İnsan, dışgüdüleri son derece gelişmiş bir canlı türüdür. İnsanlar değişik renklerde olabilirler; beyaz, siyah, sarımsı, kızarık vs. Diğer hayvanlarla birçok ortak özellikleri olduğu gibi, birçok noktada da onlardan ayrılırlar. Karada yaşarlar. Zaten en çok kara hayvanlarına benzerler. Ancak deniz hayvanlarının birtakım özelliklerini çok iyi taklit ettikleri de olur. İyi yüzebilirler örneğin. Yine de sayılarıyla karşılaştırıldığında bu özellikte olanlar çok azdır.
Hayvanlar âleminde kendilerini apayrı bir yere koyan bir özellikleri vardır insanların; doğar doğmaz yürüyemezler. Halbuki neredeyse tüm hayvanlar doğduktan sonra ayağa kalkıp etraflarında birkaç adım atabilecek yetiye sahiptirler. İnsan yavruları ise doğduktan uzun denebilecek bir süre sonra yürüyebilirler. Diğer hayvanlar gibi insanlar da dört ayaklıdır. Gelgelelim, yaşamlarının başlarında bir süre her dördünü de kullanmalarına karşın bu durum uzun sürmez. Türün tüm yetişkinleri gibi onlar da dik bir duruma gelirler, yani yürümek için yalnızca arka ayaklarını kullanırlar. Bununla birlikte ön ayakları mükemmele yakın bir gelişme göstermiş olup tüm canlılar içinde en ileri düzeye ulaşmıştır. Bugün hiçbir hayvan ön ayaklarını bir insan kadar iyi kullanamamaktadır.
İnsanları öbür hayvanlardan ayıran önemli bir özellikleri de dışgüdülerinin gelişmiş olmasıdır. Halbuki hemen hemen tüm hayvanların en belirgin özelliklerinden biri içgüdülerinin gelişmiş olmasıdır. Mesela bir kedi, koyun, at, ayı, zebra yavrusu doğduktan hemen sonra içgüdüsel olarak annesinin memesine yönelir emmek için. İnsanların bunu yaptığına dair bir kayda rastlanmamıştır bugüne dek. Anneleri onları alıp emzirmezse kendileri bu yönde hiçbir girişimde bulunmazlar. İnsan yavruları doğar doğmaz ağlamaya başlarlar. Ağlamayanlarına tarih boyunca milyonda bir oranında rastlanmıştır. Bu da yine onları diğer hayvanlardan ayıran bir özelliktir. İçgüdüleri çok az gelişmiştir, ancak dışgüdüleri, yukarıda da değinildiği üzere çok gelişmiştir. Sürekli birbirlerini güderler. Özellikle de biyolojik taksonomide politikacı (Homo politicus) olarak adlandırılanlar türün öteki üyelerini gütmekte gayet başarılıdırlar. Ancak güdenler yalnızca politikuslar değildir, diğer pek çokları da türdeşlerini güdebilmektedir.
18 Ağustos 2016
9 Temmuz 2016
Köpek
Güven Park'ta oturmuş müzik dinliyordum. Demin ötede, heykellerin orada eğleşip duran üç köpek gelip yanımdan geçti. Az sonra biri dönüp geldi, “Yanınızda oturabilir miyim?” diye sordu. “Elbette,” dedim. Şaşırdım, “Siz konuşmayı nereden öğrendiniz Sayın Köpek?” diye sordum hemen. “Ben burada doğdum ve burada yaşıyorum, bütün yaşamım bu kalabalığın içinde geçti,” diyerek Kızılay Meydanı'nın o bilindik kalabalığını burnuyla işaret ettikten sonra sürdürdü: “her gün bunca insanla bir arada yaşarken insan dilini öğrenmek de zor olmadı haliyle.”
Konuşan hayvan görmüşlüğüm vardı elbette fakat konuşan bir köpek görmek beni epey bir şaşırtmıştı doğrusu. Esasında beni şaşırtan konuşması değil, oturaklı, eli ayağı düzgün bir hale tavra sahip olmasıydı. Arkadaşları gelip onu çağırıncaya dek bir saat kadar konuştuk. Köpekler âlemiyle ilgili merak ettiğim konuları, o an aklıma gelenleri hep sordum, o da sağ olsun tamamına yanıt vermeye çalıştı. Onun da bana sordukları oldu tabii. Pek meraklı bir köpekti doğrusu.
Konuşup ettiklerimizi şimdi uzun uzadıya anlatamayacağım, bir gün yazarım, fakat şimdilik şunu söyleyeyim. Konuşmamızın sonlarına doğru, “Aşağılık insanların neden 'köpek' diye nitelendirildiğini anlayamıyorum, ayrıca buna alınıyorum da,” dedi. Buna ne cevap vereceğimi bilemedim. “Haklısınız,” diyebildim sadece. Ne diyebilirdim ki? Böylesine iyi, efendi, ağırbaşlı bir köpeğin bu sorusuna nasıl bir cevap verilebilirdi ki? Bir kez daha “Haklısınız,” dedikten sonra yalnız (!) olmadığını göstermek için, “Yalnızca siz köpeklere mi?.. İnsanlar eşeğin, ayının, öküzün ve daha birçok hayvanın adına da böyle hakaret ediyorlar,” diye sürdürdüm. Beklediğim gibi pek de tatmin olmadı bu dediklerimden. Gülümseyerek başını salladı sadece. Konuşmamızın sonunda, “Sizinle tekrar sohbet etmek isterim,” dedi. “Tabii ki,” dedim ben de, “sık sık buralara gelirim. Siz de zaten hep buradaymışsınız.” Ön ayağını uzattı, tokalaştık. O arkadaşlarının yanına gitti, bense kalkıp metroya doğru yürüdüm.
Trende okumak için kitabımı çıkardım ama ne çare, okuyamadım. Köpeğin söylediklerini düşünüp durdum. Hakikaten, seve seve en aşağı düzeylere inen, alçalmayı kendine yaşam biçimi belleyen insan sayısının köpek sayısını kat be kat geçtiği bir çağda bile “köpek” sözcüğünün bir hakaret sıfatı olarak kullanılması hiç de hakkaniyetli durmuyordu.
Konuşan hayvan görmüşlüğüm vardı elbette fakat konuşan bir köpek görmek beni epey bir şaşırtmıştı doğrusu. Esasında beni şaşırtan konuşması değil, oturaklı, eli ayağı düzgün bir hale tavra sahip olmasıydı. Arkadaşları gelip onu çağırıncaya dek bir saat kadar konuştuk. Köpekler âlemiyle ilgili merak ettiğim konuları, o an aklıma gelenleri hep sordum, o da sağ olsun tamamına yanıt vermeye çalıştı. Onun da bana sordukları oldu tabii. Pek meraklı bir köpekti doğrusu.
Konuşup ettiklerimizi şimdi uzun uzadıya anlatamayacağım, bir gün yazarım, fakat şimdilik şunu söyleyeyim. Konuşmamızın sonlarına doğru, “Aşağılık insanların neden 'köpek' diye nitelendirildiğini anlayamıyorum, ayrıca buna alınıyorum da,” dedi. Buna ne cevap vereceğimi bilemedim. “Haklısınız,” diyebildim sadece. Ne diyebilirdim ki? Böylesine iyi, efendi, ağırbaşlı bir köpeğin bu sorusuna nasıl bir cevap verilebilirdi ki? Bir kez daha “Haklısınız,” dedikten sonra yalnız (!) olmadığını göstermek için, “Yalnızca siz köpeklere mi?.. İnsanlar eşeğin, ayının, öküzün ve daha birçok hayvanın adına da böyle hakaret ediyorlar,” diye sürdürdüm. Beklediğim gibi pek de tatmin olmadı bu dediklerimden. Gülümseyerek başını salladı sadece. Konuşmamızın sonunda, “Sizinle tekrar sohbet etmek isterim,” dedi. “Tabii ki,” dedim ben de, “sık sık buralara gelirim. Siz de zaten hep buradaymışsınız.” Ön ayağını uzattı, tokalaştık. O arkadaşlarının yanına gitti, bense kalkıp metroya doğru yürüdüm.
Trende okumak için kitabımı çıkardım ama ne çare, okuyamadım. Köpeğin söylediklerini düşünüp durdum. Hakikaten, seve seve en aşağı düzeylere inen, alçalmayı kendine yaşam biçimi belleyen insan sayısının köpek sayısını kat be kat geçtiği bir çağda bile “köpek” sözcüğünün bir hakaret sıfatı olarak kullanılması hiç de hakkaniyetli durmuyordu.
10 Temmuz 2014
Çorba
Sabah kalkıp ülke ve dünya gündemine göz atınca insanın içi kararıyor. Nasıl kararmasın? Bir tane olumlu haber varsa yanında yüz tane de olumsuz haber var. Şurada savaş, orada yıkım... Şu şunu dedi, bu bunu dedi... Düşünüyorum da, epey sağlıklı bir beynimiz var galiba; tahmin ettiğimizden çok daha sağlıklı. Çünkü efendim, ortalama bir beyin böylesi bir gündemde en fazla altı ay dayanabilir. Ama biz toplum olarak yıllarca dayanabiliyoruz, dayanacağız.
Televizyon izlemeyi 2002 yılında bıraktım. O tarihten önce düzenli olarak izlediğim diziler vardı herkes gibi. Pazar günleri Formula 1'i hiç kaçırmazdım. Hatta cumartesileri sıralama turlarını bile izlerdim çoğu kez. Sonra, haberler, maç özetleri, klipler, filmler falan. Ortalama bir memleket insanından farkım yoktu. Televizyon milyonların hayatını yönlendirdiği gibi benimkini de yönlendiriyordu. Televizyonda gördüğümüz kıytırık bir meseleden saatlerce konuşabiliyorduk. Televizyon izlemeye ayırdığım süre gün be gün azaldı. Bugün neredeyse hiç izlemiyorum. Evde açık olunca bile farkında değilim çoğu kez.
Eşe dosta oturmaya, misafirliğe falan gittiğimde her evde aynı manzarayla karşılaşıyorum. Televizyon muhakkak açık oluyor. Ev halkı da izliyor. Hele hele o saatte bir dizi varsa, herkes sus pus olup gözünü ekrana dikiyor. Misafirlik kavramının da içi boşalıyor böylece.
87 yaşındaki bir akrabamla konuşuyordum geçen gün. Eski devirlerden söz açıldı. "Bugünle o günü nasıl karşılaştırıyorsun" diye sordum, "sizin yaştakiler hep eskileri özleyip duruyorlar. Bugünün hiç mi yok olumlu bir yönü?" Verdiği cevap olabildiğince düşündürücüydü: "O zaman açtık, karnımız doymuyordu doğru dürüst, ancak şunu bil ki, o günün açlığını bugünün bolluğuna değişmem."
İnsan, dünya döndükçe birbirine ihtiyaç duyacaktır. Aslında yalnızca insan da değil, tüm canlılar birbirlerine ihtiyaç duyarlar. Bir ağaç bile bir başına uzun süre yaşayamaz. Binlerce yıldır doğayı egemenliği altına alma çabaları içinde olan insanoğlu bu çabaları sonucunda bugün epey yol kat etmiş, epey başarı sağlamış bir noktada bulunuyor. Bugün bir insan tek başına uçağa atlayıp dünyanın en uzak noktasına gidebilir. Eskiden mümkün müydü böyle bir şey? Yakın mesafelere bile kervan kervan gidiliyordu. Eskiden dermansız dert denen hastalıkların bugün esamesi bile okunmuyor. Zamanla bilim gelişti, teknoloji doğdu. Önce pek çok şeyi, sonra da hemen her şeyi üretti insan. Yollar yaparak mesafeleri kısalttı, köprüler yaparak ırmakları, hatta denizleri aştı. Olanaksız gözüken pek çok gereksinimin giderilmesi zamanla çocuk oyuncağına dönüştü. Böyle olunca da insanlar gereksinimlerini tek başına giderebilecek duruma geldiler. Ve işte tam da bu noktada insanların yalnızlaşmasının yolu açıldı.
Yirminci Yüzyılda pek çok şey yapıldı yapılmasına, gene de hiçbir şey televizyonun yaygınlaşıp kanalların çoğalması kadar etkili olamadı insanları yalnızlaştırmakta. İnternet ise bu konuda deyiş yerindeyse öldürücü darbe oldu.
Bugün dönüp baktığımızda, insan ilişkilerinde bin yıl öncesine oranla devasa bir farklılığın olduğunu rahatlıkla görebiliyoruz. Arkadaşımla konuşuyorduk geçen gün, "Amerika'da artık yol sorma, yön sorma yok," diyordu, "gideceğin yeri akıllı telefonundan elinle koymuş gibi buluyorsun." Böyle bir şeyin olacağını değil bin yıl, yüz yıl önce desen kim inanırdı? Demek ki bugün bizim de inanmayacağımız, aklımıza bile gelmeyen şeyler gelecekte gerçekleşecek. Kim inkâr edebilir bunu?
Peki, gelecek daha mı iyi olacak, daha mı kötü? Bazılarına göre daha iyi, bazılarına göreyse daha kötü olacak. Örneğin, yukarıda sözünü ettiğim akrabam gibi düşünürsek, elbette daha kötü olacak. Çünkü ona göre bugün geçmişe göre daha kötü. Gidiş de aynı gidiş olduğuna göre doğal olarak gelecek de bugünden daha kötü olacak. Ancak bu fikre itiraz edilebilir tabii. Mesela, ortalama yaşam süresinin geçmişte kırk-elli yılken bugün seksen yıl olması kanıt gösterilebilir. Geçmişte çaresi olmayan bir hastalığın bugün basit ilaçlarla giderilebiliyor olması da. Bir kanser hastası düşünün, gelecekte kansere de çare bulunacak olması ihtimaline bakıp elbette, gelecek daha iyi olacak, diyecektir. Gelgelelim, bunun gibi tekil örneklere değil de, meseleye bir bütün olarak baktığımızda iş değişiyor. Tokyo'da 35, Meksiko'da 21 milyon insan yaşıyor. Bununla birlikte, insanların en yalnız olduğu yerler de metropoller.
Başa dönelim. Bu coğrafyanın havasından mıdır, suyundan mıdır bilemem, insanları yorum yapmayı çok severler. Facebook'u açıyorsun, en basit bir konuda sürüyle yorum yapılıyor. Herkesin her konuda söyleyecek illa ki bir sözü var. Sanki olmak zorundaymış gibi. Adına susmak denen erdem unutuldu neredeyse.
Gündeme bakınca insanın moralinin bozulmaması elde değil. Üstüne bir de bu gündeme sözünü ettiğim bini bir para sürüyle yorumu da boca edin, sonra da sağlıklı bir zihnim var deyip ortalıkta dolaşın dolaşabilirseniz.
Dünyamız çorbaya dönmüş. Benim görebildiğim bu.
Televizyon izlemeyi 2002 yılında bıraktım. O tarihten önce düzenli olarak izlediğim diziler vardı herkes gibi. Pazar günleri Formula 1'i hiç kaçırmazdım. Hatta cumartesileri sıralama turlarını bile izlerdim çoğu kez. Sonra, haberler, maç özetleri, klipler, filmler falan. Ortalama bir memleket insanından farkım yoktu. Televizyon milyonların hayatını yönlendirdiği gibi benimkini de yönlendiriyordu. Televizyonda gördüğümüz kıytırık bir meseleden saatlerce konuşabiliyorduk. Televizyon izlemeye ayırdığım süre gün be gün azaldı. Bugün neredeyse hiç izlemiyorum. Evde açık olunca bile farkında değilim çoğu kez.
Eşe dosta oturmaya, misafirliğe falan gittiğimde her evde aynı manzarayla karşılaşıyorum. Televizyon muhakkak açık oluyor. Ev halkı da izliyor. Hele hele o saatte bir dizi varsa, herkes sus pus olup gözünü ekrana dikiyor. Misafirlik kavramının da içi boşalıyor böylece.
87 yaşındaki bir akrabamla konuşuyordum geçen gün. Eski devirlerden söz açıldı. "Bugünle o günü nasıl karşılaştırıyorsun" diye sordum, "sizin yaştakiler hep eskileri özleyip duruyorlar. Bugünün hiç mi yok olumlu bir yönü?" Verdiği cevap olabildiğince düşündürücüydü: "O zaman açtık, karnımız doymuyordu doğru dürüst, ancak şunu bil ki, o günün açlığını bugünün bolluğuna değişmem."
İnsan, dünya döndükçe birbirine ihtiyaç duyacaktır. Aslında yalnızca insan da değil, tüm canlılar birbirlerine ihtiyaç duyarlar. Bir ağaç bile bir başına uzun süre yaşayamaz. Binlerce yıldır doğayı egemenliği altına alma çabaları içinde olan insanoğlu bu çabaları sonucunda bugün epey yol kat etmiş, epey başarı sağlamış bir noktada bulunuyor. Bugün bir insan tek başına uçağa atlayıp dünyanın en uzak noktasına gidebilir. Eskiden mümkün müydü böyle bir şey? Yakın mesafelere bile kervan kervan gidiliyordu. Eskiden dermansız dert denen hastalıkların bugün esamesi bile okunmuyor. Zamanla bilim gelişti, teknoloji doğdu. Önce pek çok şeyi, sonra da hemen her şeyi üretti insan. Yollar yaparak mesafeleri kısalttı, köprüler yaparak ırmakları, hatta denizleri aştı. Olanaksız gözüken pek çok gereksinimin giderilmesi zamanla çocuk oyuncağına dönüştü. Böyle olunca da insanlar gereksinimlerini tek başına giderebilecek duruma geldiler. Ve işte tam da bu noktada insanların yalnızlaşmasının yolu açıldı.
Yirminci Yüzyılda pek çok şey yapıldı yapılmasına, gene de hiçbir şey televizyonun yaygınlaşıp kanalların çoğalması kadar etkili olamadı insanları yalnızlaştırmakta. İnternet ise bu konuda deyiş yerindeyse öldürücü darbe oldu.
Bugün dönüp baktığımızda, insan ilişkilerinde bin yıl öncesine oranla devasa bir farklılığın olduğunu rahatlıkla görebiliyoruz. Arkadaşımla konuşuyorduk geçen gün, "Amerika'da artık yol sorma, yön sorma yok," diyordu, "gideceğin yeri akıllı telefonundan elinle koymuş gibi buluyorsun." Böyle bir şeyin olacağını değil bin yıl, yüz yıl önce desen kim inanırdı? Demek ki bugün bizim de inanmayacağımız, aklımıza bile gelmeyen şeyler gelecekte gerçekleşecek. Kim inkâr edebilir bunu?
Peki, gelecek daha mı iyi olacak, daha mı kötü? Bazılarına göre daha iyi, bazılarına göreyse daha kötü olacak. Örneğin, yukarıda sözünü ettiğim akrabam gibi düşünürsek, elbette daha kötü olacak. Çünkü ona göre bugün geçmişe göre daha kötü. Gidiş de aynı gidiş olduğuna göre doğal olarak gelecek de bugünden daha kötü olacak. Ancak bu fikre itiraz edilebilir tabii. Mesela, ortalama yaşam süresinin geçmişte kırk-elli yılken bugün seksen yıl olması kanıt gösterilebilir. Geçmişte çaresi olmayan bir hastalığın bugün basit ilaçlarla giderilebiliyor olması da. Bir kanser hastası düşünün, gelecekte kansere de çare bulunacak olması ihtimaline bakıp elbette, gelecek daha iyi olacak, diyecektir. Gelgelelim, bunun gibi tekil örneklere değil de, meseleye bir bütün olarak baktığımızda iş değişiyor. Tokyo'da 35, Meksiko'da 21 milyon insan yaşıyor. Bununla birlikte, insanların en yalnız olduğu yerler de metropoller.
Başa dönelim. Bu coğrafyanın havasından mıdır, suyundan mıdır bilemem, insanları yorum yapmayı çok severler. Facebook'u açıyorsun, en basit bir konuda sürüyle yorum yapılıyor. Herkesin her konuda söyleyecek illa ki bir sözü var. Sanki olmak zorundaymış gibi. Adına susmak denen erdem unutuldu neredeyse.
Gündeme bakınca insanın moralinin bozulmaması elde değil. Üstüne bir de bu gündeme sözünü ettiğim bini bir para sürüyle yorumu da boca edin, sonra da sağlıklı bir zihnim var deyip ortalıkta dolaşın dolaşabilirseniz.
Dünyamız çorbaya dönmüş. Benim görebildiğim bu.
8 Ocak 2014
Yazı
İNSAN HAYVAN
Bir okumak, bir de yazmak iyi eylemlerdir. Diğer eylemlerle karşılaştırdıkta ne denli "eylem" oldukları tartışılabilir gerçi, ama umurumda mı? Kalkıp şimdi taş taşımayla okuma yazmayı mı karşılaştıracağım. Okumak-yazmak dedik ama okumayı bir yana bırakalım şimdi, yazmaktan gidelim. Yazmak dediğin de öyle tek bir eylem değildir. Yazmak var, yazmak var. Bir öğrencinin, öğretmeninin söylediklerini defterine geçirmesi de yazmaktır örneğin, mahkemede "yaz kızım" emrine itaat eden kâtibin yaptığı da yazmaktır, Yaşar Kemal'in bütün bir yaşamını adadığı iş de yazmaktır.
Bir de işin öbür yönü var, daha teknik diyebileceğimiz bir yönü. Kuşkusuz, bu zamanın insanları olarak bu açıdan çok şanslıyız. Ya bin yıl önce doğsaydık, beş bin yıl önce? Platon onca diyaloğu neyle yazdı örneğin, hiç düşünüyor muyuz? Kalemi var mıydı? Taşa yazan vardı derdini, taşa! Ya bugün?
Yakın zamanlara kadar klasik kalemlerin üstünlüğü vardı yazı meydanında, ama bugün artık klavyeler üstünlüğü kesin olarak ele geçirmiş durumda. Kalemler daha bir süre bizimle kalacağa benziyor gerçi, belki elli yıl, belki yüz yıl, belki de daha fazla, ama yalnızca bir gecede twitter'da yazılanlara bakılarak bile artık hiçbir zaman üstünlüğü ele geçiremeyeceklerini anlayabiliriz. Gelecekte kalemler tamamen ortadan kalkabilir mi? Olabilir elbette, hiçbir şey şaşırtıcı değil. Klavye diyorum ama bildiğimiz klavyeler de yavaş yavaş ortadan kalkıyor artık, baksanıza "dokunmatik" şeyler sardı ortalığı, benim hâlâ bir dokunmatiğim yok, geçen gün dem vurmuştum bu konudan, fakirim, ne yapayım. Her şeyin ultra hızlı olup bittiği bir zamandayız. Bakıyorsunuz, son elli yılda meydana gelen değişim, İlkçağ'dan geçen yüzyıla kadar süren üç-beş bin yıllık zaman dilimi içinde meydana gelenden daha fazla. Ne yapsak?
Konumuzu dağıtmayalım. Yazı diyorduk... Acaba ilk yazı ne zaman, kimin tarafından, niçin ve nasıl yazıldı? Bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Tıpkı diğer pek çok konuyu da hiçbir zaman bilemeyeceğimiz gibi. O zaman işimiz tahmin kalesine şutlar atmaya kalıyor her zamanki gibi. Hadi bakalım. (O zaman herkes kendi tahminini yürütsün).
Bu dört sorudan; ilk yazının ne zaman, kimin tarafından, niçin ve nasıl yazıldığından hangisi daha önemli acaba? Bunları önem sırasına koyabilir miyiz? Benim aklıma gelmemiş olan sorular da olabilir tabii, onu da unutmadan, bana göre ilk yazının niçin yazıldığının bu bağlamda en önemli soru olduğunu belirteyim. Her şeyin bir nedeni var elbette, bu yeryüzünde ilk yazılan yazının da ilk yapılan her şey gibi bir nedene bağlı olduğu su götürmez bir gerçek; determinizm, nedensellik ilkesi falan, meraklısı Wikipedia'dan okuyabilir bu konuları, Allah Wikipedia'dan razı olsun. Bence ilk yazının nasıl yazıldığı, niçin'den sonra gelen en önemli soru. Bu soruyu kime yöneltseniz, muhtemelen hemen, "Taşla, çiviyle falan yazılmıştır ilk yazı," der, ne yapsın, hepimiz tarih kavramıyla ilkokul sınıfımızdaki tarih şeridiyle tanışmadık mı? E, bu tarih anlayışına göre çıkacak olan sonuç belli, ilk insanlar alet malet yaptılar ilkin, sonra yavaş yavaş gelişmeler oldu, falan filan. Gelgelelim hiçbirimiz ilk yazının nasıl yazıldığını da bilemeyeceğiz, ben böyle düşünüyorum. Ha, eldeki kaynaklara göre elbette bir şeyler söylüyor tarihçiler, evet, işte sivri taşlarla mağara duvarlarına bir şeyler çizildi filan, ama diyorum ya, "eldeki kaynaklara göre", halbuki, kim bilir elde olmayan nice kaynak var. İlk yazının kimin tarafından yazıldığı, önem sıralamasında üçüncü sırada geliyor diye düşünüyorum. O ilk kişiye biraz haksızlık olduğunu düşünebilirsiniz, sonuçta olağanüstü bir şey yapmış adam, ya da kadın, ama ne yapalım, tarihte pek çok adsız kahraman var, kaldı ki zaten adını da bilmiyoruz onun, daha da önemlisi, tarihte birçok kahraman var ki yaptığı iş kendisinden daha önemli, dolayısıyla bence ilk yazının nasıl, ama ondan da öte niçin yazıldığı, kimin tarafından yazıldığından çok daha önemli. Geriye kalıyor ne zaman yazıldığı, bu dört sorudan en önemsizi bu bence. Zaten hiçbir zaman bilemeyeceğimizi başta söyledim, tarihçiler elbette bunun için de bir tarih vereceklerdir, ama dediğim gibi, o da yine "eldeki kaynaklara göre".
Nereye varmak istiyorum bunları söylemekle? Vallahi ben de bilmiyorum. Yazıp gidiyorum işte. Eleştiri yazılarında falan okuduğumuz oluyor; romanının sonunun nereye varacağını bilmeyen yazarlar da varmış, onlarla karşılaştırınca bu ufacık blog metninin sonunun nereye varacağını bilmiyor olmam pek de canımı sıkmıyor doğrusu. –Bu doğrusu sözcüğünde de bir sorun varmış, bir-iki yıl önce okumuştum, sanırım Feyza Hepçilingir'in bir kitabıydı, iyi anımsamıyorum, ondan ötürü bir ara kitaba bir daha göz atıp ayrı bir yazının konusu ederim onu da–.
Madem sonunun nereye varacağını bilmiyorum, o zaman iyisi mi artık sona erdirmek. Az kalsın unutuyordum, yukarıda neden "İNSAN HAYVAN" yazdım? İnsan'ı neden italik yaptım? Hayvan'ı neden insan'dan daha büyük yazdım? Aslında bambaşka şeyler yazacaktım ama işte başlayınca aklıma geliverenleri sayıp döktüm, bunlar çıktı ortaya. O söylemek istediğim bambaşka şeyler de son paragrafa kaldı.
Yukarıda dedim ya, bu zamanın insanları olarak yazmak konusunda olabildiğince şanslıyız, diye. Dilediğimiz gibi yazabiliyoruz bugün. Yazabiliyoruzdan kastım, yazımızı dilediğimiz gibi biçimlendirebiliyoruz. İşte ben de eldeki olanakları kullanarak insanla hayvana dair ufak bir şey yapmaya çalıştım. İstedim ki bir kez de HAYVAN İNSAN'dan büyük olsun. Bir kez de İNSAN eğilsin HAYVAN'ın önünde. Çok şey değil inanın, binlerce yıldır "hayvan gibi" çalıştırıyoruz onları, süttü, yumurtaydı, her gün ürettiklerini yiyoruz, yetmiyor kesip etlerini yiyoruz, öldürüp işkence ediyoruz, ayrıca adlarını da birbirimize hakaret sözü olarak kullanıyoruz. Çok şey mi bu yaptığım?
Yakın zamanlara kadar klasik kalemlerin üstünlüğü vardı yazı meydanında, ama bugün artık klavyeler üstünlüğü kesin olarak ele geçirmiş durumda. Kalemler daha bir süre bizimle kalacağa benziyor gerçi, belki elli yıl, belki yüz yıl, belki de daha fazla, ama yalnızca bir gecede twitter'da yazılanlara bakılarak bile artık hiçbir zaman üstünlüğü ele geçiremeyeceklerini anlayabiliriz. Gelecekte kalemler tamamen ortadan kalkabilir mi? Olabilir elbette, hiçbir şey şaşırtıcı değil. Klavye diyorum ama bildiğimiz klavyeler de yavaş yavaş ortadan kalkıyor artık, baksanıza "dokunmatik" şeyler sardı ortalığı, benim hâlâ bir dokunmatiğim yok, geçen gün dem vurmuştum bu konudan, fakirim, ne yapayım. Her şeyin ultra hızlı olup bittiği bir zamandayız. Bakıyorsunuz, son elli yılda meydana gelen değişim, İlkçağ'dan geçen yüzyıla kadar süren üç-beş bin yıllık zaman dilimi içinde meydana gelenden daha fazla. Ne yapsak?
Konumuzu dağıtmayalım. Yazı diyorduk... Acaba ilk yazı ne zaman, kimin tarafından, niçin ve nasıl yazıldı? Bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Tıpkı diğer pek çok konuyu da hiçbir zaman bilemeyeceğimiz gibi. O zaman işimiz tahmin kalesine şutlar atmaya kalıyor her zamanki gibi. Hadi bakalım. (O zaman herkes kendi tahminini yürütsün).
Bu dört sorudan; ilk yazının ne zaman, kimin tarafından, niçin ve nasıl yazıldığından hangisi daha önemli acaba? Bunları önem sırasına koyabilir miyiz? Benim aklıma gelmemiş olan sorular da olabilir tabii, onu da unutmadan, bana göre ilk yazının niçin yazıldığının bu bağlamda en önemli soru olduğunu belirteyim. Her şeyin bir nedeni var elbette, bu yeryüzünde ilk yazılan yazının da ilk yapılan her şey gibi bir nedene bağlı olduğu su götürmez bir gerçek; determinizm, nedensellik ilkesi falan, meraklısı Wikipedia'dan okuyabilir bu konuları, Allah Wikipedia'dan razı olsun. Bence ilk yazının nasıl yazıldığı, niçin'den sonra gelen en önemli soru. Bu soruyu kime yöneltseniz, muhtemelen hemen, "Taşla, çiviyle falan yazılmıştır ilk yazı," der, ne yapsın, hepimiz tarih kavramıyla ilkokul sınıfımızdaki tarih şeridiyle tanışmadık mı? E, bu tarih anlayışına göre çıkacak olan sonuç belli, ilk insanlar alet malet yaptılar ilkin, sonra yavaş yavaş gelişmeler oldu, falan filan. Gelgelelim hiçbirimiz ilk yazının nasıl yazıldığını da bilemeyeceğiz, ben böyle düşünüyorum. Ha, eldeki kaynaklara göre elbette bir şeyler söylüyor tarihçiler, evet, işte sivri taşlarla mağara duvarlarına bir şeyler çizildi filan, ama diyorum ya, "eldeki kaynaklara göre", halbuki, kim bilir elde olmayan nice kaynak var. İlk yazının kimin tarafından yazıldığı, önem sıralamasında üçüncü sırada geliyor diye düşünüyorum. O ilk kişiye biraz haksızlık olduğunu düşünebilirsiniz, sonuçta olağanüstü bir şey yapmış adam, ya da kadın, ama ne yapalım, tarihte pek çok adsız kahraman var, kaldı ki zaten adını da bilmiyoruz onun, daha da önemlisi, tarihte birçok kahraman var ki yaptığı iş kendisinden daha önemli, dolayısıyla bence ilk yazının nasıl, ama ondan da öte niçin yazıldığı, kimin tarafından yazıldığından çok daha önemli. Geriye kalıyor ne zaman yazıldığı, bu dört sorudan en önemsizi bu bence. Zaten hiçbir zaman bilemeyeceğimizi başta söyledim, tarihçiler elbette bunun için de bir tarih vereceklerdir, ama dediğim gibi, o da yine "eldeki kaynaklara göre".
Nereye varmak istiyorum bunları söylemekle? Vallahi ben de bilmiyorum. Yazıp gidiyorum işte. Eleştiri yazılarında falan okuduğumuz oluyor; romanının sonunun nereye varacağını bilmeyen yazarlar da varmış, onlarla karşılaştırınca bu ufacık blog metninin sonunun nereye varacağını bilmiyor olmam pek de canımı sıkmıyor doğrusu. –Bu doğrusu sözcüğünde de bir sorun varmış, bir-iki yıl önce okumuştum, sanırım Feyza Hepçilingir'in bir kitabıydı, iyi anımsamıyorum, ondan ötürü bir ara kitaba bir daha göz atıp ayrı bir yazının konusu ederim onu da–.
Madem sonunun nereye varacağını bilmiyorum, o zaman iyisi mi artık sona erdirmek. Az kalsın unutuyordum, yukarıda neden "İNSAN HAYVAN" yazdım? İnsan'ı neden italik yaptım? Hayvan'ı neden insan'dan daha büyük yazdım? Aslında bambaşka şeyler yazacaktım ama işte başlayınca aklıma geliverenleri sayıp döktüm, bunlar çıktı ortaya. O söylemek istediğim bambaşka şeyler de son paragrafa kaldı.
Yukarıda dedim ya, bu zamanın insanları olarak yazmak konusunda olabildiğince şanslıyız, diye. Dilediğimiz gibi yazabiliyoruz bugün. Yazabiliyoruzdan kastım, yazımızı dilediğimiz gibi biçimlendirebiliyoruz. İşte ben de eldeki olanakları kullanarak insanla hayvana dair ufak bir şey yapmaya çalıştım. İstedim ki bir kez de HAYVAN İNSAN'dan büyük olsun. Bir kez de İNSAN eğilsin HAYVAN'ın önünde. Çok şey değil inanın, binlerce yıldır "hayvan gibi" çalıştırıyoruz onları, süttü, yumurtaydı, her gün ürettiklerini yiyoruz, yetmiyor kesip etlerini yiyoruz, öldürüp işkence ediyoruz, ayrıca adlarını da birbirimize hakaret sözü olarak kullanıyoruz. Çok şey mi bu yaptığım?
25 Haziran 2013
Bay Kuş
![]() |
| via "Düşünen" hayvanları öteden beri sevmişimdir. Kedi, Karınca, Arı, At, Eşek, Baykuş... Adlarını bilerek büyük harfle başlattım. Hak ediyorlar. Ama ne yazık ki insan denen o yüce yaratığın yazdığı tarih onlara da hak ettikleri yerin çok uzağında yerler uygun görmüş. Binlerce yıldır hizmetinde çalıştırdığı Eşek'e bu denli aşağılarda bir yer reva görmüş olması, onu bu denli aşağılaması, adını hakaret olarak kullanması insanın değerini de açık seçik ortaya koyuyor. Hayvanları bu hale sokmak ancak insanın yapabileceği bir şeydi doğrusu. Şu güzelim Baykuş'a da uğursuzluk yaftası yapıştırmıştır insan. Ne uğursuzluğunu gördüyse... Bana kalırsa insanoğlu ve insankızı bu yeryüzünde yaşamaya başladığı ilk günden beri bütün sıkıntılarını doğaya yüklemek gibi bir kolaycılığa kaçtı, böylece onlardan kurtulabileceğini sandı, oysaki hiç hesap etmediği bir şey vardı, insanın kendisi küçük evrendi, yani içinde yaşadığı doğanın küçük bir yansımasıydı, mikrokosmos'tu. Doğada, yani makrokosmos'ta olup biten her şeyin kendilerine yansıyacağını, doğaya yüklenen tüm sıkıntıların kendilerine döneceğini öngöremedi zavallı atalarımız. Galiba bugün dalgalarıyla boğuştuğumuz bu koca sıkıntılar okyanusuna düşüşümüz de o gün oldu. Yine de Bay Kuş iyi bir fikirdir. Aynaya bakmasını bilene. |
8 Nisan 2013
Eşeklik vs. Adamlık
![]() |
| © Ben Heine Eşeğe altın semer de vursan, gözüne gözlük de taksan eşek yine eşektir. Ama insanın sırtına bir takım elbise geçirmeyegör hemen beyefendi oluverir. Kimine iyi, kimine kötü? Varın siz karar verin. |
27 Mart 2013
Köpeklik
Facebook arkadaşlarımdan gezgin fotoğrafçı Metin Denizmen'in tanık olduğu bir gündelik yaşam enstantanesi. Böylesi, ilk bakışta oldukça basit görünen ama basmakalıp yargılarımız üzerine düşünmemiz için bizi dürtükleyen olaylar azdır.
Dalgalı denize doğru emekleyen bir bebek... Ne annesinin ne de kendisini izleyen diğer insanların akıl edemediğini küçük bir köpek akıl edebilmiş. Hayvanların sandığımız kadar hayvan, insanlarınsa sandığımız kadar insan olmayabileceğini her zaman söylemişimdir.
Bir Köpekliğin Ardından
Çarpıcı bir olay anlatacağım bugün. Anlatacaklarım, sadece beni sarsmamış olmalı ki; birlikte
tanık olduğumuz on kadar arkadaşın ötesinde, son anda deklanşörlere basarak ebedileştirdiğimiz bu enstantane paylaştığımız sosyal medya ortamlarında da ilgi ve şaşkınlıkla izlendi.
Fethiye ve civarında yaşama imkan ve şansını yakalamış herkes bilir, farklı bir coğrafyada hüküm sürmekte olduğunu. 3000 yıllık bir tarihin içinde süzülüp gelen, pek çok medeniyete mekan olmuş, şiir, müzik ve sanat tanrısı Apollon’un doğduğu ve hükmettiği topraklarda yaşamanın hazzı, kehanetin kol gezdiği coğrafyada dolaşmanın gizi sarıp sarmalar kadim Likya topraklarında insanoğlunu.
Köyceğiz’den Antalya’ya uzanan bu kadim uygarlık, 23 kent-devletten oluşan Likya Birliği’nden geriye kalan Xantos, Patara, Tlos, Myra, Olimpos ve Simena yerleşimleri ile tarihe, denize, maviye ve yeşile duyulan özlemleri gideriyor, hasretlere derman oluyor.
Fethiye ve çevresi, dağların babası Babadağ ile denizlerin anasının kucaklaştığı, Ege ve Akdeniz’in birleşip tek vücut olduğu, kumsallarında dinlendiği bir yeryüzü cenneti.
Fethiye’de bunca güzelliği paylaşmak amacı ile bir ara gelen doğa dostu yürüyüş severler, farklı gruplar içerisinde her hafta sonu antik coğrafyalarda, dağlarda, orman patikalarında yürür, tarih ve doğanın farkındalığı ile hemhal olurlar.
Geçtiğimiz Pazar günü, bu yürüyüş gruplarından Mortırnaklar ile antik Likya Yollarında idim, her zaman ki gibi. Kadim Likya patikalarını dolduran, baharın müjdecisi kır çiçekleri, kabartlağan soğanları ve hayat fışkıran sütleğenler eşliğinde keyifli bir yürüyüş sonrası Kabak Koyu’na inmiştik.
Kumanyalar açılmış, güneş altında parlayan Akdeniz’e nazır mükellef birer ziyafet olmuştu çıkınlarımızın içindekiler. Ardından gelen rehavetle uzanmış, kumsalda devrilip tükenen dalgaların, kumlar üzerindeki beyaz köpüklerini izliyordum. Az ileride, denize doğru ilerleyen bir şey dikkatimi çekti. Doğruldum, baktım; küçücük bir bebek, emekleyerek, beyaz dalgalara doğru ilerliyordu. Bir ara durdu, ışıl ışıl denize baktı ve minicik bedeninden beklenmeyecek bir hızda, dalgaların kırılarak oluşturduğu beyaz köpüklere ulaşıverdi bir anda.
Önce gördüklerim hoşuma gitmişti. Yumurtadan çıkan Caretta yavrularının denize kavuşma özlemini hatırlatmıştı. Yanımdaki arkadaşlarım da fark etmiş şaşkınlıkla olan biteni izliyordu ve (ne hikmetse) hiçbir müdahale gelmemişti kimseden. O anda şimşek hızıyla bir karaltı kaydı kumdan denize doğru ve bebeğin denizle buluşacağı anda, önünü keserek durdurdu onu. Bir köpekti bu, tehlikeyi hissetmiş, annesinin dalgınlığından yararlanarak, üzerindeki giysilerle denize dalmak üzere olan bebeğin önüne geçerek durdurmuştu onu. Muhtemelen; King Charles Spaniel cinsi olan köpek, burnunu bebeğin burnuna dayamış, telaşlı havlıyor, yaramazlığından ötürü azarlıyordu açıkça.
Durumu fark eden annesi, kendini paralarcasına koştu, çocuğunun yanına neden sonra, köpek, yavruyu usulca annesine teslim etti ve ilerideki ağaçların gölgesine uzandı, hiçbir ödül, takdir beklemeden. Sonunda çözülüp, kendimize geldik bizler de.
Gözlerim doldu, insanları düşündüm, savaşları, cinayetleri, çirkin egoların emrindeki canavarları. Yalakaları, menfaat düşkünlerini, sahtekarları, birbirini boğazlamaktan zevk alan zavallı insanlığı düşündüm. Birkaç saniye içinde küçücük bir köpek, yazının icadından bu yana yazılmış tüm ahlak kitaplarından daha fazla bir ders vermişti bizlere, hem de farkında olmadan.
Tüm kitaplarımı yakmak istedim, tüm öğretileri paramparça etmek isteği uyandı içimde. Bir de, bu köpeğin ayakları dibinde bir gece geçirmek istedim, belki bana ve türdeşlerime bir hayvanın, bir köpeğin duyarlılığı bulaşır umuduyla.
Metin Denizmen
Dalgalı denize doğru emekleyen bir bebek... Ne annesinin ne de kendisini izleyen diğer insanların akıl edemediğini küçük bir köpek akıl edebilmiş. Hayvanların sandığımız kadar hayvan, insanlarınsa sandığımız kadar insan olmayabileceğini her zaman söylemişimdir.
Bir Köpekliğin Ardından
Çarpıcı bir olay anlatacağım bugün. Anlatacaklarım, sadece beni sarsmamış olmalı ki; birlikte
tanık olduğumuz on kadar arkadaşın ötesinde, son anda deklanşörlere basarak ebedileştirdiğimiz bu enstantane paylaştığımız sosyal medya ortamlarında da ilgi ve şaşkınlıkla izlendi.
Fethiye ve civarında yaşama imkan ve şansını yakalamış herkes bilir, farklı bir coğrafyada hüküm sürmekte olduğunu. 3000 yıllık bir tarihin içinde süzülüp gelen, pek çok medeniyete mekan olmuş, şiir, müzik ve sanat tanrısı Apollon’un doğduğu ve hükmettiği topraklarda yaşamanın hazzı, kehanetin kol gezdiği coğrafyada dolaşmanın gizi sarıp sarmalar kadim Likya topraklarında insanoğlunu.
Köyceğiz’den Antalya’ya uzanan bu kadim uygarlık, 23 kent-devletten oluşan Likya Birliği’nden geriye kalan Xantos, Patara, Tlos, Myra, Olimpos ve Simena yerleşimleri ile tarihe, denize, maviye ve yeşile duyulan özlemleri gideriyor, hasretlere derman oluyor.
Fethiye ve çevresi, dağların babası Babadağ ile denizlerin anasının kucaklaştığı, Ege ve Akdeniz’in birleşip tek vücut olduğu, kumsallarında dinlendiği bir yeryüzü cenneti.
Fethiye’de bunca güzelliği paylaşmak amacı ile bir ara gelen doğa dostu yürüyüş severler, farklı gruplar içerisinde her hafta sonu antik coğrafyalarda, dağlarda, orman patikalarında yürür, tarih ve doğanın farkındalığı ile hemhal olurlar.
Geçtiğimiz Pazar günü, bu yürüyüş gruplarından Mortırnaklar ile antik Likya Yollarında idim, her zaman ki gibi. Kadim Likya patikalarını dolduran, baharın müjdecisi kır çiçekleri, kabartlağan soğanları ve hayat fışkıran sütleğenler eşliğinde keyifli bir yürüyüş sonrası Kabak Koyu’na inmiştik.
Kumanyalar açılmış, güneş altında parlayan Akdeniz’e nazır mükellef birer ziyafet olmuştu çıkınlarımızın içindekiler. Ardından gelen rehavetle uzanmış, kumsalda devrilip tükenen dalgaların, kumlar üzerindeki beyaz köpüklerini izliyordum. Az ileride, denize doğru ilerleyen bir şey dikkatimi çekti. Doğruldum, baktım; küçücük bir bebek, emekleyerek, beyaz dalgalara doğru ilerliyordu. Bir ara durdu, ışıl ışıl denize baktı ve minicik bedeninden beklenmeyecek bir hızda, dalgaların kırılarak oluşturduğu beyaz köpüklere ulaşıverdi bir anda.
![]() |
| © Yusuf Ceran |
Önce gördüklerim hoşuma gitmişti. Yumurtadan çıkan Caretta yavrularının denize kavuşma özlemini hatırlatmıştı. Yanımdaki arkadaşlarım da fark etmiş şaşkınlıkla olan biteni izliyordu ve (ne hikmetse) hiçbir müdahale gelmemişti kimseden. O anda şimşek hızıyla bir karaltı kaydı kumdan denize doğru ve bebeğin denizle buluşacağı anda, önünü keserek durdurdu onu. Bir köpekti bu, tehlikeyi hissetmiş, annesinin dalgınlığından yararlanarak, üzerindeki giysilerle denize dalmak üzere olan bebeğin önüne geçerek durdurmuştu onu. Muhtemelen; King Charles Spaniel cinsi olan köpek, burnunu bebeğin burnuna dayamış, telaşlı havlıyor, yaramazlığından ötürü azarlıyordu açıkça.
Durumu fark eden annesi, kendini paralarcasına koştu, çocuğunun yanına neden sonra, köpek, yavruyu usulca annesine teslim etti ve ilerideki ağaçların gölgesine uzandı, hiçbir ödül, takdir beklemeden. Sonunda çözülüp, kendimize geldik bizler de.
Gözlerim doldu, insanları düşündüm, savaşları, cinayetleri, çirkin egoların emrindeki canavarları. Yalakaları, menfaat düşkünlerini, sahtekarları, birbirini boğazlamaktan zevk alan zavallı insanlığı düşündüm. Birkaç saniye içinde küçücük bir köpek, yazının icadından bu yana yazılmış tüm ahlak kitaplarından daha fazla bir ders vermişti bizlere, hem de farkında olmadan.
Tüm kitaplarımı yakmak istedim, tüm öğretileri paramparça etmek isteği uyandı içimde. Bir de, bu köpeğin ayakları dibinde bir gece geçirmek istedim, belki bana ve türdeşlerime bir hayvanın, bir köpeğin duyarlılığı bulaşır umuduyla.
Metin Denizmen
5 Mart 2013
Öküz, Eşek, İnsan
A bove ante, ab asino retro, a stulto undique caveto.
Hayatımda en sevdiğim üç beş sözden biridir bu. Latince bir atasözü. Anlamı,
"Öküzün önünde, eşeğin arkasında, ahmağın her tarafında dikkatli ol."
Kolay kolay atasözü olunmuyor tabii. Yüzlerce yıllık tecrübe gerekiyor bir sözün atasözü olması için. Değişik zamanların, değişik insan kuşaklarının yaşam deneyimlerinden damıtılıp gelen sözlere atasözü diyoruz. Her atasözü içinde bir hikmet barındırır. Barındırmıyorsa tutup atın, atasözü değildir o.
Eskiler bazı konularda kesinlikle bizden daha çok şey biliyorlardı. Öküzün önünde durma, eşeğin arkasından yürüme, derken, bizim duyabildiğimizden çok daha fazla şey söylüyorlardı.
Copyright ©: The Ox, The Donkey.
Hayatımda en sevdiğim üç beş sözden biridir bu. Latince bir atasözü. Anlamı,
"Öküzün önünde, eşeğin arkasında, ahmağın her tarafında dikkatli ol."
Kolay kolay atasözü olunmuyor tabii. Yüzlerce yıllık tecrübe gerekiyor bir sözün atasözü olması için. Değişik zamanların, değişik insan kuşaklarının yaşam deneyimlerinden damıtılıp gelen sözlere atasözü diyoruz. Her atasözü içinde bir hikmet barındırır. Barındırmıyorsa tutup atın, atasözü değildir o.
![]() |
| Öküzün önünde durulmaz. Durulursa öküz başıyla bir toslar, kişi kendini yıldızlarda sanır. |
![]() |
| Eşeğin de arkasında durulmaz. Durulursa eşek ayağıyla bir çifte atar, kişi kendini bulutlarda bulur. |
Eskiler bazı konularda kesinlikle bizden daha çok şey biliyorlardı. Öküzün önünde durma, eşeğin arkasından yürüme, derken, bizim duyabildiğimizden çok daha fazla şey söylüyorlardı.
Copyright ©: The Ox, The Donkey.
11 Şubat 2013
İnsan Nedir?
İnsan dedikleri ne menem bir şeydir? Kimi, hayatı boyunca ne olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini bir kere düşünmez; kimi çok düşünür, uzun uzun düşünür, yıllar yılı düşünür. Kimi kendince bir sonuca ulaşır düşüncesinin sonucunda, kimi herhangi bir şey elde edemeden tamamlar yolculuğunu.
“Meğer insan dediğimiz, ne de az tanıyor kendini,” diyesi geliyor insanın. Hayvanların böyle bir problemi yok haliyle. Eminim hayvanlar kendilerini, insanlardan daha iyi tanıyorlardır. Kedi kediliğini, eşek eşekliğini, ayı ayılığını yapıyor dünya kurulalı beri. Hiç maymunluk yapan koyun gördünüz mü? Ya ata özenen leylek? Ama insan… Ayılık mı dersin, öküzlük mü? Her hayvanı başarıyla temsil eden insanlar kendileri olmayı neden beceremiyorlar acaba?
Daha ne kadar “biz kimiz” diye soracağız? “İnsan nedir” bilmecesi ne zaman cevabını bulacak? Bir keresinde, yaşını başını almış bir felsefecinin makalesini okumuştum: “İnsan Nedir?” başlıklı bu makale, ironik bir biçimde “…insan nedir?” diye noktalanıyordu. Ne hazin!
“Meğer insan dediğimiz, ne de az tanıyor kendini,” diyesi geliyor insanın. Hayvanların böyle bir problemi yok haliyle. Eminim hayvanlar kendilerini, insanlardan daha iyi tanıyorlardır. Kedi kediliğini, eşek eşekliğini, ayı ayılığını yapıyor dünya kurulalı beri. Hiç maymunluk yapan koyun gördünüz mü? Ya ata özenen leylek? Ama insan… Ayılık mı dersin, öküzlük mü? Her hayvanı başarıyla temsil eden insanlar kendileri olmayı neden beceremiyorlar acaba?
Daha ne kadar “biz kimiz” diye soracağız? “İnsan nedir” bilmecesi ne zaman cevabını bulacak? Bir keresinde, yaşını başını almış bir felsefecinin makalesini okumuştum: “İnsan Nedir?” başlıklı bu makale, ironik bir biçimde “…insan nedir?” diye noktalanıyordu. Ne hazin!
17 Mayıs 2012
Kurtlar, köpekler, koyunlar ve insanlar üzerine
Geçen gün bir kurt amcamın koyunlarının arasına dalmış. Akşam saat on bir sıralarında. Hava ısınmaya başladığı için koyunlar ahırda bunalıyor, bundan ötürü gece yarısına kadar dışarıda bekletilip o saatten sonra içeri alınmaya başlıyorlar. "Tam da kalkıp artık ahıra koyacaktım," diyordu amcam.
Amcamın evi köyün orta yerinde. Hayvanlar evin önündeki ağılda dinlenmeye çalışıyorlarmış. Ağılla ev arasındaki mesafe on metre var yok. Kurdun bu işe nasıl cesaret ettiğini hâlâ aklım almıyor. İlk duyduğumda bir ekip işi sandımdı. Bizim burada kurtlar yedi üyeli ekipler halinde dolaşır. Altı tanesi köyün dışında bekler, içlerinde en tecrübelisi gelip evlere fazla yaklaşmadan köpeğe görünür, köpek onu kovalar, o arkadaşlarının olduğu yere doğru kaçar, köpeğin bin yıllık içgüdüleri cesaretini alevlendirir, biraz sonra hayatının oyunu oynanacaktır ve işin ilginç yanı o bunun farkındadır; zafere emin adımlarla koşar, kurt biraz yavaşlar, köpek kendinden epey emin bir şekilde hızlanır, tam o sırada diğer kurtlar saklandıkları yerden çıkarlar. Köpeğin hiçbir şansı yoktur artık. Bin yıldır bu düzen böyle.
Köpeklerle kurtların kadim savaşı insanların birbirleriyle savaşına çok benzer. Kurt, köpek, ikisi de aynı aileden, amca çocukları, hatta kardeş. Evet evet, kardeş: biri Canis lupus, diğeri Canis lupus familiaris. İki kardeş bin yıllardır birbirinin kanına giriyor. Sebep? İnsanların sebebi bir fikir verebilir belki.
Konumuza dönelim. Ben bu işi de bir kurt ekibinin kotardığını sandım ilkin, amcama geçmiş olsun dedikten sonra kaç "kişi" olduklarını sordum, oradakiler hep bir ağızdan "bir" dediler. Şaşırdım.
Tek başına bir kurt, dağda, kırda, bayırda değil, köyün orta yerinde bir ağıla saldırıp on dört koyunu bertaraf edebiliyorsa durup düşünmek gerek. Elbette bundan evvel düşünülmesi gereken bir şey var. Çoğu kez olaylar bizi yanlış yönlendirir, bakmamız gereken yere bakmayız da sonuç olarak yanlış kanılara varırız. Bu kez de tam öyle oluyordu ki aklıma geliverdi: köpekler neredeydi?
Yüze yakın koyunu olan amcamın neden bir köpek beslemediği bu konuştuklarım bağlamında asla anlaşılmayacak bir konu. Bunu bildiğimden hiç üstünde durmadım, sadece neden bir köpek almıyorsun ki, deyip geçiverdim, o da sırf demiş olmak için.
Kurt köyün tam içine gelmiş ve köyün hiçbir köpeği ortada yok. Gerçekten çok ilginç. Hani olağanüstü koku alma yetisi? Hani görev bilinci? Hani zihniyet? Bu konuda beni kuzenim Faruk Abi aydınlattı. Bizim bir köylü, kışın şehir merkezine iner, yazın koyunlarını alıp köye, yaylaya gelir. Geçenlerde yine gelmiş, koyunlarıyla beraber dişi köpeğini de getirmiş. Dişi köpeğe halk arasında kancık derler, bilirsiniz. Kancığın çiftleşme döneminde civarda ne kadar köpek varsa hepsinin ağzının salyası akar, ona sahip olmak için. İşe bakın ki o hiçbirini kırmaz, hepsine gösterir ama sadece biriyle çiftleşir. Kurdun geldiği o gece köyün tüm köpekleri misafir kancığın davetlisi olarak kim bilir neredelerdi? Alın size insanlarla köpekler arasındaki bir benzerlik daha. Dişiliğin gücü erkekleri ne hale sokuyor.
Gelelim koyunlara. Sürü psikolojisinin insanı insanlığından uzaklaştırdığını biliyorduk da, demek ki hayvanı da hayvanlığından uzaklaştırıyormuş, ne diyelim. Kaçacak onca güvenli yer varken sen gel dağlara doğru kaç. Kurdun meskenine kendi ayağınla git. Evet, aynen böyle olmuş. Kurt sürüye dalınca amcamın koyunları dağa doğru kaçmışlar, biri de dememiş, evin kapısına yaklaşıp meleyeyim diye. Kurt dünyanın belki de en kaypak hayvanı, yakaladığını oracıkta öldürüyor. Uzun da sürmüyor bu iş üstelik, boğazına sokuyor dişlerini, on saniyede ölüyor koyun, ölmese bile yaşayacağı en fazla iki gün. Halbuki o "ayı" diye aşağıladığımız hayvan bir sürüye girdiğinde sadece bir tanesini yakalar, yer ve gider. Kurt gibi değildir ayı, çok temiz bir hayvandır özünde. Kurt vakti varsa bin koyunu bile boğazlar. Her neyse, koyunlar diyordum, aptal hayvanlar, neylersin. "Koyun gibi" diyoruz ya, hiç de haksızlık etmiyormuşuz böyle diyerek.
Doğanın kanunu... İnsan doğaya parmağını soktukça doğa da kanununu değiştiriyor, bunda şaşılacak bir şey yok.
Amcamın evi köyün orta yerinde. Hayvanlar evin önündeki ağılda dinlenmeye çalışıyorlarmış. Ağılla ev arasındaki mesafe on metre var yok. Kurdun bu işe nasıl cesaret ettiğini hâlâ aklım almıyor. İlk duyduğumda bir ekip işi sandımdı. Bizim burada kurtlar yedi üyeli ekipler halinde dolaşır. Altı tanesi köyün dışında bekler, içlerinde en tecrübelisi gelip evlere fazla yaklaşmadan köpeğe görünür, köpek onu kovalar, o arkadaşlarının olduğu yere doğru kaçar, köpeğin bin yıllık içgüdüleri cesaretini alevlendirir, biraz sonra hayatının oyunu oynanacaktır ve işin ilginç yanı o bunun farkındadır; zafere emin adımlarla koşar, kurt biraz yavaşlar, köpek kendinden epey emin bir şekilde hızlanır, tam o sırada diğer kurtlar saklandıkları yerden çıkarlar. Köpeğin hiçbir şansı yoktur artık. Bin yıldır bu düzen böyle.
Köpeklerle kurtların kadim savaşı insanların birbirleriyle savaşına çok benzer. Kurt, köpek, ikisi de aynı aileden, amca çocukları, hatta kardeş. Evet evet, kardeş: biri Canis lupus, diğeri Canis lupus familiaris. İki kardeş bin yıllardır birbirinin kanına giriyor. Sebep? İnsanların sebebi bir fikir verebilir belki.
Konumuza dönelim. Ben bu işi de bir kurt ekibinin kotardığını sandım ilkin, amcama geçmiş olsun dedikten sonra kaç "kişi" olduklarını sordum, oradakiler hep bir ağızdan "bir" dediler. Şaşırdım.
Tek başına bir kurt, dağda, kırda, bayırda değil, köyün orta yerinde bir ağıla saldırıp on dört koyunu bertaraf edebiliyorsa durup düşünmek gerek. Elbette bundan evvel düşünülmesi gereken bir şey var. Çoğu kez olaylar bizi yanlış yönlendirir, bakmamız gereken yere bakmayız da sonuç olarak yanlış kanılara varırız. Bu kez de tam öyle oluyordu ki aklıma geliverdi: köpekler neredeydi?
Yüze yakın koyunu olan amcamın neden bir köpek beslemediği bu konuştuklarım bağlamında asla anlaşılmayacak bir konu. Bunu bildiğimden hiç üstünde durmadım, sadece neden bir köpek almıyorsun ki, deyip geçiverdim, o da sırf demiş olmak için.
![]() |
| Görevini suistimal etmeyen köpekler de var. Geçen kış komşu köylerden birinin köpekleri bir kurt indirdiler. |
Gelelim koyunlara. Sürü psikolojisinin insanı insanlığından uzaklaştırdığını biliyorduk da, demek ki hayvanı da hayvanlığından uzaklaştırıyormuş, ne diyelim. Kaçacak onca güvenli yer varken sen gel dağlara doğru kaç. Kurdun meskenine kendi ayağınla git. Evet, aynen böyle olmuş. Kurt sürüye dalınca amcamın koyunları dağa doğru kaçmışlar, biri de dememiş, evin kapısına yaklaşıp meleyeyim diye. Kurt dünyanın belki de en kaypak hayvanı, yakaladığını oracıkta öldürüyor. Uzun da sürmüyor bu iş üstelik, boğazına sokuyor dişlerini, on saniyede ölüyor koyun, ölmese bile yaşayacağı en fazla iki gün. Halbuki o "ayı" diye aşağıladığımız hayvan bir sürüye girdiğinde sadece bir tanesini yakalar, yer ve gider. Kurt gibi değildir ayı, çok temiz bir hayvandır özünde. Kurt vakti varsa bin koyunu bile boğazlar. Her neyse, koyunlar diyordum, aptal hayvanlar, neylersin. "Koyun gibi" diyoruz ya, hiç de haksızlık etmiyormuşuz böyle diyerek.
Doğanın kanunu... İnsan doğaya parmağını soktukça doğa da kanununu değiştiriyor, bunda şaşılacak bir şey yok.
28 Aralık 2011
29 Mart 2009
İnsan bazen...
İnsan bazen karamsar olduğunu bile gülümseyerek söyler. Ne büyük bir çelişki, ne güzel bir dünya!
14 Eylül 2008
İnsan bazen durur düşünür
İnsan bazen duradurur. Durur düşünür. Biraz durur, biraz düşünür sonra biraz daha durur. Durur durur durur, düşünür düşünür düşünür. İnsan bazen durur.
6 Eylül 2008
İnsan her şeyi tekrar yaşar
İnsan her şeyi tekrar yaşar. Döner durur tekrar yaşar. Durur durur durur, tekrar tekrar tekrar, yaşar yaşar yaşar.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








