12 Mart 2022

Aşk iki kişiliktir

— Merhaba sahip, artık bana yazmayacak mısın?
— Hiç olur mu öyle şey, Sevgili Bloğum, duymamış olayım.
— Niye yazmıyorsun öyleyse?
— Ne sen sor, ne ben söyleyeyim.
— Peki.
— Seni seviyorum Bloğum.
— Ben de seni.

24 Ekim 2021

Adamı altın kafese koymuşlar, ah bloğum demiş

Şu bir iki yıldır en çok kullandığım sosyal medya mecrası Instagram. WhatsApp ve diğer mesajlaşma programlarını sosyal medyadan saymayıp es geçiyoruz tabii. Bloğu ise, görüldüğü üzere, son yıllarda az kullanıyorum. Az yazıyorum, demek daha doğru aslında, zira her gün açıp bakıyorum. Blog âlemini de takip ediyorum tabii. Ama işte, yazmaya gelince eski verimim yok. Daha çok yazmam gerek, deyip duruyorum kendime. Deyip duruyorum da...

En çok kullandığım Instagram, evet, seviyorum da, gelgelelim kendimi hiçbir mecrada blogdaki kadar yerli hissetmiyorum. Bunu da söylemiş olalım.

18 Kasım 2020

Bloğuma yazamıyorum, ne yapmalıyım hocam?

Bloğunu boşlayanların, istediği gibi yazamayanların, çok istediği halde yazamayanların, eskisi kadar hevesle yazamayanların, yazmak için vakit bulamayanların, kafasını toparlayamayanların sayısı az değil bloglar âleminde. Naçizane, bunca yıldan edindiğim tecrübeye dayanarak bunun gayet olağan bir durum olduğunu, her blogger'ın başına zaman zaman geldiğini söylemek isterim. Kendine bir blog açıp bu yolculuğa çıkmış kişiye bunları peşinen kabullenmesi gerektiği söylenmelidir. Kaldı ki bu yalnızca blogcuların değil, yazmaya bir biçimde bulaşmış herkesin yaşadığı bir sorundur.

Bu tür tıkanma durumlarında üzerinde ilk durulacak nokta, yazılacak bir şeyin olup olmadığıdır. Öyle ya, blog yazmaya karar verdiğinde yazacağı konuları kafasında biriktirmiş biri, bunların hepsini yazıp bitirdiğinde kendini birden boşlukta bulacaktır. İşte bu boşluk bir yol ayrımıdır. Ya blog macerası burada sona erecek ya da kahramanımız yeni konuları, ilgi alanlarını beklemeye koyulacaktır. Gelgelelim bu durum söz konusu değilse, yani sözünü ettiğimiz, "yazacağım her şeyi zaten yazdım" noktası değilse fakat buna rağmen tıkanmışsa o zaman sorunun kaynağını başka yerde aramalıdır.

Blogcunun kendisinden beklentisi nedir? Bu yolculuğa çıkarken ne aralıkla yazacağını kendine söylemiş midir? Bir başka deyişle, yazma potansiyelinin farkında mıdır; günde bir mi yazacaktır, ayda bir mi? Hatta üç ayda bir mi? Eğer ki blogcu bu sorunun cevabını kendine verebiliyorsa tıkandığında tıkanmanın kaynağını bulması kolaylaşır. Haftada bir yazı kotarabileceğini düşünen, kendinde o potansiyeli gören ya da zaten bunu önceden yapmış olan bir blogger diyelim bir aydır, iki aydır yazamıyorsa o zaman ortada sorun var demektir. Ama yok, baştan beri mesela hep ayda bir yazmışsa, şimdiyse ritim iki ayda bire düşmüşse bunun bir sorun olduğu söylenemez.

Diyelim bir zamandır bir bloğunuz var, bir yıldır veya beş yıldır; bir de belli bir yazma hızınız var, haftada bir veya ayda bir; şimdiyse bir süredir tekliyor, eski hızınızı yakalayamıyorsunuz, ne yapmalısınız? Bu durumda bir arabanız olsaydı nasıl bir süreç işlerdi mesela? Bir süredir tekleyen bir araba karşısında tamircinin ilk yapacağı şey, teklemenin kaynağını bulmaya çalışmaktır. O halde bir blogger da bir süredir tekliyorsa bunun kaynağını bulmaya çalışmalıdır.

Çoğu dallı budaklı pek çok konuda yazıyor olsa da bir blog yazarını yazmaya güdüleyen esas bir etmen vardır. Örneğin kimisi yaptığı çalışmalar, ürettiği ürünler hakkında insanlara bilgi vermek için yazıyordur, kimisi hayat karşısındaki memnuniyetsizliğini içinde tutamayıp dışarıya konuşmak için yazıyordur, kimisi neşesini insanlarla paylaşmak, belki de gözlerine sokmak için yazıyordur, kimisi kendi çapında ün kazanmak için yazıyordur, kimisi yapıp ettiklerini, sözgelimi, okuduğu kitapları, izlediği filmleri yorumlamak yazıyordur, kimisi öykü, şiir gibi edebi çalışmalarını insanlara ulaştırmak için yazıyordur vs. Buradan hareketle, blog yazarı kendisini blog yazmaya sevk eden o esas itkiyi bulmalı ve o itkinin içinde hâlâ durup durmadığını sorgulamalıdır. Peki, bunu yapması yeter mi? Yetmez.

Unutulmaması gereken çok önemli bir konu var: Blogger'lık amatörce bir iştir. Amatör kelimesi Türkçede anlamını neredeyse yitirip yeni bir anlam kazandı, bugün artık acemiliğe amatörlük deniyor, oysaki gerçek anlamında amatörlük hevesle yapılan işlere denir. Hiçbir zorunluluk olmadığı halde istekle yapılan iş amatörce iştir. Çocukların toplanıp oyun oynaması amatörlüktür. Karşıtı ise profesyonelliktir. Para kazanmak için yapılan iş profesyonel iştir. Sevsen de sevmesen de o parayı kazanmak istiyorsan yapmak zorunda olduğun iştir. Blogger'lık diyorduk, amatörce bir iştir. O halde amatörce işlerin kurallarına tabidir. Nedir o kurallar? Aslına bakılırsa bir ana kural vardır, o da hevesin kendisidir. Değil mi ya, hevesi olmayan biri oyun oynamak istemez, halbuki profesyonellikte bu yoktur, pazartesi günü kim kalkıp güle oynaya işe gider ki? Mecburen gideceksin, hevesin olsa da olmasa da. O halde şuraya varalım mı: Bloğunuza bir süredir yazamıyorsanız hevesinizin kaçmış olması çok büyük bir olasılık. Dolayısıyla şimdi kendiliğinden yeni bir soru çıkıyor ortaya: Heves niye kaçar, nasıl kaçar?

Elbette hevesin kaçmasının pek çok nedeni vardır. Hem bunlar kişiden kişiye, koşuldan koşula, şehirden şehre vb. değişir de. Bir kimse nelere heves ettiğini, kendisini yaşama bağlayan bağların ne olduğunu, yaşam enerjisi dedikleri şeyi nereden aldığını en iyi gene kendi bilir. O halde böyle bir durum karşısında yapılacak şey, kaçmış olan hevesi geri getirmeye çalışmaktır.

Peki, sadece hevesin kaçması mıdır kişiyi yazmaktan kesen? Bunun tam tersini savunan bir görüş de yok mudur? Çoğu yazara, şaire, eleştirmene göre, yazan insan derdi olan insandır. Derdi olmayan yazamaz ya da kendisi zaten yazmaya yeltenmez. O vakit şöyle bir sonuca daha varalım mı: Yazmaktan kesilmiş biri olarak siz hevesiniz kaçtığı için mi yazamıyorsunuz, yoksa bir derdiniz olmadığı için mi? Bu soruya da bir cevabınız olmalı. Bu noktada da şu sorunun akla gelmesi mümkün: "Evet, benim öyle büyük bir derdim yok çok şükür, gelgelelim yazmayı da çok istiyorum." Olabilir elbette. Şayet sözünü ettiğimiz iki etmen, hevesinizin kaçmış olması ve derdinizin olmaması söz konusu değilse fakat gene de yazmak isteyip de yazamıyorsanız bunun başka bir nedeni olabilir. 

Mesela okumak? Evet, yazmak okumakla yakından ilişkilidir. Okumayan yazamaz da. İyi bir yazar çok iyi bir okurdur. Peki, siz okuyor musunuz? Kendinizi besliyor musunuz? Okuma hızınızla yazma hızınızı, okuma zamanınızla yazma zamanınızı vb. karşılaştırmayı hiç denediniz mi? Örneğin az okuduğunuz mevsimlerde az yazdığınız, çok okuduğunuzdaysa çok yazdığınız oluyor mu? Üzerinde düşünmeye bir hafta sonunuzu ayırmaya değer.

Önemli bir konuyu da atlamayalım. Marifet iltifata tabidir, demişler. Kişi, yapıp ettiği iş her ne olursa beğenilmek, takdir edilmek ister. Bloğunuza yazdıklarınız beklediğiniz kadar okunmuyorsa hevesiniz kaçabilir. Bu konuda iyimser bir şeyler söylemek isterdim ama görünen köy kılavuz istemiyor. Bugün nüfusu seksen milyonu aşkın ülkede en ünlü yazarların bile yeni kitapları bin adet basılarak yayımlanıyor. Bunu hiç unutmayın. İnsanlar artık yazı okumuyor kardeşlerim. Onu dahi geçtim, on dakikalık videoları izlemek bile insanlara zor geliyor artık, böyle bir çağdayız. Demem o ki, beklentilerinizi olabildiğince düşük tutun, bir; karamsarlığa kapılmayın, iki; kendinizi büyütmeyin, üç. Alt tarafı bir blog yazarısınız. Tevazu iyidir.

Şunu da söylemeden geçmek olmaz elbet, sakın ama sakın başkaları beğensin diye, yorum yapılsın diye yazmayın. Hiç kimse okumayacakmış gibi, denizdeki balıklara yazıyormuşçasına yazın. Balıklar için yazın, fakat yazıp bitirdikten sonra vazgeçip insanlar için yayımlayın.

Bitirmeden önce hatırlatmakta yarar var, ne kadar yazacağınız konusunu belirleyin ama kendinizi zorlamayın. Bu kadar ya da şu kadar yazmak zorunda değilsiniz. Neticede kendi bloğunuzda yazıyorsunuz, sizden haftada beş gün yazı bekleyen bir editörünüz yok. Editör de sizsiniz yazar da.

6 Ağustos 2020

Bloğumla hasbıhal

—Merhaba sevgili sahibim,
—Merhaba sevgili bloğum,
—Nasılsın abi, iyi misin?
—İyiyim şükür, seni sormalı?
—Şey abi...
—Ney?
—Yani iyiyim ama...
—Ama...
—İşte sen bana pek yazmıyorsun ya...
—Ee...
—Ondan ötürü pek de iyi sayılmam aslında.
—Niye?
—İşte dedim niyesini.
—Eskiden çok yazıyordum, ona say.
—Niye sayacakmışım, borç harç meselesi mi bu?
—Hoppalaaa.
—Gene başlama sahip!
—Tamam blog, tamam.
—Yazacak mısın gene?
—Yazıyorum zaten. Seni bırakıp gitmiş değilim ki.
—Epey az yazıyorsun ama.
—Ne yapi'm?
—Daha çok yaz.
—Niye istiyorsun çok yazmamı?
—Çünkü seni seviyorum.
—Hıçk!
—Ne oldu abi?
—Hiç.
—Ne oldu Allah aşkına?
—Yeter blog, lütfen. Biraz daha konuşursan ağlatacaksın beni.
—Tamam abi, sen git biraz dinlen istersen, kendine bir kahve yap, hem bak, o sütü bugün bitirmezsen bozulacak, hadi.
—Tamam blogcuğum.
—Sonra gene gel ama bak, ölümü gör.
—Tamam tamam, söz.
—Hadi görüşürüz.
—Öptüm seni.

27 Şubat 2020

Bu nedir yaa?

—Peki şimdi ne olacak?
—Ne konuda?
—Bloğu iyicene boşladın gibi geliyor...
—Boşlamak deyince benim de aklıma başka şeyler geliyor.
—İçin fesat senin.
—Boşalmak demedim ki, boşlamak dedim; asıl senin için fesat.
—Aman, tamam tamam, henüz başındayken konumuzdan sapmayalım.
—Konumuz?
—Bloğunu diyorum, boşladın gitti.
—Boşlamak denir mi, denmez mi, emin değilim, haklısın galiba, geçmişe oranla epey az yazdığım ortada, gelgelelim...
—Evet?..
—Bilmiyorum.
—Artık hep böyle mi olacak?
—Bu blogda hiçbir zaman periyodik olarak yazmadım ki. Gün geldi az yazdım, gün geldi çok. İşte yerinde duruyor arşiv, 2007'de 10, 2013'te 357 kayıt var. Geçen yılsa 20. Bu böyle.
—Anlıyorum.
—Anladığına seviniyorum.
—Peki şimdi ne olacak?
—Sorunu değiştir istersen.
—Peki sonra ne olacak?
—Bilmem. Her şey olacağına varacak. Çok da şe'etmemek lazım.
—Aa, Laz mısın?
—Hayır, gerekli anlamındaki lazım.
—Haa.
—Yaa.
—Bloğu tamamen bırakma ihtimalin var mı peki?
—Yok tabii ki.
—Güzel.
—Aferim.

21 Şubat 2019

1600

Beş yılı aşkın bir süre önce bloğumdaki 800. kaydı şöylece bırakmıştım. Bininciden de söz edeceğimi söylemiş ama zamanı gelince etmemiştim. Geçen ay fark ettim ki blogda bugüne dek yayımladığım kayıtların sayısı 1600 olmak üzere. O zaman bunu da şöyle not almak namına bloğa yazıvereyim de kilometre taşı oluversin, dedim. Bakarsın beş yıl sonra 2400 oluverir.

Zaman durmaz, dünya döner, köprülerin altından nice sular akar gider. Böyledir. Mühim olan, sular akıp giderken ne yaptığımızdır. Köprüde durup altından akan suları izleyerek yıllarımızı tüketebiliriz mesela. Ya da yollara düşüp başka başka köprülerden geçebiliriz. Hayat insanlara altın tepside sunmaz kendini, mücadele esastır. Mücadele dedin mi çokluk insanların aklına canla başla bir işe koyulmak gelse de hayattaki mücadelelerin ezici çoğunluğu sessiz sakin bir biçimde olur. Her sabah kalkıp şehrin gürültüsüne karışıp akşam yorgun argın eve dönmek, bu şekilde yıllarını harcayıp gitmek esaslı bir mücadele değil de nedir mesela?

Benim blog maceram olabildiğince sakin geçti, geçiyor. İnternette kendimce yazıp çizmeye başladığımda henüz daha ne Web 2.0 denen şey duyulmuştu ne de blog sözcüğü. Somut konuşursak, 2002'nin sonlarından beri öyle böyle internette çiziktiriyorum. Aya ayak basan ilk insan olan Amerikalı astronot Neil Armstrong, "Benim için küçük, insanlık için kocaman bir adım," demişti, benimki tam tersi, bir insanın kişisel tarihinde azımsanmayacak bir süre on beş-yirmi yıl. 

Blog yazma nedenim üzerine belki başka zaman uzunca bir şeyler yazarım. Şimdilik kısaca şunu söyleyeyim. Toplumumuz ne yazık ki ileri derecede riyakârlaşmış bulunuyor. Eskiden hırsız hırsızlığının, ahlaksız ahlaksızlığının farkındaydı hiç olmazsa, bugün artık ahlaksızlık ahlak halini almış durumda. İşte böylesi bir toplumda pek konuşmak istemiyorum kendi adıma. Sözün işe yaramayacağını düşünüyorum çünkü. Pek çok ortamda sessiz kalmayı yeğliyorum böylece. Kimi zaman da dinlemek daha iyi geliyor konuşmaktan. Hatta çoğu zaman. Gelgelelim konuşma ihtiyacı da başlı başına bir ihtiyaç, bir biçimde gidereceksin. Sözün kısası, sussan olmuyor, konuşsan olmuyorsa ne edeceksin? Blog yazıyorum işte. Hem zaten, söz uçar, yazı kalır, dememişler mi? Yazı söz gibi değil, uçup gitmiyor, kalıyor kaldığı yerde, dileyen okuyor, dilemeyen okumuyor. Benim blog yazmaktaki asıl gayem (sanırım) bu.

Uzatmayayım. Blog maceramın sonunu hiç düşünmedim. Şu vakte kadar yazarım, sonra bırakırım, şöyle yaparım, böyle ederim filan demedim. Doğrusu bunu bir macera olarak da hiç görmedim. Kâh yavaş kâh hızlı adımlarla sürdürdüm. Sürdürmeye de devam edeceğim. Hayat ilginç bir trene benzemeye devam ettikçe bloglamaya devam edeceğiz.

30 Temmuz 2018

Derdest

12 Ağustos 2011'de Derdest Çağrışım diye bir konu başlığı açmıştım. Şöyle demişim: 
Bugünden itibaren blogda Derdest Çağrışım adlı bir köşe açıyorum. İnternette dolaşırken gördüklerim o kadar çok şey çağrıştırıyorlar ki, hiç olmazsa blogda paylaşayım bir kısmını, dedim. O zaman belki başka şeyler de çağrıştırırlar, kim bilir?
Adını serbest çağrışımdan hareketle koymuştum. Derdest "yakalanmış, tutulmuş, tutuklu" demek. Serbestin tam karşıtı yani. Bu adı düşünüp taşınıp koymamıştım, oracıkta aklıma gelivermişti, herhalde serbest bir çağrışımla. Komik.

Derdest Çağrışım konu başlığını bitirmeye karar verdim. Aslında daha geçen yıl mı, önceki yıl mı ne karar vermiştim. Baktım, mesela geçen yıl hiçbir şey yayımlamamışım bu etiketle. Ondan önceki yılsa yalnızca iki kayıt var. En aktif olduğu yıllar 2012 ve 13 olmuş, sırasıyla dokuz ve on post yayımlamışım. Ağustosun on ikisinde, yani ilkinin yıl dönümünde yayımlayacağımsa kırk birinci ve son olacak, tam yedi yıl sürmüş, fena değil, kırk bir kere maşallah mı derler artık. İnternette dolaşırken göreceklerim arasında hep olduğu gibi elbette gene çok şeyler çağrıştıracak görseller çıkacaktır, zaman zaman onları blogda yayımlayacağım da, ama bu etiketle değil artık.
.
Tamamen değil ama ana menüden kaldırmayı düşündüğüm bir diğer etiketse Ordem e Progresso. Onu da epeydir ihmal etmişim. Son kaydın üzerinden iki buçuk yıl geçmiş. Tamamen kaldırmayı düşünmüyorum, çünkü buna devam edeceğimi, bir başka deyişle, bu konudaki yazıların gene "geleceğini" seziyorum. Bir o kadar da istiyorum. Seviyorum çünkü böyle şeyler yazmayı. Bu etikete ilkin "İki Kişilik" adını vermeyi düşünmüş, sonra Ordem e Progresso'da (Düzen ve İlerleme) karar kılmıştım. Bugüne değin bu başlık altında on dört yazı yayımlamışım:
Bloğun menüsünde de değişiklik yapacağım haliyle. Derdest Çağrışım'la Ordem e Progresso'yu kenar çubuğundaki Fazladan Menü'ye taşıyacağım. Haliyle ana menüde epey yer açılmış olacak, eh, oraya da bir şeyler düşüneceğim artık, hatta düşünmeye başladım bile, "Oh Yes" diye yepyeni bir link koyacağım oraya. Oh yes, benim yıllardır kullandığım bir söz, bir şeyle alay edecek, gırgır geçecek, kendimce eğlenecek olduğumda söylerim. Şimdilik dört-beş yazı var bu etiket altında. Önerilere açığım. 


7 Temmuz 2018

Denizde dinlenen gemi

Yıllardır bu bloğu yazıyorum, bir kez olsun "Ne yapıyorum ben yahu," diye geçirmedim içimden. Şimdi üzerinde biraz düşününce korkulacak bir şey olmamakla birlikte, bu durumun beni bir nebze de olsa kaygılandırması gerektirdiğine karar verdim. Gene de kafam bulanık. Bu olağan bir hal mi, yoksa olağan dışı mı, bilemedim. Bu zamanlar emin değilim pek çok şeyden. Belki hiçbir şeyden. Azıcık resim çizme yeteneğim olsaydı, şöylecene soyut şeyleri çizerdim çokça: Hiçbir şeyden emin olamamanın resminin duvarda asılı olduğunu düşünsene. Tuhaf. Fakat hiçbir şeyden emin olamamanın resmini koyacağın çerçeveden bir türlü emin olamamak da sanırım daha bir tuhaf olurdu. Her neyse... 

Kişi on yılı aşkın süredir yaptığı bir iş hakkında bir kez bile durup düşünüp, "Ben ne yapıyorum," diye kendine sormamışsa bu neyin alameti olabilir? Galiba saçmalıyor olmanın. 

Çerçeve satan bir dükkâna girip, "Hiçbir şeyden emin olamamanın resmini yaptım, ona uygun bir çerçeve lazım," diye sorduğunuzda, size önerecekleri çerçeve çok büyük olasılıkla "Bizim ev halkının resmini yaptım, ona uygun bir çerçeve lazım," diye sorarken önerecekleri çerçeveyle aynı olacaktır. Neden? Çünkü büsbütün ruhsuz bir çağda yaşıyoruz. İçinde yaşadığımız çağ gerçekten de ruhunu yitirmiş. Bu yönüyle nereden baksan boka batmış durumdayız. Gidişata bakınca gelecek kuşakların bizden de beter bir halde boka batacakları aşikâr. Ruhunu yitirmiş bir zamanda, diyelim bir an önce çerçeveyi satıp parayı cebe atmak her şeydir, hiçbir şeyden emin olamamanın (ya da pek çok şeyden emin olmanın veya kafası karışık olmanın veyahut hezeyanlar içinde olmanın) resmine uygun bir çerçeve önermekse hiçbir şey.

O vakit ne yapalım? Ruhsuz bir zamanda yaşamaya devam edelim. Zira elimizde başka zaman yok. Hem sonra, her şey zaman mı ki? Daha başka şeyler de var. Çay var, kahve var, bira var, yerine göre votka var. Su var.

Filozof olsaydım şöyle bir laf ederdim: Kişi kendine nasıl bakıyorsa başkalarına da öyle bakmalıdır. Neyse ki değilim.

21 Aralık 2014

İmaj meykır

Buraya yeni bir görünüm vermeyi bir süredir düşünüyordum. Zaman zaman imaj yenilemek iyidir tabii. Gördüğünüz gibi bloğu tıraş ettim. Yeni yıla yeni bir görünümle girsin. Arkaplandaki duvar kâğıdını değiştirdim. Bağlantı çubuğunun koyu kırmızı olan rengini zeytin yeşili yaptım. Sevdiğim bir renktir. Koyu kırmızı (crimson) rengi de çok severim, bu yüzden kenar çubuğuna verdim. Şimdiye kadar oradaki hemen her yazı maviydi, biraz da kırmızı olsun. Yazı başlıklarının rengi de değişti tabii, o da maviydi, crimson oldu, görüyorsunuz. 

Blogger'ın bu kullandığım teması güzel ama zor bir tema. Ellemeye, değiştirmeye pek de müsait değil. Fazlaca şikâyetim yok ama üzerinde uygulamak isteyip de yapamadığım bir-iki şey daha var. Sağlık olsun. 

Zaman çok çabuk geçiyor. Bir zamanlar çorap değiştirir gibi bloğun tasarımını değiştirirdim. Halihazırdaki şekli uzun zamandır duruyor. İnsan yapa yapa bir kararda duruyor tabii. En iyisini bulduğunu düşündüğün an artık dokunmak istemiyorsun. Bloğun şeklinden şemalinden genel olarak memnunum ama bu hale getirmek için verdiğim emek de az buz değil dostlar.
*
Bugün kendim de tıraş oldum, saçımı kısalttırdım. Epey uzamıştı. Beğendim yeni halini. Benden başka beğenenler de oldu tabii. Babamın ben çocukken söylediği o söz hep aklımda: Kökü sende duruyorsa korkma, bırak gitsin.

24 Haziran 2014

Göçebe

Bugün tesadüfen fark ettim, bloğun adını geçen yıl 25 Haziranda değiştirmişim. Şurada da bu değişikliği küçük bir partiyle kutlamıştım hatta. Yarın tam bir yıl olacak. Vay be, zaman ne çabuk geçiyor! Evet, zaman hızlı geçiyor, tamam anladık, ikide birde bunu dillendirmenin ne âlemi var? Bloğun önceki adı, tam olarak hatırlamasam da, beş yıl durmuştu. Bakalım bu ne kadar duracak? Şimdilik değiştirmeyi düşünmüyorum. Zira benim de –haşa, kendimi bir şey sandığımdan değil– düşüncelerim göçebedir. Kendim de göçebeyim ayıptır söylemesi. Bildiğiniz göçebelerden değil ama. Kendimi hiçbir yere ait, hiçbir yere bağlı hissetmek istemiyorum. Neylersin ki hayat senin isteyip istememen üzerine kurulu değil. En azından benim için böyle. Zaman sen ne yaparsan yap, ne edersen et geçip gidiyor. Uzun zamandır kendi memleketimde yaşıyorum mesela, çekip gitmek istiyorum artık, ama gidemiyorum bir türlü.
***
Yesterday, I've talked to my darling on the issue going. So where to go? Whenever and wherever the matter is going, there should be a place to go. But, as it is said above, this life doesn't let you do something you want to do. So what?
***
Zaman çabuk geçiyor, diyordum. Geçen gün yaylalara çıktık üç arkadaş. Kendi yaylamıza gidince iki çoban köpeği kovaladı bizi. Bizimle bir alıp veremedikleri yoktu, niyetleri bizi kendi yaylalarına yaklaştırmamaktı. Halbuki bu yayla en az onlar kadar benimdi de. Çocukluğumun neredeyse tüm yaz tatilleri burada geçti. O zamanlar buranın tüm köpekleri de tanıdıktı elbette. Oysaki zaman geçip gitmiş, benim zamanın değil artık. O çoban köpeklerinin de bundan haberi yoktu elbette. 

Geçen yıl da tam da bu vakitte yaylalara çıkmıştık yine. Aynı yere gitmiştik. Bir teyzenin evinin önünde durup soluklanmıştık. Gelin oturun, size bir çay yapayım, demişti ama biz durmamıştık, yolumuz vardı, daha zirveye çıkacaktık. Soğuk mu soğuk bir su içip yolumuza koyulmuştuk. İşte bu yıl da tıpatıp aynısı oldu. Yine aynı teyzenin çadırının önüne gittik. Yine gelip oturmamızı, çay içmemizi istedi, yine yolumuz uzun deyip teşekkür ettik. O sıra ben de dedim ki, "Hatırlıyor musun teyze, geçen yıl tam da bu vakit, biz yine buradan gelip geçmiş, sen yine aynı şeyleri söylemiştin bize, zaman ne çabuk geçiyor..." Değil mi? On yılın bile göz açıp kapayıncaya değin geçtiği yerde bir yılın lafı mı edilir?

29 Mart 2014

Bahar temizliği niyetine

Bahar geldi. Yenilenmek, kışın ağırlığını üstümüzden atmak zamanıdır. Umarım şu bahar rehaveti dedikleri şey bu yıl hiçbirimize uğramaz. Gezmeyi çok özledim. Kaç zamandır adamakıllı gezdiğim yok. Son altı aydır aynı şeyleri yapıp etmekten bir hal oldum. Tekdüze bir hayattan daha berbat bir şey var mıdır? Sanmam. Neyse efendim, bahar notlarına daha sonra devam etmek üzere, şimdilik sadede gelelim.

Bloğu 20 piksel genişlettim. Kapak resmini ve ana arkaplan desenini değiştirdim, görüyorsunuz. Fark etmiş olacağınız gibi yazı tipi ve boyutu konusunda bir standart belirlemiş değilim. Yazı rengi standart ama; tüm yazılarda #444 kodlu rengi kullanıyorum. Kullandığım iki font var, serif'lerden Cambria ve sans-serif'lerden Helvetica. Okumakta olduğunuz yazının tipi Helvetica, Cambria ise bu. İkisini de çok seviyorum. Gözü yormuyorlar, yazının hızlı okunmasını sağlıyorlar. Helvetica yazıları 10.7pt ile yazıyordum, azıcık daha ufalttım, artık 10.5pt ile yazıyorum, Cambria'ları ise 12.3pt ile. 

Blogger'ın bize hazır olarak sunduğu yedi tane yazı tipi, beş tane de yazı boyutu var. Yazı tiplerinin arasında Helvetica var ama Cambria yok, bu nedenle Cambria ile yazdığım yazıları elle ayarlıyorum. Ayrıca hem Cambria'nın hem de Helvetica'nın büyüklüğünü de elle ayarlıyorum yine. Pek olmasa da zahmeti var, katlanıyoruz artık, ne yapalım.

Bir zamanlar bloğun tasarımıyla fazlasıyla ilgilenirdim. Bu vesileyle biraz CSS de öğrenmiştim. İşime epey yarıyordu. Şimdiyse onun ekmeğini yiyorum işte. Mesela geçenlerde Blogger başka ülkelerde bir-iki yıldır başlatmış olduğu bir uygulamayı Türkiye'de de devreye soktu. Blogların adresine artık ülke uzantısı da ekleniyor. aaa.blogspot.com olan adres, eğer Türkiye'den bağlanıyorsanız aaa.blogspot.com.tr, Fransa'dan bağlanıyorsanız aaa.blogspot.fr biçiminde gösteriliyor vs. Hiç hoşuma gitmedi bu, hemen Hazreti Google'dan bir kod buldum, ilgili yere yapıştırdım, oldu bitti, yeniden eskisi gibi gösteriliyor adres.

Blogger'ın şu üyelik aracı (Google Friend Connect) ha bire sorunlar çıkarıyor. Giriş yapamıyorum, yapamayınca da izlemek istediğim blogları izleyemiyorum. Daha önce de çok uğraştım bu sorunla ama geçici oluyordu bu, kısa bir süre sonra kendiliğinden çözülüyordu. Bu kez günlerdir düzelmesini bekliyorum, bakalım. Google bu sorundan haberdar bildiğim kadarıyla. Niye bir çözüm bulamıyorlar anlamış değilim.

Dün de söyledim, bir ara bu blog/blogculuk meselesine eğilip bir dizi yazıyla enine boyuna elleyeceğim. Muhtemelen önümüzdeki yaz. Şimdilik biraz daha beklesin.

28 Mart 2014

Mim: İzlediğim Bloglar

Blogdaşlardan Dördüncü Tekil Şahıs beni mimlemiş. Uzun zaman olmuştu mimlenmeyeli. Öncelikle bilmeyenler için blog dünyasında mimlemek ne demek, onu kısaca açıklayayım. Bir blogcu ortaya bir konu atar, birkaç soru sorar örneğin, ve mimlediği diğer blogcu arkadaşlarından bunları cevaplamalarını ister. Sonra onlardan da her biri aynı şeyi yapar. Böylece mesele yayılmış olur. 

Bu mimin konusu, takip ettiğimiz, bakmadan geçmediğimiz bloglar. İlkin şunu söyleyeyim, takip ettiğim yüzlerce blog var. Yok ya, diyeceksiniz haliyle, başka işin yok mu ki o kadar bloğu izliyorsun? Elbette bahsettiğim o yüzlerce bloğu her gün izleme imkânım da yok zamanım da. Nasıl izliyorsun peki, diyeceksiniz. Bir, belli aralıklarla, iki, denk gelince. Her gün Blogger'a girince biliyorsunuz, giriş ekranında izlediğimiz blogların son yayımlanan kayıtlarından birkaç satır görünür– muhakkak göz atarım, ilgimi çeken bir yazı olursa tıklar, tamamını okurum. Bazen başlık ilgimi çeker, bazen de söz konusu birkaç satır. Niçin bu denli çok bloğu izlediğime gelince... Efendim, bendeniz bu blog işini pek bir ciddiye alıyorum. İnternette yazmaya 2002'nin sonbaharında başladım. O zamanlar Web 2.0 kavramını henüz duymamıştık, sosyal medya kavramınınsa esamesi bile okunmuyordu. Portal dediğimiz Ekolay, Mynet gibi bazı siteler biz kullanıcılara statik sayfalar kurma hizmeti veriyordu. İşte ben de kendime bir site kurmuştum o zaman. Elbette şimdiki kadar sık yazıp çizmiyordum o zamanlar, hem acemi olduğum için, hem de, dediğim gibi, statik siteler olduklarından her gün yazmaya elvermedikleri için. Sonra, zaman geçti, blog denen siteler ortaya çıkmaya başladı. Sözcüğü ilk duyduğumda 2005'ti yanlış hatırlamıyorsam. İlk olarak kendime Wordpress'te bir blog açtım ve bir yıl boyunca orada takıldım. Sonra Blogger'ı keşfettim, o zamanlar henüz Google'a satılmamıştı. Gördüm ki Blogger Wordpress'ten daha pratik, kesin geçiş yapmaya karar verdim. Şimdi Wordpress nasıl bilmiyorum ama o zamanlar karmaşık, biraz da "hantal" bir yapısı vardı. Kısa keseyim, burada, şu an bulunduğunuz bloğumda on yılı devirmeye hiç de uzun bir zaman kalmadı. Allah utandırmasın. ;)

Ne diyordum, bunca zamandır blogla, blogculukla böyle içli-dışlı olunca insan ister istemez işi ciddiye alıyor. Ciddiye alınca da blog âleminde neler olup bittiğini, kimin elinin kimin cebinde olduğunu, kısacası bu işin girdisini çıktısını bilmek zorundasın. Bunu kotarmanın yolu da doğal olarak blogları izlemekten geçiyor. Gelgelelim, yukarıda da söyledim, çok sayıda bloğu her gün izlemenin olanağı yok. Ancak işi bir kez kavradın mı, sayısı çok da olsa, izlemenin yolunu bir biçimde bulabiliyorsun. Bu konularda yazacağım daha. Uzun zamandır aklımda. İleride bu blogger'lık konusunda akademik bir çalışma yapma niyetim de yok değil.

Mim yazıları bu kadar uzamaz, ama ne yapayım, kendimi tutamadım.

Şimdi sadede gelelim. Sorumuzu bir hatırlayalım önce: Takip ettiğimiz, bakmadan geçemediğimiz bloglar? Virgülün sol tarafını anlattım; izlediğim bir dünya blog var, ya sağ tarafı; bakmadan geçmediğim bloglar? Onlar da var elbette, ancak sayıları daha az haliyle. Hep izlediğim blogları 2 grupta toplayabilirim sanırım. Birincisi, şu kenar çubuğunda gördükleriniz. Gustibus et Coloribus, Friendship Lives Forever ve Blogus enteresantica adlı üç listede yer alan blogların tamamını, bazıları sık yazmasa da, düzenli olarak izlerim. Bu arada, İsmail Pelit'in adı da hâlâ orada duruyor, halbuki uzun zaman oldu bloğunu boşaltalı. İkincisi, benim bloğumu sürekli ya da sık sık izlediğini bildiklerimin bloglarını izlerim.

İzlediklerim arasında her yazdığını muhakkak okuduğum bloglar da var elbette:
Cem Akaş'ın bloğu Şefin Salatası,
Levent Cantek'in bloğu Derin Hakikatler,
Sevan Nişanyan'ın kendi adını taşıyan bloğu,
Amerikalı bir kütüphanecinin bloğu Book Calendar,
Onur Caymaz'ın kendi adını taşıyan bloğu.
Bir de Ahmet Coka adlı bir vatandaşın bloğu CokaBook var. Onun her yazdığını okuyamıyorum, çünkü yazmıyor, çiziyor. Onun da her çizdiğine muhakkak bakıyorum. Bu altı bloğun hiçbir kaydını neden kaçırmadığımı da hazır söz açılmışken belirteyim. Sondan başlayayım. 1.) Ahmet Coka'nın çizimleri çok güzel, göze hoş geliyorlar. 2.) Onur Caymaz dobra dobra yazıyor, harbi yazıyor. Sahici, tutarlı, ayrıca birikimli. 3.) Kütüphaneleri öteden beri severim, bu yüzden Book Calendar'ın sahibi arkadaş  bir resmini bile görmüş değilim– tanıdığım, her gün karşılaştığım biriymiş gibi gelir. 4.) Sevan Nişanyan olabildiğince açık sözlü bir insan. Zeki, çok çalışkan. Dilbilimci, etimoloji manyağı. Pek çok da dil biliyor. Ne yazık ki hapse girdi. Uzunca bir süre yazılarından mahrum kalacağız. 5.) Levent Cantek'in ilgi alanlarından biri popüler kültür. Ben de öteden beri popüler kültüre meraklıyım; insan kalabalıkları, yığınlar hep ilgimi çekmiştir. Ayrıca, gündemdeki basit bir konuda yazdığı kısa bir yazıda bile derinliğini fark edersiniz. Bloğunda bol miktarda görsel de yayımlar, çoğu ilgi çekicidir.  6.) Cem Akaş alışık olmadığımız biçimde yazan, alışık olduğumuz biçimde yazmayan bir yazar. Oldukça birikimli. Keşke öykü yazmaya ayırdığı vaktini deneme yazmaya ayırsa. Bunun yanında, pek çok konuda çoğumuzun göremediklerini hemen görebilme yetisine sahip. İşte bu altı vatandaşı bunlardan ötürü hiç kaçırmıyorum.

Evet, doğrusu hiç mim yazısına benzemedi. Eh, olduğu kadar artık. Selamlar...

26 Aralık 2013

800

Nasıl ki bazı şeyler, siz farkında olun ya da olmayın, ama yavaş yavaş, ama aniden, hayatınızdan silinip giderler, bazı şeyler de aynen o şekilde hayatınıza girerler. Silinip gidenleri, onlar her ne iseler, bir zaman sonra unutursunuz. Olur da bir gün onları hatırlatan bir şeylerle karşılaşırsanız ya özlemle iç geçirirsiniz, ya da unutarak ne iyi etmiş olduğunuzu içinizden geçirirsiniz. Bir de hayatınıza bir yerden sonra giren şeyler vardır. Onların bir zaman sonra hayatınızda ne denli yer edindiğini de ancak bazı belirtiler aracılığıyla görebilirsiniz. Tıpkı benim de sekiz yüzüncü bu kayıt aracılığıyla bu blogun hayatımda ne denli yer edindiğini gördüğüm gibi.

Evet, fazla uzatmayayım, bu blogda yayımlanan 800. kayıttı bu okuduğunuz. Böyle sürerse önümüzdeki yaz 1000. kayıtla ilgili de bir şeyler yazacağım. Hatta o vesileyle size kitap mitap da dağıtacağım, bekleyin siz. :)
Sayfa başına git