duyuyorum: Mutsuz bilenmiştir, ödün vermez, kavgaya, savaşa, mücadeleye, zulüm görmeye hazırdır. Kelle koltuğunda yürür mutsuz. Mutlu, yitirmek istemediği mutluluğu için korkaktır, ödünler verir; dünyadan hoşnuttur, merak etmez, öğrenmez, kendini aşmak istemez. 
İşte tam da bu noktada karşı çıkışlara karşı çıkıyorum! Böyle salak, böyle eblek, böyle sorumsuzdan mutlu insan çıkmaz! Mutluluk bir bilinç işidir, yalnız bilinçli olmakla kazanılmaz mutluluk, yürek işidir aynı zamanda. Mutluluk, uyuşukluk, tembellik, atâlet değildir. Hamarat ruhların işidir. Acı çeken, acı çekmiş, duyarlı insanların. Mutluluk bir haz hali değildir. Acı yokluğu hiç değil! 
Mutsuzluk yaşama beceriksizliğidir. 
Mutluluk iç ve dış özgürlüğe kavuşabilmede bir dönüm noktasıdır. İç dünyamızın, düşünce ve duygu dünyamızın bağımsızlığı, insanlarla kurduğumuz ikili ilişkilerin, toplumsal ilişkilerin özgürleşebilmesinde katkısı olan bir güçtür. Kendimizi ve dünyayı değiştirebilme gücü. Telos'umuza, hedefimize, amaçlarımıza, düşlerimize, ütopyamıza bizi ulaştırabilme gücü. Bu gücü anlayamamak, bu güce bigâne kalmak elbette sorumsuzluktur. Güzel, hakça bir dünya için çalışmamak demektir. Elbette ahlâksızlıktır. 
Mutsuzluk kendimizle yüzleşebilme cesareti için gereklidir. Gerçekle, dışımızdaki ve içimizdeki gerçekle, tarihle, kültürle karşılaşabilmek için. Yılgınlığı, tembelliği, kolaycılığı yenebilmek için. Mutlu insan, iç dünyasında gezebilen, içinde kolayca dolaşabilen; kendini tanımaktan ürkmeyen özerk bir insandır. Mutlu, gerçekliğin karşısına çıkardığı sorunlarla karşılaşabilme gücü taşır. 
Mutlu, kendini, gerçekliği yaşamaya hazırdır: Elbette öteki insanlarla birlikte. Mutlu, birlikte yaşamaya, paylaşmaya açar kendini. Mutluluk, yaşamaya hazır olmadır: Geçmişi üstlenip, eleştirip, eleyip, yorumlayıp, geleceğe doğru yürüyebilme durumudur. Tek başına mutlu olunmaz; birlikte olunur. Paylaşmayla olunur. Ortalık güllük, gülistanlık olduğu için değil; savaşta, kavgada, kuşkuda, zulüm görmede de mutlu olunur. 
Mutlu, duygularını, aklını, bedenini bir bütün halinde yaşar. Duygu ve aklıyla iletişime geçer; onları tanır. Bedeninden gelen enerjiye haberlere, uyarılara açıktır. 
Mutlu, dinlemeye, anlamaya, söyleşmeye hazırdır: Kendiyle ve öteki insanlarla. Taktik uygulayan; insanları sınıflandırıp, damgalayan, denetleyip, elinin altından bırakmayan, mutlu olamaz. Mutluluk umut; mutluluk, içimdeki "daha var" diyen sestir. 
Mutlu, kendini "aşmak", öğrenmek, üretmek ister. Mutluluk, olanaklarını gerçekleştirmeye çalışmada yatar. Mutsuz, olanaklarını keşfetse de, gerçekleştiremeyendir. Mutsuzluk, insanın yaşama beceriksizliğidir. Kendini gerçekleştiremeyen, düş kuramayan, görüşlerini açık açık dile getiremeyenden mutlu olmaz. 
Mutlu insan dünyayı değiştirecek insandır. 
Mutluluk, edilgenlik demek değildir. Tembellik hiç değil. Mutluluğun, dünyanın sonu olduğunu söyleyen masallarla kültürümüze geçtiğini görüyoruz. Mutluluk, öykülerin, romanların, filmlerin sonunda yer alabiliyor. Sonlara tıkılmış bir yaşam biçimi değildir oysa; somut yaşam alanında ortaya çıkıyor. Mutlu insan dünyayı değiştirecek insandır:Yaşamaya, kavgaya, düşünmeye, üretmeye hazır bir insandır. 
Mutluluk bir haz hali değildir. Bir karakterdir. Mutlu insan bu ahlâki karakteriyle, başına gelmiş ve gelecek olanları yaşar. Mutlu insan, zulüm çekmiş, işkence görmüş biri de olabilir. Mutlu insan yerinde duramaz, etkindir; sorumludur: Mutlu insanlardan söz ediyorum. Dünyaya bir bakış biçimi, bir yaşam biçimi oluveren mutluluk, ağır bir sorumluluk taşır. Çünkü, mutluluk "hazır olma" durumudur; mutlu insan, gerçekleştireceği tasarılarının altında ezilmez. 
Gelip geçici bir hâl değil de bir karakter oluveren mutluluk, bize yaşam boyu destek oluverecek bir güçtür. 
Yanılır mıyız mutluluk konusunda? Zaman zaman. Neyin mutluluk, neyin mutsuzluk olduğunu anlamak, hangilerinin mutluluk karakterine (ahlâk karakteridir!) uygun olduğunu önceden söyleyebilmenin zorlukları var. Bize mutluluk gibi görünen, öteki insanların mutsuzluğu olabilir. Oysa, dünyadaki sorunları ele almanın, tavır koymanın, gerçekliğe yönelmenin, kimi eylemlerin çekirdeğini taşıyan bizim karakterimizdir. Karakterimiz mutluluk karakteri ise gelip geçici mutsuzluklarımızı görmezden geliriz, onları simyacı gibi mutluluğa dönüştürmeye çalışırız. 
Siz kendinizi "mutlu", "karakterli" biri olarak görüyorsanız; kendinizle barışık, geleceğe ilişkin tasarımlar taşıyan bu karakterinizle dünyanın zorluklarıyla baş etmeyi biliyorsunuz demektir. 
Bu yazıyı elbette kendini sorgulayan bir mutsuz, bir ahlâksız yazdı.  
Prof. Dr. Ahmet İnam
(Buradan)

13 Ağustos 2018

Bizler, boşluğun kemirdiği uygarlıklar

Anna Karenina’nın en güzel sahnesi Pokrovskoya’da geçiyor. Kasvetli ve melankolik Levin, Kitty’yi unutmaya çalışıyor. İlkbahardır, tarlalara gidip köylüleriyle birlikte ekin biçecek. İş ona çok çetin geliyor. Sıranın başını çeken yaşlı köylü mola emri verdiğinde, birazdan yardım isteyecek. Sonra ekin biçme işi yeniden başlar. Levin yine bitkin düşer. Ama yaşlı adam ikinci kez tırpanı kaldırır. Mola. Ve sıra yürümeye koyulur. Biçilen otları yere deviren kırk delikanlı, ırmağa doğru yürürken, güneş doğmaktadır. Hava giderek ısınır; Levin’in kolları ve omuzları tere bulanır. Ama mola verip tekrar başlamalar sayesinde, başlangıçta beceriksiz ve acı verici olan hareketleri giderek akışkanlık kazanır. Çok mutlu bir esinti aniden sırtını kaplar. Yaz yağmuru. Hareketleri yavaş yavaş iradesinin kösteğinden kurtulup hafifler. Hareketlerine mekanik ve bilinçli, düşünmeden ve hesapsız eylemlerin kusursuzluğunu katan hafif bir transa girer. Tırpan sanki kendiliğinden hareket ediyor gibidir. Levin ise hareketin içinde kendini unutmaktan büyük zevk alır. Bu zevk onu iradenin çabalarına hayranlık verici bir şekilde yabancı kılmıştır.
Yaşamımızın mutlu anları böyle akıp gider. Kararın ve niyetin yükünden kurtulmuş bir halde kendi iç denizlerimizde dolanırken, çeşitli hareketlerimize sanki başkasının eylemleriymiş gibi tanık oluruz ve yine de iradedışının yetkinliğine hayran kalırız.
***
(...) ilginç olan şey, tasmaların ucundaki iki insandı. Çünkü şehirde sahiplerinin tasmasını tutanlar köpeklerdir. Yağmur da yağsa, rüzgâr da esse, kar da yağsa günde iki kez gezdirmek gereken bir köpekle gönüllü olarak ilgilenmek, kendi boynuna tasma geçirmek anlamına geliyor; ama kimse bunu anlamış gözükmüyor.
***
Küçük insanların birbirlerine söylediklerini işitseniz şaşırırsınız. Onlar hikâyeleri teorilere, anekdotları kavramlara, görüntüleri fikirlere tercih ederler. Bu onların felsefe yapmasını engellemez. Neyse, bizler boşluğun kemirdiği uygarlıklar olduğumuz için midir ki eksikliğin kaygısı içinde yaşıyoruz? Mallarımızdan ve duyularımızdan daha fazla yararlanacağımıza emin olduğumuzda mı yararlanıyoruz ancak? Belki de Japonlar bir zevkten geçici ve biricik olduğu için tat aldığımızın farkındalar.

Muriel Barbery, Kirpinin Zarafeti.

11 Ağustos 2018

Ahlaki çöküntünün ekonomik çöküntüyü getirmesi haktır

Ahlak, vicdan, namus, şeref, haysiyet ve daha pek çok şey büyük değer kaybederken bir avuç insan dışında kimseden ses çıkmadı, çıkmıyor. Para değer kaybederken ise ülkenin ana gündem meselesi oluveriyor.

Herkes Türk lirasının dolar karşısında yaşadığı tarihi değer kaybını konuşuyor. Tabii, ileri derecede cahil bir toplum söz konusu olduğu için yalnızca dolar ve avro olduğu sanılıyor ama TL şu anda yüzü aşkın para birimi karşısında değer kaybediyor, o ayrı konu.

Ekonomi elbette önemlidir fakat kardeşim, insanı insan yapan değerlerin hiç mi önemi yok?

Demem o ki ahlaki, vicdani ve bilumum insani değerleri tepetaklak olmuş bir toplumun ekonomisinin de er geç tepetaklak olması zaten beklenen bir durum.

9 Ağustos 2018

Başarı kelimesi nereden geliyor

Vakti zamanında köyün birinde bir evin kerpiç duvarındaki delikte bir arı kolonisi yaşardı. Bu evde yaşayan ailenin küçük bir oğlu vardı. Bu çocuk, evlerinin duvarına yuva yapmış arıları çok sever, bir o kadar da merak ederdi. Her gün gidip duvarın karşısındaki bir taşın üzerine oturup arıları izlemeye koyulurdu.

Çocuk günün birinde kolonideki arıların insanlara benzer bir yaşam sürdüklerini keşfetmişti. Sözgelimi, onların da aile reisi, çoluk çocuğu filan vardı. Daha da ilginci, her birinin belli bir işi, bir görevi vardı. İçlerinden biriyse diğer hepsinin başı gibi davranıyordu. Bundan ötürü çocuk bu arıya "baş arı" adını vermişti. Bu baş arı'nın en göze çarpan özelliği çok çalışkan olmasıydı. Baş arı çok çalışıyor, neticesinde de çok şeyler elde ediyordu.

İşte çocuk buradan hareketle çok çalışıp bir şeyler elde edenlere "baş arı gibi" demeye başladı. Ve kısa süre içinde ev halkı da bu sözü benimsedi. Mesela o yıl yaz tatili gelip de karneler dağıtıldığında dönem boyunca derslerine çok çalışıp yüksek notlarla dolu karnesini eve getiren büyük kızına annesi, "Aferin benim kızıma, tıpkı baş arı gibi," dedi. Böyle böyle, önce konu komşu, sonra da tüm köy halkı arasında da tutuldu bu söz. Bir zaman sonra da "baş arı gibi" yerine "baş arılı" biçiminde kullanılmaya başlandı. Sonralarıysa artık ayrı değil, bitişik olarak "başarı" diye söylendi ve günümüze kadar geldi. Yaa.

4 Ağustos 2018

Bu zemâne beglerinün cümle etvârın sikeyim

Görmedüm mihrin baka gördüm fenâ dârın sikeyim
Bu fenânun bî-mürüvvet mîr ü serdârın sikeyim

Çârsû-yı dehr içinde dâyımâ sûret sûret
Ehl-i ma’nâ ile itdükleri bâzârın sikeyim

Atlas-ı çarhun kabâyam aldanursam rengine
Bana şâlüm yeg durur anun iç astârın sikeyim

Kala ben bîmârunuz bu gûşe-i iflâsda
Vaz geldüm bunlarun itdügi tîmârın sikeyim

Şimdiki begler mürüvvetden dem urup her nefes
Ehl-i dil ‘âriflere itdügi ikrârın sikeyim

Bî-vefâdur kahbe dünyâ gibi bunlar bunlara
Kulluk eyleyen gidilerün perestârın sikeyim

Ehl-i ‘irfâna kuru tahsîndür ihsânları
Bu zemâne beglerinün cümle etvârın sikeyim

Zerre denlü yok durur mihr ü vefâ didükleri
Bu ‘avâmun hâsılı ey Hayretî varın sikeyim

Hayretî


31 Temmuz 2018

Yeni işim

Vincent van Gogh'un Ünlü Tablosu'nda patates yiyenlerin izleyicisi olarak işe başladım bugün. Hayırlı uğurlu olsun.

30 Temmuz 2018

Derdest

12 Ağustos 2011'de Derdest Çağrışım diye bir konu başlığı açmıştım. Şöyle demişim: 
Bugünden itibaren blogda Derdest Çağrışım adlı bir köşe açıyorum. İnternette dolaşırken gördüklerim o kadar çok şey çağrıştırıyorlar ki, hiç olmazsa blogda paylaşayım bir kısmını, dedim. O zaman belki başka şeyler de çağrıştırırlar, kim bilir?
Adını serbest çağrışımdan hareketle koymuştum. Derdest "yakalanmış, tutulmuş, tutuklu" demek. Serbestin tam karşıtı yani. Bu adı düşünüp taşınıp koymamıştım, oracıkta aklıma gelivermişti, herhalde serbest bir çağrışımla. Komik.

Derdest Çağrışım konu başlığını bitirmeye karar verdim. Aslında daha geçen yıl mı, önceki yıl mı ne karar vermiştim. Baktım, mesela geçen yıl hiçbir şey yayımlamamışım bu etiketle. Ondan önceki yılsa yalnızca iki kayıt var. En aktif olduğu yıllar 2012 ve 13 olmuş, sırasıyla dokuz ve on post yayımlamışım. Ağustosun on ikisinde, yani ilkinin yıl dönümünde yayımlayacağımsa kırk birinci ve son olacak, tam yedi yıl sürmüş, fena değil, kırk bir kere maşallah mı derler artık. İnternette dolaşırken göreceklerim arasında hep olduğu gibi elbette gene çok şeyler çağrıştıracak görseller çıkacaktır, zaman zaman onları blogda yayımlayacağım da, ama bu etiketle değil artık.
.
Tamamen değil ama ana menüden kaldırmayı düşündüğüm bir diğer etiketse Ordem e Progresso. Onu da epeydir ihmal etmişim. Son kaydın üzerinden iki buçuk yıl geçmiş. Tamamen kaldırmayı düşünmüyorum, çünkü buna devam edeceğimi, bir başka deyişle, bu konudaki yazıların gene "geleceğini" seziyorum. Bir o kadar da istiyorum. Seviyorum çünkü böyle şeyler yazmayı. Bu etikete ilkin "İki Kişilik" adını vermeyi düşünmüş, sonra Ordem e Progresso'da (Düzen ve İlerleme) karar kılmıştım. Bugüne değin bu başlık altında on dört yazı yayımlamışım:
Bloğun menüsünde de değişiklik yapacağım haliyle. Derdest Çağrışım'la Ordem e Progresso'yu kenar çubuğundaki Fazladan Menü'ye taşıyacağım. Haliyle ana menüde epey yer açılmış olacak, eh, oraya da bir şeyler düşüneceğim artık, hatta düşünmeye başladım bile, "Oh Yes" diye yepyeni bir link koyacağım oraya. Oh yes, benim yıllardır kullandığım bir söz, bir şeyle alay edecek, gırgır geçecek, kendimce eğlenecek olduğumda söylerim. Şimdilik dört-beş yazı var bu etiket altında. Önerilere açığım. 


28 Temmuz 2018

Sineklerin Tanrısı

Sineklerin Tanrısı'nı ilkin askerde, nöbet sıralarında okumuştum. Herhalde çok sevmiş olacağım ki, bir kere daha okuyasım tuttu, aldım okudum. Güzel kitap kendini her zaman okutuyor tabii. Güzel çeviriyi de yabana atmamak lazım bu arada. Çeviri bir kitap okuyacağım zaman ilk olarak çevirmenine bakıyorum, iyiden iyiye alışkanlık oldu bu bende. Mîna Urgan gibi, çevirdiği dile bütünüyle hakim bir çevirmenden okumak var, adı sanı belirsiz birinden okumak var. 
***
Bana kalırsa, Sineklerin Tanrısı'nı okumadan önce Platon'un Devlet'ini okumalı. Neden? Çünkü Devlet'te, insanların basit küçük topluluklardan toplumlara, oradan uygarlıklara geçişinin analizi yapılmaktadır. Bildiğim kadarıyla bu konuda ilk kalem oynatan filozof da Platon'dur. Birkaç kişilik bir topluluk nasıl büyüyüp organize, karmaşık bir toplum haline gelir? Binlerce yıldır insanların merakını yönlendiren ilginç bir soru. 
***
Sineklerin Tanrısı önemli bir konuya dikkatimizi çekiyor. Bilmiyorum, bütün ülkelerde böyle midir, yoksa yalnızca Türkiye'deki tarih öğretiminin sakatlığından mı kaynaklanıyor, biz tarihin hep düz bir çizgi halinde ilerlediğini, uygarlığın böyle geliştiğini düşünüyoruz. Halbuki tarihin ilerleyişi başlangıcından itibaren sürekli zikzaklar halinde olmuştur. Uygarlık bazen çok ilerlemiş, bazense tepetaklak olmuştur. İşte, tarihin hep ileriye doğru gittiği yönündeki bu ön kabulün bir sonucu olarak, toplumda insanların sürekli olarak vahşilikten medeniyete doğru ilerlediği yönünde yanlış bir algı var. William Golding bizi uyandırıyor: İnsanlar pek tabii ki uygarlıktan ilkelliğe doğru da gidebilirler, uygarken vahşileşebilirler, nitekim olmuşlardır da.
***
Bir savaş sırasında, bir İngiliz yatılı okulunda okuyan on-on iki yaşındaki birkaç çocuğu saldırılardan korumak için başka bir yere taşıyan bir uçak, okyanus üzerindeyken ıssız, muhtemelen daha önce hiç insan eli değmemiş bir adaya düşer. Kurtulanlar arasında hiç büyük yoktur, yalnızca hepsi de daha önce birbirini tanıyan birkaç çocuk sağ çıkar kazadan. 

Başta her şey normaldir. Çocuk da olsalar, olağanüstü durumlarda medeni insanların davranması gerektiği gibi davranırlar. Ne de olsa Britanya gibi bir uygarlık yuvasından gelmişlerdir. Diğerlerinden bir-iki yaş büyük çocukların liderliğinde, ilk günlerde üzerlerindeki şoku atmaya çalışırlar. İlk zamanlarda hiç kimsenin aklına gelmeyen şey,  bu adada uzun bir süre kalacak olmalarıdır. Herkes kısa sürede birilerinin gelip onları kurtaracağını düşünmektedir doğal olarak. Yeryüzüne ayak bastığımız günden beri sahip olduğumuz bir içgüdü değil midir bu: hep kendimizi güvenli bir limana atma içgüdüsü. 

Günler ilerledikçe durum karmaşıklaşır. Gelen giden yoktur. Burası ıpıssız bir adadır. Doğal hayattan başka bir şey yoktur. Uygarlık çok uzağındadır buranın. Çocuklar yeni hayata alışırlar. Türlü türlü meyve vardır adada bol miktarda, onlarla beslenirler. Bir de, çocuklardan birinin gözlük camından yararlanarak ateş elde ederler. Amaç, ateşin çıkaracağı dumanla uzaktan geçebilecek gemilere işaret göndermektir. Ancak günler geçer, hiç kimse uğramaz adaya. 

İlk günlerde büyükçe bir şeytanminaresi de bulmuşlardır ve bunu bir tür boru olarak kullanabileceklerini fark ederler. Borunun üflenmesi, herkesin üfleyenin etrafında toplanması ve onu dinlemesi anlamına gelecektir; böyle kararlaştırırlar ve tüm çocuklar hemencecik benimserler bu kuralı. Ayrıca, o sırada boru kimin elindeyse yalnızca onun konuşma hakkı vardır. Böylece, Britanya'dan getirdikleri medeniyetin bu adada tezahür edişini de görmüş oluruz. Bu, demokrasinin ta kendisidir aslında. Ancak pek de ideal bir demokrasi sayılamaz, "borusu ötenin" toplumu yönettiği bir düzen pek ideal değildir de ondan. Yine de, çocukların bulduğu bu yöntem fena bir fikir değildir, sonuç olarak, bir yöneticinin etrafında toplanıp geleceğe yönelik fikirler üretmeye çalışmak, düzensizlikten iyidir. Üstelik de böylesi olağanüstü bir durumda.

Bu yazıya başladığımda 2013'tü. Yarın devam ederim, demiştim ama işte görüldüğü gibi, etmemişim. Blogculukta olur böyle şeyler, ne edelim?

19 Temmuz 2018

Yuvarlak

“Hep batıya gidersem doğuya varırım.” Cristoforo Colombo amcamız işte bu dürtüyle çıkmıştı yola. Pek çoklarınca yanlış bilinenin aksine, Colombo’nun kendisine ait bir fikir değildi bu. Teyzesi Maria Filomena vermişti ona bu aklı.

Fikir teyzesinindi ancak yanılan Colombo olmuştu tabii. Zira kişi hep batıya giderse varacağı yer hiçbir yerdir. Ya da tam tersine, her yerdir. Çünkü bir yere varmak orada durmak değil midir? Varmak, evet, yolculuğu bitirmiş olmaktır. Halbuki hep giden kişi, her yerden geçmiş olmakla birlikte, hiçbir yere de varmamış olacaktır. Bu felsefenin adına coğrafyacılar henüz daha ilk çağlarda "dünya yuvarlaktır" demişlerdi. Nitekim ne denli haklı olduklarını, kader Colombo'yu doğu yerine batıya vardırmakla göstermişti. Bugün Batı Hint Adaları'nın Hint diyarından fersah fersah uzakta oluşu başka nasıl açıklanabilir? 

O vakit buradan çıkarılacak ders ortadadır: Yuvarlak şeyler söz konusu oldu mu durup düşünmeli, girdiğimiz yolun bizi bir yere vardırmama ihtimalini hep göz önünde bulundurmalıyız.
Sayfa başına git